kemal sayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemal sayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2023

Annelik Sanatı

Bir kadını al, onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun

  Sezai Karakoç



Annelerimizi düşündüğümüzde ilk olarak hangi yüz ifadesiyle, uzuvları hangi düzende kıvrılmış, bedeni nasıl bir ifadeye bürünmüş, hangi ışığın yahut gölgenin altında bize bakarlar? Bize bakarlar mı? Yaşasa da bizi ardında bırakmış da olsa, annemize dair bu imge, bu yontu bir değişim geçirir mi? Sezai Karakoç “Bir kadını al onu yont yont anne olsun/ Her kadın acıma anıtı bir anne olsun” diyordu bir şiirinde, bir anneyi yontsanız da hep tek bir anda ve ışığın altında donup kalmış tek bir kadını görürüz. Annelerimize derin bir bağla raptolunmuşuzdur. Pek az duygu annelerimiz için hissetiklerimiz kadar derindir. Her insan annesinin, babasının sevgisini ister ama ana sevgisi adeta bizi hayata bağlayan, bu dünyadaki varlığımızı teyid eden en temel besindir. Annenin fiziksel varlığı değildir önemli olan, onun ruhen de orada ve mevcut bulunmasıdır. Mesele onun varlığından dalga dalga yayılan neşe, coşku ve sevinçtir. ‘Anne gerçekten ve sevgi dolu bir şekilde orada olduğunda annenin sütü ve kalbi birbirinden ayrılmaz. Orada olmadığındaysa sütü o kadar da besleyici olmaz.’ Her çocuk annesinin gözlerinde kendi biricikliğine dair bir alamet arar, anneciğinin gözlerindeki o ışıltıyı göremediğinde onun dikkatini çekememiş demektir. Varlığına kayıtsızlık, bir bebeğin tahammül edebileceği zorlukların en fecisidir.  ‘Bir bebek için en acı veren deneyim, annenin dikkatini çekememektir’.

Anne dünyaya baktığımız penceredir. ‘Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta / Geri kalanı hatıradır’ diyordu Nobelli şair Louise Glück. Anne cömertse ve bizim ihtiyaçlarımıza cevap vermişse dünyanın da bize karşı cömert olmasını bekleriz. Ama bizi donuk bakışlarla karşılamışsa dünyanın kuru ayazını yemeye hazır olarak doğar ve o tekinsizliği iliklerimize dek hissederiz. Büyümek, dünyanın anneyle aynı şey olmadığını görmekle mümkündür.

“Anne çocuğu kendisiyle birlikte tutar.” demişti Winnicott. Anne nesnelere ve olgulara yükleyeceğimiz anlamların ilk kaynağı ve tutkalıdır, henüz çok çok ufak ve savunmasızken bizi sevgiyle tuttuğunda ve bizim için gerçekten orada olduğunda, çocukluğumuzun ve yetişkinliğimizin fırtınaları için tutunacak bir kovuk yaratır kalbinden. Bebekliğe geri dönülmüyor ve kaçırılmış kucaklama bir daha ele geçirilemiyor maalesef, anne tarafından verilmemiş, esirgenmiş şeyi, anne gibi olan bir eşten, dosttan, terapistten sağlamaya çalışmak hüsranla sonuçlanıyor ekseriyetle. Yapılması gereken şey yine de geriye dönmek ve annemize bir kez daha bakmak; onun hakkında yazdığımız sığ ve tek yönlü hikayeden çıkıp, onu kendi hayatının içinde mücadele eden bir kişi olarak, ayrı bir insan olarak var kılmaktır. Bebeklikte kavuşamadığımız o kucaklaşmayı bir daha hiç ele geçiremesek de gerçekleştiremediğimiz ayrışmayı şimdi başarabiliriz. Budur, büyümenin anlamı işte.

Bizim “iyi anne”miz, babanın aksine çocuğunun karşısında bir rolü icra etme ve bir gösterge, bir sembol değildir. Çünkü çocuğun karşısında değildir, kanatlarıyla onun çevresinde döner durur, onun daima etrafındadır. Çocuğun bedeninin çevresinde, gözünün ve zihninin içinde, her yerdedir. Onu besleyen, seven, her çağrısına icabet eden, her ne yana dönse gördüğüdür. Anneleri suvaran, çekip çeviren varlık Rahman ve Rahim’dir. Anne böyledir de, çocuk için ise en iyi baba, anneyi seven ve onun mutluluğunu gözeten babadır. Zira insan, istisnalar olsa da, annesini sevmekten kaçamaz. ‘İnsan annesini sever ve Tanrıya inanır’ demişti şair, gözlerinden bir ışıltıyı okumak istediğimiz o var olan annenin yokluğu, çocuk için en büyük meseledir.

L. Cori şöyle yazar: “Çocukken kötü annelik görmüş olanların çoğunun “yoksunluk bilinci” diye adlandırılabilecek bir durumda olduklarını gördüm. Bu yaşadığımız deneyimlerden süzülmüş, bilinçaltına yerleşmiş ve içimizde taşıdığımız bir yokluk algısıdır. Bazılarımızın hayatımızda tekrarlanan bir tema haline gelen bir “yoksunluk öyküsü” yarattığını söyleyecek kadar ileri gidebiliriz. Bir yoksunluk öyküsü, “Benim için asla yeterli değil” ya da “Asla istediğim şeylere sahip olamayacağım.” gibi düşüncelerle tamamlanır… Sanki bir yetimhanede sıranın en sonundaki bebeksinizdir ve her zaman kucaklanma sırası size gelmeden bırakıp giderler.” Yoksunluk öyküsü, küçük yaşta bir insanın ruhunda inşa edildiğinde, her yerde – kendi içinde bile – bulduğu şey bir yetinmezlik veya bir yokluktur. Çünkü nasıl birisi olduğumuz, kendilik algımız, öz saygımız, ilişkilere dair inanışlarımız, beklentilerimiz tamamı annemiz tarafından oluşturulmuştur. ‘Eğer annem beni olduğum gibi sevmediyse ben sevilebilir biri değilim, beni kim sevsin ki?’ cümleleri sevilmememiz gerektiğine dair bir inanç ya da hiç sevilemeyeceğimize dair bir endişenin kaynağı olabilir. Bir gün gerçekten sevilse bile bunun samimi bir sevgi olamayabileceği hakkındaki kuşkular yüzünden sevilmenin sıcaklığına kendilerini bırakamazlar. Tersine bu yetişkinlerin içlerinde dinmeyen ve adını koyamadıkları sancılar üremeye başlar. En başından beri sevilmemiş olan çocuklar kendilerini nasıl seveceklerini bilmezler. Kendilerini sevemeyen insanlar, meylettikleri insanları da sevemiyorlar, onlara ait olamıyor ve güvenemiyorlar, kendilerini “bile” sevebildiğine göre bu kişinin sevilmeye değer olmadığını düşünüyorlar. Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler çocuklarıyla duygusal bağ kurmayı başaramaz ve onları derin bir yalnızlıkla baş başa bırakır. Çocuk hislerinin yok sayıldığını yaşayarak büyür ve hatta bir tür erken olgunlaşmaya zorlanır, böylece kendisi büyümemiş olan ebeveyninin de sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Bu çocuklar yaşadıkları duygusal yalnızlıktan bir an önce kurtulmak ve çocukluklarını geride bırakmak ister. Evden ayrılmak için acele ettiklerinde yanlış kişiyle evlenebilir, iş ortamında sömürülebilir ve dünyaya karşı daima borçlu hissedebilirler. İlhan Berk “Ne yaparsa yapsın sevemediklerim var benim, bir de çanıma ot tıkasa da sevmekten vazgeçemediklerim” demişti. Anneden ihtiyacını alamayan çocuk yetişkin olmak zamanı geldiğinde kendisine iyi gelmese de vazgeçemediğimiz şeylerin içinde yaşamış olduğu mazinin yeni hallerini tekrar tekrar üretmeye devam edebilir. Bildiği tek senaryoyu farklı oyuncularla yeniden yeniden yaşar, ta ki başka seçeneklerinin olduğunu keşfedip cesaretle yeni hikâyesini yazmaya girişene kadar.

Kötü anneler çocuklarından kendi geçmiş yaralarını sarmalarını bekler ve bu büyük yükü onların üzerine bilinçsizce bırakır. Oysa her insan olduğu gibi sevilmek, görülmek ve olmayı istediği kişi olabilmek için desteklenmek ister. Bir çalışma, anne ve babalarını olumlu kelimelerle tanımlamayan insanların ezici çoğunluğunda hayatın ileriki dönemlerinde fiziksel hastalıklar geliştiğini gösteriyor. Bir danışanım onun hayatını bir dereceye kadar etkileyen fiziksel bir sorunla doğmuş, başarılı bir öğretmendi. Anne onun bu engeli yüzünden o kadar suçluluk duyuyor ve bu duygusunu çocuğuna o kadar fazla geçiriyordu ki danışanım böyle olduğu için çocukluğu boyunca sürekli bir öz kınama halinde büyümüştü. Adeta annesini ve ailesini hak etmediğini düşünüyordu.

Ataerkil kültür, babayı bir tür baskıcı disiplin idealine yükselterek, annenin başka bir versiyonunu aktarmış ve empoze etmişti. Annelik fedakarlığın timsali ve her kadının kaçınılmaz kaderiydi.  Ataerkil toplumdaki kadını baskılayan “annelik” veya hipermodern çağdaki anneyi reddeden “kadınlık”, annenin iki temsili değil, onun eşit patolojik varyasyonlarından ikisidir. Lacan’ın öğretileri, annelik arzusu tarafından tamamen emilmemiş kadınlık arzusunun varlığının, annenin üretken olmasının temel koşulu olduğunu göstermiştir. Bir anne, yalnızca çocuğun varlığına yoğunlaşmazsa annelik işlevini gerçekten yerine getirebilir. Bakıcı rolüne bağlılık ile annenin onaylama güdüsü arasındaki çelişki, bugün anne olma görevini neredeyse imkansız hale getiriyor gibi görünüyor. Sözler veya arzu olmadan varlık, belki de doğru yaklaşımı nasıl göstereceğini bilen bir yokluktan çok daha zararlı olabileceğini öğretir. Annenin etkin iletişimi, çocuğuyla geçirdiği saat miktarının önüne geçiyor. Anneliğin vazgeçilmezi olmaya devam eden şey, günümüzde anonim olmayan bir bakımın varlığıdır. Bu bakım, fenomenolojisini değiştiren tüm hipermodern dönüşümlere rağmen, korumayla görevli olan ve çocuğuna koşulsuz sevgi sunan anneliktir. Bu tür annelik bize, kapitalist söylemin mutlak ihmaline sarsılmaz bir direnç olarak özel olanı önemsemeyi öğretir. Yani annelik, hayatını iş sunaklarına kurban etmesi beklenen kadın için, kapitalist aç gözlülükten hasislikle korunacak bir kaledir.

Annelik her kadının içinde saklı. Kadın, bu annelik iç güdüsünü hayata geçirmek için doğurmuş olmak zorunda da değil, kendini anne olmak mecburiyetinde hissetmeyen ya da istese de doğuramayan kadınlar da birilerine annelik ediyorlar. Eşlerine, dostlarına, etrafındaki başka çocuklara, yeğenlerine, hayvanlara, bitkilere, yaşam çevrelerine annelik ediyor kadınlar. Şefkat mesleklerinde ağırlıklı olarak kadınlar çalışır. Üstelik bu meslekler hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak dünyadaki en yorucu, en yıpratıcı mesleklerdir. Bu, besleyip büyütme, yaşam verme, hayat aktarma arzusu sosyokültürel açıdan da desteklenen bir şey olsa bile temelinde, biyolojisine kodlanmış olması nedeniyle bir ufuk tasavvuru kadın açısından. Tıpkı gökyüzünün, henüz yumurtadaki bir yavru kuşun kanadının ufuk tasavvuru olması gibi bir durum bu. Erkeğe nisbetle, kadın bedeni ve onun sürekli geri bildirimle yoğurduğu kadın zihni bir “hayat veren” olarak yorumluyor dünyayı. Yine de bir çocuğun fiziksel doğumu, bir annenin psikolojik doğumu demek. Bir çocuk doğuyor ve aynı anda bir anne de doğuyor. Çocuk, ağlaması, bakışları, ilgisi, çığlıkları ve gülücükleriyle annenin davranışlarını, beslenme ve rahatlık ihtiyacına cevap verecek biçimde şekillendiriyor. Çocuğun anneye ihtiyaç duyduğu kadar, annenin de kendi ruhsal doğumu için bebeğine ihtiyacı var. Psikolog Harriet Rheingold bu karşılıklı ilişkiyi şu şekilde vurguluyor: “Sosyalleşmenin ebeveyn davranışı – bebeğe sorumlu bir şekilde bakabilme – adı verilen bu yönü, anne babaya çocuk tarafından öğretilir. Bebek, anne babasına neye gereksinimi olduğunu öğretir. Anne ve babasının, kendi büyümesine yardımcı olacak şekilde davranmasına yol açar… çocuk, erkek ile kadını baba ve anne haline dönüştürür.” Annenin bu anlaşılmaz ve korkutucu maceradaki varlığı ilk üç yılında çocuk ruhuna çok sağlam bir ilmek atıyor. Ya da annenin ihmali veya ihlali o çocuğun ruhunda çok büyük bir çentik, çok zor kapanabilecek bir yara da açabiliyor. Sözlü kültür ve yazılı kültür üzerine kaleme aldığı Öküzün A’sı eserinde bu dili şöyle tarif ediyor Barry Sanders: “Noam Chomski’yi bile gülümsetecek ilkel bir dil bilgisidir bu. Her anne bu özel dili anlar, bebeğin agu’larını dinleyerek hemen hemen neye ihtiyacı olduğunu bilir. Soruları görüşlerden, gereksinimleri isteklerden ayırır ve gereken cümleyi söyleyerek doğru ve ilgiyle yanıt verir. Bu dil, okumuşların Latincesiyle taban tabana zıttır: yazılı değildir, yapısal dil bilgisi ya da yazım kuralları yoktur, asla retoriğin kesinliğine sahip olamaz. Bu dil öğretilmez ve derslerle öğrenilmez. Bebeğin çıkardığı sesler gelişip konuşmaya benzemeye başlamadan önceki haliyle sözellikte bile uçucu ve tuhaftır. İşte sohbet dediğimiz şey en temel düzey ve biçimiyle budur: En derin, en duygusal ölüm kalım meseleleri bu masum dille halledilir. Bebek ne istediğini “anlatarak” anneyi ” haberdar eder”; annenin cümlelerin ritmine, soluk alık verişe – kıkırdama ve kahkahalarla canlı ve ayakta tutulan, gevşek ve önceden tahmin edilemez bir yapıya – ayak uydurmasını sağlar. Yani çocuk annenin “akışkan” olmasına yol açar ve ona kendini “akıntıya bırakmasını” öğretir… Eğer bebeğini anlamak istiyorsa anne, esnek olmalı, anında tepki verebilmeli, farklı çözümleri deneyebilmelidir.” Anneliğin kadının biyolojisinde yarattığı değişim hemen herkes tarafından bilinir ancak zihinsel dönüşüm de en az bir o kadar etkileyici ve şaşkınlık vericidir. Çocuğunun güvenliğini sağlamak için annenin duyuları keskinleşir ve zihinsel esnekliği güçlenir. Çocuğun ona yaşamsal açıdan bağlı olduğu süre boyunca da bu adaptasyon çeşitlenerek sürer. Ancak bir noktadan sonra annenin bebeğe bu büyük adaptasyonu yavaş yavaş azalır; anneyle özdeşleşmeye ihtiyaç duyan bebek bu engellenme nedeniyle kızmaya başlar.  Heyhat, bu da anneliğin taşıdığı bir başka misyondur, anne bebeğe onun ayrı bir varlık olduğunu öğretmek üzere hazırlanmaktadır.

Henüz bu aşamaya gelmeden annenin çocuğun bedenini ve ruhunu bol bol emzirmesi gerekiyordur, emzirirken çocuğunu öyle bir hizada tutar ki, çocuk bir yandan annesinden süt alırken bir yandan da o sevgi dolu bakışları alır. Buradaki kilit nokta bebeğin annesiyle birincil ilişkisindeki rahatsızlıktan kaynaklanır. Eğer emzirilen çocuk annesinin şefkatli bakışları yerine donuk ve umursamaz bir bakışla karşılaşırsa, bunu ilerideki hayatında anlamlandırır ve annenin ürettiği hayata kayıtsız kaldığını içselleştirir. Winnicot annenin cevapsız bıraktığı çocukların kendilerine baktığını ama görmediklerini savunur. Annenin şefkatli bakışlarından ve ilgisinden yoksun bırakılmış bu çocuklar Lacan’ın tabiriyle narsistik bir biçimde kendilerini sevdirmeyi bilen, annenin bakışlarının bir uzuvu haline gelirler. Bu durumda annenin yüzü dünya üzerinde olumlu bir ayna olma konusunda başarısız olmuştur. Bu nedenle çocuk, annesinin bakışının yokluğuna dayanarak dünyayı algılama halini sürekli tehditkar olarak algılayacaktır. Çünkü algı, kendimizin “öteki” aracılığıyla algılanmasına bağlıdır. Bu yaşamın ilk evrelerinde gerçekleşmezse, çocuğun kendisine yönelik algılama olasılığı eksik kalacak ve dünyaya erişimi temel bir kaygı tarafından zayıflatılacaktır. Çocuk olgunlaşmanın çok erken bir aşamasında annenin ihtiyaçlarına uyum sağlamaya ve onun sevgisini yakalayabilmek için hassas ‘antenler’ geliştirmeye zorlanmıştır. Zaten az olan sevgiyi ancak bu hassas antenlerle yakalayabilmiştir. Sonunda kendisinden ölçüsüzce vererek, hep başkalarının ihtiyaçlarına ayarlı ama kendi ihtiyaçlarını görmeyen, kendine döndüğünde suçluluk hisseden bir yetişkin olmuştur.

Bir bebeği insan kılan, “ben sevilmeye değer bir varlığım, çok özelim, çok güzelim” dedirten şey, işte o anneden gelen, çocuğu olumlayan, sıcak, sevgi dolu bakışlar. Lirik düet diyorlar buna, karşılıklı cıvıldaşma. İki kişi karşılıklı şarkı söylüyor. Çocuk aguluyor, anne ona tatlı seslerle cevap veriyor ve duygusal rezonans dediğimiz karşılıklı bir ahenkleşme oluyor. Anneyle çocuğun ruhları orada birbirine kenetleniyor. İşte çocuğun ruhsal sağlamlığının temeli orada atılıyor. J. L. Cori bu mekanizmanın işleyişini şöyle ifade ediyor: “Etkili bir düzenleyici olarak anne olmaksızın, duygularımızı etkin bir şekilde yönetmeyi öğrenemeyiz. Ya duygularımızı köreltiriz ya da duygularımız kontrolsüzce katlanarak büyür… düzenleyici olarak anne, gelişimi sırasında son derece kırılgan olan çocuğun sinir sistemi için bir kadife kutu görevi görür… daha da derinde, anne çocuğun üzüntüsünü son zamanlarda limbik çakışma ya da limbik düzenleme adı verilen bir süreçle düzenler. Limbik düzenlemede bir kişinin duygusal beyni diğerininkine nüfuz eder ve onun beyni birinci kişinin beyniyle uyumlu hale gelir. Bütün memeliler bu yeteneğe sahiptir… yalnızca gözlerinin içine bakarak anne çocuğuyla beyinden beyine bir ilişki kurar ve çocuğun limbik sistemini kendisininkiyle uyumlu hale getirir… hayatımızın ilerleyen aşamalarında kendi kendimizi düzenlemeyi öğrenebilmemize rağmen bu kritik yetenek konusunda annenin bizi erken dönemlerde ustalaştırması bizi bir çok dertten koruyabilir.” Bu ahengi sağlama yetisi, ileri hayatında bir yetişkini pek çok duygu durum bozukluğuna karşı da daha dirençli hale getirir, travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete atakları, ağır depresyon vakalarında eksik olan bu regülasyon yeteneği berkitilmeye çalışılır. Herkes bu lütfu ihtiyaç duyduğu zamanda kazanacak kadar şanslı olamıyor, anne çocuk için ulaşılabilir olmayabiliyor. İlgilenmesi gereken başka çocuklar ve yükümlülükler olduğu kadar, annenin kendisinin de depresyonda olması, yahut dikkatinin başka yaşam zorluklarına yoğunlaşmış olması da imkan dahilinde.

İlk üç yıl insan yaşamı için çok çok önemli, insan beyninin geliştiği, en duyarlı olduğu, bazı şeylerin oluştuğu ya da oluşmadığı bir dönem. Annenin çocuğunun gözünün içine bakarak ona ninniler söylemesi, sevgi sözleri söylemesi ne kadar çok önemli. Anlamadığını düşünebiliriz; bebek her şeyi içine alıyor, ruşeym halindeyken bile, fetus söylenen şarkıları duyuyor. Eskiden psikolojide “otistik dönem” diye bir dönem tanımlanırdı. Mesela ilk bir ay bebeğin dünyayı algılamadığı zannedilirdi. Oysa bebek daha ilk günden itibaren annenin sesini arıyor. İnsan evladı yakınlık ve kendisiyle ilgilenecek bakış arayan bir varlık. Bütün yavrular yakınlık arar ama insan evladı aynı zamanda annenin o yatıştırıcı sesini ve bakışını da arar. Budur bizi insan olarak büyüten, yetiştiren, seciye ve ahlak sahibi bir insan kılan. Annelik dünyanın en önemli işidir çünkü annenin dünyaya bıraktığı çocuk bir psikopat, bir cani olabileceği gibi dünyaya çok faydası dokunacak yüksek ahlaklı bir insan da olabilir. Anne sekteye uğramamış kendi doğal yönelimiyle çocuğuna karşı iyi annelik yapabildiği takdirde pek çok kötü ve tehlikeli gelişmenin önünü alabilir. Ama tek başına anneyle de olmaz, babanın da bazen annenin üstlendikleriyle örtüşen, bazen ayrışan nitelikte bir o kadar önemli bir misyonu vardır. Evladı dünyaya gelen erkeğin baba olmayı başarması her zaman kolay değildir. Köken ailelerin de yeni doğanın aileye katılmasına sevinçle ve hızlıca iştirak etmeleriyle zaman zaman babalar bu yeni süreçte kendilerine ait bir yer bulmakta güçlük çekebilirler. Özellikle, annelerin eşlerine babalık yapabilmeleri konusunda engelleyici değil cesaret verici ve teşvik edici olmaları sayesinde yeni doğan ile baba arasındaki bağ daha derin bir şekilde kurulmaya başlar. Çocuklarının üzerine aşırı hassasiyetle düşen annelerin bazen kocalarının onların izin verdiği kadar babalık yapabildiğini görmeleri gerekir. Bu farkındalık aile birliğinin müşterek olarak sağlanmasına yardımcı olacaktır. Ailenin diğer fertlerinin, bilhassa yaşlıların ve de büyük kardeşlerin de önemi yadsınamaz. Tüm bunların haricinde başta devlet kurumları olmak üzere, toplumun destek ağlarının, çocuğun büyümesi için ailenin ihtiyaç duyduğu zaman, etkinlik, kaynak ve maddi-psikolojik açıdan pozitif düzenlemeler içeren tüm muhiti oluşturması gerekiyor. Anneleri tek başına aşırı bir suçluluk yüküyle karşı karşıya bırakmak haksızlık olur. Bazı toplumlar bir tek anne üzerinden çocuğa bakım vermiyor. Çocuğa bakım veren bir sürü insan oluyor; abla, teyze, hala bakım veriyor – süt annelik var – “Bir çocuğu yetiştirmek bir köyün işidir” anlamına gelen bir Afrika deyişi var. Bazı çocuklar çok kalabalık ailelerde büyüyorlar, Latin ailelerinde de böyledir. Ve bu çocuklar anneyle birebir çok ve özel bir ilişki kurmadığı için de mahrum yetişmiyorlar. Önemli olan çocuğa sevildiği duygusunu verecek insanlar olması etrafında. Bu anne de olabilir, babaanne, dede de olabilir. Bazı çocuklar, dedeyle babaanneyle büyüyorlar ve onlardan o kadar yoğun sevgi alıyorlar ki anne eksikliği hissetmeden büyüyebiliyorlar.

Günümüzün ideal anne modeli, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çetin ve oyalayıcı; işyeri, kutular şeklinde istiflenmiş apartman dairelerinin içi, mesai vakti 7/24 ve maaş-sosyal güvence yok, ama bolca prestij var, çocuklara evin bu yeni efendilerine hizmet, yaşam koçluğuna benzer yeni bir kariyer alanı olarak lanse ediliyor kadına. Evet, anne hayattaki ilk yaşam koçudur ancak eğer çocuk gereğinden fazla yardım alıyorsa problemi siz devralırsınız ve onun öğrenme fırsatını da berhava edersiniz. Oysa burada önemli olan, bakım verenin içten, samimi, doyurucu ilgisidir. Anneler kendilerini hiçbir zaman suçlu hissetmesinler, ellerinden geleni yapsınlar, mükemmelliğin bir sanrı olduğunu bilsinler.  Tabii, fedakarlık ve sorumluluk gibi kavramları eskimiş bulan, ‘Bu kız kurusu tavırlar’ı kendine yakıştıramayan bir nesil de geldi. Feminizm ‘özgeciliğin yerine kendine güveni, görev ve ilginin yerine ise saldırgan bir kendini beğenmişliği koydu’ diyor Elizabeth Farrely. ‘Bir tür prensesçilik oyununa dönüşen feminizm, bencilliği sadece saygı duyulan değil, aynı zamanda hayranlık uyandıran bir şey haline getirdi’. Ticaret de bunu sloganlaştırarak (‘bunu hak ediyorsunuz’) her türlü ürünün reklamında kullanmış ve bu ‘kendine aşk’ halini  alabildiğine sömürmüştür.

Pediatrist ve psikanalist Donald Winnicott’un terimleştirdiği yeterince iyi anne, çocuğa hayata iyi bir başlangıç yapabilmesi için ihtiyaçlarını yeterli bir biçimde sağlayabilen annelik tarzını ifade ediyor. Son çalışmalar bir annenin yeterince iyi annelik edebilmek için çocuğuyla tam anlamıyla uyum içinde ve daima ulaşılabilir olmak zorunda olmadığını, yüzde otuzluk bir uyumun da yeterince işe yaradığını gösteriyor. Çocuğun bedensel ve ruhsal bütünlüğünün-iyiliğinin ihlal ve süreğen bir şekilde de ihmali olmadıkça… Winnicott, Başlangıç Noktamız Ev isimli eserinde “Hiçbir şeyi hiç unutmamak korkunçtur. Çocuk bir şeylere güvenmeden ortalıkta dolaşır. Sanırım, bebeklerin ve küçük çocukların bir şeyler iyi gittiğinde hatırlamamalarını, yanlış gittiğinde hatırladıklarını söylemek doğrudur, çünkü yaşamlarının sürekliliğinin ansızın koptuğunu, boyunlarının arkaya düştüğünü (doğru şekilde tutulmadıklarında), bunun bütün savunmaları kırdığını, buna tepki gösterdiklerini, bunun başlarına gelen son derece acı verici, asla yitirmedikleri bir şey olduğunu hatırlar. Ortalıkta bununla dolaşmaları gerekir, bakımlarının örüntüsü buysa çevreye güven eksikliği oluşturur.” diyor. Çocuğa verilen bakımın örüntüsü, yani genel manada tekrarlanan manzara ihlal ve ihmal şeklinde değilse, yüzde otuzluk bir iyi annelik de çocuğun ilerideki gelişimi açısından fena iş görmeyecektir, çocuğun her istediğine koşmak, belki bir arzusu olur diyerek daima dibinde oyalanmak hiç de lüzumlu değil, üstelik boğucu olabileceği için zararlı da.

Doğu ve Batı arasında psikoloji alanında bilhassa aile ilişkilerinin normallik algısına dair farklar oldukça fazla. Düzenlediğimiz uluslararası bir kongreye Kanadalı çocuk psikiyatristi profesör arkadaşım Jaswant Guzder, konuşmacı olarak katılmıştı. O ve o dönem rektör olan bir arkadaşım, arkadaşımın eşi sohbet ediyorduk. Arkadaşımın eşi “benim üç tane evladım var, iki oğlum bir de kocam, ona da annelik ediyorum” dediğinde Jaswant’ın nasıl şaşırdığını tarif edemem. Batılı bir zihne göre bu bir hayli anormal ve problemli bir ilişki sayılıyor.

Doğu ve Batı’daki anne-çocuk ilişkisi de aynı şey değil. Batı, insan evladının anneden göbek bağını hızlı bir şekilde kopartmasını, ayrımlaşmasını teşvik eden bireyci bir paradigmayı yüceltiyor. Doğu’da anne ile sıkı duygusal bağ sonsuza kadar sürebilir. O duygusal bağı erken koparmak ayıp kabul ediliyor, hatta kültürel olarak çok arzu edilmeyen bir durum. Sadece bizim toplumuzda geçerli değil bu bakış, mesela bir Japon annesi için çocuğunu 25-30 yaşında da bakmak, ona her türlü bakım ve ihtimamı göstermek gayet kabul edilebilir tabii bir şey. Ama İngiltere’de, ABD’de veya belki İtalyanları hariç tutacak olursak diğer Batı toplumlarında, 18 yaşını doldurmuş bir insana, kendi başına ayakta durabilmesi gereken bir birey olarak bakılır. Doğu toplumlarındaki bu anlayışın çocuğun büyütülmesi esnasında onun özerkleşmesini sağlayacak değer ve becerilerin planlı bir şekilde esirgenmesiyle de ilişkisi olabilir. Bilhassa erkek çocukları, eğer üniversite eğitimi veya çalışma hayatı için başka bir şehirde yaşamaları gerekmemişse evlenene kadar, en basit ev işlerini hatta kendi bakımlarını dahi yapmaktan bihaber şekilde büyütülür. Anacıklarının kanatlarının altından çıkamayış, bir hayat acemiliği ve ebedi bir beceriksizlikle malul bu gençler; anneleri tarafından bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sakatlanmış da olabilir. Bu durumda onları el altında bulundurmak için sıklıkla kullanılan bir stratejiden bahsetmiş oluruz.

Annelerin, bakım misyonu kadar önemli bir diğer işlevi de çocuğu hayata hazırlama vazifesi. Bir annenin çocuğuna gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmesi, onun isteklerinden bir kısmını reddetmesi, çocuğun da ileride kendini rahatsız eden durumlarda “hayır” demeyi öğrenmesini sağlar, ama daha ötesinde başkalarının sınırlarına saygı gösterme duygusunu geliştirir. Kişiliğin çekirdeğini oluşturan özdenetim duygusu böylece biçimlenir. Annenin çocuğunun gözünde kötü kişi olarak görünmemek için sınır koymaktan kaçınması ve bu işi mesela babanın sırtına yüklemesi, annenin ilişki değerleri konusunu çocuğa çok yanlış bir şekilde öğretmesine neden olur.  Annenin çocuğu disipline etmesi çok önemlidir, bu yapılmadığı takdirde çocuk ileride sevgi duyacağı insanlara saygı duymaz.

Bazı ebeveynler, sevgilerini bir şarta bağlarlar; çocuklarını kendilerinin ve isteklerinin bir uzantısı olarak görür ve çocuğun cesaretini kırmak için, onu önemsemeyerek, ondan parasal desteği çekerek cezalandırırlar. Yine bir başkasından beklenmemesi gereken, muhakkak annenin yapması gereken bir görev de çocuğu ivazsız, garazsız, karşılıksız ve şartsız sevmektir. Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda buna, annelik bilinci diyor, “Annelik bilinci, ‘Beni, seni sevmekten, yaşamanı, mutluluğunu istemekten alıkoyacak hiçbir yanlış hiçbir kötülük olamaz’ der. Babalık bilinciyse, ‘Suç işledin yaptığın yanlışın cezasını çekmekten kurtulamazsın; bunlardan daha önemlisi seni sevmemi istiyorsan tutumunu değiştirmelisin’ der.” diyerek iki bilinç arasındaki farkı vurguluyor. Ancak bu bilinç türleri, illa da cinsiyet bazlı olmak zorunda değil, bazen anneler de babalık bilincine sahip olabilirler veya tam tersi. Henry Cloud ve John Townsend de Anne Faktörü adlı kitaplarında şöyle diyor: “Çocuklar özel olmadıkları zamanlarda bile özel olduklarını bilmek ihtiyacındadırlar. Her çocuk başarısız olur ya da her şeyi en iyi biçimde yapamaz. Bunun nedeni, çaba göstermemesi, yeteneksizliği ve şanssızlığı olduğu gibi hepsinin bir karışımı da olabilir. Başarılı oldukları zaman annelerinin kendileri için mutlu olduğunu bilmek ihtiyacındadır, ama başarılı olsalar da olmasalar da annelerinin sevgisinin sürekli olduğunu da bilmeye gereksinimleri vardır… Anne çocuğun başaramadığını başarmalıdır. Eğitim budur. Çocuğun taşıyamadığı duyguları anlayıp kabul eder ve onları değiştirmeye kalkmadan kendinde saklar. Daha sonra çocuğu bunaltmadan onun sindirebileceği biçimde ona geri verir. Böylece, çocuk yeteri kadar olgunlaşıp duygularının sorumluluğunu almaya hazırlanır.’’  İyi anne, çocuğun yaşadığı olumsuzluğu sükunetle dinler, çocuğunun ıstırabının altında ezilmemesi için ona el verir, çocuğun kusurunu onun suratına çarpmaz. Annenin bu rahatlığını çocuk alır ve kendi kişiliğine yansıtır, artık acısıyla ve öfkesiyle daha rahat baş edebilir, kendi kusurlarını daha objektif değerlendirebilir hale gelir. İyi annelik sayılamayacak tavrı ise Peyami Safa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanında “Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş (çarpılmış) olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.” diyerek anlatıyor. İyi anneler, kendilerinin duygusal eğitimini çocuklarının sırtına yük olarak bırakmazlar.

Fromm, Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları adlı eserinde “Anne figürüne olan bağlılık ve bağımlılık, herhangi bir insana olan bağlılıktan farklıdır. Anneye bağlılık, çocuğun hiçbir sorumluluğu olmadan ve bir çaba göstermeden korunup sevildiği duruma olan bir özlemdir.” diyordu. Anne kucağı bizim ilk sığınma yerimizdir ve daha sonra ev diye tanımladığımız şeyle anlamdaş hale gelir. Anne kucağının sıcaklığının olmadığı durumlarda, kişi yetişkinliğinde bir yuva algısı oluşturmakta zorluk çekebilir. Bizi olduğumuz gibi her türlü hatalarımızla, kusurlarımızla, yanılgılarımızla kabul edecek yer ana kucağıdır. Bizim kültürümüzün anne algısında bir cefakarlık burukluğu vardır. Anne saçını süpürge eden kişidir, anne çocuğu için her türlü fedakarlığa katlanan kişidir. Annelik sabır işidir. Modern zamanlarda bu anlayış “Çocuk da yaparım kariyer de” şekline dönüştü daha ziyade. Aslında hayatının ilk yıllarında annenin çocuğun yanı başında olması, bugünün gelişim psikolojisinin önde gelen isimlerinin ısrarla önerdiği bir şey. Annenin çocuktan uzaklaştırılmaması lazım. Dolayısıyla iş hayatının bunu kolaylaştıracak şekilde düzenlenmesi gerekiyor, nitekim Türkiye’de de buna dair bir takım iyileştirici düzenlemeler yapıldı. Bu, postmodern belirsizlik zamanında kadın ister istemez şu soruyu soruyor, “çocuğun bütün bakım sorumluluğunu ben üstlenmekle, iş hayatımdan kariyerimden, kişisel gelişim çizgimden fedakarlık etmiş olmuyor muyum? Eşim kariyer basamaklarını hızla tırmanırken, ben bu fedakarlığı niye yapmak zorundayım?” Bu iyi eğitimli kadının geliştirdiği modern bir soru. Bizim geleneksel anlayışımızda ise annelik, zaten kadının donanımsız ve eğitimsiz olması nedeniyle, fedakarlıkla, saçını süpürge etmekle alakalı bir şey, kadının yegane kariyeri ve tek çaresi çocuğu ve evi. Aynı şey, sonrasında iyi bir meslek sahibi kadından da bekleniyor. Bunda da düzeltilmesi gereken taraflar var. Çocuk bakımı aslında her toplumda, görünmeyen bir iş tanımıdır. Bunun görünmüyor olması, değersiz olduğu anlamına gelmez. Bunun görünmesi ve takdir edilmesi insan olarak, eşler olarak vazifemizdir. Erkeklerin, bilhassa çocuğun ilk yıllarında tamamen kadının omuzlarına binmiş bu görünmez işi takdir etmesi gerekiyor. Bir söz var, yuvayı yapan dişi kuştur diye: Bugünlerde erkek kuşların da yuvayı yapmaya başlaması gerekiyor.

Kadının, kendini sadece anne olarak tanımlaması nedeniyle, çocuklar evden ayrıldıktan sonra birçok kadın boşanmayı tercih edebiliyor. “Boş yuva sendromu” diyorum bu psikolojiye. Çocuklar evlenip gittikten sonra ellili yaşlarda pek çok kadının depresyona girdiğini gördüm. Çünkü uğraşacak bir şeyleri kalmıyor. Kendi hayatını çocuklara ve aileye o kadar adamış ki, onlar gittikten ve kendi müstakil hayatlarını kurduktan sonra ne uğruna yaşayacağını bilemiyor kadınlar. O yaşlarda karı koca baş başa kalınca birbirlerini yemeye başlıyor. O zamana kadar annenin dikkatini çocuklar aldığından, bütün hayatını onlara adamış, kendisiyle ilgili hiçbir projesi olmamış, kendini geliştirebileceği bir alan açmamış kendisine… Uçaklarda her kalkıştan önce uyarı olarak verilir hani, “hava basıncında bir değişiklik olduğunda hava maskesini önce kendinize sonra çocuklarınıza takın” diye, hayatımızda hepimizin kendimize mahsus bir oksijen maskemizin olması lazım. Sadece çocuklara adanmış bir hayat, yarın bir gün çocuklar gittikten sonra geride büyük bir boşluk bırakır. Bizim de nefes aldığımız, insan olarak bu dünyadaki değerimizi hissettiğimiz alanlar olmalı.

Uslu dediğimiz zaman biz etrafıyla uyum içinde olan, etrafına sıkıntı vermeyen, fazla gürültü patırtı çıkarmayan uyumlu bir tipi kastediyoruz. Bu da bizim kültürümüze has bir şey. Uslu sıfatı akıl manasına gelen us kelimesinden türetilmiştir. Bizimki veya Japonya gibi toplumun ahengini daha fazla önemseyen toplumlarda, topluma uyum sağlamak akıllılığın bir göstergesi olarak alınıyor. Ama bir Batılı toplumda uslu diye o çocuğa demezler.

Her çocuk için annenin hem varlığını hem de yokluğunu deneyimlemek esastır. Annenin yer değiştiren bir yokluk ve varlığını deneyimlemeyen çocuk için annenin sonsuz varlığı zulmedici özellikler kazanabilir ve boğucu hale gelebilir. Öte yanda, annenin sonsuz yokluğu depresyona veya terk edilme duygularına yol açabilir. Annenin sağlıklı varlığı bize, yokluğun zemininde çocuğun yüceltici kaynaklarının olumlu bir şekilde harekete geçebileceğini öğretir. Anne her zaman orada olsaydı, keşfetmeye alan olmazdı. Klasik psikanalitik kurama göre yokluk deneyimi, çocuğu anneye ait tümgüçlülükten, aşırı mevcudiyetinden ayırır. Çocuğun yokluğu deneyimleyebilmesi için nasıl alan tanıyacağını bilmek, kendi sevgi dolu varlığını garanti etmek kadar önemlidir. Sözün özü anne gerektiğinde geri çekilmeyi bilmeli, çocuğunun dünyayı tek başına keşfetmesini yüreklendirmelidir.

Harville Hendrix ve Helen Hunt, Ailede İyileştirici Sevgi kitabında iyi bir annenin bunu nasıl başaracağını anlatıyor, “Anne kesinlikle sıcak ve ulaşılabilirdir. Çocuğun kendi meraklarını gidermesi için ona zaman tanır ve o merakları paylaşır. Başarılarını över ve keşiflerini takdir eder. Çocuğun kendi başına yapabileceğinden daha fazlasını keşfetmesi için fırsatlar yaratır ve bu araştırmaların eğlenceli ve kahkahayla dolu olması için bilinçli olarak çaba harcar.” Söz konusu cesaretlendirme sözleri ve gösterilen hedef gerçekçi olduğu kadar çocuğa da uygun olmalıdır. Bazı anneler istiyorlar ki çocukları her şey olsun, hem piyano çalsın, hem ata binsin… proje çocuklar yetiştiriyorlar. Bunu yaparken bazı anneler kendi narsistik ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Benim çocuğum başkalarının çocuklarını geçsin, ben de kendime buradan bir haz devşireyim telaşındalar. Frank Furedi, kaygılı, aşırı korumacı ve takıntılı ebeveynlerin tutumlarının endüstri sonrası risk toplumlarında ortaya çıkan, geleceği ve bilinmeyeni yönetme, uzmanların desteğine başvurma (ihtiyatın kurumsallaşması) ve her türlü beklenmedik meselede bir bilenden akıl sorma alışkanlığının bu belirsizliği izale etme ihtiyacından kaynaklandığına dikkat çekiyor. Evhamlı ebeveynlerin, çocukla çok daha fazla vakti yapışık bir şekilde geçirerek ve çocuğu olabildiğince evde oyalayarak onu halihazırdaki tehlikelerden sakınmasının ve hem kendilerinin hem de ileride çocuğun sınıf atlamasını sağlayarak da gelecekteki tehlikeleri savuşturmasının bir yaşam stratejisi haline geldiğini iddia ediyor. Özellikle ekonomik kaynakları kıt ailelerde bu aşırı ebeveynlik de annenin uhdesinde yer alır. Bazıları da samimi bir inançla çocuklarının hayatta daha yenilmez, daha iyi yerlerde olacağını düşünüyorlar bu şekilde. Oysa, yanlış bir düşünce bu. Siz bütün zamanınızı, bütün imkanlarınızı sadece çocuğunuza hasrederek, çocuğunuzu adeta kutsallaştırarak, ama onun hemen yanında oturan sınıftaki bir başka çocuğu, ya da yoksul mahallesindeki bir çocuğu, Suriyeli öksüz bir çocuğu görmezden gelerek, başka çocukların problemlerine tamamen duyarsız davranarak iyi bir anne olamazsınız. Çocuğunuzu elinizden gelen imkanlar ne ise o ölçüde, gayretle, ahlaklı, temiz, seciyeli, karakter sahibi olarak yetiştirmeye çalışırsınız, ondan sonra da ona kendi kişiliğini deneyeceği, yanılacağı ve geliştireceği bir boşluk alanı bırakırsınız. Her alanı doldurduğunuz, daralttığınız zaman çocuğunuzun kişiliği gelişemez. Burada bilhassa, şehirli, orta sınıf bir anne tipinden bahsediyoruz. Ama çocuğun her şeyine yetişmek zorunda hisseden bu tür aşırı ebeveyn anneler de bir süre sonra bu aşırı mükemmeliyetçilikten yoruluyorlar ve “Ben çocuğuma iyi bir anne olamadım” diyerek kendilerini tüketmeye başlıyorlar. Çocuğunuz siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın sonuçta ortalama %60 oranında, genetiği onu nereye çekiyorsa oraya doğru meyledecektir. Bir zamanlar ders kitaplarında, çevre- genetik etkileşiminde oranlar %50-%50 şeklinde yer alırdı, şimdilerde son gelişmeler ve araştırmalar ışığında, hayatımızın ve karakterimizin genel çehresi üzerinde %60 genetik, %40 çevre amildir deniliyor. Bu alanda yazan alanının önemli teorisyenlerinin eserlerini incelemeye çalışıyorum, ne yaparsanız yapın çocuk genetik mizacının çektiği yere doğru gidecektir denilmekte. Siz, o kadar iyi bir annelik yapabilirsiniz ki, belki kötü bir yöne gidebilecekken bunu önleyebilirsiniz ama kalıtsal olarak aktarılan şeyleri de göz ardı edemeyiz. Kaldı ki, sosyal sınıfın ve ülke gerçeklerinin etkisi çok daha yıkıcı bir engel. %100 mükemmel annelik yapacağım diye kendinizi paralasanız dahi, bu böyle. Engelli çocukların anneleri çok yoruldukları zaman bazen danışmaya geliyorlar bana. Onlara “Çocuğunuz o kadar şanslı ki, sizin gibi bir annesi var. Siz çok yoruluyorsunuz ama başka bir anne sizin kadar onunla ilgilenmeyebilirdi. Sizin bu dünyadaki çileniz, imtihanınız, öte dünya öte dünyadaki mükafatınız işte çocuğunuz” diyorum. İşte onların yaptığı mükemmel annelik. Bu anneler mübarek, seçilmiş anneler.

Postmodern zamanların en önemli hususiyetlerinden bir tanesi de bir uzmanlar toplumu yaratmış olması. Burada, bir uzman sıfatıyla annelik üstüne bilmiş bilmiş yazıp çiziyorum. Anneliği deneyimlemedim ama anneliğin nasıl olduğuna ve olması gerektiğine dair bir kanaatim var. Aslında okuduğum kitaplardan süzdüğüm bilgileri ve gözlemlerimi paylaşıyorum. İnsanlar genel bir fikir edinmek, faydalanmak için paylaştıklarımı dikkate alabilirler. Fakat her konuda da uzman görüşüne baş vurmak gerekmiyor. Annelik sevgiyle, şefkatle, doğaçlama, coşkuyla, vecdle ve sabırla yapılacak bir sanattır bana göre. Sanatın uzman görüşü olur mu? Biz sadece “şunu yapma” diyebiliriz. “Şunu yaparsan çocuğunu örseleyebilirsin” diyebiliriz, onun dışında annelere ‘’çocuğunuzu şu şekilde yetiştirin’’ diyemeyiz. Veya “Duyarlı olun” demek gibi, genel ilkeleri koyabiliriz. Üstelik bu akımlar bile zamanla değişebiliyor. Bir dönem çocuk terbiyesinde katı disiplinin önemine dikkat çekilirdi, bugünün şefkati öne alan psikoloji dünyasında bu tarz bir disiplinin barbarca bulunacağını tahmin edebiliriz. Bir yönelim değişti: Çocuğu sev sevebildiğin kadar, çocuk anne kokusuna doysun, çocuk annenin ten temasını, anne bakışını hissetsin, ağladığı zaman yanında ol, diyoruz şimdi. Bütün eski fikirler değişti çünkü hissedişin, empatinin, bir başkasının yerine kendini koyabilmenin en temel saikinin annenin çocuğa verdiği şefkat ve merhamet olduğu anlaşıldı. Yani bir anneden çocuğa şefkat ve merhamet akmıyorsa o çocuk başkalarının duygularını okuyamamaya başlıyor. Zira ‘sadece sevginin okuma yazması vardır’.

Anne, aslında emek veren kişidir. Biyolojik olarak anne olması gerekmez. Evlat edinilmiş bazı çocuklarımız o kadar güzel annelik görüyorlar ki. O emeği çocuk adeta içine sünger gibi çekiyor ve biyolojik annesi olmasa bile sağlıklı bir insan olarak hayata katılıyor, kendisini yetiştiren o insanı her zaman aziz ve kıymetli biliyor. Üstelik bu çok çok büyük bir iyilik ve sevap, çok güzel bir şey gibi geliyor bana. İnsan belki kendi kanından canından olan kişiye daha doğal bir eğilim gösterebiliyor ama hayata yoksun, annesiz babasız başlamış bir çocuğu alıp, onu bütün sevgisiyle büyüten, adeta bir çiçek gibi sulayan, ışık veren, besleyen, şefkat veren bir koruyucu anne dünyaya çok güzel bir insan kazandırıyor, çok büyük bir iyilik yapıyor.

Bir tavsiyem var; evde elektronikten azade bir saat formülü. Evde bütün elektronik eşyaların kapatıldığı bir saat yaratabilirsek, herkesin birbiriyle görüşebildiği, birbirinin yüzüne bakabildiği, birbirinin varlığını hissedebildiği o bir saat içinde küçük çocuklarımızla oynayabilir, daha büyük çocuklarımızla hikâyeler paylaşabilir, daha da büyük olanlarla güncel olayları değerlendirdiğimiz konuşmalar yapabilirsek ve onların dertleriyle yakından ilgilenirsek, onlara fikirlerinin değerli olduğu hissini verebilirsek, bize bir şey anlatmak istediklerinde onları içten bir şekilde dinleyebilirsek – benim de zaman zaman zorlandığım bir şey maalesef – sıkılsak bile o konuşmada kalabilirsek anneliğimizi iyi yapmış oluruz. ABD’de önemli bir psikiyatri kongresine katılmıştım, gelirken uçakta yanımda bir anne-kız bir aile oturuyordu. Hayranlıkla dinledim onları, dönüp bakamasam da kulağım onlardaydı, anne ile kızı neredeyse iki saat konuştular. Kız, iki-üç yaşlarında afacan bir şey. Rollere giriyor, öğretmen oluyor, başka bir şey oluyor. Annesi de onun istediği rollere girdi ve hiç sıkılmadan neredeyse iki-iki buçuk saat kızıyla konuştu. Çocuk adeta bütün hücrelerine kadar o sevgiyi ve ilgiyi emdi. Bu çok değerli bir şey işte. Çocuklarımızın yüzüne bakmak, onların istediği kişi olabilmek, onlarla oyun oynayabilmek, onların hayal dünyasını genişletebilmek paha biçilmez bir hediye.

Buna mukabil annenin çocuğu emdiği, kendi uzvu haline getirdiği, çocuğun şahsi varlığını geçersizleştirdiği, kendinin bir aksamı kıldığı çocuklar da var. Bunlar çoğu zaman narsistik, yani kendine sevdalı annelerdir. Kendine sevdalı anne, çocuğun ayrı bir varlığı olacağını kabul etmez. Onun kendi başına kararlar alabileceğini, yemeklerini artık kendi evinde yemek istediğini, karısıyla baş başa zaman geçirmek istediğini kabullenmez. Her an onun yanı başında olmak ve onu yönetmek ister. Anne olmak çocuğun mazisinin büyük bir kısmını şekillendirme sorumluluğunu taşımak demektir, lakin bu çocuğun geleceğini de annenin oluşturması gerektiği anlamına gelmez. Yetişkin olan evladın kendiliğini ve geleceğini kendi biricikliği içinde deneyimleme fırsatı vermek sınırlarını koruyan bir anne olmayı gerektirir. Çocuklarımızın savunmasız oldukları bir dönemde onların ihtiyacını karşılamış olmamız buna karşılık geleceklerini de ipotek altına almamız anlamına gelmemeli. Maalesef bizim toplumumuzda evliliklerdeki anlaşmazlıkların önemli bir kısmı ana kuzusu evlatlardan kaynaklanıyor. Kendi varlığını anneden tam manasıyla ayrıştıramamış, anneyle göbek bağını kesememiş evlatlar bunlar. Anne ile sevgi ilişkisi sona ersin demiyorum, sevgi sonsuza kadar sürmeli ama psikolojik varlığımızı da annemizden ayrı kılabilmemiz lazım. Yetişkin insanlar olarak hayatta kendi başımıza kararlar verebilmemiz lazım. “Benim oğlum/kızım çok değerli, gelinim/damadım o kadar da değil” diye düşünerek bir tarafı değersizleştirdiğiniz zaman terazinin kefesini dengesizleştiriyorsunuz. Karşı taraf kendini daha değersiz hissettiği zaman öfkeli oluyor ve karşılıklı masa altından vurmalar başlıyor. Bunun yerine şu şekilde düşünmek daha iyi “Oğlum/kızım bu kişiyi seçti, ben oğlumu/kızımı seviyorsam onu da seveceğim. Onun seçimleri bana uygun olmayabilir, o kişi benim gönlümü çok fazla okşamak zorunda değil. Ama seveceğim ve saygı göstereceğim.” Seveceğim derken can ciğer kuzu sarması olmak zorunda da değilsiniz, en azından onun müstakil duruşuna, seçimlerine, hayatına saygı gösterebilirsiniz, güler yüzle yaklaşabilirsiniz. Ona kendi seçimlerinizi empoze edemezsiniz, kızınızı veya oğlunuzu kalkan olarak kullanamazsınız. O sizden ayrı, siz de ondan ayrı bir varlıksınız. Ana kuzuları, annelerinin kendilerini yönetmelerine karşı durarak bunu engelleyebilir. Narsistik annelerin bir mahareti vardır; çabuk küsüp darılırlar, bayılıp fenalaşırlar, ustalıkla ve kolayca manipüle ederler ve bu dargınlığı bir kırbaç gibi kullanırlar. Çocuklarını küserek adam ederler. Çocuklar da aman annemiz üzülmesin diye onların her söylediğine tav olur, bu arada eşleriyle aralarında büyük bir yarık, aşılmaz bir duvar oluşur. Annelerin, evlatlarının kurduğu yeni çekirdek ailenin gidişatına saygı duyabilmesi, evlatlarının ruhunda yaralar açmaktan kaçınması ve onlara koşullu sevgi vermemesi lazım. Koşulsuz sevgi demektir annelik. Annelik şudur; bir bankaya para yatırıyorsunuz ve o paranın size hemen geri gelmeyeceğini biliyorsunuz. Ama o yatırdığınız para doğru yerlere gidecek ve güzel şeylerde kullanılacak. Katlanarak çoğalacak, siz biraz geride durup insanları oldukları gibi sevebilirseniz, o bereket size de kuşatacak. “Çocuğum da büyüyünce bana baksın, beni sevsin” veya “çocuğum evlenince ben onu perde arkasından yönetirim” diye çocuğu seviyorsak işte bu koşullu sevgidir.

Annelik aslında doğumdan bile daha önce hamilelikle başlayan bir maraton. Bazen karşılaşılan hamilelik hüznü diye bir şey var, sonrasında bundan farklı olarak doğum sonrası depresyon hadisesi de var. Hamilelikle beraber bazı hormonal değişiklikler oluyor ve kadınlar hamilelikle beraber daha hüzünlü, daha alıngan olabiliyorlar, eşlerinin dikkat etmesi lazım. Katherine Allison’ın enteresan bir kitabı var, Anne Beyni: Annelik Bizi Nasıl Daha Zeki Yapar? (The Mommy Brain: How Motherhood Makes Us Smarter) isminde. Yazar, hamilelikle beraber ilkin anne beyninin biraz büzüşüp, hafif küçüldüğünü sonra yeniden genişlediğini ve çok daha zeki, çok daha akıllı bir beyin haline geldiğini yazıyor. Beyin tekrardan bir reorganizasyona gidiyor. Zor ve yeni durumlarda ne yapacağını bilen daha akıllı, daha bilge bir beyin oluyor. Allah dağına göre kar veriyor. Ama bazen çevresel şartlar bu doğal seyri çok olumsuz yönde etkileyebiliyor. Mesela eşle veya eşin ailesiyle çok büyük bir geçimsizlik olabiliyor, evde hanımefendinin korunma, kollanma, gözetilme ihtiyaçları karşılanmamış oluyor, çocuğun yüküyle tek başına uğraşmak zorunda bırakılmış oluyor. Hamilelik ve doğumla beraber hayatında çok zor bir dönem başlıyor. Bütün bunlarla yalnız başına mücadele etmek zorunda kalan, duygusal destek alamayan kadınlarda da bazı psikolojik problemlerin ortaya çıkması kaçınılmaz hale geliyor. Doğum sonrasında doğum yapmış kişinin annesinin, o olmadığında veya yorulduğunda kayınvalidenin hemen devreye girmesi çok rahatlatıcı bir şey. Tecrübeli iki anne, münavebeli olarak, sırayla yeni anne olmuş kişinin etrafında pervane oluyorlar. Kız kardeşler, kuzenler, görümce ve eltiler de yardım edebiliyor destek olmak için. Annenin kendini toparlayabileceği zamanı ona kazandıran çok güzel bir gelenek bu.

Annelik konusunda sık karşılaştığımız dertlerden biri de, çocuklar arasında ayrımcılık yapılması. Her gün buna benzer hikâyeleri dinliyoruz. İsmet Özel’in bir dizesi var, “Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda” Çocuklarda açılan bazı yaralar kapanmıyor, çok çok uğraşıldığında bile, şanslıysa, zor kapanıyor. Onlardan birisi de çocukluğunda değersiz hissettirilmektir. Hele ki kardeşine karşı. “O iyi ki var, sen ne demeye doğdun, istenmeden doğdun.” Bu mesajları bir çocuğa verdiğiniz zaman, ömür boyu bununla uğraşıyor. Büyüyor, meslek erbabı oluyor, doktor oluyor, profesör oluyor ama hala içindeki o aşağılanmış çocukla uğraşmaya devam ediyor. Bu, evliliğine yansıyor, insanlarla ilişkilerine yansıyor, çocuklarıyla ilişkilerine yansıyor. Karşılıksız sevgi verilmesi gereken birinin yaptığı ayrımcılık kadar acı veren başka bir şey yoktur.

Yazar Judith Viorst, Gerekli Kayıplar (Necessary Losses) kitabında anne-çocuk kaybını Esas Kayıp olarak adlandırıyor. Çocuğun annesini kaybetmesinin, yaşadığı ilk kayıp olarak annenin, daha sonraki zamanlarda karşılaşacağı kayıplar konusunda onu hassaslaştırdığından bahsediyor. “Anne gitti ve sular buruştu testilerde/ Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir/ Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir.” diye anlatıyor öksüzlüğü Sezai Karakoç. Zor bir kayıptır gerçekten ama çok daha acısı da var: Anadolu’da çok güzel bir dua vardır, Allah sıralı ölüm versin denir. Anne babalar için en zor şey çocuğunun vefatıyla başa çıkmaktır. Çok zor bir yük, Allah bizi bu kadar zor yüklerle sınamasın. Benim meslek hayatımda çocuğunu kaybetmiş annelerle konuşmak en çok zorlandığım anlardır. Çok zordur, kelimeleri nasıl bir araya getireceğinizi bilemezsiniz, günlerce kendinize gelemezsiniz. Size getirilen hikâyeyi yükleniyorsunuz, size danışan insanın kabul edebileceği bir formata dönüştürüyorsunuz onu içinizde, ona yeniden veriyorsunuz. Ama o yükü önce bir yükleniyorsunuz. Çocuk kaybının yükünü yüklendiğim zaman benim bazen omuzlarım düşüyor, konuşacak kelimelerim bazen olmuyor. Hani Wittgenstein’ın bir sözü var, “söylenemeyen yerde susmalı” diyor. Bazı yerlerde sadece duygudaşlık önemli. Sadece paylaşmak… konuşmak, daha fazla kelime, yarayı daha çok kanatır. Bir de “müphem kayıp” denen bir durum var, kayıp ama nerede olduğu belli değil, göz altında, işkencede, savaşta, göçte kaybedilmiş, cesedine kavuşamamış evladının anne. O bile bir teselli, cesede bile kavuşamayan annelerin derdi hiç bitmiyor. Her an bir kapı açıldığında gelecekmiş gibi bir heyecanla yaşıyorlar, her gün o yasları katmerleşerek devam ediyor.

Benim rahmetli anneciğim Nuran Sayar, Allah ona gani gani rahmet eylesin dünyalar iyisi bir insandı. Öyle bir ananın evladı olduğum için kendimi şanslı hissetmişimdir daima. Karıncayı incitmeyen, şefkat dolu, cefâkâr, çok gayretli, sevgiden başka bir şey vermeyen, kimse hakkında kötü konuşmayan, yeryüzünde melek gibi bir insandı. Genç yaşta vefat etti annem. Son döneminde ciddi bir nörolojik rahatsızlık neticesinde her şeyi unutmaya ve bizi de zaman zaman tanıyamamaya başlamıştı. Hastalığın çok ilerlediği bir dönemde ziyaretine gittiğimde benim yüzüme baktı, kim olduğumu zaman zaman hatırlayamıyordu, ama yüzüme baktığında bana “Karnın aç mı?” diye sordu. O halinde, o kadar ağır bir rahatsızlıkta bile analıkla ilgili nüve onun ruhunda kaybolmamıştı.

İyi anneler, uzakta da olsa yakındır ve çocuklarının ellerini asla bırakmaz.

9 Mayıs 2021
Kemal Sayar 

06 Mayıs 2022

İnşirah

“Hiç doğmamış olmayı dilerdim”. Bu cümle terapi odasının orta yerine mıhlanıyor, doktoru hareketsiz, hastayı geleceksiz bırakarak havada asılı kalıyor. Mazinin derin dehlizlerinden yolunu bulmuş bir uğultu, yaşayan her şeyi donduruyor. O, orada kaldığı sürece kımıldayacak bir boşluk bırakmıyor bize, nereye kıpraşsak orada bir heyula gibi yolumuzu kesiyor. Kimi insanlar hayat boyu bir yük taşıyorlar sırtlarında, onu yitirmeye kıyamıyor, denklerini çözüp yeniden bağlayarak bir ömrü tüketiyorlar. “Yorgunum o halde varım, bir yüküm var o halde varım”. Nicedir buraya geliyor, ama galiba bir tavsiye almaktan çok kendi sesinin bu odada nasıl yankılandığını duymak istiyor. Beni kendi acısına tanık tutmak için karşımda oturuyor ve ne konuşursak konuşalım, başladığımız yere geri dönüyoruz. Kısa süreliğine içine alıyor sesimi, ne ki mazinin feryatları kısa sürede bu sesi de boğuyor ve ona yaşadığı her şeyin, kocaman bir mağlubiyete dönüştüğünü haykırıyor. Onca acının yüküyle kamburlaşmış bir beden, ama onları salıvermeye de kıyamıyor. Kendisini onlardan geçirerek tanımlayabiliyor sadece, kıblesi kendi mağduriyeti. Ruhun yaralarından kendilerine bir harita çıkaranlar, işaret yıldızı olarak sadece o yaraları takip edenler, ne kadar yürürlerse yürüsünler yolları hep uzun ve soğuk bir geceye, çocukluğa çıkar.

Kendimizi nasıl hikaye ediyoruz? Bütün mesele burada düğümleniyor. Zira bizi mutsuz eden şey olayların kendisi değil, bizim onlara verdiğimiz anlam. Onca zorluktan arta kalan bir insanın hikayesini, geçmişin zehirli oklarıyla delik deşik edilmiş bir kazazedenin hikayesi olarak mı okuyacağız, yoksa her şeye rağmen direnmiş, düştüğü yerden kalkmayı bilmiş mukavim bir ruhun hikayesi olarak mı? Kendi hikayemizi nasıl yazdığımız, ıstırapla nasıl baş ettiğimize dair bir fikir veriyor. Yeterince iyi anne babalık görmemiş birinin ömür boyu bu mahrumiyeti bayraklaştırması bir şeydir, bu kişinin kendi çocuklarına doğru bir anne babalık yapabilmek için imkanlarını seferber etmesi bir başka şey. İlkinde hayatı tüketen, diğerinde ise onu onaran bir taraf var. Ne kadar canlıyız? Hayata bir şeyler vermeye ne kadar gayret ediyoruz? Kendimizi ‘korunmaya muhtaç’ bir çocuk olarak hikaye ettiğimizde hayattan hep istemeye hakkımız olduğunu düşünüyor ve ona bir şeyler vermeye yanaşmıyoruz. Canlılık hayata katılmaktır, onunla ve onu oluşturan her şeyle bir alış verişe girmektir. Bizi de içine alabilen bir hayat daha zengindir, tıpkı hayatı içimize aldığımızda bizim zenginleştiğimiz gibi. “Her türlü keder” diyor Karen Blixen, “bir hikayeye dönüştürüldüğünde veya bir hikaye anlatabildiğinde, tahammül edilebilir hale gelir”.

Çocukluğun yaralarından özgürleşmenin, zorlukları alt ederek olgunlaşmanın binlerce yolu var. ‘Yaralı çocuk’a saplanıp kalmak bizi gitmekten, gelişmekten alıkoyar. Değişmekten korkarız: Yetersizlik, değersizlik ve reddedilme hisleri ruhumuzu öyle bitap düşürmüştür ki ışıltılı bir geleceğe bir yol bulabileceğimizi aklımıza bile getiremeyiz. Hayat bize o ilk yaraların merceğinden kırılarak ulaşır. Renkler, şekiller, sesler içimize değmeden önce, o merceğin inhiraf süreçlerinden geçer. O ilk acı, ilk örselenme iyileşmediği sürece erişkin hayatımızda kendisini daima tekrar etme eğilimindedir. Acının melankolisi.

Sevgi, zekayı büyüten tek duygudur. İnsan kalbiyle kendisine değecek, onu kendi varlığı içinde doğru bir biçimde görecek, onunla olacak birini arıyor. Sevginin içimize girmesine izin vermemiz gerek. Gözlerinde ışıltıyla bize bakmakta olan kişinin bu sevgisini ne kadar alıyoruz içeri? Onun bizi sevmesine izin verebiliyor muyuz? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır. Görünmez ve duyulmaz olmak. Biri varlığımıza bir yankı, acımıza bir cevap versin isteriz. Bazı yaralar iyileşmez, sadece anlaşılmak ister. Ancak anlaşıldıklarında geçip giderler, hatta başkalarının acılarını ifade edebilmeleri için bir kanal oluşturarak. Vermek almaktır. Bizden esirgenmiş olanı biz başkasından esirgemediğimizde, ıstırap bir armağana dönüşür. Benden esirgenmiş olan beni utandırmasın yeter ki, bu benim kusurum değildi, yaşadıklarım beni daha az insan yapmaz. Tam aksine başkalarına sevgi, anlayış, nezaket ve merhametle yaklaşabilmem için bana bir yol açar. Acı tiryakiliğinden kurtulabilmek için o incinmiş çocuğu iyileştirebilmemiz gerek. Başka insanları, bizim geçmişte karşılanmamış çocuksu ihtiyaçlarımız için zorlamak, insan ilişkilerinde hüsran doğuruyor. Oysa sevmek feragat edebilmekte gizlidir. Benden esirgenmiş olanı kimseden istemiyorum. Sevdiğime yer açmak için, kendi benliğimi geri çekiyorum.

Ruhun yara aldığı her seferinde bir yardım ümidi de vardır. Bu kez bir el uzanacak ve beni buradan çekip çıkaracak. O el uzanmadığında hayal kırıklığı ve güven kaybı büyür. Ama belki de o el çok önceleri bize uzanmıştır da farkında değilizdir. Belki göğsümüzü genişletecek olan yanı başımızdadır.

Daraldığında, sıkıldığında, hiç doğmamış olmayı dilediğinde İnşirah’ı oku.



"İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinnin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah'a şükretmeye teşvik edilmektedir.


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

4. Senin şânını yükseltmedik mi?

5. Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

6. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.

8. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.


   
Kur'an-ı Kerîm'in doksandördüncü suresi, sekiz ayet, yirmidokuz kelime ve yüzüç harftir. Fasılaları, kâf, elif ve be harfleridir. Sure Mekkî olup "şerh" suresi diye de adlandırılır. "Duha" suresinden sonra inmiştir ve konusu da bu surenin konusuyla yakından ilgilidir. Hatta bazı âlimler bu iki sureyi bir sûre saymıştır.

"Duha" suresi, vahyin birkaç gün kesilmesi ve Resulullah'ın gönlüne bir sıkıntının çökmesi üzerine inmiş gönlüne ferahlık gelmişti. İnşirah suresi bu ferahlığı pekiştirerek şanını yüceltmekte ve ona verdiği nimetleri sıralamaktadır.

Surenin meali şöyledir:

"Biz senin göğsünü açmadık mı? Atmadık mı üzerinden yükü? Ki (o ağırlığından) sırtını çatırdatmıştı! Senin şanını yükseltmedik mi? Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. O halde (işlerinden) boş olduğun zaman uğraş (ibadetle meşgul ol) ve Rabbine rağbet et (O'nun rızasını, O'nun sevgisini kazanmağa çalış)"

Bu surede anlatıları şerh-i sadr yani Hz. Peygamberin göğsünün yarılması olayından maksadın ne olduğu tartışılmışsa da genellikle İsra hadisesindeki şerh-i sadr olduğu kabul edilmiştir. Hz. Peygamber bir defa, on yaslarında, bir defa da Mirac öncesinde "göğsün genişletilmesi ameliyesi" ne tabi tutulmuştur. Sure, insanın manevî bakımdan yetişmesinde, kemâle ermesinde büyük önemi olan "İnsan sadrı"na dikkati çekmektedir.

Sûreye ad olan "göğsün genişlemesi (şerh-i sadr)" olayının ilkini Allah Resulu şöyle açıklar: Ebû Hureyre (r.a), Hz. Peygamber'e, ilk peygamberlik belirtisinin ne olduğunu sorar. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap verir: "On yaşlarında iken sahrâya (çöl) çıkmıştım. Başımın üstünde bazı sesler işittim. Bir adam diğerine, "İşte bu o değil mi" diye soruyor, diğeri "evet" diyordu. Bunlar daha önce gördüğüm hiçbir kimseye benzemiyordu. Yürüyerek yanıma geldiler. Birisi kollarımdan tuttu. Hiçbir şey hissetmiyordum. Birisi "yan yatır" dedi. Zorlamadan ve çekmeden beni yatırdılar. Birisi, "göğsünü yar" dedi. Göğsüme çıktı, kan ve acı olmaksızın, göreceğim şekilde göğsümü yardı. "Kin ve hasedi çıkar" dedi. Kan pıhtısı benzeri şeyleri çıkarıp attı. "Şefkat, merhamet ve rahmet doldur" dedi. Çıkardığı şey gümüşe benziyordu. Sonra sağ ayağımın baş parmağını hareket ettirdi ve şöyle dedi: Haydi git ve selâmet bul". Oradan, küçüklere karşı şefkatli büyüklere karşı merhametli olarak döndüm" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 139; İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azîm, İstanbul 1985, VIII, 451)

Taşınması Hz. Peygamber'e ağırlık veren yükün sırtından atılması "geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanmış olması"dır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Allah, bu fethi sana, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak, üzerine olan nimetini tamamlamak, seni dosdoğru bir yola iletmek ve seni sanlı bir zaferle muzaffer kılmak için ihsan etti" (el-Feth, 48/2-3).

Hz. Peygamber'in şanının yüceltilmesi; kelime-i şehadet, ezan, namazdaki tehiyyât, Allahumma salli ve Allahumma bârik duaları gibi doğrudan O'nunla ilgili dua ve niyazlarda açıkça görülür. Ancak, onun ins ve cinnin peygamberi oluşu, âlemlere rahmet olarak gõnderilmesi, evrensel ve son tevhîd dinini temsil etmesi en büyük şereftir.

Her zorluktan sonra kolaylığın iki defa tekrar edilerek bildirilmesi, müminleri zorlukları göğüslemeye teşvik etmektedir. Her gecenin gündüzü, karanlığın aydınlığı olduğu gibi, zulmün arkasından da adâletin, küfrün ardından İslâm hâkimiyetinin gelmesi umulur. Ancak bu kolaylıklara ulaşmak için yüce Allah'a yönelme ve kulluk gereklidir.

15 Nisan 2022

İhtimam- dikkat- zaman eksikliğinden, sevgi ve ilgi eksikliğinden sık sık birilerini parça parça öldürüyorlar

"Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek"

Şiir yazan bir ruh hekimi Prof. Dr. Kemal Sayar, bir televizyon programında şöyle diyordu: "Kâinatta hiçbir söz boşluğa gitmez. Mutlaka yankılanacağı bir kalp bulur, oraya yerleşir." Kemal Sayar ile şiir ve edebiyat halesi içinde insandan, dünyadan ve düzenden sözler ettik. Bu söyleşide hiçbir söz boşa gitmesin, kalbinize yerleşsin.

-  Her söyleşide böyle biraz heyecanlanırım ama ilk kez şiir yazan bir ruh hekimiyle söyleşiyor olmaktan ayaklarım yere değmiyor. Bu yüzden bu söyleşi bir nevi de terapi. Şiiri çok seven biri olarak şiirin sadece bir kelime olarak bile bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Sizin şairliğiniz hekimliğinizden de eski. Peki, ruhun doğrudan temasa geçtiği bir tür olarak şiiri siz nasıl ifade edersiniz? Bir terapi, bir iç döküm ya da sadece bir sanat dalı mı yoksa insanın kendi kendine konuşabildiği bir yüzleşme sahası mı?

Kemal Sayar: Şiiri, kapalı söylemenin, neredeyse susarak söylemenin bir tarzı olarak görüyorum. İyi şairler, kalabalıkları muhatap alan, belagatle, söz kıvraklığı ve kalabalığıyla rakiplerine galebe çalan kalem işçilerinin arasından çıkmıyor. En azından bir okur olarak benim tercihim, şiir zevkim bu yönde değil. Sade, söze takla attırmayan, okuru duygu olarak kavrayabilen şiirin meftunuyum. Bir ortak duygunun aşinası olan insanlar, şairin kelimeleri soyarak, eksilterek, giderek yankıdan oluşan bir imge ve çağrışımlardan yarattığı akışı müşterek bir dilmiş gibi algılıyor. Şair de zaten onlar için yazıyor. Kelimelerin tedavüldeki anlamlarının bertaraf edildiği, yalnızca aynı ruh iklimini soluyan veya o iklimin kayıp diyarlarını özleyen, arayan insanların işittiği, manasını tam çözemese de efsununa kapıldığı bir söz sanatı şiir. Aynı zamanda Naili'nin 'tasrihe mecal kalmadı ima ile geçtik' dediği gibi mecaz ve metaforun sanatı. Duyguya doğrudan erişemiyoruz çoğu kez, bir insana depresyonun neye benzediğini soruyorsunuz ve size 'Kapkaranlık ve çıkışsız bir odada kalmak gibi' dediğinde anlayabiliyorsunuz. Metafor bize bir yaşantının kapılarını aralıyor. Daha derinlerde bir yerde saklı kalmış, nebula halinde bir duyguyu yakalamanızı ve dünyaya çıkarmanızı sağlıyor. Bu manada şifa verici olduğunu düşünüyorum. Has şiir bize hissedip de adını koyamadığımız şeyi anlamlandırabilmekte yardımcı olur. Bizi sarsar, kendimizle karşılaştırır. Bu açıdan şiiri iç dökmekten ya da kendiyle hasbıhalden ziyade terapi odasının sözlü süreçlerine daha yakın buluyorum. Danışanın, sadece erbabının anlayacağı kapalı, kesik, eksiltili, dönüşmüş anlatımı, sözün adeta bir tercüme sürecinden sonra tıpkı rüyaların dili gibi sahibine göre yeniden yapılandırılarak, yorumlanarak bir anlam kazanması dile getirilenleri şiire yakınlaştırır. Hep söylerim, bazı terapi seansları şiire benzer, ruhum öyle yıkanır o odada. Şiir diyemiyorsak da poetik metinler oldukları rahatlıkla iddia edilebilir. Hem şiir hem de psikoterapi, duygular hakkında düşünme ve "düşünceler hakkında hissetme" girişimleri olarak görülebilir: Zihinselleştirmenin özü budur. İnsanlar, aşk, sevinç, umutsuzluk, ölüm ve kayıp gibi yüksek bir duygu durumundayken şiire ve psikoterapiye başvururlar.

- Ricat, İki Güneş Arasında ve Hızır ile Roza başlıklarıyla bir araya gelmiş Bütün Şiirler kitabınızda pek çokları gibi benim de kapılıp ezber ettiğim Ruknettin'in kalbi için kehanetler adlı şiiriniz bir hekimin hastası gibi konuşuyor. Öyle bir hasta ki, 'gayya kuyusu' derken okuru da o kuyunun içine indiriyor. Halini böyle beyan edebilmesi bir şairin hekim bile olsa insan okumaktan, dinlemekten yaralar aldığını düşündürüyor. Elbette hekimler de hastalanabilir gayet de tabii. İnsan dinlemek kolay iş değil. Aşağıdaki şiirinizde de böyle bir beyan var sanki? Şiir şifalı bir şey evet ama şiir yazmakla okumak arasındaki gibi iyileşmekle ötelemek arasında da bir fark var mı? Öteleyen iyileşir mi?

dileseler Tanrı'dan
ruhun eşsiz karanlığına
gözleri alıştıracak bir lamba
bir yöne tayini ya da
yağmurla boran
yolla yolcu arasında
dans eden psikiyatristler
bir kendilerini iyileştirebilseler!

Hepimiz belki de 'yaralı şifacılar'ız ve kendi şifamızı arıyoruz

Tam isabet! İnsanlar kendi yaralarını sağaltmak istemeseler niye psikiyatri hekimi olmaya niyetlensinler? Hepimiz belki de 'yaralı şifacılar'ız ve kendi şifamızı arıyoruz. 'Ruhumun kuyularına bağırıp da/ Gelen sesle dönmeseydim meşke/ Neme gerekti benim tababet-i ruhiye?'… Bir şairin şiiri her zaman hülyalı, coşkulu, ümitli kılmaz dinleyeni, bazen de şairin dilinden okurun ruhuna ifritler, kezzap ve agular bulaşır. Kömür dumanı gibi soluduğunuz bir şiirle zehirlenebilirsiniz. Bazı şiirlerden sonra insan onulmaz yaralarıyla baş başa kalabiliyor. Aynı şey, terapi odalarında da gerçekleşebiliyor. "Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzuli'yem/ Bu alamet ile bulur beni soran olsa nâm-ü nişânımı" beyitini çok severim, bir kitabıma da isim olarak verdim. Bizim danışanlarımızın bilhassa ağır yaralanmış, bimar ruhlar arasından, kendi ufunetini güvenip eline sarıldığı doktoru da tanısın isteyenlerin içinden geldiği göz önüne alınırsa, daha ağır bir mesleki risk altında olduğu da söylenebilir ruh hekimlerinin. Mesleğimin başında, henüz daha tecrübesiz olduğum zamanlarda terapi odasındaki bu aktarımın etkisinde daha ağır şekilde kalıyordum ben de. İsmet Özel, "Dünyaya alışan şiir yazamaz" demişti. Maalesef zamanla şairliğimin yerini psikiyatristliğimin almasının nedeni de bu dünyaya alışma süreci. 'Şair ve doktor' başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: 'Daha derin yaralar için doktor yetmez. Şairin de orada olması gerekir.'  Yine de şairin orada olması gereken zamanlarda halen görev başına çağırabiliyorum aziz hatırasını şükür. İyi bir şiir okuruyum üstelik öyle olduğumu düşünüyorum. Danışanlarıma şiir tavsiyelerinde bulunduğum gibi, öğrencilerime de şiirle ülfet kurmalarını salık veriyorum. Bizim mesleğimizde insan ruhunun henüz adı konulmamış ilişki, duygu ve sezgi biçimlerine muğlâk ve müphem de olsa aşina olmak için, tanı kitabının önünde yürüyebilmek için şiir, hikâye ve roman okuru olarak ince bir zevk edinmek zaruri. Bilhassa da kendi edebiyatımızın zirve isimlerini, şairleri, edipleri sürekli ve dikkatli bir nazarla okumamız lazım, çünkü her kültürün kendine münhasır anlamlandırma dinamikleri olabiliyor, bazı kültürler açısından hastalık sayılması gereken ruhsal durumlar, başka kültürün genel yapısında farklı bir raddeye kadar kabul gören, onaylanan süreçler olabiliyor. Mesela bizdeki melal duygusu veya yas süreçleri gibi. İşte bunları anlamak için de sosyolojik, antropolojik analizler kadar edebiyata da başvurmak gerekli. Edebiyatı sadece bir anlamlandırma, zihinselleştirme aracı olarak görmüyorum tabii ki, yekdil olmanın, hemdert olmanın yani empatinin belirli bir türünün iyi terapistlerin vazgeçilmez niteliği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun gibi genç meslektaşlarıma sıklıkla Neşet Ertaş gibi bu toprağın abdallarını dinlemelerini de salık veriyorum. Psikiyatri görüşmelerinde şiirler üzerinden yorum yaptığım da oluyor, görüşme sonlarında şiir salık verdiğim de. Evet, şiir terapötik bir rahatlama sağlıyor, hepimizin yaşam sevinci, direnç ve ümit aşılayan, kana doğrudan karışan ince ve derin sözlere, güzel sözlere ihtiyacı var. Gündelik yaşamını aksatacak, insanlarla ve yaşamla ilişkilerini baltalayacak kadar ruh sağlığı örselenmemiş insanların, kendi kendilerini sağaltacak rutinlerinden biri olmalı şiir ve edebiyat okurluğu, hatta yazarlığı. Bazı nevroz türleri şairin meleklerinin kanat açıklığını belirler. Rilke, "Ya şeytanlarımı kovayım derken, meleklerimi ürkütürsem?" diyerek terapi almaktan imtina etmişti. Ancak, şiirin sadece yan bir uygulama olarak kullanılabileceği daha ağır tablolarda muhakkak uzman yardımı almak gerekli. Terapi ve gerekirse ilaç desteğiyle, hastanın tekrardan yaşama tutunabileceği, rahatsızlığı yaratan iç dinamiklerini ve çevresel şartlarını şuurlu bir bakışla gözleyebileceği bir duruma getirebilmek gerekir ki hasta yaşaması gereken kederleri ve mutsuzlukları cesaretle yaşayabilsin, hayatını dönüştürebilsin. Freud başarılı bir psikanalizin, hastayı mutlu eden değil, hayatın olağan mutsuzluklarını, meşru acılarını gereğince göğüsleyebilecek duruma getiren analiz olduğu düşünürdü. Tedavi sonrasında, şiirle melale, melankoliye, daüssılaya yine güvenle düşülebilir.

Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır

Şiir demek ses demek. Her kitabın içinde bir ezgi var gibi gelir bana. O sesi duymayan kelimelerin anlamlarını anlayamaz zannederim. Şiiri, şairi çok mübalağa ettiğim düşünülmesin, çünkü her şair böyle değildir. O duymak istediğimiz sesi şiirine giydirememiştir kimi şairler. O halde o şiir kimseyi iyileştirmez. Çünkü onu yazmaya iten öfkenin içinde yazdığı şiiri de boğup bırakmıştır. "Affetmek" üzerine bir konuşmanızda şiirinizdeki sesi duyduğumdan beri böyle düşünüyorum. Ama o insana huzur veren ses sadece affetmekle kavuşulacak bir şey mi? İnsan affedilmek de istemez mi? Affedilmediğini bilen insanın şiiri neden insana iyi gelecek şarkıyı söyletmez? Affedilmediğinde ne yapmalı insan?

'Şiir ses ile anlam arasındaki tereddüttür' diyor Paul Valery. Şiirin kullandığı materyal, malzemesi kelimeler olduğu için sıklıkla konuşma dilinin işlevini de yüklendiği, yani bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünür ehl-i hıred olmayan insanlar. Ancak şairin asıl işi, ruhunda biriktirip damıttığı renklerden, manzaralardan, mana ve seslerden bize bir ahenk tertip etmektir. Valery de bu sözüyle kelimelerin davranmaları gerektiği gibi davranmadığı bu halden bahsediyor gibi gelir bana. Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır. Bunu, darbenin hızı ve gücüyle, iç ritmiyle, uyağıyla, vezniyle, redifiyle de başarır. En vezinsiz görüneninde bile bir iç ahenk dalgalanır iyi şiirde. Yine İsmet Özel'in ifadesine başvuracağım, "İyi şiirleri (iyi müzikte olduğu gibi) okuduktan (dinledikten) sonra eserde kendimize ait ve hiç kimseden ödünç almadığımız bir şeyi unutmuş, kaybetmiş, bırakmış gibi oluruz. Kendimize ait o şeyden vazgeçmediğimiz yahut o şeysizlikten duyduğumuz mahrumiyet acısına duçar olduğumuz zaman bir daha, biraz daha yanaşırız esere. Kendimize ait başka bir şeyi oralarda düşürmek pahasına." demişti. Bu ilişkinin, yani iki yokluğun takas edildiği, birbiriyle dolup taştığı bu alışveriş, hakikatin dile getirilebildiği en üst form kabul edilir bu sebeple. Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek. Konuşmalarımda, sözün güzelini söyleme çabam bundan. Çünkü işe yarayan tek söz, bağrımızda aşinasını bulandır. Denk geldiğiniz konuşmamın sizde bir yankı yaratabilmiş olmasının nedeni de ihtimal ki budur.

"Hınç oklarını aradım gözlerinde /Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin /Yaralar ve ışıklar içinde."diyor Pablo Neruda. Evet, ışık yaradan sızar ve yaralarını gördüğünüz birine sonsuza dek düşmanlık edemezsiniz. Affediş belki orada başlar. Affetmek, yalnızca yapılan şey bağışlanamayacak türden bir şeyse hükmünü icra eder diyen düşünürler de var. Bu, insanın muktedir olduğu bir hal değil belki, yalnızca ilahi inayetin başarabileceği bir şey. Mesela Jankelevitch'e göre affediş beşerin takat yetiremeyeceği bir şeydir, zira ya bir mazeret ya da yanlışa çanak tutmayla zedelenecektir. Gerçek bir affediş göklerden gelen bir bağıştır, ilahi alanın beşeri alana bir temasıdır, mucizevî ve ilham vericidir. Geleceğe dönüktür ancak geçmişle ilişkimizi de değiştirebilir. İnsan, bağışlanamaz bir şey yaptığını düşündüğünde bile af dilemeli ve mümkün olduğu ölçüde davranışının sonuçlarını telafi edecek ödünleyici davranışlarda bulunmalı, bağışlanma dileğinde ısrarcı, sabitkadem olmalıdır. Muhatabı tarafından affedilemediği halde bile, insanın yükünü hafifletecek bir şeydir bu. Ayrıca hem başkalarını hem kendimizi yargılarken hiç göz önünden ayırmamamız gereken bir ölçü, insan için esas olan hata yapmamak değil, hatasıyla büyük ve güzel şeyler yapabilmesidir. İnsanın yeryüzü seferi bir hatayla ve af dileğiyle başladı, bizim mitsel öykümüz bu; "Kahramanın yolculuğu." Hatamız başkasıyla beraber bizde de bir yara açtığında, o yarayı iyileştirmek için yaptığımız her güzel davranış, birilerine iyi gelecek ve dünyada hayrı büyütecektir. Affetmek geçmişi değiştiremez ama geleceği genişletir. Sizin de üzerine harikulade bir yazı yazdığınız, yakın zamanlarda yitirdiğimiz büyük şairimiz Sezai Karakoç, 'Af dilemeye geldim/ Affa layık olmasam da…' demişti. Belki bu yolculuğa önce kendimizi affedebilmekle başlamalıyız.

Hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık

Hüzün Hastalığı'nda hüznün insanı sahici kıldığını söylüyorsunuz. Böylece kendi kendime "Hüzün Hastası" teşhisini koyabiliyorum ben de. Fakat şu soruya yanıt vermek ister misiniz bilmiyorum, ben bu tanımlamayı bir hekimden çok bir şairin yaptığını düşünüyorum. Şöyle; gözlemden çok birebir tecrübe edilmiş de bu tanımlama vücut bulmuş gibi sanki. Siz hiç Hüzün Hastalığı'na kapıldınız mı? Bir yazan olarak değil bir hasta olarak soruyorum, hüzün insanı öldürecek kadar güçlü bir hastalık mıdır? Tedavisi nedir?

"Hüzün duyabilen her ruh iyiliğe muktedirdir" diyor Tom Amcanın Kulübesi'ni yazan Harriet Beecher Stowe. Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar. Kutsalla temas insanın kırılgan olduğunu fark edebilmesiyle mümkün... Hüzün insanı kendi kırılganlığıyla temasa sokar. Firavunlaşan bir ego önünde diz çökeceği bir Tanrı aramaz, o zaten kendisini tanrılaştırmıştır.  O yüzden hüznü bir hastalık olarak değil, bir uyandırma çağrısı olarak ele alıyorum. Hüznümüzün medikalize edilmesine, bir hastalığa dönüştürülmesine karşı durmalıyız. Pek çoğumuz eksikliğini hayatın dağdağasında fark etmeden yaşayıp gitse de insan yitiği olandır. Hüzün, kaygı, hüsran duyguları bizim varoluşsal zeminimiz. İnsan yaşamının potansiyel bir tekâmül süreci olmasının mesnedi bu duygular. Hekimlik, modern tıbbi bir disiplin olarak değil de kelimenin kökenindeki "hikmet" manasıyla irtibatlandırılarak ele alındığında, bu bir hikemi saptama. Şairliğime vermeniz, hüsn-ü teveccühünüz. Öte yandan, şiir de hikemi bir eyleme tarzıdır, bunu göz ardı etmiyorum. Ben de geniş ve ince düşünmeyi, derin hissetmeyi önemseyen, kör topal da olsa bu şekilde yaşama gayretinde, bunu başarabilen insanlara satırlarında bile olsa yakın olmayı seven bir insanım. "Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız" diyor Nazım Hikmet'e yazdığı şiirinde Hilmi Yavuz. Hüznün bir tedavisi yok... Olmasın da. Ama sevinç ve neşe de olsun hayatımızda. İnsan hüznü hissedebildiği kadar sevince de yer açabiliyor hayatında zaten. "Hüznü" yani şair İlhami Çiçek'in tabiriyle "kalbi" olmayanın sevinçleri ve neşesi de yapma çiçekler gibi. Vitrinlik. Hüznün kendisi ölümcül değildir bu sebeple, dirimseldir hatta. Yas duygusu bile böyledir. Ama hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon öte yandan, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık. Onun için de başarılı sonuçlar veren farklı tedavi yöntemleri ve terapötik yaşam pratikleri mevcut. Benim hüznümü soruyorsunuz. Üç beş iyi şiir ve yazımın tamamı, hüznün dostluğu ve cömert ikramlarıyla ortaya çıktı.

Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır…

Konuştuğu gibi yazan biri ne iş yaparsa yapsın -güzel konuşmak sünnettir derdi dedem- güzel konuşuyorsa zaten yaraya merhem gibi bir şeydir sanırım. Bütün kitaplarınızdaki gibi gündelik hayatta da kullandığınız üslubu önemsiyorum, seviyorum. "İnsan dinlemekten bembeyaz olmuş bir adam" diyesim bile geliyor size bu yüzden. Üslubunuz sesinize, yüzünüze yayılmış sizin. Yavaşla'da (Kızılderili anlatısı) "O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor" derken ruhun ihtiyacı olan sözlerin, değerlerin de geride kaldığını görüyoruz. İsmet Özel bir şiirinde "Ne kaybettiğini hatırla" der. Pek çok toplumda bu böyledir belki ama bir takım değerlerin temelini oluşturduğu bizim toplumumuzda üslubumuz neden değişti, konuşurken neden güzel konuşma ihtiyacı duymuyor, bunun karşımızdaki insana da iyi geleceğini düşünmüyoruz? Ne kaybettiğimizi neden hatırlamıyoruz?

İnsan kendi içinde başka bir varlık, dışarıdan göründüğü haliyle başka bir varlık. Dilerim bu güzel sözleri hak edecek bir kişiyimdir, değilsem de olurum. Eskiler, sözün canı olduğunu söylerdi. Bu, söze karşı yalnızca tasavvufi bir yaklaşım da değil. İnsanlığın en erken uygarlıklarından itibaren, modern dönemlere kadar, sözün, Tanrı kelamının varlığa şekil ve madde verdiğine inanılırdı. Sadece kitabi dinler değil üstelik malum üç kitapta da yer alır bizzat sözün varlığı yarattığına dair (Tanrı ışık olsun dedi, Başlangıçta söz vardı, Ol der ve olur) benzer ibareler. Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır: Rengi, sıcaklığı, anlamı, güzelliği. Jacques Ellul'ün Sözün Düşüşü kitabı, modernlikle beraber gelen bu zihniyet dönüşümünü çok da şiirsel anlatan bir kaynak eser, her fırsatta tavsiye ediyorum. İlahi dinlerin dışındaki inançlar da büyünün, kehanetin bu sözle yaratma yeteneğinin insan tarafından ödünç alınmış bir sureti olduğunu kabul ederdi... Rabbin isimlerinin, sıfatlarının insanda tecelli ettiğine inanan bir inanca dâhiliz, sözün canlı olduğuna ve yaratabildiğine inanıyorum ben de. Yok etmek için değil, yaşatmak için, yaşamı güçlendirmek için söz söylemek gerek, hayrı söylemek en nihayetinde budur. 'Ya hayır söyle ya sus', ne güzel bir öğüt değil mi? Güzelliği yitik malımız saymalıyız, her yerde onu baş tacı etmeliyiz. Biz niye böyle olduk? Çirkin söz, çirkin eylem nasıl metastaz hücresi gibi bu denli hızlı yayıldı? Bu konuda saatlerce konuşabiliriz. 'Güzelliği arıyorsan önce sen güzel ol' diye yazmıştım, güzellik nerede ve hangi mevzide olursak olalım her birimizin arayıp bulma sorumluluğundadır, herkes bir yerden başlasın.

Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti…

Sizi farklı kılan elbette ki şair oluşunuz. Doğarken insanın değerli olduğunu unutmamışsınız. 'Yazan biri' demiyorum dikkat edin lütfen. Şunun için söylüyorum, pek hoşlanmadığımı da belirterek, açık sözlü olmak gerekirse kişisel gelişim kitaplarını sahte ve ticari buluyorum, onları yazanları da. Çünkü kişiye özel değil. Herkese aynı eğitimi aynı biçimde veren sistemi eleştiren bu kitaplar zaten baştan tutarsızlık değil mi? Bu bir meydan okuma değil ama burada bir yanlış var. Kocaman bir zaman kaybını insanın kalbine bir boşluk gibi iliştiriyorlar. Öte yandan bir de 'hasta hikâyelerini' televizyonlara satan psikiyatrist yazarlar var. İsmi değiştirmek bir şey ifade etmiyor, çünkü hikâye değişmiyor. Bir terapi gibi değil, toplumsal bir travma veba gibi yayılıyor, "bütün bunlar gerçek mi?" diye... Bir kritik yaratmak için değil ama bir hekim olarak bütün bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Psikiyatri ve Kültür'e buradan bakarsak eğer bu insanların kaderine, hayatına negatif bir müdahalede bulunmak değil midir?

Kişisel gelişim pazarı, mutluluk vecibesinin insanlara dikte edildiği ve bunun da ancak sosyal persona, romantik ilişki ve maddi başarı alanlarına bir kariyer gibi yaklaşarak elde edilebileceğine dair bir anlayışı zihinlere zerk eden modern bir kült. 'Mutluluk Endüstrisi' deniliyor buna. Belirttiğiniz gibi şahsi niteliklerin göz ardı edildiği ve tamamen kişinin kendi imajını bir tüketim nesnesi gibi pazarlamasına yönelik geliştirilmiş stratejilerden müteşekkil. Kadim geleneklerin insanı terbiye eden tekâmül ve olgunlaşma süreçlerinde, insanın "olma" kaygısı odak noktadayken, kişisel gelişimde odakta yer alan "sahip olma"; prestijli bir işe, vitrinde yer alacak eş- sevgili, başarılı çocuklara, network işlevi görecek sosyal çevreye, maddi imkânlara nasıl erişilebileceğine dair tüyolar, kısa yollar, dışarıdan sokma akıllar. Oysa mutluluk, sahip olarak elde edilebilecek bir hal değil, mutluluğu kabul edebilecek ruhsal bir dönüşüm gerçekleşmeden insan sadece ele geçirmenin anlık coşkularıyla yetinmek zorunda kalacak. Anadolu kültüründe yaygın olarak yapılan bir yörük duası çalındı yakınlarda kulağıma: "Allah'ım! İlk önce dağa taşa ver. Ormana, hayvanlara, suya ver. Ondan sonra insanlara, kapı komşuma, muhtaç olana ver. Peşi sıra da bana ver!.." diye. Bunu kişisel gelişim kitaplarında bulamazsınız. İnsan evladı çok geniş bir varlık halkasının bağımlı ancak ikame edilemez bir parçası madem, içinde yaşadığı topluma bigâne kalarak yalnızca kendi selametini öncelemesi gaflettir.

İnsanların, psikolojik problemlerin herkes için olduğu, profesyonel yardım almanın, psikoterapist veya psikiyatriste gitmenin kınanacak ayıplanacak bir hal olmadığı bilincini edinmeleri açısından bu alandaki yapımları her ne kadar faydalı bulsam da, danışanların gerçek hikâyelerinin televizyonda meze yapıldığı yapımlara olumlu bakmıyorum. Ayrıca kendim seyretmesem de sosyal medyadaki tepkilerden çok ağır psikolojik duygu durumlarının istismar edildiği izlenimi edindim. İsimlerin saklanması zaten bir yasal sorumluluk. Burada yarattığı etkilerin de ötesinde bir mecra olarak televizyonun hikâyeleri dönüştürdüğü anlam zeminine dikkat etmek önemli bence. Didem Madak'la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti, "Çocukken kuzenimle evcilik oynuyorduk. Dövme işini abartıp bebekleri yerden yere çalmaya başladık. Teyzem, ne yapıyorsunuz dedi, onların da canı var. Biz şaşırıp duraksadık. Onlar canlı değil ama dedik. Evet, ama demişti teyzem, siz onları canlı farz ediyordunuz döverken." Yazarından, izleyicilerine kadar bu yapımlara konu insanların canlı insanlar olduğunun gayet bilincinde herkes ve televizyonun onların hikâyelerini nasıl kullandığına bu yüzden aldırmamız gerekiyor. Ve en nihayetinde insanların hikâyeleri onlara aittir, o hikâyeleri dönüştürmeden, olduğu gibi yazıya veya filme dökmek bir tür acı pornografisidir.

Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi

- Ruhun Labirentleri'ni okuduğumda kalabalıklara bir de onun dışındaymış gibi baktım. Eğitimin bir parçası olması gerektiği için çok ağır vakaların bulunduğu kliniklerde de bulundum. Kalabalıklara da kliniklerdeki hastalara da bakarken 'hınç'a maruz kaldıklarını gördüm. "Çıt!" Demiş kırılmışlardı. Onarmak mümkün değildi artık onları. Hiç kimsenin hiç kimseye benzemediği halde aynı şiddete maruz kaldığını ve aynı şeyler yüzünden yaşamadıklarını sadece nefes aldıklarını gördüm. İnsanın "hiç olmasa da olur şeyler" yüzünden kendilerini mahvettiklerini… İnsan öleceğini unutur mu? Unutursa ne olur? Ruhun Labirentleri 'modern insan'ın yarattığı ölme biçimleriyle mi dolu? İnsana gözleri görsün diye verildi ama insan bunları görmeye nasıl dayanıyor?

Ölüme, yaşamın sonunda başımıza gelecek bir biyolojik süreç olarak bakıyor büyük çoğunluk. "Bazıları kendi ölümlerini bir türlü ölemiyor, başkaları sık sık ölüyor." diyordu Heidegger. Ölüm konuşur hayatımızın ortasında aslında daima. Kendi ölümünü ölmeyi başarabilmek için kendi hayatını yaşıyor olmanın sorumluluğunu cesaretle üstlenmek gerekiyor. Kimdi hatırlayamadım şimdi, 'artık hayattayken ölüme ölümden sonraki hayattan daha fazla inanıyorum' diyordu. Bir 'yaşayanlar mezarlığı'nda yaşıyoruz ve 'ölümden önceki hayat'ı neredeyse yaşamayı bilmiyoruz. Ve bazıları da sık sık öldürülüyor henüz yaşamları sona ermeden. Yaşam sevinçleri, hevesleri, ümitleri, güvenleri, sevme yetenekleri öldürülüyor insanların. Bunu kötülük olsun diye de yapmıyor ekseriyetle insanlar, en fenası bu. Anne-babalar, eşler, işyerinde amirler, eğitimciler, yöneticiler, akrabalar, arkadaşlar yapıyor birbirine. Hayatın gerçekleri, iş veya akademik başarının zorunlulukları, alışkanlıklar diyerek, ihtimam- dikkat- zaman eksikliğinden, sevgi ve ilgi eksikliğinden sık sık birilerini parça parça öldürüyorlar. Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi. Ama modern olmak, daha etkili silahlara, enstrümanlara sahip olmak demek aynı zamanda. İnsanlarda yaşam sevincini ve iyiliği filizlendirmeye, çiçeklendirmeye yönelik eylem ve söylemler edinmeye çabalamalıyız, bu mümkün görünmüyorsa da hiçbir şey söylemeyip geri çekilmeyi bilmeliyiz. George Eliot'un çok sevdiğim bir sözü var, mealen, 'dünyanın iyiliği biraz da elinden kötülük gelebileceği halde bunu yapmayan, inatla gizli saklı yaşayan ve şimdi ziyaret edilmeyen mezarlarda yatan kişilerin tarihe geçmemiş eylemlerine bağlıdır.'

Yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını biliyoruz

- Bir hekim olarak da bir şair, bir öykücü olarak da yazdığınız, bir araya getirdiğiniz bütün metinlerinizde insanı mutsuz eden şeyin "unutmak" olduğunu gördüm. Ben unutmamam gereken bir şeyi unuttuğumda sanki hayatımı kaybetmiş gibi hissediyorum, bir anlığına da olsa. Fakat insanların çoğunluğu kendilerini unutmuşlar, çevrelerini. Hayatının koşulları altında ezilenler de konfor içinde yaşayanlar da öyle. Bazen insanın canı acıyacak ki yaşadığını anlayacak sözünü zalimce bulurdum. Fakat artık böyle düşünmüyorum. Acının aklı insanda sabit tutan bir yanı olmalı? Acı çekmede insanın eşiğini nasıl belirleyeceğiz? İnsan canı acımayınca daha mı çabuk unutuyor her şeyi?

Unutmak, hafızanın bir hastalığı yahut eksikliği olarak düşünüldüğünden, "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" derdi eskiler. Ama bunun böyle olmadığını biliyoruz bugün. İnsan, merhametle unutmaya muktedir bir varlık. Bilinçli bir unutmadan bahsetmiyorum elbette, hafıza, hatırlamanın acısının benliği parçalayacak kadar güçlü olması durumunda seçici bir ayıklamaya gidiyor ve bazı şeyleri unutuluşun sislerine gömüyor, bağıntıları nedeniyle unutması mümkün olmayan bazı şeyleri de kurgu içinde değiştiriyor, o şekilde sahte bir anıyla hatırlıyor. İnsanın zihinsel yetileri bir sağ kalım muharebesi yürütüyor, bu açıdan unutmak bir zayıflık değil, mucizevî bir meleke. Unutmanın, insanı, başına gelen şeylerin esaretinden kurtaran bir özgürlük hamlesi olduğu bile söylenebilir. Çocukluğunda sistematik olarak istismar ve şiddete maruz kalmış bir çocuğun, bu bilinçli anılarla ömür boyu yaşamak zorunda kalmasını hayal edin, böyle bir geçmiş, kusursuz bir hafızayla ancak lanetlenebilir. Bu yüzden unutmak bir lütuftur ve bunu böyle kabul etmek gerek. Ve yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını da biliyoruz. Beden hatırlar. Psikolojik rahatsızlıkların pek çoğunun kökeninde bilinçli hafızanın unuttuğu şeyler hakkında bilinçaltının attığı çığlıklar vardır. İnsan, bilinçli olarak hatırladığı şeyleri zamanla değiştirebilir, hatıraların rengi solar, sesi kesilir; ama unutmak için gömdüğü şeyler pırıl pırıl, eksilmeden, tüm yaşanmışlık duyumlarıyla saklanır bilinçaltında. Psikanaliz de bu problemli geçmişi elden çıkarabilmek için erişilebilir hale getirme sürecidir. Kişisel acıları, hazinesine hırsla sarılan cincüceler gibi saklayıp onlara sarılmanın salık verilecek bir yani yok o sebeple, insanın yüzü yaşama dönük olmalı. Zamanı geldiğinde, yeteri kadar güçlenip büyüdüğünde tekrar onları gün yüzüne çıkarıp insanın onlarla yüzleşebilmesi şartıyla… Toplumsal acılar içinse psikanaliz sürecine benzer şekilde, maşeri vicdanı tatmin eden bir yüzleşme ve adalet aşamasından geçmek gerekiyor.

Unutmak, düşünmenin de temelidir ilginç şekilde. Bağıntılar kurmak için olguların bazı yönlerini yoklarmış gibi unutarak soyutlamak ve başka şeylere benzetmek gerekir. Çünkü kavramlarla düşünürüz, nesnelerin kesin algılarıyla değil. Bu zaviyeden bakınca yazma eylemi bile hatırlama türünden değil, unutma türünden bir edimdir. Yüksek zihinsel melekelerin tamamı da böyledir. Borges'in Funes'in Belleği hikâyesi, hatırlama ve unutma hakkında çarpıcı bir hikâye, bu konuyla ilgilenenler için tavsiye ediyorum.

Modern yaşamın hızının hizmet ettiği gönüllü bir unutkanlık da var öte yandan. Milan Kundera, "Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendini anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin titrek alevini söndürmek istemektedir." sözleriyle bu sürecin dinamiklerini çok incelikle açığa vuruyor.

- Bütün pandemi boyunca insanlar şunu birden ve iyice anladılar sanırım: "Yalnızmışız!" İlk insandan bu yana belli seviyelerde biz insanoğlu bu yalnızlık duygusunu yaşadık, biliyoruz. Âdem'in yeryüzüne indiği ilk günkü yalnızlığını, Yusuf'un kuyudaki yalnızlığını, savaşların, yetimhanelerin yaşattığı yalnızlığı da tattık, biliyoruz ama insanoğlu ilk kez dünyanın en kalabalık yalnızlığını yaşadı. İnsanın ölünce uyanacağı yalnızlığı diri diri tattı. Bu şimdiye kadar bildiğimiz depresyonlardan çok daha başka bir depresyon çıkardı ortaya. Tarih boyunca her şeyi yaşamış insan neslinin giderek daha dayanıklı olması gerekmez miydi? Bütün bunlar insanın giderek daha tecrübesiz, dayanıksız olduğunu gösterdi. Neden? Tıp, teknoloji gelişirken insan neden zayıflıyor, bunu nasıl açıklarsınız?

Nasıl ki, insanlığın bugün karşılaştığı bakteri ve virüslerin iki bin yıl öncekinden daha güçlü ve dirençli olmasının nedeni, insanın daha dirençli olmasıysa, psikolojik sağlığımız açısından karşılaştığımız risklerin de daha tehlikeli olması, avuntularımızın ve meşgalelerimizin daha baskın olmasından kaynaklanıyor. Doğal olarak daha yalnızız çünkü çok daha büyük kalabalıkların içinde yaşıyoruz. Pandemiye böyle bir ortamda girdik, yani gündelik avuntularımızın neredeyse tamamına yakınından mahrum kaldık. İş yerlerinden, arkadaş çevrelerinin sosyal aktivitelerinden, cafe-restaurant- sinema- tiyatro- konser buluşmalarından. Hazırlıklı olanlar, zaten asosyal ve içedönük bir yaşam sürenler pek de etkilenmediler gözlemlediğim kadarıyla pandemi yalnızlığından. Diğerleri sosyal medya ve ekran üzerinden sosyalleşmenin yeni yöntemlerini deneyimlediler. Yüzeysel ilişkiler bir şekilde ekran aracılığıyla da sürdürülebilir ama her iki kesimden insanların da asıl eksikliğini çektiği şey, yakın temas yoksunluğu aslında. Bir tür 'dokunma açlığı'. Göz göze temasın, birbirine sokulup gülüşmenin, kederlenmenin, kucaklaşmanın, insan dokunuşunun eksikliği, her türlü ruhsal rahatsızlık tablosunun daha da ağırlaşmasının önemli nedenlerinden.

Şifa arayan, şifa bulur

- İnsanı iyileştirmek için ilaçların, teknolojinin çoğu zaman işe yaramadığını düşünüyorum. Beni böyle konuşturan gençliğin verdiği cehalet de olabilir, ama iyileşmek istemeyen biri için bunlar etkili olmaz zaten sanırım. İnsanın iyileşmeye ikna edilmesi lazım. Bu da onun biyolojik yapısından çok manevi yapısıyla ilgili değil midir? İnsanın içine girmek, kalbine bakmak için ille de ilaçlar ya da neşter kullanmak şart mıdır? Sufi Psikoloji buradan ele alınırsa neden önemli?

Koruyucu ruh sağlığı önlemleri de diyebileceğimiz, insanın zihinsel ve ruhsal esenlik durumunu koruyan, onu geliştiren, olgunlaştıran alışkanlıklar, düşünme ve ihsas şekilleri her insanın yaşam tarzı içerisinde yer almalı zaten. Tabiat içinde geçirilecek daha uzun süreler, aile-dostlar-sevdiklerimiz ile yakın ve derin ilişkiler, sosyal sermayenin, geniş aile, komşu ilişkilerinin destek ağı, güzellik, sanat ve edebiyat, felsefe ve bilimle iç dünyayı genişletmek, daha yüce bir varlığa duyulan iman ve güven ile bunu güçlendiren ritüeller... Tüm bunlar bizim yaşama anlam katmamızı, kırılganlığımızı destekleyebilmemizi sağlar. Bunların bazılarını bize başvuran danışanlarımıza da şahsi niteliklerine göre tavsiye ediyoruz zaten. Psikoterapinin açığa çıkardığı, bilinçdışı acılar ve çevresel-kültürel şartların hastaların ruh durumları üzerindeki etkisini analiz ederken bu enstrümanların faydasını göz ardı etmiyoruz. Ancak, ruhsal rahatsızlıkların fizyolojik sonuçlar doğurduğu veya zaten mevcut bazı fizyolojik rahatsızlıkların etkili olduğu hastalıklarda ilaç kullanımı, hastanın yaşamını sadece kolaylaştırmakla ve düzeltmekle kalmaz, kurtarır da. Modern tıbbın gelişimini göz ardı ederek kurtarabileceğimiz, bir nebze rahat nefes aldırabileceğimiz hayatlardan bu yardımı esirgemek, hekimlik mesleğinin deontolojisiyle çelişen bir hal. Bu açıdan, ilaç kullanılması gereken durumlarda sadece terapötik uygulamalardan medet beklemek geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir. Öte yanda psikoterapide iyileşmenin kişinin kendi sorunlarını hikâye edebilmesiyle başladığı söylenir. Şifa arayan, şifa bulur. Pek çok ruhsal tedavide asıl iyileştirici etken kişide uyandırdığı ümittir. Kişinin anlaşıldığını ve bu yüzden yardım görebileceğini düşünmesi iyileşmeyi ateşleyen ana yakıttır. Her sorun ilaçlarla çözülmez. Anlam arayışları, evlat kayıpları, manevi buhranlar standart tedavi yaklaşımlarıyla değil varoluşa dair derin sularda yüzmeyi göze alarak göğüslenip anlaşılabilir. Pozitivist tıp paradigmasının boşa düştüğü yerler çoktur. Bir ölümü söylerken insanların inandığı anlam dairesine yaslanmak tıp adamlarını da rahatlatır. Psikoterapi seansında 'Tanrıya kırgınım' diye söze başlayan birisine, 'Ben bilim adamıyım, o konularla ilgilenmem' diyebilir misiniz?

Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz

- Son olarak siz de farkındasınız elbette artık eşikleri çatlatacak seviyede yükselen toplumsal çöküşün. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, işsizlik, derin yoksulluk insanın ruh sağlını bozmada geçerli nedenlerin temeli çoğunlukla bunlardan ibaret. Bütün bunların yaşandığı bir ülkede elbette o ülkeyi yönetenlerin bu konuyla ilgili iki ayrı bakanlığının olup bu konulara eğilmemesi de bana göre sosyolojiden çok psikolojinin konusu. Toplumun ruh sağlığı ve rehabilitasyonu konusunda insanlara ve onları yönetenlere ne tavsiye edersiniz?

'Çöküş' benim katılmak istemeyeceğim bir kelime olur. Ben yaraların sarılabilirliğine, umudun bir yol bulup bize şifa verebileceğine, hatalarımızdan öğrenmeyi bilirsek yarının bugünden güzel olabileceğine inanmak istiyorum. Kötülük her yer ve toplumda var, yeni iletişim araçlarıyla daha gözle görülür hale gelmiş bulunuyor. Bu da her birimize sorumluluk yüklüyor: 'Ben ne yapabilirim?' Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz. Pek çok olumsuzluğa rağmen dinamik ve zor zamanlarda kenetlenebileceğini göstermiş bir toplumda yaşıyoruz. Hoyratlığın, psikopatlığın, nobranlık ve suiistimalin yeterince cezalandırılabildiği adil bir toplum inşa etmeye çalışmalıyız. İyilerin mükâfatlandırılıp kötülerin hak ettiği cezayı bulduğu bir toplum olamazsak yılgınlık bizi teslim alır. Modern kentlerde insanların ruh sağlığını etkileyen çevresel koşullardan (dikey yapılaşma, orman ve koruların azalması, ulaşım için harcanan vaktin uzunluğu, çalışma süreleri ve şartları, eğitimdeki müfredat yükü ve süresi vs.), sosyal sermayenin (aile, komşuluk, güven ve dayanışmayı sağlayan ilişkilerin tamamı) korunmasına kadar kamu otoritelerine pek çok görev düşüyor. Söylediğiniz gibi derin yoksulluk, eğitimli gençlerin işsizliği ve geleceğe ilişkin güvensizlik de ruhsal problemlerin artışındaki önemli etkenlerden biri.  Sosyal eşitsizlik gerek beden gerekse de ruh sağlığı için en önemli belirleyicilerden birisi, eşitsizlik arttığında sağlıksızlık da artıyor. İnsanların toplumumuzda haysiyetleriyle yaşama hakkına asla halel gelmemesi gerekir. 'Bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerdir' der bilge sosyolog Zygmunt Bauman. İnsana yapılacak en büyük kötülüklerden biri ona karşı kayıtsız kalmaktır. Kayıtsız kalmak onun insanlığını azaltmak, onun haysiyetini zedelemek demektir. Kayıtsızlığın bir biçimi de onun biricikliğini tanımamak, onun iç dünyasının zenginliğini görmezden gelmektir. Kültürler arası düzlemde düşünürsek, insanı kendi varoluşunun biricikliğiyle kavramadığımızda bizden farklı düşünenden yahut sokaktaki göçmenden bir tehdit üretebiliriz. Her türlü siyaset insanı mihver almalı ve ondaki çeşitliliği, zenginliği, rengi, farklılığı görebilmelidir.

Kadın ve çocukların sömürüsüne, fiziksel veya psikolojik, ekonomik şiddete maruz bırakılmasına göz yuman uygulamalar, düzenlemeler ve bazı görevlilerin görev ihmali, ardında pek çok mağdur ve kurban bırakıyor. Olumsuz örnekleri sayıp dökebiliriz ancak bu alanda büyük bir gayretle çalışan kamu görevli ve kurumlarını da tanıma imkânım oldu. Eşgüdüm eksik kalırsa ferdi gayretler de bir süre sonra yorgunlukla boşa düşüyor. Daha insani, birey haklarını güçlendirmeye yönelik tedbirlere ağırlık verilmesi, sosyal hukuk devleti ilkesinin geniş yorumlarının faaliyete geçirilmesi gerekiyor.  Koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin, sağlık kuruluşlarında olduğu kadar eğitim kurumlarında ve öğrenci yurtlarında da yaygınlaştırılması, sosyal hizmet görevlilerinin dezavantajlı durumdaki kişiler için daha aktif rol alması da öncelikle alınacak tedbirler arasında. Ama her şeyden evvel bir 'konuşma ahlak'ını tahkim etmemiz gerekiyor, vatanını farklı biçimlerde seven insanların birbirinden itaat talep etmedikleri, sadece konuşmayı istedikleri, birbirlerinden öğrenebilecek bir şeyleri olduğu hissiyle bir 'diyalojik konuşma'yı başlattıkları bir güzel ahlakı filizlendirmeliyiz. 

- İnsanlar sonradan tanışmazlar, tanıştıklarını sandıkları gün birbirlerini hatırlarlar. Böyle düşünmek, buna inanmak benim çok hoşuma gidiyor. Beni yanıtladınız, beni hatırladınız diyorum. Teşekkür ederim, bir gün yan yana gelmek dilerim.

Ben de teşekkür ederim, bu içten ve güzel sorularınız için. "Kalpten kalbe bir yol vardır" diyor Neşet usta, tez zamanda görüşmek dileğiyle.

İnsanın sessizce yaşayacağı bir histir keder, içe doğru derinleşme sağlayan, sizi manevî yönden olgunlaştıran, dünyanın kırılganlığını ve geçiciliğini duyuran bir his. Kederin artık ilerlemiş bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz depresyon, bir sosyologun betimlemesiyle, 'kendi olma yorgunluğu'dur. İnsan bazen kendisi olmaktan yorulup ümitsizliğe düşebilir. Ama bu sürecin sonunda kendisini zenginleştirebilecek bir tecrübe edinir, hayata dair bir bilgi devşirir buradan. İnsanın iç dünyası mahremdir, oraya herkes elini kolunu sallayarak giremez, kırılganlık ve üzüntüler gösteri programlarına meze yapılamaz.