Bugün ne?
Saat gecenin bir buçuğu…
Bugün günlerden ne?
Gözlerinden uyku akan bir taksinin içindeyim
Geçip gidiyorum bütün hayatımı da seni de
Başkent en pahalı örümceğini biriktiriyor,
Unutkanlık, acı, acılar, acılarımız…
Biliyorum sen kaldın, bir de hayatım kaldı geride
Eğlencenin (bayağı bir şölendi) ilerlediğini,
Bir karnaval tadıyla ilerlediğini,
Bir adamın bir öykü anlattığını, bir türkü söylediğini,
Bir kadının saat onda masadan kalkıp gittiğini,
Merkez kaymakamını, rejisör yardımcısını, Medet’i
ve sonunda içinde yirmi çocuk taşıyan bir minibüs gibi çarpıştığımızı.
Senin başın dönüyor, benim bir ayağım basmıyor
Nasıl oluyor, bütün bunlar nasıl oluyor ?
Biliyorum tek bir güvercin onaylamayacak bunu,
Tek bir sokak, tek bir tezgah, tek bir saniye.
Eksikliğe mi alışmışım ne? Mutsuzluğa mı yoksa?
Her şeyin ilk kez tam olmasını istiyorum da o mu olmuyor ?
Neden kişi bir çiçek koparır gibi kaldırıyor da kadehini,
Sonra kırgınlıkla vuruyor masaya elindeki sübyeyi ?
Tek bir köpek onaylamayacak bunu, tek bir Mayıs
Ne mi bugün? Perşembe.
Sabah erken kalkmıştım
Hazinenin serin ve ışıksız koridorlarından, Gelirler’den;
Kağıt hışırtısıyla dolu bütçenin içinden,
Bakanlık berberine selam vererek gelmiş girmiştim odama (seviyorum da bu odayı)
Evet girmiştim, şimdiyse seni ve hayatımı
Ne oldu iyice kestirilemeyen bir parıltı gibi
Geride bırakarak gidiyorum.
Nereye?
Yarın bütün bu ağaçları sulayacaklar.
Ağaçların afroditini anımsadım şimdi…
O ağacın yanından geçerken gökyüzü ne derindi.
Ama bugünkü gökyüzü onun ayrılıkçaya berbat bir çevirisi.
Sen metinde her nasılsa üç satır atlamıştın,
Ben de geçmişe çevirdim bütün zaman kiplerini
Böyle yetişmişim ben, içim götürmez kenarından azıcık kesilmiş ekmeği
Hiç anımsamıyorum tam dolu olmayan bir bardaktan su içtiğimi
Karnaval, soytarılar, maskelilerle birleştiriyoruz masamızı.
Bizim payımıza düştü şölenin dayanılmaz trafiği…
Gülüşlerimiz nasıl da söndü galadan sonra sokağa atılan çiçekler gibi
Ve şimdi, iki kere iki.
Kırdım, evet seni. Ama kırmıştın beni.
Hadi sadece kırılmıştım diyerek önleyeyim herhangi bir eleştiriyi
Kalbim, kalbim! Söyle şimdi ne yapacağım ben kalbi ?
Ne yaparım söyle daha da derine düşerse yaram???
Ben sana rastladığım günlerde, hangi günlerdi onlar?
Tuhaf şey bir günde değişiyor kişi.
Senden öncesi öyle uzak ki anıları bile değişiyor sanki
Geldin masaya oturdun ve hayatımı böldün bir milat gibi
Ve tavukçudaki hırslı Roma Valisi
Yani Pontus Pilatus birlikte kurduğumuz İsa’ları çarmıha gerdim
Ve sen üç satır atladın. Neden atladın?
Tek bir kuş tek bir şapka tek bir çorap onaylamayacak bunu,
Tek bir çicek anlayamayacak
Şu zambakgillerin akıl almaz işlerini
Tek bir insan anlayamayacak
Fazıl’ı: içi boşalmaya yüz tutmuş o şiir tankerini.
Ve tahsini: onu bir duygu taşaronu olarak ananlar olacaktır
Operada cinayet imgesine uygun işler yaptı bu ikisi.
Bense sessizce ayrılıp gittim yarasını kuliste saran bir soytarı gibi,
Tavukçu benim için artık tavşanın suyunun suyu gibi
Sana gelince , ah sen yok musun sen
Bir daha rastlar mıyım sana
Günlerin ne getireceği bilinmez ki
Ben bu şiiri yazdım barok biçimi
Her gün bir şiir yazacağım sana .
Takvim olsun bu, aşkımın takvimi
işte sana sayfaların ilki
(10 Mayıs 1973)
Cemal Süreya
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
30 Aralık 2015
Şiir Sensin
XX I
-Şiir ne ki? - diyorsun, mavi
gözlerini gözlerime mıhlarken.
Şiir ne mi? Soracak mıydın sen de?
Şiir ... sensın ya!...
Gustavo Adolfo Becquer
Çeviri: Bilge Karasu
-Şiir ne ki? - diyorsun, mavi
gözlerini gözlerime mıhlarken.
Şiir ne mi? Soracak mıydın sen de?
Şiir ... sensın ya!...
Gustavo Adolfo Becquer
Çeviri: Bilge Karasu
Mâra
bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın
tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım
mâra
başım omzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık
Asaf Halet Çelebi
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın
tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım
mâra
başım omzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık
Asaf Halet Çelebi
27 Aralık 2015
Kim tartabilir çektiklerimizi
19
Kim tartabilir çektiklerimizi
bulduklarımızı yitirdiklerimizi
nasıl hangi tartıyla
Biz zorla bedel ödeyenler gnomonuz
bilmenin bir yoluyuz
sadece yolu
Tahta bir çubuk çakmışlar yere
zamanı öğreniyorlar bakamayan gözleriyle
basarak gölgelerimize
Süreyya Berfe
Kim tartabilir çektiklerimizi
bulduklarımızı yitirdiklerimizi
nasıl hangi tartıyla
Biz zorla bedel ödeyenler gnomonuz
bilmenin bir yoluyuz
sadece yolu
Tahta bir çubuk çakmışlar yere
zamanı öğreniyorlar bakamayan gözleriyle
basarak gölgelerimize
Süreyya Berfe
Sen aklıma getirdin sen bitir bunu
37
Sen aklıma getirdin
sen bitir bunu
"Gözümde tütüyor kırlar, tek ağaç bile.
...bellek hiç şaşmadan çalışıyordu
buralardan gideli bir yılı geçmemişti sanki.
Bütün varlığım İskele'nin yüzüne bağlı."
Süreyya Berfe
Sen aklıma getirdin
sen bitir bunu
"Gözümde tütüyor kırlar, tek ağaç bile.
...bellek hiç şaşmadan çalışıyordu
buralardan gideli bir yılı geçmemişti sanki.
Bütün varlığım İskele'nin yüzüne bağlı."
Süreyya Berfe
26 Aralık 2015
Çavdar Tarlasında Çocuklar
Bir yerlerde, bir benzin istasyonunda bir iş bulurum diyordum, arabalara benzin, yağ filan doldururdum. Nasıl bir iş olursa olsun, farketmezdi zaten. Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi. Düşündüm, sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece, hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. Biri bana bir şey demek istediğinde bir kâğıda yazar, bana uzatırdı. Bundan bir süre sonra sıkılınca da, ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı. Salak arabalarına benzin, yağ filan doldururdum, onlar da bana bir maaş verirlerdi. Kazandığım parayla bir yerlerde kendime küçük bir kulübe yapar, ömrümün sonuna kadar orada yaşardım. Ormanın hemen yakınında yapardım kulübeyi, fazla içerlere yapmazdım, çünkü daima güneşli bir yerde olmak istiyordum. Kendi yemeğimi kendim pişirirdim, eğer evlenmek filan istersem de, gider kendim gibi sağır-dilsiz bir kız bulur, onunla evlenirdim. Kulübede benimle yaşardı, bana bir şey demek istediği zaman, herkes gibi o da lanet bir kâğıda yazardı. Eğer çocuklarımız olursa, onları bir yerlere saklardık. Onlara bir sürü kitap alırdık, okuma-yazmayı biz öğretirdik.
Bunları düşünürken felaket heyecanlandım. Gerçekten çok heyecanlandım. Bu, sağır-dilsiz numarası çekme işi çılgıncaydı, biliyordum, ama bunları düşünmek yine de hoşuma gitmişti. Ama batıya gitme konusunda gerçekten kararlıydım. Pho-ebe'ye bir hoşça kal diyecektim yalnızca. Ben de birdenbire çılgınlar gibi karşı kaldırıma fırladım -bu arada, az kalsın geberiyordum, doğrusunu isterseniz- ve o kırtasiyeciye girip bir kurşunkalemle bir de bloknot aldım. Vedalaşmak ve Noel harçlığını geri vermek üzere onunla buluşmak için bir not yazarım, okuluna gider, müdürün bürosunda birini bulur, notu ona yollardım. Ama kalemle bloknotu hemen cebime koyup, Pho-ebe'nin okuluna doğru felaket bir hızla yürümeye başladım; notu kırtasiyecide yazamayacak kadar çok heyecanlanmıştım. Hızlı hızlı yürüyordum, çünkü Phoebe öğle yemeği için eve gitmeden önce notu ona ulaştırmak istiyordum ve bunun için de pek fazla zaman kalmamıştı.
Okul nerede biliyordum tabii, küçükken ben de aynı okula gitmiştim. Okula vardığımda kendimi bir tuhaf hissettim. Okulun içinin nasıl olduğunu hatırlayabileceğimden pek emin değildim, ama hatırladım. Her şey aynı, benim zamanımdaki gibiydi. İç tarafta o hep öyle karanlık olan avlu vardı, top atıp kırmasınlar diye lâmbaların üstünde bulunan kafesler yine aynıydı. Avluda oyun için filan yere tebeşirle çizilmiş daireler de aynıydı. Ve o hep filesiz basket potaları; yalnızca panyalar ve potalar.
Kimse yoktu ortalıkta, herhalde daha teneffüs zili çalmamıştı, öğle tatili de olmamıştı henüz. Ortalıkta yalnızca küçük bir oğlan gördüm, zenci bir çocuk, helaya gidiyordu. Aynı bizim zamanımızdaki gibi, öğretmenin helaya gitmesine izin verdiğini gösteren tahta bir çubuk sokuluydu arka cebine.
Halâ terliyordum, ama eskisi kadar çok değildi. Merdivenlere gittim, ilk basamağa oturup satın aldığım kurşunkalemle bloknotu çıkardım. Bizim zamanımızdaki o koku vardı merdivenlerde. Sanki birileri küçük su dökmüş gibi. Okul merdivenleri hep böyle kokar. Her neyse, orada oturup şunları yazdım:
Sevgili Phoebe,
Çarşamba gününe kadar bekleyemeyeceğim, herhalde bugün akşamüstü otostopla batıya doğru yola çıkacağım. Gelebilirsen, saat on ikiyi çeyrek geçe Sanat Müzesi'nİn kapısında buluşalım, Noel harçlığını sana geri vereceğim. Fazla harcamadım.
Sevgiler, Holden
Okul, müzenin yanı başında sayılırdı, zaten eve yemeğe giderken müzenin önünden geçmek zorundaydı, yani beni bulacağından emindim.
Sonra, müdürün odasına doğru çıkmaya başladım merdivenlerden, notu birine verip Phoebe'ye ulaştıracaktım. Kimse açmasın diye belki on kez katladım. Lanet bir okulda hiç kimseye güvenemezsiniz. Ama, ağabeyi filan olduğum için notu ona vereceklerini biliyordum.
Merdivenlerden çıkarken, yine kusacak gibi oldum birdenbire. Yalnız kusmadım. Bir saniye yere oturunca biraz düzeldim. Yerde otururken, beni delirten bir şey ilişti gözüme. Biri duvara, "Seni —" diye yazmıştı. Az kalsın kafayı üşütüyordum. Phoebe'nin ve bütün öbür çocukların bunu görünce ne demek diye merak edeceklerini düşündüm, sonra pis bir çocuk -rezil herifin teki- onlara bunun anlamını söyleyecek, onlar da bunu birkaç gün kafaya takacaklar, belki de üzülüp duracaklardı. Bunu yazanı bulup öldürmek geçti içimden. Herhalde gece geç vakitte sapık bir serserinin teki içeri süzülüp küçük su filan dökerken bunu da duvara yazmıştır diye düşündüm. Onu yakalarken düşledim kendimi, kafasını nasıl taş basamaklara çarpa çarpa, kan içinde geberttiğimi. Ama, biliyordum tabii, bende bunu yapacak yürek olmazdı. Biliyordum bunu. Bu yüzden moralim daha da bozuldu. Doğrusunu isterseniz, yazıyı duvardan elimle silmeye bile cesaret edemedim. Yazıyı silerken öğretmenlerden biri onu benim yazdığımı filan sanabilirdi. Ama sonunda sildim yine de. Sonra müdürün odasına çıktım.
Müdür yoktu ortalıkta, ama bir daktilonun başında oturan yüz yaşında filan bir kadın vardı. Ona, 4 B-l'den Phoebe Caul-field'in ağabeyi olduğumu söyleyip, notu lütfen ona vermesini rica ettim. Çok önemli dedim, annemiz hastalanmıştı, evde yemek yoktu, Phoebe'yle buluşup bir büfede yemek yiyecektik. Yaşlı kadın beni çok iyi karşıladı. Notu benden aldı, yan odadan başka bir kadını çağırdı ve bu kadın notu alıp Phoebe'ye vermeye gitti. Sonra bu yüz yaşındaki kadınla bir sürü ıvır zıvır konuştuk. Oldukça iyi bir kadındı, ona benim, erkek kardeşimin ve ağabeyimin de hep bu okula gittiğimizi anlattım. Bana şimdi hangi okula gittiğimi sordu. Pencey dedim. Pencey'nin çok iyi bir okul olduğunu söyledi. Canım çok istediği halde, ona tersini iddia edecek gücüm olmadığından, sesimi çıkarmadım. Ayrıca, kadıncağız Pencey'yi çok iyi sanıyorsa, bırakın öyle sansın. Yüz yaşındaki birine yeni bir şey söylemekten nefret ediyor insan. Böyle şeyleri duymak istemiyorlar. Bir süre sonra, oradan ayrıldım. Ne tuhaftı. Kadın arkamdan "İyi şanslar!" diye bağırdı, ben Pencey'den ayrılırken aynen bizim Spencer'ın dediği gibi. Tanrım, birisi arkamdan, "İyi şanslar!" diye bağır-dfğında çok kızıyorum. Çok moral bozucu bir şey bu.
Aşağıya bu kez başka bir merdivenden indim. İnerken duvarda bir başka "Seni —" yazısı daha gördüm. Onu elimle silmeye çalıştım, ama bıçakla veya benzeri bir şeyle duvara kazınmıştı. Çıkmıyordu. Durum umutsuzdu. Sileceğim diye bir milyon yıl uğraşsanız, bu dünyadaki tüm "Seni —" yazılarının yansıyla bile başa çıkamazsınız. Olanak yok buna.
Avludaki duvar saatine baktım, saat daha on ikiye yirmi vardı, bizim Phoebe'yle buluşana kadar epey zaman vardı. Ama ben yine de müzeye doğru yürüdüm. Gidecek bir yer yoktu. Kendimi batı yollarına vurmadan önce, bizim Jane Gallagher'ı aramak üzere bir telefon kulübesine gideyim mi diye düşündüm, ama havamda değildim. Her şeyden önce, tatil için eve gelip gelmediğinden emin değildim. Ben de doğru müzeye gidip orada oyalandım.
Müzede Phoebe'yi beklerken, hemen giriş kapısının iç tarafında iki küçük çocuk yanıma gelip bana mumyaların nerede olduğunu sordular. Bana bunu soran çocuğun pantolonunun önü açıktı. Bunu ona söyledim. Çocuk da, hemen benimle konuştuğu yerde -bir köşeye çekilmeden filan- düğmeledi önünü. Bittim buna. Gülecektim, ama kusarım filan diye korktum, gülmedim. "Mumyalar nerde, arkadaş?" dedi çocuk yine. "Biliyor musun?"
Şunlarla biraz dalga geçeyim dedim. "Mumyalar mı? O da ne?" dedim çocuğa.
"Biliyorsun. Mumyalar; şu Ölü herifler. Öylece nezarda yatıyorlar hani."
Nezarmış. Bittim. Mezar demek istiyordu.
"Siz ikiniz neden okulda değilsiniz?" dedim.
"Okul yok bugün," dedi benim konuşan çocuk. Kerata palavra atıyordu, adım gibi biliyordum. Bizim Phoebe gelene kadar yapacak bir şey de yoktu zaten, mumyaların olduğu yere gitmelerine yardım ettim. Vay canına, nerede olduklarını iyi bilirdim, ama müzeye yıllardır gelmemiştim!
"Siz ikiniz mumyaları mı merak ettiniz?" dedim.
"Evet."
"Arkadaşın konuşamıyor mu?"
"Arkadaşım değil. Kardeşim."
"Konuşamıyor mu?" Konuşmayan çocuğa baktım. "Sen konuşamıyor musun?" diye ona sordum.
"Konuşuyorum," dedi. "Canım istemiyor."
Sonunda mumyaların olduğu yeri bulduk ve içeri girdik.
"Mısırlılar ölülerini nasıl gömerlermiş biliyor musun?" diye sordum konuşan çocuğa.
"Yoo."
"Aa, bilsen iyi olur. Çok ilginç. Ölülerin yüzlerini gizli bir kimyasal maddeye batırılmış bezlerle sararlarmış. Bu yolla ölüler mezarlarda yüzleri çürümeden binlerce yıl kalabiliyorlar-mış. Bu gizli maddeyi Mısırlılardan başka hiç kimse bilmiyor. Çağdaş bilim adamları bile."
Mumyaların bulunduğu odaya girebilmek için, duvarları firavun mezarlarından getirilmiş taşlarla döşeli çok dar bir geçitten geçmek zorundaydınız. Oldukça ürkütücü bir yerdi, bu iki uyanığın da bu işten pek hoşlanmadıklarını anlıyordunuz. Felaket sokulmuşlardı bana, hiç konuşmayan çocuk resmen koluma yapışmıştı. "Hadi, gidelim," dedi ağabeyine. "Ben zaten görmüştüm. "Hadi, hey." Döndü ve sıvıştı.
"Ödü koptu valla," dedi ağabeyi. "Hoşça kal!" O da sıvıştı.
Mezar odasında yalnız kaldım. Hoşuma gitti bu, bir bakıma. Güzel ve huzurlu bir yerdi. Sonra birdenbire, duvarda ne gördüm, bilemezsiniz. Bir tane daha "Seni —". Kırmızı pastel, boya kalemi gibi bir şeyle yazılmıştı, vitrinin altında kalan duvar parçasına, taşların altında.
Sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamı-yordunuz, çünkü böyle bir yoktu. Var sanıyordunuz, ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip, burnunuzun dibinde, "Seni —" diye yazıveriyordu. Sanırım, öldüğüm zaman bile, beni bir mezara tıktıklarında başıma diktikleri taşın üstündeki "Holden Caulfield" ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında, "Seni —" yazılmış olacaktır. Biliyorum bunu, gerçekten.
Mumyaların olduğu odadan çıktıktan sonra, helaya gitmem gerekti. İshal olmuştum, doğrusunu isterseniz. İshali pek önemsemedim, ama kenefte bir şey geldi başıma. Dışarı çıkarken, tam kapının önünde baygınlık geçirdim. Ama şansım varmış. Yere düştüğümde az kalsın geberiyordum, neyse ki yan tarafıma düştüm. Gülünçtü ama, baygınlığım geçince kendimi daha iyi hissettim. Kolum acıdı biraz, üstüne düştüğüm yer, ama artık lanet başım dönmüyordu.
Saat on ikiyi on filan geçiyordu, dönüp kapıya gittim, orada bizim Phoebe'yi bekledim. Onu bu son görüşüm nasıl olacak diye düşünmeye başladım. Bizimkileri düşündüm. Onları belki yine görürüm diyordum, ama ancak yıllar sonra. Otuz yaşındayken filan eve giderim diye düşündüm, biri hastalanıp, ölmeden önce beni görmek isterse filan, ama yalnızca böyle bir şey olursa kulübemden ayrılıp giderdim eve. Eve döndüğüm zaman ne olacağını bile getirdim gözümün önüne. Biliyordum, annem felaket sinirlenip ağlamaya başlayacaktı, bana evde kalmam, kulübeye dönmemem için yalvaracaktı, ama ben yine de gidecektim. Acayip rahat havalarda olacaktım. Onu sakinleştirecektim, sonra oturma odasının öbür yanına giderek sigaralıktan bir sigara alıp yakacaktım, felaket soğukkanlı bir havada. Ne zaman isterlerse, beni ziyaret etmelerini söyleyecektim onlara, ama ısrar etmeyecektim. Ne yapacaktım, bizim Phoebe'nin gelip beni ziyaret etmesine izin verecektim yaz tatillerinde, Noel ve Paskalya yortularında. D.B.'nin de beni ziyaret etmesine izin verecektim, yazmak için güzel ve sakin bir yerde kalmak istediğinde, ama film senaryosu yazamazdı benim kulübemde, yalnızca Öyküler ve kitaplar yazabilirdi. Kural koyacaktım, beni ziyarete gelenlerin sahtekârca şeyler yapması yasak olacaktı. Sahtekârlık yaparlarsa, yanımda kalamazlardı.
Danışma odasının duvarındaki saate baktım, saat bire yirmi beş vardı. Okuldaki yaşlı kadın öbür kadına mesajımı Phoebe'ye vermemesini söylemiş midir acaba diye üzülmeye başladım. Acaba kâğıdı yakmasını filan mı söyledi diye üzülüyordum. Felaket üzüldüm ama. Yola çıkmadan önce bizim Phoebe'yi gerçekten görmek istiyordum. Yani, Noel harçlığı filan üstümdeydi hâlâ.
Sonunda onu gördüm. Kapının cam kısmından gördüm onu. Başında benim çılgın avcı şapkam vardı; on mil öteden görebilirdiniz o şapkayı.
Kapıdan çıktım, onu karşılamak için taş basamaklardan inmeye başladım. Anlamadığım şey; elinde bir de bavul vardı. Beşinci Caddeyi geçmiş, geliyordu, elinde de koskoca lanet bir bavul sürüklüyordu. Zor kaldırıyordu bavulu. İyice yaklaşınca, benim eski bavulum olduğunu anladım, VVhooton'dayken kullanmıştım onu. Bu bavulu ne halt etmeye getirdiğini çıkaramamıştım. Yanıma gelince, "Merhaba," dedi. O çılgın bavulu taşıyacağım diye soluksuz kalmıştı.
"Gelmeyeceksin sandım," dedim. "Ne var o lanet bavulda öyle? Benim bir şeye ihtiyacım yok ki. Olduğum gibi gidiyorum. İstasyona bıraktığım bavulları bile almayacağım. Ne halt doldurdun bunun içine?"
Bavulu yere bıraktı. "Elbiselerim var içinde. Seninle geliyorum. Gelebilir miyim?" Tamam mı?"
"Ne?" dedim. Bunu duyduğumda neredeyse düşüyordum yere. Yemin ediyorum size, bayılıyordum. Başım döndü ve düşüp bayılıyorum sandım.
"Arka asansörden indim, Charlene beni görmedi. Pek ağır değil. Yalnızca iki elbisemi, çamaşır, çorap ve birkaç şeyimi aldım. Sen de bak. Ağır değil. Bir baksana... Seninle gelebilir miyim, Holden? Gelemez miyim? Lütfen."
"Hayır. Kapa çeneni."
Küt diye yere düşeceğim sandım. Ona öyle kaba konuşmak istememiştim, ama yine de bayılacağım sandım.
"Niçin istemiyorsun? Lütfen, Holden! Bir şey yapmam; yalnızca yanında gelirim, o kadar! İstemezsen, elbiselerimi de götürmem; yalnızca bir iki-"
"Hiçbir şeyini götüremezsin. Çünkü gelmiyorsun. Ben yalnız gidiyorum. Çeneni kapat bakalım."
"Lütfen, Holden. N'olur, ben de geleyim. Yanında çok, çok, çok - geldiğimin farkında bile-"
"Gitmiyorsun. Kes artık! Ver şu çantayı," dedim. Çantayı ondan aldım. Az kalsın ona vuruyordum. Neredeyse ona bir tokat patlatacaktım. Ona gerçekten vurmak üzereydim.
Phoebe ağlamaya başladı.
"Okulda bir oyunda rol aldığını filan sanıyordum. Oyunda, Benedict Arnold rolü filan oynayacağını sanıyordum," dedim. Bunlan çok kaba bir biçimde söyledim. "Sen ne yapmak istiyorsun şimdi? Oyunda çıkmayacak mısın yani, Tanrı aşkına?" Bu sözlerim onu daha da ağlattı. Memnun olmuştum. Birdenbire, onun gözlerini patlatacak kadar ağlamasını istedim. Ondan nefret bile ettim. Sanırım, eğer benimle gelirse oyunda çıkamayacağı için ondan nefret etmiştim.
"Hadi, gel," dedim. Müzenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. Benimle yürümüyordu. Ben yine de çıktım, çantayı danışmaya götürüp bıraktım, sonra yine çıkıp aşağıya indim. Hâlâ orada, kaldırımda duruyordu, ama ben yanına gidince bana sırtını döndü. Dönerse dönsün dedim. Canı istiyorsa eğer, size sırtını dönebilirdi yani.
"Ben hiçbir yere gitmiyorum. Fikrimi değiştirdim. Sen de ağlamayı kes artık," dedim. İşin gülünç yanı, ben bunu söylediğim sırada, kız ağlamıyordu. Ben yine de söyledim. "Hadi artık. Okula dönüyoruz seninle. Hadi artık, geç kalacaksın."
Bana yanıt filan vermiyordu. Elini tutmaya yeltendim, ama elini kaçırdı benden. Bana sırtını dönmeye devam ediyordu.
"Yemek yedin mi? Öğle yemeği yedin mi?" diye sordum ona.
Bana yanıt vermedi. Ne yaptı beğenirsiniz, benim kırmızı avcı şapkamı -ona verdiğim- çıkardı ve resmen yüzüme fırlattı. Sonra yine sırtını döndü bana. Kahrımdan ölecektim o an, ama bir şey demedim. Şapkayı yerden aldım ve cebime soktum.
"Gel hadi, hey. Birlikte okula dönüyoruz," dedim.
"Ben okula gitmiyorum," dedi.
Bunları düşünürken felaket heyecanlandım. Gerçekten çok heyecanlandım. Bu, sağır-dilsiz numarası çekme işi çılgıncaydı, biliyordum, ama bunları düşünmek yine de hoşuma gitmişti. Ama batıya gitme konusunda gerçekten kararlıydım. Pho-ebe'ye bir hoşça kal diyecektim yalnızca. Ben de birdenbire çılgınlar gibi karşı kaldırıma fırladım -bu arada, az kalsın geberiyordum, doğrusunu isterseniz- ve o kırtasiyeciye girip bir kurşunkalemle bir de bloknot aldım. Vedalaşmak ve Noel harçlığını geri vermek üzere onunla buluşmak için bir not yazarım, okuluna gider, müdürün bürosunda birini bulur, notu ona yollardım. Ama kalemle bloknotu hemen cebime koyup, Pho-ebe'nin okuluna doğru felaket bir hızla yürümeye başladım; notu kırtasiyecide yazamayacak kadar çok heyecanlanmıştım. Hızlı hızlı yürüyordum, çünkü Phoebe öğle yemeği için eve gitmeden önce notu ona ulaştırmak istiyordum ve bunun için de pek fazla zaman kalmamıştı.
Okul nerede biliyordum tabii, küçükken ben de aynı okula gitmiştim. Okula vardığımda kendimi bir tuhaf hissettim. Okulun içinin nasıl olduğunu hatırlayabileceğimden pek emin değildim, ama hatırladım. Her şey aynı, benim zamanımdaki gibiydi. İç tarafta o hep öyle karanlık olan avlu vardı, top atıp kırmasınlar diye lâmbaların üstünde bulunan kafesler yine aynıydı. Avluda oyun için filan yere tebeşirle çizilmiş daireler de aynıydı. Ve o hep filesiz basket potaları; yalnızca panyalar ve potalar.
Kimse yoktu ortalıkta, herhalde daha teneffüs zili çalmamıştı, öğle tatili de olmamıştı henüz. Ortalıkta yalnızca küçük bir oğlan gördüm, zenci bir çocuk, helaya gidiyordu. Aynı bizim zamanımızdaki gibi, öğretmenin helaya gitmesine izin verdiğini gösteren tahta bir çubuk sokuluydu arka cebine.
Halâ terliyordum, ama eskisi kadar çok değildi. Merdivenlere gittim, ilk basamağa oturup satın aldığım kurşunkalemle bloknotu çıkardım. Bizim zamanımızdaki o koku vardı merdivenlerde. Sanki birileri küçük su dökmüş gibi. Okul merdivenleri hep böyle kokar. Her neyse, orada oturup şunları yazdım:
Sevgili Phoebe,
Çarşamba gününe kadar bekleyemeyeceğim, herhalde bugün akşamüstü otostopla batıya doğru yola çıkacağım. Gelebilirsen, saat on ikiyi çeyrek geçe Sanat Müzesi'nİn kapısında buluşalım, Noel harçlığını sana geri vereceğim. Fazla harcamadım.
Sevgiler, Holden
Okul, müzenin yanı başında sayılırdı, zaten eve yemeğe giderken müzenin önünden geçmek zorundaydı, yani beni bulacağından emindim.
Sonra, müdürün odasına doğru çıkmaya başladım merdivenlerden, notu birine verip Phoebe'ye ulaştıracaktım. Kimse açmasın diye belki on kez katladım. Lanet bir okulda hiç kimseye güvenemezsiniz. Ama, ağabeyi filan olduğum için notu ona vereceklerini biliyordum.
Merdivenlerden çıkarken, yine kusacak gibi oldum birdenbire. Yalnız kusmadım. Bir saniye yere oturunca biraz düzeldim. Yerde otururken, beni delirten bir şey ilişti gözüme. Biri duvara, "Seni —" diye yazmıştı. Az kalsın kafayı üşütüyordum. Phoebe'nin ve bütün öbür çocukların bunu görünce ne demek diye merak edeceklerini düşündüm, sonra pis bir çocuk -rezil herifin teki- onlara bunun anlamını söyleyecek, onlar da bunu birkaç gün kafaya takacaklar, belki de üzülüp duracaklardı. Bunu yazanı bulup öldürmek geçti içimden. Herhalde gece geç vakitte sapık bir serserinin teki içeri süzülüp küçük su filan dökerken bunu da duvara yazmıştır diye düşündüm. Onu yakalarken düşledim kendimi, kafasını nasıl taş basamaklara çarpa çarpa, kan içinde geberttiğimi. Ama, biliyordum tabii, bende bunu yapacak yürek olmazdı. Biliyordum bunu. Bu yüzden moralim daha da bozuldu. Doğrusunu isterseniz, yazıyı duvardan elimle silmeye bile cesaret edemedim. Yazıyı silerken öğretmenlerden biri onu benim yazdığımı filan sanabilirdi. Ama sonunda sildim yine de. Sonra müdürün odasına çıktım.
Müdür yoktu ortalıkta, ama bir daktilonun başında oturan yüz yaşında filan bir kadın vardı. Ona, 4 B-l'den Phoebe Caul-field'in ağabeyi olduğumu söyleyip, notu lütfen ona vermesini rica ettim. Çok önemli dedim, annemiz hastalanmıştı, evde yemek yoktu, Phoebe'yle buluşup bir büfede yemek yiyecektik. Yaşlı kadın beni çok iyi karşıladı. Notu benden aldı, yan odadan başka bir kadını çağırdı ve bu kadın notu alıp Phoebe'ye vermeye gitti. Sonra bu yüz yaşındaki kadınla bir sürü ıvır zıvır konuştuk. Oldukça iyi bir kadındı, ona benim, erkek kardeşimin ve ağabeyimin de hep bu okula gittiğimizi anlattım. Bana şimdi hangi okula gittiğimi sordu. Pencey dedim. Pencey'nin çok iyi bir okul olduğunu söyledi. Canım çok istediği halde, ona tersini iddia edecek gücüm olmadığından, sesimi çıkarmadım. Ayrıca, kadıncağız Pencey'yi çok iyi sanıyorsa, bırakın öyle sansın. Yüz yaşındaki birine yeni bir şey söylemekten nefret ediyor insan. Böyle şeyleri duymak istemiyorlar. Bir süre sonra, oradan ayrıldım. Ne tuhaftı. Kadın arkamdan "İyi şanslar!" diye bağırdı, ben Pencey'den ayrılırken aynen bizim Spencer'ın dediği gibi. Tanrım, birisi arkamdan, "İyi şanslar!" diye bağır-dfğında çok kızıyorum. Çok moral bozucu bir şey bu.
Aşağıya bu kez başka bir merdivenden indim. İnerken duvarda bir başka "Seni —" yazısı daha gördüm. Onu elimle silmeye çalıştım, ama bıçakla veya benzeri bir şeyle duvara kazınmıştı. Çıkmıyordu. Durum umutsuzdu. Sileceğim diye bir milyon yıl uğraşsanız, bu dünyadaki tüm "Seni —" yazılarının yansıyla bile başa çıkamazsınız. Olanak yok buna.
Avludaki duvar saatine baktım, saat daha on ikiye yirmi vardı, bizim Phoebe'yle buluşana kadar epey zaman vardı. Ama ben yine de müzeye doğru yürüdüm. Gidecek bir yer yoktu. Kendimi batı yollarına vurmadan önce, bizim Jane Gallagher'ı aramak üzere bir telefon kulübesine gideyim mi diye düşündüm, ama havamda değildim. Her şeyden önce, tatil için eve gelip gelmediğinden emin değildim. Ben de doğru müzeye gidip orada oyalandım.
Müzede Phoebe'yi beklerken, hemen giriş kapısının iç tarafında iki küçük çocuk yanıma gelip bana mumyaların nerede olduğunu sordular. Bana bunu soran çocuğun pantolonunun önü açıktı. Bunu ona söyledim. Çocuk da, hemen benimle konuştuğu yerde -bir köşeye çekilmeden filan- düğmeledi önünü. Bittim buna. Gülecektim, ama kusarım filan diye korktum, gülmedim. "Mumyalar nerde, arkadaş?" dedi çocuk yine. "Biliyor musun?"
Şunlarla biraz dalga geçeyim dedim. "Mumyalar mı? O da ne?" dedim çocuğa.
"Biliyorsun. Mumyalar; şu Ölü herifler. Öylece nezarda yatıyorlar hani."
Nezarmış. Bittim. Mezar demek istiyordu.
"Siz ikiniz neden okulda değilsiniz?" dedim.
"Okul yok bugün," dedi benim konuşan çocuk. Kerata palavra atıyordu, adım gibi biliyordum. Bizim Phoebe gelene kadar yapacak bir şey de yoktu zaten, mumyaların olduğu yere gitmelerine yardım ettim. Vay canına, nerede olduklarını iyi bilirdim, ama müzeye yıllardır gelmemiştim!
"Siz ikiniz mumyaları mı merak ettiniz?" dedim.
"Evet."
"Arkadaşın konuşamıyor mu?"
"Arkadaşım değil. Kardeşim."
"Konuşamıyor mu?" Konuşmayan çocuğa baktım. "Sen konuşamıyor musun?" diye ona sordum.
"Konuşuyorum," dedi. "Canım istemiyor."
Sonunda mumyaların olduğu yeri bulduk ve içeri girdik.
"Mısırlılar ölülerini nasıl gömerlermiş biliyor musun?" diye sordum konuşan çocuğa.
"Yoo."
"Aa, bilsen iyi olur. Çok ilginç. Ölülerin yüzlerini gizli bir kimyasal maddeye batırılmış bezlerle sararlarmış. Bu yolla ölüler mezarlarda yüzleri çürümeden binlerce yıl kalabiliyorlar-mış. Bu gizli maddeyi Mısırlılardan başka hiç kimse bilmiyor. Çağdaş bilim adamları bile."
Mumyaların bulunduğu odaya girebilmek için, duvarları firavun mezarlarından getirilmiş taşlarla döşeli çok dar bir geçitten geçmek zorundaydınız. Oldukça ürkütücü bir yerdi, bu iki uyanığın da bu işten pek hoşlanmadıklarını anlıyordunuz. Felaket sokulmuşlardı bana, hiç konuşmayan çocuk resmen koluma yapışmıştı. "Hadi, gidelim," dedi ağabeyine. "Ben zaten görmüştüm. "Hadi, hey." Döndü ve sıvıştı.
"Ödü koptu valla," dedi ağabeyi. "Hoşça kal!" O da sıvıştı.
Mezar odasında yalnız kaldım. Hoşuma gitti bu, bir bakıma. Güzel ve huzurlu bir yerdi. Sonra birdenbire, duvarda ne gördüm, bilemezsiniz. Bir tane daha "Seni —". Kırmızı pastel, boya kalemi gibi bir şeyle yazılmıştı, vitrinin altında kalan duvar parçasına, taşların altında.
Sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamı-yordunuz, çünkü böyle bir yoktu. Var sanıyordunuz, ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip, burnunuzun dibinde, "Seni —" diye yazıveriyordu. Sanırım, öldüğüm zaman bile, beni bir mezara tıktıklarında başıma diktikleri taşın üstündeki "Holden Caulfield" ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında, "Seni —" yazılmış olacaktır. Biliyorum bunu, gerçekten.
Mumyaların olduğu odadan çıktıktan sonra, helaya gitmem gerekti. İshal olmuştum, doğrusunu isterseniz. İshali pek önemsemedim, ama kenefte bir şey geldi başıma. Dışarı çıkarken, tam kapının önünde baygınlık geçirdim. Ama şansım varmış. Yere düştüğümde az kalsın geberiyordum, neyse ki yan tarafıma düştüm. Gülünçtü ama, baygınlığım geçince kendimi daha iyi hissettim. Kolum acıdı biraz, üstüne düştüğüm yer, ama artık lanet başım dönmüyordu.
Saat on ikiyi on filan geçiyordu, dönüp kapıya gittim, orada bizim Phoebe'yi bekledim. Onu bu son görüşüm nasıl olacak diye düşünmeye başladım. Bizimkileri düşündüm. Onları belki yine görürüm diyordum, ama ancak yıllar sonra. Otuz yaşındayken filan eve giderim diye düşündüm, biri hastalanıp, ölmeden önce beni görmek isterse filan, ama yalnızca böyle bir şey olursa kulübemden ayrılıp giderdim eve. Eve döndüğüm zaman ne olacağını bile getirdim gözümün önüne. Biliyordum, annem felaket sinirlenip ağlamaya başlayacaktı, bana evde kalmam, kulübeye dönmemem için yalvaracaktı, ama ben yine de gidecektim. Acayip rahat havalarda olacaktım. Onu sakinleştirecektim, sonra oturma odasının öbür yanına giderek sigaralıktan bir sigara alıp yakacaktım, felaket soğukkanlı bir havada. Ne zaman isterlerse, beni ziyaret etmelerini söyleyecektim onlara, ama ısrar etmeyecektim. Ne yapacaktım, bizim Phoebe'nin gelip beni ziyaret etmesine izin verecektim yaz tatillerinde, Noel ve Paskalya yortularında. D.B.'nin de beni ziyaret etmesine izin verecektim, yazmak için güzel ve sakin bir yerde kalmak istediğinde, ama film senaryosu yazamazdı benim kulübemde, yalnızca Öyküler ve kitaplar yazabilirdi. Kural koyacaktım, beni ziyarete gelenlerin sahtekârca şeyler yapması yasak olacaktı. Sahtekârlık yaparlarsa, yanımda kalamazlardı.
Danışma odasının duvarındaki saate baktım, saat bire yirmi beş vardı. Okuldaki yaşlı kadın öbür kadına mesajımı Phoebe'ye vermemesini söylemiş midir acaba diye üzülmeye başladım. Acaba kâğıdı yakmasını filan mı söyledi diye üzülüyordum. Felaket üzüldüm ama. Yola çıkmadan önce bizim Phoebe'yi gerçekten görmek istiyordum. Yani, Noel harçlığı filan üstümdeydi hâlâ.
Sonunda onu gördüm. Kapının cam kısmından gördüm onu. Başında benim çılgın avcı şapkam vardı; on mil öteden görebilirdiniz o şapkayı.
Kapıdan çıktım, onu karşılamak için taş basamaklardan inmeye başladım. Anlamadığım şey; elinde bir de bavul vardı. Beşinci Caddeyi geçmiş, geliyordu, elinde de koskoca lanet bir bavul sürüklüyordu. Zor kaldırıyordu bavulu. İyice yaklaşınca, benim eski bavulum olduğunu anladım, VVhooton'dayken kullanmıştım onu. Bu bavulu ne halt etmeye getirdiğini çıkaramamıştım. Yanıma gelince, "Merhaba," dedi. O çılgın bavulu taşıyacağım diye soluksuz kalmıştı.
"Gelmeyeceksin sandım," dedim. "Ne var o lanet bavulda öyle? Benim bir şeye ihtiyacım yok ki. Olduğum gibi gidiyorum. İstasyona bıraktığım bavulları bile almayacağım. Ne halt doldurdun bunun içine?"
Bavulu yere bıraktı. "Elbiselerim var içinde. Seninle geliyorum. Gelebilir miyim?" Tamam mı?"
"Ne?" dedim. Bunu duyduğumda neredeyse düşüyordum yere. Yemin ediyorum size, bayılıyordum. Başım döndü ve düşüp bayılıyorum sandım.
"Arka asansörden indim, Charlene beni görmedi. Pek ağır değil. Yalnızca iki elbisemi, çamaşır, çorap ve birkaç şeyimi aldım. Sen de bak. Ağır değil. Bir baksana... Seninle gelebilir miyim, Holden? Gelemez miyim? Lütfen."
"Hayır. Kapa çeneni."
Küt diye yere düşeceğim sandım. Ona öyle kaba konuşmak istememiştim, ama yine de bayılacağım sandım.
"Niçin istemiyorsun? Lütfen, Holden! Bir şey yapmam; yalnızca yanında gelirim, o kadar! İstemezsen, elbiselerimi de götürmem; yalnızca bir iki-"
"Hiçbir şeyini götüremezsin. Çünkü gelmiyorsun. Ben yalnız gidiyorum. Çeneni kapat bakalım."
"Lütfen, Holden. N'olur, ben de geleyim. Yanında çok, çok, çok - geldiğimin farkında bile-"
"Gitmiyorsun. Kes artık! Ver şu çantayı," dedim. Çantayı ondan aldım. Az kalsın ona vuruyordum. Neredeyse ona bir tokat patlatacaktım. Ona gerçekten vurmak üzereydim.
Phoebe ağlamaya başladı.
"Okulda bir oyunda rol aldığını filan sanıyordum. Oyunda, Benedict Arnold rolü filan oynayacağını sanıyordum," dedim. Bunlan çok kaba bir biçimde söyledim. "Sen ne yapmak istiyorsun şimdi? Oyunda çıkmayacak mısın yani, Tanrı aşkına?" Bu sözlerim onu daha da ağlattı. Memnun olmuştum. Birdenbire, onun gözlerini patlatacak kadar ağlamasını istedim. Ondan nefret bile ettim. Sanırım, eğer benimle gelirse oyunda çıkamayacağı için ondan nefret etmiştim.
"Hadi, gel," dedim. Müzenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. Benimle yürümüyordu. Ben yine de çıktım, çantayı danışmaya götürüp bıraktım, sonra yine çıkıp aşağıya indim. Hâlâ orada, kaldırımda duruyordu, ama ben yanına gidince bana sırtını döndü. Dönerse dönsün dedim. Canı istiyorsa eğer, size sırtını dönebilirdi yani.
"Ben hiçbir yere gitmiyorum. Fikrimi değiştirdim. Sen de ağlamayı kes artık," dedim. İşin gülünç yanı, ben bunu söylediğim sırada, kız ağlamıyordu. Ben yine de söyledim. "Hadi artık. Okula dönüyoruz seninle. Hadi artık, geç kalacaksın."
Bana yanıt filan vermiyordu. Elini tutmaya yeltendim, ama elini kaçırdı benden. Bana sırtını dönmeye devam ediyordu.
"Yemek yedin mi? Öğle yemeği yedin mi?" diye sordum ona.
Bana yanıt vermedi. Ne yaptı beğenirsiniz, benim kırmızı avcı şapkamı -ona verdiğim- çıkardı ve resmen yüzüme fırlattı. Sonra yine sırtını döndü bana. Kahrımdan ölecektim o an, ama bir şey demedim. Şapkayı yerden aldım ve cebime soktum.
"Gel hadi, hey. Birlikte okula dönüyoruz," dedim.
"Ben okula gitmiyorum," dedi.
Bunu bana söyleyince, ona ne diyeceğimi bilemedim. Orada, öyle, birkaç dakika durdum.
"Okula gitmek zorundasın. O rolü oynamak istiyorsun, değil mi? Benedict Arnold olmak istiyorsun, değil mi?"
"Hayır."
"Tabii ki istiyorsun. Kesinlikle istiyorsun. Hadi artık, gidelim," dedim. "Her şeyden önce, ben hiçbir yere filan girmiyorum, söyledim ya sana. Eve gidiyorum. Sen okula gidersen, ben de eve gideceğim. Önce istasyona gidip bavullarımı alacağım, sonra da dosdoğru-"
"Sana, okula gitmeyeceğim dedim. Canın ne istiyorsa yap, ama ben okula gitmiyorum," dedi. "Kapa çeneni, tamam mı?" Ömründe ilk kez bana, kapa çeneni diyordu. Korkunçtu, korkunç. Tanrım, ne kadar korkunç bir şeydi. Küfürden de beter geldi bana. Hâlâ bana bakmıyordu ve elimi her omzuna uzatışımda filan, benden kaçıyordu.
"Baksana, gezmeye ne dersin?" diye sordum ona. "Hayvanat bahçesine gitmek ister misin? Bugün öğleden sonra seni okula değil de, gezmeye götürürsem, keser misin bu saçmalığı?"
"Bana yanıt vermedi, ben de ona bir kez daha söyledim. "Bugün öğleden sonra okulu asmana izin verirsem, gezmeye gidersek, bu saçmalığı keser misin? Yarın uslu bir kız gibi okula gider misin?"
"Gidebilirim de, girmeyebilirim de," dedi. Sonra, gelen arabalara filan hiç bakmadan, hızla lanet sokağın ortasına fırlayıp karşıya geçti. Bazen böyle delirir bu kız.
Peşinden girmedim ama. Peşimden geleceğini biliyordum, ben de sokağın park yakası boyunca hayvanat bahçesine doğru yürümeye başladım. O da aynı yönde, sokağın öbür yakasında yürümeye başladı. Benden yana bakmıyordu hiç, ama göz ucuyla deliler gibi benim nereye gittiğimi izlediğini anlıyordunuz. Her neyse, öylece, ta hayvanat bahçesine kadar yürüdük durduk. Yalnız, iki katlı bir otobüs gelip aramıza girince onu göremedim ve canım sıkıldı. Ama, hayvanat bahçesine vardığımızda ona, "Phoebe! Ben hayvanat bahçesine giriyorum! Hadi gel artık!" diye bağırdım. Bana bakmıyordu, ama beni duyduğunu anlıyordunuz. Hayvanat bahçesinin merdivenlerinden inerken arkama dönüp baktım. Sokağı geçmiş, peşimden geliyordu.
Hayvanat bahçesinde pek fazla insan yoktu, çünkü oldukça berbat bir gündü, ama deniz aslanlarının yüzme havuzunun çevresinde filan birkaç kişi vardı. Ben pek bakmadan geçmeye başlamıştım, ama bizim Phoebe durdu ve sanki deniz aslanlarının beslenmesini seyrediyormuş gibi numara yapmaya
başladı -herifin biri onlara balık atıyordu- ben de geri döndüm. Onunla arayı düzeltmek için bir şans bu, diye düşündüm. Gidip arkasında durdum ve ellerimi omuzlarına koydum, ama dizlerini kırıp elimden sıyrıldı; istediği zaman çok gıcık olabileceğini söylemiştim size. Phoebe deniz aslanları beslenirken orada bekledi ve ben de hemen arkasında durdum. Ellerimi omuzlarına filan koymadım ama, çünkü koy-saydım belki de gerçekten yanımdan sıvışabilirdi. Çocuklar bir tuhaf yani. Onlara karşı nasıl davranacağınıza dikkat etmek zorundasınız.
Deniz aslanlarının oradan ayrıldıktan sonra yanımdan yürümedi, ama pek de uzak durmuyordu artık. Kaldırımın bir yanında o yürüyordu, öbür yanında ben. Durum pek de şahane sayılmazdı, ama daha önce olduğu gibi bir mil uzaktan yürümekten daha iyiydi. O küçük tepeye çıkıp ayılara baktık bir süre, ama bakılacak pek bir şey yoktu, ayılardan yalnızca bir tanesi, kutup ayısı dışardaydı. Öbürü, boz ayı, lanet inine girmiş, çıkmıyordu. Yalnızca kıçını görebiliyordunuz. Başında, kulaklarına kadar inmiş bir kovboy şapkası olan küçük bir çocuk vardı yanımda, babasına durmadan, "Onu dışarı çıkar. Baba. Onu dışarı çıkar," diyordu. Bizim Phoebe'ye baktım, gülmüyordu. Çocuklar size kızdıklarında neler yaparlar, siz de bilirsiniz. Hiç gülmez bunlar.
Ayıların oradan ayrıldıktan sonra, hayvanat bahçesinden çıktık ve parkın içindeki o küçük yolun karşı tarafına yürüdük. Sonra, o hep birileri küçük su dökmüş gibi kokan o ufak tünellerin birinden geçtik. Atlıkarıncaya giden yolun üstündeydi tünel. Bizim Phoebe benimle hâlâ konuşmuyordu, ama artık biraz yanımdan yürümeye başlamıştı. Mantosunun kuşağını arkadan tuttum gırgır olsun diye, ama sıyrıldı elimden. "Bir zahmet, çek ellerini üstümden," dedi. Bana hâlâ kızgındı. Ama önceki kadar kızgın değildi. Her neyse, atlıkarıncaya iyice yaklaştık. Yaklaştıkça da o her zamanki fıttırık müziği de duymaya başlıyordunuz. "Oh, Marie!" adlı şarkıyı çalıyordu. Elli yıl önce, ben çocukken de aynı şarkıyı çalarlardı. Atlıkarıncaların iyi yanlarından biri de bu zaten, hep aynı şarkıları çalıyorlar.
"Kışın atlıkarıncayı kapatıyorlar sanıyordum," dedi bizim Phoebe. Daha ağzını yeni açıyordu ne zamandan beri. Benimle küs olduğunu unutmuştu herhalde.
"Belki Noel diye açılmıştır," dedim.
Ben ona bunu söyleyince, bir şey demedi. Herhalde benimle küs olduğunu hatırlamıştı.
"Binmek ister misin?" dedim. İstediğini biliyordum. Phoebe çok küçükken, Allie, D.B. ve ben onu parka götürürdük, atlıkarıncaya binmeye bayılırdı. Lanet şeyin üstünden indiremezdiniz onu.
"Ama çok büyüğüm," dedi. Bana yanıt vermeyecek sanıyordum, ama vermişti.
"Hayır, değilsin. Hadi, bin. Seni beklerim. Hadi, bin," dedim. Sonra hemen atlıkarıncanın önüne gittik. Atlara binmiş birkaç çocuk vardı, çoğu küçük çocuklardı, birkaç büyük de atlıkarıncanın çevresindeki kanepelere oturmuşlar, onları bekliyorlardı. Gişeye gittim, bir bilet aldım ve ona verdim. Yanımda duruyordu hâlâ. "Al," dedim. "Ha, bir saniye. Bu da Noel harçlığından kalanlar." Bana ödünç verdiği parayı uzattım ona.
"Sende kalsın. Parayı benim için sakla," dedi. Ardından da hemen, "-lütfen," dedi.
Moral bozucu bir şey, böyle birinin size, "lütfen," demesi. Yani Phoebe'nin filan. Felaket moralim bozuldu. Ama parayı cebime koydum.
"Sen binmeyecek misin?" diye sordu bana. Bana biraz tuhaf bakıyordu. Anlıyordunuz, artık bana fazla kızgın değildi.
"Bir başka zaman. Ben sana bakacağım," dedim "Bilet sende, değil mi?"
"Evet."
"Hadi bin, öyleyse; ben şurdaki kanepedeyim. Seni seyredeceğim." Gidip kanepeye oturdum. Phoebe atlıkarıncaya çıktı. Çepeçevre dolaştı. Atlı karıncayı bir kez hırladı. Sonra, iri, kahverengi, yıpranmış görünüşlü bir ata bindi. Atlıkarınca dönmeye başlayınca onu izledim. Atların üstünde yalnızca beş altı tane çocuk vardı. "Smoke Gets in Your Eyes" şarkısı çalmaya başladı. Cazlı ve neşeli çalıyordu. Çocukların hepsi altın yüzüğü yakalamaya çalışıyorlardı, tabii bizim Phoebe de. Lanet atın üstünden düşecek diye ödüm kopuyordu, ama bir şey söylemedim, bir şey yapmadım. Çocuklar altın yüzüğü yakalamak istiyorlarsa, bırakın yakalasınlar, bir şey söylemeyeceksiniz. Düşerlerse düşsünler. Onlara bîr şey demeniz bundan daha kötüdür.
Atlıkarınca durunca, Phoebe attan indi ve yanıma geldi. "Sen de bin ama, şimdi," dedi.
"Hayır. Ben seni seyredeceğim yalnızca. Sanırım, yalnızca seni seyredeceğim," dedim. Ona harçlığından biraz para verdim. "Al şunu. Hadi, git bilet al."
Parayı aldı. "Artık sana kızgın değilim," dedi.
"Biliyorum. Acele et; başlamadan yetiş bari."
Sonra birdenbire beni öptü. Sonra elini havaya kaldırdı, "Yağmur yağıyor. Yağmur başladı."
"Biliyorum."
"Biliyorum. Acele et; başlamadan yetiş bari."
Sonra birdenbire beni öptü. Sonra elini havaya kaldırdı, "Yağmur yağıyor. Yağmur başladı."
"Biliyorum."
Sonra, ne yaptı dersiniz -bittim buna- uzanıp cebimden kırmızı avcı şapkamı çıkardı ve başıma koydu.
"Şapkayı istiyor musun?"
"Biraz giyebilirsin."
"Şapkayı istiyor musun?"
"Biraz giyebilirsin."
"Peki, acele et ama, hadi. Kaçıracaksın. Atın filan kaçacak."
Ama yine de oyalanıyordu.
Ama yine de oyalanıyordu.
"Doğru söylüyorsun, değil mi? Gerçekten bir yere gitmiyorsun, değil mi?" diye sordu bana.
"Tabii," dedim Doğru söylüyordum ona. Yalan değildi. Buradan eve gidecektim artık. "Acele etsene, hadi," dedim. "Başlıyor."
Koştu, bilet aldı ve lanet atlıkarıncaya tam zamanında yetişti. Sonra, kendi atını buluncaya kadar bakındı. Sonra ata bindi. Bana el salladı, ben de ona el salladım.
Vay canına, namussuz bir yağmur başladı! Gök delinmişti sanki, yemin ederim. Bütün anne babalar, herkes sırılsıklam olmamak için kalkıp atlıkarıncanın sundurmasının altına girdiler, ama ben epey bir süre daha kanepede oyalandım. İyice ıslandım ama, özellikle boynum ve pantolonum sırılsıklam oldu. Avcı şapkam epey işe yaramıştı, ama iyi ıslandım yine de. Hiç umursamadım. Birdenbire kendimi acayip mutlu hissettim,
Phoebe'yi böyle durmadan dönerken görünce. Az kalsın haykıracaktım, kendimi felaket mutlu hissediyordum, doğrusunu isterseniz. Neden, bilmiyorum. Felaket güze! görünüyordu yalnızca, üstünde mavi mantosuyla filan dönüp duruyordu. Tanrım, keşke siz de orada olsaydınız.
J. D. Salinger / Çavdar Tarlasında Çocuklar
J. D. Salinger / Çavdar Tarlasında Çocuklar
Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi
"Gelecek Yüzyılın Çiçeğiyim"
“1984 çıkıp gidiyordu dünyadan. Saat 24’e doğru 67 ilimizin bazılarında bir sürü olay oldu. Ben bunların ancak bir kısmını anlatacağım. Tabii, çok küçük olaylar.
Ankara’da bir çocuk erken uyudu, düşünde bir ırmağın kıyısında kocaman bir çiçek gördü; ata benziyordu çiçek; konuşuyordu da. “Ben”, dedi, “gelecek yüzyılın çiçeğiyim.”
***
"Hiçbir Yılbaşını Birlikte Geçirmedik"
“Kars’ta bir kale vardı. Tarihçidir. Sosyal Bilgiler Dersi’nden hep tam not almıştır. “Ben, 1883’ü çok sevmiştim,” dedi, “şimdi yüz yaşına girmiştir; kim bilir nerelerde?”
Bursa’daki Yeşil Camii, Edirne’deki Selimiye Camii’ni düşünüyordu. “Hiçbir yılbaşını birlikte geçirmedik. Ama minarelerimizin uçları anten gibidir; onların sayesinde haberleşebiliyoruz. Bu gece, Edirne’de çok mu rüzgar var acaba? Şu saate kadar bağlantı kuramadık.”
***
"Çok Şükür Bu Gece Ay Işığı Var"
“Aydın’da, trenden bir adam indi, elinde kocaman bir torba vardı. Naylon torbalar olur ya, işte onlardan. “Eyvah!” dedi, “başkasının torbasını almışım. Bunun içinde birkaç oyuncak var. Şimdi beni Noel Baba sanacaklar.”
Trabzon’da kıyı sessiz ve iyice tenhaydı. Bir taka çalkanıp duruyordu suda. “Çok şükür,” dedi, “bu gece ay ışığı var; onunla kutluyorum yeni yılı.”
***
"Yaşlı Bir Çam Ağacı Gözlüklerini Takmış..."
“Mersin’in dağ köylerinden biri de Aslanköy’dür. Bu köyde yaşlı bir çam ağacı gözlüklerini takmış, masanın başına geçmiş bir şeyler yazıyordu: “Nedir bu yılbaşı günlerinde biz çam ağaçlarının başına gelenler! Danıştay’a başvuracağız. Büyük Millet Meclisi’ne de dilekçe sunduk. Hep bizim dallarımızı mı kesecekler?”
***
"1 Ocak Şakası Olmaz Mı?"
“Bir otobüs bir yokuşu tırmanırken birdenbire durdu. “Buraya kadar arkadaşlar!” diye bağırdı yolculara. “Ben geri dönüyorum.”
Döndü. Hızla aşağı doğru ilerlemeye başladı. Yolcular önce şaşırmış, sonra da korkmuşlardı. Hepsi buz kesilmişti sanki. Ama biraz sonra otobüs yeniden göründü. Bu kez çok neşeliydi! “Şaka!” dedi, “şaka yaptım yahu! 1 Nisan şakası olur da, 1 Ocak şakası olmaz mı?”
***
"Çocuklar Her Şeyi Anlar/Okuma Tadı Yaratmak"
Çocuklar İçin Edebiyat*
“185. Gün
İki ay olmuş Çocukça dergisinden kovulalı. Oysa ben oradaki “Aritmetik İyi, Kuşlar Pekiyi” başlıklı sütunumu çok seviyorum. On iki yazı yazmışım. Orhan Alkaya’nın isteği üzerine girdiğim bu işte, başta, bayağı zorlandım. Kolay değil, yedi sekiz yaş düzeyindeki çocuklara, onların öğrenci olmayan yanlarına seslenebilmek. İki yazı çok zor çıktı. Giderek ısınmış ve kendime göre bir yol bulmuştum. Çocukların her şeyi zaten anladığı düşüncesinden çıkış yaptım. Geliştirebilirdim de bunu.
Kapılıp gitmek isterdim o yazılara.”
*Bu bölüm Cemal Süreya’nın Günler (YKY, 1996) adlı yapıtından alınmıştır.
…
-“Hiç uğramıyorsun yahu!” dedi. Senin çocuk dergisinden ne haber?
- Yakında çıkıyor, diye karşılık verdim.
- İlk yazıyı yazdın mı?
- Nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
- Hadi hadi! Yazarsın. Yalnız şunu unutma: Çocuklar her şeyi anlar. Her şeyden söz edebilirsin onlara. Enflasyondan bile.
- Ama…
- Aması yok bunun. Savaşlardan söz et; dünyası sarsan günlerden. Bak, her ay ne kadar kitap çıkıyor. Şairler var. Ressamlar. Sonra, uzay bilginleri. Çevre kirlenmesi, İran’a ve Irak’a domates satıyormuşuz.”
…
- Bilgiçlik taslayan şeyler yazma. Serüvenlerden, düşlerden de söz et. Sözgelimi lacivert ipek helikopter uçsun yazılarında. Bilgi de ver. Yavru belinanın ağırlığını söyle bakalım.
…
- Hep bilgi mi vereceğim çocuklara?
- Yok canım. Senin işin onlarda okuma tadı yaratmaya çalışmak.
Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları
“1984 çıkıp gidiyordu dünyadan. Saat 24’e doğru 67 ilimizin bazılarında bir sürü olay oldu. Ben bunların ancak bir kısmını anlatacağım. Tabii, çok küçük olaylar.
Ankara’da bir çocuk erken uyudu, düşünde bir ırmağın kıyısında kocaman bir çiçek gördü; ata benziyordu çiçek; konuşuyordu da. “Ben”, dedi, “gelecek yüzyılın çiçeğiyim.”
***
"Hiçbir Yılbaşını Birlikte Geçirmedik"
“Kars’ta bir kale vardı. Tarihçidir. Sosyal Bilgiler Dersi’nden hep tam not almıştır. “Ben, 1883’ü çok sevmiştim,” dedi, “şimdi yüz yaşına girmiştir; kim bilir nerelerde?”
Bursa’daki Yeşil Camii, Edirne’deki Selimiye Camii’ni düşünüyordu. “Hiçbir yılbaşını birlikte geçirmedik. Ama minarelerimizin uçları anten gibidir; onların sayesinde haberleşebiliyoruz. Bu gece, Edirne’de çok mu rüzgar var acaba? Şu saate kadar bağlantı kuramadık.”
***
"Çok Şükür Bu Gece Ay Işığı Var"
“Aydın’da, trenden bir adam indi, elinde kocaman bir torba vardı. Naylon torbalar olur ya, işte onlardan. “Eyvah!” dedi, “başkasının torbasını almışım. Bunun içinde birkaç oyuncak var. Şimdi beni Noel Baba sanacaklar.”
Trabzon’da kıyı sessiz ve iyice tenhaydı. Bir taka çalkanıp duruyordu suda. “Çok şükür,” dedi, “bu gece ay ışığı var; onunla kutluyorum yeni yılı.”
***
"Yaşlı Bir Çam Ağacı Gözlüklerini Takmış..."
“Mersin’in dağ köylerinden biri de Aslanköy’dür. Bu köyde yaşlı bir çam ağacı gözlüklerini takmış, masanın başına geçmiş bir şeyler yazıyordu: “Nedir bu yılbaşı günlerinde biz çam ağaçlarının başına gelenler! Danıştay’a başvuracağız. Büyük Millet Meclisi’ne de dilekçe sunduk. Hep bizim dallarımızı mı kesecekler?”
***
"1 Ocak Şakası Olmaz Mı?"
“Bir otobüs bir yokuşu tırmanırken birdenbire durdu. “Buraya kadar arkadaşlar!” diye bağırdı yolculara. “Ben geri dönüyorum.”
Döndü. Hızla aşağı doğru ilerlemeye başladı. Yolcular önce şaşırmış, sonra da korkmuşlardı. Hepsi buz kesilmişti sanki. Ama biraz sonra otobüs yeniden göründü. Bu kez çok neşeliydi! “Şaka!” dedi, “şaka yaptım yahu! 1 Nisan şakası olur da, 1 Ocak şakası olmaz mı?”
***
"Çocuklar Her Şeyi Anlar/Okuma Tadı Yaratmak"
Çocuklar İçin Edebiyat*
“185. Gün
İki ay olmuş Çocukça dergisinden kovulalı. Oysa ben oradaki “Aritmetik İyi, Kuşlar Pekiyi” başlıklı sütunumu çok seviyorum. On iki yazı yazmışım. Orhan Alkaya’nın isteği üzerine girdiğim bu işte, başta, bayağı zorlandım. Kolay değil, yedi sekiz yaş düzeyindeki çocuklara, onların öğrenci olmayan yanlarına seslenebilmek. İki yazı çok zor çıktı. Giderek ısınmış ve kendime göre bir yol bulmuştum. Çocukların her şeyi zaten anladığı düşüncesinden çıkış yaptım. Geliştirebilirdim de bunu.
Kapılıp gitmek isterdim o yazılara.”
*Bu bölüm Cemal Süreya’nın Günler (YKY, 1996) adlı yapıtından alınmıştır.
…
-“Hiç uğramıyorsun yahu!” dedi. Senin çocuk dergisinden ne haber?
- Yakında çıkıyor, diye karşılık verdim.
- İlk yazıyı yazdın mı?
- Nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
- Hadi hadi! Yazarsın. Yalnız şunu unutma: Çocuklar her şeyi anlar. Her şeyden söz edebilirsin onlara. Enflasyondan bile.
- Ama…
- Aması yok bunun. Savaşlardan söz et; dünyası sarsan günlerden. Bak, her ay ne kadar kitap çıkıyor. Şairler var. Ressamlar. Sonra, uzay bilginleri. Çevre kirlenmesi, İran’a ve Irak’a domates satıyormuşuz.”
…
- Bilgiçlik taslayan şeyler yazma. Serüvenlerden, düşlerden de söz et. Sözgelimi lacivert ipek helikopter uçsun yazılarında. Bilgi de ver. Yavru belinanın ağırlığını söyle bakalım.
…
- Hep bilgi mi vereceğim çocuklara?
- Yok canım. Senin işin onlarda okuma tadı yaratmaya çalışmak.
Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları
Adına Kızan
Dedi ki kuşkonmaz
Düşte kımıldar gibi
Çok kızıyorum
Adımı böyle koyanlara ben
Ya kuşlar duyarsa bunu
Ya
Bile bile konmazlarsa bana
- Bilmiyorum
Ellerine ne geçecek
Ne kazanacaklar
Adımı kuşkonmaz koyanlar
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Düşte kımıldar gibi
Çok kızıyorum
Adımı böyle koyanlara ben
Ya kuşlar duyarsa bunu
Ya
Bile bile konmazlarsa bana
- Bilmiyorum
Ellerine ne geçecek
Ne kazanacaklar
Adımı kuşkonmaz koyanlar
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Güneş Öğretmen
Güneş öğretmen
Sevdirir kendisini çok
Ona döner bitkilerin hepsi
Yoksa o
Onun aydınlığına döner hep
Olduğu olmadığı başka
Yaksa tam tepemizdeyken
Yandırsa da bizi
Kavursa da yalaz yalaz
Onun sıcaklığı başka
Bütün günler sürer
Öğrettikleri
Geceleyin bile
Karanlıkta dolaşır sözleri onun
Aydeden yıldızlardan başka
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Sevdirir kendisini çok
Ona döner bitkilerin hepsi
Yoksa o
Onun aydınlığına döner hep
Olduğu olmadığı başka
Yaksa tam tepemizdeyken
Yandırsa da bizi
Kavursa da yalaz yalaz
Onun sıcaklığı başka
Bütün günler sürer
Öğrettikleri
Geceleyin bile
Karanlıkta dolaşır sözleri onun
Aydeden yıldızlardan başka
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Dudaklarından ayrılan ben değildim
Yeniden yola koyulduk.
“Piramitlere ilişkin daha neler bu İbni Battuta?”
“Onları, yıldızların devinimlerini çok iyi bilen, tufanı önceden haber veren bir bilge kişinin yaptırdığını. Piramitleri şu nedenle yaptırmış: Sanatın ve bilimin bütün yapıtlarını buralarda saklayıp yok olmalarını önlemeyi amaçlamış.”
Daha alay edilmemek için çarçabuk ekledim.
“Yine de İbni Battuta bunların varsayım olduğunu, bu yabansı yapıların tam ne amaçla yapıldığını bilmediğini yazıyor.”
“Bence piramitler güzel ve etkileyici olsunlar diye, yeryüzünün ilk harikaları olsun diye yapılmışlardır. Bir işlevi vardır kesinkes ama bunu yalnızca o zamanın hükümdarları biliyordu.”
Bir tepenin doruğuna ulaşmıştık. Ve piramitler işte orada, çevremizdeydi. Devesini durdurup kolunu doğu yönüne doğru öylesine duygulu bir biçimde kaldırdı ki kolu sanki saygınlık kazandı.
“Evlerimiz, saraylarımız ve bizler yok olduktan çok uzun zaman sonra da piramitler olacak. Bu Ölümsüz Olan’ın gözünde de en yararlı oldukları anlamına gelmez mi?”
Elimi onunkinin üstüne koydum.
“Şimdi biz yaşıyoruz. Ve birlikteyiz. İkimiz yalnızız.”
Çevreye bir göz attıktan sonra,
“Evet, ikimiz yalnızız,” dedi.
Devesini benimkine yaklaştırdı, peçesini kaldırdı, beni dudaklarımdan öptü. Tanrım, Kıyamet Gününe dek öylece kalabilirdim.
Dudaklarından ayrılan ben değildim. Benden ayrılan da o değildi. Develerimiz, çarçabuk birbirinden uzaklaştı; dengemizi yitirip düşmekten korktuk.
“Geç oluyor. Dinlensek.”
“Piramitlerde mi?”
“Hayır, biraz daha ötede. Buradan birkaç mil uzakta beni büyütmüş olan dadımın köyü var. Her pazartesi akşamı beni bekler.”
Amin Maalouf / Afrikalı Leo
“Piramitlere ilişkin daha neler bu İbni Battuta?”
“Onları, yıldızların devinimlerini çok iyi bilen, tufanı önceden haber veren bir bilge kişinin yaptırdığını. Piramitleri şu nedenle yaptırmış: Sanatın ve bilimin bütün yapıtlarını buralarda saklayıp yok olmalarını önlemeyi amaçlamış.”
Daha alay edilmemek için çarçabuk ekledim.
“Yine de İbni Battuta bunların varsayım olduğunu, bu yabansı yapıların tam ne amaçla yapıldığını bilmediğini yazıyor.”
“Bence piramitler güzel ve etkileyici olsunlar diye, yeryüzünün ilk harikaları olsun diye yapılmışlardır. Bir işlevi vardır kesinkes ama bunu yalnızca o zamanın hükümdarları biliyordu.”
Bir tepenin doruğuna ulaşmıştık. Ve piramitler işte orada, çevremizdeydi. Devesini durdurup kolunu doğu yönüne doğru öylesine duygulu bir biçimde kaldırdı ki kolu sanki saygınlık kazandı.
“Evlerimiz, saraylarımız ve bizler yok olduktan çok uzun zaman sonra da piramitler olacak. Bu Ölümsüz Olan’ın gözünde de en yararlı oldukları anlamına gelmez mi?”
Elimi onunkinin üstüne koydum.
“Şimdi biz yaşıyoruz. Ve birlikteyiz. İkimiz yalnızız.”
Çevreye bir göz attıktan sonra,
“Evet, ikimiz yalnızız,” dedi.
Devesini benimkine yaklaştırdı, peçesini kaldırdı, beni dudaklarımdan öptü. Tanrım, Kıyamet Gününe dek öylece kalabilirdim.
Dudaklarından ayrılan ben değildim. Benden ayrılan da o değildi. Develerimiz, çarçabuk birbirinden uzaklaştı; dengemizi yitirip düşmekten korktuk.
“Geç oluyor. Dinlensek.”
“Piramitlerde mi?”
“Hayır, biraz daha ötede. Buradan birkaç mil uzakta beni büyütmüş olan dadımın köyü var. Her pazartesi akşamı beni bekler.”
Amin Maalouf / Afrikalı Leo
Aşk Romanları Okuyan İhtiyar
“Aramızda kalsın, kaç yaşındasın Antonio Jose Bolivar?”
“Çok, ama çok yaşlıyım. Kafa kağıdıma göre altmış filan, ama kaydım yapıldığında çoktan koşturduğuma bakılırsa yetmişime yaklaşmış olmalıyım.”
“Sucre”nin hareket çanı çalınca kalkıp vedalaşmak zorunda kaldılar. İhtiyar, gemi ırmağın kıvrıldığı noktada gözden kayboluncaya kadar iskelede kaldı. Sonra artık o gün kimseyle konuşmamaya karar verip takma dişlerini çıkardı, bir mendile sardı ve kitaplarını göğsüne bastırıp kulübesine doğru yürüdü.”
…
“Antonio Jose Bolivar okur, ama yazamazdı.
Gerçi hiç olmazsa seçim dönemlerinde herhangi bir belgeyi imzalamak üzere adını karalamayı öğrenmişti, ama böylesine olaylar o kadar az yaşanıyordu ki sonunda neredeyse bunu bile unutmuştu.
Heceleri birbirine ekleyerek yavaşça okur, ağzında eritircesine sessizce mırıldanır, bir sözcüğü söktüğü an bir solukta tekrarlardı. Aynı işi daha sonra bütün bir tümceyi söktüğü zaman da yapar, böylece sayfalara işlenmiş duygu ve düşüncelerle kendisini özdeşleştirirdi.
Herhangi bir paragraftan özellikle hoşlandığında birkaç kez daha okurdu: İnsan dilinin ne kadar güzel olduğunu kavramak için yeterince çok tekrarlamanın gerektiğini düşünürdü.
En çok sevdiği ikinci eşyası olan bir büyütecin yardımıyla okurdu. En sevdiği eşyası ise takma dişleriydi.”
Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Can Yayınları
“Çok, ama çok yaşlıyım. Kafa kağıdıma göre altmış filan, ama kaydım yapıldığında çoktan koşturduğuma bakılırsa yetmişime yaklaşmış olmalıyım.”
“Sucre”nin hareket çanı çalınca kalkıp vedalaşmak zorunda kaldılar. İhtiyar, gemi ırmağın kıvrıldığı noktada gözden kayboluncaya kadar iskelede kaldı. Sonra artık o gün kimseyle konuşmamaya karar verip takma dişlerini çıkardı, bir mendile sardı ve kitaplarını göğsüne bastırıp kulübesine doğru yürüdü.”
…
“Antonio Jose Bolivar okur, ama yazamazdı.
Gerçi hiç olmazsa seçim dönemlerinde herhangi bir belgeyi imzalamak üzere adını karalamayı öğrenmişti, ama böylesine olaylar o kadar az yaşanıyordu ki sonunda neredeyse bunu bile unutmuştu.
Heceleri birbirine ekleyerek yavaşça okur, ağzında eritircesine sessizce mırıldanır, bir sözcüğü söktüğü an bir solukta tekrarlardı. Aynı işi daha sonra bütün bir tümceyi söktüğü zaman da yapar, böylece sayfalara işlenmiş duygu ve düşüncelerle kendisini özdeşleştirirdi.
Herhangi bir paragraftan özellikle hoşlandığında birkaç kez daha okurdu: İnsan dilinin ne kadar güzel olduğunu kavramak için yeterince çok tekrarlamanın gerektiğini düşünürdü.
En çok sevdiği ikinci eşyası olan bir büyütecin yardımıyla okurdu. En sevdiği eşyası ise takma dişleriydi.”
Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Can Yayınları
Alacakaranlıktaki Ülke
I
Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
Elimde henüz açmamış bir gül var
Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
Yaşayıp giderken halkım.
Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler...
Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
Kırmak istiyorlar saksılarını
Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
Usul usul yer değiştiriyor
Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.
Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
Dilleri yine Tanrı'ya bir şeyler yakarıyor
Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.
Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun...
II
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
Sular alıp götürüyor sanıyorum
Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü...
Günlerdir dökülüyor her yanım.
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
Üç gündür yağmur yağıyor
Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor...
Üç gündür gökyüzü kanıyor
Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
Her yanım yara bere içinde neden?
Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.
Kahvede oturmuş kitap okuyordum
Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
Birdenbire silah seslerini duydum
Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu...
Burası benim evim mi, ne oldu bana?
Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam...
III
Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Perdeler örtük, kapılar sürgülü
Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
Tek tük arabalar geçiyor yoldan
Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
Görmezden geliyor yaşlı bekçi
Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne...
IV
Kendi sesimden korkuyorum bazan, inanır mısın?
Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan...
Gece oluyor. Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
Boşluğa asılmış bir levha gibi
Usul usul sallanıyor
Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.
Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
Kalakalmış odanın bir köşesinde.
Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.
Her gece odama yağmur yağıyor
Bu çığlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
Sabah uyanınca duvarların üstünde
Ve geceden artakalan bir çizgi
Elimle alnımı yoklayınca.
Sana nasıl anlatayım, her gün
Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
Son kez dokunuyorum bir kitaba
Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
Onun çok uzağındaki bir ülkeden.
Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
Yukarlara kaldırıyor - sevecen bir baba gibi...
Hatta bazan baktığım yüzlerde
İyilik dolu bir şeyler buluyorum
O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
Geceleri bunları anımsamak,
Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.
Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
İlk karanlık çökerken sokaklara?
Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma...
Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.
V
Gece geç saatlere kadar yürüyüp durudm
Kentin bitip tükenmeyen yollarında...
Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan
Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
Yüzlerini bir türlü seçemedim
Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.
Bir uçurumuın önünde sabırla bekliyoruz
Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
Uçurum dolacak bir gün ve biz
Karşıya geçebileceğiz diye...
Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.
Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
Düşünüp durarak bir şeyleri,
Şarkılar söyleyerek, ağlayarak...
Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
Sanki bir nar dağılmak...
VI
Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.
Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
Kim yanıt verecek şimdi onlara?
Neye yarar bütün bu sözler,
Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
Artık unuttuk, onların düşlerini de
Çoğu şey gibi bu kargaşada.
Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
- Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?
VII
Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
Kendi ölümlerinden daha çok.
Sokaklara bakan pencerelerde
Gözlerinin izi kaldı artık.
Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
Birdenbire birleşti ülkemde.
Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
-Bugün kim ölecek?
Gencecik tarihler düşüyor
Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
(Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam).
Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
- Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
Yavrum, elimin altında!
Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
- Bana bir çelenk yap kardeş,
Üstüne de bir şey yazma
Ölüler okumayı bilmez ki...
Korkarım, kalacak bu toprakta
Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
Dilerim, inci diye toplasınlar onları
Bizden sonra yaşayacak olanlar.
Dilerim, mermi diye toplamasınlar!
VIII
Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
(Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
Duvarları kurşun yaralarıyla
Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
Artık ölebilirim, diyebilirsin
Yanımda, yöremde yıkıntılar
Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
Taşıyan birinin kurşunu var!
IX
Geceyarısı bindim bu otobüse
Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
Fazlaca dolanmadım ortalıkta
Girip de ilk oturan ben oldum.
Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
Gülümsedim yanımdaki köylüye.
Geceyarısı bindim bu otobüse...
Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam - aldım
Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
Bir şeyler sordu bana - yanıtladım.
Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye...
Niye durdu bu otobüs, söylesene?
Işıkları yandı, yolcular uyandılar
Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
-Herkes aşağı insin!
Bir bir indi bütün yolcular
Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
O zaman ayırdılar beni bir kenara.
Ellerimi yukarı kaldırttılar
Kavuşturdum yukarda kollarımı;
Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
Ya da düşürmemeye bir gülü...
Yaralı ülkemin özgürlüğünü...
X
Karanlık, alabildiğine karanlık
Kentimin üstünde, ülkemin üstünde...
Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?
Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
Polis arabaları gidip geliyor
Yol boyunca
ağır aksak.
Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.
Karanlık, alabildiğine karanlık...
Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
İnce ince bir yaz yağmuru başladı.
- Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?
Ana caddeyi askerler sardı.
Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
Onun o küçücük bedeninden çıkan
O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
Örtüyor yüzünü elleriyle.
Karanlık, alabildiğine karanlık
Kentimin üstünde, ülkemin üstünde...
XI
Mermerlerin üstüne kazınacak
Sözler söylemediler bu dünyada.
Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
Çünkü değişir, acıdan sevince
Umuttan düş kırıklığına ikide bir.
Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
Kahpece öldürüldüler, dersin
Çok severlerdi bu ülkeyi...
Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.
XII
Kitaplarını paket adersin
Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
Sonra alırsın başını avuçlarına
Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.
İnce bir yağmur dalar gözlerini
Harlı bir ateş ellerini yakar
Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
Bir el, sobanın kapağını açar.
Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
Yeniden okumak geçer içinden
Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları...
Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.
Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
O zaman anlarsın en sonunda.
XIII
Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
Birileri var mı diye sormaz.
Ölüm gelir sonra silah sesleri,
Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.
Niye böyle bu, niye bu ölüm?
Nedir son düşündüğü acaba
Kahpece vurulup giden birinin?
İçinde portakal olan bir kağıt torba
Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
Düşer bir can daha sessizce toprağa.
Ölüm gelir. Çiçekler ölülerin tabutlarına
Çelenk olmak için büyür.
Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
Zamanı gelince akmak için.
Dudakları hep aralık durur
Bir gün ağıt yakmak için.
Gözleri hep yollara, yollara bakar.
Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
Bir tek insan geçmez olur.
Ölüm gelir. Önce silah sesleri...
Ve bir el, hayatın sesini boğan
O çanlara, birdenbire dokunur.
XIV
Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
Oyun olsun diye boş, anlamsız...
Niye böyle gecikiyor o gün?
Niye her yerde bir naftalin kokusu?
Neyi saklayabiliriz ki yarına?
Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
Nerede hangi maskenin - ve niçin,
Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
Dokunsam bir adamın koluna dostça
Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.
Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
Bırakacağım şiir yazmayı
Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken...
Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
Yeter ki, silah sesleri gelmesin
Her gece kentimin sokaklarından
Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!
XV
Acılı oğulları ülkemin
Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
Gözlerine baksan çayırları görürsün,
Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
Acılı oğulları ülkemin
Taşralılık sarılı bedenlerine.
Uçup şarap içerler, kötü sigara
Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
Bir gecekondu nemli bir oda.
Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
Masanın üstünde çay bardakları,
Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
Onun altında gazeteler, kitaplar.
Duvarlarda resimler ve yazılar...
Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.
Acılı oğulları ülkemin
Ölüp giderler bir akşamüstü
Karanlık, kuytu bir sokakta;
Gözleri sonuna kadar hayata açık.
Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.
Ertesi gün resimleri gazetelerde
Ve bir tarih resmin altında:
Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta...
Ahmet Erhan
Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
Elimde henüz açmamış bir gül var
Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
Yaşayıp giderken halkım.
Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler...
Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
Kırmak istiyorlar saksılarını
Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
Usul usul yer değiştiriyor
Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.
Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
Dilleri yine Tanrı'ya bir şeyler yakarıyor
Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.
Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun...
II
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
Sular alıp götürüyor sanıyorum
Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü...
Günlerdir dökülüyor her yanım.
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
Üç gündür yağmur yağıyor
Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor...
Üç gündür gökyüzü kanıyor
Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
Her yanım yara bere içinde neden?
Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.
Kahvede oturmuş kitap okuyordum
Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
Birdenbire silah seslerini duydum
Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu...
Burası benim evim mi, ne oldu bana?
Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam...
III
Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Perdeler örtük, kapılar sürgülü
Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
Tek tük arabalar geçiyor yoldan
Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
Görmezden geliyor yaşlı bekçi
Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne...
IV
Kendi sesimden korkuyorum bazan, inanır mısın?
Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan...
Gece oluyor. Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
Boşluğa asılmış bir levha gibi
Usul usul sallanıyor
Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.
Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
Kalakalmış odanın bir köşesinde.
Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.
Her gece odama yağmur yağıyor
Bu çığlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
Sabah uyanınca duvarların üstünde
Ve geceden artakalan bir çizgi
Elimle alnımı yoklayınca.
Sana nasıl anlatayım, her gün
Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
Son kez dokunuyorum bir kitaba
Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
Onun çok uzağındaki bir ülkeden.
Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
Yukarlara kaldırıyor - sevecen bir baba gibi...
Hatta bazan baktığım yüzlerde
İyilik dolu bir şeyler buluyorum
O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
Geceleri bunları anımsamak,
Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.
Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
İlk karanlık çökerken sokaklara?
Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma...
Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.
V
Gece geç saatlere kadar yürüyüp durudm
Kentin bitip tükenmeyen yollarında...
Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan
Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
Yüzlerini bir türlü seçemedim
Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.
Bir uçurumuın önünde sabırla bekliyoruz
Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
Uçurum dolacak bir gün ve biz
Karşıya geçebileceğiz diye...
Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.
Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
Düşünüp durarak bir şeyleri,
Şarkılar söyleyerek, ağlayarak...
Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
Sanki bir nar dağılmak...
VI
Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.
Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
Kim yanıt verecek şimdi onlara?
Neye yarar bütün bu sözler,
Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
Artık unuttuk, onların düşlerini de
Çoğu şey gibi bu kargaşada.
Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
- Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?
VII
Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
Kendi ölümlerinden daha çok.
Sokaklara bakan pencerelerde
Gözlerinin izi kaldı artık.
Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
Birdenbire birleşti ülkemde.
Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
-Bugün kim ölecek?
Gencecik tarihler düşüyor
Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
(Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam).
Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
- Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
Yavrum, elimin altında!
Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
- Bana bir çelenk yap kardeş,
Üstüne de bir şey yazma
Ölüler okumayı bilmez ki...
Korkarım, kalacak bu toprakta
Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
Dilerim, inci diye toplasınlar onları
Bizden sonra yaşayacak olanlar.
Dilerim, mermi diye toplamasınlar!
VIII
Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
(Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
Duvarları kurşun yaralarıyla
Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
Artık ölebilirim, diyebilirsin
Yanımda, yöremde yıkıntılar
Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
Taşıyan birinin kurşunu var!
IX
Geceyarısı bindim bu otobüse
Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
Fazlaca dolanmadım ortalıkta
Girip de ilk oturan ben oldum.
Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
Gülümsedim yanımdaki köylüye.
Geceyarısı bindim bu otobüse...
Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam - aldım
Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
Bir şeyler sordu bana - yanıtladım.
Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye...
Niye durdu bu otobüs, söylesene?
Işıkları yandı, yolcular uyandılar
Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
-Herkes aşağı insin!
Bir bir indi bütün yolcular
Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
O zaman ayırdılar beni bir kenara.
Ellerimi yukarı kaldırttılar
Kavuşturdum yukarda kollarımı;
Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
Ya da düşürmemeye bir gülü...
Yaralı ülkemin özgürlüğünü...
X
Karanlık, alabildiğine karanlık
Kentimin üstünde, ülkemin üstünde...
Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?
Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
Polis arabaları gidip geliyor
Yol boyunca
ağır aksak.
Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.
Karanlık, alabildiğine karanlık...
Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
İnce ince bir yaz yağmuru başladı.
- Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?
Ana caddeyi askerler sardı.
Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
Onun o küçücük bedeninden çıkan
O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
Örtüyor yüzünü elleriyle.
Karanlık, alabildiğine karanlık
Kentimin üstünde, ülkemin üstünde...
XI
Mermerlerin üstüne kazınacak
Sözler söylemediler bu dünyada.
Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
Çünkü değişir, acıdan sevince
Umuttan düş kırıklığına ikide bir.
Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
Kahpece öldürüldüler, dersin
Çok severlerdi bu ülkeyi...
Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.
XII
Kitaplarını paket adersin
Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
Sonra alırsın başını avuçlarına
Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.
İnce bir yağmur dalar gözlerini
Harlı bir ateş ellerini yakar
Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
Bir el, sobanın kapağını açar.
Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
Yeniden okumak geçer içinden
Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları...
Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.
Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
O zaman anlarsın en sonunda.
XIII
Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
Birileri var mı diye sormaz.
Ölüm gelir sonra silah sesleri,
Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.
Niye böyle bu, niye bu ölüm?
Nedir son düşündüğü acaba
Kahpece vurulup giden birinin?
İçinde portakal olan bir kağıt torba
Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
Düşer bir can daha sessizce toprağa.
Ölüm gelir. Çiçekler ölülerin tabutlarına
Çelenk olmak için büyür.
Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
Zamanı gelince akmak için.
Dudakları hep aralık durur
Bir gün ağıt yakmak için.
Gözleri hep yollara, yollara bakar.
Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
Bir tek insan geçmez olur.
Ölüm gelir. Önce silah sesleri...
Ve bir el, hayatın sesini boğan
O çanlara, birdenbire dokunur.
XIV
Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
Oyun olsun diye boş, anlamsız...
Niye böyle gecikiyor o gün?
Niye her yerde bir naftalin kokusu?
Neyi saklayabiliriz ki yarına?
Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
Nerede hangi maskenin - ve niçin,
Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
Dokunsam bir adamın koluna dostça
Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.
Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
Bırakacağım şiir yazmayı
Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken...
Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
Yeter ki, silah sesleri gelmesin
Her gece kentimin sokaklarından
Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!
XV
Acılı oğulları ülkemin
Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
Gözlerine baksan çayırları görürsün,
Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
Acılı oğulları ülkemin
Taşralılık sarılı bedenlerine.
Uçup şarap içerler, kötü sigara
Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
Bir gecekondu nemli bir oda.
Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
Masanın üstünde çay bardakları,
Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
Onun altında gazeteler, kitaplar.
Duvarlarda resimler ve yazılar...
Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.
Acılı oğulları ülkemin
Ölüp giderler bir akşamüstü
Karanlık, kuytu bir sokakta;
Gözleri sonuna kadar hayata açık.
Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.
Ertesi gün resimleri gazetelerde
Ve bir tarih resmin altında:
Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta...
Ahmet Erhan
25 Aralık 2015
Pâdişâh-ı 'aşkam u dil defter u dîvân bana
Pâdişâh-ı 'aşkam u dil defter u dîvân bana
Derd u mihnet sözlerin yazdum yeter 'unvân bana.
İnlerem tanbûr-veş bagrum delindi ney gibi
Bezm-i gamda mesken oldı kûşe-i hicran bana.
Buseye bir cân nedür bin cân virürdüm cân ile
Yarım ağız buse ikrar eylese yârum bana.
Öldürür gerçi ki gamzen 'âşıka virmez amân
Leblerün Îsî-nefes her lahza virür cân bana.
Yanayum pervâne veş şem'-i cemâli nûrına
Şem'-i hüsne çün Muhibbi didi dilber yan bana.
Muhibbî
(Kanuni Sultan Süleyman)
Derd u mihnet sözlerin yazdum yeter 'unvân bana.
İnlerem tanbûr-veş bagrum delindi ney gibi
Bezm-i gamda mesken oldı kûşe-i hicran bana.
Buseye bir cân nedür bin cân virürdüm cân ile
Yarım ağız buse ikrar eylese yârum bana.
Öldürür gerçi ki gamzen 'âşıka virmez amân
Leblerün Îsî-nefes her lahza virür cân bana.
Yanayum pervâne veş şem'-i cemâli nûrına
Şem'-i hüsne çün Muhibbi didi dilber yan bana.
Muhibbî
(Kanuni Sultan Süleyman)
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi'yim, hoş halim
Celîs-i halvetim, varım, habîbim mâh-ı tâbânım
Enîsim, mahremim, varım, güzeller şâhı sultânım
Hayatım hâsılım, ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim
Bahârım, behçetim, rûzum, nigârım verd-i handânım
Neşâtım, işretim, bezmim, çerâğim, neyyirim, şem'im
Turuncu u nâr u nârencim, benim şem'-i şebistânım
Nebâtım, sükkerim, gencim, cihân içinde bî-rencim
Azîzim, Yüsuf`um varım, gönül Mısr'ındaki hânım
Stanbûlum, Karaman'ım, diyâr-ı milket-i Rüm'um
Bedehşân'ım ve Kıpçağım ve Bağdâd'ım, Horasânım
Saçı mârım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bîmârım
Ölürsem boynuna kanım, meded hey nâ-müselmânım
Kapında, çünki meddâhım, seni medh ederim dâim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi'yim, hoş halim!
Muhibbî
Enîsim, mahremim, varım, güzeller şâhı sultânım
Hayatım hâsılım, ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim
Bahârım, behçetim, rûzum, nigârım verd-i handânım
Neşâtım, işretim, bezmim, çerâğim, neyyirim, şem'im
Turuncu u nâr u nârencim, benim şem'-i şebistânım
Nebâtım, sükkerim, gencim, cihân içinde bî-rencim
Azîzim, Yüsuf`um varım, gönül Mısr'ındaki hânım
Stanbûlum, Karaman'ım, diyâr-ı milket-i Rüm'um
Bedehşân'ım ve Kıpçağım ve Bağdâd'ım, Horasânım
Saçı mârım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bîmârım
Ölürsem boynuna kanım, meded hey nâ-müselmânım
Kapında, çünki meddâhım, seni medh ederim dâim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi'yim, hoş halim!
Muhibbî
24 Aralık 2015
Sur mağdurları anlatıyor
"Bizi kendi şehrimizde mülteci yaptılar..." "Kızım geceleri delirecek gibi oluyor...", "Çıkıp hendekleri savundular ve evlerine döndüler. Ben dönebiliyor muyum? Hayır..." Diyarbakır'ın Sur ilçesindeki evlerini terk edenler, önceki ve sonraki yaşamlarını, kimliklerinin gizlenmesi kaydıyla Al Jazeera’ye anlattı.
Diyarbakırlı şair Ahmed Arif’in, "Diyarbekir Kalesinden Notlar" ve "Adiloş Bebenin Ninnisi" şiirinin ilk dizelerini ezberden okuyarak başlıyor sözlerine Mehmet:
“Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hâl değil,
Sormayın hiç
Laaaaal...
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yârin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem…”
“İşte biz böyle, boynumuzu kırıp çıktık, evimiz eyvanımız târûmar, ama dilimiz lâl.”
Otuzlu yaşların ortalarındaki inşaat işçisi Mehmet, çocuklarıyla sığındığı ağabeyinin evinde cümlelerini aceleyle birbirine iliştirirken huzursuz ve gergin. Toplamda 18 nüfus 80 metrekarelik evde yaşıyorlar. Ağabeyi olsa da zorunlu ve uzun misafirliklerinin mahcubiyeti davranışlarının tamamında kendisini gösteriyor. Gürültü yaptıklarında sadece kendi çocuklarına kızıyor ve yeğenlerinin mesul oldukları yaramazlıkların ceremesini de yine kendi çocuklarından çıkarıyor.
‘Memlekette mülteci’
Mehmet, Sur’da güvenlik endişesiyle açık edemediği bir mahallede eşi ve dört çocuğuyla, kendi ifadesiyle ‘fakir’ bir yaşam sürerken, nasıl ‘kendi memleketlerinde mülteci’ olduklarını anlatıyor.
“Evim, işim, çocuklarımın okulu, takıldığım kahve ve bütün hayatımız Sur’da. Surların dışına çıktığımda garip hissederim kendimi, orada doğdum ve oranın dışına askerlik haricinde hiç çıkmadım. Ama şimdi zoraki çıkardılar işte. Gelip buraya sığındık, buradan başka gidecek yerimiz yok. Çünkü akrabalarımın da tamamı Sur’da oturuyor. Ağabeyim bizi konukseverlikle karşıladı, ama onların da bir hayatı var. Erkekler bir odada, kadınlar bir odada yatıyoruz. Yemek yerken herkese yetecek kaşık bile yok. Haftada bir gün elime iş ya geçiyor ya geçemiyor, ondan kazandığımla da ekmek alıyorum. Gücüm başka bir şey yapmaya yetmiyor. Hanımıma, evlatlarımın durumlarına baktığımda bu da benim zoruma gidiyor. İşte böyle abi, bizi memleketimizde, kendi şehrimizde mülteci yaptılar.”
‘Baba gitme, mayın patlar’
Sur ilçesini terk edenlerin sığındıkları yerlerden biri Bağlar ilçesi. Akşam saatlerinde göz yaşartıcı gaz ve yakılan lastiklerin kokusu havada asılı duruyor. İlçenin bazı yerlerinden patlama sesleri yükseliyor. Caddelerde şehir içi çalışan minibüs dışında trafik yok. Her patlamada birkaç perde açılıyor tuğla binalardan, seslerin geldiği yön kestirilmeye çalışılıyor; ardından daha sıkı kapatılıyor.
Murat, Sur’da Dabanoğlu mahallesinde oturuyor. 30 yaşında ve iki çocuğu var. İlköğretim birinci sınıf öğrencisi kızının her dışarı çıkışında bacaklarına sarılıp ‘baba gitme, mayın patlar ölürsün’ dediğini anlatıyor. Ona göre; mayın, patlama, roket ve kanas ifadelerini küçük kızının kelime dağarcığına sokanlar bu meseledeki suçlu taraf.
“Kızım mahallelerimizde yaşananların birebir şahidi oldu. Patlamada yere yatmayı öğrenmiş. Sur’da çatışmalar sürerken evimizin içinde köşe kapmaca oynuyorduk sanki. Patlama nereden gelirse daha uzak odaya kaçıyor, o tarafta silah sesleri artınca başka bir odaya. Böyle bir yaşam olabilir mi Allah aşkına? Her sokağa çıkışımda bacaklarıma sarılıp ağlıyordu. Mayınla öleceğimi düşünüyordu. Daha el kadar kız ve roket, kanas, mayın ve ölümleri biliyor; nasıl bir hayatı olacak büyüyünce düşünebiliyor musunuz? Çıktık Sur’dan, bacımın evine geldik ama bu semtte de patlamalar eksik olmuyor. Kızım geceleri delirecek gibi oluyor. Uzaklara gidebilecek imkânımız yok. Elde avuçta bir şey kalmadı, vallahi bir kat elbise alıp çıkabildik evimizden. Neyimiz varsa bu üzerimizde gördükleriniz.”
Nasıl başladı?
Sur’dan kaçıp kentin banliyölerine sığınanların çoğuna göre, Sur’daki mesele hendekten önceye dayanıyor. Murat bu görüşte olanlardan. Sur’da bugün yaşananların altyapısının çözüm süreci ile birlikte atıldığını anlatıyor.
“30 yıldır orada yaşıyorum. Mahallemdekileri ev ev, isim isim tanırım. Bu çözüm sürecibaşladığında baktım ki her gün yeni insanlar geliyorlar ve yerleşmeye başlıyorlar. Sorup soruşturduğumda sınır dışına çıkmayan örgüt mensupları olduklarını öğrendim. Çarşıda, pazarda, kahvelerde insanları toplayıp bir şeyler anlatıyorlardı. Düzgün, hatta İstanbul Türkçeleri vardı. Duvarlarda ‘MLKP’ yazıları görmeye başladım. Sonra ....... 'den (Al Jazeera'nin okurlara notu: Burada bir başka şehrin ismini veriyor, bunu yayıncılık prensiplerimiz gereği yazmıyoruz) geldiklerini öğrendim. Buldukları erkekleri, kadınları yollarından çevirip propaganda yapıyorlardı. Ne zamanki Suruç saldırısı oldu, bunların hem sayısı arttı, hem de sertleşmeye başladılar. Mahallemizde kimlik soruyorlar ve ‘bu hangi taraftan’ diyerek bizleri tanıyanlara soruyorlardı. Hendekler kazılmaya başladığında Hevsel bahçelerinden de motosikletli gençler sırt çantalarıyla silah taşıyorlardı. Günlerce yığınak yaptılar. Yıkılan eski yapıların molozlarından ve belediye kamyonlarının taşıdıkları kumları çuvallara doldurup barikat yaptılar. Mahallenin çocuklarını yanlarına aldılar, YDG-H diye eğitim verdiler. Zaten onların bütün ayak işlerini, kılavuzluk gibi işleri bu YDG-H’liler görür. O gün anladım ki bir daha huzurumuz olmayacak.”
‘Evim işaretlendi’
Görüş olarak hiçbir tarafa yakınlığı bulunmamasına karşın mahallelerine gelenlerin baskıcı tutumuna karşı çıktığı için evinin işaretlendiğini anlatan Murat, şöyle devam ediyor sözlerine;
“Sabah kalkıp baktım ki, evimin kapısına boya ile çarpı atmışlar. Çocuklar yaptı zannettim, ama mahallede aynı boya ile atılmış başka çarpılar da gördüm. Ya dindar ya da benim gibi bağımsız insanlardı, bütün evleri biliyordum. Akşamları ateş yakıp etrafında halay çekip kapıları çalıyorlardı. Mahalledekilerin de kendilerine katılmalarını istiyorlardı. Çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları başladığında tutumları tamamen değişti. Kapıları kapatmak yasaktı, istedikleri zaman girip çıkıyorlardı. Akşamları tencere tava çalarak gürültü çıkarmamızı istiyorlardı. Tencere çalmazsan hain oluyordun. Sokağa çıkma yasağı kaldırılınca önceden boşalttıkları evlere çekiliyorlardı. Bu sefer polis gelip küfürler etmeye başlıyordu. Ana avrat düz gittiler. Onlara destek verdiğimizi, mücadele etmemiz gerektiğini anlatıyorlardı. YDG-H’lilerin yazı yazdıkları duvarlara onlar da yazıyorlardı. Bu yazılar ve tavırları insanları YDG-H çevresine itti. Devlet ilk günden müdahale edip şefkatle yaklaşsaydı bu olaylar bu boyuta gelmezdi. Buraları çok boşladılar ve senin boş bıraktığın yerleri birileri gelip doldurur. Arada da benim, senin gibi insanlar ezilir.”
‘Kapıyı açın!’
Ev hanımı M.C.Sur’daki olayların ardından kaçıp kızının evine sığınmış. Elinde mendili ve anlattıklarına ancak gözyaşlarını silerken ara veriyor.
“Gece 11 gibi kapım çalındı. Korktum, o saatte kimseyi beklemiyorum. Açmayınca daha sert çaldı. ‘Aç, kırdırma bize’ dediler. Açtım iki kadın, iki erkek. ‘Niye açmıyorsun?’ diye sorduklarında korktuğumu söyledim. ‘Bizden değil, T.C.’den korkun’ diyerek, geçip içeri oturdular. Yemek istediler; verdim, çay istediler verdim. Sonra konuşacaklarını söyleyerek odadan çıkmamı istediler. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle eşim eve gelememişti ve kızımla tektik evde. Çıkıp gittiler, ama kapıyı hep açık tutmamızı istediler. Bir terlik koydum kapının arasına. Sonraki gün yine geldiler. Bir silah verip saklamamı istediler. Mecburen alıp kilere koydum. Elim ayağım titredi. Çok korktum, bana değil ama kızıma zarar vermelerinden endişelendim. Ertesi gün gelip silahlarını aldılar. Orada oturamayacağımızı anladık. Sokağa çıkma yasağı kaldırıldığında çıktık geldik. Görenlerden öğrendiğimiz kadarıyla evden ayrıldığımız için roketle yıkmışlar talan etmişler. Ben şimdi nereye gideceğim bilmiyorum. Hep burada kalamam ki.”
‘Oğlum YDG-H’de’
İ.Ş. Sur sakinlerinden. Onun sıkıntısı daha büyük. Çünkü, olaylar başladığında hem evinden, hem de oğlundan olmuş. YDG-H içine giren oğlu için, yasak sürerken Sur’a gitmesine karşın oğlunu ikna edememiş.
“Oğlum 14 yaşında. Bu olaylar başladığında bir şekilde YDG-H’lilerle ilişki kurmuş. Vermişler eline silahı. O yaşta bir çocuk eline keleş verildiğinde ne olur tahmin edin. Birkaç kez gittim, dil döktüm ancak ikna edemedim. Hatta tehdit edildim. Şimdi bekliyorum ne olacak diye. Evimize gidemiyoruz yasak, oğlumu alamıyorum izin vermiyorlar, oğlum da gelmek istemiyor. Kalacak yerimiz yok. Herkesten rica ediyorum, lütfen bu savaş bitsin, inanın dayanacak takatimiz kalmadı.”
‘İki oğlum PKK içindeyken öldü, hendek yanlış’
Sur içinde Fatihpaşa mahallesinde yaşayan A.L., kendisini PKK’lı olarak tanımlıyor. Uzun süre bu davadan hapis yatan ve iki oğlu örgüt içerisindeyken yaşamını yitiren A.L. kendi ifadesiyle ödediği bedele rağmen evinden olmuş.
“Olaylar ilk başladığında bir akşam kapım çaldı. Gidip açtım. Gelenler YDG-H’lilerdi. Bana evimizi kendilerine vermemiz gerektiğini söylediler. Önemli bir noktadaymış ve çatışmalarda kullanmak ve kaçmak için kullanacaklarmış. Ben de gidecek yerimizin olmadığını, evde iki kızımın ve eşimin bulunduğunu anlattım. Buna rağmen çıkmazsak zorla çıkaracaklarını söyleyince bağırdım. ‘Gidin başınızdakilere sorun beni, sonra da bir daha gelmeyin' diyerek kapıyı kapattım. PKK ve HDP çevrelerinde beni tanırlar. Ödediğim bir bedel var ve bu bedel için bir gün kapılarını çalmış değilim. Kendi halinde yaşayan bir insanım. O halde niye gelip kapımı çalıyorlar? Ben böyle düşünürken bir gün evimize bir roket isabet etti. Aklıma ilk gelen şey devlet güçlerinin attığıydı. Çok şükür evden kimseye bir şey olmadı. Ama sorduğumda roketi bunların attığını öğrendim. Sonra tekrar geldiler. Bir kez daha ve daha tehditkâr konuştular. Ben itiraz edecek oldum, üslûplarını bozdu alçaklar. Çok ağrıma gitti. Eve döndüm, alabileceğimiz eşyalarımızı aldık ve çıktık. Dışarıda ev tuttuk kendimize. Birkaç öte beri alıp yerleştik. Bu arada yasak kalktığında evimize gidip baktık. Yerle bir olmuştu. Sorup soruşturunca YDG-H’lilerin ceza olarak yıktıklarını öğrendim. Bunun bir bedeli, bir hesabı olacak elbette. Ama şimdi beklemekten başka bir şey yapamam. Ortada çok büyük bir yanlış var, eğer PKK bunu yapıyorsa yanlıştır, HDP veya DTK yapıyorsa yanlıştır. Kim yapıyorsa yapsın sivillerin içerisine, üstelik daha kendi onurunu korumayı beceremeyen insanların eline silah vermek kazanım değildir. Halka karşı yapılan savaş kaybetmeye mahkûmdur. Buradan kendilerine seslenmek istiyorum. Bu işe bir an önce son verin, yaşananlardan kimse memnun değil, insanlar perişan oldu. Böyle mücadele olmaz, akıldan yoksun ve teröre vardırılan çatışmalar zarardan başka bir şey vermez.”
‘Dışarı çıkma vurulursun’
Şehitlik, Sur’dan kaçanların sığındıkları başka bir yer. Sur olayından sonra semtte kiralar artmış. Bölgenin nüfusunun iki katına çıktığı anlatılıyor. Buna karşın sokaklar tenha ve ara ara duyulan silah seslerinden başka ses yok. Dükkânların kepenkleri ya kapalı ya da çıkabilecek olaylarda vakit kaybetmemek için yarı açık.
Ahmet T.Sur’dan ayrıldığından beri Şehitlik’te oturuyor. Olaylar başlayınca ailesiyle birlikte eşyalarının bir bölümünü alıp çıkmışlar. Olaylar dinerse tekrar dönmeyi planlıyorlar. Bu nedenle yasağın kalktığı günlerde eski mahallesine gidip evini kontrol ediyor. Ancak her gittiğinde evinden bir şeyleri yitirmiş bulduğunu anlatıyor.
“Şimdi bu hendekleri sanıyorlar ki şimdi kazdılar. Çözüm sürecinde bu adamlar geldiklerinde devlet neredeydi acaba? Bu devlet beni iki yıl mahpus damlarında yatırdı kırk lira için. Ama elinde silahıyla gezenleri görmezden geldi. Bak kardeşim benim hiç bir tarafa inancım yok. Bu adamlar geliyorlar ayrı zulüm, devlet geliyor ayrı zulüm. Arkadaş eğer vatandaşını koruyamıyorsan kendine zaten devlet demeyeceksin. Adamlar ellerine megafon alıp mahalle mahalle gezip, ‘ Namusunuz şerefiniz varsa Kürt’seniz evinizden çıkıp düşmana karşı bizimle birlikte savaşırsınız’ diye çağrı yapıyorlardı. Minarelerden marşlar çalıyordu, bunların hiçbirini duymadılar mı acaba? Akşam devlete karşı çatışmaya giren YDG-H’li sabah elbiselerini değiştirip polise gidip ‘çıkmak istiyorum’ deyip çıkıp senin benim gibi biri oluyor. Hiç mi görmüyorlar bunları? Al, evimi talan etmişler, yakmışlar yıkmışlar, komşulara da, ‘bu adamı bulun evini terk ettiği için 12 bin lira ceza kestik’ demişler. Güleyim mi ağlayayım mı şaşırdım vallahi.”
Ahmet T. konuşurken çalan telefonunun ekranına bakarak, ‘Sur’dan arıyorlar’ dedikten sonra açıp kulağına götürüyor.
“Evden çıkmayın, ekmeğiniz varsa yeter, dışarı çıkarsanız vurulursunuz, örgüt de görse asker de görse vurur. 155’i arayın, onlar çıkarsın.”
Telefonu kapattıktan sonra evi zarar görmesin diye çıkmamakta direten kuzeninin çatışmaların artması ve yiyecek bir şeyi kalmadığı için çıkmak istediğini anlatıyor.
‘Gelip hendeğe kendileri girsin’
Sur’u terk edenlerin bir hayal kırıklığı da DTK, HDP, DBP temsilcilerinin hâlâ hendekleri savunuyor olmaları. Diyarbakır’da geçtiğimiz Cuma günü yapılan toplantıda hendeklere destek çıkılmasına içerlemiş Sur’u terk edenler. Meseleye farklı cephelerden bakmalarına rağmen hendeklere karşı görüşlerin tamamına yakını olumsuz.
M.C. görüş olarak HDP’ye yakın. Oyunu HDP’ye verdiğini sormadan söylüyor. Bundan sonra HDP’nin oyunu alabilmesi içinse şartları var.
“Eğer bu kadar hendeklere meraklılarsa gelip hendeklere kendileri girsin. Çıktılar hendekleri savundular ve ardından herkes evine geri döndü. Ben dönebiliyor muyum? Hayır. Dışarıda sığıntı gibi yaşıyorum akrabalarımın yanında. Arkadaş, aklı başında bir politika önerin canımı vereyim, ama bu nedir? İnsan halkına ve gerçeğine bu kadar mı uzak olur?”
"Düzce’de ceset soyanlar..."
M.C, YDG-H içerisinde hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuştan sabıkalıların da bulunduğunu öne sürüyor, bütün mahallenin tanıdığı namlı bir hırsızın da şimdi sırtında silahla gezdiğini anlatıyor.
“Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.”
Kaynak: Al Jazeera
Diyarbakırlı şair Ahmed Arif’in, "Diyarbekir Kalesinden Notlar" ve "Adiloş Bebenin Ninnisi" şiirinin ilk dizelerini ezberden okuyarak başlıyor sözlerine Mehmet:
“Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hâl değil,
Sormayın hiç
Laaaaal...
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yârin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem…”
“İşte biz böyle, boynumuzu kırıp çıktık, evimiz eyvanımız târûmar, ama dilimiz lâl.”
Otuzlu yaşların ortalarındaki inşaat işçisi Mehmet, çocuklarıyla sığındığı ağabeyinin evinde cümlelerini aceleyle birbirine iliştirirken huzursuz ve gergin. Toplamda 18 nüfus 80 metrekarelik evde yaşıyorlar. Ağabeyi olsa da zorunlu ve uzun misafirliklerinin mahcubiyeti davranışlarının tamamında kendisini gösteriyor. Gürültü yaptıklarında sadece kendi çocuklarına kızıyor ve yeğenlerinin mesul oldukları yaramazlıkların ceremesini de yine kendi çocuklarından çıkarıyor.
‘Memlekette mülteci’
Mehmet, Sur’da güvenlik endişesiyle açık edemediği bir mahallede eşi ve dört çocuğuyla, kendi ifadesiyle ‘fakir’ bir yaşam sürerken, nasıl ‘kendi memleketlerinde mülteci’ olduklarını anlatıyor.
“Evim, işim, çocuklarımın okulu, takıldığım kahve ve bütün hayatımız Sur’da. Surların dışına çıktığımda garip hissederim kendimi, orada doğdum ve oranın dışına askerlik haricinde hiç çıkmadım. Ama şimdi zoraki çıkardılar işte. Gelip buraya sığındık, buradan başka gidecek yerimiz yok. Çünkü akrabalarımın da tamamı Sur’da oturuyor. Ağabeyim bizi konukseverlikle karşıladı, ama onların da bir hayatı var. Erkekler bir odada, kadınlar bir odada yatıyoruz. Yemek yerken herkese yetecek kaşık bile yok. Haftada bir gün elime iş ya geçiyor ya geçemiyor, ondan kazandığımla da ekmek alıyorum. Gücüm başka bir şey yapmaya yetmiyor. Hanımıma, evlatlarımın durumlarına baktığımda bu da benim zoruma gidiyor. İşte böyle abi, bizi memleketimizde, kendi şehrimizde mülteci yaptılar.”
‘Baba gitme, mayın patlar’
Sur ilçesini terk edenlerin sığındıkları yerlerden biri Bağlar ilçesi. Akşam saatlerinde göz yaşartıcı gaz ve yakılan lastiklerin kokusu havada asılı duruyor. İlçenin bazı yerlerinden patlama sesleri yükseliyor. Caddelerde şehir içi çalışan minibüs dışında trafik yok. Her patlamada birkaç perde açılıyor tuğla binalardan, seslerin geldiği yön kestirilmeye çalışılıyor; ardından daha sıkı kapatılıyor.
Murat, Sur’da Dabanoğlu mahallesinde oturuyor. 30 yaşında ve iki çocuğu var. İlköğretim birinci sınıf öğrencisi kızının her dışarı çıkışında bacaklarına sarılıp ‘baba gitme, mayın patlar ölürsün’ dediğini anlatıyor. Ona göre; mayın, patlama, roket ve kanas ifadelerini küçük kızının kelime dağarcığına sokanlar bu meseledeki suçlu taraf.
“Kızım mahallelerimizde yaşananların birebir şahidi oldu. Patlamada yere yatmayı öğrenmiş. Sur’da çatışmalar sürerken evimizin içinde köşe kapmaca oynuyorduk sanki. Patlama nereden gelirse daha uzak odaya kaçıyor, o tarafta silah sesleri artınca başka bir odaya. Böyle bir yaşam olabilir mi Allah aşkına? Her sokağa çıkışımda bacaklarıma sarılıp ağlıyordu. Mayınla öleceğimi düşünüyordu. Daha el kadar kız ve roket, kanas, mayın ve ölümleri biliyor; nasıl bir hayatı olacak büyüyünce düşünebiliyor musunuz? Çıktık Sur’dan, bacımın evine geldik ama bu semtte de patlamalar eksik olmuyor. Kızım geceleri delirecek gibi oluyor. Uzaklara gidebilecek imkânımız yok. Elde avuçta bir şey kalmadı, vallahi bir kat elbise alıp çıkabildik evimizden. Neyimiz varsa bu üzerimizde gördükleriniz.”
Nasıl başladı?
Sur’dan kaçıp kentin banliyölerine sığınanların çoğuna göre, Sur’daki mesele hendekten önceye dayanıyor. Murat bu görüşte olanlardan. Sur’da bugün yaşananların altyapısının çözüm süreci ile birlikte atıldığını anlatıyor.
“30 yıldır orada yaşıyorum. Mahallemdekileri ev ev, isim isim tanırım. Bu çözüm sürecibaşladığında baktım ki her gün yeni insanlar geliyorlar ve yerleşmeye başlıyorlar. Sorup soruşturduğumda sınır dışına çıkmayan örgüt mensupları olduklarını öğrendim. Çarşıda, pazarda, kahvelerde insanları toplayıp bir şeyler anlatıyorlardı. Düzgün, hatta İstanbul Türkçeleri vardı. Duvarlarda ‘MLKP’ yazıları görmeye başladım. Sonra ....... 'den (Al Jazeera'nin okurlara notu: Burada bir başka şehrin ismini veriyor, bunu yayıncılık prensiplerimiz gereği yazmıyoruz) geldiklerini öğrendim. Buldukları erkekleri, kadınları yollarından çevirip propaganda yapıyorlardı. Ne zamanki Suruç saldırısı oldu, bunların hem sayısı arttı, hem de sertleşmeye başladılar. Mahallemizde kimlik soruyorlar ve ‘bu hangi taraftan’ diyerek bizleri tanıyanlara soruyorlardı. Hendekler kazılmaya başladığında Hevsel bahçelerinden de motosikletli gençler sırt çantalarıyla silah taşıyorlardı. Günlerce yığınak yaptılar. Yıkılan eski yapıların molozlarından ve belediye kamyonlarının taşıdıkları kumları çuvallara doldurup barikat yaptılar. Mahallenin çocuklarını yanlarına aldılar, YDG-H diye eğitim verdiler. Zaten onların bütün ayak işlerini, kılavuzluk gibi işleri bu YDG-H’liler görür. O gün anladım ki bir daha huzurumuz olmayacak.”
‘Evim işaretlendi’
Görüş olarak hiçbir tarafa yakınlığı bulunmamasına karşın mahallelerine gelenlerin baskıcı tutumuna karşı çıktığı için evinin işaretlendiğini anlatan Murat, şöyle devam ediyor sözlerine;
“Sabah kalkıp baktım ki, evimin kapısına boya ile çarpı atmışlar. Çocuklar yaptı zannettim, ama mahallede aynı boya ile atılmış başka çarpılar da gördüm. Ya dindar ya da benim gibi bağımsız insanlardı, bütün evleri biliyordum. Akşamları ateş yakıp etrafında halay çekip kapıları çalıyorlardı. Mahalledekilerin de kendilerine katılmalarını istiyorlardı. Çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları başladığında tutumları tamamen değişti. Kapıları kapatmak yasaktı, istedikleri zaman girip çıkıyorlardı. Akşamları tencere tava çalarak gürültü çıkarmamızı istiyorlardı. Tencere çalmazsan hain oluyordun. Sokağa çıkma yasağı kaldırılınca önceden boşalttıkları evlere çekiliyorlardı. Bu sefer polis gelip küfürler etmeye başlıyordu. Ana avrat düz gittiler. Onlara destek verdiğimizi, mücadele etmemiz gerektiğini anlatıyorlardı. YDG-H’lilerin yazı yazdıkları duvarlara onlar da yazıyorlardı. Bu yazılar ve tavırları insanları YDG-H çevresine itti. Devlet ilk günden müdahale edip şefkatle yaklaşsaydı bu olaylar bu boyuta gelmezdi. Buraları çok boşladılar ve senin boş bıraktığın yerleri birileri gelip doldurur. Arada da benim, senin gibi insanlar ezilir.”
‘Kapıyı açın!’
Ev hanımı M.C.Sur’daki olayların ardından kaçıp kızının evine sığınmış. Elinde mendili ve anlattıklarına ancak gözyaşlarını silerken ara veriyor.
“Gece 11 gibi kapım çalındı. Korktum, o saatte kimseyi beklemiyorum. Açmayınca daha sert çaldı. ‘Aç, kırdırma bize’ dediler. Açtım iki kadın, iki erkek. ‘Niye açmıyorsun?’ diye sorduklarında korktuğumu söyledim. ‘Bizden değil, T.C.’den korkun’ diyerek, geçip içeri oturdular. Yemek istediler; verdim, çay istediler verdim. Sonra konuşacaklarını söyleyerek odadan çıkmamı istediler. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle eşim eve gelememişti ve kızımla tektik evde. Çıkıp gittiler, ama kapıyı hep açık tutmamızı istediler. Bir terlik koydum kapının arasına. Sonraki gün yine geldiler. Bir silah verip saklamamı istediler. Mecburen alıp kilere koydum. Elim ayağım titredi. Çok korktum, bana değil ama kızıma zarar vermelerinden endişelendim. Ertesi gün gelip silahlarını aldılar. Orada oturamayacağımızı anladık. Sokağa çıkma yasağı kaldırıldığında çıktık geldik. Görenlerden öğrendiğimiz kadarıyla evden ayrıldığımız için roketle yıkmışlar talan etmişler. Ben şimdi nereye gideceğim bilmiyorum. Hep burada kalamam ki.”
‘Oğlum YDG-H’de’
İ.Ş. Sur sakinlerinden. Onun sıkıntısı daha büyük. Çünkü, olaylar başladığında hem evinden, hem de oğlundan olmuş. YDG-H içine giren oğlu için, yasak sürerken Sur’a gitmesine karşın oğlunu ikna edememiş.
“Oğlum 14 yaşında. Bu olaylar başladığında bir şekilde YDG-H’lilerle ilişki kurmuş. Vermişler eline silahı. O yaşta bir çocuk eline keleş verildiğinde ne olur tahmin edin. Birkaç kez gittim, dil döktüm ancak ikna edemedim. Hatta tehdit edildim. Şimdi bekliyorum ne olacak diye. Evimize gidemiyoruz yasak, oğlumu alamıyorum izin vermiyorlar, oğlum da gelmek istemiyor. Kalacak yerimiz yok. Herkesten rica ediyorum, lütfen bu savaş bitsin, inanın dayanacak takatimiz kalmadı.”
‘İki oğlum PKK içindeyken öldü, hendek yanlış’
Sur içinde Fatihpaşa mahallesinde yaşayan A.L., kendisini PKK’lı olarak tanımlıyor. Uzun süre bu davadan hapis yatan ve iki oğlu örgüt içerisindeyken yaşamını yitiren A.L. kendi ifadesiyle ödediği bedele rağmen evinden olmuş.
“Olaylar ilk başladığında bir akşam kapım çaldı. Gidip açtım. Gelenler YDG-H’lilerdi. Bana evimizi kendilerine vermemiz gerektiğini söylediler. Önemli bir noktadaymış ve çatışmalarda kullanmak ve kaçmak için kullanacaklarmış. Ben de gidecek yerimizin olmadığını, evde iki kızımın ve eşimin bulunduğunu anlattım. Buna rağmen çıkmazsak zorla çıkaracaklarını söyleyince bağırdım. ‘Gidin başınızdakilere sorun beni, sonra da bir daha gelmeyin' diyerek kapıyı kapattım. PKK ve HDP çevrelerinde beni tanırlar. Ödediğim bir bedel var ve bu bedel için bir gün kapılarını çalmış değilim. Kendi halinde yaşayan bir insanım. O halde niye gelip kapımı çalıyorlar? Ben böyle düşünürken bir gün evimize bir roket isabet etti. Aklıma ilk gelen şey devlet güçlerinin attığıydı. Çok şükür evden kimseye bir şey olmadı. Ama sorduğumda roketi bunların attığını öğrendim. Sonra tekrar geldiler. Bir kez daha ve daha tehditkâr konuştular. Ben itiraz edecek oldum, üslûplarını bozdu alçaklar. Çok ağrıma gitti. Eve döndüm, alabileceğimiz eşyalarımızı aldık ve çıktık. Dışarıda ev tuttuk kendimize. Birkaç öte beri alıp yerleştik. Bu arada yasak kalktığında evimize gidip baktık. Yerle bir olmuştu. Sorup soruşturunca YDG-H’lilerin ceza olarak yıktıklarını öğrendim. Bunun bir bedeli, bir hesabı olacak elbette. Ama şimdi beklemekten başka bir şey yapamam. Ortada çok büyük bir yanlış var, eğer PKK bunu yapıyorsa yanlıştır, HDP veya DTK yapıyorsa yanlıştır. Kim yapıyorsa yapsın sivillerin içerisine, üstelik daha kendi onurunu korumayı beceremeyen insanların eline silah vermek kazanım değildir. Halka karşı yapılan savaş kaybetmeye mahkûmdur. Buradan kendilerine seslenmek istiyorum. Bu işe bir an önce son verin, yaşananlardan kimse memnun değil, insanlar perişan oldu. Böyle mücadele olmaz, akıldan yoksun ve teröre vardırılan çatışmalar zarardan başka bir şey vermez.”
‘Dışarı çıkma vurulursun’
Şehitlik, Sur’dan kaçanların sığındıkları başka bir yer. Sur olayından sonra semtte kiralar artmış. Bölgenin nüfusunun iki katına çıktığı anlatılıyor. Buna karşın sokaklar tenha ve ara ara duyulan silah seslerinden başka ses yok. Dükkânların kepenkleri ya kapalı ya da çıkabilecek olaylarda vakit kaybetmemek için yarı açık.
Ahmet T.Sur’dan ayrıldığından beri Şehitlik’te oturuyor. Olaylar başlayınca ailesiyle birlikte eşyalarının bir bölümünü alıp çıkmışlar. Olaylar dinerse tekrar dönmeyi planlıyorlar. Bu nedenle yasağın kalktığı günlerde eski mahallesine gidip evini kontrol ediyor. Ancak her gittiğinde evinden bir şeyleri yitirmiş bulduğunu anlatıyor.
“Şimdi bu hendekleri sanıyorlar ki şimdi kazdılar. Çözüm sürecinde bu adamlar geldiklerinde devlet neredeydi acaba? Bu devlet beni iki yıl mahpus damlarında yatırdı kırk lira için. Ama elinde silahıyla gezenleri görmezden geldi. Bak kardeşim benim hiç bir tarafa inancım yok. Bu adamlar geliyorlar ayrı zulüm, devlet geliyor ayrı zulüm. Arkadaş eğer vatandaşını koruyamıyorsan kendine zaten devlet demeyeceksin. Adamlar ellerine megafon alıp mahalle mahalle gezip, ‘ Namusunuz şerefiniz varsa Kürt’seniz evinizden çıkıp düşmana karşı bizimle birlikte savaşırsınız’ diye çağrı yapıyorlardı. Minarelerden marşlar çalıyordu, bunların hiçbirini duymadılar mı acaba? Akşam devlete karşı çatışmaya giren YDG-H’li sabah elbiselerini değiştirip polise gidip ‘çıkmak istiyorum’ deyip çıkıp senin benim gibi biri oluyor. Hiç mi görmüyorlar bunları? Al, evimi talan etmişler, yakmışlar yıkmışlar, komşulara da, ‘bu adamı bulun evini terk ettiği için 12 bin lira ceza kestik’ demişler. Güleyim mi ağlayayım mı şaşırdım vallahi.”
Ahmet T. konuşurken çalan telefonunun ekranına bakarak, ‘Sur’dan arıyorlar’ dedikten sonra açıp kulağına götürüyor.
“Evden çıkmayın, ekmeğiniz varsa yeter, dışarı çıkarsanız vurulursunuz, örgüt de görse asker de görse vurur. 155’i arayın, onlar çıkarsın.”
Telefonu kapattıktan sonra evi zarar görmesin diye çıkmamakta direten kuzeninin çatışmaların artması ve yiyecek bir şeyi kalmadığı için çıkmak istediğini anlatıyor.
‘Gelip hendeğe kendileri girsin’
Sur’u terk edenlerin bir hayal kırıklığı da DTK, HDP, DBP temsilcilerinin hâlâ hendekleri savunuyor olmaları. Diyarbakır’da geçtiğimiz Cuma günü yapılan toplantıda hendeklere destek çıkılmasına içerlemiş Sur’u terk edenler. Meseleye farklı cephelerden bakmalarına rağmen hendeklere karşı görüşlerin tamamına yakını olumsuz.
M.C. görüş olarak HDP’ye yakın. Oyunu HDP’ye verdiğini sormadan söylüyor. Bundan sonra HDP’nin oyunu alabilmesi içinse şartları var.
“Eğer bu kadar hendeklere meraklılarsa gelip hendeklere kendileri girsin. Çıktılar hendekleri savundular ve ardından herkes evine geri döndü. Ben dönebiliyor muyum? Hayır. Dışarıda sığıntı gibi yaşıyorum akrabalarımın yanında. Arkadaş, aklı başında bir politika önerin canımı vereyim, ama bu nedir? İnsan halkına ve gerçeğine bu kadar mı uzak olur?”
"Düzce’de ceset soyanlar..."
M.C, YDG-H içerisinde hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuştan sabıkalıların da bulunduğunu öne sürüyor, bütün mahallenin tanıdığı namlı bir hırsızın da şimdi sırtında silahla gezdiğini anlatıyor.
“Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.”
Kaynak: Al Jazeera
Kitap, Kurşun, Çığlık
Polisler, ellerinde makinelileri, kafalarında çelik kasklarıyla, hafifçe öne eğik vaziyette eve giriyorlar, odaları dolaşmaya başlıyorlar, polislerin arada bir duyulan azarlayıcı seslerinden başka bir ses yok.
Epeyce yoksul gözüken evin odalarında polis kamerası da çelik kasklı polislerle birlikte dolaşıyor… Birden bir patlama sesi duyuluyor… Ardından bir çığlık:
“Kızımı vurdular…”
Hiçbir neden yokken vuruyor polislerden biri kızı.
Bir an dehşetle donuyor her şey…
Sonra baba “kızımı öldürdünüz” diye polislerin üzerine yürüyor, polisler “kelepçe, kelepçe” diye bağırıyorlar… Zavallı anne terliğini fırlatıyor polislere.
Vurulan kız kanlar içinde yerde yatıyor.
Türkiye’de bir insan daha ölüyor.
Roger Spottiswoode’un, hırsız diktatör Somoza’nın yönettiği Nikaragua’yı anlattığı “Ateş Altında” filminin bir sahnesini hatırlıyorum.
İki gazeteci, Gene Hackman’le Nick Nolte, iç savaşın sürdüğü başkent Managua’da otellerine giderken yollarını kaybediyorlar… Yıkıntılarla dolu sokaklardan geçiyorlar.
Bir askeri birlik görüyorlar bir köşe başında.
Nolte arabada kalıyor, Hackman elindeki basın kartını havaya kaldırarak, yolu sormak için askerlere yaklaşıyor.
Askerler onu bir duvara dayayıp, kendi aralarında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar.
Nolte, arkadaşının ve askerlerin resimlerini çekiyor uzaktan.
Hackman, “ne beklediğimi bilmiyorum” gibilerden ellerini açarak arkadaşına gülümsüyor.
Bir asker, tüfeğini kaldırıp vuruyor Hackman’i.
Hiçbir neden yok öldürmesi için… Ama öldürüyor.
Polislerin genç kızı öldürdüğü gibi öldürüyor.
Sarıyer’deki o küçük evde polislerin Dilek Doğan’ı öldürmesi için de bir neden yok ama öldürüyorlar.
1979’da çekilmiş Nikaragua ile ilgili bir içsavaş filminin gerçeğini 2015 yılında biz Türkiye’de izliyoruz.
Çekip vuruyorlar.
Tek adam yönetimlerindeki ülkeler çeşitli belalar yaşıyor.
Öncelikle, “devlet aklı” kayboluyor, “tek adamın aklı” devlet aklının yerine geçiyor.
Bütün bir devlet, “tek bir adam” ne kadar akıllıysa ancak o kadar akıllı oluyor.
Tek bir akıl, büyük bir devletin karşısındaki bütün olasılıkları kavramaya yetmeyeceği için devlet aklı tekliyor, yetersizleşiyor, saçmalamaya başlıyor.
Bu, böyle ülkelerde sık görünen, bilinen bir sorun.
Ben, başka bir sorun daha olduğunu düşünüyorum, pek dile gertirilmeyen bir sorun.
Tek adamın sinir sistemi, devletin sinir sisteminin yerini alıyor.
Belki de asıl bela bu.
Tek adam öfkelendiğinde bütün devlet öfkeleniyor.
Tek adam korktuğunda bütün devlet korkuyor.
Tek adam paniklediğinde bütün devlet panikliyor.
Tek adam intikam almak istediğinde bütün devlet intikamcı kesiliyor.
Koskoca devlet aygıtı, akıl almaz, anlaşılmaz işler yapmaya başlıyor.
Gidiyor, Rus uçağını vuruyor mesela.
Vurduktan sonra panikliyor.
Rusya, “burnunu Suriye sınırından bir uzat da bak sana ne yapacağım” diye dünyanın gözü önünde aşağılayarak tehdit ediyor.
Bu tehdit karşısında NATO’ya sığınıyor.
NATO, panik atak geçiren bir ülkenin güvenilmezliğini fark edip, ülkenin sınırlarını korumak için kendi uçaklarını, askerlerini geritirip, devletin koruması gereken sınırı kendisi korumaya başlıyor.
Korkunun ve aşağılanmanın getirdiği öfkeyle ve bir “kahramanlık yapma” sevdasıyla kimseye sormadan Irak’a asker sokuyor.
Irak “çıkın” diyor.
“Asla oradan çekilmeyeceğiz” diyorlar, Obama telefon edip “çıkın oradan” diye azarlayınca, “oradan asla çıkmayacağız” lafından sadece dört gün sonra Irak’tan apar topar çekilmek zorunda kalıyorlar.
Dışarda ard arda yaşanan aşağılanmalar artarken, bu sefer içerde bir kahramanlık aranıyor.
Güneydoğu’nun ilçelerine, mahallelerine tanklar sokuluyor, evler top ateşine tutuluyor, binalar yıkılıyor, insanlar öldürülüyor.
11 yaşındaki bir çocuğu başından vuruyorlar, annesiyle babası ellerinde “beyaz bayrakla” çocuklarını hastaneye yetiştirmeye çalışıyor, tankların, topların, damlardaki keskin nişancıların kuşatmasını yaramıyorlar.
Yıkıntılar arasındaki bir sokakta çocukları kucaklarında ölüyor.
Ölümler arttıkça, kuşatılan mahallelerin sayısı da artıyor.
Evden çıkma yasakları konuyor.
Türkiye devletinin mi yoksa “tek bir adamın” mı polisiyle jandarması olduğu bilinemeyen üniformalı insanlar, okullardaki karatahtalara “tehdit” mesajları yazıyorlar, tekbirler getirerek havaya kurşunlar sıkıyorlar, geceyarıları mehter marşları çalarak sokaklarda dolaşıyorlar.
Korktukça korkutuyorlar.
Korkuttukça, içsavaş görüntüleri yayılıyor, önce bölgeyi sonra ülkeyi yakacak bir nefret birikiyor, silah sesleri, top gürültüleri, çocuklarını kurtarmaya çalışan beyaz bayraklı kadınlar çoğalıyor.
Okullar, camiler, evler alev alev yanıyor.
Kürtçe haykırışlar, çığlıklar, öfkeli kalabalıklar büyüyor.
Devlet dengesini kaybedince, adalet de dengesini kaybediyor.
Bir mahkeme, baskın yapılan bir evde kitapları bulundu diye Hasan Cemal’le Tuğçe Tatari’nin kitaplarını toplatıyor.
Yargıç kitapları okumuyor bile.
Tek adamın kızdığı herkesin kitabının toplatılabileceği, hukuk ölçülerinin yok olduğu, devletin “temel direğinin” kırıldığı bir belirsizlik yayıldıça yayılıyor.
Bir genç kızı vuran polis serbest bırakılırken, bir haber yaptı diye gazeteciler hapishanelere dolduruluyor.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Kemal Göktaş, sınırda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin askerleriyle IŞİD’liler arasındaki “samimi” konuşmaların tapelerini yayınlıyor.
AKP’lileşmiş askerlerle karşılaşıyor, polisten sonra ordunun da belli kademelerde AKP’lileştiğine tanık oluyoruz.
Devlet, polisiyle, ordusuyla, adalet sistemiyle birlikte çözülerek, herkesi düşman gören “dinci” bir intikam örgütüne dönüşüyor.
AKP’li olmayan herkese düşmanlar.
Evlerini basabilir, çocuklarını öldürebilir, kitaplarını toplatabilir, kızdıklarını hapsedebilirler.
İstedikleri kadar para çalabilirler.
Her türlü yasadışı işi yapabilirler.
Sadece Gene Hackman’in vurulduğu film sahnesi değil, Türkiye’deki bütün hayat Somoza’nın Nikaragua’sına benziyor yavaş yavaş.
Ülke yönetimi “Somoza”laşıyor.
Devlet yıkılıyor ve o korkunç moloz yığını ölüm ve dehşet putrelleri halinde toplumun üstüne çöküyor.
Bu ağırlığı bir toplum taşıyamaz.
Güneydoğu bu ağırlığın baskısı altında kanlı çatışmalarla, hendeklerle kırıldı.
Böyle devam ederse ülkenin birçok yerinde, hiç beklenmeyen anlarda yeni kırılmalarla karşılaşacağız.
Yıkılan bir devlet, bu devleti ayakta tutmaya gücü yetmeyen bir toplum, bu yıkılışı paraya çevirmeye çalışan insafsız bir hırsız çetesi, kaybolan adalet, hapishaneler, yasaklar ve her geçen gün biraz daha çöken bir ekonomiyle bir “finale” doğru koşuyoruz.
Kürt kadınlarının taşıdığı bayraklar kucaklarındaki bebeklerinin ölümünü engelleyemiyor, beyaz bayraklara aldırmadan öldürüyorlar.
Bu korkunç yönetim karşısında canlarını ve mallarını, sayfalarında “beyaz bayraklar” çekerek kurtaracaklarını sananlar, o beyaz bayraklar sizi kurtarmaya yetmez, yetmeyecek, bunu göreceksiniz.
Beklediğiniz istikrar asla gelmeyecek bu yönetimle.
Hukukun sağlam direğine tutunarak direnmekten, devleti ve toplumu korumak için adaletin bayrağını yükselterek mücadele etmekten başka bir çare gözükmüyor.
Teslim olanlara merhamet göstermeyecekler.
Bana inanmayabilirsiniz.
Ama hayat size gerçekleri gösterecek.
Eğer direnmezseniz çok da uzun olmayan bir gelecekte, o gerçekler hepimizin kapısını çalacak.
Ahmet Altan
Epeyce yoksul gözüken evin odalarında polis kamerası da çelik kasklı polislerle birlikte dolaşıyor… Birden bir patlama sesi duyuluyor… Ardından bir çığlık:
“Kızımı vurdular…”
Hiçbir neden yokken vuruyor polislerden biri kızı.
Bir an dehşetle donuyor her şey…
Sonra baba “kızımı öldürdünüz” diye polislerin üzerine yürüyor, polisler “kelepçe, kelepçe” diye bağırıyorlar… Zavallı anne terliğini fırlatıyor polislere.
Vurulan kız kanlar içinde yerde yatıyor.
Türkiye’de bir insan daha ölüyor.
Roger Spottiswoode’un, hırsız diktatör Somoza’nın yönettiği Nikaragua’yı anlattığı “Ateş Altında” filminin bir sahnesini hatırlıyorum.
İki gazeteci, Gene Hackman’le Nick Nolte, iç savaşın sürdüğü başkent Managua’da otellerine giderken yollarını kaybediyorlar… Yıkıntılarla dolu sokaklardan geçiyorlar.
Bir askeri birlik görüyorlar bir köşe başında.
Nolte arabada kalıyor, Hackman elindeki basın kartını havaya kaldırarak, yolu sormak için askerlere yaklaşıyor.
Askerler onu bir duvara dayayıp, kendi aralarında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar.
Nolte, arkadaşının ve askerlerin resimlerini çekiyor uzaktan.
Hackman, “ne beklediğimi bilmiyorum” gibilerden ellerini açarak arkadaşına gülümsüyor.
Bir asker, tüfeğini kaldırıp vuruyor Hackman’i.
Hiçbir neden yok öldürmesi için… Ama öldürüyor.
Polislerin genç kızı öldürdüğü gibi öldürüyor.
Sarıyer’deki o küçük evde polislerin Dilek Doğan’ı öldürmesi için de bir neden yok ama öldürüyorlar.
1979’da çekilmiş Nikaragua ile ilgili bir içsavaş filminin gerçeğini 2015 yılında biz Türkiye’de izliyoruz.
Çekip vuruyorlar.
Tek adam yönetimlerindeki ülkeler çeşitli belalar yaşıyor.
Öncelikle, “devlet aklı” kayboluyor, “tek adamın aklı” devlet aklının yerine geçiyor.
Bütün bir devlet, “tek bir adam” ne kadar akıllıysa ancak o kadar akıllı oluyor.
Tek bir akıl, büyük bir devletin karşısındaki bütün olasılıkları kavramaya yetmeyeceği için devlet aklı tekliyor, yetersizleşiyor, saçmalamaya başlıyor.
Bu, böyle ülkelerde sık görünen, bilinen bir sorun.
Ben, başka bir sorun daha olduğunu düşünüyorum, pek dile gertirilmeyen bir sorun.
Tek adamın sinir sistemi, devletin sinir sisteminin yerini alıyor.
Belki de asıl bela bu.
Tek adam öfkelendiğinde bütün devlet öfkeleniyor.
Tek adam korktuğunda bütün devlet korkuyor.
Tek adam paniklediğinde bütün devlet panikliyor.
Tek adam intikam almak istediğinde bütün devlet intikamcı kesiliyor.
Koskoca devlet aygıtı, akıl almaz, anlaşılmaz işler yapmaya başlıyor.
Gidiyor, Rus uçağını vuruyor mesela.
Vurduktan sonra panikliyor.
Rusya, “burnunu Suriye sınırından bir uzat da bak sana ne yapacağım” diye dünyanın gözü önünde aşağılayarak tehdit ediyor.
Bu tehdit karşısında NATO’ya sığınıyor.
NATO, panik atak geçiren bir ülkenin güvenilmezliğini fark edip, ülkenin sınırlarını korumak için kendi uçaklarını, askerlerini geritirip, devletin koruması gereken sınırı kendisi korumaya başlıyor.
Korkunun ve aşağılanmanın getirdiği öfkeyle ve bir “kahramanlık yapma” sevdasıyla kimseye sormadan Irak’a asker sokuyor.
Irak “çıkın” diyor.
“Asla oradan çekilmeyeceğiz” diyorlar, Obama telefon edip “çıkın oradan” diye azarlayınca, “oradan asla çıkmayacağız” lafından sadece dört gün sonra Irak’tan apar topar çekilmek zorunda kalıyorlar.
Dışarda ard arda yaşanan aşağılanmalar artarken, bu sefer içerde bir kahramanlık aranıyor.
Güneydoğu’nun ilçelerine, mahallelerine tanklar sokuluyor, evler top ateşine tutuluyor, binalar yıkılıyor, insanlar öldürülüyor.
11 yaşındaki bir çocuğu başından vuruyorlar, annesiyle babası ellerinde “beyaz bayrakla” çocuklarını hastaneye yetiştirmeye çalışıyor, tankların, topların, damlardaki keskin nişancıların kuşatmasını yaramıyorlar.
Yıkıntılar arasındaki bir sokakta çocukları kucaklarında ölüyor.
Ölümler arttıkça, kuşatılan mahallelerin sayısı da artıyor.
Evden çıkma yasakları konuyor.
Türkiye devletinin mi yoksa “tek bir adamın” mı polisiyle jandarması olduğu bilinemeyen üniformalı insanlar, okullardaki karatahtalara “tehdit” mesajları yazıyorlar, tekbirler getirerek havaya kurşunlar sıkıyorlar, geceyarıları mehter marşları çalarak sokaklarda dolaşıyorlar.
Korktukça korkutuyorlar.
Korkuttukça, içsavaş görüntüleri yayılıyor, önce bölgeyi sonra ülkeyi yakacak bir nefret birikiyor, silah sesleri, top gürültüleri, çocuklarını kurtarmaya çalışan beyaz bayraklı kadınlar çoğalıyor.
Okullar, camiler, evler alev alev yanıyor.
Kürtçe haykırışlar, çığlıklar, öfkeli kalabalıklar büyüyor.
Devlet dengesini kaybedince, adalet de dengesini kaybediyor.
Bir mahkeme, baskın yapılan bir evde kitapları bulundu diye Hasan Cemal’le Tuğçe Tatari’nin kitaplarını toplatıyor.
Yargıç kitapları okumuyor bile.
Tek adamın kızdığı herkesin kitabının toplatılabileceği, hukuk ölçülerinin yok olduğu, devletin “temel direğinin” kırıldığı bir belirsizlik yayıldıça yayılıyor.
Bir genç kızı vuran polis serbest bırakılırken, bir haber yaptı diye gazeteciler hapishanelere dolduruluyor.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Kemal Göktaş, sınırda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin askerleriyle IŞİD’liler arasındaki “samimi” konuşmaların tapelerini yayınlıyor.
AKP’lileşmiş askerlerle karşılaşıyor, polisten sonra ordunun da belli kademelerde AKP’lileştiğine tanık oluyoruz.
Devlet, polisiyle, ordusuyla, adalet sistemiyle birlikte çözülerek, herkesi düşman gören “dinci” bir intikam örgütüne dönüşüyor.
AKP’li olmayan herkese düşmanlar.
Evlerini basabilir, çocuklarını öldürebilir, kitaplarını toplatabilir, kızdıklarını hapsedebilirler.
İstedikleri kadar para çalabilirler.
Her türlü yasadışı işi yapabilirler.
Sadece Gene Hackman’in vurulduğu film sahnesi değil, Türkiye’deki bütün hayat Somoza’nın Nikaragua’sına benziyor yavaş yavaş.
Ülke yönetimi “Somoza”laşıyor.
Devlet yıkılıyor ve o korkunç moloz yığını ölüm ve dehşet putrelleri halinde toplumun üstüne çöküyor.
Bu ağırlığı bir toplum taşıyamaz.
Güneydoğu bu ağırlığın baskısı altında kanlı çatışmalarla, hendeklerle kırıldı.
Böyle devam ederse ülkenin birçok yerinde, hiç beklenmeyen anlarda yeni kırılmalarla karşılaşacağız.
Yıkılan bir devlet, bu devleti ayakta tutmaya gücü yetmeyen bir toplum, bu yıkılışı paraya çevirmeye çalışan insafsız bir hırsız çetesi, kaybolan adalet, hapishaneler, yasaklar ve her geçen gün biraz daha çöken bir ekonomiyle bir “finale” doğru koşuyoruz.
Kürt kadınlarının taşıdığı bayraklar kucaklarındaki bebeklerinin ölümünü engelleyemiyor, beyaz bayraklara aldırmadan öldürüyorlar.
Bu korkunç yönetim karşısında canlarını ve mallarını, sayfalarında “beyaz bayraklar” çekerek kurtaracaklarını sananlar, o beyaz bayraklar sizi kurtarmaya yetmez, yetmeyecek, bunu göreceksiniz.
Beklediğiniz istikrar asla gelmeyecek bu yönetimle.
Hukukun sağlam direğine tutunarak direnmekten, devleti ve toplumu korumak için adaletin bayrağını yükselterek mücadele etmekten başka bir çare gözükmüyor.
Teslim olanlara merhamet göstermeyecekler.
Bana inanmayabilirsiniz.
Ama hayat size gerçekleri gösterecek.
Eğer direnmezseniz çok da uzun olmayan bir gelecekte, o gerçekler hepimizin kapısını çalacak.
Ahmet Altan
23 Aralık 2015
İnci Dakikaları
Sen bana yeni yılsın her dakika
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum
Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın
Ben bin parçaya bölündüm her parçasında
Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk Arkadaşlığın
Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın
Erkek ağlar mı diyeceksin
Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı
Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum
Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında
Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden
Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey
Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya
Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde
Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya
Sen benim ağlamamı erkeklığıme
Uyanan ölmeyen yenilenen
Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan
Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say
Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu
Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say
Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım
Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım
Şehrin ölümünü yanlış anlama
Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar
Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar
Senin odan günışığı en güzel müzik bana
Farklılıklar odası
Giden tren buharları içinde örümcek ağı
Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak
Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş
Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı
Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum
Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır
Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim
İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum
Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur
Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler
Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur
Oldukları yerde bile
Sezai Karakoç
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum
Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın
Ben bin parçaya bölündüm her parçasında
Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk Arkadaşlığın
Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın
Erkek ağlar mı diyeceksin
Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı
Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum
Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında
Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden
Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey
Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya
Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde
Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya
Sen benim ağlamamı erkeklığıme
Uyanan ölmeyen yenilenen
Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan
Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say
Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu
Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say
Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım
Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım
Şehrin ölümünü yanlış anlama
Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar
Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar
Senin odan günışığı en güzel müzik bana
Farklılıklar odası
Giden tren buharları içinde örümcek ağı
Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak
Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş
Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı
Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum
Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır
Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim
İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum
Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur
Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler
Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur
Oldukları yerde bile
Sezai Karakoç
Sultan Ahmet Çeşmesi
Su yerine süs akıyor
Deliklerinden
Eğilmiş ölümsüz ince bilekli
Cariyeler bakıyor
Derinlerden geliyor sesleri
Önünde dokuz minare
Aynalar kadar aydınlık yüreği
Kilise öte yanında yara bere
İçinde kendini sessiz bir oluşa bırakıyor
Değiştiriyor deri
Tramvayın köşeleri sarıdır
Ortasında oturmuş mesut bir sağır
Bütün gün türkü çağırır
Erir çeşmenin iki göz bebeği
Ben o kanlı kızgın
Gözyaşlarıyım çeşmenin
Sezai Karakoç
Deliklerinden
Eğilmiş ölümsüz ince bilekli
Cariyeler bakıyor
Derinlerden geliyor sesleri
Önünde dokuz minare
Aynalar kadar aydınlık yüreği
Kilise öte yanında yara bere
İçinde kendini sessiz bir oluşa bırakıyor
Değiştiriyor deri
Tramvayın köşeleri sarıdır
Ortasında oturmuş mesut bir sağır
Bütün gün türkü çağırır
Erir çeşmenin iki göz bebeği
Ben o kanlı kızgın
Gözyaşlarıyım çeşmenin
Sezai Karakoç
Feride
“kasketimi eğip üstüne acıların”
-C. Süreyya-
sunu:
“istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
ayrılığı söyleyen kara gürültülerde
şaşkındır buralarda ayrı düşen âşıklar
kış’ın ve silahların beyaz serinliğinde...”
*
k(adın): feride,
uyruğun: dünya;
dinin yok,
dilin var
ve sonrasını ben bilirim!
aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece, avluda bir kırık dal dursa üşürdü feride.
tarihini düşmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır
önce ve terimiz...
o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
sonrasını ben bilirim...
*
geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince... giderek
soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar ve hüzünle
şaşırırken yolunu yitik yıldızlar, feride, bir destan gibi yürürdü
ömrünü akmaya yarışırken sular.
*
sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onu da,
beni de hem ne kötü vururdu; hayvan gibi vururdu hayat,
küfür gibi, namlu gibi vururdu...
sonra feride geceler boyu uyurdu. İleride unutulmuş bir Allah
kendini doyururdu ve susunca feride yeryüzü boğulurdu.
yeryüzü yüreğimdi biraz da... kururdu...
*
/ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
kimselere bırakmam/
öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
kimselere bırakmam!
feride başak kokar, esmer bir başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını...
sonrasını ben bilirim.
*
günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgâr giyerdik akşamları.
masamızda hep ucu kırık bir karanfil dururdu; yaralarımızı
sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazları sayardık.
kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı, gelinler subaşlarında,
şoförler direksiyon, gerillalar silah başlarındaydı.
bitmezdi tükürdüğüm savaşları da “apoletleri büyük beyni küçük”
generallerin!
*
orospular sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler, rotatifler, bobinler
geceler küfür kokardı/alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler
peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizmin kıvamında işkenceler
bir uzun yol şoförü yolları...
yolları feride’yi andığı gibi anardı
geceye devriyeler dolardı
ne o
k i m l i k s i z m i y d i k?
feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarında;
dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere
kimselere bırakmam
kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin
dirildim,
dirilttim onu kimselere bırakmam
kimselere!
sonra tenini tutukladım avuçlarımla
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
kattım da onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
feride’yi şiir saydım biraz da...
nisan’ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine
ve kokusu otların, kırlangıçların...
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur,
kadın olur bana gelince... ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur;
uçarı bir rüzgâr gibidir ansızın ne yana dönse
yüzümü o ufka çeviririm.
sonrasını...
sonrasını ben bilirim...
*
feride tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri
ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
bırakmam kimselere
k i m s e l e r e!
*
feride şiir huyludur, gül kokuludur
gül kokuludur gözleriyle gözlerime dokunur
dokunur
v a a y!
1. bölüm
/o aşklar ki hayatın gül teninde sonrasız bir oyunda
dağıtınca bir yangının alazında süngüler
birileri anlatmaya koyuldu.../
“(...) Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. Şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırdı bizi. Gözelerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, sürdüler, işkencelere soktular... İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog bitti...”
-A. Camus-
(herkesin bir feride’si vardır ben bilmez miyim?
herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı
her kesin bir kimsesi vardır ban bilmez miyim?
bir de kimsesizliği...)
I
gözlerinle gözlerime dokunuyorsun
bir bilsen o an gözlerim oluyorsun
kaçalım, beni gören sen sanacak!
II
görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar
giderek dağlaşıyorlar
görüyor musun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi, yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi
adınla!
adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi
/ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiliyorum.../
yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak oluyor o yangın yerlerinde
/ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir/
feride
ey yaar!
III
gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmalı feride
bir türkü tutturup
açabilmeliyim alnımı gecelerinde
güne koşarken çocuklar güne erkenden
ya deniz ya da dağ kokmalı yolları
çocuklar çocuk olmalı
aç bakmamalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök(yüzünde)
ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes kendi gibi olmalı, adı gibi
yoksa...
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgârlar hak edilmiş iklimlere
IV
çarşılarda kalabalık yürüyor
sanki topyekun bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor “faili meçhul”lerde
(bu kalabalık ölmese,
aşk,
önce!)
V
çarşılarda kalabalık yürüyor
her yanım kalabalık ve kabarık
duramıyorum böyle
çarşılara abanıyorum ben de
-gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde?
hani çocuklar mavi esintilerde?
bu kanlar da ne?
bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
çatırdayarak kopuyor düğmelerim
suçlular nerede?
bıyıklarımı kemiriyorum, bitiyor
çekip koparıyorum saçlarımı
bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere
çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...
VI
keder bile yıkar bendini
yağmur iner,
gök boşaltır içini
büyür
mü benim yüzyılım
b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i?
çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları
bir soruyla açıp her sabah penceremi
benim yüzyılım hani?
benim yüzyılım hani?
sonra bir susamışlık oldum gitgide
ağlamışlık, kanamışlık birden bire
artık bütün sularda bir susuzluğum
yankısı yok sesimin caddelerde
“bir yudum” diyorum sonra: “bir yudum,
halkım!”
çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...
VII
artık böyle başlar gün: bir tomurcuk patlar, bir dal kırılır
apansız. birileri düşer yağmurlara... yağmurlara zamansız!
belki ağzının kıyısı kansız
yarım kalır türküsü;
dağılır, yiter sesi
anlatılır rüzgârlara öyküsü...
*
daha önümde ardımda korkunun kokusu
dağlardan kırılan alevi yalnızlığın
vahşetin böğründe zulmün tortusu
*
sonra güne koştum, güne coştum kucağımda dünyaların
türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanında boğazımı
gömleğim gibi yırtıyorum:
-susmayın! Bir şey bilmiyorsanız küfredin, düpedüz küfredin
işte!
bir şey anlamıyorlar bile; sanki topyekûn bir ülke toprağın
şiddetinde; o an gökyüzünde dingin bir bulut; duvarları
aşabilen rüzgârlar çarpıyor yüzüme.
(bakıyorum da yollarda kanım pıhtılaşıyor
üstüm başım kir karanlık vay balam...)
VIII
kapıyı yağmur diye çaldılar oysa
açtık:
k a s ı r g a!
kasırga
kasılıyor
kaslarında ülkemin
(bu hep böyle sürmese
aşk,
önce!)
IX
sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın
eti kan yılmaz’ın, sesi kan
bir kahve önünde duruyorum
insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar,
tuzsuz
-dikkat dikkat!
ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
........gruplarında kan
aranmıyor!
yitirdik infazlarda güllerimizi
can aranıyor! can aranıyor!
birden ön masadan üç adam kalkıyor, “kes ulen” diyorlar:
“-ne canı? can burada işte! oturmuş pişti oyar çayına
kahvede!”
çok utanıyor, utanıyorum
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
arkadaşlar su yok mu be?
*
d(erken):
“kimliğiniz lütfen...”
(yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
bir uğultu ummanındı seslerin üzerinden
çarşıları yalnız kentlerin üzerinden
sessiz... sessiz... gidiyoruz feride...)
2. bölüm
ey o kasırgalarda okyanuslar çiğneyen gemi
ayrılıksa: “vur sineme öldür beni!”
“... Yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı? Kuşkusuz vardı
böyle itirazlar(...) Neredeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç?
Neredeydi o yüksek mahkeme?
Konuşacaklarım var. El kaldırıyorum...”
-F. Kafka-
X
(Poliste)
(portatif bir hayat,
katlanabilir!)
*
belli ki tenimin rengini yitireceğim
ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
korkarak yürünürken caddelerde
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
feride,
şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine
*
(beni böyle bir eller
beni yollar, beni yeller
kelepçeler, hücreler beni
alıp gitmeye
inan ki feride inan
aşk,
önce!)
XI
(gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! Gözümü, gönlümü
değil...)
kanlı karanlık odalarda
beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar
böyle her seferinde,
çıkınca
fırında ekmek gibi kabarıyorum
sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum!
(bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil,
renk değiştiriyorum sadece...)
ben can, camiler e(zan) derdinde...
kollarım gidiyor önce, ayaklarım, ellerim
saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti
biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
yüreğimin alazında biz bize
ağlaşıyoruz sessizce...
ötede ne güzel, insanlar dağlara dokunuyorlar,
giderek dağlaşıyorlar.
*
(sonra gözlerim açılıyor; korkma dilim değil
gözlerim sadece...)
XII
(mahkemede)
yurdum,
seni
“devlet
topraklarının
bir
kısmını
veya
tamamını
ayırmaya
yönelik”
ve
“gizli”
s e v i y o r u m
dediler...
XIII
(hapishanede)
buraya gelme feride
bir hançer gibi saplama
savuran gözleri yüreğime
*
yine o öksüz koridor, yaslı ve yaşlı koğuş
küf ve sidik kokuları yine
ben voleybol oynuyorum bahçede
satranç bilmem, gazete okuyor ve şiir yazıyorum
birikmiş gibi volta borcumu,
taksitle
her gelişte ödüyorum
aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim!
*
(bir de sen... sen feride almasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)
XIV
ekmeksiz kal da demiştim
içeride
kavgasız, kadınsız, çaresiz kalma
bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!
*
olmasam da ey feride tüten geceler
feride, yine tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri
yazmadılar!
oysaki ben aşka inanıyordum
hep ölüm bu(yurdunuz)
ya-
zı-
yo-
rum:
ey devlet,
ey tanrı artık o(kulun) yok senin!
XV
/ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem
artık kendini kemiren türküler dinlemem!/
dinlemem
ki rüzgârdım
usulca kedere kaldım
yürüdüm,
göçebeydim;
yürüdüm,
kurşunlandım!
sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi
yüzümde uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım...
*
bu
tufan
ne yana
yana
yana
susmayı diline,
büyümeyi bilincine devşiren çocuk?
XVI
(dışarıda)
çıktım
da uyku sızarken gecenin şarkısından
nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
kendi köpüğünü eriten bir denizde?
bileylenen her bıçak kınında çirkin
kınından çık yüreğim geç mi kaldın geç mi kaldın?
(bir örümcek sabrıyla sevdam örerken kendini
yüreğim bir uzun hava, sabrım uçurum şimdi)
XVII
çıktım kanlı karanlık odalardan
elbet çıkarım,
çıkacağım!
şimdi dağları aralasan bu akşamüstleri ben çıkarım
kuşları kovalasan, yürüsen yolları göçebe yanım
geceleri kanatsan alnımda yağmur, saçlarım kan türküsü
çıkarım!
(ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkar mısın?)
*
bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
saçlarının kokusu sinmiş bu kente
bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
sussam yokluğun kan tükürür beynime
geceler büyürse tutsağım sabahlar doldur yüreğime
*
çıktım
da kentler kent değildi yine
belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
kuşlarda gitmiş, hüzün büyümüş
ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar
(kıyılarıma varsan ben çıkarın
halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!)
XVIII
kal, kendinin anası ol önce doğur kendini
sonra gel beni doyur büyümeden açlığım
sesim mi?
o da büyür sen kaygılanma
gel
bata
çıka
çıkalım
düşe
kalka
gide
dura
güle
ağlaya
(bana kalsa bir namlunun ucundan
rengimi, sesimi alır çıkarım
ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)
IXX
sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir “paspal palas”ta;
oturup fotoğraflarıma baktım, yazı makinamın içindeki
külleri temizledim. sokağa çıktım, yasak yürüdüm;
üzerime adını almayı unutmadım...
yollara dokunmadım, kedilere, camlara dokunmadım;
yıldızlara...
yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin.
sonra geceye şiirler okudum, bitti,
bitmedin!
bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?
(sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...)
şimdi sokaklardayım
sokaklarda... içimin sokaklarına adın yürüdü
adın satır başlarında ayrılıkların
oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum
unutmayı hiç;
şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum...
XX
(otelde)
yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları
soluğumu kesiyor. soba boruları kırık camlardan dışarıya
uzuyor; dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor. uykusuzluğa
uyuyorum.
dört battaniye aldım üstüme, üşüyorum feride;
kalkıp şiir yazacağım, ama hep şiir mi yazılırmış
kuşatılmış
gökyüzüne?
*
ben seni, seni diyordum; nasıl gelirim,
hangi sokaklar çıkar sokak desene?
yine o gitmelere gitmeden
seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte
başka nereye giderim söylesene?
3. bölüm
“kapılar tutulmuş neylersin
neylersin içerde kalmışız
yollar kesilmiş
şehir yenilmiş
açlıktır başlamış
elde silah kalmamış neylersin
neylersin karanlık da bastırmış
sevişmezsinde neylersin.”
-P. Eluard-
XXI
sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize...
taşıdık, taşındık bitti işte
öpüp durma üç numara tıraşlı kafamı öyle
feride, kız, geldim!
ağlama, şişmanlarım yine
yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince
feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
ellerin... ellerin nerede?
bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece
üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle...
geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine
XXII
gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur
ellerime
yok, gitme!
gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor
yok, gitme
gitme aç göğsünü kalayım öyle...
XXIII
diyordum ki bir koluma seni,
çıkınca
diğerine ülkemi
gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
benim yüzyılım hani?
çarşılar çarşı mı şimdi?
*
belki insanlar tenine gül sunmaz diye,
kir gömmez diye
hasrettir böyle kanla ıslak
ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
darda,
daralır bir yerlerde...
bana bir ülke getir feride
üstünde masmavi bir gök olsun
saçlarını çöz
sağrıları ıslak taylar gibiyim
ve tenin senin
doludizgin bir ülke...
XXIV
gözlerimin ortasında
gözlerinin ortası
tenini hatırlat tenime
bana aç vücudunun deltalarını
kadın kokunu ver
sulamak için rahminin kıraç topraklarını
şimdi aşk,
önce!
*
(bu sensin
ve sesin
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle
ısıt gözlerimi gülüşlerinle...)
XXV
biradan kapılar kırılacak belki de
birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
biz diz kırarken sinesinde sancının
yolunur papatya,
deşilir ten
ve yara da!
çünkü ölmek günleri biraz da
gülmek günleri (de), inadına
gün gülümsemeleri ardında
*
gün gülümsemeleri ardında
dağlandıkça
dağlaşmak
ve dağları sevmeye yaraşmak
yaraşmaya
yanaşmak günleri
/sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine.../
XXVI
her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde
el verdiğim kentler vurulacak,
vurulacağım;
bu yangın kabardıkça çok yanacağım!
farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine
ne güzel kimileri dağlara dokunuyor sessizce
kanıma dokunuyor
bu karatma geceleri susmak böyle...
XXVII
caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun?
bak bakalım beni mi arıyorlar
ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi?
bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
yollar bir çift gül görmeye alışık değil...
tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine
saçların dağınık, her yanın ter içinde
/feride,
sen bu kadar akıllının içinde nasıl...
nasıl delisin böyle?/
XXVIII
sevdan kıl beni, kaybetme ellerimi
tutmasam... dağlara çığ düşerken, o çınarlar
[susarken
tutmasam kırılır elim,
tutmak kirlenir...
ben yolculuğum
sen bildiğim yol gibi
toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri
geç hiç eskitmeden sevgileri
bazen de çalarak kendine bedenimi
gitmesen,
geçmesem yollar kirlenir...
*
benden kalan incelikler var sende
ateşimin örsüsün, sana akar ırmaklarım
akar
ve biterim
bitmesek taşarız,
bitmek kirlenir...
XXIX
topla denklerini ürkmeden
külü dök, ateşi yüklen
kentlerde yazısı silik duvarlarsa,
bulvarlarsa geçilen
sen, sen ol apansız gelen / gece bitmeden
gelmesen söz kirlenir...
*
kime aitse kucağın
açık tut
ve diri
tutmasan insanlığın kirlenir...
*
bak sevda bu, tut sözlerimi
hem kim var ki böyle sevecek seni?
öpmesem dudakların,
yazmasam şiir,
sevişmesem kadınlığın kirlenir...
XXX
bir gün değil, her gün her şey kirlenir
çalarak bir şeyleri hayattan ve insandan
yenibaştan
yenibaştan
(kirlenmeyen tek şey ise
kirdir...)
4. bölüm
“güllerin bedeninden dikenleri teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş-Tatvan yolunda güller ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar, kötü donanımlı askerler kanar
...
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar”
-T. Uyar-
XXXI
rüzgar
ve kar...
kar... yurdumda
bir dal daha kırılıyor rüzgarda
kimseler bilmiyor...
o dalı yeşerte bilir miyiz feride
baharda?
*
iki gözüm kar yağıyor dışarıda
elimde terliyor ellerin
kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
pencerelerine perdesizliğin
kara kan karışıyor!
XXXII
kara bin damla kan düşürüyoruz
çoktandır ayaz günleri ülkemin
k a r d e ğ i l,
k a n m e v s i m i !
XXXIII
bırak, savruk, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite
kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü,
kederdi, hasretti gördüm!
tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak ve bir kez
ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!
şimdi göç yollarında mısın? yurdunu mu yitirdin?
örselenmenin yurdu yok! aşkın yurdu
yok! özlemenin
yok!
*
daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
bizden! yollara çıkmanın yurdu
yok! yürümenin
yok!
*
şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında
her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadır, kabarık
ve kangren! ömürlerin ömrü
yok! efkarın takvimi
yok!
(y o k! y a ğ m a, k a b a r ı k v e k a n g r e n...)
XXXIV
şimdi bir namlu gibi gözlerin
dışarıda kar dinmiş,
çamlar gelin
bak, bir izbe oda düşmüş payımıza
ölmemekte,
ısrarda çoğalıp, inadına!
ışıkları söndürelim
susmasın elim...
tenimi tanı,
kokumu
ve terimi
bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
al, göm göğsüne dağlanmış suretimi
al da susalım biraz
hep aynı göğe büyürken ellerimiz...
XXXV
bana bir ölüm tarif et feride
yakma cıgaranı
çek şu kibriti de
olur ya
dinamit gibiyim bu gece
*
aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim...
XXXVI
daha yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak o yangın yerlerinde
bırak!
çarşılar bana abanmasa da
ben çarşılara abanacağım yine
yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
yoksa bu şiir burada biter feride
çarşıları yalnız, kentleri öksüz
şiirleri yarım bırakmayalım
*
kentler kent değilse
parçalanırım yine
gömleğimi boşuna ütüleme
ben cağız, damarlarım dökülsün caddelere
ter damlasın yüreğimden yerlere
çarşılar bana abanmasa da
bırak!
ben çarşılara abanacağım yine
XXXVII
şimdi sınasam
mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
sıkıyönetim “dört ay daha” olağanlaştı
karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin
sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu...
XXXVIII
şimdi porno ve arabesk geceleri bu kentin
ve ölesiye yalnızlığım, azlığım
candan geçip feride’den geçilmez bu kentin
(bir de sen... sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)
XXXIX
sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
bir rüzgar vereyim külümü,
bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt!
biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
sıcaklığını al şimdi bu üşümeleri dağıt!
Yılmaz Odabaşı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















