uludere uludere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uludere uludere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2023

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK TERÖR ÖRGÜTÜ İMAR ŞEBEKELERİDİR

Haftayı değerlendirelim ve bence en önemlisi eğer bir faydası olacaksa bundan sonra ne yapabiliriz ya da neyi yapmayabiliriz neyden kendimizi sakınabiliriz, böyle bir şey sanki faydalı olur, ama Adıyaman'ı sordunuz söyleyeyim: Orada da söyledim Adıyaman'ın ilk iki gün fişi çekildi. Bu sadece Adıyaman'la sınırlı da değil, aslında bölgeye hani biz orayı gördüğümüz için dil ağrıyan dişe değer birçok yerde ilk iki gün halk kendi kendisiyle ve kıt imkanlarıyla baş başa kaldı ya da baş başa bırakıldı. Adıyaman'ın bütün girişleri enkazdan dolayı geçit vermiyordu.

Rakamların hiçbir kıymeti yok. İstatistikler manasız, her bir can çok kıymetli. Ateş hem düştüğü yeri hem dört bir bucağı yakar bir vaziyette. Son olarak bir şey söyleyeyim ölüm bir anlamda kurtuluş. Gaybı olana sormak lazım, bunu söylemekte kolay değil. Ama öyle zillet başlıyor ki ölümü aratacak bir yokluk geleceksizlik perişanlık minnete düşme muhtaç hale gelme kendi habitatında varsıllığıyla yoksulluğuyla yaşayan bütün bölge için söylüyorum birçok insan bir gece içinde geleceksizleşti, yakınlarını kaybetti, eşini, oğlunu, kızını, babasını, tezgahını, umudunu, organlarını, uzuvlarını bunları kaybetti. Bu ölümden daha beter bir şey çünkü ölüm geliyor yakıyor kavuruyor.

Hafızayı beşer misyan ile malul, iyi ki de öyle. Bir müddet sonra bu acı tükenmezse de eski yakıcılığında kalmıyor ama yokluk, yoksulluk, perişanlık bunlar insana her gün kendini dayatan, hatırlatan olgular. Sanki onun için biraz buralarına daha fazla odaklanmak gerektiğini düşünüyorum... ama eğer geleceğe dair bir cümle kurmaya başlayacaksak orada hiç ayırt etmeden bütün insanların bütün sivil toplumun ayakta olan, ayakta kalabilen herkesin olağanüstü bir fedakarlık, gayret ve emekle koşturduğunu gördük. Bu geleceğe
başlamak için bence ayağımızı basacağımız en sağlıklı zemin. Göz göze, yan yana, omuz omuza, elele ve ayırt etmeden söylüyorum, o baştaki keşmekeş deprem lojistiği çok farklı bir konu. Yani birinci saat ihtiyaç olan ikinci saat fazlalık durumuna gelebiliyor, üçüncü saatte elzem olanın bir gün sonra hiçbir kıymeti kalmayabiliyor hatta yük olabiliyor. Bunlar devlet anarşistlerin bir sloganı vardı bu, "olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" dizesinden o bir nefes sıhhat gibi
atıyorlardı "olmaya devlet cihanda". Eğer devlet olacaksa o da tek böyle şeyler için lazımdı o da yoktu. Yani bir Fatiha vereceksek bu canlarla birlikte devletin de ruhuna bir Fatiha vermek icab eder.


‘İŞ MAKİNELERİ, EKİPLER İLK İKİ-ÜÇ GÜN YOKTU’

Önder, araçların Diyarbakır'ın Silvan ilçesi üzerinden Adıyaman'a gidebildiğini söyledi.

Enkaz altında kalarak vefat eden Adıyaman Milletvekili Yakup Taş'ın eviyle kendi evlerinin yakın olduğunu söyleyen Önder, "Yakup bey nasıl oldu da 4 gün boyunca enkazdan çıkarılamadı" sorusuna yanıt verdi.

Önder, "Kimse yok ve ulaşım mümkün değil. Ben ikinci ya da üçüncü gün oradaydım. İnsan çok ama bunu kaldırmaya vinç lazım. İş makineleri, ekipler ilk iki-üç gün yoktu. Bunlar olmayınca insanlar ağlayarak, bağırarak enkazın altında sesini duyduğuna moral vermeye çalışarak çırpınıyordu" diye konuştu.

‘BARINMA TEMEL BİR İNSAN HAKKIDIR’

İstanbul ve büyükşehirlerdeki deprem hazırlıkları ve nasıl tartışmalarıyla ilgili olarak "imar şebekeleri"nin etkisine dikkat çeken Önder, şunları anlattı:

"Türkiye'nin en büyük terör örgütü imar şebekleridir. Bu tanım da bana ait değil, Nişanyan'a aittir. İmar şebekleri kadar örgütlü, sinsi, hayatın her alanına sirayet eden ve yıkıcı olan başka hiçbir şey yoktur. Bu geniş bir zincir sadece imar komisyonları değil. Bir küçük parçası olarak o komisyonda yer alabilmek için insanların birbirini vurduğu olaylar biliyoruz. Kim buralardan zenginleşmiş, servetine servet katmış bir bakmak lazım.

Esas sorun büyükşehirlere başlayan göçte, dikkat edin devlet burada düzenleyici olmayı hiçbir zaman tercih etmemiştir, bütün kurumlarıyla. Ne yapmıştır, yasaklayıcı olmuştur. Yasaklayıcı olunca, hayat engel tanımız, barınma temel bir insan hakkıdır, o insanlar gitmişler gecekondu yapmışlar, hemen onun ekonomisi, rantiyesi oluşmuş.

‘EN ÇABUK UZLAŞILAN YERLER İMAR KOMİSYONLARIDIR’

Bu siyasetin finansmanına kadar uzanan bir şeydir.
50 bin can kaybından bahsediyoruz. Trilyon dolar bir maliyete mal olduğunu söylüyorlar. Bir gecede yaklaşık 40 yıldır devam eden bir çatışmalı süreçten daha fazla insanımızı toprağa verdik. 85 milyar dolarla ayağa kalkacağı öngörülüyor. Sorun para meselesi değildir. Bugün Maslak, Şişli'nin ötesine geçince bir bilim kurgu filmi gibi gökdelenler fezada. Ve bunların bir tanesi temiz yapılmamış. Bir bakıyorsun şu kadar kat varken iki kat daha plan tadilatı, meclis onayı, yeni nazım planı şu bu... İki kat daha verdiğin zaman diğer bütün İstanbullunun hakkından, rüzgarından, oksijeninden çalıp, trafikte zamanından çalıp bir kişiye, bir imzayla tahsis edebiliyorsun. İşte buna imar şebekesi denir. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. Açık açık konuşalım. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz."

‘İKİNCİ KONUTLARA AĞIR VERGİLENDİRME GETİRMELİSİN’

Önder, kentlerde tüm kesimlerin temsil edildiği konseyler kurulmasını ve şehrin planlamasına halkın karar vermesi gerektiğini beliEski HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Halk TV'de depreme ilişkin konuşmasında, "Türkiye'nin en büyük terör örgütü imar şebekleridir. İnşaat Türkiye'de yağma ve talan kaynağıdır. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Kim buralardan zenginleşmiş, servetine servet katmış bir bakmak lazım" dedi. 

Eski HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Halk TV'de yayınlanan "Perdenin Önü Arkası" programına katıldı. Depreme ilişkin değerlendirme yapan Önder, "Türkiye'nin en büyük terör örgütü imar şebekleridir. İmar şebekleri kadar örgütlü, sinsi, hayatın her alanına sirayet eden ve yıkıcı olan başka hiçbir şey yoktur. Kim buralardan zenginleşmiş, servetine servet katmış bir bakmak lazım. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz. Açık açık konuşalım" diye konuştu. 

"Türkiye'nin en büyük terör örgütü imar şebekleridir"

İstanbul ve büyükşehirlerdeki deprem hazırlıklarına ilişkin "imar şebekeleri"nin etkisine dikkat çeken Önder, şöyle konuştu:

"Türkiye'nin en büyük terör örgütü imar şebekleridir. Bu tanım da bana ait değil, Nişanyan'a aittir. İmar şebekleri kadar örgütlü, sinsi, hayatın her alanına sirayet eden ve yıkıcı olan başka hiçbir şey yoktur. Bu geniş bir zincir sadece imar komisyonları değil. Bir küçük parçası olarak o komisyonda yer alabilmek için insanların birbirini vurduğu olaylar biliyoruz. Kim buralardan zenginleşmiş, servetine servet katmış bir bakmak lazım.

Esas sorun büyükşehirlere başlayan göçte, dikkat edin devlet burada düzenleyici olmayı hiçbir zaman tercih etmemiştir, bütün kurumlarıyla. Ne yapmıştır, yasaklayıcı olmuştur. Yasaklayıcı olunca, hayat engel tanımız, barınma temel bir insan hakkıdır, o insanlar gitmişler gecekondu yapmışlar, hemen onun ekonomisi, rantiyesi oluşmuş. Bu siyasetin finansmanına kadar uzanan bir şeydir.

"İnşaat Türkiye'de yağma ve talan kaynağıdır"

50 bin can kaybından bahsediyoruz. Trilyon dolar bir maliyete mal olduğunu söylüyorlar. Bir gecede yaklaşık 40 yıldır devam eden bir çatışmalı süreçten daha fazla insanımızı toprağa verdik. 85 milyar dolarla ayağa kalkacağı öngörülüyor. Sorun para meselesi değildir. 

Bugün Maslak, Şişli'nin ötesine geçince bir bilim kurgu filmi gibi gökdelenler fezada. Ve bunların bir tanesi temiz yapılmamış. Bir bakıyorsun şu kadar kat varken iki kat daha plan tadilatı, meclis onayı, yeni nazım planı şu bu... İki kat daha verdiğin zaman diğer bütün İstanbullunun hakkından, rüzgarından, oksijeninden çalıp, trafikte zamanından çalıp bir kişiye, bir imzayla tahsis edebiliyorsun. İşte buna imar şebekesi denir. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. Açık açık konuşalım. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz. İnşaat Türkiye'de yağma ve talan kaynağıdır.

"Kentli, kent hakkını kullanmak konusunda sonsuz söz sahibi olmalı"

Önder, kentlerde tüm kesimlerin temsil edildiği konseyler kurulmasını ve şehrin planlamasına halkın karar vermesi gerektiğini belirtti:

"Kent konseyi ya da yörenin kendisi hakkında karar vermesi gerektiğini söylediğin zaman, hadi adını da söyleyeyim, özerkliktir bunun adı. Bunu dediğimiz için yıllarca hapis cezalarıyla yargılanıyoruz. "Ya bölünürsek" paranoyası, bak ya ölürsek? Niye Adıyamanlı devlet hastanesinin nereye yapılacağına kendisi karar vermemiş... Belediye binası var bitişik nizam neredeyse Komagene Kültür Merkezi. Birini belediyenin kendisi yaptırmış diğeri AB kriterleriyle yapılmış. Birinin camı kırılmadı belediye binasının yerinde yerler esiyor. Kentli kent hakkını kullanmak konusunda sonsuz söz sahibi olmalı. Enkazın altında kendisi kalıyor ama kararı merkezi bir organ veriyor.

Suyunu, toprağını, taşını suyunu sen tanıyorsun, kendi geleceğine de sen karar ver. Rant isteniyorsa da hep beraber karşı çıkın."

Fiyatlardaki yükselişler birlikte konutların "yatırım aracı" olarak görülmeye başladığını ifade eden Önder, TİP Genel Başkanı Erkan Baş'ı açıklamasını hatırlatarak, şunları kaydetti:

"Sosyalist arkadaşlarımız 'herkes oturduğu konutun sahibi olacak' deyince en çok bir-iki konutu olanlar zıpladı. O yüzlerce konutu olanlar hiç oralı bile değil. Onun için ikinci konutlara ağır vergilendirme getirmelisin. Daha ileri bir şey söyleyeyim: Miras bırakamamalısın.

MUHALEFETE SESLENDİ

Bir sürü hırsız arsız kazancını inşaatta aklayan kendi bu dünyadan cehennem olup gidiyor, geride kalan serveti kalanına helal ve meşru oluyor. Eğer devlet devlet diyorsanız, toprağın kendisi devletin olsun. Üst kullanım hakkını al. Bak bakayım, barınma hakkı bir sorun olarak kalıyor mu? Peki bunu yapmak güç mü? Bütün muhalefet sesleniyorum, kendimizi de katarak."

"Halk, 'Çocuklarına birer daireden fazla miras bırakamazsın, bırakırsan o binanın 4 katı kadar vergi koyarım, oradan aldığım vergiyi de barınma hakkı için kullanırım' diyecek bir iradeyi arıyor.

‘İSTANBUL'U KONUŞACAKSAK BİR İRADE LAZIM, MUHALİF BİR AKIL LAZIM’

Rantiye ise dünyanın en adaletsiz işi. Belediyede biri imza atacak, sen iki kat fazla çıkacaksın ya da 10 metrekare fazla yapacak, milyonlarca dolar kazanacaksın, çocuğun da üretmeden dar ceket ve tayt pantolonla hava atacak. Böyle bir zengin türü zuhur etti. Onun için İstanbul'u konuşacaksak bir irade lazım, muhalif bir akıl lazım. Bunu konuşmalıyız. Halkı doğrudan karar süreçlerine katmalıyız."

‘BİZ ONUN İÇİNE MÜDAHİL OLACAK DEĞİLİZ’

Millet İttifakı'nın cumhurbaşkanı adayıyla ilgili tartışmalar ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'in "Kazanacak adayla seçime gideceğiz" açıklaması ise Önder, "Saygı duymam gerekir. Biz onun içine müdahil olacak değiliz. Kendi ittifakımız var ve böyle sorunların hiçbirini yaşamıyoruz" dedi.

‘KAZANACAK ADAY DEDİNİZ Mİ SEÇMENİN EŞİĞİNE GİDECEK YÜZ OLMAZ’

Önder, "O kendi iç tartışmaları, çirkin olur özensiz olur ama olgusal düzeyde bir laf edebilirim" diyerek, sözlerini şöyle ifade etti:

"Kazanacak aday bir siyasi liderin edeceği en son laf olmalı. İddianız şu olmalı: 'Biz şu adayda mutabık kalırız bu ilkeler ışığında ve onu kazandırırız'. Kazanacak aday dediniz mi seçmenin eşiğine gidecek yüz olmaz. Üniversiteyi bitiremedim ama Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 2 yıl okudum. Siyaseten en son sarf edilecek laftır. Bu yönüyle sıkıntılı bir laf. Sayın Akşener deneyimli bir siyasetçi, niye buradan gidiyor, anlamış değilim.

‘KAZANACAK ADAYSA SANA NE İHTİYACI VAR, ZATEN KENDİ KENDİNE KAZANIR’

İkincisi, birçok insanın haya edip dile getirmediği, Sayın Kılıçdaroğlu’nun kimliği üzerinden bir ayrıştırmacı ya da onu dezavantajlı gösterme şeyi var. Önüne genellikle şöyle bir takiye eşliğinde servis ediliyor. Bunu gazeteciler de yapıyor, kanaat önderleri de yapıyor, siyasi parti liderleri de… “Kemal Bey çok iyi bir adam ama…”, “Şunu şunu başardı ama…” falan. Bu da faşizmi ve ayrımcılığı her gün yeniden üretiyor. Siyasi iddia odur ki, biz şu aday, Kemal Bey ya da bir başkası, etrafında kenetleneceğiz, şu ilkeler ışığında ve onu köşke taşıyacağız. Kazanacak adaysa sana ne ihtiyacı var, zaten kendi kendine kazanır. Kazanacak aday Recep Tayyip Erdoğan, o zaman git ona çalış, öyle gözüküyor. Bu siyaseten yanlış bir laf. Sayın Akşener’e saygısızlık etmek istemem ama Millet İttifakı’nın iç işleri de benim işim değil ama siyaseten sorunlu bir yaklaşımdır. Gerçekten sakil duruyor."

Sırrı Süreyya Önder 
https://youtu.be/uFGmKWHt9aU

18 Haziran 2021

Nevala Qesaba

Kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgâr
alçak damlı evlerin yüksek, küçük pencerelerinden.
Soluk ışıklar yayılırdı geceye
köpek havlamaları korkulara karışır
kaygıları beslerdi.
Sonra dağlardan kurşun sesleri gelirdi belirli belirsiz
namlunun ucunda çırpınırdı yürekler.
Ağıtlar yankılanırdı dağlara doğru
kapılar kırılır,
talan edilirdi sevdalar, umutlar
ve insan olan ne varsa…
Ve kan akardı derelerimizden
Zilan, Munzur, otuzüç kurşun ve Nevala Qesaba
ve ülkenin bütün derelerinde.
O iklimde kalırdı acılar.
Duymazdı bir Allahın kulu çığlığımızı
Ve dağlara sevdalanırdık karabasan gecelerin sabahında
direnmek kalırdı Kürde, çünkü yaşamın bir başka adı direnmektir…

Musa Anter


08 Haziran 2021

Fosseptik Çukuruna Neden Ciğer Asılır?


"Özellikle gurbette yaşayan memur aileler, okulların tatile girmesiyle birlikte köydeki evlerine gider, tatili orada geçirirler.

Köy yerlerinde kanalizasyon altyapısı olmadığı için tuvalet gideri için fosseptik çukuru bulunur.

Yaz tatili bittiğinde evden çıkmadan önce aile tüm hazırlıklarını tamamlar ve en son bir kuzu ciğerini de ipe bağlayıp, tuvaletin çukurunun üzerine asarlar.

Temmuz başında tekrar köye döndüğümüzde fosseptik çukurunun tertemiz ve bomboş olduğunu görürdük.

Bir gün anneme sordum :

“Anne, biz neden bunu yapıyoruz?”

O da izah etti:

Burada asılı olan ciğere, bir müddet sonra kurtçuklar üşüşür. O kurtçuklar ciğeri yer ve çoğalırlar. Onlar çoğaldıkça ciğer azalır. Bir gün kurtçuklar ciğeri tamamen yer bitirirler ve aşağıya düşerler. Bu sefer oradaki pislikleri yemeğe başlarlar. Kurtçuklar yine çoğalmaya başlarlar; bu defa da oradaki pislikler azalır, gün gelir o çukurdaki pislikleri de yer bitirirler. Aç kalan kurtçuklar en sonunda birbirlerini yemeğe başlarlar. Nihayet onlar da biter ve kuyu tertemiz olur.

Menfaat grupları arasında son yaşanan çıkar çatışmalarını gördükçe aklıma o evin lağım çukurunun tepesine asılan ciğer geldi.

Üzülerek söylüyorum ama vaziyet aynen böyle.

Yıllar evvel bir ciğere saldırdılar, saldırdıkça çoğaldılar.

Şimdi ciğer bitti, lağım çukuruna düştüler.

O kadar açlar ki, oradaki pislikleri de yediler.

Doymadılar.

Şimdi birbirlerini yiyorlar."

(Anonim)



09 Kasım 2019

Sadece Fatih'te değil, tüm ülkenin üzerinde "yoksul bir gramofon çalıyor"

Dört kardeş, yokluk, yoksulluk ve büyük laflar

Bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır...
Görülmek, biraz olsun önemsenmek, küçük bir temas, dikkate alınmak, olmuyorsa da dikkate alınmak, istediğin gibi olmuyorsa da dikkate alınmak…

Küçük bir aralığın var olduğunu bilmek, bir yerlerden ışık sızabileceğini, bir ışığın bir yerde var olduğunu, oraya doğru yürüyebileceğini bilmek, bilmiyorsan da duymak, bir fısıltı olsun duymak…

Orada olduğunu, yaşadığını, herkes gibi güne başlayıp günü bitirmek istediğini, hayatın öyle olanca normalliğiyle sürmesini arzuladığını, artık ne azını ne de fazlasını beklemediğini bir kişiye olsun söyleyebilmek. Bir başkasına, önemsemese de önemsiyor gibi gözüken bir başkasına…

* * *

Konya’da, tarım işçisi olarak çalışmaya gelen ailenin 40 günlük bebekleri, bir Aralık günü, bozkır soğuğuna yenilerek öldü.  Bir gün sonra yetkililerden donarak değil, doğal yollardan öldüğü, ceset katılığının donma sanıldığı açıklaması geldi.

Adana’da borçları nedeniyle kestanecilik yaparak geçinmeye çalışan ancak tablasını da defalarca zabıtaya kaptıran seyyar satıcı, yaşamına son verdi. Geriye bıraktığı notta, adaletsiz düzene isyan ediyordu. Ertesi gün yetkililerden gelen açıklamada, zabıtaların yasal yetkilerini kullandıkları, bunalıma girdiği için yaşamını sonlandırdığı belirtildi.

Kocaeli’de bir baba, iddiaya göre oğluna pantolon alamadığı için yaşama veda etti. Yine ertesi gün yapılan açıklamada, şahsın trafik kazası geçirdiği için çalışamadığı ve bunalıma girdiği, olayın psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylendi.

İstanbul Fatih’te anneannesi ile birlikte sokaklarda yaşayan 10 aylık bebek, donarak yaşamını yitirdi.  Ertesi gün yapılan açıklamada, anneanne ile bebeği sokağa atanların sorumlu olduğuna işaret edildi.

Adana’da ev kirasını ödeyemeyen, cebindeki son para ancak ıslak odun almaya yeten kadın, sobayı yakmayı başaramayınca saç kurutma makinesini çocuklarının ısınması için açarak, yan odada yaşamını sonlandırdı. Durumunun bilinmediği, eşinin işsiz olduğu açıklaması yapıldı.

* * *

İsimleri, tarihleri, evleri, akrabaları, borç miktarları, arkadaşlıkları hatta, daha önce tartışıldı.

Kimi kendini ölesiye çaresiz hisseden, kimi daha tanışmadığı bir hayata yenilen insanların gerçek hikâyeleri.

Ve elbette yoksulluk da intihara bir gerekçe değil, diğer bütün gerekçeler gibi.

Bir yol, bir dayanışma yöntemi mutlaka bulunur, her zaman bulunur. Umutsuzluğa düşen, çaresiz hisseden biri varsa, hemen el uzatılması gerektiğini, bütün imkânların kullanılarak bir çare aramak zorunluluğunu bilmek yeterli.

Ama edep yoksunluğu ile baş etmek kolay değil… Anlamamakla, dinlememekle, pastadan bir dilim fazla alma çabasıyla, bu çabadan utanmamakla…

İstanbul’da dört kardeşin siyanürle intihar etmelerinin ardından gelir durumlarından, yaşama biçimlerinin normal olmadığına, SGK kayıtlarından, mutfaklarının ne halde olduğuna dair onlarca haber yapıldı.

Kimi borçları üzerinden yoksulluğu apaçık göze sokmak istedi, kimi ise yoksul olmadıklarını kanıtlamak.

Yetkililerden yine benzer açıklamalar geldi; “yoksulluk değil sebebi, bilmeden konuşuyorsunuz…”

Ve bu kez yeniden ne kadar yoksul oldukları, ne kadar var olamadıkları kanıtlanmaya çalışıldı.

* * *

“Etki ajanları devrede, toplumu kaşıyorlar”, “Bu işin altında bir bit yeniği var”, “Biz niye intihar etmedik” yazıları, mesajları dört yanda.

Bir yandan haber spikerleri kimsenin zerre itirazı olamayacak konularda üst tondan topluma mesajlar veriyor, diğer yandan bir başkası asla itiraz edilemeyecek konularda didaktik bir tonla konuşuyor.

Utançtan dışarı çıkmak istemeyenlere, borcundan dolayı doğalgazı açtıramadığından inşaatlardan kalas çalanlara, çöpten yemek toplayanlara, artık basit ilan sitelerine bile bırakılan “maddi yardım” çağrılarına yüzünü çevirmiş, sadece haklı çıkmaya, sadece düzeninin sürmesine, sadece kötü gözükmemeye, sadece daha çok göze girmeye çalışan ve onları alkışlamaktan yorulmayan insanlar…

Ortadan tam olarak ikiye bölünmüş ve diğer bölümdekilerin ne dediğini zerre dinlemeyen bir toplum.

Yuhalanan otizmli çocuklara bile “münferit” vaka diyen, okullardan atılan, ayrılmak zorunda bırakılan çocukları yok sayan bir idare.

Dört kardeşin ölümünden sonra, borcunu ödeyemeyenleri, elektriği, suyu kesilenlerin sayısını araştırmak yerine elektriği, suyu kesmeye gelen şirketler… Benzer durumdaki aileleri araştırmak yerine konuşanı paylayan, birilerine şikâyet eden gazeteciler… Birbirlerini susturan, bu coğrafyada yoksulluktan ölüm yokmuş gibi davranan siyasetçiler… Anlamayan, dinlemeyen, alkışlamak için sadece birilerinin istediklerini söylemesini bekleyen bir toplum.

Hacer Foggo’nun, Selçuk Salih Caydı’ya atıfla kullandığı “Sınıfsızlar sınıfı” tanımı anlatıyor biraz olsun olanları:

“Bu kesim tam da o. Aslında görünmeyenler, derin yoksulluk yaşayanlar. Bu yokluk sadece ekonomik yoksulluk değil. Her anlamda yoksunluk. Güvensizlik, kendini var edememe, görünmeme…”

* * *

İstanbul’daki dört kardeşin ölümüyle ilgili bilinmeyenler elbette çözülür.

Uzmanlar tek nedenin bu olamayacağını söyler haklı biçimde, bir başkası bir başka neden bulur, doğrudur, her biri doğrudur.

Tartışmalar da zaten birkaç güne unutulur, unutan bir toplumdur burası, her şeyi unutsa da her şeyi unutacağını mutlaka anımsar.

Ama bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler, görülmek için bekleyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır, acı çekenler, yalnız kalanlar vardır…

Gerek yok ileri kapitalizmi yaşayan ülkelerden parlak örneklere, intihar istatistiklerine, yoksulluktan ölüm rakamlarına.

İşte çaresizlik hep ve hemen dibimizde…

Görmeyen, konuşmayan, dokunmayan, pastadan nasıl fazla pay alacağı öğütlenen, dersini vermesi, haddini bildirmesi tavsiye edilen, dayanışmayı, aşkı, sevdayı, emeği, emeğin karşılığını unutmuş sakatlanmış varlıklarız artık.

Açlığın, sefaletin ya da yoksunluğa düşme korkusunun karakterize ettiği bir toplumun sessizliğine karşılık, varlığa bu denli tapılmasının dört yandan sesleri geliyor…

“Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor…”

Gökçer Tahincioğlu


Milyonların hayatı aynıyken 4 kardeşin intiharı ‘münferit’miş

İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya…  İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleri, domates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri…

İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok.

Ama bildiğimiz bir şey var; siyasal, ekonomik, kültürel, sosyolojik olarak tarihin en gerilimli, en sıkışık ve en belirsiz döneminde olan memlekette bu intiharlar yalnızca “bireysel” değil, toplumsal nedenlerin iç içe geçmişliğinin bir sonucu.

Tam da bu nedenle böylesi intiharlar; siyasal sahnenin zaten çökmüş olduğu, ekonomik çöküşün yavaş yavaş ama sarsıcı bir biçimde ortaya çıktığı memlekette, bu çöküşü bütün şiddetiyle kayda geçiren işaretin kendisi oluyor. Bu sarsıcı ölümden önceki hikayeler hatırlanıyor yeniden; çocuğuna okul pantolonu alamadığı için, yakacak odun alacak parası olmadığı için, dershane parasını ödeyemeyen annesi cezaevine atıldığı için, atanamadığı için, iş kazası geçirdiği işyerinden haklarını alamadığı için canına kıyanların öyküsü bir bütünün parçaları olup tamamlıyorlar birbirlerini. İntiharla hayatına son veren insanların “biricikliği”, onların yaşam öykülerinin kolektifleştirilebildiği yerlerden tutularak, ortak dertlenmenin isyanıyla tartışılıyor.

Çünkü kapısına “Dikkat, siyanür var” yazısı asılarak intihar edilen evin içindeki yoksulluk, borçluluk, yoksunluk, bugün resmi rakamlarla 11 milyon insanın evinde çok benzer şekillerde yaşanıyor. Borç yüzünden elektriklerinin kesilmesini bekleyen milyonlar okuyor bu haberi. Aç kalmamak için ekmeği artırırken, sütten, yumurtadan, domatesten kesenler çoğalıyor. Her 100 kişiden 74’ü borçlu. Üst üste biriken borçlar ödenmediği için icralık olanların sayısı 2002’de 8 milyonken bugün 20 milyona çıkmış. 8 milyon işsiz var. 10 milyon işçi asgari ücret civarında çalışıyor. 2 milyon insan aylık 700 lira ile yaşamaya çalışıyor. Üniversite mezunlarının büyük kısmı günlük, geçici işlerde, boğaz tokluğuna çalışıyor.

Bu benzerliklere rağmen Yetişkin ailesinin intiharını münferitleştirerek, intiharı kardeşlerin “yaşam tarzına” fokuslanarak tartışanlar da var. Milyonların kendi yaşamlarından benzerlikler kurduğu bir ailenin intiharını “melankolinin”, “bireysel tercihin” konusu haline getiren bu yorumlar sadece “tuzu kurulukla” malul değiller, bu intiharların sistematik bir cinayet olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için kullanışlı bir araç olma işlevini de yerine getiriyorlar.

Sevda Karaca


Fatih'te intihar eden 4 kardeş | Yardıma başvurmama bireysel bir tercih değil


İstanbul’da ağır bir borç yükü altındaki 4 yoksul kardeşin, “Dikkat siyanür var” notu ile intihar etmeleri, Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbındaki değersizleştirme ritüellerinin yoksulların sosyal yardımlara erişimini ne ölçüde engellediğinin önemli bir göstergesidir.

İntihara ilişkin haberlerde kardeşlerin yardım başvurusunda bulunmayacak kadar gururlu insanlar olduklarının altı çizilerek, yardım başvurusu yapmamaları bireysel bir tercih olarak sunulmaktadır. Oysa ki ilk bakışta bireysel bir tercih gibi görülen yardıma başvurmama davranışının devletin sosyal yardım alanına yönelik doğrudan ya da dolaylı politikaları ile yakın bir ilişkisi vardır. Araştırmalar kamusal bilgilendirme ve tanıtımın yetersiz, başvuru sürecinin karmaşık, sosyal yardım almanın damgalayıcı olduğu durumların yoksulların koşullarını taşısa bile sosyal yardım başvurusunda bulunmasını engellediğini göstermektedir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminde bu unsurların her üçü de yer alıyor ve bu unsurlar devlet tarafından özellikle kriz dönemlerinde sosyal yardım başvurularını sınırlandırmak/azaltmak için kullanılıyor. Bunlardan en önemlisi değersizleştirme ritüelleri olarak adlandırdığımız pratikler.

"YARDIM İSTEMEME" HALİNİN SEBEPLERİNDEN BİRİ: MAHREMSİZLEŞTİRME

Yoksulun damgalandığı, hanesinin ve özel hayatının didik didik edildiği bu pratikler, yardıma erişim koşulu olarak mahremsizleşmeyi dayatarak yardım başvurularını önemli ölçüde sınırlandırıyor. Özellikle yoksulların hanelerine yapılan inceleme ziyaretleri, yardım başvurusunda bulunan yoksullara yönelik değersizleştirme ritüellerinin en alenileştiği süreçlerdir. Alan araştırmaları hane ziyaretlerinin bir tür denetime dönüştüğünü göstermektedir(1). Öyle ki bu denetimler yoksulun konutundaki her nesnenin (TV, buzdolabı vb) sorgulama konusu yapılmasıyla sınırlı kalmamakta ayrıca yoksulların özel hayatları da didik didik edilmektedir. İlginç olan, bu hane denetiminin yalnızca kamunun sosyal yardım kurumlarıyla sınırlı olmaması, özel yardım faaliyetleri yürüten derneklerin de benzer denetimleri sürdürme konusundaki rahatlığıdır. Bu durum basitçe yoksulluk, geçinememe gibi maddi koşulların dışa vurulmasının da ötesinde yoksulun ve hanesinin mahremsizleştirilmesidir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminin yüksek bir damgalama etkisine sahip olması ve yoksulların yardımlara başvurmaması, büyük ölçüde bu mahremsizleştirme pratikleriyle ilişkilidir.

Dikkat çekici ancak anlaşılır bir şekilde bu değersizleştirme pratiklerinin özellikle işçileşmenin yoğun olduğu kentlerde çalışma ve aile etiğinin dayatılmasının araçlarından biri olarak yaygın şekilde kullanıldığını görmekteyiz. Bu kentlerde sosyal yardım başvurusu reddedilen çalışabilir durumdaki yoksulların oranı da daha yüksektir. Bu kapsamda bir gösterge olarak genel sağlık sigortası primleri devlet tarafından karşılanan yoksullara bakabiliriz. İstanbul’da GSS primi devlet tarafından ödenen sosyal güvencesizlerin oranı yüzde 50 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 77’nin çok altındadır. Benzer şekilde işçileşmenin yüksek olduğu Kocaeli, Antalya, Eskişehir, Bursa, Tekirdağ GSS primini kendisi ödeyen sosyal güvencesizlerin oranının en yüksek olduğu ilk 10 kent içinde yer almaktadır.

SOSYAL YARDIM İÇİN BAŞVURSALAR OLUMLU YANIT ALABİLECEKLER MİYDİ?

Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbı içerisinde yeniden, intihar eden dört kardeşe dönersek, kardeşler sosyal yardım için başvursalardı bile muhtemelen nakdi sosyal yardım alamayacaklardı. Çünkü Türkiye’de çalışma çağında olup, çalışma yeterliliğine sahip nüfusa yönelik nakdi bir genel yardım programı bulunmamaktadır. Türkiye bu yönüyle OECD ülkeleri arasında istisnai ülkelerden birisidir. Yardıma başvurmaları durumunda kardeşlere devletin vereceği yardımlar yaşamlarını yalnızca asgari düzeyde sürdürmelerine olanak sağlayacak ayni yardımlarla sınırlı olacaktı ve o da ancak katı ihtiyaç tespitine dayalı olarak verilecekti.

Özetle İstanbul’daki sosyal cinayet, özsaygılarını koruma pahasına yaşamlarına son veren yoksulların bireysel tercihi değildir. Cinayeti, kolektif mülkiyetin tasfiyesi, mülksüzleşme, işçileşme ve güvencesizleşme süreçleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.

Nail Dertli




15 yıldır aynı evde oturdukları söylenen, yaşları 45 ile 60 arasındaki kardeşlerin oturduğu binanın altında bir bakkal dükkânı işleten Yusuf Deniz BBC Türkçe'ye, kardeşlerin 15 yıldır kendilerinden alışveriş yaptığını, son zamanlarda da maddi sıkıntı yaşadıklarını söyledi.

Deniz, evlerinde ölü bulunan kardeşlerden Oya Yetişkin'in kendisinden veresiye ile alışveriş yaptığını, genellikle ayın başında borçlarını ödediklerini, ancak birkaç aydır ödeme yapamadıklarını belirtti.

"Her gün 6-7 tane ekmek alıyorlardı. Bazen 10 tane aldıkları bile oluyordu. 2.260 lira veresiye borçları vardı" dedi.

"Cuma günü bana borcunu ödeyecekti, ödeyemedi, dedi ki 'Maaşıma haciz koymuşlar.' Pazartesi günü alışveriş yaptığında ertesi gün bana para vereceğini söyledi. Gelen giden olmayınca biz de merak ettik, telefonu açmayınca şüphelendik, çıktık baktık, sonra da polisi aradık" diye konuştu.

(Basından)


Fatih'te ölü bulunan dört kardeşten biri hakkında 21 icra takibi başlatılmış

İstanbul'un Fatih ilçesinde siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında 21 icra dosyası bulunduğu ve birçok noterliğin Yetişkin'in maaşına el konulması için talimat gönderdiği ortaya çıktı.

Gazete Duvar'dan Hacı Bişkin'in haberine göre, Fatih Molla Gürani Mahallesi’ndeki evlerinde ölü bulunan ve siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında yeni bilgilere ulaşıldı. Dört kardeş arasında düzenli bir geliri olan tek kişi olduğu belirtilen Oya Yetişkin hakkında sadece İstanbul Adalet Sarayında 21 tane icra dosyası bulunduğu belirtildi. Ayrıca farklı bankaların sürekli Oya Yetişkin’in maaşına haciz konması talebi yolladığı ve model olarak çalıştığı üniversiteden maaşının kesilmesinin istendiği de bildirildi.

Hacı Bişkin'in haberinde, Oya Yetişkin'in bankalara olan borçlarını ödeyemeyince hakkında sürekli maaş haczi emri yollandığı bilgisi de yer aldı. Dosyalardaki alacaklara göre Yetişkin’in borçlarına bazen yüzde 50 bazen de yüzde 90’ına kadar faiz işlenmiş. Yine aynı şekilde borçlardan dolayı Yetişkin’in maaşına ve banka hesaplarına da haciz konulduğu ortaya çıktı.

ÖDEME EMİRLERİ ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEYE GÖNDERİLMİŞ

Oya Yetişkin’in sözleşmeli olarak çalıştığı Mimar Sinan Üniversitesine, Beyoğlu 4’ncü İcra Müdürlüğü tarafından yazı gönderildiği ve yazıda Yetişkin’in maaşından kesinti yapılması istendiği belirtildi.

ÜNİVERSİTEDEN NOTERE "KESİNTİ YAPILACAK" YAZISI

Noterlerin bu talepleri üzerine Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığının Şişli 3’ncü İcra Müdürlüğü’ne yazdığı yanıtta Oya Yetişkin’in bir borcunun daha ödendiği, borcun bitiminin ardından maaşından kesinti yapılıp hesaplarına para gönderileceği bilgisi yer aldı.

(Basından)



Dört tabutlu fotoğraf

Kimse sahip çıkmamış cenazelere.

Zaten, o saatten sonra çıksa ne olurdu?

Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyorlar.

Kimsesizlerin “kimi” olma iddiasında ama bir türlü “kimi” olamayanlara ibret.

Ama, gittikleri yerde yalnız olmayacaklar. Onlar gibi nice kimsesiz beden, sahiplenmediğimiz, sahiplenemediğimiz, kendi canımızın derdine düştüğümüz için umursamadığımız, gözlerimizin önünde yitip giden binlerce mevta orada yatacaklar birlikte.

Her gün, belki her bir saat başında, buna benzer cenazeler kalkmakta güzel ve acınası yurdumun camilerinin soğuk musalla taşlarından. Kimi, kendi hayatının fişini kendiliğinden çekmiş, kiminin fişi başkaları tarafından çekilmiş. Kimi bu topraklar için toprağa düşüp bayrak ve vatan uğruna teslim etmiş ruhunu. Ortak noktaları, “cenazede çalınan marşın ve atılan nutukların dışında” pek umursanmamış olmaları. Ha, bir de ana haber bülteninde kimi zaman acıklı bir müzik ve görüntü efektleri eşliğinde oturma odalarına birkaç saniyeliğine düşen gözyaşı damlaları var. O da lütfen... Âdetten... Protokol gereği...

Ama asıl ortak noktaları, her ne kadar yaşamışlarsa, yaşam sürelerince ödedikleri dolaylı dolaysız vergileri başka şeylere harcayıp onlara koklatmayan muktedirler tarafından umarsanmamış olmaları. Çünkü onlar, aslında bu sistemin, bu rejimin, bu soygun ve sömürü düzeninin yoksulluğa, giderek daha kötü yaşamaya ve sonuç olarak açlığa ve depresyona itilmiş olmaktan mustariptirler.

“Final vuruşu, ya bir kahpe namludan çıkan bir kahpe kurşun, ya açık bırakılmış bir gaz musluğu, ya bir yüksek binanın bilmem kaçıncı katının camından atlayış, ya bir avuç hap ya da son olaydaki gibi bir iki damla siyanür” şeklinde yapılmıştır. Değersiz objelerle son verilen bu yaşamların, “giderayak” verdikleri mesaj, çıkardıkları ses ise bir hayli yüksek desibel düzeyindedir.

Daha doğrusu, öyle olmalıdır.

Fatih’teki bir kenar mahallenin apartman dairesinden çarşamba sabahı çıkarılan dört tabutun birinci sayfalara ve TV bültenlerine yansıyan fotoğrafı aslında memleketin fotoğrafıdır. Bundan daha fazla dikkate alınmayı hak etmektedir. Gelir dağılımı adaletsizliğinden tutun da, bozulan ve düzelmesi için hiçbir çaba gösterilmeyen sosyal dokunun, işsizliğin, çığ gibi büyüyen fukaralığın, öldürülen umutların, demokrasiden uzaklaşmanın, hukuk arızalarının, toplumun damarlarına zerk edilen çaresizlik duygusunun fotoğrafıdır. 

Fevkalade ciddiye alınmalıdır.

Semirtilen, her geçen gün daha da semirtilen müteahhitlerin “kirli nafakalarından”, kapalı kapı arkalarında peşkeş çekilen milli varlıklardan, mirasyedi gibi hovardaca harcanan vatandaş vergilerinden artırılacak yüzde 1’in bile bu fotoğrafların önünün alınmasına yetebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Bakkal dükkânı yönetiminden daha amatörce ekonomi politikalarının yüzde 1’lik iyileşmenin bile bu fotoğrafa biraz olsun olumlu rötuş anlamına geleceği unutulmamalıdır.

Biraz vicdan yetmektedir. Biraz kaldıysa.

Adalet yerini buldu mu?

Zafer Arapgirli


Bir aile intiharının aynası


Dört yetişkin insan... Dört yetişkin kardeş...

Siyanür içerek hep birlikte ölüme gittiler.

Şimdi siz onların ardından haberler okuyorsunuz.

Yorumlar yapıyorsunuz.

Yakınlarının, onları tanıyanların, komşularının anlattıklarını merakla izliyorsunuz.

İçinizde devlete kızanlarınız var.

Hükümete sövenleriniz...

Yoksulluk işte, diyorsunuz, parasızlık, çaresizlik... Belki biraz da akli dengesizlik...

O insanların akrabalarını merak ediyorsunuz, içine düştükleri karanlık durumu fark etmeyenleri ya da edip de ciddiye almayanları, duyarsızlıkları sorguluyorsunuz...

Güncel politikalara küfredenleriniz oluyor.

İnsanların kendi derdine düşüp başkalarıyla ilgilenmeyişindeki toplumsal ve sosyal trajedileri sorgulayanlarınız...

Hepiniz... Bu dört kardeş için üzülüyorsunuz ama yine de onları “başkaları” zannediyorsunuz.  

Başlarına gelenler “özel bir durum” sanıyorsunuz. 

Bu tür korkunç şeyler sizin hayatınızdan “ırak” zannediyorsunuz.

Ama aslen siz de biliyorsunuz, seziyorsunuz, bu dört kişinin dramı, sadece onların hayatı değil, sizin de hayatınız.

İyi bir eğitiminiz olabilir.

İyi bir işiniz.

Sosyal güvenceleriniz.

İyi bir aileniz.

Yakın arkadaşlarınız.

Aklınız başınızdadır henüz, eliniz ayağınız tutmaktadır, mantıklısınızdır, akıllısınızdır, çalışkansınızdır.

Ama yine de Fatih’te kirasını ödemedikleri bir dairede, artık yaşlanmaya başladıkları bir dönemde, kesilmek üzere olan elektriğin, ödenemeyen borçların, altından kalkılamayan yüklerin, bulunamayan işlerin, bulunan işlerde düşülen acıklı durumların, yani bildiğiniz hayatın ağırlığına dayanamayıp hep birlikte ölümü seçiveren o dört yetişkin kardeşin sert hikâyesinde sizi “bile” tehdit eden ağır bir gerçeklik var. 

Siz de her an sistem dışı kalabilirsiniz.  

Siz de yakınlarınızın ve hatta kendinizin fiziksel ya da psikolojik sorunlarıyla baş edemeyebilirsiniz.

İşinizi kaybedebilirsiniz.

Bakkaldan ekmek dahi alamayacak duruma gelebilirsiniz.

Evinize kapanabilirsiniz. İçinize kapanabilirsiniz.

Tıpkı o dört yetişkin kardeş gibi.

Ortak bir umutsuzluğun karanlığında şehrin ortasında, ülkenin ortasında, dünyanın ortasında yapayalnız kalabilirsiniz.

Çıkışsızlıktan... Umutsuzluktan... Çaresizlikten ya da kim bilir neden... Ölümü seçiveren bu ailenin dramından yansıyan karanlıkta sizin şimdilik yolunda giden hayatınız da tehdit altında.

Çünkü;

Sizi koruduğuna inandığınız, çökerse altında kalacağınızı sandığınız, kendinizi kucağında güvende hissettiğiniz ve değişmesin, yok olmasın, yıkılmasın diye ahlakınızdan inancınıza, aklınızdan gücünüze neyiniz varsa ona kul köle kıldığınız mevcut sistemin gerçek yüzü bu.

Bu sistemde;

Sistem dışı kaldığınız an başınıza gelebilecek her türlü korkunçluğa müstahak olduğunuza eğitiliyorsunuz.

Ne sizi yöneten politikacıları kötülükleriyle yüzleştirmeye...

Ne binlerce yıldır dayatılan dogmatik kutsalları alaşağı etmeye...

Ne de pek kıymet verdiğiniz ama aslen ne olduğuyla hiç ilgilenmediğiniz ahlakınızı kurcalamaya cesaret edemiyorsunuz.

Ve gözünüzün önünde yaşanan onca irili ufaklı trajediyi...

Sanki başkalarına dair bir filmmiş gibi izlemekle yetiniyorsunuz.

Oysa o dört kardeşten oluşan aile... Sizin de aileniz. 

Ve bu olayda da anlatılan... Yine sizin hikâyeniz. 

Mine Söğüt


Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?

Kardeşlerin parasızlıktan intihar ettiklerini söyleyen mahalle esnafı Yusuf Deniz, "Benim 15 yıldır komşum. 4 kişi yaşıyorlardı. Bir ablaları müzik öğretmeniydi Mimar Sinan’da maaşına haciz koymuşlardı. Bana para verecekti verememişti. Pazartesi ve Salı günü göremeyince 155’i aradık. Polis geldi, kapıyı kırarak içeri girdi. Ölmüş, zehirlenmiş. Kendi kendilerini zehirlemişler internetten siyanür almışlar. Çok güzel insanlardır. Parasızlıktan böyle bir şey yaptılar. Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?" dedi.

Alışveriş yaptı, tokalaştık ve gitti"
Kardeşlerin alışveriş yaptığı bakkalın Yusuf Deniz, en son Cumartesi müzik öğretmeni olan Oya Yetişkin'in kendisinden alışveriş yaptığını belirterek, "Ben 15 senedir tanıyorum onları. En son Cumartesi günü akşam üzerin saat 17.00 gibi alışveriş yaptı tokalaştık gitti. Salı günü de ses çıkmayınca onun okuldan bir arkadaşı geldi, 'Bunların telefonu kapalı' dedi. Hemen 155 polis imdat hattını aradık. Polis arkadaşlar geldi çilingir ile binaya girdik, kapıya yazı asmışlar. Sonra emniyet yetkililerinin hepsi geldi buraya" diye konuştu.

"Maaşıma haciz koydular"
Konuşmasını sürdüren Deniz, "Dört kardeş de aynı evde yaşıyorlardı 4'ü de bekardı. Yalnız sıkıntıları, maddi sıkıntıları vardı. Başka kimseleri yoktu. Kardeşlerden biri müzik öğretmeniydi, diğeri kuryelik yapıyordu, diğerleri de evde oturuyorlardı. En son Cumartesi alışveriş yapmaya geldiğinde bana 'Maaşıma haciz koydular' dedi" ifadelerini kullandı.

(Basından)


Gerçekte ölen kim?

İstanbul Fatih'te, 4 kardeşin intiharından daha kötü bir şey varsa o da ezici oranda tekelleşmiş medyanın bunu doğru dürüst haber yapamamasıdır…Milyonlarca Suriyeliyi ağırlamak için 'ensarlık' öğütleyen bir anlayışın, komşular yokluktan intihar ederken, biraz duraksadıktan sonra intiharın arkasında başka sebepler aramaya kalkışması ne acı… O komşular ki, başka komşular ki, tüm komşular ki, Allah resulünün ilahî ikaz sonucu "Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım" diye buyurduğu komşular…Yok problemleri varmış, yok ruhsal bunalımdalarmış, yok hiç evlenmemişler vs… Hepsi doğru olsa ne yazar? Bu bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırır mı? Yanı başımızda insanlar siyanürle intihar ediyorlar ve başkaları zarar görmesin diye siyanüre notla dikkat çekiyorlar… Bu hassasiyeti gösterenlere biz toplum olarak ne kadar hassasiyet gösterdik?***


Biz, hepimiz… 'Sağ elle verilenin sol elin bilmemesi gerektiği' tavsiyesine aldırış etmeyen şımarık zenginlerimiz… Komşusu açken tok yatanlarımız… Yardımların üzerine marka çakıp başa kakan belediyelerimiz… Kameralar eşliğinde lütufta bulunan yöneticilerimiz…Yolsuzluğu 'yol' yapıp, yolunu bulan yollularımız…Hangi gazete veya televizyon doğru haber verecekti bu konuda? Kamudan aldıkları işlerle şişirilmiş kârların bir kısmını 'halkın aydınlanması' için medya sektörüne aktaranların gazete ve televizyonları mı?Gazetelerin 'bülten'e, televizyonların ise gerçek anlamda 'aptal kutusu'na döndüğü bir düzende, o 4 kardeşin gerçek intihar sebepleri nasıl izah edilebilir ki?***Bundan 8 yıl önce de yine 4 kardeş intihar etmişti… Olay Kahramanmaraş'ta bir bağ evinde gerçekleşmişti… Bir avukat baba ve bir heykeltıraş annenin çocukları, bağ evinde 4 ayrı yerde tavana asılı iplerin ucunda bulunmuştu…Olay tuhaftı… Gazeteler şöyle vermişti haberi:


Kahramanmaraş'ta yaşları 22 ile 33 arasındaki 2'si kız 4 kardeşin, babalarına ait bağevinin farklı odalarında iple tavana asılı cesetleri bulundu.Neyran Sağocak ile eşi Necdet Sağocak, tarih, felsefe ve mitolojiye düşkünlükleri nedeniyle çocuklarına Raden, Beraris, Rulin ve Sajen adlarını verdiler.Anne Neyran Sağocak, tedavisi için İstanbul'da kaldı, çocukları da İstanbul'a gidip annelerini yalnız bırakmadı. Annelerinin durumunun ağır olmasından etkilenen 31 yaşındaki Raden, 26 yaşındaki Beraris ile kız kardeşleri 30 yaşındaki Rulin ve 27 yaşındaki Sajen Sağocak, iletişimleri zayıf olduğu babalarına "Annemiz ölürse biz de ölürüz" dedi Hastalık derecesinde düşkün oldukları annelerinin rahatsızlığının artması üzerine psikolojileri bozulan 4 kardeş, 15 Nisan'da annelerinin ölümüyle yıkıldı.Cenaze işlemleri tamamlandıktan sonra 4 kardeş, babaları ile birlikte Kahramanmaraş'a döndü, ancak, çocukların "Bu evde annemizin hatırası var burada kalamayız" sözü üzerine aile, girişinde aslan heykeli olan bağ evine yerleşti. Baba Necdet Sağocak, çocuklarının intihar eğilimi nedeniyle evdeki ruhsatlı tabancayı gizleyip, intihar edebilecekleri malzemeleri de ortadan kaldırdı. Baba Sağocak, işte olduğu sırada sık sık bağ evinin bekçisi Hayri Tepebaşılı'dan çocuklarını takip ettirip durumlarını sordu, olay günü de çocuklarından birinin cep telefonuna "İntihar ederseniz işte o zaman anneniz ölür" diye mesaj attı.Bu mesajın ardından 4 kardeşten kız olan Sajen, evin arka tarafında bulunan kulübede, erkek olan Beraris, evin giriş bölümündeki holde, İstanbul Beykoz'da kısa dönem askerlik yapıp annesinin ölümü nedeniyle izin alan Raden evin sağ tarafında bulunan küçük kulübede ve kız olan Rulin de evin girişinde iple kendini astı.***Nereden bakılırsa bakılsın çok tuhaf ve acı bir hikâyeydi… Onlar annelerinin acısına dayanamadılar… İstanbul Fatih'tekiler ise bambaşka bir acıya, bambaşka bir hikâyeye ve bambaşka bir ilgisizliğe dayanamadılar…Olayın geçtiği semt 'çağrıştırdığı değerler' açısından farklı bir seyri özetliyor… Muhafazakâr değerlerin remzolduğu Fatih!.. Peyami Safa'nın Harbiye'yle birlikte romanlaştırdığı Fatih… Şimdi çöken Fatih… Çürüyen Fatih… Her yönüyle tefessühün ve gerilemenin özeti Fatih… 

Servet AVCI 



Fatih’te dört kardeş…

Yaşını başını almış, gençlik dalgalanmalarını aşmış dört kardeş, bilinçli olarak aldıkları anlaşılan bir kararla intihar ediyorlar.

İntiharların çoğunun aslında derin toplumsal nedenleri vardır ama ilk bakışta psikiyatrik bir vakaymış gibi görülürler. Fakat bu olayda böyle bir durum da yok. Dört kardeşin dördü de aynı anda “delirmiş” olamaz. Demek ki oturmuşlar düşünmüşler, artık bu toplumda yaşayamayacaklarına dair ortak bir karar almışlar ve uygulamışlar.

Bu tür intiharlar son derece sert protesto eylemleridir.

Olayı duyar duymaz aklıma, 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri protesto etmek için aynı anda kendini yakan dört PKK militanı geldi (bu olaydan birkaç ay önce kendini yakan Mazlum Doğan da eklenirse beş oluyor). Bu eylemin nasıl bir süreci tetiklediğini bugün herkes biliyor. “Tetikleme” derken, var olan derin bir çelişkinin volkan patlaması gibi gündeme girişini kastediyorum. Eğer böyle bir çelişki olmasaydı, münferit bir olay olarak kalırdı ve bir şeyi tetikleyemezdi.

Fatih’teki dört kardeşin intiharı benzer bir süreci tetikler mi? Hem evet hem hayır.

Hayır, çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil.

Evet, hem de on kere evet; çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil!

Akıl oyunu oynamıyorum, demek istediğim şu: Çok daha derin bir toplumsal çelişkiden kaynaklanan, kapsam alanı çok daha geniş ve çok daha yıkıcı olabilecek bir sürecin örgütsüz bir biçimde ortayı çıkışıdır Fatih’teki dört kardeşin intiharı…

Örgütsüz bir biçimde ortaya çıkmaktadır, dolayısıyla münferit bir olaymış gibi gözükmektedir ama -bu kimseyi rahatlatmasın- son derece derin bir çelişkinin dışavurumudur. Örgütsüz olması yıkıcılık potansiyelini daha da artırmaktadır aslında…

***

Türkiye’nin başında kurucu ve yapıcı hiçbir niteliği kalmamış (böyle bir derdi de kalmamış) yıkıcı bir iktidar var. Kendi dar çıkarları uğruna Türkiye’yi her alanda tahrip ediyor ve kendisiyle birlikte çöküşe sürüklüyor. Toplum bu uru söküp atamadı. Atamadıkça yıkıcılık daha da artıyor ve çöküş daha da derinleşiyor.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için her türlü yalanı söylüyor, her türlü kışkırtmayı/kumpası yapıyor ve her türlü talanı göz göre göre uyguluyorlar. Halkı resmen iliklerine kadar soyuyorlar. Ülkenin bütün zenginliklerini resmen satıyorlar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için dört yıl önce kısmi bir iç savaş çıkardılar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için ülkeyi bir dış savaşın bataklığına soktular.

Daha da önemlisi, ciddi bir kitleyi, alın teri dökerek ve topluma bir değer katarak yaşamak yerine kendilerine muhtaç olarak yaşayan bir güruha dönüştürdüler. Yalakalık ve yandaşlık yaparak, biraz ağır kaçacak ama “köpekleşerek” hayatını devam ettiren bir kitle yarattılar. 21. yüzyılın “ümmeti” ancak böyle bir şey olabilirdi zaten. Bu, şimdiye kadar görülmemiş çapta bir “insan kirliliği” olgusudur.

Bütün bu uygulamalara karşı muazzam bir toplumsal tepki biriktiğini görelim. Bu tepki örgütlü bir biçimde gelirse ne âlâ… Ama örgütsüz bir biçimde gelirse (ki şu andaki durum bu) yıkıcılığın dozu ve kapsamı hayal ufkumuzu aşabilir.

İşte Fatih’teki dört kardeşin toplu intiharı böyle bir toplumsal sürecin sert bir biçimde uç verişidir. Ve o dört kardeşle aynı durumda olan, aynı tepkileri paylaşan milyonlar var bugün Türkiye’de. Tespitim bu; belki de yanılıyorumdur.

***

Konuyla ilgisiz gibi görünebilir ama bence yukarıda anlattıklarıma eklemlenebilecek bir noktayı daha vurgulayalım: Olası İstanbul depremi. Şöyle söyleyelim de daha iyi anlaşılsın: 20 milyonluk bir kent intihar ediyor! Bütün uzmanlar, İstanbul ve çevresini etkileyecek yıkıcı bir depremin eşiğinde bulunduğumuzu ve bu güçlü olasılığa karşı tamamen savunmasız olduğumuzu söylüyorlar, uyarılarını yapıyorlar. Lütfen Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım sayısında yer alan deprem dosyasını okuyun ve durumun vahametini kavrayın.

Açık söyleyelim: M=7.5 şiddetindeki (ciddi bir olasılıktır) bir İstanbul depremi, Türkiye’nin bütün çelişkilerinin ani bir biçimde ve tüm çıplaklığıyla ortaya çıkışı, kısacası sistemin çöküşü anlamına gelir. Bu da yazıda belirttiğimiz toplumsal çelişkilerin doğa kaynaklı ek bir tetikleyicisi demektir.

***

Bu yazıda felaket tellallığı yaptığımız söylenebilir. Hiç de değil… Sadece bir fotoğraf çekmeye çalıştık. Durum budur demek istedik. Ülkenin geleceğinde iddia sahibi olmak isteyen politik odaklar, bu çelişkileri dikkate alan ve onların niteliklerine uygun tarzları içeren bir strateji belirlemek zorundalar. Yoksa stratejilerinin altüst olmasına bir intihar veya 45 saniyelik bir sarsıntı yetecektir.

Fatih intiharlarına ve İstanbul depremine hazırlıklı olan bir odak gelecekte iktidar olacaktır. Veya şöyle söyleyelim: Geleceğin iktidarını Fatih intiharları ve İstanbul depremi yaratacaktır.

Bu çağda, böyle bir ülkede başka türlü iktidar olunmuyor.

Ender Helvacıoğlu



Haneke’nin “Yedinci Kıta’sı” ve Fatih’teki 4 kardeşin “gerçek” intiharı

Avusturyalı ünlü yönetmeni Michael Haneke sineması, birçok sinema izleyicisi ve eleştirmen tarafından “rahatsız edici” bulunur. Haneke’nin sinema için 1989 yılında yaptığı ilk filmi ”Yedinci Kıta”, sinema kariyerinde sonradan yaptığı filmlerin de işaretini verecek düzeyde “rahatsız edici” özellikler taşır. Haneke, bu ilk filminde, sonrakilerde olduğu gibi, toplumsal yaşamın yapıtaşı sayılan aile ve bireysel yaşamlardan yola çıkarak hepimizin önüne bir boy aynası koyar. Öyle ki, bu aynaya yansıyanlar hiçbirimizi hoşnut edecek türden şeyler değildir.

Yedinci Kıta filmi, yaşanmış bir olaydan, yani “gerçek” bir gazete haberinden yola çıkarak yapılır. Filmde anne baba ve çocuktan oluşan modern, çekirdek bir ailenin, bıktırıcı tekrarlardan oluşan gündelik hayatı uzun uzun tekrarlanan fragmanlarla anlatılır. Hayat, her sabah çalan alarm, duygusuzca hazırlanıp oturulan kahvaltı masası, alışveriş bantları, hesap makinaları, yazar kasalar, benzin pompaları, arabanın camından akan köpüklü sulardan ibarettir adeta. Yönetmen bu sıkıcılığı simsiyah aralıklarla, parça parça tekrarlayan görüntülerle getirir karşımıza. Yaşanan bu hayata alternatif olabilecek başka bir hayat, filme adını veren ama gerçekte olmayan bir başka yer, “yedinci kıta”dır. İçinde bulunulan sistem, çekirdek aileyle simgeleştirilen bireysel yaşamları tam anlamıyla kuşatmıştır ve hiçbir çıkış umudu yoktur. Aile için filmde verilen sıradışı kaçış, “ölüm”le (hatta bana kalırsa durum ölümden çok bir tür “yok etme, yok olma” görünümündedir) mümkün olur ancak. Anne baba ve çocuktan oluşan aile kendileri için ölüm kararını alırlar ve geriye hiçbir iz bırakmamacasına, sistemin onlara sunduğu bütün maddi ve manevi unsurları yok edip, (bütün mal varlıklarını paraya çevirip klozete gömerler, kalan eşyaları da bir bir parçalayarak) siyanür içerek intihar ederler.

İzlediğimde beni de dehşete düşüren ve üzerinde epeyce düşünmeme neden olan film, İstanbul Fatih’te bir apartman dairesinde kendilerini siyanürle zehirleyen dört kardeşin haberini okuyunca yeniden aklıma düştü. Haneke’nin filmi çekmesine yol açan da gerçek bir haberdi ve filmle Fatih’te yaşanan gerçeklik birçok bakımdan örtüşüyordu.

Haberi sanırım okumayan, görmeyen kalmamıştır. Ekonomik ve siyasi gündemin sıkıcı tekrarlarının oluşturduğu haberler arasında hemen herkesi bir yerlerden yakalayan, düşündüren bir haber olarak önümüze geldi, Fatih’teki dört kardeşin etkileyici intihar haberi. 48, 54, 56 ve 60 yaşlarında, aynı evde yaşayan kardeşler, kapılarına üzerinde “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” yazan bir not yazarak intihar etmişlerdi. Apartmana ihbar üzerine gelen polisler içerde dört kardeşin ölü bedenlerini buldular. Elde edilen verilere bakılırsa görünen ve en çok dillendirilen neden, kardeşlerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların onlar için dayanılmaz bir noktaya geldiği şeklinde. Nitekim cesetlerin bulunmasından dakikalar sonra iki aydır ödenmemiş borçları yüzünden dairenin elektriği kesilmiş, komşuları olan bakkal ise kardeşlerden düzenli bir geliri olan tek kişi Oya Yetişkin’in iki gün önce, maaşına haciz koyulduğundan yakındığını söylemişti. Ekonomik sıkıntıların tetiklediği birbirini zincirleme etkilemiş olabileceğini düşünebileceğimiz başka nedenler de olabilir tabi kardeşlerin bu geri dönüşsüz kararlarında. Büyük olasılıkla aynı evde doğup büyüyen, yaşları birbirine yakın dört kardeşin hayatlarını da birlikte sonlandırma kararları, bu dört yetişkin insanın belki de hayatın onları savurduğu farklı yerlerden yeniden hayata tutunmak için bir araya geldiklerini, birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalıştıklarını fakat bunda da başarılı olamadıklarını gösteriyor. Bu kararı nasıl verdiler, aralarında hangi konuşmalar geçti bilmiyoruz.

Sonuçta, olay sonrası siyasetçilerden, ekonomik zorlukların insanları ne hallere düşürdüğü yolunda açıklamalar dinledik. Haksız da değiller. Fakat 4 kardeşin böyle bir mesaj verme kaygısı taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz, çünkü sonradan edinilen bilgiler, kardeşlerin ekonomik sıkıntılarını çok da dillendirme tercihleri olmadığı yönünde. Onlarınki daha çok sessiz bir ölüm gibi görünüyor, bu dünyayı, hayatı, içinde bulunmaktan dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle bırakıp gitme hali... Yedinci Kıta filminden biraz farklı olarak sistem, çarkları arasına aldığı kardeşleri daha çok onlara yaşattığı ekonomik zorluklarla öğütmüştü. Kardeşler de “biz ancak bu kadar dayanabildik” noktasında sessizce çekip gitmeyi tercih etmiş görünüyorlar, çünkü ses çıkarma, bir mesaj verme kaygıları yok gibi. Eğer bu türden bir kaygıları olsaydı bunu başka, daha etkili bir şekilde yapabileceklerini de düşünebiliriz. Onların filmdeki aileden farklı olarak geriye bırakacakları ne banka hesapları, ne satıp paraya çevirebilecekleri bir otomobilleri, ne de değerli eşyaları yok zaten.

Yeniden Haneke’nin filmine dönersek, film sanatsal açıdan önemli bir tartışmayı da içinde barındırıyor. Yaşanan ya da yaşanmakta olan gerçeklik sanatsal bir ürün olarak önümüze konulup, yüzümüze vurulduğunda neden rahatsız edici olabiliyor? Bu soruyu, sanat aracılığıyla ortaya konan gerçekliğin, sanatsal gerçeklik diyelim buna, asıl gerçeklikten çok daha etkili olduğu şeklinde yanıtlamak mümkün. Rahatsızlığın geri planında yatan “yaşanan gerçekliğin zaten yeterince rahatsız edici olduğu, sanattan beklenenin bunu yeniden önümüze getirmesi olmadığı” düşüncesi de olabilir. Bunlar uzun uzun tartışılabilecek konular ama açık olan bir şey var ki, sanatın gerçekliği olduğu gibi yansıtmak yerine kendine özgü sanatsal ifade yollarını kullanarak yeniden ortaya koyduğu ve bunun Haneke gibi usta bir yönetmen tarafından yapıldığında, gerçeğin kendisinden çok daha etkileyici olabileceği.

Hem Fatih’te yaşanan “gerçeklik” hem de Haneke’nin sanatıyla ortaya koyduğu “sanatsal gerçeklik” bize ortak olarak şunu söylüyor: İçinde bulunduğumuz sistem hepimizi “duygusal bir buzlanma” yaratarak birer makinaya çevirmiş durumda; yaşadığımız zaman, dakikalara, saniyelere bölünüp parçalanmış olarak adına “hayat” denen dişlilerinin arasında öğütülüp duruyor. Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, yalnızlık, sevgisizlik, yurtsuzluk, gelecek kaygısıyla insanların büyük bölümü için dünya yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıkmış durumda. Görece bu sıkıntıları yaşamayan insanlar için de daha çok tüketerek sahte bir “mutluluk” peşinde koşup durma dışında bir seçenek görünmüyor.   Üstelik kimse için gidilebilecek bir “yedinci kıta” da yok.

Yılmaz Murat Bilican



Fatih'te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: "Ben ölürsem onlar da ölmeli"

Fatih'te apartmanın birinci katında oturan Cüneyt (48), Oya (54), Yaşar (56) ve Kamuran Yetişkin (60) kardeşlerin evinin kapısında 'Dikkat siyanür var' yazılı notu gören komşuları durumu polise bildirmiş ardından olay yerine polis ve sağlık ekibi sevk edilmişti. Kilitli olan kapı çilingir yardımıyla açıldığında 4 kardeş de ölü bulunmuştu.

Fatih'te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: "Ben ölürsem onlar da ölmeli"Yapılan incelemelerde siyanür içerek öldükleri belirlenen kardeşlerden Oya Yetişkin’in 33 yıllık arkadaşı ve sırdaşı Serpil Alkan, Hürriyet’ten Fırat Alkaç'a konuştu. Serpil Alkan, Hürriyet’e, birlikte ölüme giden kardeşlerin tek tek özelliklerini anlattı...

OYA YETİŞKİN - "KARDEŞLERİNE BAKIYORDU"

"Oya benden 5 yaş küçüktü. 1986 yılında tanıdım, 18 yaşına yeni girmişti. Aynı yıl birlikte yaşadıkları anneannesi pencereden atlayıp intihar etmişti. Annesi kolundan tutup Cengiz Özer’in yanına getirdi. Kızımı dansçı yapın diye. Birlikte Cengiz Özer’in ekibinde şarkılar söyleyip dans ediyorduk. Alışveriş yapmayı çok severdi, hiç para biriktirmezdi. Annesi elindeki parayı hep alırdı. Kızına kötü davranırdı. Diğer kardeşlerine ve eve bakıyordu. İlk tanıdığım yaşlardan itibaren psikolojik tedavi görüyordu, ilaçlar kullanıyordu. Ek para kazanmak için modellik yapıyordu. Asabi biriydi, çabuk sinirlenirdi. Modellik dışında sporla da uğraşıyordu. Karate ve aerobik dersleri veriyordu."

KAMURAN YETİŞKİN - "ÇOK GÜZEL SESİ VARDI"

"Gençliğinde şarkıcılık yapıyordu. Diğer kardeşlerine göre daha olgundu. Bana ‘abla’ derdi. Evlerine çok giderdim, birlikte kalırdık. Neşe dolu bir insandı, ancak geçim sıkıntıları nedeniyle üzülüyordu. Yaşı ilerleyince ve annesi ölünce ağır depresyon geçirdi. Evden dışarı çıkmıyordu. Kilosundan dolayı sahne onu kaldırmıyordu. Bana ‘İş bul birlikte sahneye çıkalım’ diyordu. Çok güzel bir sesi vardı. En son geçen hafta konuştum. Erkek kardeşlerinin çalışmamasından şikâyetçiydi."

CÜNEYT YETİŞKİN - "ANNESİ EN ÇOK ONU SEVERDİ"

"Anne Safiye hanım en çok Cüneyt’i severdi. Onu sakınırdı, dışarı bile göndermezdi. Bu nedenle evden dışarı çıkmayan, asosyal bir kişi oldu. Ben dışarı çık, gez, gör derdim. Ama sürekli evde bilgisayar başında dururdu. Saçları çok erken beyazladı. Çok bakımsızdı. Annesi onu askere göndermemiş. Bu nedenle asker kaçağıydı. Korkusundan bir yere gitmezdi. Yakalanırım diye abisi Yaşar’ın kimliğini kullanırdı bir yere gittiğinde. Korkak bir çocuktu, hayatında hiç çalışmadı. Hiç arkadaşı yoktu. Seni askeriyeye şikâyet edeceğim diye takılırdım. Bir odaya kapanır, konuşmazdı bile."

YAŞAR YETİŞKİN - "BİR MOTORU VARDI SATTI"

"Cüneyt’e göre biraz daha sosyaldi. Anneleri kız çocuklarını erkek gibi, erkek çocuklarını da kız gibi yetiştirdi. Yaşar sessiz, sakin, kimseyi incitmeyen bir kişiydi. Bir motoru vardı. Çiğköftecide kuryelik yaptı. Motorla ufak işlerle uğraşıyordu. Son yıllarda borçları nedeniyle motorunu sattı. Annesi öldükten sonra bunalıma girdi. Eve kapandı. Ablası Oya’nın kendi gibi modellik yapan Dora adında yabancı uyruklu bir arkadaşı vardı. Onunla bir süre arkadaşlık yaptı. Son günlerde iş bulmak için çabalıyordu. Keyfi yoktu."

SIR EVİN SIRDAŞI ANLATTI

"Fatih’teki evlerinde ölümü birlikte kucaklayan dört kardeşin 33 yıllık sırdaşı Serpil Alkan, o gecenin sinyallerinin aslında çok önceden geldiğini söyledi: "Geçen yaz Oya ile Silivri’de tatil yaptık. ‘Hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Kamuran ile de olaydan 5 gün önce konuşmuştuk. ‘Bize bir şey olursa bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman."
"Kapısında “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” notu, içeride etrafa saçılmış çok sayıda antidepresan bulunan evlerinde ölen Yetişkin kardeşlerin bilinmeyen öyküsünü, hayattaki tek yakınları Serpil Alkan anlattı.

Fatih'te şüpheli ölüm: "Dikkat siyanür var"Soruşturma kapsamındaki ilk incelemeler de Serpil Alkan’ın anlattıklarını destekler nitelikte: Kardeşlerden Oya Yetişkin’in diğerlerinden daha sonra öldüğü belirlendi. Siyanürlü meyve suyunu önce kardeşlerine içirdiği sonra da kendisinin içtiği ihtimali üzerinde duruluyor. İstanbul Valiliği, Adli Tıp’tan gelen ön otopsi raporunda ölümcül miktarda siyanür tespit edildiğini, ölüme yol açacak başka bir bulgu olmadığını açıkladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada ise 4 kardeşin ölüm saatinin ardışık olup olmadığının Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanacak rapor sonucunda belli olacağı ifade edildi. Ayrıca siyanür notunun dış kapıda değil, salonun kapısında asılı olduğu belirtildi. Polisin, evde biri kadın, biri erkek iki kardeşi yan yana sırtüstü yatar vaziyette bir odada, diğer kardeşleri de ayrı odalarda biri sırtüstü, biri yüzüstü yatar vaziyette bulduğu belirtildi.

"KARDEŞLERİNE KIZIYORDU"

"Son dönemlerini yokluk içinde geçirdiler. Babaları Mersin’de yaşıyordu. Vefat ettiğinde bir miras kalmış bunlara. O sıralar ev sahibi de Oya ve Kamuran’dan borç para istemiş. Bunlar o parayı vermiş. Bankadan da kredi çekmişlerdi. Oya’nın maaşına haciz geldi. İstanbul’da modellik yaptığı işten iyi para kazanamıyordu. Bursa’da modellik işi bulmuştu. Son üç dört yıldır Bursa’ya gidip geliyordu. Orada kalıyordu bazen. Eve para yolluyordu. Kardeşleri de çalışmadığı için durumları kötüydü. Geçen yaz birlikte Silivri’de Oya ile tatil yaptık. Yol parasını gönderdim. Bunalımdaydı. Kardeşleri çalışmadığı için kızıyordu. Bana ‘Kardeşlerimin hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben de yaşamak istemiyorum. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Ben çok şaşırdım bu cümle karşısında. ‘Yok öyle şey olur mu’ dedim. Parasızlık moralini bozuyordu. Her yere borçları varmış, bana hepsini anlatmazdı. Sonradan öğrendim."

"Ben Oya’ya para yardımı yapıyordum. Ama kimseden yardım almak istemiyordu. Ramazanlarda evlerine erzak gönderiyordum. Kabul etmiyordu. Zorla veriyordum. Geçen yıl haciz gelmişti evine. Gittiğimde eşyaların yarısını topladıklarını gördüm. Devletten yardım alması için ikna etmeye çalıştım. Kamuran bana ‘Bizden daha kötü durumda insanlar var’ diyerek istemiyordu. Gururlu insanlardı. Bir defasında zorla Yaşar’a alışveriş kartı verdim. Aynı zamanda kardeşlere iş bakıyordum."

"Kamuran ile en son, olaydan beş gün önce konuşmuştuk. Parasızlık olaylarından dolayı morali bozuktu. ‘Bize bir şey olursa, bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman. Ama ben siyanür içme olayının Oya’dan kaynaklandığını düşünüyorum. Siyanürü nasıl buldu, nasıl aldı bilmiyorum. Oya biraz asabi, çok laf dinlemeyen bir insandı. Duyduğuma göre Oya kapıya not bırakıp son olarak o canına kıymış. Parasızlık ve muhtaçlık duygusu onu perişan ediyordu. Hiç keyfi yoktu. Sürekli ek işler bulmaya çalışıyordu."

"CENAZELER SAHİPSİZ KALDI"

Cüneyt Yetişkin (48), Oya Yetişkin (54), Kamuran Yetişkin (60) ve Yaşar Yetişkin’in (56) cenazeleri hiçbir akrabaları olmadığı için Adli Tıp Kurumu’nda bekletiliyor. Prosedüre göre cenazeleri yalnızca kan bağı olanlar teslim alabiliyor. Cenazeler 21 gün içinde teslim alınmazsa kimsesizler mezarlığında toprağa veriliyor. Yetişkin kardeşlerin tek yakını olan Serpil Alkan, cenazeleri teslim alabilmek için soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.
Fatih'te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: "Ben ölürsem onlar da ölmeli"Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde model olarak çalışan Oya Yetişkin’in ölümünün ardından büstü okulda sergilenmeye başlandı. Öğrenciler tarafından yapılan büstün yanına çiçekler konuldu.

(Basından)

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz”

Yine de en tuhafı, o dört ölümün ardından, “Bir tarikatın kurtarılmış bölgesi olarak bilinen bir İstanbul semtinde, 48-62 yaş aralığında dört kardeş girdikleri maddi krizden çıkamayarak intihar ediyor. Ve Allah, din deyince mangalda kül bırakmayanları bir daha iddiasından vuruyor” yazan Mustafa İslamoğlu’nun sahibi olduğu Akabe Vakfı’nın ölümlerin olduğu eve uzaklığının 1,5 kilometre olması değildi galiba. Hatta bu, tuhaf bile değildi. Ölümü, o en büyük şarkıyı kendi çıkarı, anlayışı, kadüklüğü için kullanmak niçin tuhaf olsun ki hem? Hatta İslamoğlu’nun “iddiasından vurulmak” dediği an iddiasından vurulduğunu fark etmemesi bile tuhaf değil.

Şimdi sorum şu: Ölen dört kardeşin ardından konuşan herkes niçin dünyanın en duyarlı, en hassas, en zarif insanı olarak konuşuyor? Mesela oturdukları apartmanın yöneticisini duydum radyoda. “Takmayın yahu kafanıza, ödersiniz aidatları” demiş her seferinde. Bilmem, belki de demiştir. Veresiye aldıkları bakkalı da dinledim. Her seferinde, “Üzmeyin kendinizi, paranız olunca ödersiniz” demiş kardeşlere borçları hakkında. Bilmem, belki de demiştir.

Demişler midir sahi? Der miyiz, diyor muyuz? Öyle insanlar mıyız? Bilmem, belki de öyle insanlarızdır. Ya da her seferinde kendimizi kandırmanın bir yolunu buluyoruzdur belki de.

Daha geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım yanıma geldi. Epeydir işsiz. Niteliklerinin çok altında bir işe de razı. Yaşadığı ilde oturan dört-beş tanıdığımı aradım. I-ıh. Bekçilik, güvenlik görevliliği, depo sorumluluğu falan gibi işlere razı üniversite mezunu arkadaşımın durumunu ilgi alanlarına sokamadım, bir sonuç alamadım.

Başka tarafından devam edeyim.

Dört kişi eğer bir külte üye değillerse, Jim Jones’un, Fetoş’un falan elinden içmedilerse siyanürü, topluca intihar etmeye karar veremezler. Eşyanın tabiatına aykırıdır bu.

Bu büyük ihtimalle bir kaygı cinayeti… “Benden sonra bunlara ne olacak?” diye düşünen bir kardeş önce diğer kardeşleri öldürüp ardından kendisi intihar etti büyük ihtimalle. Bu kaygıyı biz en çok özürlü evladı olan ailelerde, anne-babalarda görürüz. “Benden sonra bu çocuğa ne olacak?” sorusu bir süre sonra keskin bir kaygıya dönüşür. O kaygı gereğinden çok büyürse bir takım acılı sonuçlar meydana getirebilir. Sakat, hastalıklı bir kaygıdır çünkü o.

Şu, “Ailenin maddi sıkıntı çektiğine dair bir veri yok elimizde” açıklaması çok ama çok ayıp bir açıklamadır. Ailenin maddi sıkıntı çektiği ortada… Daha doğrusu hayatın bu aileyi dört bir yandan daralttığı ortada… Hayatları boyunca evlenmemiş, hep bir arada yaşamış olmaları falan da cabası. Dolayısıyla şöyle düşünmeye meyyalim: Sadece maddi sıkıntıdan değil ama maddi sıkıntının tetiklemesiyle ortaya çıkan bir kaygı cinayeti bu. Bana belki kızacaksınız ama “birazcık duyarlılıkla engellenebilecek” bir vaka değilmiş gibi geliyor bana bu ölümler. Son derece patolojik bir manzara var ortada çünkü.

Kendimizden pay biçelim. Diyelim ki evimizin elektriğini kestiler, apartmana aidat ödeyemedik, bakkala veresiye yazdırıyoruz. Bütün bunlara rağmen intihar eder miyiz? “Bu dört kardeşin tek sıkıntısı maddi idi” diyerek bu ölümlerden “politik bir çıkar” elde etmeye çalışanların tezi berbat bir tez bana kalırsa. Çok daha karmaşık, çok daha kompleks bir süreç var ortada.

Hadi birazcık iddialı bir laf edeyim. Para pul yüzünden, salt ekonomik nedenlerle intihar etme öykülerini biz daha ziyade hayatının bir döneminde çok zenginken sonradan muhtaç duruma düşmüş insanlarda görürüz. Bu dört ölümde başka, bambaşka bir öykü var.

Başa döneyim. Bu dört insanın ölümünde toplumsal bir sorumluluğumuz var mı? Bu soruya “evet” cevabı vermemek için vicdansız olmamız gerekir. Elbette büyük bir toplumsal sorumluluğumuz var. Ancak buradan ele geçen fırsatla bile dindarlara, tarikat mensuplarına “çakmaya” çalışmak kelimenin gerçek manasıyla “terbiyesizliktir.”

Böylesine trajik bir ölüm hadisesini kendi politik çıkarlarına hizmet amacıyla kullanmak için vicdansız, insafsız olmak gerekir. Tarık Tufan’dan ödünç alarak söyleyeyim “kendi yarattığımız ideolojilerin yaralı kurbanları” değilsek yapmayız bunu.


İsmail Kılıçarslan


Resmin arka planı karanlık

İstanbul’da dört kişiden oluşan aile fertlerinin siyanür alarak topluca intihar etmesi neyi gösterir, intihar neye alternatif olarak gerçekleştirilmiş olabilir? Her şeyden önce bu mesele bir yazıda ve bir alanda incelenebilecek bir konu değildir. Bu mesele, bir kolektif alan araştırmasını gerektirmektedir. Kendi alanımla sınırlı açıklamaya yönelmeden, bir üst düzeyli devlet sorumlusunun, kendilerine açlıktan intihar olayının yansımadığı şeklindeki beyanını da bilimsellikten son derece uzak ve çok basit bir suç savma refleksi olarak değerlendiriyorum.

Olaya eğildiğimizde, olayın ekonomi temelli, sosyolojik ve sosyo-psikolojik boyutlarının olduğu sezilmektedir. İşin ekonomik boyutu ile ilgili olarak hemen şunu söyleyebilirim ki, iktisat alanı salt para ve geçim meseleleri ilgili değildir. Uygulanan ekonomi politikalarının ideolojik kılıfları insanları ve kütleleri ilk anda para ve geçim konuları dışında yalnızlığa itebilmekte ve sıkıntıya sokabilmekte, psikolojik sorunlara yol açabilmektedir. Kısacası, salt ekonomi boyutu ile yapılan yaklaşım da dallı-budaklı oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

İktisadi boyutuyla bu resim arka planında çok şeyi anlatıyor; işsizlik, yoksulluk, geçim derdi vs. Diğer bir deyişle, tüm bu sayılan yaşam koşulları ise daha geri planda ülkenin içinden geçtiği ekonomik bunalımı tarif ediyor. Öyle bir bunalım ki, ne anlamlı olarak resmi verilere yansıyor ne de başat toplumsal kesimi ve onların politik alandaki temsilcileri böylesi yaşananlarla uzaktan yakından ilgililer. Böylesi ilgisizlik toplumun parçalanmış olmasının bir sonucudur. Hal böyle olunca, toplumun varsıl kesimi kendi safasını sürerken, siyaset liderlerinin de keyfi oldukça yerinde iken, toplumun derin katmanlarındaki meseleler çözümsüz kalmakta ve insanları çaresizliğe sürüklemektedir.

İşsizlik dağ gibi büyürken bir yandan kamu israfı diğer yandan özel kesimin lüks gösteriş tutkusu toplumsal bilinç yarılması yaratmaktadır. Genel yoksulluk ortamında yaşanan fakirlik mutlak olabilir ama bu durum yumuşak algılanırken, aynı fakirliğin gelir uçurumlarının yaşandığı ortamda bireye yansıması göreli yoksulluk olarak daha şiddetli olur. Dizilerde milliyetçiliği ve savaş tutkusunu yükseltmeye yönelik saçmalıklar siyasi hataların ve başarısızlıkların perdelenmesi için kafa ütüleme olarak görülebilir de, ultra zenginlik yaşam koşullarını sergilendiği dizileri pencere kırıklarından içeri rüzgârın süzüldüğü kulübede oturanlara izletmenin nasıl bir siyasi aldatmaca olduğunu anlayabilmiş değilim. Böyle bir halkın örtülü bilinç yarılmasına sürüklenmemesi olanaklı olabilir mi? Enflasyon karşısında yapılan cüce maaş zamlarına kulak tıkayarak, üst düzey kadroları yüksek maaşlarla dolduranların ne intihar etme ile ne de toplumun yaşadığı parçalanmışlıkla bir ilgisi olabilir. Toplum ile arasına dinciliği takoz yapan siyasi erk kendisini topluma farklı göstermeye yeltenirken aynı zamanda kendisi de topluma yabancılaşmaktadır.

Ülkede insan ruhun maddesinden ayrılıp yabancılaşması insanın robotlaşması, bir anlamda çevreden koparak bireyselleşmesi ve çevreye yabancılaşmasını gündeme getirir. Ülkedeki siyasetin, yargının, medyanın ve hepsini kapsayan genel dışlayıcı-horlayıcı davranış kalıplarının siyasetin en üst katından derece derece toplumun halk katmanlarına yayılması da toplumu birliktelikten uzaklaştırıp, münferit insanlar yığını konumuna sokmaktadır. Toplumun çürümesine yabancılaşılıp algılama körlüğü içinde intihar ya da ölmek maddi bir olgu oluşturduğu zaman ancak algılamamıza girer. Oysa bu kişiler fuhuş vb gibi yollara sapmış olsalardı süreçten zerre kadar haberimiz olmayacaktı. Zira ruhun satılması da intihar olduğu halde toplumun algılamasına girmediği gibi, ilgili kişilerin zevkini de okşar. İşte, içinden geçtiğimiz olumsuz ekonomik koşullarda yoksulun intiharının arka perdesinde ilgisiz ve sorumsuz, hatta topluma yabancılaşmış olarak toplumu dışlayan fertlerin şeytana ruh satışı yatar. Birinci olay ne kadar içimizi yakarsa, ikinci olay da o kadar ruhumuzu karartır.

Kapitalizm budur, diyerek olayı geçiştiremeyiz. Evet, bir boyutuyla kapitalizm, onun en zalim aşaması olan neoliberalizm böyle bir düzendir, ama işin bu denli yerlerde sürüklenmesi yönetimle ilgilidir. Siyasi erkin ruhu da sermayeye ve emperyalizme satılınca çözüm olası görülmemektedir. Yöneticilere yüklenilmesi gereken nokta şurasıdır ki, halk için mücadele etmede güç kaynağını oluşturma potansiyeli taşıyan halka doğru bilgi aktarabilecek kanalları tıkayıp, kendi hâkimiyeti alanına çevirerek, toplumsal yaşam koşulları gereceğini örtmeye çalışmasıdır. Vücuttaki bir yara gizlenirse, iyileşmeyip büyür ve tüm vücudu sarar. İktidarlar kendilerini salt kendi dönemleri ile sorumlu görürlerse, yönetimde istikrar ve devamlılık söz konusu olamaz. Ancak, iktidarların kendi sorumluluklarını sınırlamaları da siyasetin bir gereğidir. Bu noktada, siyasi kadronun geçiciliği ile devletin devamlılığı arasında köprü oluşturan çok önemli bağ, var olan siyasi kadronun büyük bir inatla reddettiği, atanmışların yönetsel devamlılığı sağlamadaki rolü ve yükümlülüğüdür.


İzzettin Önder

30 Haziran 2019

Kayıp ve Yas -2

Bu yazı, bir fikri takip yazısıdır.

31 Mart seçimlerinin hemen ardından kişisel ve toplumsal kayıpları irdelemeyi amaçlayan yazımda yer alan iddia ve saptamaların yenilenen İstanbul seçimleri sonrasında gözden geçirilmesidir.

O gün gidenin ardından bu dünyada kalan kişiler açısından kaybın ağırlığını belirleyen kaybedilenin kimliğidir demiştim. Yitip giden geride kalan kişiler için ne kadar önemliyse, onlar için ne kadar fazla bir değer taşıyorsa kaybın acısı o kadar katlanır diye eklemiştim.

Anlaşılan o ki İstanbul, ekonomik ilişkiler açısından muktedir için kaybedilmesi göze alınamayacak kadar önemli ve siyaseten yitirilemeyecek kadar değerliymiş.

Aşk değil tutkuymuş yani. Başka birisiyle paylaşılamayacak kadar hırsmış. Başkasına layık görülemeyecek kadar kibirmiş...

Ama biliyoruz ki aşk ne kadar özgürlükse, tutku o kadar esarettir. Aşkın öznesi, tutkuda nesneye dönüşür. Mülke ve mülkiyete tabi kılınıp boğulur. An gelir “Ya Benimsin Ya Kara Toprağın” hezeyanıyla öldürülmeye bile kalkışılır.

Oysa aşk -tutkunun aksine-, aşığın gitme ihtimalini ilk günden kabul ederek, onu her gün kaybetmemeye çalışmaktır. Maşuğun kendisinde eriyip kaybolmasını isteyen bir teklik histerisi karşısında, bir imkânsızlık düşü olarak iki kalarak biz olmaktır aşk.

Aşk, aşıktan bağımsız olarak maşuğun bir özne olarak yaşama hakkını tanımaktır. Bu hakka saygı göstermektir. Ve günü geldiğinde kendisinin gideceğini bilip “Ben Ölürsem Sevdiceğim Sağ Olsun” diyebilmektir.

Ama kendisinden başka kimseleri sevemeyen narsistler asla aşık olamazlar. Olsa olsa kendi tutkularının esiri olurlar.

Çünkü narsistler kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermezler. Paramparça olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başka hiç kimseyi görmezler. Gözleri, tıpkı nehirde akseden yüzüne aşık olan Narkissos gibi sadece kendilerine dönüktür.

Başarı ve yeteneklerini abartırlar, sınırsız zekâ ve güç üzerine hayaller kurarlar. Kendilerinin eşi bulanmaz özellikte birisi olduğuna inanırlar. Ancak bu özelliklerinin herkes tarafından fark edilemeyeceğini düşünerek sınırlı ve değişken bir arkadaş grubuyla temas ederler. Hiç kimsenin kendilerinin derinliğini anlayamayacaklarını zannettiklerinden dolayı çevrelerindeki insan grubunu sürekli değiştirirler. Çünkü beğenilmek, çok beğenilmek, hep beğenilmek isterler. Kendilerine yönelecek en ufak bir uyarı ve siteme dahi tahammül edemezler. Her zaman kişileri ve olayları kendi çıkarları için kullanmaya çalışırlar. Tahmin edilemeyecek kadar pragmatistirler. Her şeyi, her başarıyı, her mevkiyi hak ettiklerini düşünürler. O hak ettikleri hedefe ulaşmak için her yolu kendileri için hak olarak görürler.

Empati yapamazlar. Tuz buz olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başkasını hissedemezler. Başka bir kişinin gözlerinden dünyaya bakamazlar. Başka insanların ihtiyaçlarını zerre kadar önemsemezler. Ama herkesi kıskanırlar.

Hasettirler. Küstahtırlar.

Onlar için öteki’nin tek anlamı, öteki olarak kendilerinden başka bir değer olması değil, tam aksine muktedirliklerinin kanıtı olarak ele geçirilecek bir hedef olmasıdır sadece. Her hedef gibi ele geçirildikten sonra anlamsızlaşan ve ona ihanet edilen bir hedef...

Ne hazin ki ele geçirilecek hiçbir hedef onların egolarının kırılganlığını onaramayacaktır.

Onlar bedensel yok oluşa kadar ruhsal iğdiş edilmişliğin ıstırabıyla hem kendilerine hem de muktedirlikleri oranında çevrelerine elem vereceklerdir.

Bilelim ki, her faşizmin altında patolojik bir narsisizm ve pek çok kişi tarafından paylaşılmış patolojik bir narsistik dava saklıdır.

Şok ve İnkâr

7 Nisan 2019 günü benlikte travmaya neden olan her kayıp bir “şok” ile başlar. Kişi duyduğuna, gördüğüne, apaçık ortada duran gerçeklere inanmaz. Gerçekliği anlamsız biçimde reddeder diyerek reddedişin çoğu zaman rasyonel gerekçelerle de açıklanamayacağını yazmıştım.

Tıpkı muktedirin rasyonel gerekçelerle açıklanamayacak biçimde İstanbul seçimlerine itiraz etmesi ve hukuk dışı bir kararla seçimi iptal ettirmesi gibi.

Oysa ortada apaçık bir gerçek vardı: İstanbul gönlünü başka bir hırsıza kaptırmıştı.

Onca zamandır havuza dönüştürülmüş medya aracılığıyla her gün fırça yemekten, bir ergen gibi atılan triplerden, her yerde hep aynı yüzü görmekten, herkesin hain ilan edilmesinden bıkıp usanmıştı.

Daha önemlisi yeni aşık, ona başka bir dille seslenmekteydi. O da bu sese kulak vermişti. Birlikte biraz zaman geçirerek onu daha yakından tanımak istiyordu.

Aşığın, maşukun bu halini anlaması ve gerçeği kabullenmesi gerekiyordu. Hem belki bu flörtten beklediğini bulamayacaktı İstanbul. Dahası aşığın yaşayacağı kayıp ve özlem duygusu, aşkın insanı insanileştirdiği gibi muktedire de ölümlü bir fani olduğu gerçeğini yeniden hatırlatabilirdi. Onu yeniden insani vasıflara kavuşturabilirdi.

Olmadı: kibir ve tutkusu izin vermedi. İstanbul da bir daha geri dönmemek üzere terk etti muktediri.

Çökkünlük

Her kaybın ardından gözlenen çökkünlük dönemi 31 Mart sonrasında fazla değildi oysa. Ne de olsa yarışın sonucunu foto finiş belirlemişti.

Yani maşuğun gönlü tümüyle kaymamıştı yeni aşığa.

O gün itibariyle aşığa düşen olanı biteni layıkıyla değerlendirmekti. Nefret söylemleri ve hain suçlamalarının nedenlerini ortaya koymak, yüzyıldır yok sayılmak istenen bir halkın temsilcileriyle yeniden temaslar kurmak ve tanzim kuyruklarında ekmeğinin derdine düşmüş insanların önünde sergilenen israf ve şatafattan dolayı özeleştiri vermek gerekiyordu.

Eğer herşey yitip gitmediyse, eğer İstanbul’a gerçekten sevdalanılmışsa ayakta kalabilmek ve yaşayabilmek için neyi değiştireceğini bulmak, ötekini suçlamaktan vazgeçip sahici bir yüzleşmeyle yanlışlarını düzeltip hayata devam etmek şarttı.

Ancak yapılan bunun tam aksiydi.

Oysa bu dünyada çivi çiviyi sökmedi hiçbir zaman. Soylu’ların öfke ve nefret kusan dili hiçbir yaraya derman olmadı hiçbir zaman.

Ama gelin görün ki sadık emanetçi tarafından sürdürülen kısacık bir icraatın içinden molasının ardından bildiğimiz yüzyıllık oyunlar sahneye konuldu. Ahlâk, etik, onur kavramları maşuğu elde etme pahasına insafsızca çiğnendi.

Aslında doğruyu ifade etmek gerekirse başka da bir yol kalmamıştı onlar için. Çünkü insani sınırları çoktan aşmışlardı. Gezi’de bu ülkenin geleceğini yok etmeye kalkışmışlar, bıyıkları terlememiş çocukların annelerini miting meydanlarında yuhalatmışlar, ölüme bile saygısızlık ederek bir annenin cenazesini yedi gün sokaklarda bekletmişlerdi.

Adına Türkiye denilen bu ülkede siyasi iktidarın sınırsız öfkesinden nasibini almayan hiç kimse kalmamıştı.

Memleketin tamamında esen korku rüzgârlarının aksine muktedirin katında yatlar, katlar, çekler, köprüler ve binbir yolla aktarılan milyon dolarlık rakamlar uçuşmaktaydı.

Hayat kimileri için çekilmez oldukça, kısıtlı bir çevre için o oranda güzelleşmekteydi. Ülke içeride ve dışarıda zora ve zorluklara gark oldukça, kimileri için o oranda sefa katlanmaktaydı.

İstanbul seçimlerinin yok yere iptal edilmesi tüm bunların üzerine eklenen bir damlaydı sadece. Milyarlarca damlanın üzerine eklenen son bir damla...

Gelin görün ki an geldiğinde bir damla hayatın tüm akışını değiştirir. İstanbul örneğinde olduğu gibi maşuk, aşığın değişmeye gönüllü olmadığını, aksine kendisini kandırmaya ve bu sayede elinde tutmaya çalıştığını fark etti. Ancak bu tutum herşeyden önce maşuğun aklına, fikrine, zekâsına, onuruna ve sevgisine hakaretti. Bu nedenle aşığa temelden ve esastan bir hayat dersi oldu 23 Haziran.

Muktedirin yaşadığı şeddeli yenilginin yarattığı şokun çökkünlüğü bir önceki ile kıyaslanamaz büyüklükteydi artık.

Maşuk, kastre ederek fallik gösterenini kesmişti. Kibirini ve gücünü ayakları altına almıştı tutkusuna yenilenin...

Osman Elbek