Sohrab Sepehri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sohrab Sepehri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Haziran 2021

Günlerin Yokluğunda Bebek

Güzel bir düş gibi idrak nûrunda
Oturan bu vücut

Temâşâ göz kapağının üstünde
Saçıyor terütâze sözcükler.
Gözleri hayatın yeşil takvimi.
Yüzü beyaz ilkokul çağının bir parça tatili gibi.

Yıllardır oturuyordu
Bu tarâvet secdeleri cumaların dizi üstüne
Sabit bir mutluluk gibi.
Sabahları annem sarı gül için
Bir sepet su götürüyordu.
Ben temâşâ ağzı için
İlhâmın ham meyvesini götürüyordum.

Gece gündüz demeden bu beden
Rakamlar yokuşunun bahçesi ardında
Uyuyordu efsâne gibi.
Düşüncem soyutluk aralığından alkış tutuyordu ona.

Eriyordu aklım gözlerinin ardında.
Mutlak alnının üstünde
Elden gidiyordu vakit.
Şimşirlerin ardında cuma kâğıtlarını
Yırtıyordu ölçülerin alışkanlığı.
Bu sadâkat satışı
Bir hint hurması dalı gibi
Gölge döküyordu benimle cumartesilerin acılığı arasına.
Ya da teslim alıyordu korkularımın kalesini
Lâtif bir hücûm gibi.
Yok oluyordu eli bir ferâgat boyunca
"Ödevler"imin kenarında.

(Gerçek nerede daha tazeydi?
Dertsiz bir hacmin meczûbu olan ben
Görmüştüm bazen
Fakirlik evinin sinisinde
İlhâmın parıldayan meyvelerini.
Daha bir sesliydi konuşma başakları dilin nüzûlünde.
Hızlanıyordu duygu nabzım
Çiçekle etin çürümesinde.
 
Cezbe dökülüyordu vicdânımın üstüne
Şebboyların perişanlığından
Hayatın bâkir şebnemi
Pırıldıyordu Çerçöp üstünde.)

Bir şeyler demeli biri bu sabırlı huzûrdan
Bahçenin tedrîcî seferlerine.
Anlamalı biri bu küçük hacmi,
Açıklamalı onun elini çevrenin çırpınışlarına.
Bir damla vakit saçmalı
Bu muhatapsız yüzün üstüne.
Bu salt noktayı biri
Döndürmeli unsurların şuûr yörüngesinde.
Biri gelmeli aydınlık kapıların ardından.
 
Dinle; koşuyor biri havâdisin göz kapağı üstünde:
Bir çocuk geliyor bu yana.


Sohrab Sepehri

Bir Geçişin Gözleri

Gökyüzü doldu temâşâ kelebeklerinin beneğiyle.
Serçenin aksi düştü refakat sularına.
Soldu mevsim içgüdüler boyunca uzanan duvar üstünde.
Asma dalı üzüme
Müptelâ oldu.
Çocuk geldi
Cepleri dolu koparma coşkusuyla
(Ey cesaret baharı! Silindi uzantın
Bekleyiş çamlarının gölgesinde.)
Çocuk lâfızların ardından
Koştu temâyülün yumuşak çayırlarına.
Havuz başında
Çocuğun kanı doldu yaşamın yalnızlık pullarıyla.
Sonra, bir diken incitti ayağını.
Yok oldu cismin yangısı çayırlar üstünde.

(Ey esenlik ırmağının döküldüğü yer!
Ten coşkusu sende tatlı tatlı sönüyor.)
Bahçedeki serçelerin evvelki günkü cıvıldaşması
Döküldü onun düşünce alnına.
Şimşirlerin dibinden tahayyüle akan ırmak
Götürüyordu yanında bedenin matlûb cehaletini.
Çocuk uzaklaşıyordu kendi sevinç payından.
Mevsimin vaftiz yağmurunun altında
Rüşt hürmeti
Dökülüyordu şeftali dallarından gömleğine.
Eşyanın pembe gam güzergâhında
Işıl ışıldı henüz
Ferâgat çakılları.
Bağışların tedrîcî buharlaşması ardında
Yok oluyordu çiçeklerin şekli.

Sordu çocuk hüznün içinden:
Ne kadar yol var bebeğin gurûbuna?

Bir yaprağın daldan hicreti sarstı onu.
Diğer çiçeklerin ardında
Göç ediyordu yüzü.

(0 temâşâ günlerinde bir sabah
Oyuncakların göçünü
İşittim güney şimşirlerinin altında.
Sonra, sıcağın altında
Doldu avucum üzüm hacminin eksilişiyle.
Sonra,
Eski havuzlarda suyun hastalığı
Sürükledi düşüncelerimi hüzne kadar.
Sonraları, erişti elim tifo ateșiyle çiçeklerin gizli boyutlarına.
Tegâfülün hoş nakışları
Kayboluyordu hisler kumunun üstünde.
Ben geliyordum yüze
Ağacın yükselişiyle,
Bir bahar kargasının kanadının yayılmasıyla,
Suyun loş seciyelerinden kurbağanın dalışıyla,
Havuz fiskiyesinin afallatıcı içtenliğiyle,
Bir kuyunun ibhâmı ardından kovanın ıslak doğuşuyla.


Sohrab Sepehri

10 Mart 2021

Taşa Değil

Zaman ırmağında, ilerliyoruz seni seyretme düşünde.
Şebnemler saçarak akan sîmânı izliyoruz.

Kanatlarım mı? Yolundu. Umut gözüyüm; ıslandım bir bakışla.
Burada değil, oradayım.
Bakışın ötesinde bir şey görüyorum; arıyorum bir şey.
Bir taş kırıyorum; resmine bir sır söylüyorum.
Yaprak düştü; sağlık olsun. Ben kederle yaşıyorum.
Bir bulut gitti;
     Dağım ben: İzlerim. Rüzgârım ben: Giderim.
Bir başka kırda, açarsa bir hüzün çiçeği,
     Gelir, koklarım.

Sohrab Sepehri
Farsçadan Çeviren: Mehmet Kanar

14 Ağustos 2016

Yolcu

Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.

Ve masanın üstünde birkaç turfanda meyvenin hayhuyu.
Gitmekteydi ölümü idrâkin belirsiz semtine.
Ve bahçenin kokusunu, rüzgâr, ferâgat halısının üstünde
Saçmaktaydı yaşamın saf hâşiyesine.
Ve zihin, yelpâze gibi, çiçeğin parlak sathını
Tutmuştu eliyle
Ve yelpâzeliyordu kendini.

Yolcu otobüsten indi:
"Ne temiz gökyüzü!"
Ve caddenin uzayıp gitmesi aldı götürdü onun gurbetini.

Gurûb vaktiydi.
Geliyordu kulağa bitkilerin akıl sesi.
Yolcu gelmişti.

Ve oturmuştu çimenlikte
Bir koltuğa.
"Canım sıkıldı,
Canım çok sıkıldı.
Yol boyunca düşündüm hep bir şey
Ve yamaçların rengi aldı aklımı başımdan.
Kaybolmuştu caddenin çizgileri ovaların kederinde.
Ne tuhaf vâdiler!
Ve at, hatırlarsın,
Kırdı.
Ve temiz bir sözcük gibi otluyordu çayırlığın yeşil sessizliğinde.
Ve sonra, renkli gurbeti yol üstündeki köylerin.
Ve sonra, tüneller.
Canım sıkıldı.
Ve hiçbir şey,
Ne turunç dalında susan bu güzel kokulu incelikler,
Ne şebboyun iki yaprağı arasında sükûtta duran şu harfin sadâkati,
Hayır, hiçbir şey beni çevrenin boş hücûmundan kurtaramaz.
Ve düşünüyorum,
Hüznün bu âhenkli terennümü sonsuza dek
İşitilecek."

Yolcunun gözü ilişti masaya:
"Ne güzel elmalar!
Hayat yalnızlığın neşesi."

Ve sordu ev sahibi:
- Ne demek güzel?
- Güzel, yani âşikâne tâbiri şekillerin
Ve aşkın. Yalnız aşk.
Alıştırır seni bir elmanın sıcaklığına.
Ve aşk, yalnız aşk
Götürür beni hayatların keder enginine.
Kavuşturur beni bir kuş olma imkânına.

- Ya kaderin panzehiri?

- İksirin hâlis sesini verir bu içki.

Ve şimdi gece olmuştu,
Yanıyordu lâmba.
Ve çay içiyorlardı.

- Neden sıkıldı canın? Yalnız gibisin.
- Hem de ne yalnız!
- Sanırım,
Tutulmuşsun renklerin o gizli damarına.
- Tutulmak, yani.
- Âşık.
- Ve düşün bir, ne yalnızdır,
Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna.
- Ne ince, hüzünlü düşünce!
- Ve hüzün eşyanın birliğini reddeden silik bir işâret.

- Ne mutlu o bitkilere ki âşıktırlar ışığa.
Ve ışığın yaygın eli omuzunda durur onların.
- Hayır, mümkün değil birleşmek.
Vardır daima bir aralık.
Suyun eğrisi olsa da güzel bir yastık.
Nilüferin güzel ve gevrek uykusu için
Vardır daima bir aralık.
Tutulmak gerek.
Yoksa iki harf arasındaki hayret uğultusu
Olacaktır haram.
Ve aşk
Aralıkların sesidir.
- İbhâma gark olmuş
Aralıkların sesi.
- Hayır,
Gümüş gibi temiz aralıkların sesi
Ve duyunca bir hiçi durulurlar.
Âşık hep yalnızdır.

Saniyelerin gevrek elindedir âşığın eli.
Ve, o ve saniyeler giderler günün ötesine.
Ve, o ve saniyeler uyurlar ışığın üstünde.
Ve, o ve saniyeler dünyanın en iyi kitabını
Bağışlarlar suya.
Ve iyi bilirler
Hiçbir balık
Çözemedi ırmağın bin bir düğümünü.
Ve gece yarıları, işrâkın eski sandalıyla
Yol aldılar hidâyet sularında
Ve ilerlediler hayret tecellîsine dek.
Sözlerinin havası
Geçirtir insanı hikâye bahçelerinin sokağından
Ve bu edanın damarlarında
Ne hüzünlü ve taze bir kan var!

Aydınlıktı avlu

Ve esiyordu rüzgâr
Ve gecenin kanı dolaşıyordu iki adamın sükûtunda.

"Temiz bir hâlvet odası.
Düşünce için ne sâde boyutları var!
Canım çok sıkıldı.
Uyumak gelmiyor içimden."
Pencereye gitti
Ve oturdu
Kumaş kaplı yumuşak sandalyeye.
"Henüz yolculuktayım.
Sanırım
Vardır dünya sularında bir kayık
Ve ben -kayık yolcusu- binlerce yıl
Eski denizcilerin zinde marşını
Okuyacağım mevsimlerin penceresinin kulağına
     ve ilerleyeceğim.

Yolculuk nereye götürüyor beni?
Nerede yarım kalacak ayak izi?
Ve ayakkabı bağcıkları ferâgatin yumuşak parmaklarıyla
çözülecek?
Nerede varılacak yer ve sermek bir yaygıyı
Ve gayri ihtiyarî oturup
Kulak vermek
Bitişik çeşmede bir bulaşık kabının yıkanış sesine?
Ve hangi baharda
Duraklayacak
Ve ruhun sathı yeşil yapraklarla dolacak?

Şarap içmeli
Ve yürümeli bir gölgenin gençliğinde
İşte bu kadar.

Nerede hayat semti?

Ne taraftan ulaşırım bir hüthüte?
Ve dinle: İşte bu söz yolculuk boyunca
Bulandırdı hep düş penceresini.
Neler fısıldadı kulağına hep yol boyunca?
İyi düşün,
Nerede bu gizemli terennümün gizli çekirdeği?
Neydi göz kapaklarını ağırlaştıran?
Hangi hoş ve sıcak ağırlık?
Ylculuk uzun değildi:
Kırlangıcın geçişi daraltıyordu vaktin hacmini.
Ve rüzgârla olukların söyleşisinde
Dönüyordu işâretler aklın başlangıcına.
Yazın yüksekliklerinden
Baktığın dakikada coşkulu "Câdrûd'a",
Ne oldu da
Biçtiler yeşil düşünü sığırcıklar?
Ve mevsim, hasat mevsimiydi.
Ve konmasıyla bir sığırcığın servi dalına
Sayfası çevrildi mevsim kitabını.
Ve ilk satırı şöyleydi:

Hayat, renkli gafleti Havva'nın bir dakikasının.

Bakıyordun:
Zihin sığırıyla çayırlığı arasında esmekteydi rüzgâr.

Bakıyordun
Mevsim kabuğındaki ulu dutun yâdigâarına.
Yoncalar arsında yeşil cübbenin varlığı
Onarıyordu duyguların yüzündeki bereleri.

Bak, yara bere içinde hep duyguların yüzü.
Hep bir şey, sanki düş ayıklığı,
Ulaşıyor arkadan ölüm adamının yumuşaklığına
Ve atıyor elini omuzumuza
Ve biz aydınlık parmaklarındaki harâreti
Leziz bir zehir gibi
İçiyoruz hâdisenin kenarında.
"Ve üstelik" hatırında
O sakin berzâh?
Yerle suyun o paslı mücadelesinde
Görüldüğünde fermânın ardından vakit.
Yeni bir solukla ilerlemeli.
Ve üflemeli hep
Ki tertemiz olsun ölümün altın yüzü.

Nerede fîrûze taşı?
Ben bir ağacın mücâvirliğinden geliyorum.
Kabuğuna gurbetin sâde elleri

İz bırakmıştı:
"Yadigar olsun diye yazdım can sıkıntısıyla."

Verin şarabı.
Acele etmeli:
Bir hamâsete seyahatten geliyorum ben.
Ve su gibi
Biliyorum
Sohrâb'la panzehir kıssâsını.

Yolculuk götürdü beni çocukluğumun bahçeşine.
Ve durdum
Yüreğim sakinleşene dek.
Belirsiz bir ses geldi.
Ve açılınca kapı

Düştüm yere gerçeğin hücûmuyla.

Ve bir kez daha "Mezâmir" gökyüzünün altında,
"Babol"ırmağının kıyısındaki seyahatimde,
Kendime geldiğimde ben,
Susmuştu ud
Sarılıyordu söğüdün ıslak dallarına.

Güzergâhımda temiz hıristiyan rahipleri
Ediyorlardı işâret.
"Eremya Nebi"nin suskun perdesine.
Ve ben yüksek sesle
Okuyordum "Kitab-ı Câmia"yı.

Üç beş Lübnanlı çiftçi
Oturmuştu
Yaşlı bir sedirin altına;
Sayıyorlardı zihinden
Kendi ağaçlarındaki meyveleri.

Yol kenarındaki Iraklı kör çocuklar.
Bakıyordu
"Hammurabi kitâbesi"nin yazılarına.

Ve güzergâhımda gözden geçiriyordu
Dünya gazetelerini.

Yolculuk seyelân doluydu.

Ve sanat çalkantısıyla kapanmıştı
Seferin tüm sathı.
Simsiyahtı, kokuyordu yağ.
Ve yolculuk toprağında boş içki şişeleri,
İçgüdü çatlakları ve mecâl gölgeleri
Yan yanaydı.
Sefer yolunda, veremliler evinden
Geliyordu öksürük sesleri.
Fâhişeler şehrin mavi gökyüzünde
Bakıyorlardı
Jetlerin parlak izine.
Ve çocuklar koşuyordu fırıldakların peşinde.
Şarkı söylüyordu caddedeki çöpçüler.
Ve büyük şairler
Övgü yağdırıyordu göçmen yapraklara.
Ve seferin uzak yolu, insanla demir arasında
Gidiyordu yaşamın gizli cevherine doğru;
Katılıyordu bir ırmağın ıslak gurbetine,
Bir pulun sessiz parıltısına,
Bir şîvenin âşinâlığına,

Bir rengin enginliğine.

Yolculuk götürdü beni tropikal topraklara
Ve o yeşil, iri ağaçların gölgesinde,
Ne güzel hatırımdadır,
Zihnin yayla evine girdi bir cümle:
Geniş ol ve yalnız; başın aşağıda ve katı.

Güneşle konuşmaktan geliyorum ben;
Gölge nerede?

Fakat hâlâ şaşırmış ayaklar baharın dal dal oluşuyla.
Ve devşirme kokusu geliyor rüzgârın elinden.
Ve dokunma duyusu turuncun tozu ardından
Baygınlık geçirmede.
Bu renkli keşmekeşte, kim bilir
Uzlet taşımın mevsimin hangi noktasında olduğunu.
Henüz orman tanımıyor
Kendi sayısız boyutlarını.
Henüz yaprak
Binmiş rüzgârın ilk harfine.
Henüz insan bir şeyler diyor suya.
Ve çimenliğin yüreğinde bir mücadele ırmağı akmada.
Ve ağacın yörüngesinde
Güvercin kanadının tınısı, insanın davranışındaki
Belirsizlik var.

Uğultu geliyor.
Ve ben dünyadaki rüzgârların tek muhatabı.
Ve dünya ırmakları öğretiyor bana
Yok oluşun temiz sırrını.

Sadece bana.
Ve ben yorumcusuyum dilsizlik vâdisindeki serçelerin.
Ve Tibat'in irfanlı küpesini
Benares kızlarının süssüz kulağına
Anlattım Sernat yolunun kenarında.
Ey sabah şarkısı, koy omuzuma Vedâ'ları.
Tarâvetin tüm ağırlığını.
Çünkü ben
Düçârım konuşmanın sıcaklığına.
Ve ey Filistin toprağındaki zeytin ağaçları!
Muhatap edin beni gölgenizin bolluğuyla.
Tûr'un etrâfını dolaşmaktan gelen,
Teklîm'in harâretiyle yanıp tutuşan
Şu yalnız yolcuyla.

Fakat konuşma bir gün, yok olacak.
Ve havanın geniş yolunu
Beyazlatacak
Duyguların kanatlı görkemi.

Bu mevzîn gam için ne şiirler söylenmedi ki!

Fakat biri duruyor ağaç altında hâlâ.
Fakat bir atlı var şehir surunda hâlâ.
Kâdisiye fethinin güzel düşünün ağırlığı
Gözkapaklarının omuzunda.
Moğolların sabırsız atlarının kişneyişi hâlâ
Yükseliyor yonca tarlalarının hâlvetinde.
"Baharat Yolu"nun kenarında Yezdli tüccar hâlâ
Hint mallarının kokusuyla geçiyor kendinden.
Ve Hâmûn kıyısında duyarsın hâlâ:
- Kötülük sardı yeryüzünü.
- Bin yıl geçti.
- Yıkanacak su sesi gelmiyor kuşağa

Ve bir bâkirenin aksi düşmedi suya.,

Ve yolculuğun ortasında, "Cimna" sâhilinde
Oturmuştum
Ve bakıyordum
Tac Mahal'in sudaki aksine.
İksirli lâhzaların mermer dayanıklılığı
Ve yaşam hacminin ilerleyişi ölümde.
Bak, iki büyük kanat
Su ruhunun kıyısında gitmede.
Acayip kıvılcımlar var elin mücâvirliğinde.
Gel, aydınlat idrâkin karanlığını.
Bir işâret yeter çünkü:
Hayat yavaş bir vuruştur
"Megar" kayasına.

Yolculuk güzergâhında "Sevinç Bahçesi"ndeki kuşların
Yıkadılar tecrübe tozunu gözümden.
Ve gösterdiler bana bir servinin esenliğini.
Ve ben duygu ibâdeti için
Hâlin aydınlığına hürmeten
Oturdum "Tal" kenarına; koyuldum duaya.

Geçmek gerek.
Uzak ufuklarla yoldaş olmak gerek.
Ve bazen bir harfin damarına çadır kurmak gerek.
Geçmek gerek
Ve bazen bir dut dalından kaymak gerek.

Geçiyordum ben tegazzül kenarından
Ve bereket mevsimiydi

Ve eziliyordu ayaklarımın altında kum rakamları.
Bir kadın işitti,
Çıktı pencereye; baktı mevsime.
Kendi başlangıcıydı
Ve onun bedevî eli inceliklerin şebnemini
Yumuşak koparıyordu ölüm hissinin bedeninden.
Durdum
Ve yükselmişti tegazzül güneşi.
Ve kolluyordum düşlerin buharlaşmasını.
Ve sayıyordum
Zihin bedeninde tuhaf bir bitkinin vuruşlarını.
Sanıyorduk ki,
Dipnotsuzuz.
Râvent titreyişinin mitolojik metninde
Yüzüyoruz.
Ve birkaç saniye gaflet, varlığımızın huzûru.

Bitkilerin tehlikeli başlangıcındaydık

ki kadının gözü ilişti bana:
- Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr
Geçiyor eski perdeler üstünden.
- İşitmiştim ayak sesini
Eşyanın civârında.
- Nerede çizgilerin şenliği?
- Bak dalgalanmaya, tenimib yayılışına.
- Hangi taraftan ulaşırım büyük satha?
- Ve boylu boyunca beni bardağın ıslak mesâhasına dek
Doldur susuzluk satıhlarıyla.
- Nered hayat bir kabın kırlışı kadar
Hassas olacak
Ve ebegümecinin gelişim sırrı
Eritecek atın ağzındaki harâreti?
- Ve ellerin güzel birikiminde, bir gün
Duyduk kulağımızla bir salkımın koparılış sesini.
- Ve hangi zeminde
Oturduk hiçin üstüne.
Ve yıkadık elimizi, yüzümüzü bir elmanın harâretinde?
- İmkansızlık kıvılcımları çıkıyordu varlıktan.
- Nerede güzel olacak temâşâ korkusu
Ve bir kuşun ölüme giden yolundan daha görünmez?
- Cisimlerin konuşmasında
Ne kadar parlaktı akkavağın güzergâhı!
- Hangi yol götürür beni mevsimler bahçesine?

Geçmek gerek,
Rüzgâr sesi geliyor, geçmek gerek.
Ve ben yolcuyum, ey daimî rüzgârlar!
Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.
Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.
Ve ayakkabılarımı üzüm bedeninin tekâmülüne dek
Doldurun huzû'un güzellik kımıltısıyla.
Benim dakikalarımı mükerrer güvercinlere dek
Yükseltin içgüdünün beyaz gökyüzüne.
Ve vücûdumun birliğini ağaç kenarında
Dönüştürün kaybolmuş temiz bir ilişkiye.
Ve yalnızlığın teneffüsünde
Kapayın bilinç kapılarımı.
Yollayın beni o günün uçurtmasının peşine.
Götürün beni yaşam boyutlarının hâlvetine.
Gösterin bana
"Hiç"in mülâyim huzûrunu.


                              Bâbol, 1964 Bahar

Sohrâb Sepehri
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları





15 Mart 2016

Hey

Neyi seyrediyorsun, yalnız?
Yukarıda ışığın bir günlük çiçeği.
Aşağıda, rüzgarın karanlığı.

Beyhude bekleme,
Gece daldan dökülmeyecek
Ve Allah'ın penceresinde ışık yok.

Yıldızların çiği uçacaktır
gökyüzünün yaprağından.
Sen kalacaksın
ve büyük bir ızdırap.
Bakışın sütunu
üzüntünün sarmaşığı.
Beyhude bekleme.

Ayağa kalk,
Bir çiçeğin hayali ile geceye döndü yeryüzü.
Yola koyul,
Balık arkasında hüzünlü bir iz bıraktı.

Cırcır böceğini dinle: Dünya ne kadar hüzünlüdür
Ve Allah yok
Ve Allah var
Ve Allah ...

Vakit geçti,
Kokla ve git,
Ve artık güzel bir yüzü başka uykularda ara.

Sohrab Sepehri

04 Kasım 2015

Denizlerin Ardında

Bir kayık yapacağım,
İndireceğim suya.

Uzaklaşacağım bu garip topraktan.
Yok oradabir kişi,
Kahramanları uyandıracak aşk ormanında.

Geçireceğim kayığı
Boşluk ağından,
İnci arzusunun tâ yüreğinden.
Ne gönül vereceğim mavilere,
Ne deniz kızlarına, sudan başlarını çıkaran,
Balıkçıların yalnızlık parıltılarında
Saçlarından afsûnlar saçan.

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.
"Açılmalı, açılmalı.
Yoktu o şehirdeki adamın esâtiri.
Bir üzüm salkımıyla dopdolu değildi o şehrin kadını.

Hiçbir salon aynası tekrarlamadı sarhoşluğu.
Göstermedi bir su birikintisini, hattâ meşâleyi.
Açılmalı, açılmalı.
Şarkısını söyledi gece;
Sıra pencerelerde."

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Oradapencereler tecellîye açık.
Damlar güvercinlerin yeri, beşerin akıl fıskiyesine bakan.
On yaşındaki her şehirli çocuğun eli bir marifet dalı.
Şehir insanı bir duvara bakıyor.
Bir şûleye, hoş bir rüyaya bakar gibi.
Toprak işitiyor senin duygu mûsıkîni.

Esâtir kuşlarının kanat sesi geliyor rüzgârla.
Bir şehir var denizlerin ardında.

Güneşin serinliği orada sabah kalkanların gözü kadar.
Suyun, aklın, aydınlığın vârisi şairler.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Bir kayık yapmalı.
Bir kayık yapmalı.


Sohrâb Sepehrî
Çeviren: Mehmet Kanar

16 Ekim 2015

Serüven

Görünürde yok kimse sâhilde.
Yok karanlık bir leke denizde

Yaklaşsa hani
bir kayık

Kalmış sâhilde
Bir kayık; dökülmüş üstüne gece.
Gövdesini aydınlık olmayan bir yoldan
Çeksin onu suya.
Geç vakitte her dalga
Kulağına bir şey fısıldar.
Uzaktan gelen perişan bir dalga
Anlatır bize fırtınalı öyküsünü bir gecenin.
Açılmıştı o gece balıkçı
Almak için sudan

Bağlandığı şeyi
Rüyadaki hayâliyle.

O gecenin sabahı denizde bir dalga
Öteki dalgaya vurmuyordu gövde.
Balıkçıların gözleri gördü
Bir kayık su yolunda.
Gecenin acı hâdisesinden haber vardı dudağında.
Çektiler sonra onu sâhile uykulu uykulu,
Her zamanki yerine
Bu mahzun anda kayık, yerinde.
Ve yakınında onun
Kudurmakta derya.
Uzaklardan gelen bir dalga
Anlatıyor yine
Fırtınalı bir geceden
Uzun olmayan bir öykü.


Sohrâb Sipehrî
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları 2015

05 Mart 2014

Suyu Bulandırmayalım

suyu bulandırmayalım
aşağılarda bir güvercin su içiyor
ya da hoş uzak bir köşede bir sığırcık kanat yıkıyor
ya da köyde bir testi doluyor

suyu bulandırmayalım
belki bu akan su gidiyor ayağına bir kavağın
yıkasın diye bir kalbin kederin
belki bir dervişin eli
kurumuş ekmeğini suya banmıştır
güzel bir kadın su kenarına gelmiştir
suyu bulandırmayalım
güzel yüz ikiye katlanmış!

ne içimli bir su
ne kadar duru akıyor!
yukarı insanı ne keyifler sürüyor
ineklerinin sütü hep bol olsun, çeşmeleri kaynasın hep!
görmedim köylerini
çardakları altında kuşkusuz tanrının ayak izleri var
orda mehtap kelamı boyunca aydınlatıyor
yukarı köyde kuşkusuz örme duvarlar kısadır
insanları şakayık hangi çiçektir biliyor
kuşkusuz mavi mavidir orada
köylüler biliyor hangi gonca açıyor

nasıl bir köy olmalıdır
bağ yolları hep musiki ile dolu olsun
su başındaki o insanlar anlıyorlar suyu
bulandırmıyorlar onu biz de
suyu bulandırmayalım

Sohrab Sepehri
Çeviren: Haşim Hüsrevşahi


10 Haziran 2013

Gülistane’de

Aaah! ne geniş vadiler!
Aaah! ne yüce dağlar!
Mis gibi ot kokardı Gülistane ne hoş!
Ben bu vilayette, bir şeyin peşindeydim:
Bir düşün
Işığın belki, bir çakılın, kim bilir belki de bir gülüşün.

Kavak dalları ardında
Sili bir haylazlık vardı,
Çağırırdı beni hep!
Bir kamışlık kıyısında kaldım,
Rüzgâr esiyordu, dinliyordum onu ben:
Kimdir benimle konuşan?
Süzüldü bir timsah
Koyuldum yola ben.
Yol üstünde bir yoncalık
Sonra bir bostan, sonra renkli çalılar
Ve unutulmuşluğu toprağımın.

Bir su kıyısında,
Çıkardım çarıklarımı ve oturdum, ayaklarım suda:
“Bugün aaah, ne denli yeşilim!
Ne denli uyanıktır gövdem!
Dağın ardından bir hüzün çıkıvermez umarım!

Ağaçların arkasında kim var?
Hiç kimse! Bir inek otlanıyor!
Yaz günü ortasıdır
Nasıl bir yaz olduğunu sen gölgeye sor!
Lekesiz gölgelere
Aydın ve pak bir köşe var
Ey duygunun çocukları!
Oyun yerleriniz burada!
Boş değil asla bu yaşam
Sevecenlik var, elma var, iman var.
Ah evet
Gelincik var olduğu sürece, şarttır yaşamak!

Kalbimde bir şeyler var, ışıktan bir meşelik tek, tan atarken uyku gibi!
Öyle dur duraksız kaldım ki canım ister
Koşayım vadinin taaa sonuna, dağın taaa ucuna
Uzaklarda beni çağıran bir ses var!

Sohrab Sepehri
Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi
Kaynak : http://sardunyalar.com/

25 Şubat 2013

Uzun anlardan sonra

Uzun anlardan sonra
Penceremin boz ağacında bir yaprak yeşerdi
Ve yeşil bir esinti uyuyan hücrelerimi titretti.
Ve ben henüz
Tenimin köklerini rüyaların kumlarına sokmamıştım
Ki yola çıktım.

Uzun anlardan sonra
Bir elin gölgesi vücudumun üzerine düştü
Ve parmaklarının titreşimi beni uyandırdı.
Ve ben henüz
Kendi yalnız ışınımı,
İçimin karanlık uçurumuna atmamıştım
Ki yola çıktım

Uzun anlardan sonra
Sıcak bir ışın saatin donmuş gölüne düştü
Bir çapa geliş gidişini ruhuma döktü
Ve ben henüz
Unutkanlık gölüne kaymamıştım
Ki yola çıktım.

Uzun anlardan sonra
Bir an geçti:
Penceremin boz ağacından bir yaprak düştü,
Bir el gölgesini vücudumun üzerinden topladı
Ve bir çapa saatin gölünde dondu.
Ve ben henüz gözlerimi açmamıştım
Ki başka bir uykuda kaydım.

Sohrab Sepehri

29 Ocak 2013

Temaşa Suresi

Andolsun temaşaya
Ve sözün başına
Ve zihinden uçuşuna güvercinin
Ki bir kelime var kafeste

Sözlerim bir parça çimenlik gibi açıktı
Bin dedim onlara:
Dergahınızın yanında bir güneş var
Açarsanız kapıyı parlar amellerinize
Ve dedim onlara:
Süs taşı yok dağlarda
Nasıl kazmada bir süs değilse maden
Yerin avucunda görünmez bir cevher var
Gözleri kamaştı parıltısıyla tüm resullerin
Cevher peşinde ölüm
Lahzaları götürün risalet otlağına

Ulağın ayak sesiyle müjde verdim onlara
Ve günün yakınlığıyla, rengin artışıyla
Kırmızı gülün tınısıyla kaba sözlerin çiti ardından.

Ve dedim onlara:
Kim bir bahçe görürse tahtanın hafızasında
Ebedî, coşku ormanının esintisinde kalacaktır yüzü
Kim dost olursa hava kuşuyla
Düşü olacak dünyanın en huzurlu düşü
Zamanın parmak ucundan ışık toplayan
Açar âh ile pencerelerin düğümünü

Bir söğüt altındaydık.
Bir yaprak kopardım üstümdeki daldan dedim:
Açın gözünüzü bundan iyi âyet mi istiyorsunuz?
İşitiyordum konuşuyorlardı aralarında:
Seher bilir, seher!

Her dağın başında bir resul gördüler
İnkâr bulutunu omuzladılar
İndirdik rüzgarı
Uçursun başlarından şapkayı diye
Evleri krizantem yaprağıydı
Bağladık gözlerini
Ellerini yetirmedik akıl dalının ucuna
Ceplerini âdetle doldurduk
Bulandırdık düşlerini aynaların yolculuk sesiyle

Sohrab Sepehri

23 Kasım 2012

Adres

‘Dostun evi nerede?’ diye sordu, günün battığı yerde süvari
Gökyüzü biraz duraksadı.
Dudağındaki geçici ışık dalını kumların karanlığına bağışladı ve
‘Ağaca varmadan, Tanrınının rüyasından daha yeşil asma dallarının indiği bir sokak var’
Ki orda sadakatin tüyleri kadar mavidir aşk
Erişkinliğin arkasındaki o sokağın taa sonuna kadar başını çevirme.
Sonra yalnızlık çiçeğine doğru yönünü değiştirir
İki adım kala güle,
Mitolojik toprağın ölümsüz fıskiyesinde durursun.
Orda yakalar seni şeffaf bir korku.
Gökyüzünün samimi akışında bir hışırtı duyarsın.
Bir çocuğu görürsün
Yüksek bir çama çıkmış, ışığın yuvasından yavrular toplamaktayken
İşte ona sorarsın;
‘Dostun evi nerede?’

Sohrab Sepehri
Adres

Şafak vakti atlı sordu: “Arkadaşın evi nerede?”
Bir an durakladı gökyüzü,
Yoldan geçen sundu karanlığına kumun
Dudaklarındaki ışık dalı
Ve parmağı ile kavağa işaret ederek söyledi:
               “Ağaca varmadan
                               Tanrı düşünden daha yeşil bir sokak var,
                               Orada, doğruluk kanatları kadar mavidir Aşk”
erginliğin arkasından çıkan sokak
gideceksin sonuna dek
Yalnızlık çiçeğini dönerek
Çiçeğe iki adım kala
Yeryüzü efsanelerinin ebedi fıskıyesi önünde,
Saydam bir korku saracak tenini.
Bir hışırtı duyacaksın,
Bir çocuk göreceksin
Samimi bir ortamda:
Yüksek çınardaki ışık yuvasından civciv alıyor
Ona sor: "Arkadaşın evi nerede?"

Çeviri C. Mukaddes

19 Kasım 2012

Aydınlık- Ben- Çiçek- Su

Bulut yok,
Rüzgâr yok.
Havuzun başındayım,
Balıkların sudaki izleri,
Aydınlık, ben, çiçek, su.
Yaşamın temiz buğday başağı.

Annem reyhan topluyor.
Peynir, reyhan, ekmek, bulutsuz gökyüzü,
Islak şebboylar.
Kurtuluş yakında: avludaki çiçeklerin arasında.

Işık, bakır kaseyi okşuyor!
Yüksek duvara dayalı merdiven, sabahı yere indiriyor.
Bir tebessümün arkasında gizlidir her şey.
Zaman duvarının aralığından yüzün gözüküyor.

Bir şeyler var, bilmiyorum.
“Bir ot koparırsam öleceğim.”
Bunu biliyorum.

Zirveye doğru gidiyorum,
Kanat doluyum.
Zifiri karanlıkta yolu görüyorum,
Fener doluyum.
Işık ve kum doluyum,
Ağaç, yol, köprü, nehir dalga doluyum.
Yaprağın sudaki gölgesiyle doluyum.
“Ama ne kadar da yalnız içim.”

Sohrab Sepehri – Suyun Ayak Sesi
Çeviren; Şirin Mehran


27 Ekim 2012

ve bir haber, yoldaki

bir gün
geleceğim ve bir haber getireceğim


damarlara ışık saçacağım
ve sesleneceğim içerden:
ey sepetleri uykuyla dolu olanlar!
elma getirdim, elma
...kızıl güneş.


geleceğim.
dilenciye bir yasemin vereceğim,
cüzzamlı güzel kadına da
yeni bir küpe...
köre diyeceğim ki: bak, nasıl da güzel bahçe!


çerçi olup dolaşacağım sokakları
ve sesleneceğim:
çiyci geldi, çiyci geldi, çiyci!
yoldan geçen diyecek:
sahiden de karanlıktır gece.
ve samanyolunu vereceğim ona.
köprüdeki kötürüm kızın
büyük ayıyı asacağım boynuna.
bütün küfürleri süpüreceğim dudaklardan.
bütün duvarları yıkacağım yere.
haramilere diyeceğim ki:
gülümseyiş yüklü bir kervan geldi!
bulutu parçalayacağım.
gözleri güneşe bağlayacağım
gönülleri aşka
gölgeleri suya
dalları rüzgara
sonra bütün bunları birbirine
ve çocuğun uykusunu da
cırcırböceklerinin mırıltılarına bağlayacağım.
uçurtmaları uçuracağım gökyüzünde,
saksılara su vereceğim.

geleceğim.
atların, sığırların önüne
okşayışın yeşil otunu serpeceğim.
susuz kısrağa çiy kovasını sunacağım.
yoldaki yaşlı eşeğin sineklerini kovacağım.

geleceğim.
ve her duvarın başına bir karanfil dikeceğim.
her pencerenin altında bir şiir okuyacağım.
her kargaya bir çam vereceğim.
yılana diyeceğim ki: kurbağa nasıl da fiyakalı ama!
barıştıracağım.
tanıştıracağım.
yol alacağım.
ışık içeceğim.
seveceğim.

Sohrab Sepehri

01 Haziran 2012

Sadece Renk

Gökyüzü daha bir mavi,
Su daha bir mavi,
Avludayım, Rânâ su başında.

Rânâ elbise yıkıyor.
Yapraklar dökülüyor.
"Kasvetli bir mevsim" dedi sabahleyin annem.
Ben de ona, "Hayat bir elmadır, onu ısırmalıyız
hem de kabuğuyla" dedim.

Dantel işliyor komşu kadın pencerede.
Şarkı söylüyor.
Ben de Hint ilahilerini okuyorum,
Bazen de bir taş, bir kuş, bir bulut çiziyorum.

Pırıl pınl bir güneş.
Sığırcıklar geldi.
Lavantalar yeni çiçekler açtı.
Tanelerine ayınyorum bir nan.
Gönlüme,
"insanların gönülleri de tanelere ayrılabilse,
ne güzel olurdu." dedim.

Nar suyu kaçıyor gözüme,
Gözümden yaşlar akıyor.
Annem gülüyor,
Rânâ da.


Sohrab Sepehri
Türkçesi : Işık Tabar Gençer – Şirin Mehran

Nesebim belki

Hindistanki bir ota, Siyelk’teki bir çanağa
Ve Belki Nesebim
Buhara’daki bir fahişeye dayanır.

Babam Kırlangıçların iki göç dönüşünün arkasında,
iki kar düşüşünün arkasında
Babam iki balkonda yatışın arkasında,
Babam zamanların arkasında ölüdür.
Gökyüzü maviydi babam öldüğünde,
Annem habersizce uykudan fırladı, kız kardeşim ansızın güzelleşiverdi
Öldüğünde babam, bütün bekçiler şairdiler.

Bağımız hikmetin gölgesindeydi
Bağımız ot ve hislerin düğümlendiği yerdeydi.
Bağımız bakış, kafes ve aynanın kesiştiği yerdeydi.
Belki bağımız, yeşil mutluluğun dairesinin kavisindeydi.
O gün Allah’ın çiğ meyvesini rüyamda çiğniyor
Ve bir suyu felsefesizce içiyordum
Bir dutu yiyordum bilgisini hiç düşünmeden o gün.


Ya bahar bayramının yağması ya da serçe dolu bir çınar.
Hayat o zamanlar bir sıra ışık ve oyuncak bir bebek
Avuç dolusu bir özgürlüktü

Doğunun merdivenlerine doğru çoğalan
Ve yine tecellînin basamağına doğru yükselen merdivenler…

Annem işte oydu
O aşağıdaydı
İki ırmağın kesiştiği yerde
Hatıraların suyunda bardaklar yıkıyordu.


Şehirde yüzlerce güvercinsiz otobüs tavanları
Güllerini en ucuza harcayan bir çiçekçi
İki yasemin arasına salıncak bağlayan bir şair
Bir taşı ilkokulun duvarına vuran bir çocuk,
Kayısı çekirdeğini babasının renksiz seccadesine tüküren bir çocuk,
Ve şehirde bir keçi, coğrafya haritasındaki Hazar’dan su içiyordu.

İnsanlar gördüm,
Şehirler
Ovalar, dağlar
Suyu ve toprağı gördüm
Nuru ve zulmeti
Nurda çimenler, zulmette çimenler gördüm

Öte yakasında gecenin bir ev yaptım kendime.
Ben bu evde çimenlerin ıslak yabancılığına
Ben bahçelerin nefes alışlarını duymaya yakınım.
Ve zulmün sesini işitirim ben, bir yapraktan döküldüğünde
Bir ağaç arkasında nurun öksürdüğünü ben duyarım
Ve suyun hapşırmasını geçtiğinde her taşın deliğinden.
Baharın tavanından kırlangıçların cik, cik seslerini
Ve yalnızlık penceresinin sükutun eli ile açılıp kapanmasını
Şüphe dolu aşkın kabuk atarken çıkardığı pak sesi
Sonra bir kanatta aniden dolan uçma zevkini
Ve kendini sakınan ruhun çatlamasını

Sohrab Sepehri

Başlangıcın Çağrısı

Kim beni çağırdı: sohrab!
Tanıdık bir sesti, havanın yaprağı tanıdığı gibi.
Annem uykuda,
Menuçehr, pervane; belki de tüm şehir uykuda.
Haziran gecesi, bir ağıt gibi, usulca
ve soğuk bir esinti
battaniyenin yeşil kenarından uykumu yıkmakta.

Ayrılık kokusu var havada;
yastığım sığırcık kanatlarının şarkısıyla dolu.
Yeniden sabah olucak ve
su ile dolu bu kabın üzerine
gökyüzü gelecek.

Gitmeliyim bu gece
ben bütün açık pencerelerden bu bölgenin
insanları ile konuştum,
ama zamana benzer, tek kelime bile duymadım.
Hiç kimse aşk dolu gözlerle toprağa bakmadı.
Hiç kimse bahçenin görünümüne tutkun olmadı.
Hiç kimse bahçedeki küçük kargayı ciddiye almadı.
Kederliyim; bir bulut gibi.
Gitmeliyim bu gece.
Sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.
Yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim.
Yine birisi beni çağırdı: Sohrab!
Ayakkabılarım nerede?

Sohrab Sepehri
Çeviri: C. Mukaddes

Çağır Beni

Sesin güzeldir.
Sesin hüznün sonsuz samimiyetinde yeşeren o şaşırtıcı yeşilliktir.
Kimse yok,
gel hayatı çalarak iki buluşma arasında paylaşalım.
Gel beraber taşın durumundan bir şeyler anlayalım.

Çeliğin yüceldiği bu asırda beni arala,
armutun düşüşüne karşı açılan bir kapı gibi.
Uykuya götür beni,madenlerin sürtüşmesinden uzak bir dal
altında.
Sabah vakti madeni keşfeden gelirse, çağır beni,
ben senin parmaklarının ardındaki yasemen çiçeğinin
açılışı ile uyanacağım…


Sohrab Sepehri

02 Nisan 2012

Suyun Ayak Sesi

Annemin sessiz geceleri için!

Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
İğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi

Ve Allah, burada yakındadır,
Şebboylar arasında, uzun çamın altında
Suyun bilincinde,
Bitkilerin kanununda.

Ben müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür,
Namazlığım bir pınar,
Mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
Namaz kaybolur taş görünür,
Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
Namaz kılarım.

Kâbem su kıyısında,
Kâbem akasyaların altındadır.
Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehre gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
Kaşan şehrindenim.

İşim resim yapmaktır.
Bazen bir kafas boyar,
Size satarım.
Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal, …
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır,
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

Kaşan şehrindenim.
Soyum belki
Hint’de bir bitkiden gelir,
Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
Soyum belki de
Buharalı bir fahişeden gelir.

Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
İki kardan önce
Babam terastaki iki uykudan önce,
Babam zamanlar önce ölmüştü.
Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

Babam ressamdı
Saz yapar, saz çalardı.
Üstelik iyi bir hattattı.

Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
Suyu felsefesiz içiyor,
Dutu, bilgisiz topluyordum.

Nar dalında yarıldığında,
Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
Çayırkuşu şakıdığında,
Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
Düşünce oyun oynardı.
Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
Sığırcıklarla dolu bir çınar.
Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
Bir kucak özgürlük idi,
Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
Kendi yükümü bağlayıp,
Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

Ben dünya misafirliğine gittim.
Ben sıkıntı ovasına,
Ben irfan bağına,
Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
Dinin basamaklarını çıktım.
Şüphe sokağının sonuna kadar,
Gönül doygunluğunun serin havasına,
Islak sevda akşamına kadar.

Ben birini görmeye gittim,
Aşkın öbür ucuna
Gittim, gittim kadına kadar,
Lezzet ışığına kadar,
Tutkunun sessizliğine,
Yalnızlığın kanat sesine kadar.

Yer üstünde neler gördüm:
Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
Kapısız bir kafes gördüm,
İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
Bir merdiven gördüm,
Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
Öğle, onların sofrasında ekmekti,
Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
Sıcak sevda kâsesiydi.

Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
“Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
Müze gördüm yeşillikten uzak,
Cami gördüm sudan uzak.
Umutsuz bir fakih gördüm,
Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
Nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)
Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
Penceresinden toprak göründü;
Hüthüt kuşunun tepeliği,
Kelebek kanatlarının benekleri,
Kurbağanın havuzdaki aksi,
Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.
Ve güneşin ergenliği,
Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
Ve hayat matematiğinin anlamına
Basamaklar aydınlanmanın damına,
Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

Aşağıda, annem,
Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

Şehir görünüyordu:
Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
İki yasemin ağacı arasına,
Salıncak kuruyordu bir şair,
Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
Bir diğeri erik çekirdeğini,
Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
At, arabacının uykusuna hasret,
Arabacı ölüme hasret.

Aşk göründü, dalga göründü.
Kar göründü, dostluk göründü.
Kelime göründü.
Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
Hayatın rutubetli tarafı.
Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
Kadın sokağında serserilik mevsimi.
Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

Tohumun çiçeğe,
Sarmaşığın evden eve,
Ayın, havuza yolculuğu,
Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
Sözün ardında geçen hadise.

Bir pencere ile ışığın savaşı.
Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
“Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
Alın ile soğuk mührün savaşı.

Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
Ayışığının katli, neonların emriyle,
Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

Kaşan şehrindenim
Ama, benim şehrim değil Kaşan.
Benim şehrim kayboldu.
Telaşla ve pür heyecan,
Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

Ben bu evde,
Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
Bahçenin nefesini duyuyorum.
Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
Ve damardaki kan kanununun
Ayak sesini duyuyorum.
Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
Suyun ıslak kaderine,
Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
Benim ruhum, gençtir.
Ruhum bazen heyecandan kekeler,
Benim ruhum, işsizdir:
Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
Bir saksı gibi ,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
Bir sepet dolusu meyva gibi,
Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
Deniz kenarında bir bina gibi,
Ebedi dalgalardan endişeliyim.

İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
İstediğin kadar çoğalma.

Ben bir elmayla hoşnutum,
Ve bir papatyanın kokusundan.
Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
Bir balon patlasa, gülmüyorum,
Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
Toy kuşunun karnındaki renkleri,
Dağ keçisinin ayak izlerini.
Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
Şahin ne zaman ölür,
Çölün uykusunda ay nedir,
Tutku sapındaki ölüm.
Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

Yaşam hoş bir adettir,
Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
Aşk kadar sıçrayabilir,
Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
Unutulacak bir şey değildir.

Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
Yaşam turfanda siyah incirdir,
Yazın ağzında buruk bir tat.
Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
Ayın yalnızlığına dokunuş,
Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

Yaşam bir tabak yıkamaktır.

Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
Yaşam aynanın “karesi”dir.
Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

Nerede olursam olayım
Gökyüzü benimdir.
Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
Ne önemi var
Bazen büyürse
Gurbetin mantarları?

Bilmiyorum, neden
“At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
Kelimeleri yıkamalı.
Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

Şemsiyeleri kapatmalı.
Yağmur altında yürümeli.
Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
Dostu yağmur altında görmeli.
Aşkı yağmur altında aramalı.
Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
Yağmur altında oyun oynamalı.
Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
Yaşam sürekli ıslanmaktır.
Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

Çıkaralım giysileri:
Suya bir adım var.

Aydınlığı tadalım.
Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
Bağbozumunu tadalım.
Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
Yoksun olduğunu sanmayalım.

Sepeti getirelim
Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
Her sözün başında bir fidan,
İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
Ve eğer solucanlar öldüyse,
Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
Ve mercandan önce
Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

Ve nerdeyiz diye sormayalım,
Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
Diye sormayalım.

Geçmiş artık canlı değil.
Geçmişte kuş şakımıyor.
Geçmişte rüzgâr esmiyor.
Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
Geçmiş dalganın hatırasında,
Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

Deniz kıyısına gidelim,
Sulara ağ atalım,
Suların tazeliğini çekelim.

Yerden bir çakıl taşı alıp,
Varolmanın ağırlığını hissedelim.

Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
(Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
Elimin melekler katına eriştiğini,
İspinozun daha iyi öttüğünü.
Ayağımdaki yara,
Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)

Ve ölümden korkmayalım,
(ölüm güvercinin sonu değildir.)
Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
Ölüm akasyanın aklından geçer.
Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
Ölüm bazen reyhan koparır.
Ölüm bazen votka içer.
Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

Perdeyi açalım:
Bırakalım duygular soluk alsın.
Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
Yalınayak mevsimlerin peşinde,
Çiçeklerin üstünde uçsun.
Bırakalım yalnızlık,
Türkü söylesin,
Birşeyler yazsın,
Sokaklara çıksın.

İçten olalım.

İçten olalım,
Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
Bizim işimiz belki de:
Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
Bilimin ötesine çadır kuralım,
Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
Sofraya oturalım,
Sabah güneş doğarken doğalım,
Heyecanları serbest bırakalım,
Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
Anlamını tazeleyelim,
Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
Yükseltelim,
Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

Sohrab Sepehri
Kaşan, Çınar köyü yaz H.l34 3
Türkçesi : Işık Tabar Gençer – Şirin Mehran