Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
29 Aralık 2025
UZAĞA FIRLATILMIŞ BABA DUYGUSU
26 Eylül 2025
Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
"Bugün altında yattığı toprağı işlerdi bir zamanlar."
Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
*
Sayısız seyahatle dolu olağanüstü yoğunlukta bir yıldı. Bir süreliğine buraya
gel, biraz dinlenirsin … O sırada dikkat etmemiştim. Oraya seyrek gittiğimiz
için, kendimize mola vermediğimiz için sürekli homurdanıp dururdu. Şimdi bu
kelimelerde başka şeyler okuyorum. Bir süreliğine gel, dediğini duyuyorum,
yanımda kal, bende artık iş yok, kışı atlatabilir miyim bilmiyorum.
*
Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her
şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri
kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bana bahçeyi dolaştırıp
göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı.
*
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi,
yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her
boşluğu yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını
doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete
geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben
uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için.
İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete
geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki
bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de
yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden
sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz
söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabii ki, onun o
büyüleyici geçiciliğinden.
*
Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir
süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum. Ama ağlayabileceğim
bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı,
beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve
gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra
yine sonuna kadar yürüdüm -bir tür keder devriyesi.
*
Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta, diye düşündüm.
Ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı.
*
80’lerin başında bir öğle sonrası karşı evdeki komşumuzun banyoda hıçkıra
hıçkıra ağladığını asla unutmayacağım. Ağlaması küçük açık pencereden
yayılıyor, sessiz sokağın üzerinde süzülüyordu. Muhtemelen kimsenin duymaması
için oraya kapanmıştı, oysa herkes dinliyordu. On yaşındaydım ve geri dönüşü
olmayan bir şeyin olduğunu biliyordum, ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir
ki? Komşumuz torununun öldüğünü yeni öğrenmişti, benim yaşlarımda bir kızdı. O
öğle sonrası çok şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri
bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok
korkunç olması gerektiğini. Evde yalnızdım ve yerimde mıhlanıp kalmıştım. Acaba
komşumuza gitmeli miyim diye düşündüm. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum,
o küçük pencereden atlamak imkansızdı ama belki başka bir şey yapardı, kim
bilir? Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan
sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım.
*
Elli yıl sonra onu yeniden iplerle yavaş yavaş aşağı indireceklerdi. Bu kez
sadece iki metre. Ve onu yine düşürmelerinden korkacaktım, hafifçe bir yana
eğiliyorlar, sonra doğruluyorlar, bunu iş olarak yapan dört adam. Yine altı ve
aynı anda elli altı yaşındayım ama bu sefer hiç umudum yok.
*
Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair
tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez
bile yaşamayacağız.
*
Pekala, Aziz Georgi çok uzak. En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım?
Babam şairdi, hiç farkında olmasa da.
Guguk kuşu ne zaman öter, diye sordu doktor. Genelde nisan başında, yanıtını
verdi babam. Hayatının tılsımlı derisini bir ay kısaltmış oldu. Onun yerinde
olsaydım, ben de en azından bahar için pazarlık yapardım, diye düşündüm. Doktor
sadece gülümsedi, başını belirsizce salladı ve yine cevap vermedi. Acaba babam
onu Tanrı’dan bir bahar daha dilenmek için aracı olarak mı kullanıyordu? Ve bu
Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki? Sadece
ektiği çiçeklerle göz göze gelebilmek için. Bahçeyi seyretmek, köpeğe son bir
kez kemiğini fırlatmak için. Bizleri son bir kez bir araya getirecek ve çekip
gidecekti. Babamın bundan fazlasını istemeyeceğinden eminim.
Ama Tanrı, her zamanki gibi, duymazlıktan geliyordu, onun yeryüzündeki temsilcisi
olan doktor da söz vermeye cesaret edemiyordu. Peki en azından Noel için bir
araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora
baktı. Noel yirmi küsur gün sonraydı, zamandan bile sayılmazdı.
Noel için olabilir, cevabını verdi doktor.
Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu.
*
Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyorum – hasta olmanın suçluluğu,
yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin,
yük olmanın suçluluğu.
*
Ona bakıyorum ve dedemi hatırlıyorum. İkisi de sonuna kadar, devrilene kadar
bahçede çalıştılar. Babamın, dedemi ekim dikim işlerinden ve çapalamaktan
vazgeçirmeye, kavurucu sıcaklarda dinlenmeye ikna etmeye çalıştığını
hatırlıyorum – ama nafile. Bir seferinde onu bağda baygın halde bulmuş. Onu
kaldırmış, dedem de ona yaramazlık yapmış bir çocuk gibi suçlu suçlu bakmış ve
şöyle demiş: Kızma bana, biraz yardım etmek istedim sadece. Aynı şekilde, hiç
başarma şansım olmadan, ben de babamı ikna etmeye çalıştım.
Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye
düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar?
Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın
(dinlenmek iş midir)?
Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın,
mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın.
Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince
ölünmeli.
Babam da, dedem de kışın öldü, biri aralıkta, diğeri ocakta.
*
Kanserle ilgili yaygın efsanelerden biri (onu Susan Sontag da hatırlatır)
hastalığın duyguların aşırı bastırılmasından tetiklendiğidir. Bununla herhangi
bir bağlantısı olmaksızın, babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış
olmasının ne kadar aptalca olduğunu söylediğini duydum, onlara öğretilen buymuş,
duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en sonunda hafifçe
geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık beyanı gibi bir şeydi.
Lütfen babam çok acı çekmesin.
*
Annemle babam şaşkınlık ve mutluluk içinde bebek odasının eşiğinde Müneccimler
gibi duruyordu, bebeğin karşısında yoğun bir huşu içindelerdi. Bunun doğru
kelime olup olmadığını bilmiyorum ama ona karşı saygı kesinlikle vardı. Bebek
ise virgül kadardı, ağlıyordu, sarılığı henüz geçmemişti. Başlarını eğdiler ve
hiç beklemediğim bir şey yaptılar -onun elini öpmek istediler. Bulgarlarınki
gibi ataerkil bir kültürde genelde tam tersi olur. Gençler yaşlıların elini
öper, gençler eğilir ve saygılarını sunar. Ama işte bakın Kutsal Doğum nasıl
her şeyi tersine çeviriyor. Tedirginlikle yaklaştılar, sanki başka bir
dünyadan gelen bir insanın huzurundaymışlar gibi. (O ise, aramızda kalsın, gerçekten
başka bir dünyadan geliyordu. Buraya ulaşmak için dokuz ay yolculuk yapmıştı
.)
*
Sorun değil, dedi, ben artık yeterince yaşadım, yaşanabilecek güzel şeyleri
yaşadım, siz kardeşinle büyüdünüz… O kadar da fazla üzülmüyorum.
…
Sonra eve uzun bir yürüyüş yaptık. Ve ancak Mladost 1’deki sıvası dökülmüş sarı
apartmanın giriş kapısının önünde bana şöyle dedi: Üzüldüğüm tek bir şey
var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir
şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için. Buydu hayali, ölümsüzlük
fikri ya da ona ne derseniz deyin -bir çocuğun hafızasında kalmak.
*
Onu hastaneye yatırmalı mıyız? Ona neden eziyet edeceksiniz ki, diyor bir başhemşire, sona geldi artık, bırakın onuruyla gitsin, o saatler de yanında olmanız en iyisi. Babam hastane konusunu düşündüğümüzü hissetti ve kesin bir tavırla reddetti. Onu tek başına bir hastane odasında hayal ediyorum -üzerine serumlar iliştirilmiş, seyrek hemşire ziyaretleri, akşamları floresan ışığın altında tüm hayatıyla baş başa- ve son anına kadar bizim yanımızda kalmasına karar veriyorum.
*
Eve dönüyorum ve ilk bezleme denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetimle. Onu en son böyle elli yıl önce gittiğimiz şehir hamamında görmüştüm. Ah, başınıza ne bela açtım, diye tekrarlayıp duruyor.
*
Aslında hikayenin kendisinin pek bir önemi yoktu. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi.
Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm.
Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gösterdi. O da aralıkta gitmiş, dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan o “da”yı hissettik.
Çudomir’in, kemik kanserinden ölürken, son günlerini anlattığını unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastanenin penceresinden atlamış…
Korkacak bir şey yok, diyor babam, yüzümde aniden beliren ifadeyi görünce.
*
Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun kelimeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu)-yapılacak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi. O büyük harfli Gece. En uzun gece. İnsan böyle bir gecede, son gecede, son saatlerde neler hisseder, hayal etmeye çalışıyordum. Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım. Ama bu da önemli değildi, önemli olan elini tutmaktı, o da benimkini sıkıyordu, gecenin köprüsünden geçiyorduk ve yakında ayrılacaktık.
*
Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır.
*
Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bizi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sadece bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanım bu jesti yorumlayarak geçireceğim.
*
Bir yandan en mutlu, bir yandan en hüzünlü yıl. Mutluluk kısa sürer, tıpkı o bahar açıp solan nergisler ve fulyalar gibi. Hüzün, her şeyi boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır.
*
Halalarımdan biri, kendine bile benzemiyor, yiyip bitirmiş onu illet, diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Eriyip bitmişti, ama benim için hâlâ aynıydı, en yakışıklı, en uzun boylu adam, benim babam.
*
Kardeşim kırk gün boyunca her sabah mezarına gitti, ona kahve götürdü ve bir sigara yaktı. Tuhaf bir merasim, ama içten içe bunu yaptığı için minnettarlık duyuyorum.
*
Tüm bunlar olmadan önce, babamla yaptığımız son konuşmalardan birinde, bahçeye bakan verandada güneşin altında otururken annem, durup dururken, öylesine, hiçbir sebep yokken şöyle dedi: Umarım kendi başımızın çaresine bakabiliriz ve size yük olmayız, elimiz ayağımız tutarken ve aklımız yerinde ölürüz, geceleri artık bunları düşünüyoruz.
*
Babamın siyah defterindeki son eylül notu ayın 25’ine ait. Ve şöyle diyor: Ser. su/. Gücü serayı sulamaya yetmiş ama notu tamamlamaya yetmemiş.
*
8 Ekim’de, deftere not yazmadığı o günlerin bahçede, orada, bahçede olduğumu hatırlıyorum. Akşam onunla ve annemle birlikte şehre benim Tüm Bedenlerimiz başlıklı öykü kitabımdan uyarlanan bir oyun seyretmeye gitmiştik. Ekipten yaşlı bir aktör de onu, babamı oynuyordu, hatta adının da aynı olmasına karar vermişlerdi. Son sahnede, hastanede ölmek üzereyken, hayatının farklı yaşlarındaki tüm bedenleri onu çevrelemişti. Onunla vedalaşıp teker teker çıkıyorlardı. Son olarak küçüklüğündeki çocuk hali kaldı. Bu çocuk onu elinden tutup kapıya kadar götürdü. Kapıya kadar geçirilmek güzeldir…
Şimdi düşünüyorum da, o sahneyi nasıl seyretti acaba? Sonrasında birkaç laf
ettik, oyunu pek beğenmemişti kanaatimce. Ama bir kadeh şarap içmek için kaldı,
güldü, herkesle sohbet etti. Tüm oyuncular ona öyle bir saygıyla bakıyordu ki,
sanki oyunun içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Canının acıdığına dair bir şey
söylemedi, enerji doluydu, iyi vakit geçiriyordu, ya da bana öyle gelmişti. Eve
gece geç saatte döndük. Orada kaldım ve ertesi gün daha rahatlamış bir halde
ayrıldım.
*
Anlaşılan rüyanın en korkutucu kısmı buydu: Mama kabı tümüyle küf içindeydi,
yıkanmamış, aylardır bakımsız, o zaman gerçekten korktum, diyor. Deden rüyanda
görünmedi mi, diye soruyorum. Soruma anlam veremeden yüzüme bakıyor.
Söyledim ya, kedinin mama kabı bakımsızdı.
Elbette, ölüm böyle de görünebilir.
*
Bir daha asla bu kadar -bir zamanlar babamızın kollarındaki gibi- güvende
olmayacağız.
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki
kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban
seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat
ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık
yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra getireyim, kanepeye şöyle bir
uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir
yataylığa alışmaktır.
*
Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında tüm dünya
kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya
hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya
ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya
bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek
istemez …
*
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle aranızda görünmez bir
göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep
yanınızdadır, öğle yemeğini hazırlar, hastayken size o bakar, elini alnınıza
koyar; anne, içinde yüzdüğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir -puslu,
belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur,
sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
*
Video, iki hafta boyunca bir galerinin duvarı üzerine yansıtıldı, sonunda da ziyaretçileri
bir araya getirerek yedikleri ilk tokadı anlatmalarını istedim. Ya da asla
unutamayacakları bir tokadı. Konuşmaya başladıklarında birçok kişinin sesi
çatladı ve devam edemediler. Olayı şakaya vurup o zamanlar böyle olduğunu,
hatta hak ettiklerini söyleyenler de oldu. Peki, kendi attığınız ilk tokadı
hatırlıyor musunuz, diye sordum daha sonra. Biri konuşana kadar geçen o beş
dakikalık uzun sessizliği asla unutmayacağım.
*
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın
henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı
yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu
olmamıştı. Tüm fotoğraflar arasında babamın tek bir çocukluk fotoğrafı var.
Üç-dört yaşlarında, annesinin kucağında oturuyor. Ona başkasına ait bir denizci
takımı giydirmişler. Yolu ta o zamanlarda böyle çizilmiş, sonuna kadar bizim
-benim ve kardeşimin eski kıyafetlerini eskitti.
*
O dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece.
Büyüklerin eski kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne
katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler. Babamı altı yaşında, belinde
bir su matarasıyla kırda öküzleri otlatırken hayal etmeye çalışıyorum. Otların
arasından peşlerinden gidiyor, topuğuna bir diken batıyor, durup onu
çıkarıyor, öküzlere yetişiyor, sonra yakınlarda bir şey hışırdıyor, sakın engerek
olmasın, yoksa kör yılanların zararsız olduğunu biliyor. Sonra onu dokuz
yaşında hayal ediyorum, babası onu sabahın üçünde uyandırmış, hava soğuk ve
karanlık, uyku yakasını bırakmıyor, at arabasını koşuyor, kadınları tarlaya
tütün toplamaya götürmek zorunda.
*
Babam birkaç gün ne yapacağını bilemeden dolanıp durmuş, hayatında annesiyle
babasının sözünden hiç çıkmamış, sonunda da kalmış. Ona köyde bir iş teklif
etmişler, annemle tanışmış, o zamanlar on sekiz yaşındaymış. Annemin babasına,
eğer annem üniversiteye kabul edilirse Sofya’da okumasına izin vereceğine dair
söz vermiş, annem kabul edilmiş ve gitmiş, o köyde kalmış, birkaç kez Sofya’ya
gidip gelm iş, hatta bir keresinde onu ekibine davet eden takımın bir maçına
bile gitmiş, antrenöre haber vermeye utanmış, sonra ben dünyaya gelmişim, sonra
dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına
kıstırıp ortadan kaybolmuş.
*
Ayaklarını sürüyerek bahçede nasıl gözden yittiğini hatırlıyorum, kamburlaşmış,
üzerinde eski kırmızı ceketim.
Ve de bir anlığına kendimi oymuş gibi gördüğümü.
*
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu
nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl
yapacağını göstermemişti. O garip zırhı ancak torunları aşabiliyordu. Çocukken
beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü
hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle
denirdi.
*
Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının
içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…
Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak
neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor,
nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda boğazımda,
ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş
ekmek gibi, yutması zor.
*
Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu,
yoksa onu daha da mı harlıyor?
*
Sanırım Ecinniler’de bir yerde, Dostoyevski , insanın mutlu olduğunu bilmediği
için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu olduğunu söyler. Babam Dostoyevski ile
pek içli dışlı olmasa da, tam tersini iddia ederdi. Bir keresinde, sesini
hafifçe kısarak -belki bu yüzden aklımda kaldı- bir grup arkadaşına şöyle
dediğini duydum: Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için
mutluyuz. Bu düpedüz siyasi bir açıklamaydı elbette. Ve o kapalılık, bizden
esirgenen, sadece kıyaslamak için bile bizden esirgenen o öbür dünya, tam da
bizim “mutluluğumuzun” lehine çalışıyordu.
*
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan
ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm
öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp
dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.
*
. . . rüyada gördüğümüz insanlar bizden daha fazla / ama onlar hiç yer kaplamaz
-“Rüya Semineri ” başlıklı şiirinde Tomas Tranströmer böyle yazar. Ölüler de
bizden daha fazla, diye düşünüyorum bu dizeleri okurken. Ve her ne kadar yer
kaplamasalar da, başka odalara yerleşirler, başka zamanların görünmez kapılarından
geçerler ve o sırada yollarımız bir anlığına kesişir.
*
Gerçek şu ki bahçenin ekilmesi, budanması, ilaçlanması, çapalanması, otlarının
yolunması gerekiyor. Oysa ben, bir kiraz ağacının nasıl dikildiğini bile
bilmiyorum. Yaprakbitlerine karşı neyle ilaçlandığını da. Domates köklerinin
arasındaki mesafeyi de. Bütün bu sağlam bilgi onunla birlikte gitti.
*
Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredeydim diye düşünüyorum.
Neler yaptım? Benim bahçem nerede?
*
Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir
arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, cevabını veriyor kısa bir
sessizlikten sonra.
*
Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir
yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
… Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dramatik olmuştur. Onun
son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir
saniyeliğine) dayanabilir miyiz?
Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim,
nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olmadan, kardeşin olmadan, annen
olmadan, torunlar olmadan, köpek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim
güller olmadan … Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecekte
olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl
sürdüreceğim) …
Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle değil, gelecekle, hatta
en çok gelecekle beslenen bir hüzün.
*
Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru
yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.
Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru
inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde,
ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif.
Korkacak bir şey yok.
Bahçıvan ve Ölüm
Georgi Gospodinov
Metis Yayınları
07 Ağustos 2023
Gölgeler / Mehmed Ali’ye
05 Ağustos 2023
Babam Amerika'da
17 Mayıs 2023
Hüvelbâkî
19 Ocak 2023
BABAM
01 Haziran 2022
Babam'ın anısına
29 Mayıs 2022
Oğluma
evimin eskiyen duvarlarında
kokusunu, geçtiğim tüm denizlerde
saçlarına vuran ışığın gürültüsünü
kalbimin alt güvertesinde
oğlumun büyüyüşünü izliyorum hâlâ
zihnimin gizli odalarında
her birinin içinde bir başka an,
özenle saklanmış zaman
bana bakıyor oradan
rüzgârı durdurmak istediğimiz anlar vardır
inmek, hayatın eski duraklarından birinde
tutunmak, sana uzanan o küçük ele
bakmak özlemle,
dünyayı henüz tanımamış gözlere
kalbimin ışığı! geleceğe yaptığım çağrı
son sevgilim, ömrümün baharı
ben gittikten sonra bile
sımsıkı sarıl, anımsa bu aşkı
Tuğrul Tanyol
14 Nisan 2022
Babalar Uzak
Gizli mağaralarda gündüzden artan ışık
Gibi kendi ıssızlığını çoğaltır yalnızlık
Kimi geceler vardır yıldızlar
Kendileri kadar çok ve uzaktırlar
Tozların dinlendiği saatlerde elişi
Sıcaklığını arayan çocuğun usulca ürperişi
Kimi geceler vardır uzak yollara çıkılır
Bakınca bir kapı açılır karanlıkta, uçuşur tozlar
Orada bir erkek usulca bir kadından ayrılır
Orada kendi gövdesine sığınır bir çocuk
Kimi geceler vardır, babalar uzakta eskir
Suya atılan bir taşın buruşan sessizliğidir
Ayışığı, gölgeler… kâğıttan yelkenli
Kimi geceler uzakta, bir tepenin ardında
Ova: bir çığlığın izdüşümü avuçlarımda
Tuğrul Tanyol (1953)
10 Nisan 2022
Unutulmaz babaların öldüğü / Annelerin ise onlarla gömüldüğü
Gülüşünü güz örtmezdi annemin
Korkularımın gecelik faizlerinden
06 Nisan 2022
BABAM VE LİMAN
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer
Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz
Abdülkadir Budak
04 Nisan 2022
Kendime Öğüt
Tutkuyla bağlandığın herkes gider.
Hiçbir yara iyileşmez aslında.
Bir gün bir köşe başında yorulursun.
Çok sevmek de öldürür bazen.
Korkulara mahkum olan düşlerin,
Birer birer kedere dönüşür zamanla.
Ve acı otağını kurar virane yurdunda.
Su konuşur, dağlar dinler, sen susarsın.
…
Yalnızlık olursun etinle kemiğinle.
Gün olur dizeler de terk eder seni.
02 Nisan 2022
Zavallı Baba
Yazın — Boğaziçi'nde ise — ekseriya Tarabye’de, Kalender’de, Yeniköy caddesinde — Büyükada’da ise — ekseriya büyük tur yolunda, Hristos çamlığında, Maden ve Ayanikola civarındaki kumluk sahillerde, hemen daima tenha mevkilerde, kışın Beyoğlu’nda, ekseriya Nişan taşı, Şişli cihetlerinde, bazen Taksim bahçesinde, Taşkışla önünden Gazhaneye giden o tenha yolda, ara sıra da köprü üzerinde daima beraber görürdüm.
Son zamanlarda bunlar -biri artık ihtiyarlık çağına varmış, diğeri ise sahavet mevsimini geçirerek ahdi şebabın devrei ulâsına henüz girmiş- iki vücut idi ki biri birinin gölgesi gibi biri birinden ayrılmazdı.
Üç beş sene mukaddem bir tesadüf bunların baba ile oğul olduklarını bana bildirmişti. Ondan sonra her tesadüf ettikçe hâlü hareketlerine, muamelelerine bir hiss-i takdirü tes’it ile dikkat eder oldum.
Baba senelerden beri it'ab olunmuş bir beynin endîşe-i muhâkemât-ı rûzmerresini tercümeden artık tamamıyla âciz görünen yorgun, dalgın, hun-âlûde gözlerinin bakiyye-i nûr-ı hayatile ikide birde oğlunun vücudünü tekmil ihata etmiye çalışır.. Oğul, bu temâ-ı nûr-ı iştiyâk ile okşandığından mütelıassil mahzuziyetini imâ eden mağrur bakışlarile etrafını süzerek yoluna devam eder.
Renkler biribirine benzemez: Baba sarı, oğul ise karaya yakın kumraldır. Fakat müfrit denecek bir asabiyet-i mizâc, bir ciddiyet-i mişvar, bir iptilâ-yı tefekkür gerek babanın, gerek oğlun... hususa oğlun sîmâ-yı hazîn-i hayâtına müntabi'dir.
Bunlar az lâkırdı ederler.. Lâkırdıya en evvel başlıyan da mutlaka babadır. Konuşurlarken pek nadir olarak ikisinin de mağmum çehrelerinde - kat kat muzlim bulutlar altından fırlıyan şimşek gibi- hafif birer emâre-i ibtisâm görünür ki derhal zail olur.
Baba da oğula karşı mevcut olan iptilâyı ezelî-i ruh, alâka-i ebediye-i kalbiye hiçbir nazarı dikkatten mestur kalmıyacak derecede şiddetli ve ateşlidir. Bunun o yorgun, o dalgın nazarlarının bakiyye-i nur-ı hayâtında dem-be-dem nümayan olan inkisâr-ı bi-tâbî, bunun o serî'ül-intifa ibtisamatında gizlenmek istiyen arzû-yı bedihî-i bükâ imâ eder ki kem-terim ve nâ-tüvân bir emel-i hazin ile kahhar ve bî-amân bir endişe-i hâşine ma'reke-i heycâ olan ruh ve kalbi daima giryan-ı melâl, daima hûn-çekân-ı infiâldir. Mamafih oğluyla daima beraber bulunmak onu mes’ut eder gibi idi.
Şimdi biraz vakitten beri artık bunlara hiç bir yerde tesadüf etmiyordum. Bu mart ayı içinde bir sabah Büyükada'nın Hıristos ormanına çıkarken ihtiyar babayı yalnız gördüm. Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâtının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.
Bu zavallı babayı bu hale getirecek musibet ne olabilirdi? Bunu düşünmiye vakit kalmadı, karşı karşıya geldik. Kendisini bir aşinayı kâdim gibi selâmladım. Ve gördüğüm hüsn-i mukâbeleden cesaret alarak, bilmem nasıl bir hissi tefahhusun ibramile: "Küçük refikinizi bugün beraber almamışsınız.." dedim. O anda zavallının her vakitten pek ziyade kızarmış gözlerinden fırlıyan iki büyük katre-i te'essür sapsarı çehresinden aşağı yuvarlanırken bana cevap verdi:
- Nijad'ı mı soruyorsunuz? O öldü...
Recaizade Mahmud Ekrem
Nijat Ekrem ve Tefekkür
Umuttepe Yayınları
18 Şubat 2022
Zilif
Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?
İnsan olan insan pek az — bunu anladın bunca yıl sonra; bir de şunu: İnsan insan oldu mu, acı çeker. Bunları anlaman, senin insan olacağını gören Baban’ın gururlu üzüntüsü ile üzüntülü gururunu anlamlı kılmıştır sana.
Sen, buluşabildiğimiz ender günlerden birinde, bana gelmiştin. Yaz başıydı; ben bahçede oturmuş rakı içiyordum; sen de — galiba mutluluktan— koşuşturup duruyordun. Sana, yan şakayla, “Haydi bakalım — bana erik getir” demiştim. Koşup gitmiştin: Bahçede bir erik ağacı olduğunu biliyordun. Epey sonra (hatta, biraz daha gecikseydin, kalkıp sana bakmağa gidecektim), alı al, moru mor, kan-ter içinde geri gelmiştin : elinde bir külah: Manavdan, harçlığının son kuruşuna kadar vererek aldığın erikler...
Artık bu yaşa geldiğine göre, öğrenmişsindir; biliyorsun, biliyorum: Öyle ‘insanlar vardır ki, babalan onlardan erik istese, gidip, şöyle bir bakıp, “Ağaçta erik yok” diyebilirler. Böylesi ‘insan’ları tanıdın, biliyorsun.
Buna, seni öylesine etkileyene, ve o yaptığını yapmak istemeni sağlayana, onu yapacak gücü sana verene, “sevgi” adının takıldığını işitmişsindir, bol bol — herkes ondan sözeder; o “Erik yok” diyenler de kullanırlar bu sözcüğü. Ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır — sahiden arayanlar daha da az... — Bulabilenler...
—Sana şimdi o kadar çok şey söylemek istiyorum ki, hiçbirini doğru-dürüst söyleyemiyorum...
(Keşke bugün buraya gelmeyecek olsaydın — ama biliyorum ki geleceksin, ve beni o durumda göreceksin. Bu yazdıklarımı da bunun için yazıyorum: yıllar sonra, sen büyük bir insan olduğunda eline geçecek bu küçük defter — o zaman Baban’la ilgili birer canlı ama anlamı uçuk anı olarak kalmış bazı olayları — gerçi daha ‘iyi’ anlayacak değilsin; onları, zaten, gelişen anlayışınla yerliyerine oturtmuş olacaksın; ama — onları benim gözümden, benim o yıllar önce gördüğüm biçimde görebileceksin. Bir de, umuyorum ki, aynı bakış biçimi olduklarını göreceksin bunların. — Tabiî ben şimdi yazdıklarımı sonuna kadar götürebilirsem; elimin titremesi izin verirse buna...)
Biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım. Pek o kadar hüzün vermedi bana, artık çıkıp gideceğim bu dünya.
Bu dünya pek fazla şey vermedi bana — hoş, ben de ona pek birşey vermedim ya...
‘Coşku’, ‘tutku’ dedim; bu duygularla, şunu isteyerek giriştim hayata: Tanınmak.
Ama beni tanımalarını en çok istediğim kişiler, beni en çok yanlış anlayan kişiler oldular.
İşte, hep buydu olan: Annen beni gerçekten sevdi, biliyorum; ama neydi bu ‘sevgi’ — onun yalnızca daha önceden edinmiş olduğu bakış biçimlerine verdiği addı. Beni, hep, ya yanlış anladı, ya da hiç anlamadı. Beni hiçbirzaman sahiden ben olarak göremedi ki — o zaman kimdi Annen’in ‘sevdiği’?... Bende ben olmayan birini — hatta birşeyleri— ‘sevdi’; sonra, beklediklerini bulamadıkça, duyguları — o sevgi’si— nefrete dönüşmeğe başladığı zaman da, ne yazık ki, gene, ben değildim nefret ettiği kişi... Beni tanıyarak, bilerek, görerek; sahiden ben olan benden nefret etseydi, inan, sevinirdim buna.
Toplum da öyle: Benden hep önceden konmuş kalıpların içine girmemi istediler. Benden, ben olarak, belirli bir görevi üstlenmemi isteselerdi, sorun olmazdı — benim istediğim de zaten buydu. Ama, benim o görevin kendisi durumuna girmemi istediler. Benim bambaşka bir kişi olmamı bile değil; sanki kişiliksiz birşey olmamı — sanki cansız, düşüncesiz birşey, bir alet, bir makina...
Sırtımı dönüp nereye gittiğimi de biliyorsun : toplumun, benim gibi, kıyılarına sürdüğü insanların arasına... Bir kez seni bile o insanların arasına sokma cesaretini göstermiştim. Anımsıyorsundur şimdi: Hani o çok boyalı ‘teyze’ler; o sıra sıra masalarla dolu, gündüz vakti karanlık salon; sana garip gelen, tanımadığın kokular...
— Bugün, sözcüğün bu yananlamını da biliyorsundur artık; bir de şunu : bu sözcüğün sözümona ‘düz’ kullanıldığı yerlerde nasıl bir sahtelik taşıdığını. İnsanların, “Çok yakın dostumdur” dedikleri kişilerle ilgili neler yapabildiklerini — ve neler yapmayabildiklerini, parmaklarını bile kıpırdatmaya yanaşmayabildiklerini, biliyorsun.
İşte, o insanların arasına gittim ben de, toplumdan çıkıp. Sahici tanınmayı orada buldum mu — bilmem : kendimi aldatma eğilimim güçlü olunca, bu soruya “Belki, bazen” diyebiliyorum — ; ama, inan bana, sahici insanlar tanıdım orada, sahici ilişkilerim oldu. Bunlar, toplum indinde ‘geçerli’ ilişkiler değildi, biliyorum — ama, hiçbir ‘geçerli’ ilişkinin olamadığı kadar — hatta olamayacağı kadar— gerçek, sahici idiler. Ben de toplumun geçerli saydığı ölçüler içindeyken hiçbir zaman olmadığım kadar sahici oldum, orada, o insanlar arasında.
Gene de; evet, doğru : bir anlamda kaçtım, kaçıyorum şimdi de — bu da belki güçsüz olduğumu, yetersiz ve korkak olduğumu gösterir. Başarısız oldum. Bugün, yakınlarımın gözünde de, toplum indinde de, yersiz bir ‘düşkün’üm. Biliyorum.
Bunu kabul etmedim. — Şunu bilmeni istiyorum: Pişman değilim; hiç de pişman olmadım. Ama şunu da bil ki, öyle gururlu falan da değilim — olamadım: Kendimden hiç nefret etmedim; ama bir türlü beğenemedim de kendimi. Çok acı çektim, ama başkalarına da çok acı çektirdim — bu da insanın gururlanabileceği birşey değil pek... Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim — hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da...
— Bazen, bütün bunlara geri dönüp baktığımda, birşey düşünürüm : acaba bazı şeyleri başka türlü yapamaz, yaşamımı farklı bir biçimde yaşayamaz mıydım — daha az acı çekip, daha az çektiremez miydim...
Şimdi artık tek bir amacım var; bu da, gerçekleşmesi için benim yaşıyor olmamı gerektiren birşey değil:
Yalnız...— —
Artık hazırlanmalıyım.
15 Ekim 2021
KAYIP KÜÇÜK OĞLAN
“Baba! Baba! nereye gidiyorsun?
Ah yürüme bu kadar hızlı.
Konuş baba, konuş küçük oğlunla,
Kaybolacağım yoksa.”
Gece karanlıktı, yoktu orada hiçbir baba;
Çocuk çiğle ıslanmıştı;
Batak derindi, ve çocuk ağlıyordu,
Ve pus uçuyordu uzaklara.

BULUNAN KÜÇÜK OĞLAN
Issız bataklıklarda kaybolan gezgin ışığı
Takip eden küçük oğlan
Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı,
Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı.
Öptü çocuğu ve tuttu elinden,
Ve getirdi onu, ıssız vadi boyunca,
Acıdan bezmiş halde ağlayarak
Küçük oğlunu arayan annesinin yanına.
William Blake
Ölen Çocuk
Doldurdum yıldızlarını keseme,
Veda, veda ediyorum sana.
Bırakıp bırakıp seni böyle
Gitmek bir mucize kuşkusuz,
Babamın söylediğine göre.
Sen öyle büyük, ben öyle küçüğüm ki :
Ben bir hiçim, sense her şey
Ben hiç olduğum için böyle,
Gidebilirim yoluma. Yükselmeden,
Düşmeden, çünkü hiç kımıldamazsam eğer,
İzim kalmaz gününde.
Bazı anılar kalır, diyorlar
Öteki yerde, yağmurda çimen
Toprakta ışık, denizde güneş,
Geçici bir iyilik, hayalet gibi bir yüz,
Ama kararıyor dünya. Bir yer yok
Ne kendisine, ne de hayaletine.
Baba, baba, korkuyorum bu havadan
O uzak yanından umarsızlığın,
O soğuk, soğuk yerden esen.
Hangi ev, hangi destek, hangi el?
Bakıyorum sonsuzluk hiçlikle dolu,
Ve şu koca yer yuvarlağı zayıflıyor, eskiyor.
Tut elimden, sıkı tut - ben değişiyorum!
Tut ki, elinde elim artık hiç değişmesin
Seninki değişse bile. Sen burada, ben orda,
El ele umarsız iki yaprak -
Bilmiyordum ölümün bu kadar garip olduğunu.
10 Haziran 2021
geride kalan kırlangıç
geride kalır biri.
bu yıl tam 106 kırlangıç saydım
gelir giderler hep
19 martta dönerler ama.
bekleriz annen ve ben.
kapımız açık bekleriz.
12 ağustosta giderler yine.
bir gün gecikmez.
güneye yemen’e giderler diyor annem
karabiber severler.
ama bu sabah uyandığımızda
geride kalan bir kırlangıç gördük.
tele tünemiş güneye bakıyordu. bebekti belki de
yemen’e kadar uçamazdı.
bazen olur
geride kalır biri
ve konuşur birden.
biz varız ama
baban ve ben
bekliyoruz burayı,
bizim de aklımız hep yollarda.
ben uçaklara bakıyorum en çok,
çocuklarımı getirip götüren
o kanatları seviyorum.
dua ediyorum hep
her köşede bir ip bağlıyorum
kapılara pencerelere.
böğürtlen toplamaya gittiğimizde
elime batan diken duruyor hâlâ.
sızlıyor içimde ama bırak acıtsın diyorum.
bazen olur evet
biri kalır geride.
yurt kılmak için toprağı
kapatır kanatlarını
ve gitmez.
ben her şeye yeniden bakıyorum
taşları sökülmüş bir çitin
ceviz ve iğde kokuları arasında
kimse tutamaz günün hesabını
saçlar sim içinde
mahçup bir kucaklaşma geçmişle.
ve topu topu akılda kalmış birkaç anının
o kadardır bağım görünürde,
uzağım köyün dünya telaşına.
ama rüzgârla konuşmam hiç değişmez.
annemin seksen yaşını aşmışken yürüdüğü tarlada
babamın kuşlara yem verme telaşı
ve onların bu toprağın çok derinlerinde duran nefesini benim
avcumda saymam...
bazen olur evet
biri geride kalır
unutur gitmeyi.
belki cesaret edemez
diyor annem.
kırlangıçların zarif katarını anlatıyor yemen’e giden. bilmiyor,
o geride kalan
benim kalbimdir.
oraya tüneyip uzaklara bakan
geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde
kainatı duyan kalbiyle
bir güçsüzlük müdür o kalma,
bir belirsizlik midir kanatları açmayan?
bazen olur evet
biri kalır
ondan bir işaret taşımak içindir doğada,
bakışın belirginleştiği yerde
ruhu konuşturan bir işaret.
her şeye yeniden baktım
otların sararmış aynasında
nefesimi tutarak
taşların koyu yüzünde sayarak izleri.
ve baktığım her yıldızın hesabını tutarak yeniden.
uyandırdı beni.
bazen olur evet
ve olan iyidir hep.
20 Mayıs 2021
ilk vasiyet
1
Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler
Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü
2
Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem
O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya
Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba
3
Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna
Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde
Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar...
4
Gecenin son otobüsü
Hoşça kal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün
Gecenin son otobüsü...
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık
Gecenin son otobüsü
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa .
5
Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata' da eski bir evde
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde
Yolların arklarından baktım
Gözyaşlarının merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde
Deniz... ölümde bile...
6
Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teyelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarihi olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...
Deniz... unutma adını. ..
Galata, 1988
16 Mayıs 2021
Resimli 'Ahmetler' Tarihi
Bir çocuğun resmi üstüme örtülü kaldı
Kalbimin çıkınında tıkış tıkış anılar
Kolalı yakasının beyazı keşke alnına vursaydı
Şimdi yıllardan kaç, kocaya mı vardı rakamlar
Oğluma ne kadar benzermişim, o bana benzemiyor
Bende tavanarası küfü, onda uysal isyanlar
Külümü karıştırsam hemen yalazlanıyor
Sanki her köşebaşında babama bir sözüm var
Yaraya tütün, kalbe hüzün adamım, ömre ölüm yakışır
Bul karıştır, tak takıştır, sonra bir de kaşın üstüne
Bütün cinnetlerine tamah ettiğim Hayat
Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor
Şimdi yıllardan kaç? Şimdi yıllardan kaç?
2
Tesbih nerde koptu kesin bendedir
Babam külhanbey adam, sol taşağı mühürlü
Binüçyüzotuzsekizden beri Cumhuriyet çocuğu
Anası Rum, Dede Kafkaslar’dan, yüzbaşı...
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir
Kırma döllerden karılmış şu Anadolu harası
Söyle şimdi oğlu Boşnak, babası devrimci midir?
Kırk yaşını aşarken kişneyerek ağladı
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir
Ahmetler’den bir safkan, yüreği akıtmalı
Yine de oğlum iyi bak, adama benzer baban
Kirlenmemek için kendini alkolde saklar
Şu godoş dünyaya şu kazığı çaktık madem
Kişne sen de kendince, anlayan anlar
Tesbih bende koptu, elim sendedir
3
Fahişe yüzyıl, üç nesli emzirdin
Çoktan şiirden nesre göçtü adamlar
Elinden hiç değilse oğlumu kaçırdım
Sütübozuk yüzyıl, saat onikide donunu çıkar donan
Göndere çek, rüzgarlar bütün gece kussun
Geride boğulan bir Ahmet Erhan kalsın
4
Kara Mersin taşından üç kara boncuk
İzzet ve Deniz –iki cami arasında beynamaz bendeniz
Otuzyedi kardeştik, derdi babam
İki babadan ve bir çuval anadan
Ölüp gideceğim tapularıma bile kavuşamadan
Reddi miras eylesem belki gücenirsiniz
Biliyorum, biliyorum Mersin’i biz kurduk
Denizi gördük, asamızı taşa vurduk
Otuzyedi kardeşmiş... ben kendimi yolda görsem tanımam
5
Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık drink alsam
Yetmişaltı yılında, bir haziran ayazında alkolden öldü babam
Bayrağı kaptığım gibi meyhaneye koştum
O gün bugündür camlarımda bir buğu
Boynum kırıldı kırılacak yetim bir kuğu
Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık ayık kalsam
Şeytan diyor ki, yürü bre dağ bayır, bağır da bağır
Bir yerinde saklı tut solgun yüzünü
Ölünce kağıtlardan kazıyıp, kendime gömün beni...
6
Tarihim solgun:Milenyum! Milenyum!
Talihim beşte kalmış bir ganyan
Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan
‘Artık adam oldu diye babam.’
Şimdi yıllardan kaç, ne umurum?
Com. tr. –com. tr. - bippp. -aherhan?
Ah, Erhan!
Dünyayı Bekleyen Tehlike: Travmatik Yas
İşte yine buradasın ölüm, evimizin aynı odasında. Odada sadece ikimiz varız, üç ayların başlangıcı, bir Cuma günü, pencere açık, odayı ezanlar ve bahar dolduruyor. 30 yıllık yol arkadaşımın, babamın gözleri kapalı. Ben de sıkı sıkı kapatıp açıyorum gözlerimi bu rüyadan uyanmak için ama olmuyor. Yatağın kenarına oturup elini tutuyorum, öpüp başıma koyuyorum. Yaşarken hiç boynuna sarılıp ‘’seni seviyorum’’ diyememiştim utancımdan ama seni çok seviyorum baba.
4 Şubat günü yakalandığını öğrendiğimiz pankreas kanseri 28 Şubat 2020’de yol arkadaşımı benden aldı.
Ölüm, usta bir öğretici ve insanoğlunun en temel endişesi. Tüm fobilerin altında ölüm yatar, destansı sanat eserleri ölüme karşı verilmiş bir reaksiyondur. İnsan ölmek istemez çünkü, varlığını sürdürmek, sevdikleriyle ve dünyayla kurduğu bağı sonsuza kadar devam ettirmek ister. Ölümden kaçar insan, hem bilinçli hem de bilinçdışı bir şekilde ölümden kaçar. Bilincimiz ölümü unutur, sevdiklerimizin ya da kendimizin başına gelmeyeceğini düşünürüz hep. Bir noktaya kadar sağlıklı olan da budur aslında. Eğer her gün kendimizin ve sevdiklerimizin öleceğini düşünseydik hayata konsantre olamaz ve inandığımız değerler için mücadele edemez, ortaya bir güzellik çıkartamazdık.
Ölümü unutmak ve inkar etmek iki farklı kavram. Ölümü unutmak bizi hayata adapte ederken, ölümü inkar etmek anlamlı bir hayat yaşamamızı engeller. Şu an halihazırdaki tüm sosyal ve ekonomik faaliyetler ölümün inkarı üzerine inşa edilmiş vaziyette. 7/24 yanıp sönen reklam tabelaları bu dünyadan başka bir dünya olmadığını hepimize kanıtlamanın peşinde.
Avcı ve toplayıcı toplumda insanlar hayatta kalmak ve beslenmek için her gün öldürmek zorundaydılar. Buzdolabı ya da dondurucu gibi teknolojik aletler olmadığı için günübirlik gerçekleşen av seremonisinde ölüm, tüm ailenin alıştığı ve şahit olduğu bir şeydi. Sonrasındaki tarım toplumunda da ölüm bir şekilde hayatın içindeydi. Her gün olmasa bile erkekler belirli aralıklarla ava gidip taze et temin etmeye çalışırdı. Tarlaya giren domuzu, tilkiyi ya da vahşi hayvanları köy halkı öldürme eğilimindeydi. Evin bahçesinde tavuğun, horozun ya da küçükbaş hayvanların kesilip akşam yemeği için pişirilmesi çocukların bile alışık olduğu, garipsemediği bir durumdu. Köylerin girişindeki ya da çıkışındaki mezarlıkları hatırlayın, köy halkı gün içerisinde mezarlıkları görür ve ölümü hatırlardı. Kısaca ölüm hayatımızın içinde sürekli gezen ve bize ait olan, tanıdık bir haldi.
Büyükşehirler başta olmak üzere Anadolu’nun birçok şehrine son derece lüks ve devasa siteler inşa ediliyor artık. Güvenlikli, havuzlu, otoparklı siteler. İçerisinde marketi, berberi, lokantası, alışveriş ve eğlence merkezi olan siteler. Her şeyi olan ama mezarlığı olmayan siteler. Bu fikir garip geliyor hepimize değil mi? Hiç olacak iş mi yani o devasa sitelerin içerisinde getirip de mezarlık inşa etmek, hem çocuklar korkar, akşam dışarıya çıkamayız.
Oysa bizim sokaklarımızda evliya kabristanları olurdu, yatırlar olurdu. Okula giderken, işten dönerken o kabristanlarda durup dua okumazsak işlerimizin yolunda gitmeyeceğine inanırdık. Mezarlıklar mahallemizdeydi, evimizin yanı başındaydı. Binlerce kişinin yaşadığı devasa sitelerde ise ölüm dışlanır, mezarlığa gerek yoktur, çünkü içinde bulunduğumuz sistem son ana kadar bizi ölmeyeceğimize inandırır. Peki o lüks sitelerde ölenleri nereye gömüyor sistem? Cevap verelim: Şehrin en uç noktasına, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere, dağ başlarına gömüyoruz artık sevdiklerimizi, bayramdan bayrama gideceğimiz ıssız yerlere. Geçtiğimiz yıl bir yakınımın cenaze merasimine katılmıştım. Ölüm haberini aldığımda, tabutunu omuzladığımda ve üstüne toprak attığımda ağlamadım. Sadece etrafıma bakıp ‘’bu dağ başında ne yapacak şimdi’’ deyip gözyaşlarımı kolumla sildim. Sanki ölmesi değil de bu ıssız yere tek başına gömülmesi yıkmıştı beni.
Ölümü ve ölümü hatırlatacak her şeyi merkezden, gündemden uzaklaştırmak istiyor dünya. Ölüme dair meseleleri de kendi uhdesi altına alıyor. Aile büyükleri kendi odasında ölürdü eskiden, ölüm döşeği diye bir şey vardı ve tüm hane halkı yaşamdan ölüme uzanan bu yolculuğa şahit olurdu. Sahi evlerimizdeki ölüm döşeklerini nereye serdik şimdi?
Ölümü taşere ediyoruz artık, profesyonellerin eline bırakıyoruz. Hastalarımız bir hastane odasında, ritmik sesler çıkartan makinelerin arasında kimin elinde öldüğünü bile bilmeden bu dünyadan ayrılıyor. Son anlarında, son sözlerini, son bakışlarını görmeden sevdiklerimizden ayrılıyoruz. Elbette ki ağır ve gerekli vakalarda hastanın rahatı için hastane ortamı şart fakat ağrısı, sızısı olmayan sadece kişisel bakımı evdekilere zor geldiği için hastanelere taşınan sayısız hasta var. Ölümü ve ölümün yükünü evlerimizde de istemiyoruz artık.
Toplu ölümler ve hikâyelerimiz
Hepimiz kendimizi biricik hissederiz, özel ve değerli. Çevremizdeki insanların ve dünyanın da bize özel davranmasını isteriz. Yaşadığımız şeyler, tecrübelerimiz, hikâyelerimiz bizler için çok kıymetlidir. Muhakkak siz de karşılaşmışsınızdır ‘’ben bunları anlatsam, yazsam roman olur’’ diyenlerle, oysa sıradan ve basit bir hikâyesi vardır ama onun gözünde bu hikâye fazlasıyla ilgi çekicidir. Bu son derece normaldir, hepimizin hikâyesi kendine has ve biriciktir. Sadece yaşadığımız güzel günlerin değil, zorlukların ve ölümümüzün de bize yakışır bir şekilde özel ve değerli olmasını isteriz. Biricik bir hayat biricik bir ölümle noktalanmalıdır çünkü.
Kıtlık, savaş, doğal afet ve salgın hastalıklardan kaynaklanan toplu ölümler insanların biricik hikâyelerini tehdit eder ve ellerinden almaya çalışır. Ölüm kişisel bir şeydir, toplu ölümlerde ise bu kişisellik ortadan kalkarak bizi herkesleştirir. Son dönemde yaşadığımız Koronavirüs’ün etkilerinden biri de işte bu, ölümlerin herkesleşmesi. İnsanların sosyal medya hesaplarından Koronavirüs kaynaklı ölüm ya da iyileşme sayılarını ‘’342 kişi + babam/annem/eşim’’ şeklinde paylaştığına şahit olmuşsunuzdur muhakkak, bu aslında şu demek: ‘’Benim, babamın, annemin, eşimin hikâyesi bu 342 kişiden daha farklı, biricikliğimizi bu kalabalık içinde boğmayın’’. Son derece haklı ve insani bir arzu.
Koronavirüs kaynaklı ölümlerde, vefat eden kişinin ailesinin üzerine bir utangaçlık bulutu çöküyor bazen. Damgalanmaktan, ötekileştirilmekten, insanların kendilerinden uzaklaşmasından çekiniyorlar. Bir de bu dönemde yakınlarının ölümünü anlatmak zorunda kalanlar cümlenin sonuna ‘ama koronadan değil’ açıklamasını eklemek zorunda hissediyorlar. Çünkü ölümü duyanlar peşinden ‘koronadan mı öldü?’ sorusunu soruyor ve yaralı insanları bir kez daha yaralıyor.
Dünya bir dar boğazdan geçmekte, hepimizin psikolojik dayanıklılığı giderek düşüyor fakat bu süreçte cenaze sahipleri herkesten daha çok yorgun ve görünen o ki bu yorgunluk bir müddet daha kendilerini zorlayacak. Çünkü alışık olduğumuz bir ölüm, cenaze ve yas süreci yaşamıyorlar.
Biraz empati kuralım. Hayatta belki de en çok sevdiğimiz insan adını ilk kez duyduğumuz bir virüsün pençesine düşüp hastaneye kaldırılıyor; yanına gidip elini tutarak ‘’iyi olacaksın inşallah’’ bile diyemiyoruz. Bir sabah telefon çalıyor ve ‘’yakınınızı kaybettik’’ diyor telefonun ucundaki ses. Yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cefakar doktorlar yine yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cenaze görevlilerine canınızı teslim ediyorlar. Cenazeniz aynı önlemler altında gasilhanede yıkanıyor, kefenleniyor ve siyah bir ceset torbasıyla özel tabuta yerleştiriliyor. Cenazeye 5-10 kişi katılıyor, cenaze namazı da sosyal mesafeye dikkat edilerek aralıklarla kılınıyor.
Mezar yeri de malum önlemlerden dolayı kalabalık olmuyor, yakınları bile ‘bana da bulaşabilir’ endişesiyle cenazeye katılmıyor. Alınan tedbirler sebebiyle İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakasında belirlenmiş iki mezar yerinden birine yüzünü göremediğimiz kişiler tarafından, ceset torbası ve özel tabutla defnediliyor. Ömrü boyunca hep güzel işler yapmış, binlerce insanın hayatına dokunmuş, ibadetlerini hiç eksik etmemiş birinin böyle 5-10 kişilik maskeli, tulumlu insanlar tarafından tuhaf bir şekilde defnedilmesi ağırınıza gidiyor ama bu tuhaflıkta da bir hayır vardır deyip yutkunuyorsunuz.
Hastanede yanında olamadık, son nefesini verirken yanında olamadık, yıkanıp kefenlenirken yanında olamadık, toprağa vermeden son bir defa yüzünü görüp doya doya sarılamadık, ellerimizle mezara yerleştiremedik, vedalaşamadık. Eşimize, dostumuza bile sarılamadık bizde de virüs olabilir şüphesiyle uzak durdular biraz. Acımız öyle orta yerde, sahipsizce kaldı.
Peki tüm bunlar ne demek?
Pandemi sonrası travmatik yas
Ölüm, evrensel ve kaçınılmaz bir gerçeklik, doğduk ve öleceğiz. Her şey bu kadar açık ve gerçekken yine de ölüm karşısında kendimizi çok mutsuz, çaresiz ve hüzünlü hissederiz. Sevdiklerimizin mutlaka öleceğini biliriz fakat onlar öldükten sonra derin bir mutsuzluğa saplanıp uzun bir süre keder yaşarız. İşte biz bu mutsuzluğa saplanma haline ve sürecine yas süreci diyoruz. Yas kavramsal olarak kayıp sonrası ortaya çıkan şiddetli ve uzun süreli acı veya keder olarak tanımlanmaktadır ve kaybın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dizi fiziksel (ağız kuruluğu, nefes almakta güçlük), duygusal (şaşkınlık, öfke, şok, üzüntü), bilişsel (inanmama, karar vermede güçlük) ve davranışsal (uykusuzluk, iştah kaybı, ağlama) tepkilerin varlığını içermektedir.1
Yas süreci kişinin hayatına normal bir şekilde devam etmesi için muhakkak yaşanması gereken bir süreçtir. Yasın 6 ay ya da kişinin içinde bulunduğu koşullara göre 1 yıl sürmesini normal karşılıyoruz. Ölümü gelişimin son evresi olarak tanımlayan ve bu evrenin, yas süreci sayesinde yıkıcı bir durum olmaktan çıkıp kayıp yaşayan insanın gelişmesine yol açabilecek bir durum olarak nitelendiren Kübler Ross yas sürecini 5 farklı evre ile açıklar; inkâr ve izolasyon, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir.2 Buraya kadar her şey normal fakat bir de travmatik yas dediğimiz kayıpların olağan dışı bir biçimde gerçekleşmesi sonucu oluşan yas türü vardır. Travmatik yas sevdiğimiz kişinin tuhaf, aniden ve beklenmedik ölümüyle ortaya çıkar ya da kişi içinde bulunduğu sosyal, psikolojik veya ekonomik nedenlerden ötürü yas durumunu travmatik olarak algılar.
Travmatik yas sorununda; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, vefat eden kişi hakkında gün boyu düşünme, uyuşma, amaçsızlık, kontrolü kaybetme, kaybı kabul etmede güçlük, ayrılık kaygısı belirtileri, yoğun özlem ve ölümü inkar etme gibi belirtiler ortaya çıkar.3 Pandemi sürecinde ölüm ve yas kavramlarıyla alakalı tüm dünyayı bekleyen iki büyük tehlike var. İlk tehlike ölümlerin travmatik bir şekilde yaşanması ve travmatik yasın doğması; ikinci tehlike ise yas sürecinin pandemi sebebiyle sağlıklı bir şekilde yaşanmayıp yasın travmatik yasa evrilmesi.
Yapılan araştırmalar dört temel etkenin kişinin yas tutmasına engel olduğunu ve kişinin zamanla travmatik yas sorunu yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Bunlardan ilki çocuklukta yeterince ihtiyacı karşılanmayan kişilerin keder ve üzüntü hissetmelerini engelleyen duygusal yapıları, ikincisi kişinin kaybettiği yakınına aşırı bağımlı olması ve bitmemiş meselelerinin olması, üçüncüsü kişinin kaybettiği yakınını ani ve beklenmedik veya kötü bir şekilde kaybetmesi, dördüncüsü bireyin toplumsal kısıtlamadan dolayı yas tutma duygularını yansıtamamasıdır.4 Pandemi sürecinde duygusal olarak zorluklar yaşayan, sevdiği kişiyle henüz görecek güzel günleri olan, sevdiği kişi beyaz tulumlular tarafından toprağa defnedilmiş, yas sürecini korona tedbirleri sebebiyle yaşayamayan bir insan düşünün. Travmatik bir yas yaşaması için ne yazık ki tüm koşullar müsait.
Normal şartlar altında sevdiğini kaybeden kişi merhumun o süreçteki her haline tanık olur; hastane yatağında, gasilhanede, tabutta, musallada, kefenli haline ve en sonunda da toprağın içinde. Her basamak bizim sevdiğimizle vedalaşmamız için bir fırsattır fakat bu basamaklar pandemi sürecinde sekteye uğradı. İnsanlar sevdiklerine son bir defa sarılamadı, elleriyle toprağa teslim edemedi, hayatlarında ilk kez gördükleri bir cenaze merasimi yaşadılar, akrabaları virüs kaparız endişesiyle cenazelerine ve taziyelerine gelemediler.
Yas sürecinin travmatik yasa dönüşmemesi için en önemli faktör ailenin ve sosyal çevrenin desteği ve de bu kişilerle beraber dini ritüeller eşliğinde yas sürecini yaşamaktır. Fakat şimdi annesini, babasını kaybeden kardeşler bile birbirine sarılıp ağlayamıyor çünkü biri hastanede, öteki evinde karantinada. Eş dost zaten kapıyı çalamıyor. Bir araya gelip cenaze sahiplerine destek olmak, yalnız olmadığını hissettirmek için merhumun ardından yedisini, kırkını, elli ikisini beraberce okumak da mümkün değil. Haliyle ailesinden ve sosyal çevresinden destek alamayan kişi içine kapanıyor ve yasın içine gömülerek travmatik bir yas sürecinin eşiğine geliyor. Oysa yas beraber ağlayarak, sevdiklerimize sarılarak, inançlarımız doğrultusunda dini ritüelleri beraberce gerçekleştirerek çözülür. Ama bugün tüm çözüm yolları tıkanmış vaziyette.
Etrafımıza bakarken, insanların acılarını gözlemlerken, Koronavirüs kaynaklı bir ölüm haberi alırken lütfen bir yandan da o insanların içinde bulundukları ya da bulunacakları yas sürecini, yaşadıkları zorlukları düşünelim. Ölüm insanın en büyük acısı fakat ne yazık ki pandemi süreci bu acıyı yaşamamızı engelliyor aksine acıyı daha da derinleştiriyor. Acının derinleşmemesi ve kalıcı hale gelmemesi için bireysel ve toplumsal olarak neler yapacağımızın izini de önümüzdeki hafta burada sürelim.
Sevdiğini kaybeden ve hâlâ o acıyı gönlünde bir kor gibi taşıyan herkese sabırlar diliyorum. Allah hepimizin gönlüne ferahlık versin. Ne de olsa biz mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz?
Dipnotlar
1) Bonanno, G. A. ve Kaltman, S. (1999). Toward an Integrative Perspective on Bereavement. Psychological Bulletin, 125, 760–776.
2) Kübler-Ross, E. (1975). Death the Final Stage of Growth. New Jersey: Prentice Hall.
3) Boelen, P. A., van den Bout, J. ve de Keijser, J. (2003a). Traumatic Grief as a Disorder Distinct Study With Bereaved Mental Health Care Patients. American Journal of Psychiatry 160, 1339-1341.
4) Volkan, V. D. ve Zıntl, E. (2010). Gidenin Ardından. İstanbul: OA Yayınları.



.jpg)







