Ali Lidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Lidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2016

Alternatif Kitap Kategorizasyonum

1) Okumaya Gerek Olmayan Kitaplar : Calvino Usta yaşasaydı listenin başına çok satan vampir kitaplarını koyardı büyük ihtimalle. Ayrıca kişisel gereksiz kitaplar listemi zorlayan ikinci gruba bir kaç tanesi hariç Ahmet Hamdi Tanpınar öncesi yazılmış neredeyse bütün Türk romanları girebilir..

2) Birden Fazla Hayatın Olsaydı Kesinlikle Okuyacağın Ama Ne Yazık Ki Günlerin Sayılı Olduğu İçin Okuyamayacağın Kitaplar : Ayn Rand’ın bütün kitapları bu listeye girebilir. Okumayı çok isterim aslında ama kitapların ebatı her seferinde umutsuzca vazgeçmemi sağlıyor ne yazık ki..

3) Okumak İçin Değil Başka Amaçlar İçin Yazılmış Kitaplar : Ahmet Altan Ve Cezmi Ersöz’ün yazmış olduğu her türlü çer çöp bu kategoriye sokulabilir. Bu adamlar neden ısrarla yazıyorlar anlamak mümkün değil ama vakit kaybı ve sinir bozumu dışında faydalarının olmadığı muhakkak..

4) Şimdi Çok Pahalı Olan Ve Okumak İçin Ucuzlamasını Bekleyeceğin Kitaplar : Ayrıntı Yayınlarının depo kitapları haricindeki tüm kitapları. Tamam kardeşim güzel kitaplar basıyorsunuz ama özellikle felsefe ve politika kitaplarınız az satıyor diye bütün masrafınızı bizden çıkarmaya kalkmayın.Yoksa indirime girmeden almam kitaplarınızı haberiniz olsun..

5) Birinden Ödünç Alabileceğin Kitaplar : İlke olarak okuduğum kitaplara sahip olmak ve işim bittikten sonra kütüphanemde tutmak istesem de bazı istisnalar oluyor tabi. Dan Brown kitapları örneğin. Bence mutlaka okunmalı. Ama mutlaka bir kere okunmalı, bittikten sonra yer kaplamaktan başka bir işe yaramazlar. Benim gibi kütüphanenizde yer problemi yaşıyorsanız boşuna almayın. Zaten o kadar çok satıyorlar ki ödünç alabileceğiniz biri mutlaka bulunacaktır..

6) Yıllardır Okumayı Düşündüğün Kitaplar : Tabi ki klasikler. Hepimiz sıralarız onları ve geniş bir zamanda okumayı planlarız. Ama o geniş zaman bir türlü gelmez.Boyunları bükük bakakalırlar raflarda..

7) Yıllardır Arayıp Bulamadığın Kitaplar : Thomas Bernhard’ ın otobiyografi üçlemesinin üçüncü kitabı Soluk -Bir Karar. Mitos Yay 1997.. Yok arkadaş,her tarafa baktım,yok yok yok. Bulanların insaniyet namına haber vermesi…..

8) Gerektiğinde Elinin Altında Olsun Diye Sahip Olmak İstediğin Kitaplar : İncil, Tevrat, Kitab-ı Mukaddes.. Baştan sona okumaya kalkmak eziyet olabiliyor. Ama ne zaman lazım olacakları da belli olmaz el altında tutmakta yarar var..

9) Elinin Altında Olmadığında Eksiklik Hissedeceğin Kitaplar : Oğuz Atay- Tutunamayanlar. Nedenini açıklamayı bile zul sayarım kendime. Bir tane yetmez bir kaç tane almak ve sık uğranan yerlere serpiştirmek gerek. Okuldaki dolapta bir tane, pansiyondaki odada bir tane, evde bir tane hatta sürekli uğranılan cafede bir tane bulundurulmalı. Gerektiği an bulunamaması travmaya neden olabiliyor..

10) Görüntüsü Güzel Olduğu İçin Alınan Kitaplar : Baskısına ve minyatürlerine tav olup ek ders ücretimin yarısını verdiğim ama bir kez bile okumadığım 17.yy Saray Mutfağı kitabım. Olsun okumadım ama çok güzel resimleri var. Yine olsa yine alırım valla..

11) Toplatılıp Şehir Çöplüğünde Yakılacak Kitaplar : Kişisel gelişim kitaplarının tamamı. Tutuşturmak için de Secret ve benzeri saçmalık manifestoları kullanılabilir..

12) Okudukça Derinlemesine Aşağılık Kompleksi Yaratacak Kitaplar : Perec ve Eco bu kategorinin başını çekmektedir.Özellikle Yaşam Kullanma Klavuzu ve Foucault Sarkacı birer genel kültür şovuna dönüşür ve başınızı iki yana sallayıp hayıflanarak okursunuz, derinden gelen bir kıskançlık da size eşilk eder..

13) Kişisel Gerekçeler Yüzünden Nefret Edilecek Kitaplar : Aslında iyi kitap olmalarına rağmen anlattıklarından bağımsız hikayeler yüzünden bir şekilde nefret edilen kitaplar. J.Cortazar- Seksek mesela. Çok iyi kitaptır ama şu aralar elime aldıkça ürperiyorum..

14) Çocuk Kitabı Zannedilen Kocaman Kitaplar : Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında ve Pal Sokağı Çocukları. Etrafımızdaki insanlara senede bir kere zorunlu olarak okutabilsek keşke bu üç kitabı. Toplumumuzda suç işleme oranı yarı yarıya düşerdi kesin.

15) Hiçbir Şey Anlaşılamayan Kitaplar : Jean Baudrillard-Simülasyon ve Simulakrlar. Tamam Baudrillard büyük düşünür, 20.yy en önemli teorisyenlerinden biri itirazım yok ama.. Ama anlamıyorum kardeşim bu kitaptan bir şey ne zaman elime alsam beynim uyuşuyor, ya kitap çok karışık ya da ben geri zekalıyım. Kitabı anlayıp bana özete geçebilecek babayiğidin kırk yıl kölesi olurum valla…

16) Uzun Soluklu Mutsuzluk Garantisi Veren Kitaplar : Oblomov ve Aylak Adam rakipsizdir bu kategoride. Her iki kitabı okurken de ismi bile olmayan Bay C. ve edebiyat tarihinin en mutsuz karakterlerinin başında gelen Bay Oblomov’a üzülmekten kitaplardan keyif almaya sıra gelmiyor bir türlü..

Ali Lidar

Kaynak: http://alilidar.tumblr.com/post/76318562956/alternatif-kitap-kategorizasyonum

25 Aralık 2014

Alternatif Kitap Kategorizasyonum

1) Okumaya Gerek Olmayan Kitaplar : Calvino Usta yaşasaydı listenin başına çok satan vampir kitaplarını koyardı büyük ihtimalle. Ayrıca kişisel gereksiz kitaplar listemi zorlayan ikinci gruba bir kaç tanesi hariç Ahmet Hamdi Tanpınar öncesi yazılmış neredeyse bütün Türk romanları girebilir..

2) Birden Fazla Hayatın Olsaydı Kesinlikle Okuyacağın Ama Ne Yazık Ki Günlerin Sayılı Olduğu İçin Okuyamayacağın Kitaplar : Ayn Rand’ın bütün kitapları bu listeye girebilir. Okumayı çok isterim aslında ama kitapların ebatı her seferinde umutsuzca vazgeçmemi sağlıyor ne yazık ki..

3) Okumak İçin Değil Başka Amaçlar İçin Yazılmış Kitaplar : Ahmet Altan Ve Cezmi Ersöz’ün yazmış olduğu her türlü çer çöp bu kategoriye sokulabilir. Bu adamlar neden ısrarla yazıyorlar anlamak mümkün değil ama vakit kaybı ve sinir bozumu dışında faydalarının olmadığı muhakkak..

4) Şimdi Çok Pahalı Olan Ve Okumak İçin Ucuzlamasını Bekleyeceğin Kitaplar : Ayrıntı Yayınlarının depo kitapları haricindeki tüm kitapları. Tamam kardeşim güzel kitaplar basıyorsunuz ama özellikle felsefe ve politika kitaplarınız az satıyor diye bütün masrafınızı bizden çıkarmaya kalkmayın.Yoksa indirime girmeden almam kitaplarınızı haberiniz olsun..

5) Birinden Ödünç Alabileceğin Kitaplar : İlke olarak okuduğum kitaplara sahip olmak ve işim bittikten sonra kütüphanemde tutmak istesem de bazı istisnalar oluyor tabi. Dan Brown kitapları örneğin. Bence mutlaka okunmalı. Ama mutlaka bir kere okunmalı, bittikten sonra yer kaplamaktan başka bir işe yaramazlar. Benim gibi kütüphanenizde yer problemi yaşıyorsanız boşuna almayın. Zaten o kadar çok satıyorlar ki ödünç alabileceğiniz biri mutlaka bulunacaktır..

6) Yıllardır Okumayı Düşündüğün Kitaplar : Tabi ki klasikler. Hepimiz sıralarız onları ve geniş bir zamanda okumayı planlarız. Ama o geniş zaman bir türlü gelmez.Boyunları bükük bakakalırlar raflarda..

7) Yıllardır Arayıp Bulamadığın Kitaplar : Thomas Bernhard’ ın otobiyografi üçlemesinin üçüncü kitabı Soluk -Bir Karar. Mitos Yay 1997.. Yok arkadaş,her tarafa baktım,yok yok yok. Bulanların insaniyet namına haber vermesi…..

8) Gerektiğinde Elinin Altında Olsun Diye Sahip Olmak İstediğin Kitaplar : İncil, Tevrat, Kitab-ı Mukaddes.. Baştan sona okumaya kalkmak eziyet olabiliyor. Ama ne zaman lazım olacakları da belli olmaz el altında tutmakta yarar var..

9) Elinin Altında Olmadığında Eksiklik Hissedeceğin Kitaplar : Oğuz Atay- Tutunamayanlar. Nedenini açıklamayı bile zul sayarım kendime. Bir tane yetmez bir kaç tane almak ve sık uğranan yerlere serpiştirmek gerek. Okuldaki dolapta bir tane, pansiyondaki odada bir tane, evde bir tane hatta sürekli uğranılan cafede bir tane bulundurulmalı. Gerektiği an bulunamaması travmaya neden olabiliyor..

10) Görüntüsü Güzel Olduğu İçin Alınan Kitaplar : Baskısına ve minyatürlerine tav olup ek ders ücretimin yarısını verdiğim ama bir kez bile okumadığım 17.yy Saray Mutfağı kitabım. Olsun okumadım ama çok güzel resimleri var. Yine olsa yine alırım valla..

11) Toplatılıp Şehir Çöplüğünde Yakılacak Kitaplar : Kişisel gelişim kitaplarının tamamı. Tutuşturmak için de Secret ve benzeri saçmalık manifestoları kullanılabilir..

12) Okudukça Derinlemesine Aşağılık Kompleksi Yaratacak Kitaplar : Perec ve Eco bu kategorinin başını çekmektedir.Özellikle Yaşam Kullanma Klavuzu ve Foucault Sarkacı birer genel kültür şovuna dönüşür ve başınızı iki yana sallayıp hayıflanarak okursunuz, derinden gelen bir kıskançlık da size eşilk eder..

13) Kişisel Gerekçeler Yüzünden Nefret Edilecek Kitaplar : Aslında iyi kitap olmalarına rağmen anlattıklarından bağımsız hikayeler yüzünden bir şekilde nefret edilen kitaplar. J.Cortazar- Seksek mesela. Çok iyi kitaptır ama şu aralar elime aldıkça ürperiyorum..

14) Çocuk Kitabı Zannedilen Kocaman Kitaplar : Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında ve Pal Sokağı Çocukları. Etrafımızdaki insanlara senede bir kere zorunlu olarak okutabilsek keşke bu üç kitabı. Toplumumuzda suç işleme oranı yarı yarıya düşerdi kesin.

15) Hiçbir Şey Anlaşılamayan Kitaplar : Jean Baudrillard-Simülasyon ve Simulakrlar. Tamam Baudrillard büyük düşünür, 20.yy en önemli teorisyenlerinden biri itirazım yok ama.. Ama anlamıyorum kardeşim bu kitaptan bir şey ne zaman elime alsam beynim uyuşuyor, ya kitap çok karışık ya da ben geri zekalıyım. Kitabı anlayıp bana özete geçebilecek babayiğidin kırk yıl kölesi olurum valla…

16) Uzun Soluklu Mutsuzluk Garantisi Veren Kitaplar : Oblomov ve Aylak Adam rakipsizdir bu kategoride. Her iki kitabı okurken de ismi bile olmayan Bay C. ve edebiyat tarihinin en mutsuz karakterlerinin başında gelen Bay Oblomov’a üzülmekten kitaplardan keyif almaya sıra gelmiyor bir türlü..

Ali Lidar

Kaynak: http://alilidar.tumblr.com/post/76318562956/alternatif-kitap-kategorizasyonum

22 Mayıs 2014

Susmak mesele değil

Tesirsiz Parçalar 266-271..


266.
Michel Foucault, "Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?" diye sorar bir yerlerde. İyi ya da kötü yaşam değildir tabi kastettiği. Rezil bir yaşam da sürseniz bunu bir sanat eseri haline getirebilirsiniz, yeter ki rezilliğiniz size has, sadece sizin becerebileceğiniz türden bir rezillik olsun.

Aynı Michel Foucault,"Bugünlerde amacımız ne olduğumuzu keşfetmek değil, ne olmuş isek onu reddetmek olmalı." diyerek de reddin ve inkarın (buradaki inkar düz inkar değil tabi, bir tür ontolojik inkar) insanın asıl gerçeği kavrayabilmek için tek seçeneği olduğunu söyler.

Ve yine sevgili Michel Foucault, "Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir." şeklindeki muazzam tespitiyle hepimizin ağzına sıçar ve gülümseyerek çekilir. Kurban olduğumun keli, sağ olsaydın da ikişer duble rakı içseydik seninle, beni bir tek sen anlardın be Foucault...


267.
Herkes gider
Ne?
Bilmiyor muydun sanki
Sevgili kalbim!
Neden hala apartman boşluğunun
gün ışığı görmeyen penceresinde
kuş sesleri beklersin..


268.
Susmak mesele değil. Susar insan. Başka çaresi yoksa susar. Haksız olduğu için susar bazen, bazen de haksızlık karşısında susar. Çok konuşmuştur vaktinde o yüzden susar. Ya da hep susmuştur, üşeniyordur konuşmaya o yüzden susar. Susmak mesele değil. Ama söyleyeceği şeyler içinden boğazına kadar yükselmişse, istediği için değil mecbur kaldığı için susuyorsa o zaman susmak ızdırapların en büyüğü olur. Diline kadar gelen ve dışarı çıkamayan söz, en acı zehir gibi ruhunu yavaş yavaş çürütür...


269.
Düşün.. Hiçbir yere sığamamış ve sikik bir parka sığınmışsın. Üç tane sigaran ve bir kutu biran kalmış. Bakkallar kapalı. En yakın benzin istasyonu ebesinin amında. Üstelik orada da sigara var ama içki satılmıyor. Ne yaparsın? Normal insansan yatar uyursun. Biraz sıkıntılıysan eve gidip çay falan koyarsın. Ama kafayı yemiş bir ruh hastasıysan önce sigaraları ikiye bölüp altı tane sigaran varmış gibi, biranın yarısını da boş bira kutusuna döküp iki tane biran varmış gibi düşünüp, bunu yaklaşık on dakika düşünüp kendini iyice inandırırsın ve bu esnada da Ferdi dinlersin. Evet evet, Ferdi şart...


270.
Ben herhangi bir şeyi asla yapmam demek kadar aptalca bir şey yok. Bir an, tek bir an gelir, biri çıkar karşına, inandığın, güvendiğin ne varsa hepsinin iki dakikada ağzına sıçar, kendisini yerin dibine sokar seni de aşağılık bir sürüngen haline getirir. Ve bütün bunlar tek bir anda olabilir. İnsan değil miyiz amına koyim en iyimiz yerin dibine batsın!


271.
Müptezelim müptezelsin müptezeliz
Ah!

Ali Lidar

05 Mayıs 2014

Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım

Kitaplardan bahsetmek istiyorum, kitaplarımdan.. Ama bunu yaparken ne kadar kültürlü ve entellektüel olduğumu anlatmak gibi bir derdim yok. Geriye dönüp baktığımda, genç sayılacak yaşta büyük fedakarlıklarla oluşturduğum kütüphanem hayatta sahip olduğum ve övünebildiğim en önemli şey. Ve üçbinin üzerinde kitapla kurmuş olduğum ilişki içinde barındırdığı masumiyet ve tutkuyu düşündüğüm zaman başka hiçbir şeyle karşılaştıramayacağım kadar özel. Çok küçük yaşlarda başladı hikayem. Kendimi bir türlü kendilerinden biri gibi göremediğim ve bunun aksini ispatlamak için hiçbir çaba göstermeyen büyüklerin ve küçüklerin dünyasından kaçabileceğim yegane sığınağın kitaplar olduğunu anladığımda ilk okula yeni başlamıştım. Başlar başlamaz nefret ettiğim okula gitmemek için hastalık uydurduğum günlerin birinde babamın muhtemelen kapağına bakarak aldığı ve ne yazdığı hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı ilk kitabım, bana büyülü, bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Gördüm ki istemediğim insanlara katlanmak zorunda değilim. Başka bir dünya mümkün ve onu benimle beraber istediğim yere götürebilme şansım var. Babamın aldığı kitabın adı Pal Sokağı Çocukları idi. Bir solukta okuduğum kitabın çocuk kahramanı Nemeczek, benim ilk gerçek arkadaşım ve kahramanım oldu. O güne kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Ölümüne yol açan soylu fedakarlık çocuk ruhuma çok büyük gelmişti ve bunu anlamakta zorlanmıştım. Çünkü benim etrafımda bu tür fedakarlıklara değeceğini düşündüğüm kimse olmamıştı. Ama buna rağmen o artık benim kahramanımdı, çetedeki diğer çocuklar da arkadaşlarım. Daha sonra başka kitaplar okumak istedim ama o zamanlar kitap şimdiki gibi kolay elde edebileceğim bir şey değildi. Bu yoksunluk hala üzerimden atamadığım ve artık takıntı haline gelen üzerinde bir şeyler yazan her şeyi okuma hastalığına yol açtı. Eski - yeni gazeteleri, el ilanlarını, reklam panolarını, ders kitaplarını, sigara paketlerini, kibrit kutularını, gazoz şişelerini, kaset kapaklarını, ait oldukları nesneyle hiç alakası olmayan bir merakla okumaya başladım. Bugün sahip olduğum bir yığın işe yaramaz bilgi, o günlerin mirasıdır. Şu an bile gözümü kapattığımda Çamlıca gazozunun muhteviyatını ezbere söyleyebilirim. Bakkal Hamdi'nin tabelasının hangi içecek firması tarafından hazırlandığını hala unutmadım. Özellikle annemi ciddi bir endişeye sürüklemeye başlayan okuma tutkusu, hakkımda yapılan "tuhaf" imasının üzerime iyice yapışmasına da yol açtı böylece. Sanıyorum bizimki gibi az okuyan toplumların karakteristik özelliklerinden biri de budur. Okumayanlar, okumadıklarıyla kalmazlar okuyanları da tuhaf bakışlarla süzerler. Onların bunalımlı, ya da daha insaflı bir değerlendirmeyle yalnız olduklarını düşünerek garip bir şekilde kendi okumama hallerine bir mutluluk kılıfı geçirirler ve şükrederler. Küçük bir çocuğun başka her şeyden vazgeçme pahasına yazıya tutkulanması karşısında da gösterebilecekleri en basit tepkinin "tuhaf bu çocuk" iması olması, şaşılacak bir şey olmadı haliyle. İlk okuduğum kitaptan sonra araya başka kitaplarda girdi tabi. Ama benim üzerimde ikinci vurucu etkiyi yapan kitap Sefiller oldu. Sünnet olduğum gün yine babamın ve yine sadece kapağına bakarak aldığı kitap çok sonraları okuduğum orjinal çevirinin oldukça kısaltılmış bir versiyonuydu. Buna rağmen J.Valjan, Cosette, Maryüs ve diğer karakterler uzun süre etkisinden kurtulamadığım yeni düş arkadaşlarım oldular. Artık gözlerimi kapatıp kendimi onların zamanında ve dünyasında hayal ettiğim anlar, okuma tutkusunun sadece okuduğum zamanlarla sınırlı kalmamasını sağladı. Okumadığım zamanlarda kendimi kahramanlarımdan birinin yerine koyduğum ve onun yaşadıklarını kendi yaşadıklarım varsaydığım "gündüz rüyaları" m olmuştu. Özelikle hep kaçmak istediğim ama zorunluluklardan dolayı bir yere kıpırdayamadığım mekanlarda(okul gibi), sıkıntıdan cinnet geçirmemi engelleyen tek şey bu gündüz rüyalarıydı. Bugün bile bir yerde çok sıkılıyorsam eğer - ki genelde bulunduğum yerlerin çoğunda çok sıkılıyorum- gözlerimi bir noktaya sabitleyip kendime hemen bir gündüz rüyası kurgulayıveririm..
Büyüdükçe bir şeyi şaşkınlıkla farkettim. Diğerleri hakkında çocuk aklımla vardığım yargı doğruymuş. Büyüklerin dünyası gerçekten çok sıkıcı ve üzüntüden başka hiçbir vaatleri de yok. Ve bu durumla başedebilmemi sağlayan, tam olarak onlardan biri olamasam bile içlerinde, kıyıda köşede bir yerlerde çıldırmadan yaşayabilmemi sağlayan yegane dostlarım hala kitaplarım. İyi kötü ayrımı yapmadan sahip olduğum ve okuduğum bütün kitaplarla yaşamım boyunca hep gurur duydum. Ama bazı kitaplar, daha doğrusu benim o kitaplarda bulduklarım diğerlerinin hep bir kaç adım ötesindeydi. Ve zamanla okuduğum kitaplarla içinde bulunduğum ruh hali arasında simetrik bir uyum ortaya çıktı. Bugün de oynamayı sürdürdüğüm keyifli bir oyun keşfetmiş oldum böylece.. Hala canım çok sıkkınsa Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okurum. Holden ile birlikte masumiyetin kayboluşunu ve bunun insanı delirten trajedisini yaşarım. Çok öfkeli olduğum zamanlar George Perec okurum. Dehası ve okuyan herkesin sinirini bozacak ukalalığı onunla birlikte bütün dünyaya meydan okuyormuşum gibi bir hisse sürükler beni. Kendimi çok yalnız hissettiğimde Tutunamayanları okurum. Selim' in herkesin gözünün içine yalvararak bakıp "canım insanlar" demesi ama hiç kimsenin durup onu anlamaya çalışacak kadar vaktinin olmaması ruhumda bir yerlerin çivisini söker. Aşık olduğum zamanlar Marcel Proust okurum. Dev eseri Kayıp Zamanın İzinde etrafımızda gördüğümüz her şeyin, her ayrıntının edebiyatta ve yaşantımızda bir değeri olduğunu ve bütün güzelliklerin de ayrıntıların arkasına saklandığını anlatır bana. Hiçbir şey hissetmediğim zamanlarda da Ahmet Hamdi okurum. Huzur ya da Saatleri Ayarlama Enstütüsü benim için zamanın durduğu ve onlar elimde olduğu sürece hiç akmayacağı kutsal birer objeye dönüşür.
Herkesin kafasında dünyanın sonu ile ilgili bir takım imgeler vardır mutlaka. Benim için kıyamet, yazının ve kitapların tedavülden kalkmasıdır. Kendimin ve dünyanın başına gelebilecek en büyük felaket nedir diye düşündüğümde hep aynı şey aklıma gelir. Galiba ölümden bile en çok şunu düşündüğüm zamanlarda korkuyorum. Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım...

Ali Lidar
Kaynak: http://lidar-kkyy.blogspot.com.tr/

30 Nisan 2014

Tesirsiz Parçalar

Tesirsiz Parçalar 262-265

262.
Şu an her neredeyseniz kafanızı hafifçe kaldırıp sağınıza solunuza bakın bi. Evet aynen böyle. Ve düşünün şimdi. Çok saçma değil mi lan? Ne işim var benim burda demiyor musunuz siz de? Ne işimiz var bizim olduğumuz yerde. İnsanların sadece olmak istedikleri yerde olacakları bir dünya vaadeden herhangi bir lider bulursam bir gün kayıtsız şartsız militanı olmazsam şerefsizim!

263.
Herkesin herkese sustuğu anlar olur. Ve bu bazı insanlara iyi gelir. Annesi babası durmadan kavga eden bütün çocuklar ne demek istediğimi çok iyi bilir.

Niye büyüdükçe daha çok hata yapıyoruz? Büyümeye tepki mi bu? Oysa her geçen gün daha çok öğreniyoruz lafta. Öğrendikçe de daha çok hata yapıyoruz. Ne öğrendik o zaman bu işten. Cidden, bana bir harf daha öğretenin ağzını burnunu kırarım diye bağırmak istiyorum. Hatalarımızla birlikte pişmanlıklarımız da artıyor. Keşke biri beni beş yaşıma geri götürüp orada boğsa!

Yanlış olduğunu bile bile, köpek gibi pişman olacağını bile bile söyleyeceğini söylüyor insan. Tek bir laf dünyasını başına yıkabiliyor. Ve bunu bile bile söylüyor yine de söyleyeceğini. Çocuk gibi. Hani büyümüştük lan! Büyüdüğümüz falan yok, yıllanıyor ve çürüyoruz o kadar.

Elimi kesmek istiyorum. Dilimi koparmak istiyorum. Ama çocuğum ben. Canımın yanmasından çok korkuyorum. Üstelik en sevdiklerimin canını bu kadar kolay yakarken...

Ne yazık, utanç ve pişmanlıktan ölemiyor insan. Ölünebilse, siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olurdum. Olurdum... Siz... Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda... Klişemi sikeyim!

264.
Bazen tek bir gece saçmalar insan. Sonra da kalan bütün gecelerini o geceyle hesaplaşarak geçirir... Uykusuz, pişman, mahçup ve çaresiz...

265.
Akşam Fenerbahçe'nin maçını izledim. Şampiyon oldu diye bağıra çağıra şarkı söyleyip alkışladım. Yetmedi sokağa çıkıp şampiyon fener diye bağırarak koştum. Üstelik diş ağrısından ölüyordum. Üstelik Fenerbahçeli de değilim. Üstelik Fenerbahçeden nefret ederim. Üstelik kafamdaki etlerin büyüdüğünü öğrendim. Üstelik sevdiğim kadın benden çok uzakta. Üstelik uyuyamıyorum. Üstelik kendimi bir pet shop'a bırakıp kaçmak istiyorum... Ama ben çılgın gibi gülerek fener fener diye bağırdım dakikalarca... Bir adamın hayatının boka sarması tam olarak böyle bir şey herhalde. Sevinecek hiçbir şey bulamayınca etrafında başkalarının sevinçlerini kıskanıp onları taklit etmek!

Ali Lidar

05 Şubat 2014

Beklerken

Adını verdim sol tarafımdaki ağrıya
Kötü bir şey demek değil bu kötü bir şey değil
Kötü bir şey değil bu şikayet etmiyorum
Bekliyorum..

Sual olunmaz hikmetinden meleklerin
Ben özlemek derim hasret derim aşk derim
Ne olur bir duble rakıyı paylaşsak derim
Sen gülümsersin uzaklardan
Ben beklerim..

Bu parkların hepsinden vazgeçebilirim
Bu kitapların bu oyuncakların bu meyhanelerin
Bunların işte ne varsa hepsinden vazgeçebilirim gelişini kolaylaştıracaksa
Ama senin bir saatin var bilirim
Bir saatin var senin yüreğime envai çeşit kuşlar konduracak
Kolay geçmese de vakit
Beklerim..

Çok zor geçmişti çocukluğum bahsetmiştim sana
Annemin hep işi vardı babamın hep işi vardı
Çok ağlıyordu kardeşlerim hepsinden bahsetmiştim
Bunları anlatmıştım şikayet etmiyorum
Yeter ki geleceğini söyle bana ara sıra
Ses etmem, beklerim..

Yattığın odaları nasıl da merak ediyorum
Kokladığın çiçekleri dinlediğin şarkıları
Çarşafının kokusunu, tenini ille de tenini
Nasıl da merak ediyorum sokak köpeklerini severkenki hallerini
Bazen koltuğunun altında tavlayla hayal ediyorum seni
Bazen kadere küfrederken geliyorsun gözümün önüne
Bazen sarhoş olup açık saçık küfürlerle giriyorsun rüyama
Uyu diyorsun sonra bana uyu diyorsun, geçecek
Herkes bilir değil mi melekler yalan söylemez?
Bekle der bana evrenin en güzel meleği
Beklerim..

Olur da yanlış anlarsan söylediklerimi
Çok özür dilerim
Bakma marifetmiş gibi anlattığıma
İcap ederse susup tek kelime etmeden
İçimden geçenleri buluttan bir kayıkla yollayıp sana
Beklerim..

Ali Lidar

17 Kasım 2013

Keşke

"Keşke bir gemide olsak" dedi. "Nereye gittiğimizi bilmeden denizin sonsuz maviliğinde kaybolsak. Başbaşa.." "Peki gemiyi kim kullanacak? Ne yiyip ne içeceğiz? Bu geminin mazotu hiç mi bitmeyecek?" gibi mantık dışı sorularla kafasını kurcalamak istemedim. Gemiye binmekten pek hoşlandığım söylenemezdi, ama gemiye binmemeyi seviyorum da diyemezdim. Bir süre kelime aradım. Sonra 'keşke' dedim. Çok sevdim keşkeyi, Yalan söylemiş olmazsın keşke dediğinde. Söylememiş de olmazsın. Hatta bir şey söylemiş bile olmazsın. Ama söylemişsindir de bir taraftan. Baştan savar bir temenniyle ağır başlı bir istek arasında nazlı nazlı salınan sihirli bir sözcük gibiydi keşke. "Sikeyim gemisini, gel şurada birer oralet içip hiç konuşmadan gelip geçen insanlara bakalım" dedim sonra. Demez olaydım. Benimle hayal kurulmazmış. O an karar verdim, artık keşkeden başka laf etmeyecektim. "Ben gidiyorum" dedi. "Keşke" dedim. Kalsaydı yine keşke diyecektim. Anlamlı olup olmaması umurumda değildi. Çünkü anlamıştım, karşımızdaki insanlar, hatta en sevgililerimiz bile hayallerine yancı arıyorlardı sadece. Gemide de oralet içebiliriz deyip kalbimi fethedebilirdi isteseydi. Aklına bile gelmedi. Gelseydi. Keşke..

Ali Lidar

20 Ağustos 2013

Olmadık Yerde Biten Rakının Ardından Yazılan Şiirdir

İrtifa kaybedip, kazanacağım yerde
Alkolün ve kalabalığın verdiği esenlikle
Gülümseyerek düşündüm seni, kendimi bir şey zannedip
Oradayken sen ve ben buradayken
İp gerip aramıza yanına gelirim zannederken
Hop! dedi dış ses, kalkalım, rakı bitti!
O an hayvan gibi sövdüm Hegel'e ve Heideggere'e
Sikerim ulan dedim tin'i de ontolojiyi de
Bana ne ulan, bana ne, bana ne, niye?
Niye oradasın sen, neden ben buradayım?
Neden burda kuşlar salak, neden bizim denizimiz yok?
Ve bir yığın soru daha, aynı şeyle biten, niye?
Sigaram var, ayakkabım var, rakı bitmiş, sen yoksun
Alsın biri ayakkabılarımı, seni bana yürütsün
Canım yanıyor be işte, insafın hiç mi namı yok?
Ben ağlarım, susarım sonra, kimselere demem bir şey
Sen ağlama, susma da ama, bak buna bağlı her şey..

Ali Lidar

01 Mayıs 2013

Jazz Dinlerken Ben Daha Çok Seviyorum Seni

Jazz dinliyor cemaat cuma hutbesinden önce
Haberlerde uçan atlar sokaklar silme manyak
Herkes kafayı yemiş seni bulamıyorum
Sesin nereden geliyor seni bulamıyorum
Yüksek sesle konuş biraz seni duyamıyorum
Annem hastaneye yattı köpekler bana bağırdı
Fotoğrafın düştü elimden seni göremiyorum
Parka girmem yasaklanmış çocuklar korkuyormuş
Oysa herkes basıyor ben çimlere basmıyorum
Aklım nerde bilmiyorum bana yardımcı olsana
Beni düşünmelerini nasıl da seviyorum
Gülsene arada bana sıcaklığını alayım
Odalar mı çok küçük ben mi çok büyüdüm
Duymayınca sesini bir yere sığamıyorum
Ruhum doğum sancısında kanatlandı kanatlanacak
Kanatlansa ne olacak yanına varamıyorum
Tutup elimden kurtarsan ellerin nasıl da güzel
Sigaramı tutuyorum elini tutamıyorum
Ben seni seviyorum tüm kızmalarına inat
Tüm dünyaya söylüyorum sana söyleyemiyorum..

Bir duble rakı koy bana ben saçlarınla oynayayım
Meze falan istemem sadece konuş benimle
Ne anlatırsan anlat yeter ki eksilmesin
Kulaklarımdan sesin bak her şeyim buna bağlı
Ne hükmü var mesafenin, iste sen ben hallederim
İste sen masallardaki ejderhaları bile döverim
Bir kendime yetmez gücüm başka her şeye yeter
Sen iste gerekirse kendimden de vazgeçerim
İnsanlar ne tuhaf hepsinde ayrı kaygı
Umrunda değiliz kimsenin allah aşkına gör artık
Bir sen varsın işte bir ben bir de senin gülüşün
Gülüşün diyorum gülüm, bak tam burda ağlıyorum
Valla bak ağlıyorum senin haberin bile yok
Kimselerin haberi yok diyorum ya hepsi tuhaf
Tuhaf yer bura bu dünya bilmem ki nasıl anlatsam
Ah bilmiyorum gülüm ben hiçbir şey bilmiyorum
Tek seni seviyorum ben başka bir şey bilmiyorum.


Ali Lidar

07 Nisan 2013

O, Gelsin Üstümü Örtsün

Eski bir magirus bulsam girip içine ağlarım
Ne yana dönsem karanlık
bu ne biçim cumartesi
İçimde bir gölge
Bilmiyorum neyin lekesi

Soğuk
Ve yorgunum
Gitmeliyim
Ama yorgunum
Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Boş bir vagon bulsam girip içine ağlarım
Tersiz ve telaşlıyım
Yolun sonuna doğru
Kopup dört yana dağılan
Tesbih parçaları gibiyim

Ama işte
Umut bu
Bitsin deyince
bitmiyor
Ömür gibi
Bitsin demek
Günah gibi

Kırık bir sandal bulsam girip içine ağlarım
Bütün unutulmuşluklarımı
Tek bir gecede unutup
Kabul eder mi beni
Tahta
Su
Ve karanlık

Uygunsuzum
Ve uykusuz
Kesilsin artık sesim
O, gelsin
Üstümü örtsün..

Ali Lidar


03 Mart 2013

Alengirsiz Şiir

Ben seni seviyorum ve sanırım toplum buna hazır
Umurumda bile olmaz nükleer denemeler
Bıraktım Nietzsche'yi Kant'ı kafam hiç karışık değil
Ruhum en güzel yaşında ve sen yeterince büyüksün
Kitaplarda tanıdığım tüm kadınlardan güzelsin..

Ben seni severim ve ikimiz de bundan yararlanırız
Şiirler demlerim sana otlar yetiştiririm
Beşiktaş'ın maçı olur mesela
Diğer kanalda da senin sevdiğin dizi
Maç için öbür odaya geçmem
Seninle dizi izlerim..

Ben seni severim ve rabbim buna razı olur
Diyalektik dediğin zaten kanıtlanmamış bir varsayım
Kanıtlansa da fark etmez şu dakikadan sonra
Olsa olsa aşkımıza teorik gerekçe olur
Ben seni severim gülüm hadi bana iş çıkar
İşim gücüm sen ol benim ben seninle çok güzelim..

Ali Lidar

08 Ocak 2013

Emrah Serbes Hikayesine Hüzünlü Piç Adını Vermeseydi Bu Hikayenin Adı Hüzünlü Piç Olurdu..

- Seni seviyorum dedi mi sana?

- Demedi. Ama seviyor gibiydi. Bana öyle geliyordu yani. Tamam benim gibi sevmiyordu belki ama sevecekti. Benim sevmesi için gereken her şeyi yapıyordum. Tek istediğim umudumu kırmaması ve bana biraz güvenmesiydi.

- Öyle olur mu lan? Sevmek denilen şey böyle bir şey değil. Süs bitkisi gibi ışığı suyu sağlayınca yeşertip büyütemezsin onu. Sana karışık gibi görünen şey aslında çok basit. Birini seviyorsan seversin sevmiyorsan da sevmezsin. Bazen de ikisi birbirine karışır.

- Peki abi, sevip sevmediğini nasıl anlarsın?

- Bak o biraz karışık işte. Bir sevgilim vardı benim. Sürdü bir süre. Geçmiş zaman. Neyse bir hafta sonu beraberdik bununla. Gezdik, yedik, içtik falan. Sonra pazar akşamı trene bindirip uğurladım Ankara'ya. Trenden inince aradı hemen beni. Sanki az önce yanından ayrılmışım gibi değil de aylardır görüşmemişiz gibiydi. Bir ara peş peşe seni seviyorum dedi. Seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum... Çok hoşuma gitti elbet. Biraz daha konuşup kapattık.

- Ee, sonra?

- Salı günü ayrıldık, yine bir telefon konuşmasıyla. Eski sevgilisi aramış bunu, buluşmuşlar. Sonra aslında birbirlerini unutamadıklarını fark edip tekrar denemeye karar vermişler. Ne deniyorlarsa artık. Bozuldum tabi. Ağladım, yalvardım, tehdit, küfür kıyamet.. Ama faydası olmadı tabi.

- Yani yalan mı söylemiş? Sevmiyor muymuş seni?

- Bilmiyorum. Başta öyle zannettim tabi. Sonra zaman geçince şöyle düşünmeye başladım. Belki o ana kadar ve öncesinde gerçekten sevmiştir beni. Hatta belki insan aynı anda iki kişiyi bile sevebiliyordur. Yani belki yalan söylememiştir.

- Yani abi?

- Yanisi şu. Sen artık bir şey yapma. Bırak. Eğer seviyorsa seviyordur. Sevmiyorsa da sevmiyordur. Üzerine gitmenin, sıkıştırmanın hiçbir faydası olmaz. Bırak. Sevecekse seni, sever. Sevmeyecekse de ne yaparsan yap sevmez. O yüzden hezeyana kapılıp saçmalama.

- İyi de abi ben onu çok seviyorum.

- Biliyorum. Bakma inanmaz gibi durduğuna, bence o da biliyordur. Ama şunu unutma bu tek başına hiçbir işe yaramaz. Eğer birini seviyorsan ve o seni sevmiyorsa bundan çok güzel kaos çıkar. Bir sürü şiir, sağlam bir roman ve anlatacak bir sürü hikaye çıkar. Uykusuz geçen geceler, parklarda içilen şaraplar, yerli yersiz kıskançlık krizleri çıkar. Ama sevgine karşılık çıkar mı? O biraz zor işte..

Ali Lidar

31 Aralık 2012

Ağlamaklı Şiir

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim..

Ali Lidar

Mütereddit Şiir

Layıksan da bilemem uzağındayım ben sevmelerin
Peronlar dolusu küfürüm battım tepeden tırnağa
Kimde neyi kınadıysam dolaşıp beni buldu
İkimiz bir hatayız sevişmesek iyi mi ne
Belki bir tür fanteziyim gerçekte ağır aksağım
Bende iyi olan her şey bir tür halüsinasyon
Uzaklaş kurtar kendini sonrası dramatizasyon..

Ağaran her tel saçım bin saçmalık bin hata

Gel sen günaha girme orta yerde buluşalım
Benden eksik kalan yerde kırlangıçlar birikir
Susuz kedilere su ver yazın her yer kerbela
Adımla müsemmayım kerbelayı iyi bilirim
Sen bilmezsin ben hayatta en çok Ali'ye üzülürüm
Sen benimle ağlamazsın duyarlılıklarımız farklı
Gel sen benimle uğraşma bütün uğraşılar üzülür..

Şimdilik sakinim ama her şey değişebilir
Yeryüzüymüş gökyüzüymüş reddetmem bir ana bakar
Annemden beridir kimse bakmadı senin gibi
Bakma artık bakma öyle sana bakmalarıma
Sana böyle bakmalarım çok anlama gelebilir
Ali'nin alnına çalınan kılıcım belki de ben
Ali aslında olumlu olumsuz bir sürü anlama gelir..


Ali Lidar


Hayatın Provası Olmaz

Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..

Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim..

Ali Lidar

Müphem Şiir

Al işte düştün sen kendin düş kapımın yan dalı
Göğsüm daralsa da biraz yakamda bir ferahlık
Taliydin hem izafi as'lolmadan kayboldun
Vehimdi zaten mutluluk kaybın sayılmaz vahim
Temaşa bekleme boşa belki hayırdır gidişin

Yan yana gelmemiz bile bizatihi günahtı
Sen Havva'ydın ben elma Adem o ara müphem
Mutluluk sandığımız şey nevrotik bir bozukluk
Eskiler nevrotiğe ne derlerdi hiç bilmem.

Çoksa da telaşa mahal alınma sen üstüne
Hint keneviri stokum epeyce idare eder
İyi kızlar cennete kötü kızlar her yere
Kalbi kırık adamlar cehennemin dibine gider..

Ali Lidar

Helallik Şiiri

Sırtını son kez gördüğümden beri
yüzümde, gidiş yönünde tekerlek izleri.
Mor gabriel, Neve-Şalom, Sultanahmet.
Hepsinin fotoğrafı önünde tek tek allaha yalvardım
dinle diye beni.
Şaşırma, ne de olsa hepsi
aynı allahın evi..
Çok hakkın var üstümde helal etmezsen
kul hakkı bu, şaka değil eğer helal etmezsen
dua etmeyi bir yana bırak
camiye gidip allahın halısına bile basamam utancımdan..

Ailesince dışlanmış cüzzamlı bir kurbağayım.
Kendime bile fazlayım bu ayıp bana yeter
Büyüklük sende kalsın, beni affet,
hem sen affedersen, belki allah da affeder..

Ali Lidar

Güvercin Telaşı

Yaşadıklarımdan hayal ettiklerimi çıkarttığımda
Geriye kocaman bir hayal kırıklığı kaldı.
Gerçi matematik oldum olası zayıf bende
ama konu bu değil şimdi..
Hayattan tamamen ümidimi kestiğim anlarda bile
şaşırmaktan alıkoyamadım kendimi
yavrusuna yiyecek götürmek için çırpınan serçeye.
Ya da her bozulduğunda yuvası
dehşetli bir tutkuyla aynı yere
çer çöp taşıyan güvercine.
Ne var dedim kendi kendime, ne var
Ne var da tutunmaya çalışıyorsunuz bu kadar
Bu rezil hayata?
Çıkamadım tabi işin içinden
ve serçelerle güvercinlere havale ettim bütün ontolojik kaygılarımı..


Rakı ya da Kafka ya da Xanax ya da Perec
hepsinde aradığım şey aynı aslında.
Usanmadan her defasında bozulan yuvasına
çer çöp taşıyan güvercinin
hevesidir yakalamaya çalıştığım her neyse..
Benden geçen şeylerin farkındayım elbette
İçimden geçenlerle ters orantılı hemen hepsi
Gölgesine sığındığım rakı şişesinin görkemi
Azalsa da o son lanet duble içildiğinde
gecenin son saatlerinde
İçinde serçeler ve güvercinler gezinen
laflar etme arzusu doluyor bir yerlerimde.
Ağzımı açacak oluyorum
ama dinleyen kimse yok
Neyse diyorum sonra, neyse
Neyse..

Ali Lidar

Ay Tutulması

Birlikte oturduğumuz parklara senden sonra da gittim
epeyce vakit geçirdim ve kaybettim ve üzgündüm
bitiremediğim şarapları diplerine boşalttığım mavi ladinler büyümüş
çocuklar gördüm oyunlarına büyük bir ciddiyetle devam eden
bağ değil büyü bozulmuş köpek gibi pişmanım..

Aynı anda hem sana hem kendime hem tabiata
yerli yersiz küfürler sıralarken bir taraftan
öptüğüm diğer kızlar da aklımdan geçmedi değil
ama sen başkaydın şarabın içinde aspirin

baş ağrısına engel olur diyen tıp öğrencisi
niye yalan söyledi olsaydın da konuşsaydık..

Hiçbir yere sığamıyorum oh mu olsun ki bana
gidenler bildiklerini de beraberinde götürür
ay tutuldu misal dün sıradan bir doğa olayı
ama aklım ermedi boş boş baktım havaya
olsaydın da anlatsaydın kafam böyle karışmazdı
olmadı öpüşürdük aklıma takılmazdı..

Ali Lidar

29 Aralık 2012

Gün Doğumu Şiiri

Sen bir şeysin işte, incesin
Gün aydıransın, yüz güldüren
-İnce belli çay bardağı-
En geniş zamanlarda beraber içilen rakının
ilk yudumusun.
Ses titretensin, hayal kurduran
Uykularını kaybetmiş gözlerimi
En güzel rüyalarla uyutansın..

Bir şeysin işte sen, bir kendine benzeyen
Ay ışığı gibi serin mavi bir ışık
-Yoksul evlerinde kurulan kuzine-
Baharı selamlayan kardelenler gibisin
Koparmak en büyük günah..

Şey gibisin işte şey, tarif edemediğim
Ruh sağaltan, iç gıcıklayan
Ev yapımı şarapsın, içmelere doyulmayan
Boyacı çocukların tırnak aralarına
saklanmış umutsun, ekmek parası kadar aziz.
Heyy ! Sen, gün doğuran
Kutlu olsun gün doğumun..

Ali Lidar