Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2026

BAĞ VE AĞ

Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı "bağ kurmak" istemiyor, sadece "network (ağ) oluşturmak" istiyor.

Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar. 

Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.

Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp'tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.

İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir "özne" olarak değil, bir "nesne" olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.

Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir "tatminsizlik" üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu "eskidi, at, yenisini al" refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.

Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm : Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? "Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var."

İnsan artık "Öteki" ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu "faydasız" ilan ediyoruz. 

Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş. 

Doktor, neredesin?

Kemal Sayar

YAŞAMLARINDA "İLK"LERLE SANATÇILARIMIZ: EDİP CANSEVER

Okuduğum ilk yapıt? Gördüğüm ilk film? Dinlediğim ilk ezgi? Bugün bunları anımsamam olanaksız. Gene de bu konuda bir iki söz söyleyebilirim. Okumaya, ciddi olarak okumaya 13-14 yaşlarımda başladım. O zamanlar kendime verdiğim bir söz vardı: Günde elli sayfadan az okumamak. Bu sözü eksiksiz gerçekleştirebildim mi, şimdi pek anımsayamıyorum. Boş günlerimde sık sık kütüphanelere giderdim. Çoğu kez eski yazın dergilerini karıştırır, notlar alırdım.

Çocukluğumda Saraçhanebaşı'nda oturduğumuz için, gittiğim ilk sinema da Şehzadebaşı sinemalarından biriydi herhalde. İki, hatta bazan üç film birden gösterilirdi. İlkini bilmeyi çok isterdim.

İnsan ninnilerden başlayarak birçok ezgi dinler yaşamı boyunca. Ama bilinçli olarak bir seçim yapmam, yirmi yaşımı aştıktan sonra gerçekleşti. Önce kendimi batı sanat müziğine iyice alıştırmaya karar verdim. İlk işim bir pikap edinmek oldu. İlk plağım da, Çaykovski'nin bugün de hâlâ çok sevdiğim bir parçasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu konuda hâlâ öğrenci sayılırım. Müziğe duygusal olarak yaklaşmanın ötesine geçebilmiş değilimdir de ondan. Şunu da eklemem gerek: Türk müziğinin eski ustalarını da çok severim. Büyük bir imparatorluğun görkemini sezinlerim bu müzikte.

RUHİ BEY'İ NASIL BULDUM?

Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. "Ben Ruhi Bey Nasılım" adlı kitabımı, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı. Hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler: sakalları uzamış, saçları dökük ve yağı, askılı pantolonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omuzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardır. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışardaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birdenbire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve 'şimdi'lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hazla gelişti.

HER İŞTE BİR HAYIR!

Bunalımlı evre? Yapıtlarıma yansıması?
Çoğu zaman erinçle bunalım, acıyla mutluluk, umutla umutsuzluk içiçe yaşar insanda. İşte, yaşadığım bir sürü ikilemden yalnızca birini anlatmak istiyorum ben de.

1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangınında dükkânım tamamen yandı. Sigortadan aldığım para, yeniden bir işyeri açamayacak kadar azdı. Günler, haftalar geçti. Sonunda bir dükkân buldumsa da, dükkânın satış değeri elimdeki paranın hemen hemen iki katıydı. Kendime bir ortak aradım. Buldum da. Her neyse, küçük bir anaparayla dükkânı açtık. Yeniden bir geçim yolu tutturmak önemliydi elbette. Ama daha önemlisi şuydu: Birkaç ay sonra ortağım bana, alım satımla kendisinin uğraşabileceğini, benimse yukardaki asma katta istediğim gibi çalışabileceğimi, saatlerimin de kısıtlı olmadığını müjdeledi. İşte, kitaplarımdan dokuzunu bu asma katta yazdım. Tam yirmi yıl. Bugün düşünüyorum da, ya o yangın olmasaydı?

BIR UZUN ŞİİRE BAŞLAMAYA GÖREYİM

Yapıtlarımdan birini de, genel olarak nasıl yazdığımı anlatmaya çalışayım. Öncelikle şiir yazmaya eğilimli olmalıyım. Yani şiire yatkın bir duyarlıkla yüklü olduğumu bilmeliyim ilkten. Sabahları başlarım yazmaya. Kaç saat çalışacağım hiç belli olmaz. Belli bir saatte, belli bir yerde, herhangi bir işim olmamalı. Günlerce masa başından kalkmayacakmış gibi koyulmalıyım işe. Çok sigara içerim. Alkolün damlasını koymam ağzıma. Öyle esin filan beklemem, esini kendim çağırırım masama. Dergiler karıştırırım, bazı kitaplara bakarım, hiç belli olmaz, bir de bakarım ki, o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ses sözcüklere, dizelere dönüşüvermiştir birden. Uzun bir şiire başlamışsam rahatımdır oldukça. Çünkü her gün yapacak bir işim var demektir ki, sürekli çalışırım. Şiirlerimi yazı makinasıyla yazarım. Yazarken aynı anda şiiri görmek önemlidir benim için. Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul'u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.

Edip Cansever 

25 Mayıs 2026

BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti'nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: "Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir."

Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: "Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!"

Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da sarsabiliyor. Evet, belki insan uğradığı bu korkunç yitimin bilincine ilk dakikalarda, saatlerde, hatta günlerde ve haftalarda pek varamıyor. Varlığının en derin noktalarında taşıdığı, o sözcüklerin hançerini yemiş sevginin hâlâ canlı olduğunu, hâlâ soluk alıp verdığını sanıyor. Belki de o sevgi olmaksızın yaşamayı ilk zamanlarda kolay göze alamadığı için. Ama günün birinde bir de bakıyor ki, o sevginin yerini bir sessizlik almış.

Evet, ne tuhaftır ki, öldürülen büyük sevgilerimizden geriye kalan ile ölen sevdiklerimizden geriye kalan en azından bende hep aynı şey.  Sevdiklerimiz bağlamında bunu en yoğun biçimde bundan iki yıl önce, annemi yitirdiğimde algılamıştım. O, hep benim 'Yaşlı Dostum'du, ve bu dostluğun ne demek olduğunu onun ölümünden sonra çok daha iyi anladım. Akşamüstleri eve dönüp de, artık birlikte kahve içecek birini bulamadığımda, daha da önemlisi, o kahve saatimizde onunla konuştuklarımı bir başkasıyla artık bir daha asla onunla konuştuğumuz gibi konuşamayacağımı anladığımda.

Geriye, yaşamımda bir sessizlik, tuhaf bir suskunluk kalmıştı.

Sözcüklerin hançeriyle yara alan sevgilerden geriye kalan da böyle bir sessizlikten başka bir şey değil. Hele içinizdeki büyük bir sevgiyi sözcükleriyle hançerlemiş olanlarla ilişkilerinizi sürdürüyorsanız eğer, bu durum çok daha açık biçimde algılanır. Biliyorsunuz ki onlar, artık sevginize kastedenlerdir ve cinayetlerini her an yineleyebilirler. Çünkü onlar, cinayeti bir kez işleyebilmişlerdir. Çünkü onlar, iki insanın birbirini, hangi sıfatla olursa olsun, gerçek anlamda sevmesine asla katlanamayanlardır. Çünkü onlar, en yüce duyguları bile bilinen kategorilere sokmadan kendinden emin olamayan, erişemediği sıradışılığı ancak yıktığı zaman rahat edebilen, uğursuz bir sıradanlığın temsilcileridir. İşte o zaman, artık bilirsiniz ki onların yanında kendiniz olmanıza zaten izin yoktur. Şimdi yaşamayan bir aziz dostun yazdığı gibi, "renginizi belli etmiş olmanızın bedeli, büyük bir yalnızlıktır," ve geriye yine tuhaf bir sessizlik, bir suskunluk kalır. 

Dışarıdan gelen bir darbeyle ölmemişseniz eğer, iyileşebilirsiniz. Bir yara izi kalsa bile, bunu içselleştirmezsiniz. Ama beslediğiniz büyük bir sevgiye hançer gibi saplanmış sözcüklerle gelen ölüm çok farklı. Kolay işlenebilmeleri, belki de bu tür cinayetlerin en korkunç yanı. Çünkü sözcüklerle acımasızca, çoğu zaman kendinizi savunma hakkı bile tanınmaksızın ve aslında yalnızca birini en soylu duygularla çok yönlü ve karşılıksız sevdiğiniz için, yargılanabiliyorsunuz ya da bir anda harcanabiliyorsunuz.

Kısa süre önce, çok genç yaşında yitirdiğimiz bir arkadaşımızın cenazesinde, bu acı gerçekleri sanki yeniden yaşadım. Ölmek, doğmak kadar doğal ve kaçınılmazken, sevgileri öldürmeye kalkmanın anlamını bir kez daha sorguladım. Ve anladım ki, başkalarının öldürmeye çalıştıkları sevgileri içimizde canlı tutma savaşımı, bazen bu savaşımın en güç anlarında tek başımıza kalsak bile, insanlığımızı yitirmemenin tek yolu.

Bizi yaşatan sevgilerin artık onca az olduğu bir dünyada, sözcükleri cinayet aletine dönüştürmenin lüksünü kavrayabilmek, gerçekten güç!

Ahmet Cemal

BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?

'Sonsuzluk ve Bir Gün' adlı filmde, Angelopulos'un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru "Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?"

O sevgi ki, Goethe'ye "Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir," dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus'tan Anadolu'ya "Aşk gelicek cümle eksikler biter," diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı'dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra'sına: "Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!" diye yazdırtmış.

Son günlerde, Muhsin Ertuğrul'un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: "Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından, birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez. Artık beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse..."

Cesare Pavese'nin, ikinci büyük savaşın bitmesinin hemen ardından kaleme aldığı şu satırlar da, bir cehennemin ortasında insana direnme gücünü veren tek şeyin yine insanı sevmek olduğunu kanıtlamıyor mu? "...Öyle günler vardı ki, tanımadığımız birinin bir bakışı, bir göz kırpışı bizi kendimize getirip uçurumun kenarından geri döndürmeye yetiyordu. Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile, katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk..."

Peki, ya şimdi? Ya kendi ortamımızda?

Temelinde bin bir sevginin mirasıyla yoğrulmuş bir Anadolu ruhunun yattığı, Goethe'nin insanın yaşayabileceği tek iklim diye tanımladığı sevgi ikliminin yüzyıllar boyunca has olanını yaratmış olan ortamımızda? En azından birkaç kuşaktır yeterince koruyabiliyor muyuz, canlı tutabiliyor muyuz bu sevgi mirasını genç kuşaklar için? Birkaç yıl önce anlamsız bir kazada yaşamını yitiren sevgili öğrencim Ergin Biroğul'un bana verdiği, 'Yaşamaya Değer mi, Değmez mi? başlıklı bir ödevinde şu satırlarla karşılaşmıştım: "Ölüme son çare olarak bakıyorum. Her zaman elimin altında olan ve kullanmak istediğimde de kimsenin kullanmaktan beni alıkoyamayacağı bir çare olduğunu biliyorum... Ha, eğer hayat seni korkutuyorsa, ümitsiz kıldıysa, en yakınlarının sana maskeler ardından baktığını fark ettiysen, hayat böyledir, de, onun ikinci kez katılmana izin verilmeyecek bir oyun olduğunu söyle.  Ölüme sahip olduğumun farkına varmasaydım, kendimi maskelilerin tuzağına düşmüş hissederdim... Bir şansım var, o da ölüme sahip olmam."

Ne zaman ortalığı bastı yirmilerinde bir genci buz gibi maskelerın arasında yaşamaktan bezdirip ona son şans olarak ölümü bırakan bu sevgisizlik? Ya sanatımız, hamuruna sevginin mayası karıştırılmadığında asla sanat olamayacak sanatımız, nicedir sevgisiz ellere mi düştu? Sevginin sözcülüğünü yapamaz mı oldu? Sevginin salt sözcuk değil fakat ancak eylem olduğunda gerçek anlamına kavuşabileceğini ne zaman unuttuk? "Bana söylenmeyen, beni ısıtmayan sevgiler yerinde kalsın" diye yazmıştım bır yerde. Neymiş? Söylenmesine gerek yokmuş, anlaşılmalıymış, hissedilmeliymiş - bir bilmece midir sevgi? Yoksa şimdilerde asıl korkulan ve kendisinden kaçılan, sevme eyleminin beraberinde doğal olarak getirdiği sorumluluk mu? Yaşadığının ahlakını savunmaktan korkmanın adı mı oldu yaşamak? İnsanın insandan sorumlu olmadan yaşamayı yeğlediği bir dünya, artık insanların dünyası olmaktan çıkmaz mı?

Başardık. "Aşk gelicek cümle eksikler biter," diyen Yunus'un, "İki insanın dost olabildiği yerde uygarlık vardır," diyen Sabahattın Eyuboğlu'nun miraslarının ardından nefrete, düşmanlıklara, en soylu duygulara karalar çalınmasına değil, sevmeye şaşar olduk.

Sahi, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?

Ahmet Cemal

KENDİ YAŞAMININ SEYİRCİSİ OLABİLMEK...

Herhalde şimdiye kadar birkaç yerde okumuşumdur: "İnsan, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır."

Şu 'aynı zamanda'yı özellikle italik yazdım, çünkü sanırım insan, sürüleşmenin bir noktasından öteye geçtiğinde 'aynı zamanda' bölümünü gittikçe daha çok unutuyor. Günlük yaşamın sıradanlığı içersinde artık erimeye yüz tuttuğunda, bu kez fazlasıyla toplumsallaşıp aynı zamanda bir başka şey, üstelik çok önemli bir şey, yani kendisi olduğunu, olması gerektiğini göz ardı etmeye başlıyor.

Böyle bir göz ardı etme eyleminin tek sonucu ise, günü geldiğinde, gereksinim duyduğunda, insanın iç dünyasında sadece uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaşması. Montaigne'in deyişiyle 'kendi iç kalelerini kuramayanlar', günün birinde o iç dünyada sığınacak bir yer, bir güç kaynağı bulamaz oluyorlar.

Bu nedenle, kendi yaşamının da seyircisi olabilmek ve bunun için olabildiğince sık fırsat yaratmak, bana göre yaşamda olup bitenleri bilgece bir tutumla karşılayabilmenin önkoşulu. Çünkü ancak bu koşulu yerine getirebildiği takdirdedir ki insan, 'aynı zamanda bir toplumsal varlık' olmanın gerçek anlamını kavrayabiliyor. Gerçek anlamda toplumsallaşmanın en sağlıklı yolu da, yaşamını aynı zamanda bir birey olarak kurgulayabilmekten geçiyor.

Üzerinde düşünülmemiş, dürüstçe hesaplaşma konusu yapılmamış bir Ben'in toplumsallığı, bir yanılsama olmanın ötesine geçemez.

Akla gelebilecek her şeye seyirci olmayı doğal karşılamak ama kendi yaşamımızın seyircisi olmayı genellikle hiç düşünmemek, büyük bir olasılıkla, zaten o yaşamın içinde olunduğu düşüncesinden kaynaklanan bir tavır. Ne var ki bu, sahnedekilerin elbette sahneyi bir bütün olarak görememelerinden farksız bir durum. Oysa bunun yerine yapılması gereken, insanın kendisini zaman zaman yaşamının sınır boylarına çekmesi, olup bitenleri, bitmekte olanları, hiçbiriyle özdeşleşmeksizin bir süre izlemesi. 

Kendi yaşamı karşısında seyirci konumunu almak, insana her şeyden önce tüm yerleşik yargılarını, kökleşmiş düşüncelerini yeniden sınama fırsatını verir. Bu konumun ardından, bazı doğru sanılanların yanlış, bazı yanlışların da aslında doğru olduğu sonucuna varılabilir. Değenler ve değmeyenler üzerine daha sağlıklı düşünülebilir. Ve belki de hepsinden önemlisi, güncelliğini ve önemini hiç yıtirmeyecek bir konuya, yaşamın anlamına ilişkin olarak daha somut bakış açılarına ulaşılabilir

Yaşamın anlamına gelince, kanımca bu konu ne fazla büyütülmeli ne de yaşamla bağlantısını kesecek ölçüde soyutlaştırılmalı. Bu bağlamda bilinmesi en önemli olan gerçek şu bence. Yaşamın genel anlamı diye bir şey yoktur, her yaşamın kendine özgü bir anlamı vardır ve o yaşamın sahibinin insan ve birey olmak adına asıl yapması gereken, yaşamın anlamını kendisiyle ilintisiz soyut düzlemlere sürüklemek değil, fakat kendine düzenleyeceği yolculuklar aracılığıyla kendi yaşamının anlamına varabilmektir. 

Kendi yaşamının yalnız yaşayanı değil, seyircisi de olabilmek, işte bunun için çok gerekli. 

Bunu, son günlerde ben de yaptım. Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde.  Aslında yapmadım fakat yapmaya zorlandım. Çünkü o saatleri dile getirdiğim yazımın hemen ardından, kendimi bir sevgi selinin içinde buldum. Tanıdıklarımdan ama pek çoğu da tanımadığım okurlarımdan oluk gibi akan sevgi mesajlarından oluşma bir sel. (Tanıdıklarımdan bazılarına gelince, aksilik bu ya tam da o hafta yazımı okumayı kaçırmışlar!!)

Bu selin gücüyle kıyıya itildim ve oradan yaşamımı seyre daldım.

Ve aradan bir süre geçtikten sonra, şöyle demekte olduğumu fark ettim. Bir kez daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine böyle yaşamayı seçerdim....

Ahmet Cemal

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti…"

Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de.

Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı.

Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından duymaktan kaynaklanma bir tedirginlik. Kimi zaman işi, "Keşke söylemeseydi!" ye kadar vardırıyorlar. Ya da -yorgansızların da olabileceğini hiç düşünmeden- "O da ayağını yorganına göre uzatsaydı kardeşim!" nasihatıyla işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Burada suç, romanda değil, fakat romanları yaşamdan kopuk, başka dünyalara ait hikâyeler gibi okuma alışkanlığında. Zor durumdaki bir insanla romanda karşılaşmak, okuyana sorumluluk yüklemez, karşınızda İNSAN varsa eğer ve o yardıma muhtaçsa, bu durum, kendi vicdanınızın görüntüsünün nahoş bir aynadan ani yansımasına da dönüşebilir!

Günlük yaşamımı sıkıntısız sürdürebilmeme, ufacık da olsa bir ev almama çevirdiğim ve yazdığım üç raf kitap yetmedi. On dokuz yıllık üniversite hocalığı da yetmedi. "Ünvanım" öğretim görevlisi olduğu için, aylıklarım da hep düşük kaldı. Bunlar roman değil, gerçek. Romanını yazsaydım, belki de beni övgülere boğarlardı. "Ne kadar gerçekçi yazmış" derlerdi. Benden benim gerçeklerim olarak duyduklarında ise öfkeli bir sessizlikle kayboluyorlar. Ya da geçenlerde kiram için borç istediğim, iki kışlığı, bir yazlığı, bir de son model arabası olan "eski" arkadaşım gibi, savunma mekanizmalarını nasihatlere dönüştürüyorlar: "Ben hep ayağımı yorganıma göre uzattım, sen de öyle yapsaydın!" (Yorganın öylesini bulsam!) "Ama ben bu parayı sana, seni kaybetmemek için vermeyeceğim, çünkü geri ödeyemezsen, kendimi aldatılmış hissederim. Oysa senin gibi eski bir arkadaşımı kaybetmek istemiyorum!" (İnsan, ne zaman kaybetmiş sayılır?)

Ben, paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerçeklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem (istemelerini hiç beklemedim), gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha çevirmek ve yazmak istediğim onca kitapla, birikimlerimi aktarmak istediğim onca öğrenciyle aramda paranın, günlük geçim kavgalarının o aşılmaz engeli var. Ve ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yazmamı ve çevirmemi, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

Günlerden bir gün beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında -Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, kül rengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak.

2 Eylül 2002

Ahmet Cemal

19 Mayıs 2026

BİRTAKIM DUYGULARI, OLAĞAN DUYGULARI KENDİMİZ BİRER 'CEHENNEM' HALİNE DÖNÜŞTÜRÜYORUZ

Ağustos, '83

Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya.

Çok özel nedenlerle bir dostuma, 'Bir cehennem yaşıyorum bugünlerde,' dedim. 'Ben de,' diye yanıt verdi.

Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı.

Çok düşündüm onun 'cehennem'ini.

Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor.

Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer 'cehennem' haline dönüştürüyoruz.

Sonra birden düşündüm: "Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?" Bir de kendi yaşadığımı sandığım 'cehennem'i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?

Ayırt ettiğim bir başka gerçek daha var bu arada. Kendi 'cehennem'leri içinde bunalanlar, size sizinkini söyletmekten garip bir avuntu duyuyorlar. Siz konunuza ne kadar uzak durmaya çalışırsanız çalışın, sözü oraya getirmekte büyük ustalık gösteriyorlar.

Sizinkinin belki biraz daha büyük, biraz daha yakıcı olması sanki bir ölçüde su serpiyor yüreklerine. Onur kırıcı olması bundan.

Kimdir Cehennem? Üstelik niye Cennetsiz?

günün işi.

'Korkunç bir sıcakla boğuşmak. Yani Cehennem...'

Turgut Uyar 

18 Mayıs 2026

KIRGINLARI TANIMA REHBERİ

Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi
İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı


Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar.

Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz, sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekine kavuşmasını dilerler.

Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir.

Kırgınlar sanıldığı gibi asık suratlı olmazlar. Onları ya birilerine tebessüm ederken ya da dalgın dalgın bir noktayı izlerken görebilirsiniz. Kırgın, tebessümün sadaka olduğunu bilir. Dünyaya gelmenin şaşkınlığını, uğradığı kötülüklerin şiddetini, kırılan kalbinin sızısını da hiç unutmaz, bu şaşkınlığını ve keşkelerle dolu dalgınlığını saklayamaz.

Kalp kırıklığı, kötülüğe maruz kalmak, dünyanın karanlığına uğramak bazı kalpleri, ruhları daha da köreltir. Zulme uğrayan bazen zalimleşir, hakkını aramak, öç almak için çirkinleşir. Ama kırgınlarda bunların hiçbirini göremezsiniz. Kırgın, başına gelenin bir başkasına uğramasını istemez çünkü bunun insanı nasıl etkilediğini, insanın başına ne tür belalar açtığını bilir. Çevrenizdeki kırgınlara bakın mesela, büyük bir çoğunluğunun insan ilişkilerinin iyi olduğunu, karşısındaki insana her daim büyük bir muhabbet beslediğini, onun kalbini koruduğunu, muhatabına karşı hep sevgi ve saygı dolu olduğunu göreceksiniz. Çünkü kırılan, kırmak istemez.

Bir kırgınla kolay kolay kavga edemezsiniz. Trafikte, yolda ya da hayatın herhangi bir alanında bir insana zarar verdiklerine pek şahit olamazsınız. Belki sinirlenip ağız dolusu sövdükleri olur ama sinirleri geçince bundan da pişman olurlar. Büyük hırslara sahip olmadıkları için, bu fani dünyanın boş mücadelesinden kendilerini beri tutarlar. Öfkeyle öne atlayan, bir gün kesinlikle kaybedilecek şeylere tutkuyla sarılan, bencil, saygısız, terbiyesiz insanlara genellikle yol verirler, tartışmazlar, dikkate almazlar. Sadece tebessüm ederler.

Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor. Gençken birçoğumuzun dünyaya dair büyük beklentileri vardı değil mi? Ama yaşadıkça ve fark ettikçe o beklentiler kayboldu. Dünyada, henüz tam olarak idrak ve kabul edemediğimiz bir gizem var. İyilere sunulan ve sunulmayan şeylerle alakalı. Bu gizeme bir zaman itiraz ediyoruz ve büyük bir kırılmadan sonra bu itiraz, sessiz bir kabule dönüşüyor. O andan sonra artık istemeyi ve ummayı terk ediyorsun. Dua ederken bile bir noktadan sonra dilediğin tek şey sevdiklerinin ve kendinin sağlığı oluyor. “Ama olur mu öyle şey, o sonsuz hazinelerden ve güzelliklerden istemekle mükellefiz hepimiz” diyenler elbette şimdilik haklısınız, bir gün gerçekten kırıldığınızda yeniden konuşuruz.

Kırgın, bu dünyadan geçmeye çalışan kişidir. Pişmanlıklarıyla, tövbeleriyle kalp kırmadan, gönül incitmeden temiz bir şekilde gerçek aleme dönmeye çabalayan kişidir. Dünyanın sahiden de çok da bir numarasının olmadığını fark eder ve dünyayı terk etmekten yani ölümden pek de korkmaz. Ama sevdiklerinin ölümünden derin bir endişe duyar çünkü bu dünyada sığınacağı, gideceği başka bir yeri ve kimsesi kalmamıştır. Allah sevdiklerimize sağlıklı ve uzun ömürler versin.

Kırgınlar kin gütmezler, kolay kolay hasımlık etmez, düşman biriktirmezler. İnsanın hata payını hiç unutmazlar. Kendilerine kötülük yapanlara zarar vermez ama o kişiyle arasına bitimsiz bir mesafe koyarlar. Bazı fenalıkları affetmek mümkün değildir çünkü.

Kırgınlar sanılanın aksine bu dünyadan kopmuş insanlar değillerdir. Bilakis kırgınların bu karanlık dünyada, kendilerine ait huzurlu, aydınlık ve sade bir iç dünyaları vardır. Kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, çok da ayrıksı görünmeden kendi iç dünyalarında yaşamayı öğrenmişlerdir. O iç dünya, dışarıdaki kötülükten, karanlıktan ve gürültüden kaçıp sığınılacak son alemdir. O alemde dedikodular, hırslar, yalanlar bulunmaz. Sadece kırgının içeriye davet ettiği bazı telaşlar, umutlar, zamansız çıkıp gelen mutluluklar bulunur. Hepsi bu.

Tanıdığım tüm kırgınlar hayatlarının her alanında zevk sahibi insanlardır. Mesela sadece ruhlarına değil görüntülerine de özen gösterirler. Temiz kıyafetler, şık elbiseler, her daim parıldayan ayakkabılar, özenle taranmış saçlar, kaliteli atkılar. Bahsettiğim şeyler kesinlikle doğrudan maddi imkânlarla alakalı değil. İnsan, sahip olduğu sınırlı kıyafetle de bir zevki ve tarzı olduğunu gösterebilir. Hoş, burada kırgının amacı zaten göstermek ve görünmek değildir sadece kendisine ve yaratılmış olmanın felsefesine saygı duyduğu, estetiğin dünyanın özü olduğunu bildiği için iyi giyinmeye, temiz kokmaya, dünyaya varlığıyla bir hoşluk katmaya çalışır. Bu hoşluğu sadece görüntülerinde değil uğraştıkları işlerde ve ilgi alanlarında da görürüz.

Yazmanın en temel sebebi kırılmaktır. Yazarlara şöyle bir bakın, büyük bir çoğunluğu kırılmış insanlardır. Dünyadan umduğunu bulamayan, kötülüğe uğrayan, örselenen, yalnız kalan insanın sığındığı ilk yer, yazının kalesidir. Yazı macerasını profesyonel olarak sürdürmenize de gerek yok, kırıldığınızda aklına gelen ilk şeylerden birisi de yazmaktır. Günlük tutan, şiir yazan, öykü yazan arkadaşlarınızı hatırlayın, onların bu dünyadaki kırgın hallerini ve güzelliklerini. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Sadece yazmak değil, okumak da dünyadaki kırgınların sığınağıdır. Kirli düzene ayak uyduramayan, büyük hayal kırıklıkları yaşayan insanlar, genellikle kitaplara kaçarlar. Kitapların kurduğu o büyülü edebiyat evreninde kendisi gibi kırgınlara sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmeye çalışırlar.

Kırgınlar sessizdir. Dünyanın bazen de susarak tecrübe edileceğini, anlaşılacağını bilirler. Her şeyi konuşmaz, her şeyi anlatmazlar. Bazı hisleri insanların gözlerinden kolaylıkla okuyabilirler ve bunu diğerlerinden de beklerler. Kırgınlar, sıklıkla susmanın kalesine sığınırlar.

Toplumun incittiği insanlar sessizce kendi dünyalarına geri çekilir ve yalnızlaşırlar. Bu yalnızlığın temel amacı insanlardan soyutlanmak değil, daha az yara almaya çalışmaktır. Çevresi tarafından anlaşılmayan, sürekli eleştirilen, filizlenmek için kendi gönlüne uygun bir toprak bulamayan ruhların bir zaman sonra bulunduğu ortamdan uzaklaşması ve orada yalnızlaşması son derece doğaldır. Orada kalmaya devam etmek, yanlışların bir türlü düzeltilmediği sofralarda oturmak için ısrarcı olmak, hatır için zorbalıkları, kötülükleri görmezden gelmek ve sadece yalnız kalmayayım diye tüm bu olanlara göz yummak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır. Ruhunu, benliğini, kendini ezdirmektense, yalnızlığın o soylu kalesine çekilmeyi bilmeli insan. İşte kırgınlar, o soylu yalnızlık kalesine çekilmiş yorgun ve asil ruhlardır.

Kırıldık sevgili okur. Yazgımıza, yaşadıklarımıza, maruz kaldıklarımıza, ailemize, çevremize ama sanırım en çok da kendimize. Şöyle demiştim bir keresinde: “Kendimden beklemezdim bunu.” Sahiden de beklemezdim bunu.

En çok kendimize kırılıyoruz günün sonunda. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız için en çok kendimize kırılıp en çok kendimize üzülüyoruz. Ve yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak denilen macera eğer buysa.

16 Mayıs 2026

KENDİ İÇİNE DÖNENLERE

Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi, hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum, bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en mânalısı geldi.

Şule Gürbüz


Kendini, herkesten ve her şeyden nasıl soyutladığını görüyorum. Tüm dost meclislerinden, arkadaş buluşmalarından, hafta sonu gezmelerinden kaçmak istediğinin farkındayım.

Birçok ortamda nezaketen bulunuyorsun ya da iş icabı. Zihninde o anlarda dolanan tek şey, bir an önce eve gitme isteği oluyor. O ortamlarda konuşulan şeylerin artık dikkatini çekmediğini fark ettin. Sahi, bu ne zaman başlamıştı? O boş, gereksiz, dedikodudan öteye gitmeyen cümlelerden ne zaman sıkılmıştın ilk? Sanırım yaşadığın o ilk sahici sarsıntıdan sonra.

İnsan, başına gelen o sahici yıkımlardan sonra, dünyada neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlıyor ve yaşamını buna göre kurguluyor. Kendisine yük olan, zamanını ve hayatını bereketlendirmeyen beyhude insanlardan ve eylemlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi hakikatinin peşinden gitmeye başlıyor. Bu hakikat genellikle modadan ve gürültüden uzak, kalabalıkların ilgisini çekmeyen, alkışlanmayan, aksine taşlanan şeylerle ilgili oluyor.

Ölümler, ayrılıklar, kayıplar, doğal afetler bizleri başka birine dönüştürüyor. O felaketlerden öncesi ve sonrası insan için bütünüyle farklı iki dünya oluyor. Hiç ölmeyecek, üzülmeyecek, kırılmayacak ve dağılmayacak gibi yaşayan insan, o felaketler sonrasında dünyanın geçiciliğini, insanın zayıflığını, çaresizliğini ve kırılganlığını fark edip bir süreliğine susuyor, içine kapanıyor. Bu susuş ve kendine dönüş insanın dünyada ruhsal olarak ilerlemesi, aşama katetmesi için önemli bir uğrak noktası. Kim olduğumuzu ve olacağımızı tam da o noktada belirliyoruz. Âlemde bir kum tanesi kadar bile yer kaplayamayan insan, bu geçiciliğini ve hiçliğini fark edip kendine ve dünyaya karşı konumunu, tavrını belirleyip buna göre davranmaya başladığında hayat artık onun için başka bir şeye dönüşüyor.

Ruh, bazı şeyleri artık taşıyamadığında kendi iklimini arar. Bu arayış dışarıdan bakıldığında soğukluk, isteksizlik, hatta nankörlük gibi görülebilir. Oysa insan bazen yalnızca içindeki son sıcaklığı korumaya çalışıyordur.

Çünkü dünya, insanın inceliklerini çoğu zaman hoyratça tüketir. Bir zamanlar içtenlikle verilen cevaplar, zamanla bir savunma biçimine dönüşür. İnsan ne hissettiğini anlatmak isterken yanlış anlaşılır, sustuğunda ise uzaklaşmakla suçlanır. Böylece kelimeler de yavaş yavaş güvenilmez hâle gelir. Anlatmanın insanı hafiflettiği zamanlar vardır elbette. Bazı zamanlarda bazı yaralar anlatıldıkça kapanmaz, daha çok görünür olur. Ve insan bir noktadan sonra görülmekten bile yorulur. Çünkü görülmek her zaman anlaşılmak değildir.

Belki de bu yüzden insan kendi içine yalnızca saklanmak için değil, anlaşılmanın imkânsızlığından kaçmak için de çekilir. Dışarıdaki hayat, sürekli bir açıklama talep eder. “Neden gelmedin, neden sustun, neden değiştin, neden eskisi gibi değilsin?” Oysa insanın en mahrem değişimleri çoğu zaman gerekçelendirilemez. İçte olup biten şey, dışarıdaki cümlelerin diline çevrildiğinde küçülür. Bazı dönüşümler vardır, onları izah etmek, onlara ihanet etmek gibidir.

İçine kapanan insan, çoğu zaman dünyaya küsmüş değildir. O, dünyanın kendisinden beklediği rolü artık sürdüremediğini fark etmiştir. Hayat, ona bir sahne gibi değil, bir imtihan gibi görünmeye başlamıştır. Eskiden kendiliğinden yapılan jestler, gülüşler, kabuller ve uyumlar artık ağır birer kostüme dönüşmüştür. İnsan o kostümleri çıkardığında çıplak kalmaz, aksine ilk defa kendi tenine temas eder. Ne var ki bu temas kolay değildir. Kendine yaklaşmak da bazen ürkütücüdür. Çünkü insan kendi içinde yalnızca huzuru değil, ertelenmiş acıları, yarım kalmış yasları, adını koyamadığı kırgınlıkları da bulur.

İşte bu yüzden iç dünya, sanıldığı gibi yalnızca bir sığınak değildir. Orası aynı zamanda bir yüzleşme mekânıdır. İnsan orada başkalarından kaçarken kendisine yakalanır. Unuttuğunu sandığı bir ses, çoktan geçtiğini düşündüğü bir anı, artık etkisini yitirdiğine inandığı bir cümle, sessizliğin içinde yeniden belirir. Kalabalık insanı dağıtır, sessizlik ise toplar ama toplarken de ne varsa ortaya çıkarır. Bu yüzden içe dönüş, romantik bir inziva hâli değil, çoğu zaman ağır bir hesaplaşmadır. İnsan kendi karanlığına gözleri alışana kadar orada rahat edemez.

Ama yine de insanı olgunlaştıran şey biraz da bu karanlıkta kalabilme cesaretidir. Modern hayat, insana sürekli dışarı çıkmayı, görünmeyi, konuşmayı, çoğalmayı, temas etmeyi, üretmeyi, yetişmeyi öğütler. Sanki insan ancak dolaşımda kaldıkça var olurmuş gibi. Oysa ruhun bazı hakikatleri dolaşımda değil, çekilmede belirir. İnsan bazı cevapları konuşurken değil, sustuğunda duyar. Bazı yönlerini başkalarının bakışında değil, kendi yalnızlığının aynasında tanır. Ve bazen var olmak, görünür olmaktan değil, görünürlüğün zorbalığından kendini korumaktan geçer.

Kendi dünyasını kuran insan, aslında bir anlamda ikinci bir doğumun eşiğindedir. İlk doğumunda ona bir isim, bir aile, bir dil, bir çevre, bir hikâye verilmiştir. Fakat yaşadığı büyük sarsıntılardan sonra insan, kendisine verilen bu hikâyenin tamamının kendisine ait olmadığını fark eder. Başkalarının beklentileriyle örülmüş bir hayatın içinde nefes almakta zorlandığını hisseder. O andan itibaren insanın asıl meselesi, kendisine verilmiş hayatla kendi seçtiği hayat arasındaki mesafeyi görmektir. Bu mesafeyi gören kişi, artık eskisi gibi yaşayamaz. Çünkü bir kere uyanan bilinç, eski uykusuna masumca dönemez.

Burada insanın yalnızlığı derinleşir. Fakat bu yalnızlık yalnız kalmış olmanın sıradan yalnızlığı değildir. Bu, artık aynı kelimelerle konuşamamanın yalnızlığıdır. Aynı sevinçlere sevinememenin, aynı hırslara kapılamamanın, aynı küçük hesapların içine yerleşememenin yalnızlığıdır. İnsan çevresindekileri sevmeye devam edebilir ama onların yaşama biçimine geri dönemeyebilir. Bu da tuhaf bir ara hâl yaratır. Ne tamamen dışarıdasındır ne bütünüyle içeride. Ne dünyadan vazgeçebilirsin ne de onun eski davetlerine inanabilirsin. Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.

Fakat eşikte olmak yalnızca huzursuzluk değildir; aynı zamanda imkândır. Çünkü eşikte duran insan, hem geride bıraktığını hem de henüz varamadığını görür. Onun bakışı bu yüzden daha hüzünlü ama daha keskindir. Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.

Belki de bütün mesele burada düğümlenir: İnsan, dünyadan değil, sahiciliğini kaybetmiş ilişkilerden, anlamını yitirmiş meşguliyetlerden, ruhunu incelten temaslardan uzaklaşır. Kendi içine çekilmesi, aslında hâlâ bir şeyi korumak istediğini gösterir. Tamamen vazgeçmiş olan insan korunmaz, kendini bırakır. Oysa içine dönen insan, içinde hâlâ kirlenmesini istemediği bir yer bulunduğunu bilir. Bir çocukluk bakiyesi, bir merhamet izi, bir inanma kabiliyeti, bir güzelliğe iman etme hâli. Bütün bunlar dünyanın hoyratlığı içinde kolayca ezilebilir. İnsan bazen bu yüzden kapısını kapatır. Kapıyı kapatmak, içeride bir şeyleri hayatta tutmak içindir.

Bunu bilmeyenler, yalnızlığı yalnızca eksiklik sanır. Oysa bazı yalnızlıklar eksiltmez, damıtır. İnsanın içinde fazlalık olan ne varsa yavaş yavaş çöker, geriye daha az ama daha yoğun bir öz kalır. Herkesin sesi çekildiğinde, insan kendi içindeki en eski sesi duymaya başlar. Bu ses bazen dua gibidir, bazen pişmanlık, bazen çocukluğun uzak bir yankısı, bazen henüz yazılmamış bir cümle. İnsan o sesi duyduğunda anlar ki, uzun zamandır başkalarıyla konuşurken kendisiyle konuşmayı unutmuştur.

Yine de insan kendi içine çekilirken dikkatli olmalı. Çünkü iç dünya hem şifa hem de tuzak olabilir. Kişi orada kendini bulabileceği gibi, kendi yankısına da hapsolabilir. Yalnızlık, insanı derinleştirdiği ölçüde keskinleştirebilir de. Bu yüzden içe dönüşün nihai anlamı, dünyayı bütünüyle reddetmek değil, dünyaya hangi mesafeden bakacağını öğrenmektir. Ne her çağrıya cevap vermek ne de bütün çağrıları düşman bilmek. Ne herkese açılmak ne de kimseye görünmemek. Olgunluk biraz da bu mesafeyi ayarlayabilme sanatıdır.

Biliriz ki insan, yalnızca kendisiyle kalarak tamamlanmaz ama kendisiyle kalmayı öğrenmeden de başkalarıyla sahici bir bağ kuramaz. Kendi iç odasından geçmemiş bir yakınlık, çoğu zaman bağımlılık, alışkanlık ya da oyalanma olarak kalır. İnsan ancak kendi sessizliğine dayanabildiğinde, başkasının varlığına muhtaç olmadan onu sevebilir. Ve ancak kendini duyduğunda, başkasının sesini gerçekten işitebilir.

Bu yüzden şimdi yaşadığın şey bir son değil. Belki eski hayatının sonu, ama bütünüyle hayatın değil. Eski neşenin, eski tahammüllerinin, eski kalabalıklarının, eski kabullerinin sonu olabilir. Fakat bu sonun içinde daha sahici bir başlangıcın tortusu da var. İnsan bazen önce dünyadan çekilir, sonra dünyaya daha doğru bir yerden döner. Artık kendini ispat etmek için değil, kendini kaybetmemek için yaşar. Artık herkes tarafından anlaşılmak için değil, kendine ihanet etmemek için konuşur. Artık hayatına çok insan almak için değil, hayatına aldığı birkaç insanla hakiki bir bağ kurabilmek için var olur.

Belki bundan sonra daha az yerde bulunacaksın. Daha az insanla görüşecek, daha az şeye heyecanlanacak, daha az cümle kuracaksın. Ama belki de ilk kez, kurduğun cümlelerin içinde gerçekten sen olacaksın. İlk kez, sustuğunda eksilmiş değil korunmuş hissedeceksin. İlk kez, gitmediğin yerler için suçluluk değil, kendi ruhuna sadakat duyacaksın. İnsan bazen hayatı genişleterek değil, daraltarak derinleştirir. Çünkü derinlik çoğu zaman kalabalıkla değil, seçilmiş bir azlıkla gelir.

Ve şunu bilmek gerekir: Kendi dünyasını kuran insan, dünyaya düşman değildir. O sadece artık rastgele bir dünyanın içinde rastgele yaşamak istemiyordur. Gördüğü acı, onu duyarsızlaştırmamış, aksine bazı şeylere karşı daha hassas, bazı şeylere karşı daha mesafeli kılmıştır. Bu mesafe bir soğukluk değil, bir haysiyet biçimidir. İnsan, ruhunu her temasın geçip gideceği bir geçit yerine koymadığında, kendisine saygı duymaya başlar.

Belki de içe dönüşün en kıymetli tarafı budur: İnsan kendi varlığını yeniden ciddiye alır. Onu her gürültüye, her beklentiye, her çağrıya, her ilişkiye teslim etmez. Kalbinin de bir eşiği olduğunu, ruhunun da bir mahremiyeti bulunduğunu, insanın da tıpkı bir ev gibi kapısının, penceresinin, odalarının ve kilitlerinin olması gerektiğini anlar. Herkes içeri girmemelidir. Her söz içeri alınmamalıdır. Her bakışa, her yoruma, her davete açık yaşamak, insanı sonunda kendi evinde misafir eder.

Oysa insan kendi evinin sahibi olmalıdır. Kendi iç evinin. Orada neyin kalacağına, neyin çıkacağına, kimin oturacağına, hangi sesin yankılanacağına kendi karar vermelidir. Belki ruhsal olgunluk dediğimiz şey de budur: Dünyadan bütünüyle kopmadan, dünyanın istilasına da açık olmadan yaşayabilmek. Kendi içine kapanmadan, ama kendini de her gelene açmadan. Bir kapı aralığı kadar dünyada, bir oda sessizliği kadar kendinde kalabilmek.

Şimdi senin içe çekilişinde bir tükenişten çok, böyle bir yeniden yerleşme hâli görüyorum. Sanki ruhun uzun zamandır kiracı gibi yaşadığı yerlerden çıkıp kendi evine dönmek istiyor. Biraz dağınık, biraz sessiz, biraz yorgun ama kendine ait bir eve. Bu dönüşün aceleye ihtiyacı yok. Terapilerde sıkça gördüğüm şey şu: Bazı insanlar hemen iyileşmek ister, bazıları hemen eski neşesine kavuşmak, hemen sosyalleşmek, hemen unutmak, hemen normale dönmek ister. Oysa insan ruhu emirle toparlanmaz. Bazı yaralar zamanla değil, zamanın içinde kurulmuş yeni bir anlamla kapanır.

O anlam bulunana kadar insan biraz susar. Biraz bakar. Biraz bekler. Ve belki de ilk defa, hayatı kendisine dayatıldığı biçimiyle değil, kendi hakikatinin terazisinde tartar. Neyin kalacağına, neyin gideceğine, kime açılacağına, kimden uzak duracağına, hangi sesin kalbinde yer bulacağına karar verir.

Bu kararlar dışarıdan yalnızlık gibi görünür. Ama bazen yalnızlık, insanın kendine verdiği en asil cevaptır. Çünkü herkesin içinde kaybolmaktansa, kendi içinde bir süre beklemek daha onurludur. Gürültünün alkışladığı bir hayatı yaşamaktansa, sessizliğin içinde kendi hakikatini aramak daha sahicidir.

Ve işte senin hikâyen de burada başlıyor: Kalabalıkların bittiği, açıklamaların tükendiği, eski alışkanlıkların anlamını yitirdiği o yerde. Kimsenin fazla uğramadığı ama insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaştığı o iç şehirde. Orası karanlık olabilir, tenha olabilir, zaman zaman korkutucu olabilir. Ama unutma: İnsanın en sahici ışığı çoğu zaman dışarıdaki parlaklıktan değil, uzun süre baktığı kendi karanlığından doğar.

Gökhan Ergür

Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.


16 Kasım 2025

Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...

Sevgili Cem,

Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: "Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?" Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!

Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.

Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep 'dün kaldığımız' yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep 'daha dün' birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü'nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.

Yaşadık da.

Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.

Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.

Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: "Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum..." demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. "Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?"

Evet, gerçekten de biz, her şeydik.

Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour'un şarkılarını teker teker Türkçe'ye çevirdiğinde, sonra Roma'da, günbatımında, bir köprüden geçerken: "Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!" dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.

Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref'ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.

Belki inanmayacaksın ama olmadı.

Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.

Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.

Şimdi yine ve 'daha dün gibi' sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi...

Ahmet Cemal

09 Ağustos 2023

KALP DERSLERİ

İnsan görüşmediği ama kalbinde yer ayırdığı, kalben hemhâl olduğu, onun da kalbinde yerinin olduğundan şüphe etmediği kimseyi ne zaman görse sevinç duyar, onu uzun bir zaman sonra da görse ona soğukluk hissetmez ama kalp selâmı kesmişse onu her gün de görse artık bir önemi kalmaz.

 
Kalp, insanın âlemi, kâinatıdır. İnsanın yeri yurdu, içyüzüdür. Duygu ve düşüncelerin bağlı olduğu mihraktır. Hislerin uyandığı, serpildiği, olgunlaştığı makamdır. İnsanın hâl ve tavırlarına yön veren, onları biçimlendiren ve kişiyi kendisi kılan, kendine has güzelliklerini aşikâr eden, yüzüne, bakışına, sözüne bir ifade olarak yerleşendir.

Kalp, fiil olarak bir şeyi değiştirmektir. Bir insana/nesneye etki ederek onu bulunduğu durumdan başka bir hâle/yöne doğru değiştirmektir. Bu nedenle “kalbetmek” yani değiştirmek, çevirmek, dönüştürmek diye bir fiil türemiştir. Gün değişirken kalbeder, gece gündüze, gündüz geceye döner. İnsan yolun başında başka, ortasında başka, sonunda bambaşkadır. İnsanın yüzü, karakteri ve dünyası da kalbeder, değişir, dönüşür. Değişmeyenlerin kalbi pas tutar, katılaşır, taşlaşır.

DAİMİ BİR DEĞİŞİM

Kalp, insana âczini bildirir. İnsanlığın en güzeli, “Yâ mukallibe’l-kulûb” diye aman dilemiştir çünkü her yaratılan âcizdir, muhtaçtır. Kalp sürekli değişim içindedir, hâlden hâle geçer. Kalp ışıldar, yeşerir, perdelenir, mühürlenir, kilitlenir, marazlanır, körleşir, kurur, çürür. Hiç kimse olduğu hâl üzere kâim değildir. Kalpleri evirip çeviren, onu değiştiren ve dönüştüren yegâne güç onu yaratandır. Kimi kalpler vardır, değişirken bozulur. Kimi kalpler vardır, aslına rücu eder, tabiatına döner. Kimi kalpler de mühürlüdür; hayata, yağmura, berekete, tohuma, toprağa, güneşe, ırmağa rağmen etkilenmezler, onlara ne güzellikler tesir eder ne de dikenler onları gafletten uyandırır.

Kalbi karşılayan birçok kelime kullanırız. Hissettiğimiz duyguya ve acıya göre kalbimizde olan biteni anlatmak için bu kelimelerden birini seçeriz. Bazen gönül deriz ona, bazen tahammül mülkü deriz, bazen yürek, bazen sîne, bazen can evi deriz. Bir insanın kalbindeki sezgi kuvvetini ifade etmek için onun, gönül gözünden baktığını, basiret sahibi olduğunu söyleriz.

KUR’AN’IN KELİMELERİ

Kur’an’a göre kalbin çok geniş ve başka kelimelerle ifade edilen anlamları vardır. “Sadr”, kalbin yeri/mahalli anlamına gelir. Elmalılı, sadr kelimesinin kalpten kinaye olduğunu belirtir. Sadr, insanın ruh hâline göre genişler ve daralır. Müfredat’ında Ragıp El-İsfahanî, Kur’an’da her nerede kalp kelimesi geçiyorsa orada muhakkak akla ve ilme işaret edildiğini ve ancak kalbi olanlara bir öğüt olduğunu söyler.

Sevgi, ıstırap ve acıdan yanıp tutuşan kalbe “fuâd” denir. Fuâd, kalbin samimiyeti ve içtenliğidir. “Dost yüzünü görmesem şu gözlerim nemdir benim” diyen Yunus, hasretle yanıp tutuşan bir kalbin dosta bakışını anlatır. Kur’an’da fuâd, kalbin gördüğünü yalanlamaması, ihlâsla onu anlamasıdır. Her şeyin özünü, en iyisi ve seçkin olanını ifade eden “lübb” kelimesi de Kur’an’daki kalp kavramını karşılayan başka bir kelimedir. Lübb olarak nitelenen kalp, insanın özüdür. Akletme, doğru düşünebilme ve idrak edebilme kabiliyetidir. Kur’an akletme ve kavrama yetisi yüksek olan insanları “Ulu’l elbâb” olarak niteler. Ulu’l elbab, akleden, fikreden, idrak eden şahsiyetlerdir. Onların kalp işleri tefehhüm, tefekkür, tezekkür ve tedebbürledir. Hisleri düşüncelerinden, düşünceleri hislerinden ayrı değildir.

Kalbin hududu ne kadar da geniş… Kalp, aklı da kuşatacak denli “akletme” marifetine sahip. Çünkü kalp, Rahman’ın hiçbir yere sığmam ama oraya, kulumun kalbine “sığarım” dediği yerdir. Bir işi kalp ile kalpten gelerek yaptığını söylemek, o işe ruhunu vererek, bütün içtenliğiyle yaptığının beyanıdır. Birine kalp ile yönelmek, Tanpınar’ın ifadesiyle bütün kâinatınla ona taşınmaktır. Onunla hemhâl olmaktır. İnsan görüşmediği ama kalbinde yer ayırdığı, kalben hemhâl olduğu, onun da kalbinde yerinin olduğundan şüphe etmediği kimseyi ne zaman görse sevinç duyar, onu uzun bir zaman sonra da görse ona soğukluk hissetmez ama kalp selâmı kesmişse onu her gün de görse artık bir önemi kalmaz.

ŞAHSİYETİN ESAS GÖSTERGESİ

Gerçekte “kör” olan gözler değil, sînelerdeki kalplerdir. Kalp bir kez çürümeye, kurumaya ve bozulmaya yüz tutsun, insanın gözünün feri gider, hayatının ışığı söner. Nuri Pakdil “İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır. Ne emek ne ekmek, önce kalbimiz bozuluyor çünkü” diyerek kalbin merkezi önemine ve insana şahsiyet kazandırmasına işaret eder. İnsan hata eder, yanılır, yanlış yapar, kötü düşüncelere kapılır. Kalp temizliği insanın kötülüğe ve yanlışa hiç bulaşmamış olması değil, gidişatını düzeltme gayreti içinde olmasıdır.

Gazali “Kalp, şahsiyetin esas göstergesidir” der. Kalp manevi açısını yitirirse insanın şirazesi dağılır, yoluna sis çöker, görüş açısı bozulur, ruhu karanlıklarda kalır. Gazali’ye göre kalbin maddi yönü hayvanda da vardır insanda da. Bu nedenle Gazali, kalbi ruh ile eş anlamlı kullanır. Mühim olan kalbin mahiyetine yaraşır şekilde davranmaktır yani insanın kalbine/manevi yönüne eğilmeyi ihmal etmemesidir. İnsan ruhunun ihtiyaçlarını karşılayabildiği ölçüde hakikate yürür. Emaneti yüklenen insanın anlam arayışı, varlığını ilim ve marifetle çiçeklendirerek, ilimle yolunu bulmaya çalışarak, kalbine eğilerek cevaplanabilir.

HERKESLE HEMRÂH OLUNMAZ

Ataullah İskenderî Tasavvufî Hikmetler’de, faydalı ilmin ışıklarının, insanın göğüs ve gönlünde yayılıp kalbinin üzerindeki madde ve masiva örtüsünü kaldırdığını söyler. İlmi artan insan, küstahlaşmaz, kalbi incelir, kavrayışı yükselir, içi haşyetle dolar. Haşyet, insanın âcizliğini ve yaratılmışlığını bilmesi, yaratan karşısında kalbinin titremesi, ürpermesidir. İlim, kalp derslerini talim eden ve kendini bilenlerin yolculuğudur. İskenderî’ye göre bir eşyadan diğer eşyaya koşan, maddede takılıp kalan yüzeysel insan, bir yol katedemez ve kısır bir döngüde sıkışıp kalır. Kalp, maddi olanın esaretinden kurtuldukça, eşya ile ünsiyetini de mana üzerine kurdukça anlama ve idrak kabiliyeti bakımından da gelişir.

İnsanın kendisiyle, başkalarıyla, sevdikleriyle, yaratanla kurduğu bağın mekânı kalptir. Kalp bazen ansızın bir şeye ısınır veya bir şeyden soğur, niye öyle olduğunun esas sebebi de çoğu zaman bilinmez. Kalp sezgiyle ısınır, sezgiyle soğur. Kalbin kendine göre akıl almaz, açıklanamaz, izah edilemez gerekçeleri vardır. Kalp bazen neyi neden seçtiğini, onu niçin istediğini bilmez. İnsan belki de en çok kalbinden yanılır ve gariptir ki insan, birine güvenmeyi, ona itimat etmeyi, ondan emin olmayı kalbiyle bilir, hisseder. İnsan kalbî yakınlık kurduklarıyla yürümek, yol almak, kendini değiştirmek ister. Hemrâh aynı yol, istikamet ve niyet üzere olunan kişidir. Herkesle hemrâh olunmaz. Her yoldaş aynı izi bırakmaz, herkesle aynı mesafe yürünmez. Yalnız kalp bağı sağlam olanlar birbirinin gönlündedir, onlara ayrılık olmaz.

Hatice Ebrar Akbulut 

06 Ağustos 2023

AK PARTİ’YE NASIL MUHALEFET EDİLMEZ

"Önce Refah Partisi’nin, sonra da AK Parti’nin ortaya çıkışı ve yükselişi, işte bu sorunun cisimleşmiş ifadesi, siyasî yansıması. Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi."


Türkiye’nin sorunu İslam mıdır?

Yoksa Kemalizm midir?

Gündelik anlamda sormuyorum. Şu veya bu partiye oy vermek, şu veya bu somut politikayı savumak anlamında değil, çok daha genel, uzun vadeli, tarihsel anlamda soruyorum.

Geleceğin toplumunu tasavvur edebilmek açısından, daha adil, daha eşitlikçi, sömürüsüz, baskısız bir toplumun önündeki engelleri kaldırabilmek açısından soruyorum.

Türkiye’de son 15 yıldır yaşanan tüm siyasî gelişmelerin temelinde bu sorunun yattığını düşünüyorum da, o nedenle soruyorum.

“Yok yahu!” diyeceksiniz. Binlerce başka önemli konu sayacaksınız, ayrıntılı şeyler anlatacaksınız, meselelerin çok daha karmaşık ve çokyönlü olduğunu söyleyeceksiniz.

Elbette öyledir.

Ama sayacağınız konuların hepsinin temelinde, kökünde bu soru ve toplumun bu soruya verdiği cevap yatıyor.

Örneğin, AK Parti’nin üç kez seçim kazanmasının ve Başbakan’ın 2023’e kadar iktidarda olmayı planlamasının kökünde bu soruya toplumun çoğunluğunun verdiği cevap var.

CHP’nin çok uzun zaman iktidara gelemeyecek olmasının ve küçük ulusalcı “sol” partilerin silinip gitmiş olmasının kökünde bu cevap var.

On beş yıldır Türkiye’de yaşanan tüm keskin saflaşmalarda safları tayin eden, bu soruya verilen cevap.

Şeriat geliyor mu, gelmiyor mu? Necmettin Erbakan’ın başbakan olma hakkı var mıdır, yok mudur? Abdullah Gül cumhurbaşkanı olabilir mi, olamaz mı? Başörtülü bir kadın Çankaya’da oturabilir mi, oturamaz mı, Tapu Kadastro dairelerine girebilir mi, giremez mi? Tehlikenin farkında mısınız, değil misiniz? Ergenekon var mıdır, yok mudur? Genelkurmay’da darbe planları yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır? Lav silahı lav silahı mıdır, boru mudur? Islak imza ıslak mıdır, kuru mudur? Silivri’de yatanlar vatan kahramanı mıdır, suçlu mudur? Anayasa, az da olsa çok da olsa, değiştirilmeli midir, değiştirilmemeli midir? 19 Mayıs törenleri tank, top ve tüfeklerle yapılmalı mıdır, yapılmamalı mıdır? Orhan Pamuk vatan haini midir, romancı mıdır? Azınlık vakıflarının devlet tarafından gasp edilen mülkleri iade edilmeli midir, edilmemeli midir? Yalçın Küçük zır deli midir, dünya çapında bir aydın mıdır? Soner Yalçın ırkçı ve Ergenekoncu bir ideolog mudur, Türk gazeteciliğinin onuru mudur? Suriye’de Esed emperyalizme karşı savaşan bir kahraman mıdır, eli kanlı bir diktatör müdür? Mısır’da devrim olmuş mudur? Darbe olmuş mudur? İyi mi olmuştur, kötü mü olmuştur?

Daha sayfalarca devam edebilirim. Ama gerek yok herhalde.

Hemen hemen hiç kimse bu soruların cevabını düşünürken, “Dur bakalım, Türkiye’nin sorunu İslam mıdır, yoksa Kemalizm midir? Ona göre karar vereyim” dememiştir elbet.

Ama insanlar aptal olmadığı için, bu toplumun büyük çoğunluğu, ayrıntılı ve değişken görüşleri ne olursa olsun, doksan yıldır nasıl yaşadığını, ceberrut ve silahlı bir devlet tarafından nasıl yaşattırıldığını biliyor. Ve belli ki bundan hoşlanmıyor.

Bu büyük çoğunluğun İslam’la, dinle, dindarlıkla, başörtüsüyle hiçbir sorunu yok. Ama kendisine Kemalizm adı altında dayatılan yaşam ve düşünce tarzıyla, bunların dayatılma tarzıyla, sopa kullanılması ve aba altından sopa gösterilmesiyle sorunu var. Yani Kemalist devletle sorunu var.

Önce Refah Partisi’nin, sonra da AK Parti’nin ortaya çıkışı ve yükselişi, işte bu sorunun cisimleşmiş ifadesi, siyasî yansıması. Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi.

Ve yukarıda sıraladığım bütün saflaşma noktalarında aynı sağduyuyla davrandı. Resmî ideolojinin değil, onu eleştirenlerin yanında saf tuttu.

Bu saflaşmada Kemalist devleti, bu devletin derin ve sığ yapılarını, resmî ideolojisini eleştirmeyenler, başka hiçbir şeyi eleştirme hakkını kazanamaz. Başka eleştirilerini, örneğin AK Parti eleştirisini, geniş kitlelere dinletme şansını kazanamaz.

Bu nedenledir ki, CHP hem sayısal hem sınıfsal hem coğrafî anlamda dar bir yere sıkışıp kaldı, dar bir kitle dışında kimseye hitap etmiyor, kimseyi ikna edemiyor.

Aynı nedenledir ki, ulusalcı “sol”, halkın gözünde anlamsız bir hâle geldi, çaktırmadan CHP’yi desteklemek dışında yaptığı, yapabildiği hiçbir şey kalmadı.

Oysa sosyalist bir bakış açısı çok basittir: Başta AK Parti olmak üzere, parlamenter siyasette her şey gelip geçicidir; Kemalizm ise bu devletin temelidir. Hükümet politikalarına karşı mücadele etmek gerekir, elbette, ama aynı zamanda devletle mücadele etmeyene de sosyalist denmez.

Halkın gözünde, sorun İslam değil Kemalizm.

CHP’nin ve ulusalcı solun gözünde, sorun Kemalizm değil İslam ve dolayısıyla AK Parti.

Devletle, devletin resmî ideolojisi ve kalıcı kurumlarıyla sorunu olmayanlar, tek düşmanın hayalî bir “gerici İslam” olduğuna inananlar, kısmen çaresiz oldukları, halk desteği bulamadıkları için, kısmen de zaten Kemalist devlete inandıkları için, AK Parti’ye karşı muhalefeti bu devletin değerleri üzerinden, Kemalizm ve milliyetçilik temelinde yapıyor.

Bir iki örneğe bakalım. Andımız ve 19 Mayıs törenleriyle ilgili yaptırımlarına ve muhalefetin tepkisine bakalım.

Türk bayraklarıyla kültür fizik hareketleri

Bir zaman önce, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik şöyle dedi “Türkiye’de yaşayan yabancılar vardır. Mesela Bodrum’da yaşayan İngilizler var. Alanya’da oturan Almanlar var. Yabancılar bana mektuplar yazdılar, bakanlığımın ilk aylarında. ‘Biz Türk değiliz, biz Türkiye’de yaşıyoruz ve çocuklarımız Türk okullarına gidiyor. Her sabah çocuklarınızı sıraya geçiriyorsunuz ve onlara and içiriyorsunuz.’ dediler. İnsanî mi bu peki, doğru bir şey mi?”

Durum  vahimdi.

Hem ‘Andımız’ tehlike altındaydı, hem de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi.

Şeriat düzenine doğru adım adım ilerliyorduk.

Türk, Kürt, Ermeni, Rum, İngiliz ve Alman çocukların her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diye bağırmadığı bir ülkede şeriatın gelmesine ramak kalmıştır, değil mi?

Bilimsel olarak da kanıtlanmıştır bu. Yapılan araştırmalara göre, bir çocuk, kökeni ne olursa olsun, haftada en az beş kez “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” demez ve en az iki kez “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözlerini duymazsa, sık sık “Allah, Allah, Allah” diye bağırmaya başlar ve damarlarındaki kan asaletini kaybedip Suudi Arap kanına dönüşür.

Bu dönüşümün kimyasal temeli henüz tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte, kanı dönüşen çocukların durup dururken namaz kılmaya başladığı belgelenmiş.

Daha bir yıl kadar önce, 19 Mayıs törenlerinin futbol sahalarında değil sadece okullarda yapılacağı ilan edilmişti.

Düşünebiliyor musunuz?

Zaten varlığını Türk varlığına armağan etmeyi artık düşünmeyen çocuklar, bir de ellerinde Türk bayraklarıyla kültür fizik hareketleri yapmazsa, o çocuklar ne olur!

Şeriatçı olur tabii. Her yıl en az bir kez birbirlerinin omuzuna çıkıp insan piramidi oluşturmayan çocuklar başka ne olabilir ki? Elbet şeriatçı olacaklar.

Tam da bu nedenledir ki, dünyada dindarlığın yaygın olduğu ülkelerde 19 Mayıs Bayramı kutlanmamaktadır.

Allah’tan, tehlikenin farkında olanlar, halkımızı ikaz edenler var.

CHP’li Muharrem İnce, “AKP iktidarı bizleri bütünleştiren değil, ayrıştıran, ortak geçmiş ve ideallerden uzaklaştıran, ulus bilinci ve vatan sevgisinden yoksun bırakmak isteyen bir iktidar olduğunu göstermiştir” demiş.

MHP’li Oktay Vural, Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’e “Adama bak, sen kimsin? İnsanın tüyleri diken diken oluyor” demiş.

Özgürlükçü, kitlesel bir muhalefet

CHP ile MHP’nin yanı sıra, sendikaların da tehlike karşısında uyanık olması insanın içini rahatlatıyor.

KESK’e bağlı Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız’ın “Milli Eğitim Bakanlığı Neyin Peşinde?” başlıklı açıklaması özellikle güzel.

“19 Mayıs’ın hedef alınmış olması, akıllara başka sorular getirmektedir” diyor Yıldız. “AKP’nin politikaları rejimle hesaplaşmasının bir ürünüdür. Bu hesaplaşma toplumun dinsel referanslarla yeniden inşa edilmesini amaçlamaktadır... AKP, Türk-İslam sentezi doğrultusunda İslamî vurgunun daha öne çıkarıldığı bir sistem ve yaşam biçimi yaratmayı hedeflemektedir.”

Anlaşılıyor ki, Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız “toplumun dinsel referanslarla yeniden inşa edilmesine” karşıdır.

Çok güzel. Ben de karşıyım.

Ama buna karşı çıkmak için, CHP ve MHP ile birlikte 19 Mayıs törenlerini, Andımız’ı, Gençliğe Hitabe’yi ve Mustafa Kemal kültünü savunmak mı gerekir?

AK Parti’ye muhalefet etmek için, sırtını Türk bayrağına ve mevcut devlete dayamak mı gerekir? Atatürk büst, heykel ve anıtlarının önünde poz vermek, ikide bir Silivri’ye gitmek mi gerekir?

Ne yapmak gerektiğini Gezi direnişi gösterdi: Ne Mustafa Kemal’in askeri ne de AK Parti’nin ahlak ve namus bekçisi olan, ne CHP’nin milliyetçiliğini ne de AK Parti’nin neoliberalizmini kabul eden, özgürlükçü, kitlesel bir muhalefet inşa etmek.

Oysa bu memlekette “sol” olduğunu iddia eden muhalefet, temel mücadelenin “İslamî vurgunun daha öne çıkarılmasına” karşı olduğuna ve bu mücadelede temel gücümüzün Kemalist devlete sarılmaktan geldiğine inanıyor. Hâlâ.

Muhalefet böyle olduğu sürece, ne CHP kalır, ne sendika kalır, ne de Ünsal Yıldız’ın üye olduğu türden bir “sol” kalır.

Ve AK Parti ilelebet başımızda kalır.


Roni Margulies
3 Ocak 2014
altust.org


01 Ağustos 2023

Kalp

“Risale” dergisinde kaleme aldığım “Kuvvet ve Zâfiyet Edebiyatı” başlıklı yazımda insanı zayıflatan, duyguları hastalıklı hale getiren edebiyatı; sönük, zayıf bir edebiyat olarak adlandırdığım için bir hanımefendi beni kalpsizlikle suçladı. Kalbim var ise de atmadığını söyledi.

Allah iyiliğinizi versin hanımefendi. Bilmez misiniz ki bir insana yöneltilebilecek en ağır hakaret kalbinin olmadığının söylenmesidir. Zira insan kalbinden ibaret değil midir?

İnsan içinde kalp barındıran bir vücut değil, aksine örtüsü vücut olan bir kalptir.

Denilir ki: “İnsan iki küçük et parçasıyla ölçülür: kalbi ve dili”. Fakat bu sözü söyleyenler dili kalp ile aynı kefeye koymak suretiyle dili yüceltmişler ve dille kıyaslayarak kalbi küçümsemişlerdir. Dil kalbin en ufak hareketlerini ve tepkilerini anlatan suskun bir anlatıcıdan başka nedir ki? Sonradan meydana gelmiş olan, ezeli olanı nasıl ifade edebilir? Yahut sınırlı olan sınırsızı nasıl kuşatabilir? Dilin sözlüğü, kainatın sözlüğüne kıyasla ne konumdadır?

Kalp, Allah’ın gökyüzüne ve yeryüzüne nakşettiği şiirleri okur. Dilin ise bu şiirlerden yalnız pek az ve ehemmiyetsiz bir kısmını okumasına izin verir. Duygularla hissedilen şiirin yanında lafızlara dökülen şiirin ne kıymeti vardır? 

Kalp asla yalan söylemez, dil ise nadiren doğruyu söyler. 

Allah’ın gökte ve yerde yarattıkları arasından en harikulâdesini ararsanız hanımefendi, belki de insan kalbinden daha müthiş, daha zarif ve daha güzelini bulamazsınız. Kalbin en hassas telleri kötülüklerden arındığında kalp şefkat, merhamet, muhabbet ve sevgiyle; nezaket ve ince duygularla çalkalanıp taşar. O vakit yüceliğinde Yaratıcıya yakınlaştırılmış melekleri bile geçer. Fesada uğrayınca da acımasızlığı ve kötülüğü kemale erer de kalp aşağıların en aşağısına yuvarlanır. 

İnceliğine rağmen alemin özünü içinde taşır; ne de güzel, ne de zariftir. Ne de ufak, ne de yücedir!

Büyür -büyüklüğünü görmeyiz- ve her büyük onun önünde ufalır. Küçülür -küçüklüğünü görmeyiz- ve tüm küçükler ona kıyasla büyük kalır. 

Kalplerin görünümü bir, vasıfları çeşitlidir. Kıymetli mücevherlere benzeyen kalpler vardır. Renkleri saf, suları berraktır, kendisine yansıyan parıltıyı alır da onu daha parlak ve ışıltılı bir halde aksettirirler. Kayalar gibi güçlü ve çetin kalpler vardır. Parıldamaz, fayda verirler. Kalpler vardır boştur. Ağırlıkları az, renkleri uçmuştur, Yaratıcısından başka kimsenin sayamayacağı kadar çok sayıda, nice kalp vardır. Eğer insanların gözleri, kulakları, yüzleri ve başları bir şekilde birbirine benzeyecek olsaydı dahi her insanın kendisine has bir kalbi olurdu. Diğer kalplerle paylaşmadığı bir tür sevgi ve nefretle, acımasızlık ve merhametle, yüceltme ve küçümseme, itibar ve alçaklıkla atan bir kalp… Bununla -sadece bununla- insanlar farklı değerlere ve çeşitli konumlara sahip olmuştur. 

Kalp ölür sonra dirilir; dirilir sonra ölür.  Zirveye yükselir ve derinliklere düşer. Mevkisinde yıldızlarla eş konumda iken bir de bakmışsınız zeminde sürünmektedir. Böylece bir anda gökyüzü ve yeryüzü, uzunluk ve genişlik arasında salınmaktadır. İnsanların en hayırlısı, kalbinin itibarını ve ruhunun yüceliğini muhafaza edebilen kimsedir.

O, dilersen Cennet-i Firdevs’tir, dilersen Cehennem. Dilersen bir melektir dilersen şeytan… Ve yine dilersen aşk ile tutuşmuş bir ateştir:

Sevda odur ki, kalbim kor ateşe
Mızrak boyu yaklaşsa, kor alev alır. 

Ve bir avuntu istersen, kalbin serinlik ve esenliktir:

Aşk kalbimi sarıp sarmaladığında
Ve kalbim takatimi aşan sevdaya
Düşürdüğünde beni, kalbime uyan dedim
Ey aşkın peşinden giden, gün görmeyesi kalbim

Duyguların merkezi kalp, aklın merkezi baştır. Duygular olmasaydı akıl ne işe yarardı? Akıl çoğu zaman yıkıma hizmet eder, kalp ise inşa etmeye. Kalp inanır, akıl inkar eder. Kalp sever, akıl ikaz eder.

Kalp dünyayı tesis eder, akıl onda yaşar. Kalp bir şeyi meydana getirir, akıl onu gasp eder. Tarihe sor; dünyanın en büyük kurucuları idrak kuvvetinden ve üstün bir akıldan daha çok ulvi bir kalbe, sahici duygulara, irade kuvvetine sahip olma ayrıcalığına haiz değil miydiler?

Kalp binayı inşa eder, akıl onu eleştirir. Kalp duyguları yaşatır, akılsa sınırlar. 

Bilir misiniz ki hanımefendi her şeyi bulmuş fakat kalbini kaybetmiş kimse aslında hiçbir şey bulmamıştır. Kalbinden soyutlanmış olan ne dostluk bilir, ne vatanseverlik duygusu taşır, ne şefkat hisseder, ne de içinde iman barındırır. 

Yahut bilir misiniz kalbi çekip alınan kimseden sanat ve edebiyat da alınmıştır. Çünkü sanatın dayanağı kalptir. İlmin dayanağı da akıl. Yetenekli bir ressama “Renklerinizi nasıl karıştırıyorsunuz?” diye sormuşlar. “Kalbimin kanıyla” demiş. Aynı şekilde hakiki edebiyat da kalbin erimesiyle ortaya çıkan edebiyattır.

Hanımefendi nişan aldınız ve isabet ettirdiniz. Kalbim bu kınamadan dolayı öyle şiddetle attı ki sanki bu atışıyla var olduğunu kanıtlamak istedi.

Ahmed Emin
Çeviren: Emine Sarı

11 Kasım 2022

Yerleşik Bir Yabancı: Metin Altıok

‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin.
Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’



İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.

Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.

Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.

Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.

Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.


Edebi Yolculuk

O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.

1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.

İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.

Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.


Pars ve İntihar

Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.

Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.

Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.

Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’

Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.

Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.


Acı Üzerine İnşa

Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.

Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.

Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.


Madımak’ta Ölüm

Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.

Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.

Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.

Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.