baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2025

UZAĞA FIRLATILMIŞ BABA DUYGUSU

Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…

Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.

İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?

Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”

Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.

Azimli, bilgili, dirençli.

Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.

Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.

Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.

Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen… 

Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.

Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”

Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.

Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.

Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!

Mustafa Aydoğan

26 Eylül 2025

Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.

           "Bugün altında yattığı toprağı işlerdi bir zamanlar."



Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
*
Sayısız seyahatle dolu olağanüstü yoğunlukta bir yıldı. Bir süreliğine buraya gel, biraz dinlenirsin … O sırada dikkat etmemiştim. Oraya seyrek gittiğimiz için, kendimize mola vermediğimiz için sürekli homurdanıp dururdu. Şimdi bu kelimelerde başka şeyler okuyorum. Bir süreliğine gel, dediğini duyuyorum, yanımda kal, bende artık iş yok, kışı atlatabilir miyim bilmiyorum.
*
Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bana bahçeyi dolaştırıp göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı.
*
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boşluğu yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabii ki, onun o büyüleyici geçiciliğinden.
*
Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum. Ama ağlayabileceğim bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı, beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra yine sonuna kadar yürüdüm -bir tür keder devriyesi.
*
Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta, diye düşündüm. Ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı.
*
80’lerin başında bir öğle sonrası karşı evdeki komşumuzun banyoda hıçkıra hıçkıra ağladığını asla unutmayacağım. Ağlaması küçük açık pencereden yayılıyor, sessiz sokağın üzerinde süzülüyordu. Muhtemelen kimsenin duymaması için oraya kapanmıştı, oysa herkes dinliyordu. On yaşındaydım ve geri dönüşü olmayan bir şeyin olduğunu biliyordum, ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir ki? Komşumuz torununun öldüğünü yeni öğrenmişti, benim yaşlarımda bir kızdı. O öğle sonrası çok şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok korkunç olması gerektiğini. Evde yalnızdım ve yerimde mıhlanıp kalmıştım. Acaba komşumuza gitmeli miyim diye düşündüm. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum, o küçük pencereden atlamak imkansızdı ama belki başka bir şey yapardı, kim bilir? Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım.
*
Elli yıl sonra onu yeniden iplerle yavaş yavaş aşağı indireceklerdi. Bu kez sadece iki metre. Ve onu yine düşürmelerinden korkacaktım, hafifçe bir yana eğiliyorlar, sonra doğruluyorlar, bunu iş olarak yapan dört adam. Yine altı ve aynı anda elli altı yaşındayım ama bu sefer hiç umudum yok.
*
Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız.
*
Pekala, Aziz Georgi çok uzak. En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım? Babam şairdi, hiç farkında olmasa da.
Guguk kuşu ne zaman öter, diye sordu doktor. Genelde nisan başında, yanıtını verdi babam. Hayatının tılsımlı derisini bir ay kısaltmış oldu. Onun yerinde olsaydım, ben de en azından bahar için pazarlık yapardım, diye düşündüm. Doktor sadece gülümsedi, başını belirsizce salladı ve yine cevap vermedi. Acaba babam onu Tanrı’dan bir bahar daha dilenmek için aracı olarak mı kullanıyordu? Ve bu Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki? Sadece ektiği çiçeklerle göz göze gelebilmek için. Bahçeyi seyretmek, köpeğe son bir kez kemiğini fırlatmak için. Bizleri son bir kez bir araya getirecek ve çekip gidecekti. Babamın bundan fazlasını istemeyeceğinden eminim.
Ama Tanrı, her zamanki gibi, duymazlıktan geliyordu, onun yeryüzündeki temsilcisi olan doktor da söz vermeye cesaret edemiyordu. Peki en azından Noel için bir araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora baktı. Noel yirmi küsur gün sonraydı, zamandan bile sayılmazdı.
Noel için olabilir, cevabını verdi doktor.
Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu.
*
Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyorum – hasta olmanın suçluluğu, yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin, yük olmanın suçluluğu.
*
Ona bakıyorum ve dedemi hatırlıyorum. İkisi de sonuna kadar, devrilene kadar bahçede çalıştılar. Babamın, dedemi ekim dikim işlerinden ve çapalamaktan vazgeçirmeye, kavurucu sıcaklarda dinlenmeye ikna etmeye çalıştığını hatırlıyorum – ama nafile. Bir seferinde onu bağda baygın halde bulmuş. Onu kaldırmış, dedem de ona yaramazlık yapmış bir çocuk gibi suçlu suçlu bakmış ve şöyle demiş: Kızma bana, biraz yardım etmek istedim sadece. Aynı şekilde, hiç başarma şansım olmadan, ben de babamı ikna etmeye çalıştım.
Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar?
Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın (dinlenmek iş midir)?
Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın.
Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince ölünmeli.
Babam da, dedem de kışın öldü, biri aralıkta, diğeri ocakta.
*
Kanserle ilgili yaygın efsanelerden biri (onu Susan Sontag da hatırlatır) hastalığın duyguların aşırı bastırılmasından tetik­lendiğidir. Bununla herhangi bir bağlantısı olmaksızın, babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kadar ap­talca olduğunu söylediğini duydum, onlara öğretilen buymuş, duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en so­nunda hafifçe geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık be­yanı gibi bir şeydi.

Lütfen babam çok acı çekmesin.
*
Annemle babam şaşkınlık ve mutluluk içinde bebek odası­nın eşiğinde Müneccimler gibi duruyordu, bebeğin karşısında yoğun bir huşu içindelerdi. Bunun doğru kelime olup olmadığı­nı bilmiyorum ama ona karşı saygı kesinlikle vardı. Bebek ise virgül kadardı, ağlıyordu, sarılığı henüz geçmemişti. Başlarını eğdiler ve hiç beklemediğim bir şey yaptılar -onun elini öpmek istediler. Bulgarlarınki gibi ataerkil bir kültürde genelde tam ter­si olur. Gençler yaşlıların elini öper, gençler eğilir ve saygılarını sunar. Ama işte bakın Kutsal Doğum nasıl her şeyi tersine çevi­riyor. Tedirginlikle yaklaştılar, sanki başka bir dünyadan gelen bir insanın huzurundaymışlar gibi. (O ise, aramızda kalsın, ger­çekten başka bir dünyadan geliyordu. Buraya ulaşmak için do­kuz ay yolculuk yapmıştı .)
*
Sorun değil, dedi, ben artık yeterince yaşadım, yaşanabilecek güzel şeyleri yaşadım, siz kardeşinle büyüdünüz… O kadar da fazla üzülmüyorum.

Sonra eve uzun bir yürüyüş yaptık. Ve ancak Mladost 1’deki sıvası dökülmüş sarı apartmanın giriş kapısının önünde bana şöyle dedi: Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak is­terdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için. Buydu hayali, ölümsüzlük fikri ya da ona ne derseniz deyin -bir çocuğun hafızasında kal­mak.


*
Onu hastaneye yatırmalı mıyız? Ona neden eziyet edeceksiniz ki, diyor bir başhemşire, sona gel­di artık, bırakın onuruyla gitsin, o saatler de yanında olmanız en iyisi. Babam hastane konusunu düşündüğümüzü hissetti ve kesin bir tavırla reddetti. Onu tek başına bir hastane odasında hayal ediyorum -üzeri­ne serumlar iliştirilmiş, seyrek hemşire ziyaretleri, akşamları floresan ışığın altında tüm hayatıyla baş başa- ve son anına kadar bizim yanımızda kalmasına karar veriyorum.
*
Eve dönüyorum ve ilk bezleme denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetim­le. Onu en son böyle elli yıl önce gittiğimiz şehir hamamında görmüştüm. Ah, başınıza ne bela açtım, diye tekrarlayıp duruyor.
*
Aslında hikayenin kendisinin pek bir önemi yoktu. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi.
Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm.
Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gös­terdi. O da aralıkta gitmiş, dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan o “da”yı hissettik.
Çudomir’in, kemik kanserinden ölürken, son günlerini anlat­tığını unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastane­nin penceresinden atlamış…
Korkacak bir şey yok, diyor babam, yüzümde aniden beliren ifadeyi görünce.
*
Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun ke­limeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu)-yapıla­cak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi. O büyük harfli Gece. En uzun gece. İnsan böyle bir gecede, son gecede, son saatlerde ne­ler hisseder, hayal etmeye çalışıyordum. Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım. Ama bu da önemli değildi, önemli olan elini tutmaktı, o da benimkini sıkıyordu, gecenin köprüsün­den geçiyorduk ve yakında ayrılacaktık.
*
Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır.
*
Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bi­zi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sade­ce bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanım bu jesti yorumlayarak geçireceğim.
*
Bir yandan en mutlu, bir yandan en hüzünlü yıl. Mutluluk kı­sa sürer, tıpkı o bahar açıp solan nergisler ve fulyalar gibi. Hü­zün, her şeyi boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır.
*
Halalarımdan biri, kendine bile benzemiyor, yiyip bitirmiş onu illet, diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Eriyip bitmişti, ama benim için hâlâ aynıydı, en yakışıklı, en uzun boylu adam, benim babam.
*
Kardeşim kırk gün boyunca her sabah mezarına gitti, ona kahve götürdü ve bir sigara yaktı. Tuhaf bir merasim, ama içten içe bunu yaptığı için minnettarlık duyuyorum.
*
Tüm bunlar olmadan önce, babamla yaptığımız son konuşmalardan birinde, bahçeye bakan verandada güneşin altında otururken annem, durup durur­ken, öylesine, hiçbir sebep yokken şöyle dedi: Umarım kendi ba­şımızın çaresine bakabiliriz ve size yük olmayız, elimiz ayağımız tutarken ve aklımız yerinde ölürüz, geceleri artık bunları düşü­nüyoruz.
*
Babamın siyah defterindeki son eylül notu ayın 25’ine ait. Ve şöyle diyor: Ser. su/. Gücü serayı sulamaya yetmiş ama notu tamamlamaya yetmemiş.
*
8 Ekim’de, deftere not yazmadığı o günlerin bahçede, orada, bahçede olduğumu hatırlıyorum. Akşam onunla ve annemle birlikte şehre benim Tüm Bedenlerimiz başlıklı öykü kitabımdan uyarlanan bir oyun seyretmeye gitmiştik. Ekipten yaşlı bir aktör de onu, babamı oynuyordu, hatta adının da aynı olmasına karar vermişlerdi. Son sahnede, hastanede ölmek üzereyken, hayatının farklı yaşlarındaki tüm bedenleri onu çevrelemişti. Onunla veda­laşıp teker teker çıkıyorlardı. Son olarak küçüklüğündeki çocuk hali kaldı. Bu çocuk onu elinden tutup kapıya kadar götürdü. Kapıya kadar geçirilmek güzeldir…


Şimdi düşünüyorum da, o sahneyi nasıl seyretti acaba? Son­rasında birkaç laf ettik, oyunu pek beğenmemişti kanaatimce. Ama bir kadeh şarap içmek için kaldı, güldü, herkesle sohbet et­ti. Tüm oyuncular ona öyle bir saygıyla bakıyordu ki, sanki oyunun içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Canının acıdığına dair bir şey söylemedi, enerji doluydu, iyi vakit geçiriyordu, ya da bana öyle gelmişti. Eve gece geç saatte döndük. Orada kaldım ve ertesi gün daha rahatlamış bir halde ayrıldım.
*
Anlaşılan rüyanın en kor­kutucu kısmı buydu: Mama kabı tümüyle küf içindeydi, yıkan­mamış, aylardır bakımsız, o zaman gerçekten korktum, diyor. Deden rüyanda görünmedi mi, diye soruyorum. Soruma anlam veremeden yüzüme bakıyor.

Söyledim ya, kedinin mama kabı bakımsızdı.
Elbette, ölüm böyle de görünebilir.
*
Bir daha asla bu kadar -bir zamanlar babamızın kolların­daki gibi- güvende olmayacağız.
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçe­deki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğü­nü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçların­da yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yat­mak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra getireyim, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de son­suz bir yataylığa alışmaktır.
*
Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez …
*
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle ara­nızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazır­lar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar; anne, içinde yüz­düğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir -puslu, belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur, sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
*
Video, iki hafta boyunca bir galerinin duvarı üzerine yansıtıldı, sonunda da ziyaretçileri bir araya getirerek yedikleri ilk tokadı anlatmalarını istedim. Ya da asla unutamayacakları bir tokadı. Konuşmaya başladıklarında birçok kişinin sesi çatladı ve devam edemediler. Olayı şakaya vurup o zamanlar böyle olduğunu, hatta hak ettik­lerini söyleyenler de oldu. Peki, kendi attığınız ilk tokadı hatırlıyor musunuz, diye sor­dum daha sonra. Biri konuşana kadar geçen o beş dakikalık uzun sessizliği asla unutmayacağım.
*
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu olmamıştı. Tüm fotoğraflar arasında babamın tek bir çocukluk fotoğra­fı var. Üç-dört yaşlarında, annesinin kucağında oturuyor. Ona başkasına ait bir denizci takımı giydirmişler. Yolu ta o zamanlar­da böyle çizilmiş, sonuna kadar bizim -benim ve kardeşimin­ eski kıyafetlerini eskitti.
*
O dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece. Büyüklerin es­ki kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler. Babamı altı yaşında, belinde bir su matarasıyla kırda öküzle­ri otlatırken hayal etmeye çalışıyorum. Otların arasından peşle­rinden gidiyor, topuğuna bir diken batıyor, durup onu çıkarıyor, öküzlere yetişiyor, sonra yakınlarda bir şey hışırdıyor, sakın en­gerek olmasın, yoksa kör yılanların zararsız olduğunu biliyor. Sonra onu dokuz yaşında hayal ediyorum, babası onu sabahın üçünde uyandırmış, hava soğuk ve karanlık, uyku yakasını bırakmıyor, at arabasını koşuyor, kadınları tarlaya tütün toplamaya götürmek zorunda.
*
Babam birkaç gün ne yapacağını bilemeden dolanıp durmuş, hayatında annesiyle babasının sözünden hiç çıkmamış, sonunda da kalmış. Ona köyde bir iş teklif etmişler, annemle tanışmış, o zamanlar on sekiz yaşındaymış. Annemin babasına, eğer annem üniversiteye kabul edilirse Sofya’da okumasına izin vereceğine dair söz vermiş, annem kabul edilmiş ve gitmiş, o köyde kalmış, birkaç kez Sofya’ya gidip gelm iş, hatta bir keresinde onu ekibine davet eden takımın bir maçına bile gitmiş, antrenöre haber vermeye utanmış, sonra ben dünyaya gelmişim, sonra dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ortadan kaybolmuş.
*
Ayaklarını sürüyerek bahçede nasıl gözden yittiğini hatırlıyorum, kamburlaşmış, üzerinde eski kırmızı ceketim.
Ve de bir anlığına kendimi oymuş gibi gördüğümü.
*
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onla­ra da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zır­hı ancak torunları aşabiliyordu. Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babası­nın kendisini öptüğünü hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle denirdi.
*
Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…
Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor, nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda boğazımda, ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş ekmek gibi, yutması zor.
*
Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu, yoksa onu daha da mı harlıyor?
*
Sanırım Ecinniler’de bir yerde, Dostoyevski , insanın mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu oldu­ğunu söyler. Babam Dostoyevski ile pek içli dışlı olmasa da, tam tersini iddia ederdi. Bir keresinde, sesini hafifçe kısarak -belki bu yüzden aklımda kaldı- bir grup arkadaşına şöyle dediğini duydum: Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için mutluyuz. Bu düpedüz siyasi bir açıklamaydı elbette. Ve o kapalılık, bizden esirgenen, sadece kıyaslamak için bile bizden esirgenen o öbür dünya, tam da bizim “mutluluğumuzun” lehine çalışıyordu.
*
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına göm­düğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.
*
. . . rüyada gördüğümüz insanlar bizden daha fazla / ama onlar hiç yer kaplamaz -“Rüya Semineri ” başlıklı şiirinde Tomas Tranströmer böyle yazar. Ölüler de bizden daha fazla, diye düşü­nüyorum bu dizeleri okurken. Ve her ne kadar yer kaplamasalar da, başka odalara yerleşirler, başka zamanların görünmez kapıla­rından geçerler ve o sırada yollarımız bir anlığına kesişir.
*
Gerçek şu ki bahçenin ekilmesi, budanması, ilaçlanması, ça­palanması, otlarının yolunması gerekiyor. Oysa ben, bir kiraz ağacının nasıl dikildiğini bile bilmiyorum. Yaprakbitlerine karşı neyle ilaçlandığını da. Domates köklerinin arasındaki mesafeyi de. Bütün bu sağlam bilgi onunla birlikte gitti.
*
Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredey­dim diye düşünüyorum. Neler yaptım? Benim bahçem nerede?
*
Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, ce­vabını veriyor kısa bir sessizlikten sonra.
*
Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tut­tuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
… Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dra­matik olmuştur. Onun son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir saniyeliğine) dayanabilir mi­yiz?
Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olma­dan, kardeşin olmadan, annen olmadan, torunlar olmadan, kö­pek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim güller olma­dan … Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecek­te olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl sürdüreceğim) …
Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle de­ğil, gelecekle, hatta en çok gelecekle beslenen bir hüzün.
*
Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.
Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir gu­guk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.

Bahçıvan ve Ölüm
Georgi Gospodinov
Metis Yayınları

07 Ağustos 2023

Gölgeler / Mehmed Ali’ye

Bir nüsha-i kübrâ idin, oğlum, elimizde:
Sen benden okurdun seni, ben senden okurdum.
Yüksekliğin idrâkimi yorgun bırakınca,
Kalbimle yetişsem diye, şâirliğe vurdum.
Şi’rin başı hilkatteki âheng-i ezelmiş...
Lâkin, ben o âhengi ne duydum, ne duyurdum!
Yıktım koca bir ömrü de, baykuş gibi, geçtim,
Kırk beş yılın eyyâm-ı harâbında oturdum.
Sen, başka ufuklar bularak, yükseledurdun;
Ben, kendi harâbemde kalıp, çırpınadurdum!
Mağmûm iki üç nevha işittiyse işitti;
Bir hoşça sadâ duymadı benden hele yurdum.

İstanbul, 4 Temmuz 1334 (1918)

Mehmet Akif Ersoy
Mısır'da Kur'an tercümesine başladıktan sonra, muntazam namaz kılıyordu: Kur'an'ı vak'alaştırmak istiyor gibi. 
Bu tercüme onun Kur'an hifzını kuvvetlendirdi. "Tercümeye başladıktan sonra 'demir hafız' oldum" diyordu.
Mısır'da bazen bütün Ramazan bütün Kur'an'la teravih kıldırdı. Fakat bu teravih namazlarına her zaman cemaat bulamıyor, bazen oğlu Tahir'in cemaat diye önüne geçip imam oluyordu. Fakat hatimle kıldırılan bu teravih namazları uzayınca, Akif, "Bazen arkama dönüp bakıyordum, o da kaçmış" diyordu.

Akife, "Tahir'in kaçacağını daha sen söylemeden ben tahmin ettim, çünkü hem hatim, hem teravih... İnsan hikâyesini dinlerken yoruluyor" diyordum, gülüyordu.

Mehmet Akif
Mithat Cemal Kuntay

05 Ağustos 2023

Babam Amerika'da

Hayatta ben de en çok babamı severdim. Ama hiçbir şeyi salt duygu düzeyinde yaşayıp doğru dürüst tadını çıkarmayı, kurcalamamayı, kaşımamayı, sorgulamamayı, düşünmemeyi beceremediğim gibi, bu sevgiyi de hep düşündüm. Babam yaşarken de düşünürdüm, öldüğünden beri, neredeyse yirmi yıldır, belki daha da çok düşündüm.

Niye kurcalarım bu kadar, niye basitçe sevmeyi hiç beceremedim, bilmem. "Keşke becerebilsem" diyebileceğim günler de geçti artık herhalde; bu saatten sonra zor.

Ama en çok babamı sevdiğimden eminim galiba. Niyesi olmaması gerek herhalde. İnsan babasını sever. Ama ben niyesini hep merak ettim, tarttım, biçtim, anlamaya çalıştım. Anlayamadım elbet.

Çok küçük olduğum zamanlardan babamla ilgili hiçbir anım yok. Anılarımın biraz daha bilinçli olduğu dönemlerden de pek hatırlamıyorum babamı. Oralarda bir yerlerdeydi, biliyorum, ama arka planda ve uzaktı. "Elele tutuşup denize atlardık" veya "Sarı lacivert plastik topumu ben ona
atardım, o bana". Hayır, ne denize girdiğimiz var aklımda, ne de top oynadığımız.

Son yıllarda iyice ikna oldum: Ben doğduğumda, babam baba olmaya hazır değildi; sonraki yıllarda da baba olmaktan memnun değildi. Aile ve çocuk sahibi olmak değil, kendi hayatını yaşamak istiyordu. Ne var ki, başka bir hayattı yaşamak istediği, içine sıkışıp kaldığı hayat değil.

Çocukluğumda her çocuk gibi ben de sevmişimdir babamı kuşkusuz, ama gerçek bir sevgiyle değil, niye sevdiğini bilen bir sevgiyle değil. Sonradan oldu o. Kim olduğunu anlamaya, tanımaya başladığım zaman.

Babamın babası benim babam gibi değildi. Dedim ya, benimki uzaktı, kendi halime bırakırdı beni ve hayatımı. Onunkiyse, 1898 doğumlu, Viyana Üniversitesi mezunu, opera aşığı, Orta Avrupalı aydın bir mühendisti ve Dipl. İng. Josef Margulies'in tek oğluna karşı yaklaşımı bir aşiret reisinkinden farksızdı: Baba ne derse oğul onu yapar. Babam bana hiçbir şey demedi. Kendi babasıysa her şeyi dermiş. Doktor olmak istermiş babam. Mühendis olacaksın denmiş. Benim gibi o da İngiliz High School'u ile Robert Kolej'i bitirmiş ve 1952'de Cornell Üniversitesi'ne gitmiş. Makine mühendisliği okumaya.

O yılların Türkiye'sinden kalkıp Amerika'ya gitmenin nasıl bir şey olduğunu hayal bile etmek zor bugün. Nasıl olur da akıl edip sormadım o uçağa binerken neler hissettiğini, Amerika'nın en iyi üniversitelerinden birinin kapılarından ilk girdiğinde aklından neler geçtiğini? Nasıl böyle bir eşeklik edebildim? Ettim işte. Bilmiyordum ki birgün hiç soramayacağımı. Nerden bilebilirdim öleceğini? Nasıl ölebilir ki insanın babası? Olmaz. Olmamalı.

Oldu ama. Her şeyi tahmin etmek zorundayım artık. Soramadan, teyit alamadan, "Doğru düşünüyorum, değil mi baba?" diye onaylattıramadan.

Onun hayatı hakkındaki düşüncelerimi teyit ettirmek değil önemli olan. Kendi hayatımı onaylayan, ne yaptığımı, nasıl ve niye yaptığımı onaylayan, çok da ince eleyip sık dokumadan, salt beni sevdiği için onaylayan biri gerek. Kendimi biraz daha iyi hissetmem için, arkamı sağlam yere dayadığımı hayal edebilmem için. Yok işte ama.

O yıllarda, 1950'lerde Amerika'ya gitmek nasıl tarifsiz bir macera olmuş olmalı! Hiç anlatmadı. Söz etmezdi kendinden. Ama birkaç yıl önce halamın evinde bir fotoğraf albümü buldum. Babam yapmış. Çocukluk, gençlik yılları.

Sayfaları çevirirken, öyle bir sayfaya geldim ki, çeviremedim, kalakaldım. Dört fotoğraf yapıştırılmış, ortalarında da "121 Thurston Avenue, Ithaca, 1952" yazıyor. Yaşı yirmi bir, benim doğmama üç yıl var daha, ama hemen tanıyabiliyorum el yazısını.

Amerika'da ilk yılı, belki de ilk ayları. Ağaçların arasında bir ev, önünde bir otomobil, şoför mahallinde babam. Gözleri parlıyor, tüm hayatı yaşanmayı bekliyor henüz, pırıltılı ve sonsuz bir ufuk çizgisi gibi uzanıyor önünde; her şey olabilir, her şey mümkün. Ve müthiş bir başlangıç yapmış: Türkiye'nin o daracık, içe kapalı, boğucu ortamından çıkmış; Amerika'nın önde gelen üniversitelerinden birinde okuyacak; altında, belki elden düşme de olsa, gıcır gıcır otomobil! Ne durabilir ki önünde? Sigarasını yakıp sol kolunu pencerenin kenarına dayayacak, güneşte pırıl pırıl parlayan krom düğmeye basıp radyoyu açacak, gaz pedalını kökleyip sağ eliyle direksiyonu kıracak: Dünyada gidemeyeceği yer, ulaşamayacağı hedef yok!

Fotoğraflardaki o gözlere bakarken, yansıttıkları coşkunun, hayallerin, hülyaların ayrıntılarını bilemiyorum, ama öyle coşkular, hayaller, hülyalar yansıtıyorlar ki, gözlerim yaşarıyor. Her ne idiyse çünkü onlar, sonradan benim de dahil olduğum o hayatla ilgili olamazlardı.

Nasıl geçmiştir acaba Cornell yılları? Zor mu olmuştur İstanbul'un durgun ama sevecen sıcaklığından kalkıp yabancı bir keşmekeşin ortasında bulmak kendini; Amerikan rüyasını görüp hiç uyanmayacağını mı sanmıştır yoksa? Bilemiyorum.

Tek bir şey var anlattığını hatırladığım; tek bir şey, anlamsız bir bilgi kırıntısı. Daha sonra eşek şakaları hakkında yazdığı kitapla ünlenecek olan bir öğrenci babamla aynı yıllarda Cornell'deymiş. Bir gece gizlice okula girmiş, dekanın odasına dev bir meteoroloji balonu götürüp ucuna yangın hortumunu takmış ve balon tüm odayı kaplayana kadar suyla doldurmuş. Balonun ucunu bağlamış, kapıyı kapatıp gitmiş. Bir gün de, tüm gece yağan karın ardından erkenden kalkmış, kampusun girişinde karşı karşıya iki heykel varmış, okulun kurucusu, ilk rektör filan olsa gerek, elindeki cart kırmızı rujla birinin dudaklarını boyamış, öbürünün de yanağına bir dudak izi çizmiş.

Bu kadar. Babamın Cornell yılları hakkında tüm bildiklerim iki eşek şakasından ibaret!

Sonra İstanbul'a döndü. Gitmeden önce annemle nişanlanmıştı, dönüşünde evlendiler. Askere gitti. O Ankara'da Genelkurmay'ın tercüme dairesinde Amerikan ordusunun el kitaplarını Türkçeye çevirir ve gün sayarken, ben doğdum. Yıllardan '55, yaşı 23. Kendimden biliyorum, o yaşta insan ölümsüz olduğuna inanır, bir an için bile sorgulamadan. Kırk yıldan az vakti kalmıştı oysa.

Niye döndü Amerika'dan? Hiçbir ipucu yok elimde, ama adım gibi biliyorum, kalmak istemiş, kalamamıştır. Belki babası izin vermemiştir, belki nişanlı olduğu kadına, anneme, dönmüştür. Belki de gözü yememiştir orada kalmayı, kimbilir. O günlerin henüz küreselleşmemiş dünyasında Amerika gerçekten çok uzak, İstanbullu bir delikanlı için gerçekten çok korkutucu bir yerdi herhalde.

Askerlik dönüşü İstanbul'da kurduğu hayat ise, tam kendisinden beklenen, klasik, tekdüze, orta sınıf hayat oldu. Evlilik, biri kız biri erkek iki çocuk, babasının ona bulduğu iş, Nişantaşı'nda kiralık bir daire, her yıl Yeşilköy'de üç aylığına kiralanan yazlık bir ev; birbirini izleyen rahat, macerasız, değişmez yıllar...

Tanımasam babamı, uzaktan izliyor olsam, zaten istediği buydu diye düşünebilirdim. Tanıştık ama. Ve öyle olmadığını biliyorum.

Nasıl tanıştığımızı, nasıl birden bire dost olduğumuzu ben pek anlayamadım. Oluverdi. Yirmili yıllarımın sonlarıydı, büyümüştüm, Londra'da yaşıyor ve kendi başımın çaresine bakıyordum artık. Bana karşı bir sorumluluk hissetmesine gerek kalmayınca, arkadaşlığımız başladı. Kendini de, başka hiçbir şeyi de çok fazla ciddiye almayan veya almazmış gibi görünmeyi başaran, iyi içki içen, dalga geçmesini bilen, biraz haşarı, kalender bir adamdı. Birgün rakı masasıda, bir zaman önce haftalar boyunca her gece saat üçte midesinde sınav öncesi korkuları ve kalbinde çarpıntılarla uyandığını, sonra da sabaha kadar uyuyamadığını anlattı, başkasından söz edercesine. Bir zaman kerterizi bulup sözünü ettiği dönemi saptadım ve o zaman da akşamları buluşup rakı içtiğimizi, depresyon geçirmekte olduğunu bana çaktırmamayı becerdiğini farkettim. Babam olmasa da sevecektim zaten onu.

Tek bir kez tanık oldum caka sattığına. Lise yıllarında sınıf arkadaşı Arif Mardin'in bestelediği bir jazz şarkısının güftesini yazmıştı: "Longing for You". Ve şarkıyı İstanbul Radyosu'nda İsmet Sıral idaresinde bir orkestra eşliğinde Sevinç Tevs seslendirmişti. "Türkiye'nin Sarah Vaughan'ı derlerdi" diyerek övündüğünü hatırlıyorum. Altmış yaşındayken lise sıralarında yazdığı güfteyle gurur duyan bir adamı elbette sevecektim, babam olmasa da.

Ve tanışıp dost olunca anladım ki benim tanık olduğum hayat hayallerindeki hayat değildi. Evet, yaşadığı hayatın gereklerini gereğince yerine getiriyordu; işadamıydı ve işadamı gibi giyiniyor ve davranıyordu; görünüşte hiçbir aykırılığı, aşırılığı, uyumsuzluğu yoktu. Ama dikkatli bakınca, uyumsuzluk değil belki ama, 'uymak istememe' örnekleri, 'uyuyorum, ama aldanmayın ha, aslında burası değil benim yerim' enstantaneleri tesadüf olamayacak kadar fazlaydı hayatında. Evde misafir varken ve misafirler tadını kaçıracak kadar geç saate kadar oturmuşken, kalkıp içeri giden, az sonra pijamalarını giymiş olarak salona dönüp hiçbir şey olmamış gibi yerine oturan, "Biz kalkalım artık" denildiğinde "Otursaydınız, daha erken" diyen bir adam! Teyzemin oğluna ömrü boyunca "şebek" diye hitap eden, yakın bir arkadaşının biraz kilolu oğlu hakkında "Garip çocuk, başaşağı duran bir sperme benziyor" diyen bir adam! Ömrü boyunca koca koca işler kuran, bir çatal bıçak fabrikasından bir mantar çiftliğine kadar çeşitli projeler yapıp bunları gerçekten de hayata geçiren, ama hepsini bir süre sonra bırakıp giden, sonuçta üç kuruşu bir araya getiremeyen bir adam.

O da en çok babasını severdi. İstediği hayatı yaşamasını belki de engellemiş, beklenmedik bir hayat yaşamasına belki de izin vermemiş olan babasını. On dokuz yıl evlilikten sonra annemden ayrıldığında bavulunu toplayıp babasının evine gitti. Daha 41 yaşındaydı. "Tamam", diye düşündüm, “işte şimdi kabuğunu kıracak". Kırmadı. Kısa süre sonra annemden farksız olan, aynı çevreden bir kadınla evlendi, bir başka evde aynı düzeni kurdu, bir şey olmamış gibi devam etti yaşamına. Çok sonraları, ölümünden sonra onu düşünürken, onunla kendimi, onun yaşamıyla kendiminkini karşılaştırırken, kurt düştü içime. Kuşkuya kapıldım. Belki de babası bahaneydi. Macerasız, rahat, alışılmış bir hayattı belki de zaten istediği. Dünyayla itişmek, haritasız denizlere açılmak istemiyordu zaten belki.

Çok isterdim bilmeyi. Kâh kâinata meydan okumak, kâh görünmez olmak isteyen kendi dürtülerime ışık tutardı belki..

Ama bilemeyeceğim. Ve ışık tutan olmayacak.

Roni Margulies 
Oğullar ve Babaları

17 Mayıs 2023

Hüvelbâkî

sen çıkınca merdiven de 
seviniyor mu bilmiyorum. 
erken teşhis, başka doktor, 
yeni bir ilaç. 
ilerde lazım olur diye 
mutlu bir gün. 
yalvarıyorum. 
bir bahar daha Allah'ım.. 
bu son, bu son..

D. 01.02.1953 Trabzon 
Maçka Sevinç köyü Hüzün eşrafından 
babasıyla teneşirde tanışan babam:

bir yudum su için eğilmedi 
hayatın kıyısında dahi. 
ağzına kadar acıyla doluydu, sustu. 
kan kustu, kızılcık 
şerbeti istediler, verdi.

ağladım.
çünkü aklıma başka bir şey gelmedi.

oğlun uyuyordur oğlum serkan uyan baban ölüyor.

hayır anlamında sustum.

insanın babası ölmez, 
doğar olsa olsa 
evladından önce 
her iki hayata da..

bir oğlun gül kokan 
babasını bembeyaz 
kundağıyla beşiğine 
yavaşça bırakması.

-Seyfettin Aydın'ın yakını siz misiniz? 
-evet, ben oğluyum.

hayır, babamı kaybetmedim. 
nerede olduğunu biliyorum.

ruhuna el-Fatiha.

Muzaffer Serkan Aydın 

19 Ocak 2023

BABAM

Dünyaların en iyi babası benim babamdır.
Düşmandır düşüncelerimiz,
Dosttur ellerimiz.
Dünyada tek elini öptüğüm,
Babamdır.
Kırkını geçtin, adam olmadın der,
Başım önünde dinlerim,
Önünde tek baş eğdiğim babamdır.
Sabahlara dek Kur'an okur
Anamın ruhuna,
İnanır ona kavuşacağına.
Bana gâvur der
Diş bilemeden
Dünyada tek bağışladığı ben,
Tek bağışladığım odur.
Başım derde girdikçe bakar çocuklarıma,
Bitürlü ölemiyorum der senin yüzünden,
Çocuklar ortada kalacak,
Ölemez kahrımdan benim,
Yaşamak zorunda benim yüzümden.
Gözlerindeki ateş bakışlarında söner,
Tuttuğun altın olsun der.
Çocukluğumu tek anlayan odur,
Dünyaların en iyi babası benim babamdır...

Aziz Nesin
(1915 - 1995)

01 Haziran 2022

Babam'ın anısına

Her ölüm dünyada bir çatlak açar - bir boşluk bırakıp 
öyle gider her kişi: öteki kişiler de, şimdi, o çatlağı 
kapatmakla, o boşluğu doldurmakla görevlendirilmiş 
                      hissederler kendilerini.

Oysa, zamanla, çevre dokunun da çatlaması ve boşalmasıyla,
o çatlak belirsiz -öteki çatlaklardan ayırdedilemez- 
hâle gelecek; o boşluk da, zaten, yokolacaktır. Ama, kişiler 
bunu düşünmezler: uğraşıp dururlar o çatlakla, o 
boşlukla ama faydasızdır bu çaba : çatlak kapanmaz, 
boşluk dolmaz; uğraşıp durur kişiler, kendileri de birer çatlak, 
birer boşluk olana dek o zaman da görevi yeni kişiler 
devralmış bulacaklardır kendilerini...

Oysa, önemli olan, çatlağı açıkça görebilmek, boşluğu
                olduğu gibi yüklenebilmekti. 

Çünkü, ölüm, onmaz; yaşam, onarılamazdır.

19 Kasım 1993

Oruç Aruoba

29 Mayıs 2022

Oğluma

oğlumun gülüşünü duyuyorum hâlâ
evimin eskiyen duvarlarında
kokusunu, geçtiğim tüm denizlerde
saçlarına vuran ışığın gürültüsünü
kalbimin alt güvertesinde

oğlumun büyüyüşünü izliyorum hâlâ
zihnimin gizli odalarında
her birinin içinde bir başka an,
özenle saklanmış zaman
bana bakıyor oradan

rüzgârı durdurmak istediğimiz anlar vardır
inmek, hayatın eski duraklarından birinde
tutunmak, sana uzanan o küçük ele
bakmak özlemle,
dünyayı henüz tanımamış gözlere

kalbimin ışığı! geleceğe yaptığım çağrı
son sevgilim, ömrümün baharı
ben gittikten sonra bile
sımsıkı sarıl, anımsa bu aşkı


Tuğrul Tanyol

14 Nisan 2022

Babalar Uzak

Kimi geceler vardır bir çocuk
Usulca yer değiştirir yatağında
Gizli mağaralarda gündüzden artan ışık
Gibi kendi ıssızlığını çoğaltır yalnızlık

Kimi geceler vardır yıldızlar
Kendileri kadar çok ve uzaktırlar
Tozların dinlendiği saatlerde elişi
Sıcaklığını arayan çocuğun usulca ürperişi

Kimi geceler vardır uzak yollara çıkılır
Bakınca bir kapı açılır karanlıkta, uçuşur tozlar
Orada bir erkek usulca bir kadından ayrılır
Orada kendi gövdesine sığınır bir çocuk

Kimi geceler vardır, babalar uzakta eskir
Suya atılan bir taşın buruşan sessizliğidir
Ayışığı, gölgeler… kâğıttan yelkenli
Kimi geceler uzakta, bir tepenin ardında

Ova: bir çığlığın izdüşümü avuçlarımda

Tuğrul Tanyol (1953)

10 Nisan 2022

Unutulmaz babaların öldüğü / Annelerin ise onlarla gömüldüğü

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin 
Dikenler batmazdı küçücük ellerine 
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin 

Ölmemiş olsaydı babam 
Raydan çıkmazdı bir tren 
Bir vapur batmazdı yolcularıyla 
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç 
Zehrini salan yılana

Abdülkadir  Budak

***

BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı


Abdülkadir  Budak



Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya... Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben "Babalar ve Oğullar" diye bir şiir yayınladım İzmir'de Veysel Çolak'ın çıkarttığı 'Dize' dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri'nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu."

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi


Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden 
Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk 
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken 
[…] 
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü 
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana 
Sureler ezberleme cezası verirdi babam 
El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara 

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen 
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere 
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı 
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde 

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu 
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam 
Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye 
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”

***

Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım 
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını 
Yenilecek kadar güçlüğüm artık 
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları

***

“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da "konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum"  diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”

***

“Babamı ağlarken gördüm, ışıdım 
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri 
[…] 
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım 
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli 
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş 
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”

***

Bilinen benzetmeye sığınsam yeri 
Baba ağacında oğul bir yaprak 
[…] 
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar 
Yanlışları tekrarlayan oğulsa

***

İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma 
Buluşması imkansız raylar ile birlikte 
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri 
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede

***

Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu 
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için 
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına

***

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


***

Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu? 
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle 
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım 
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi 
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi

***

Çay Getir

Beni çok seviyor babam 
Ablamı ve annemi 
Sonra soframıza ekmek uzatan 
Erken gidip geç geldiği işini 

Paylaşmayı sever babam 
Güzel olan her ne varsa 
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara 

Dostluk bir bahçedir onda 
Babam çiçeğin akranı 
Mektup yazmayı çok sever 
Pazar günü geç kalkmayı 

Yorganımız kaydığında 
Üşür babam geceleri 
Düşündeki ceylanların 
Sever göle inişini 

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

06 Nisan 2022

BABAM VE LİMAN

Limanın anlamını çözer mi yanaşan gemi
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer

Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz

Abdülkadir Budak 
(1952)



BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak


04 Nisan 2022

Kendime Öğüt

Çok sevmek de öldürür bazen.

Tutkuyla bağlandığın herkes gider.
Hiçbir yara iyileşmez aslında.
Bir gün bir köşe başında yorulursun.

Çok sevmek de öldürür bazen.

Korkulara mahkum olan düşlerin,
Birer birer kedere dönüşür zamanla.
Ve acı otağını kurar virane yurdunda.
Su konuşur, dağlar dinler, sen susarsın.


Yalnızlık olursun etinle kemiğinle.
Gün olur dizeler de terk eder seni.

Emin Baş

Ölüm, acaba nerede el sallar bana,
Kimler olur baş ucumda, oğlum ne yapar?

Emin Baş

02 Nisan 2022

Zavallı Baba

On on iki senedenberi pek yakın vakte kadar görürdüm:

Yazın — Boğaziçi'nde ise — ekseriya Tarabye’de, Kalender’de, Yeniköy caddesinde — Büyükada’da ise — ekseriya büyük tur yolunda, Hristos çamlığında, Maden ve Ayanikola civa­rındaki kumluk sahillerde, hemen daima tenha mevkilerde, kışın Beyoğlu’nda, ekseriya Nişan­ taşı, Şişli cihetlerinde, bazen Taksim bahçesinde, Taşkışla önünden Gazhaneye giden o tenha yolda, ara sıra da köprü üzerinde daima beraber görürdüm.

Son zamanlarda bunlar -biri artık ihtiyarlık çağına varmış, diğeri ise sahavet mevsimini geçirerek ahdi şebabın devrei ulâsına henüz girmiş- iki vücut idi ki biri birinin gölgesi gibi biri birinden ayrılmazdı.

Üç beş sene mukaddem bir tesadüf bunların baba ile oğul olduklarını bana bildirmişti. Ondan sonra her tesadüf ettikçe hâlü hareket­lerine, muamelelerine bir hiss-i takdirü tes’it ile dikkat eder oldum.

Baba senelerden beri it'ab olunmuş bir beynin endîşe-i muhâkemât-ı rûzmerresini tercümeden artık tamamıyla âciz görünen yorgun, dalgın, hun-âlûde gözlerinin bakiyye-i nûr-ı hayatile ikide birde oğlunun vücudünü tekmil ihata etmiye çalışır.. Oğul, bu temâ-ı nûr-ı iştiyâk ile okşandığından mütelıassil mahzuziyetini imâ eden mağrur bakışlarile etrafını süzerek yoluna devam eder.

Renkler biribirine benzemez: Baba sarı, oğul ise karaya yakın kumraldır. Fakat müfrit denecek bir asabiyet-i mizâc, bir ciddiyet-i mişvar, bir iptilâ-yı tefekkür gerek babanın, gerek oğlun... hususa oğlun sîmâ-yı hazîn-i hayâtına müntabi'dir.

Bunlar az lâkırdı ederler.. Lâkırdıya en evvel başlıyan da mutlaka babadır. Konuşurlarken pek nadir olarak ikisinin de mağmum çehrelerinde - kat kat muzlim bulutlar altından fırlıyan şimşek gibi- hafif birer emâre-i ibtisâm görünür ki derhal zail olur.

Baba da oğula karşı mevcut olan iptilâyı ezelî-i ruh, alâka-i ebediye-i kalbiye hiçbir nazarı dikkatten mestur kalmıyacak derecede şiddetli ve ateşlidir. Bunun o yorgun, o dalgın nazarlarının bakiyye-i nur-ı hayâtında dem-be-dem nümayan olan inkisâr-ı bi-tâbî, bunun o serî'ül-intifa ibtisamatında gizlenmek istiyen arzû-yı bedihî-i bükâ imâ eder ki kem-terim ve nâ-tüvân bir emel-i hazin ile kahhar ve bî-amân bir endişe-i hâşine ma'reke-i heycâ olan ruh ve kalbi daima giryan-ı melâl, daima hûn-çekân-ı infiâldir. Mamafih oğluyla daima bera­ber bulunmak onu mes’ut eder gibi idi.

Şimdi biraz vakitten beri artık bunlara hiç­ bir yerde tesadüf etmiyordum. Bu mart ayı içinde bir sabah Büyükada'nın Hıristos orma­nına çıkarken ihtiyar babayı yalnız gördüm. Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâ­tının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.

Bu zavallı babayı bu hale getirecek musibet ne olabilirdi? Bunu düşünmiye vakit kalmadı, karşı karşıya geldik. Kendisini bir aşinayı kâdim gibi selâmladım. Ve gördüğüm hüsn-i mukâbeleden cesaret ala­rak, bilmem nasıl bir hissi tefahhusun ibramile: "Küçük refikinizi bugün beraber almamışsınız.." dedim. O anda zavallının her vakitten pek ziyade kızar­mış gözlerinden fırlıyan iki büyük katre-i te'es­sür sapsarı çehresinden aşağı yuvarlanırken bana cevap verdi:

- Nijad'ı mı soruyorsunuz? O öldü...


Recaizade Mahmud Ekrem
Nijat Ekrem ve Tefekkür
Umuttepe Yayınları

18 Şubat 2022

Zilif

Şimdi —
Zilif için
14 Temmuz [-------]

Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor. 
Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma. 

Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum...

Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi? 
Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (babalar çocuklarından kendilerine pay çıkartırlar ya işte...); ama, yüzümde bir hüzün, bir üzüntü de görmüştün. Şaşırmıştın; pek bir anlam verememiştin buna. 

Bugün anlamışsındır — anladığını biliyorum : o gurur ile o hüzün nasıl oluyor da birarada bulunabiliyorlar; biliyorsun.

İnsan olan insan pek az — bunu anladın bunca yıl sonra; bir de şunu: İnsan insan oldu mu, acı çeker. Bunları anlaman, senin insan olacağını gören Baban’ın gururlu üzüntüsü ile üzüntülü gururunu anlamlı kılmıştır sana. 

Ama, bak, sana, şimdi, buradan, yıllar öncesinden, şimdi, sana, orada, yıllar sonrasında, şunu söylüyorum — bunu söylemek için yazıyorum: Ne mutlu sana ki, insan olmanın acısını çekebiliyorsun, bunca yıl da, çektin — ve ben, yıllar öncesindeki Baban, şimdi, orada, yıllar sonrasında bulunsaydım, yüzümde göreceğin, artık, üzüntü değil, yalnızca gurur olurdu. 

Bu sözü niye söylediğimi de gayet iyi hatırlıyorsun, biliyorum — şunu da biliyorum ki, senin küçük kalbinde o gün meydana gelen çalkantıları, ben, o gün de, şimdi de, tamamiyle bilecek durumda değilim.

Sen, buluşabildiğimiz ender günlerden birinde, bana gelmiştin. Yaz başıydı; ben bahçede oturmuş rakı içiyordum; sen de — galiba mutluluktan— koşuşturup duruyordun. Sana, yan şakayla, “Haydi bakalım — bana erik getir” demiştim. Koşup gitmiştin: Bahçede bir erik ağacı olduğunu biliyordun. Epey sonra (hatta, biraz daha gecikseydin, kalkıp sana bakmağa gidecektim), alı al, moru mor, kan-ter içinde geri gelmiştin : elinde bir külah: Manavdan, harçlığının son kuruşuna kadar vererek aldığın erikler... 

Ağaçta erik yoktu; ama Baban senden erik istemişti... — Ne yapabilirdin ki... 

Yapman gerektiği için yapabileceğini yapmıştın — işte seni insan yapan da bu

Artık bu yaşa geldiğine göre, öğrenmişsindir; biliyorsun, biliyorum: Öyle ‘insanlar vardır ki, babalan onlardan erik istese, gidip, şöyle bir bakıp, “Ağaçta erik yok” diyebilirler. Böylesi ‘insan’ları tanıdın, biliyorsun. 

Ama sen — senin yapabileceğin çünkü yapman gereken tek birşey vardı: Baban’a erik bulmak... Hani masallarda vardı ya — bütün erikler “Kaf Dağı’nın ardında” olsaydı, o zaman sen de bir “Zümrüd-ü Anka kuşu” bulup, sırtına biner, yola koyulurdun...

Buna, seni öylesine etkileyene, ve o yaptığını yapmak istemeni sağlayana, onu yapacak gücü sana verene, “sevgi” adının takıldığını işitmişsindir, bol bol — herkes ondan sözeder; o “Erik yok” diyenler de kullanırlar bu sözcüğü. Ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır — sahiden arayanlar daha da az... — Bulabilenler... 

Aslında yalın birşeydi bu senin için: Öyle büyük sözcükler falan gerektirmeyecek, hatta, hiçbirşey söylemeyi gerektirmeyecek kadar yalın birşey:- 

Baban senden erik istemişti — o kadar...

—Sana şimdi o kadar çok şey söylemek istiyorum ki, hiçbirini doğru-dürüst söyleyemiyorum... 

Kusuruma bakma — yazım da gittikçe bozuluyor...

(Keşke bugün buraya gelmeyecek olsaydın — ama biliyorum ki geleceksin, ve beni o durumda göreceksin. Bu yazdıklarımı da bunun için yazıyorum: yıllar sonra, sen büyük bir insan olduğunda eline geçecek bu küçük defter — o zaman Baban’la ilgili birer canlı ama anlamı uçuk anı olarak kalmış bazı olayları — gerçi daha ‘iyi’ anlayacak değilsin; onları, zaten, gelişen anlayışınla yerliyerine oturtmuş olacaksın; ama — onları benim gözümden, benim o yıllar önce gördüğüm biçimde görebileceksin. Bir de, umuyorum ki, aynı bakış biçimi olduklarını göreceksin bunların. — Tabiî ben şimdi yazdıklarımı sonuna kadar götürebilirsem; elimin titremesi izin verirse buna...)

Biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım. Pek o kadar hüzün vermedi bana, artık çıkıp gideceğim bu dünya. 

(Çok garibime gidiyor, sana büyük bir insana söylenecek sözlerle yazmak; ama kendimi zorluyorum, seni o yaşında görmeğe, sana öyle yazmağa...)

Bu dünya pek fazla şey vermedi bana — hoş, ben de ona pek birşey vermedim ya... 

Ama başlangıçta öyle değildi. Gençliğimde ben de coşkuyla, tutkuyla atılmıştım hayata; Annen’i sevmiş, işimde de başarılı olmak istemiştim. Sonra, biliyorsun, işimi de Annen’i de kaybettim — herşeyimi... — Peki nasıl oldu da bu hâle düştüm... 

Sana anlatmağa çalışacağım — umarım anlarsın; çünkü bu anlatacağımı anlayabileceğinden pek emin değilim — , çünkü, belki ben de tam olarak anlamamışımdır ve anlatamıyorumdur...

‘Coşku’, ‘tutku’ dedim; bu duygularla, şunu isteyerek giriştim hayata: Tanınmak. 

İnsanların, hele, yakınlarımın, beni tanıması, yaptıklarımı görmeleri, ne yaptığımı anlamaları. — Bak, sevmesi, saymaları demiyorum; amacım da, birçoklarının yaptığı gibi, kendisini şöyle şöyle göstermek, şu şu gibi görünmek, haketmediği bir sevgi bulmak, layık olmadığı bir saygı görmek, değildi. Beni ben olarak tanısınlar, bilsinler istiyordum. Gençtim, dopdoluydum; büyük işlere girişmek, gücümü sınamak, başarıya ulaşmak istiyordum. Bunları yaparken de, nasıl bir kişi olduğum ortaya çıksın, gözüksün istiyordum 

— işte, etrafımdakiler de bu kişiyi, bu “ben”i görsünler, kişiliğimi anlasınlar istedim. Sahici olmak; sahiden anlaşılmak, tanınmaktı, istediğim

Ama beni tanımalarını en çok istediğim kişiler, beni en çok yanlış anlayan kişiler oldular. 

— Bak, sakın sen de yanlış anlama: Sızlanıyor değilim, hiçbirşeyden yakınmıyorum. Davacı değilim dünyadan. Bunları yalnız senin için; şimdi, sana, yazıyorum — başka kimseye söyleyecek sözüm yok.

İşte, hep buydu olan: Annen beni gerçekten sevdi, biliyorum; ama neydi bu ‘sevgi’ — onun yalnızca daha önceden edinmiş olduğu bakış biçimlerine verdiği addı. Beni, hep, ya yanlış anladı, ya da hiç anlamadı. Beni hiçbirzaman sahiden ben olarak göremedi ki — o zaman kimdi Annen’in ‘sevdiği’?... Bende ben olmayan birini — hatta birşeyleri— ‘sevdi’; sonra, beklediklerini bulamadıkça, duyguları — o sevgi’si— nefrete dönüşmeğe başladığı zaman da, ne yazık ki, gene, ben değildim nefret ettiği kişi... Beni tanıyarak, bilerek, görerek; sahiden ben olan benden nefret etseydi, inan, sevinirdim buna. 

Öyle olmadı.

Toplum da öyle: Benden hep önceden konmuş kalıpların içine girmemi istediler. Benden, ben olarak, belirli bir görevi üstlenmemi isteselerdi, sorun olmazdı — benim istediğim de zaten buydu. Ama, benim o görevin kendisi durumuna girmemi istediler. Benim bambaşka bir kişi olmamı bile değil; sanki kişiliksiz birşey olmamı — sanki cansız, düşüncesiz birşey, bir alet, bir makina... 

Dünya benden ben olmamı istemedi. 
Beni ben olarak tanımadı. 
Ben de sırtımı döndüm işte, bu dünyaya — gerisini biliyorsun; şimdi, artık, öğrenmiş olacaksın.

Sırtımı dönüp nereye gittiğimi de biliyorsun : toplumun, benim gibi, kıyılarına sürdüğü insanların arasına... Bir kez seni bile o insanların arasına sokma cesaretini göstermiştim. Anımsıyorsundur şimdi: Hani o çok boyalı ‘teyze’ler; o sıra sıra masalarla dolu, gündüz vakti karanlık salon; sana garip gelen, tanımadığın kokular... 

Bir de, heyecan içinde, korkudan tiril tiril o genç ‘teyze’yi hatırlıyorsundur. Ve onun için söyleneni: “Dostu gelecek de...”. “Dost”u gelecek diye korkudan titreyen bu insana hayretle, anlayamadan bakmıştın. “Dost” sözcüğünün böyle bir anlamda kullanılmasını yadırgamıştım: İnsan “dost”u gelecek diye korkar mıydı hiç?...

— Bugün, sözcüğün bu yananlamını da biliyorsundur artık; bir de şunu : bu sözcüğün sözümona ‘düz’ kullanıldığı yerlerde nasıl bir sahtelik taşıdığını. İnsanların, “Çok yakın dostumdur” dedikleri kişilerle ilgili neler yapabildiklerini — ve neler yapmayabildiklerini, parmaklarını bile kıpırdatmaya yanaşmayabildiklerini, biliyorsun. 
— Bu da bir başka erik hikayesi... 

Oysa o genç kadının korkusu sahte değildi; sahiciydi. Belki, o zaman, denebilir ki, o korktuğu kişiyle ilgili sahici bir duygu duyduğuna göre, onun ile sahici bir ilişkisi de vardı. 

Sen, “dost” sözcüğünü kullanan kaç insanda sahici bir duygu gördün, şimdiye kadar? (Umuyorum benim gördüğümden daha fazlasını görmüşsündür...)

İşte, o insanların arasına gittim ben de, toplumdan çıkıp. Sahici tanınmayı orada buldum mu — bilmem : kendimi aldatma eğilimim güçlü olunca, bu soruya “Belki, bazen” diyebiliyorum — ; ama, inan bana, sahici insanlar tanıdım orada, sahici ilişkilerim oldu. Bunlar, toplum indinde ‘geçerli’ ilişkiler değildi, biliyorum — ama, hiçbir ‘geçerli’ ilişkinin olamadığı kadar — hatta olamayacağı kadar— gerçek, sahici idiler. Ben de toplumun geçerli saydığı ölçüler içindeyken hiçbir zaman olmadığım kadar sahici oldum, orada, o insanlar arasında. 

— Garip işte: Beni tanımaya en çok o ‘tanınmayan’lar yaklaştı...

Gene de; evet, doğru : bir anlamda kaçtım, kaçıyorum şimdi de — bu da belki güçsüz olduğumu, yetersiz ve korkak olduğumu gösterir. Başarısız oldum. Bugün, yakınlarımın gözünde de, toplum indinde de, yersiz bir ‘düşkün’üm. Biliyorum. 

Ama düşün: Nedir ki ‘başarı’ — ne olabilirdi ki benim başarım, ben o koşullara boyuneğip, toplum içinde bana gösterilen yeri alsaydım? Bir ikiyüzlülük, bir sahtelik, bir aldatmaca olurdu bu ‘başarı’ — ‘ben’im, ben olmadan, hatta benliğimi bir kenara atarak, kişiliğimi çiğneyerek elde ettiğim birşey. Karşılığında kim olduğumu verdiğim bir ‘kimlik’...

Bunu kabul etmedim. — Şunu bilmeni istiyorum: Pişman değilim; hiç de pişman olmadım. Ama şunu da bil ki, öyle gururlu falan da değilim — olamadım: Kendimden hiç nefret etmedim; ama bir türlü beğenemedim de kendimi. Çok acı çektim, ama başkalarına da çok acı çektirdim — bu da insanın gururlanabileceği birşey değil pek... Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim — hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da..

— Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum — uyuşamadık. Hepsi bu.

— Bazen, bütün bunlara geri dönüp baktığımda, birşey düşünürüm : acaba bazı şeyleri başka türlü yapamaz, yaşamımı farklı bir biçimde yaşayamaz mıydım — daha az acı çekip, daha az çektiremez miydim... 
Bilmiyorum. 
Belki. 
Belki de değil. 

— Ama şunu biliyorum: Yaşam tek seferliktir. Bir kişi de, kim ise odur. Ben de ancak öyle, yaşadığım gibi yaşadım; başka türlü yapamazdım. — Başka türlü yapabilmeyi ister miydim... Sanıyorum, Hayır — peki o zaman, bütün bunları yeniden yaşamak durumunda kalsaydım, bunu ister miydim... Sanıyorum, Evet. 

Çünkü, işte, başka, olduğumdan farklı bir kişi olmak istemezdim — bütün yoksunluklarımla, kusurlarımla, bozukluklarımla, ben benim... Yaşamım da böyle olacaktı; zaten de, öyle oldu..

Şimdi artık tek bir amacım var; bu da, gerçekleşmesi için benim yaşıyor olmamı gerektiren birşey değil: 

- Senin beni tanıman. 

Biliyorum, aklında kalacak o bir-iki anı, yıllar geçtikçe; sen, Annen’i, toplumu, insanları tanıdıkça, onlarda göreceklerinin çerçevesi içinde anlamlanacak; sana, yavaş yavaş, Baban’ın sahici kişiliğini gösterecek. — Aslında benim bunları şimdi yazmama gerek yoktu; bunu da biliyorum. 

Bu yüzden, bu küçük defter sana ‘hayatın ortası’na geldiğinde ulaştırılacak. Sen de, burada yazdıklarımda, zaten çoktandır bildiğin şeyleri bulacaksın. Bu mektup hiç de yeni birşeyler anlatmayacak sana; ama, herhangi birşeyi de doğrulamayacak. 

— Zaten boşuna bütün bu yazdıklarım.

Yalnız...— —

Evet, işte, yalnız, şu: Beni tanıyacaksın... 

Başka birşey istememiştim ki zaten, yaşamım boyu... — Garip değil mi: şimdi, yaşamım boyu isteyip de elde edemediğim birşeye, şimdi, öldükten yıllar sonra, kavuşmak...

Artık hazırlanmalıyım. 

Sen geleceksin biraz sonra buraya, bir tuhaflık, bir karışıklık göreceksin — olup-bitenden de pek birşey anlamayacaksın. Ancak yıllar sonra aydınlanacak bu son anının anlamı; öteki, o daha eski anılarla birlikte. 

O zaman, şimdi, sen herşeyi anladıktan sonra eline geçecek bu satırlar: Neyi anladığını anlayacaksın. 

Tanıyacaksın. 
Seni şimdiden öpüyorum, 
Sevgili Kızım 
benim------- 

Baban. 

[-------]

Oruç Aruoba


15 Ekim 2021

KAYIP KÜÇÜK OĞLAN

KAYIP KÜÇÜK OĞLAN

“Baba! Baba! nereye gidiyorsun?
Ah yürüme bu kadar hızlı.
Konuş baba, konuş küçük oğlunla,
Kaybolacağım yoksa.”

Gece karanlıktı, yoktu orada hiçbir baba;
Çocuk çiğle ıslanmıştı;
Batak derindi, ve çocuk ağlıyordu,
Ve pus uçuyordu uzaklara.



BULUNAN KÜÇÜK OĞLAN

Issız bataklıklarda kaybolan gezgin ışığı
Takip eden küçük oğlan
Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı,
Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı.

Öptü çocuğu ve tuttu elinden,
Ve getirdi onu, ıssız vadi boyunca,
Acıdan bezmiş halde ağlayarak
Küçük oğlunu arayan annesinin yanına.

William Blake


Ölen Çocuk

Hem dost, hem düşman evren,
Doldurdum yıldızlarını keseme,
Veda, veda ediyorum sana.
Bırakıp bırakıp seni böyle
Gitmek bir mucize kuşkusuz,
Babamın söylediğine göre.

Sen öyle büyük, ben öyle küçüğüm ki :
Ben bir hiçim, sense her şey
Ben hiç olduğum için böyle,
Gidebilirim yoluma. Yükselmeden,
Düşmeden, çünkü hiç kımıldamazsam eğer,
İzim kalmaz gününde.

Bazı anılar kalır, diyorlar
Öteki yerde, yağmurda çimen
Toprakta ışık, denizde güneş,
Geçici bir iyilik, hayalet gibi bir yüz,
Ama kararıyor dünya. Bir yer yok
Ne kendisine, ne de hayaletine.

Baba, baba, korkuyorum bu havadan
O uzak yanından umarsızlığın,
O soğuk, soğuk yerden esen.
Hangi ev, hangi destek, hangi el?
Bakıyorum sonsuzluk hiçlikle dolu,
Ve şu koca yer yuvarlağı zayıflıyor, eskiyor.

Tut elimden, sıkı tut - ben değişiyorum!
Tut ki, elinde elim artık hiç değişmesin
Seninki değişse bile. Sen burada, ben orda,
El ele umarsız iki yaprak -
Bilmiyordum ölümün bu kadar garip olduğunu.

Edwin Muir

10 Haziran 2021

geride kalan kırlangıç

bazen olur.
geride kalır biri.
bu yıl tam 106 kırlangıç saydım 
diyen babamın sevinci.
gelir giderler hep
19 martta dönerler ama.
bekleriz annen ve ben.
kapımız açık bekleriz.
12 ağustosta giderler yine.
bir gün gecikmez.
güneye yemen’e giderler diyor annem 
karabiber yemeye.
karabiber severler.
ama bu sabah uyandığımızda
geride kalan bir kırlangıç gördük.
tele tünemiş güneye bakıyordu. bebekti belki de
yemen’e kadar uçamazdı.
bazen olur
geride kalır biri
ve konuşur birden.

biz varız ama
baban ve ben
bekliyoruz burayı,
bizim de aklımız hep yollarda.
ben uçaklara bakıyorum en çok, 
yıldızlar gibi gökyüzünde parlayıp sönen,
çocuklarımı getirip götüren
o kanatları seviyorum.
dua ediyorum hep
her köşede bir ip bağlıyorum
kapılara pencerelere.
böğürtlen toplamaya gittiğimizde
elime batan diken duruyor hâlâ.
sızlıyor içimde ama bırak acıtsın diyorum. 
annemin ellerinde kalan böğürtlen lekeleri...

bazen olur evet
biri kalır geride.
yurt kılmak için toprağı
kapatır kanatlarını
ve gitmez.
ben her şeye yeniden bakıyorum 
tekrar doğmak gibi
taşları sökülmüş bir çitin 
ağırlığını anlamak gibi.
ceviz ve iğde kokuları arasında 
geceye karışmış hisler.
kimse tutamaz günün hesabını 
çocukluk geride kalmıştır,
saçlar sim içinde
mahçup bir kucaklaşma geçmişle.
ve topu topu akılda kalmış birkaç anının 
gülümsenerek hatırlanması.
o kadardır bağım görünürde,
uzağım köyün dünya telaşına.
ama rüzgârla konuşmam hiç değişmez.

annemin seksen yaşını aşmışken yürüdüğü tarlada 
bahçe çitinin taşlarını düzeltmesi
babamın kuşlara yem verme telaşı
ve onların bu toprağın çok derinlerinde duran nefesini benim
avcumda saymam...
bazen olur evet
biri geride kalır
unutur gitmeyi.
belki cesaret edemez 
“sözleştiler kendi aralarında, 
anlaştılar güzelce”
diyor annem.
kırlangıçların zarif katarını anlatıyor yemen’e giden. bilmiyor,
o geride kalan
benim kalbimdir.
oraya tüneyip uzaklara bakan
geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde 
durup evi hisseden.
kainatı duyan kalbiyle
bir güçsüzlük müdür o kalma,
bir belirsizlik midir kanatları açmayan?
bazen olur evet
biri kalır
ondan bir işaret taşımak içindir doğada,
bakışın belirginleştiği yerde
ruhu konuşturan bir işaret.
her şeye yeniden baktım
otların sararmış aynasında
nefesimi tutarak
taşların koyu yüzünde sayarak izleri.
ve baktığım her yıldızın hesabını tutarak yeniden. 
çocukken, kalbimi sevinçten parlatan o doğanın 
hâlâ ve ısrarla orada durması
uyandırdı beni.
bazen olur evet
ve olan iyidir hep.

Bejan Matur




20 Mayıs 2021

ilk vasiyet

Oğlum Deniz'e

1

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2

Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3

Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar...

4

Gecenin son otobüsü
Hoşça kal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü...
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa .

5

Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata' da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşlarının merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz... ölümde bile...

6

Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teyelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarihi olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...

Deniz... unutma adını. ..

Galata, 1988


Ahmet Erhan

16 Mayıs 2021

Resimli 'Ahmetler' Tarihi

1

Bir çocuğun resmi üstüme örtülü kaldı
Kalbimin çıkınında tıkış tıkış anılar
Kolalı yakasının beyazı keşke alnına vursaydı
Şimdi yıllardan kaç, kocaya mı vardı rakamlar

Oğluma ne kadar benzermişim, o bana benzemiyor
Bende tavanarası küfü, onda uysal isyanlar
Külümü karıştırsam hemen yalazlanıyor
Sanki her köşebaşında babama bir sözüm var

Yaraya tütün, kalbe hüzün adamım, ömre ölüm yakışır
Bul karıştır, tak takıştır, sonra bir de kaşın üstüne
Bütün cinnetlerine tamah ettiğim Hayat
Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor

Şimdi yıllardan kaç? Şimdi yıllardan kaç?

2

Tesbih nerde koptu kesin bendedir
Babam külhanbey adam, sol taşağı mühürlü
Binüçyüzotuzsekizden beri Cumhuriyet çocuğu
Anası Rum, Dede Kafkaslar’dan, yüzbaşı...
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir

Kırma döllerden karılmış şu Anadolu harası
Söyle şimdi oğlu Boşnak, babası devrimci midir?
Kırk yaşını aşarken kişneyerek ağladı
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir
Ahmetler’den bir safkan, yüreği akıtmalı

Yine de oğlum iyi bak, adama benzer baban

Kirlenmemek için kendini alkolde saklar
Şu godoş dünyaya şu kazığı çaktık madem
Kişne sen de kendince, anlayan anlar
Tesbih bende koptu, elim sendedir

3

Fahişe yüzyıl, üç nesli emzirdin
Çoktan şiirden nesre göçtü adamlar
Elinden hiç değilse oğlumu kaçırdım
Sütübozuk yüzyıl, saat onikide donunu çıkar donan
Göndere çek, rüzgarlar bütün gece kussun
Geride boğulan bir Ahmet Erhan kalsın

4

Kara Mersin taşından üç kara boncuk
İzzet ve Deniz –iki cami arasında beynamaz bendeniz
Otuzyedi kardeştik, derdi babam
İki babadan ve bir çuval anadan
Ölüp gideceğim tapularıma bile kavuşamadan
Reddi miras eylesem belki gücenirsiniz
Biliyorum, biliyorum Mersin’i biz kurduk
Denizi gördük, asamızı taşa vurduk
Otuzyedi kardeşmiş... ben kendimi yolda görsem tanımam

5

Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık drink alsam
Yetmişaltı yılında, bir haziran ayazında alkolden öldü babam
Bayrağı kaptığım gibi meyhaneye koştum
O gün bugündür camlarımda bir buğu
Boynum kırıldı kırılacak yetim bir kuğu
Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık ayık kalsam
Şeytan diyor ki, yürü bre dağ bayır, bağır da bağır
Bir yerinde saklı tut solgun yüzünü
Ölünce kağıtlardan kazıyıp, kendime gömün beni...

6

Tarihim solgun:Milenyum! Milenyum!
Talihim beşte kalmış bir ganyan
Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan
‘Artık adam oldu diye babam.’
Şimdi yıllardan kaç, ne umurum?

Com. tr. –com. tr. - bippp. -aherhan?
Ah, Erhan!

Ahmet Erhan

Dünyayı Bekleyen Tehlike: Travmatik Yas

Ve umutlar sonsuzdur. Çünkü en büyük yaslar
En büyük ölümlerden sonra tutulur.

Edip Cansever, Tragedyalar.



İşte yine buradasın ölüm, evimizin aynı odasında. Odada sadece ikimiz varız, üç ayların başlangıcı, bir Cuma günü, pencere açık, odayı ezanlar ve bahar dolduruyor. 30 yıllık yol arkadaşımın, babamın gözleri kapalı. Ben de sıkı sıkı kapatıp açıyorum gözlerimi bu rüyadan uyanmak için ama olmuyor. Yatağın kenarına oturup elini tutuyorum, öpüp başıma koyuyorum. Yaşarken hiç boynuna sarılıp ‘’seni seviyorum’’ diyememiştim utancımdan ama seni çok seviyorum baba.

4 Şubat günü yakalandığını öğrendiğimiz pankreas kanseri 28 Şubat 2020’de yol arkadaşımı benden aldı.

Ölüm, usta bir öğretici ve insanoğlunun en temel endişesi. Tüm fobilerin altında ölüm yatar, destansı sanat eserleri ölüme karşı verilmiş bir reaksiyondur. İnsan ölmek istemez çünkü, varlığını sürdürmek, sevdikleriyle ve dünyayla kurduğu bağı sonsuza kadar devam ettirmek ister. Ölümden kaçar insan, hem bilinçli hem de bilinçdışı bir şekilde ölümden kaçar. Bilincimiz ölümü unutur, sevdiklerimizin ya da kendimizin başına gelmeyeceğini düşünürüz hep. Bir noktaya kadar sağlıklı olan da budur aslında. Eğer her gün kendimizin ve sevdiklerimizin öleceğini düşünseydik hayata konsantre olamaz ve inandığımız değerler için mücadele edemez, ortaya bir güzellik çıkartamazdık.

Ölümü unutmak ve inkar etmek iki farklı kavram. Ölümü unutmak bizi hayata adapte ederken, ölümü inkar etmek anlamlı bir hayat yaşamamızı engeller. Şu an halihazırdaki tüm sosyal ve ekonomik faaliyetler ölümün inkarı üzerine inşa edilmiş vaziyette. 7/24 yanıp sönen reklam tabelaları bu dünyadan başka bir dünya olmadığını hepimize kanıtlamanın peşinde.

Avcı ve toplayıcı toplumda insanlar hayatta kalmak ve beslenmek için her gün öldürmek zorundaydılar. Buzdolabı ya da dondurucu gibi teknolojik aletler olmadığı için günübirlik gerçekleşen av seremonisinde ölüm, tüm ailenin alıştığı ve şahit olduğu bir şeydi. Sonrasındaki tarım toplumunda da ölüm bir şekilde hayatın içindeydi. Her gün olmasa bile erkekler belirli aralıklarla ava gidip taze et temin etmeye çalışırdı. Tarlaya giren domuzu, tilkiyi ya da vahşi hayvanları köy halkı öldürme eğilimindeydi. Evin bahçesinde tavuğun, horozun ya da küçükbaş hayvanların kesilip akşam yemeği için pişirilmesi çocukların bile alışık olduğu, garipsemediği bir durumdu. Köylerin girişindeki ya da çıkışındaki mezarlıkları hatırlayın, köy halkı gün içerisinde mezarlıkları görür ve ölümü hatırlardı. Kısaca ölüm hayatımızın içinde sürekli gezen ve bize ait olan, tanıdık bir haldi.

Büyükşehirler başta olmak üzere Anadolu’nun birçok şehrine son derece lüks ve devasa siteler inşa ediliyor artık. Güvenlikli, havuzlu, otoparklı siteler. İçerisinde marketi, berberi, lokantası, alışveriş ve eğlence merkezi olan siteler. Her şeyi olan ama mezarlığı olmayan siteler. Bu fikir garip geliyor hepimize değil mi? Hiç olacak iş mi yani o devasa sitelerin içerisinde getirip de mezarlık inşa etmek, hem çocuklar korkar, akşam dışarıya çıkamayız.

Oysa bizim sokaklarımızda evliya kabristanları olurdu, yatırlar olurdu. Okula giderken, işten dönerken o kabristanlarda durup dua okumazsak işlerimizin yolunda gitmeyeceğine inanırdık. Mezarlıklar mahallemizdeydi, evimizin yanı başındaydı. Binlerce kişinin yaşadığı devasa sitelerde ise ölüm dışlanır, mezarlığa gerek yoktur, çünkü içinde bulunduğumuz sistem son ana kadar bizi ölmeyeceğimize inandırır. Peki o lüks sitelerde ölenleri nereye gömüyor sistem? Cevap verelim: Şehrin en uç noktasına, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere, dağ başlarına gömüyoruz artık sevdiklerimizi, bayramdan bayrama gideceğimiz ıssız yerlere. Geçtiğimiz yıl bir yakınımın cenaze merasimine katılmıştım. Ölüm haberini aldığımda, tabutunu omuzladığımda ve üstüne toprak attığımda ağlamadım. Sadece etrafıma bakıp ‘’bu dağ başında ne yapacak şimdi’’ deyip gözyaşlarımı kolumla sildim. Sanki ölmesi değil de bu ıssız yere tek başına gömülmesi yıkmıştı beni.

Ölümü ve ölümü hatırlatacak her şeyi merkezden, gündemden uzaklaştırmak istiyor dünya. Ölüme dair meseleleri de kendi uhdesi altına alıyor. Aile büyükleri kendi odasında ölürdü eskiden, ölüm döşeği diye bir şey vardı ve tüm hane halkı yaşamdan ölüme uzanan bu yolculuğa şahit olurdu. Sahi evlerimizdeki ölüm döşeklerini nereye serdik şimdi?

Ölümü taşere ediyoruz artık, profesyonellerin eline bırakıyoruz. Hastalarımız bir hastane odasında, ritmik sesler çıkartan makinelerin arasında kimin elinde öldüğünü bile bilmeden bu dünyadan ayrılıyor. Son anlarında, son sözlerini, son bakışlarını görmeden sevdiklerimizden ayrılıyoruz. Elbette ki ağır ve gerekli vakalarda hastanın rahatı için hastane ortamı şart fakat ağrısı, sızısı olmayan sadece kişisel bakımı evdekilere zor geldiği için hastanelere taşınan sayısız hasta var. Ölümü ve ölümün yükünü evlerimizde de istemiyoruz artık.


Toplu ölümler ve hikâyelerimiz


Hepimiz kendimizi biricik hissederiz, özel ve değerli. Çevremizdeki insanların ve dünyanın da bize özel davranmasını isteriz. Yaşadığımız şeyler, tecrübelerimiz, hikâyelerimiz bizler için çok kıymetlidir. Muhakkak siz de karşılaşmışsınızdır ‘’ben bunları anlatsam, yazsam roman olur’’ diyenlerle, oysa sıradan ve basit bir hikâyesi vardır ama onun gözünde bu hikâye fazlasıyla ilgi çekicidir. Bu son derece normaldir, hepimizin hikâyesi kendine has ve biriciktir. Sadece yaşadığımız güzel günlerin değil, zorlukların ve ölümümüzün de bize yakışır bir şekilde özel ve değerli olmasını isteriz. Biricik bir hayat biricik bir ölümle noktalanmalıdır çünkü.

Kıtlık, savaş, doğal afet ve salgın hastalıklardan kaynaklanan toplu ölümler insanların biricik hikâyelerini tehdit eder ve ellerinden almaya çalışır. Ölüm kişisel bir şeydir, toplu ölümlerde ise bu kişisellik ortadan kalkarak bizi herkesleştirir. Son dönemde yaşadığımız Koronavirüs’ün etkilerinden biri de işte bu, ölümlerin herkesleşmesi. İnsanların sosyal medya hesaplarından Koronavirüs kaynaklı ölüm ya da iyileşme sayılarını ‘’342 kişi + babam/annem/eşim’’ şeklinde paylaştığına şahit olmuşsunuzdur muhakkak, bu aslında şu demek: ‘’Benim, babamın, annemin, eşimin hikâyesi bu 342 kişiden daha farklı, biricikliğimizi bu kalabalık içinde boğmayın’’. Son derece haklı ve insani bir arzu.

Koronavirüs kaynaklı ölümlerde, vefat eden kişinin ailesinin üzerine bir utangaçlık bulutu çöküyor bazen. Damgalanmaktan, ötekileştirilmekten, insanların kendilerinden uzaklaşmasından çekiniyorlar. Bir de bu dönemde yakınlarının ölümünü anlatmak zorunda kalanlar cümlenin sonuna ‘ama koronadan değil’ açıklamasını eklemek zorunda hissediyorlar. Çünkü ölümü duyanlar peşinden ‘koronadan mı öldü?’ sorusunu soruyor ve yaralı insanları bir kez daha yaralıyor.

Dünya bir dar boğazdan geçmekte, hepimizin psikolojik dayanıklılığı giderek düşüyor fakat bu süreçte cenaze sahipleri herkesten daha çok yorgun ve görünen o ki bu yorgunluk bir müddet daha kendilerini zorlayacak. Çünkü alışık olduğumuz bir ölüm, cenaze ve yas süreci yaşamıyorlar.

Biraz empati kuralım. Hayatta belki de en çok sevdiğimiz insan adını ilk kez duyduğumuz bir virüsün pençesine düşüp hastaneye kaldırılıyor; yanına gidip elini tutarak ‘’iyi olacaksın inşallah’’ bile diyemiyoruz. Bir sabah telefon çalıyor ve ‘’yakınınızı kaybettik’’ diyor telefonun ucundaki ses. Yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cefakar doktorlar yine yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cenaze görevlilerine canınızı teslim ediyorlar. Cenazeniz aynı önlemler altında gasilhanede yıkanıyor, kefenleniyor ve siyah bir ceset torbasıyla özel tabuta yerleştiriliyor. Cenazeye 5-10 kişi katılıyor, cenaze namazı da sosyal mesafeye dikkat edilerek aralıklarla kılınıyor.

Mezar yeri de malum önlemlerden dolayı kalabalık olmuyor, yakınları bile ‘bana da bulaşabilir’ endişesiyle cenazeye katılmıyor. Alınan tedbirler sebebiyle İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakasında belirlenmiş iki mezar yerinden birine yüzünü göremediğimiz kişiler tarafından, ceset torbası ve özel tabutla defnediliyor. Ömrü boyunca hep güzel işler yapmış, binlerce insanın hayatına dokunmuş, ibadetlerini hiç eksik etmemiş birinin böyle 5-10 kişilik maskeli, tulumlu insanlar tarafından tuhaf bir şekilde defnedilmesi ağırınıza gidiyor ama bu tuhaflıkta da bir hayır vardır deyip yutkunuyorsunuz.

Hastanede yanında olamadık, son nefesini verirken yanında olamadık, yıkanıp kefenlenirken yanında olamadık, toprağa vermeden son bir defa yüzünü görüp doya doya sarılamadık, ellerimizle mezara yerleştiremedik, vedalaşamadık. Eşimize, dostumuza bile sarılamadık bizde de virüs olabilir şüphesiyle uzak durdular biraz. Acımız öyle orta yerde, sahipsizce kaldı.

Peki tüm bunlar ne demek?


Pandemi sonrası travmatik yas

Ölüm, evrensel ve kaçınılmaz bir gerçeklik, doğduk ve öleceğiz. Her şey bu kadar açık ve gerçekken yine de ölüm karşısında kendimizi çok mutsuz, çaresiz ve hüzünlü hissederiz. Sevdiklerimizin mutlaka öleceğini biliriz fakat onlar öldükten sonra derin bir mutsuzluğa saplanıp uzun bir süre keder yaşarız. İşte biz bu mutsuzluğa saplanma haline ve sürecine yas süreci diyoruz. Yas kavramsal olarak kayıp sonrası ortaya çıkan şiddetli ve uzun süreli acı veya keder olarak tanımlanmaktadır ve kaybın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dizi fiziksel (ağız kuruluğu, nefes almakta güçlük), duygusal (şaşkınlık, öfke, şok, üzüntü), bilişsel (inanmama, karar vermede güçlük) ve davranışsal (uykusuzluk, iştah kaybı, ağlama) tepkilerin varlığını içermektedir.1

Yas süreci kişinin hayatına normal bir şekilde devam etmesi için muhakkak yaşanması gereken bir süreçtir. Yasın 6 ay ya da kişinin içinde bulunduğu koşullara göre 1 yıl sürmesini normal karşılıyoruz. Ölümü gelişimin son evresi olarak tanımlayan ve bu evrenin, yas süreci sayesinde yıkıcı bir durum olmaktan çıkıp kayıp yaşayan insanın gelişmesine yol açabilecek bir durum olarak nitelendiren Kübler Ross yas sürecini 5 farklı evre ile açıklar; inkâr ve izolasyon, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir.2 Buraya kadar her şey normal fakat bir de travmatik yas dediğimiz kayıpların olağan dışı bir biçimde gerçekleşmesi sonucu oluşan yas türü vardır. Travmatik yas sevdiğimiz kişinin tuhaf, aniden ve beklenmedik ölümüyle ortaya çıkar ya da kişi içinde bulunduğu sosyal, psikolojik veya ekonomik nedenlerden ötürü yas durumunu travmatik olarak algılar.

Travmatik yas sorununda; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, vefat eden kişi hakkında gün boyu düşünme, uyuşma, amaçsızlık, kontrolü kaybetme, kaybı kabul etmede güçlük, ayrılık kaygısı belirtileri, yoğun özlem ve ölümü inkar etme gibi belirtiler ortaya çıkar.3 Pandemi sürecinde ölüm ve yas kavramlarıyla alakalı tüm dünyayı bekleyen iki büyük tehlike var. İlk tehlike ölümlerin travmatik bir şekilde yaşanması ve travmatik yasın doğması; ikinci tehlike ise yas sürecinin pandemi sebebiyle sağlıklı bir şekilde yaşanmayıp yasın travmatik yasa evrilmesi.

Yapılan araştırmalar dört temel etkenin kişinin yas tutmasına engel olduğunu ve kişinin zamanla travmatik yas sorunu yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Bunlardan ilki çocuklukta yeterince ihtiyacı karşılanmayan kişilerin keder ve üzüntü hissetmelerini engelleyen duygusal yapıları, ikincisi kişinin kaybettiği yakınına aşırı bağımlı olması ve bitmemiş meselelerinin olması, üçüncüsü kişinin kaybettiği yakınını ani ve beklenmedik veya kötü bir şekilde kaybetmesi, dördüncüsü bireyin toplumsal kısıtlamadan dolayı yas tutma duygularını yansıtamamasıdır.4 Pandemi sürecinde duygusal olarak zorluklar yaşayan, sevdiği kişiyle henüz görecek güzel günleri olan, sevdiği kişi beyaz tulumlular tarafından toprağa defnedilmiş, yas sürecini korona tedbirleri sebebiyle yaşayamayan bir insan düşünün. Travmatik bir yas yaşaması için ne yazık ki tüm koşullar müsait.

Normal şartlar altında sevdiğini kaybeden kişi merhumun o süreçteki her haline tanık olur; hastane yatağında, gasilhanede, tabutta, musallada, kefenli haline ve en sonunda da toprağın içinde. Her basamak bizim sevdiğimizle vedalaşmamız için bir fırsattır fakat bu basamaklar pandemi sürecinde sekteye uğradı. İnsanlar sevdiklerine son bir defa sarılamadı, elleriyle toprağa teslim edemedi, hayatlarında ilk kez gördükleri bir cenaze merasimi yaşadılar, akrabaları virüs kaparız endişesiyle cenazelerine ve taziyelerine gelemediler.

Yas sürecinin travmatik yasa dönüşmemesi için en önemli faktör ailenin ve sosyal çevrenin desteği ve de bu kişilerle beraber dini ritüeller eşliğinde yas sürecini yaşamaktır. Fakat şimdi annesini, babasını kaybeden kardeşler bile birbirine sarılıp ağlayamıyor çünkü biri hastanede, öteki evinde karantinada. Eş dost zaten kapıyı çalamıyor. Bir araya gelip cenaze sahiplerine destek olmak, yalnız olmadığını hissettirmek için merhumun ardından yedisini, kırkını, elli ikisini beraberce okumak da mümkün değil. Haliyle ailesinden ve sosyal çevresinden destek alamayan kişi içine kapanıyor ve yasın içine gömülerek travmatik bir yas sürecinin eşiğine geliyor. Oysa yas beraber ağlayarak, sevdiklerimize sarılarak, inançlarımız doğrultusunda dini ritüelleri beraberce gerçekleştirerek çözülür. Ama bugün tüm çözüm yolları tıkanmış vaziyette.

Etrafımıza bakarken, insanların acılarını gözlemlerken, Koronavirüs kaynaklı bir ölüm haberi alırken lütfen bir yandan da o insanların içinde bulundukları ya da bulunacakları yas sürecini, yaşadıkları zorlukları düşünelim. Ölüm insanın en büyük acısı fakat ne yazık ki pandemi süreci bu acıyı yaşamamızı engelliyor aksine acıyı daha da derinleştiriyor. Acının derinleşmemesi ve kalıcı hale gelmemesi için bireysel ve toplumsal olarak neler yapacağımızın izini de önümüzdeki hafta burada sürelim.

Sevdiğini kaybeden ve hâlâ o acıyı gönlünde bir kor gibi taşıyan herkese sabırlar diliyorum. Allah hepimizin gönlüne ferahlık versin. Ne de olsa biz mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz?



Dipnotlar

1) Bonanno, G. A. ve Kaltman, S. (1999). Toward an Integrative Perspective on Bereavement. Psychological Bulletin, 125, 760–776.

2) Kübler-Ross, E. (1975). Death the Final Stage of Growth. New Jersey: Prentice Hall.

3) Boelen, P. A., van den Bout, J. ve de Keijser, J. (2003a). Traumatic Grief as a Disorder Distinct Study With Bereaved Mental Health Care Patients. American Journal of Psychiatry 160, 1339-1341.

4) Volkan, V. D. ve Zıntl, E. (2010). Gidenin Ardından. İstanbul: OA Yayınları.