Altay ÖKTEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altay ÖKTEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Eylül 2014

Katil Bulunana Dek Her Ceset Masumdur

solmuş bir çiçek kadar erdemlisin sevişirken
kırılgan ve biraz hafif
bir tüy süzülüyor gözlerinin önünden
zirveye düşer gibi ölüyorsun aniden
aniden paslı bir maymuncukla açılıyor
yüz yıllık kapın
tastamam uyuyor deliğe ayna
çünkü yüzün yansıyor ıskalanmış aşklara
katili bulunana dek her ceset masumdur
herkes geç kaldığı kadar aittir hayata
kolay ölümler yavaşlatır zamanı
ağır ağır soyunursun, göğüslerin uzaklardan bir anı
kanamalı bir ilkbahar sabahı, çarpık
bir hüzünle istasyona yanaşan
buharlı bir kara tren bacaklarının arası
nemli, hep buharlı, isli ve suskun
kanattığı yerden başlar onarılmaya
buruşturup atar geçtiği rayları
katili bulunana dek her ceset masumdur
morardıkça güzelleşir, koktukça çürütür aşkı
kara bir tren kadar seviyorum,
buruşmuş raylar kadar
boğazını parçalayan itinalı bıçağı


Altay Öktem



27 Aralık 2013

Teşekkür Ederim Baba

teşekkür ederim baba, kırılgan bir yaz
tozlu urbalar, gri bulutlar bıraktın bana
taş duvarlar bıraktın, birkaç metre telörgü
gözaltları kırışmış mor bir kelebek
bıraktın. uçmak adına

teşekkür ederim baba

kapıları zorluyor karanlık bir gelecek
taşlar yakıştırıyor başımıza çürük hurma dalından
suçlu bir peygamber çiçeği gibi uzatıyor boynunu
rengini kaybeden gece

teşekkür ederim baba. sevişirken bile
bir ilkokul sessizliği yerleşiyor tenime
çok kapalı adamlar, inan ki korkuyorum
giriyorlar duvardaki yaşlanmış che
posterinden içeriye

sanki anlamsız bir savaşın
tarihini şaşırmışım gibi
tek ayak üstünde duruyorum caddede
kulağımı çekiyor sanki bir kaybolmuşluk duygusu
bakıyorum ormanlar kuruyor, gülüşler çürüyor
saçlarım dökülüyor aşklarımın üstüne

yenildim. korkmuyorum bunu söylerken
korkmak eski bir yalanı yeniden yeşertmektir
hayatın uçuruma en yakın kıyısında

diğer kadınlar bilir: aşk uslanmamaktır bir bakıma
hayat da

teşekkür ederim baba

Altay Öktem

23 Haziran 2013

Allah Aşkına

bu gece yüzümde
arkasına yeni vagon eklenmiş
tren sevinci var
sanki ön kompartmanda
diş taşını temizliyor kerpetenle
yarısı bakire bir tanrıça, ah! arkaik
rüyalarımdan sıçrayarak uyanıyorum
tırsıyorum korkak adamların paçama
tırmanmasından anne!
anne; ayet ül kürsü oku bana, sonra suratıma
üfle, sevişelim pis bir hüzünle
basılalım, kaçalım, damlardan zlplayalım
tünellerden geçelim; içimizde
tıkanıp kalsın bir düğüm, çözülmesin
o düğümün ucundaki iple asalım kendimizi
asılalım, kasılalım anne, kaskatı olalım
heykel gibi mesela, terk edilmiş bir kedi
yavrusu gibi, hani kuzguna şey gibi gelen
ney gibi gelen unuttum; hatırlat bana
ilk harfini söyle, ne bileyim ilk kargaşanı
ilk kovuluşunu falan cennetten
diyalektikten söz et; overlokçu kızlar diyelim
yalnızca overlok mu yapar, ilik açmaz mı
kemiklerini yalamaz mı bir adam sevgilisinin
emmez mi yani; yutkunmaz mı?
bu kadar basit mi hayat, bu kadar
tılsımı kaldırmaz mı kuzgunun leşi
yani yanlış değil mi bu; fısılda kulağıma
bumuma ingiliz anahtarı sok anne, dilime
neşterin keskin ucunu dokundur; sonra dur!
dur! bu kadar da acımasız olma
ben de parçalanmış bir aynayım, kırılmış
bir dalım eninde sonunda
ikmale kalmış, kovuşturulmuş, buruşturulmuş
bir fotoğrafım; say istersen
topu topu kaç kadın girdi ki hayatıma!

anne, kulağımı çekmeden önce
son dileğin ne diye sor, allah aşkına!

Altay Öktem



08 Mart 2013

Lanet Gemi

sular duruldu! bunu dört kez söyledim kendime
yüksek sesle gemiler çarptı kara parçalarına
dört kez söyledim; üçü yalandı
birini de yanlış kullandım cümle içinde
cümle; herkesin bildiği bir delilik anıydı
sürtünmek gibi, cızırtı gibi
frenin patlaması, dört yanı tıkalı
delik gibi. kıllarını papatya suyuyla sarartan
yeniyetme kızlar gibi... ben sevişirken
hem de tempolu, tırışkadan ya da arkadan
dört as bulması inanılır gibi değildi babamın
sonunda sular duruldu! istisnasız söyledim bunu
gündüz vakti, hem de epey kalabalıkken iskele
siyatiği tutmuşken irlandalı bir papazın
ve annemin büyük bir gürültüyle
menopoza girdiği gece
lanetli bir gemi yanaştı şu bahtsız iskeleye
arabesk seven çocuklar, soğan kabuğuyla
ayılan histerik kadınlar
ve bayat mezgit gibi kokan ağları külotların...
duruldu sular! şeytan tüyümü çekip çıkaracak
cımbızlar yapılacak batan gemilerden
batmayan gemilerden hesap sorulacak
kanım yerde kalmayacak, manyak gibi inanıyorum buna
yiğit oğlum, aslan oğlum engerekler, çıyanlar arasında
davamı sürdürecek elinde kristal bir mancınıkla
tiz cinayetler işlenecek, hissediyorum
dilin pertevniyal lisesi’nin bahçesi gibi
titretiyor ruhumu, sevişirken bir hava, sevişirken
çocukluktan kalan bir hala boşluğu gibi
bir şeyler patırdıyor aramızda, bir kan bağı
bir korse, şişman bir çingene, nalbant bıçağı
acıklı bir erzincan türküsü, venedik taciri
yıpranan kamu düzeni, tırnakları kirli itfaiye eri
durulan sularda batıyor
durulan sularda her biri

ayrı ayrı bakarsan her biri kendisi
birleşince;
lanet bir gemi!

Altay Öktem




06 Aralık 2012

Tanrı Bana Uğramadı Bu Gece

tanrı bana uğramadı bu gece
süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla
çok kalabalık dünya!
korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
kapıları kitliyorum; perdeleri
balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
eğri büğrü, kaotik ve beşgen şeklinde
içinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
yumuşak bir nesne ok atıyor kendire
içim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
hiçbiri uğramıyor bana bu gece!

ben solak bir peygamberim
tersinden okuyorum bildiğim duaları
bilmediğim dualar zaten latince
zaten annem doğururken öldürmüş beni
babam durmadan bir mahzene indirmiş
basamağı gevşemiş bir merdiven şeklinde

kırık bir yer aynası durup dururken
kendimi yansıtıyor üstüme
odam çok kalabalık, rüyalarım karışık
kadınlar nasıl yatırdıysa artık yatağıma
o incecik, o upuzun bacaklarını
hepsi tövbe mis kokulu, eğri büğrü tövbe
yalamaya doyulmaz birer haç şeklinde

tanrı bana uğramadı bu gece!

Altay Öktem
(Varlık 1185, Haziran 2006)

10 Kasım 2012

Geri Çekiliyoruz

askerleri topla manuel, geri çekiliyoruz
bir baharda bu kadar zafer yeter
aldığımız topraklara kim yerleşecek şimdi
kim ekecek kim biçecek askerleri topla manuel
fazladan kaç bayrak daha dikeceğiz kim bilir
ölüleri gömmek için kaç mezar daha
kaç gök gürültüsü, kaç fırtına, kaç yağmur yağacak
topraklarımıza. geri çekiliyoruz manuel askerleri topla
sırtımızı dönelim belki bir vuran çıkar hayrına
hep yenerek geçmiyor zaman, bak aynı mevsimdeyiz
ne ileri gidiyoruz ne geri kalıyoruz bu pörsümüş hayatta
biten bir savaş başlayan bir savaş biten…
geri çekiliyoruz manuel hayattan ve aşktan
zamandan manuel, zamandar
askerleri topla


Altay Öktem

Yalnızlık Cinayettir

kendime kuytu bir ölüm arıyorum yalnızca kendime
düşlerime sokak kedilerinin gözleri giriyor, korkuyorum
boynunu kendi bileğine dolayıp asılan bir adam
kanını sulandırılmamış alkole banan
sokak satıcıları epey bilir bunu yalnızlık cinayettir

yalnızlık cinayettir bütün notalarda, bütün dillerde
bütün hecelerde, "a" sesinde, re minörde, mors alfabesinde
yalnızlık cinayettir kendi tükürüğüyle
ıslanan bedenlerde eski bir kokudur, yalnızca budur

ıslak paspas kokusudur, gece morudur
bileği tahriş olmuş bir kadının dinmeyen korkusudur
ansızın yakalanmasıdır bir kuşun kapana
trenin gecikmesidir istasyona yalnızlık cinayettir

sevişirken kramp girmesidir, ölürken birdenbire
sıçramaktır başka bir zamana, kadeh tutarken
elinin titremesidir, sesinin duyulmasıdır susarken
karnına saplanan bıçağı sevmektir yalnızlık cinayettir

cinnettir

kendime kuytu bir ölüm arıyorum çok iyi biliyorsun bunu
düşlerime kalabalık bir cadde giriyor. korkuyorum
saçlarını sırtından sallandıran kadınlar kadar
uzayıp gitmesi kadar bir aşkın telaşla
yanlışlıkla, su katılmamış bir sevişmenin ardından
ters yakılması kadar sigaranın, benim kadar
yani ellerim kadar, bedenim kadar, düşüncelerim
sırlarım, kaçışlarım kadar saçmadır yalnızlık cinayettir

cennettir

kendime kuytu bir ölüm arıyorum çok görüyorsun bunu
bütün delillerimi yaktım, beni ötelere götürecek
yollardan zaten uzaktım
her kadına yeni, bir zevk, her kadına
yeni kurulmuş tuzaktım bütün delillerimi yaktım
sonrası yok. sonrası çok gizli bir fotoğrafın arabı
yüzümüz siyah ve anlamsız, dışımız beyaz ve derin
sanki bir diktatör anıtı, kan akıtan bir nehir
işlenmemiş suçlarımız sanki yalnızlık cinayettir

cennettir
cinnettir
cinayettir.

zaman doldu
artık gidiyorum arkama bile bakmadan
arkaya bakmak çok eski huyudur
bazı çirkin adamların
zaman doldu
artık gizlemiyorum kendimi çok kadınla seviştim çoğu buluttu
basbayağı buluttu bildiğimiz buluttu dağılıp gidiyordu ben ço-
ğalttıkça
bir akşam usulca girdim kanıma
kendim karar verdim hep kendim karar verdim
yanlış da olsa sevdim pişman değilim, neden olayım?
bir akşam; üç gün üç gece poker oynamıştım
ne güzel. üç gün üç gece yeterince
içmiştik demek ki onar şişe, belki on beş
yirmi belki de.
abdullah, ah dostum, sevdiğim, çalı yüzlüm abdullah
kaç kurşun sıktı üstüme
yeterince içmiştik. vuramadı
vurdu, ben anlamadım belki de
belki de yavaş yavaş devam ediyorum ölmeye.


Altay Öktem

Maveraünnehir Dökülmez!

belki seni severim umurumdasın
yalnızsın, yaralısın, sarışınsın
bir kedi yavrusunun damdan düşüşü
kadarsın, ılıksın, suçlusun

çocuklar kızmazlar bana gidersem
susarlar derslerde -bu iyi- denklem çözmezler
fatih istanbul'u alır mı bilmem
ama maveraünnehir dökülmez!

önce ben öperim gizli yerlerinden
sıcak yerlerinden, buruk yerlerinden, korkak yerlerinden
sonra bütün mahalle öper umurumdasın
çocuklar kızmazlar bana dönersem
nasılsa maveraünnehir dökülmez!

bileyciler, çingeneler, teneke tamircileri...
her sözcük bir mermi gibidir bana
bir kadını bir kadın gibi izinsiz sevemem

belki umurumdasın evet umurumdasın
bir yaprak düşer yere; çıt. işte sonbahar
gibisin, ıslaksın, çok uzaktasın


Altay Öktem

Kuşlarım Üşüyor

cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
ben de üşüyorum desem kim inanır
bunca yıkıntının altında
bunca kırık cam batmışken ayaklarıma

belki yine seviyordur diye bir papatya kopartıyorum
yapraklarını yoluyorum, çiğniyorum, zıplıyorum üstünde
nasıldı bu fal, yani nasıl açılırdı bir kapının kilidi
anahtarı deliğe sokmadan önce

tüfek omuza deme komutanım, komik oluyorsun
omuzum olsa başka şeyler yüklerdim üstüne
bir palyaçonun burnunu örneğin
dövüşçü horozların kopan tüylerini
kullanılmış bir mendili koyardım
sonra sıyırırdım kendimi yeryüzünden
yok, yeryüzünü sıyırırdım kendimden

cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
geriye sayacağım söz veriyorum, vurmayın
vurmayın kuşlarım ağlıyor, geriye sayacağım

anne, hangi sayıdan başlayacağım?

Altay Öktem

Herşey: Oda Kırbaç Ayna'dan

EK III: DÜŞLER

ölüler sessizce çekip gitmeli hayatımızdan
bıktım kendimi yaralı
bir geyik gibi sırtımda taşımaktan
anı defterlerinin arasında kurutulmaktan
aslında hiç yaşanmamış olduğunu sandığım
o eşsiz yazdan

ölüler sessizce çekip gitmeli hayatımızdan
o düşü gördüğümü sana söylememiş miydim? o kadar mı
aldattım kendimi sana bunca yakınken.bunca yalanken ya-
şadığımız tek kişilik oda.
odalar. onlar. en yalın gerçeğimiz. ken.
bunca,
hayatı aynı anda nasıl yaşadık hâlâ
bir anlam veremiyorum kendi yalanlarıma
o düşü gördüğümü sana söylemiştim, emin değilim. simsi-
yah bir odadaydık ikimiz diğeri yoktu. diğeri yoktu bizi
kendimizle avutacak.

yetmedi çırılçıplak soyunduğumuz. daha da
çıplak olmalıydın çünkü dahası vardı çıplaklığının
derini soydum incecik. gittikçe daha şeffaf oluyordun kork-
muyordum bundan. kıpkırmızı titreşiyordu elimin altında
etin. göğüslerinin içi sapsarı yağ tanecikleriydi. incecik, be-
yaz, parlak sinirlerle doluydu her yanı
onları öylesine içten emdim
simsiyah bir odadaydık, artık eminim. o düşü gördüğümü
sana söyledim
sana başka şeyler de söyledim, artık önemi yok onların.
bunca yıl kendi yalanlarımla
ben ne mutlu yaşadım.

ölüler çekip gitmeli hayatımızdan
çünkü bir tek sen kaldın inandığım.

hatırlar mısın seni görmüştüm düşümde. bir kır kahvesinde
oturuyordun sarı tüyler vardı bacaklarında. göğüslerin çıp-
laktı
garson mağrur bir söğüt dalı gibi uzanmıştı yanına. elinde
pembe kapaklı bir kitap vardı. seni okuyorum, demiştin.
nasıl bir kitaptı, ne zaman yazmıştım, bilmiyorum. pembe
kapaklı bir kitaptı yalnızca
46.sayfayı açtın. daha dünmüş gibi hatırlıyorum
daha ölmemişsin gibi,sımsıcakmış gibi
avuçlarının içi,annem annem üstümdeki
hırkayı daha örmemiş gibi hatırlıyorum
46.sayfayı açtın.

kırmızı bir rujla altını çizmişsin bir dizenin,düş işte.
kırmızı bir rujun varmış gibiydi zaten
dudakların
bu dizeyi ancak bir kadın yazdırabilir insana
diyen sesin hâlâ kulaklarımda
oysa bir tek kadın bile tanımadım ben hayatımda
o dizeyi yazdıran zambak kokulu
küçük bir kızdır olsa olsa
hâlâ pişmanım bu gerçeği
hiçbir zaman söyleyemedim sana



Altay Öktem

Tek

her kadınla yalnız bir kez yatılır
diğerleri tekrarıdır o sihirli acının
dağlarda kar biter, çanlar duyulmaz olur
o yüzden severim tek kenarlı tanrıyı
hımbıl bir oğlan gibi koşarım ardınızdan

paslı maymuncukla açarım en kilitli yanınızı
elimde bir demet öldürülmüş pembe gülle
herkesin çaldığı kapılara dayanırım
istisnasız acırım kendime

sisli bir geceniz elbette olmuştur sizin de
en azından korkmuşsunuzdur bir aşkın gölgesinden
ya da yanlış anlamışsınızdır ateşin anlamını
yanardağlar patlamadan az önce

ben nasıl öldürürüm şimdi babamı
tek bıçak darbesiyle?

Altay Öktem

Kuşları Siktir Et

gel geri dönelim dünyaya aşkla; kuşlar
gagalıyor üzüm salkımlarını; kuşlar
kanatlarına, incecik parmaklarına
kuşlar hepimize yabancı
sevmek bir başkasının yarasına dokunmaksa
kuşları siktir et! anne ol bana bu gece
karanlığa sürtünmeden usulca geç eşiğimden
kapıyı çalmana gerek yok, yumruklamana
omuz atmana gerek yok, sabret
nasılsa bir serseri kurşun gelir bulur beni
bir bıçağa hasret karnım, yumuşak karnım
ve kanım dondurucu soğuğa gebe
sen sadece anne ol bana bu gece

tuhaf bir türkü söyle erzincan yöresinden
içinde kuş olmayan, kan ve karanlık
kapı eşiği olmayan eğlenceli bir türkü
bakarsın eşlik ederim, bakarsın küserim
ne söylesem yalan olur, ne söylesem asılırım
eski ahit yazıcısı kadar asık bir yüzle
önemseme...sen sadece anne ol bana bu gece

bir tren makas değiştiriyor kalbimde
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle
sanki iki sevgili Beşiktaş motor iskelesinde
karşılaşmış gibi tuhaf bir his var, kırgınlık var
sevinç de var aksi gibi içimde
yürürken çalılara sürtünüyorum sanki
elini tutarken üstünkörü bir diken
gülün ömrünü kısaltıyor, gülün azmini, gülün
zerre kadar yeri yok hayatımda
sevmek sahiden bir başkasının
yarasını yalamaksa kuşları siktir et
gülü siktir et, sen sadece
anne ol bana bu gece.


Altay Öktem

08 Ekim 2012

Açık Kalp Ameliyatı

hepimize yeter bu aşk aralık tut kalbini
üşürsen temmuz tut, kar tanesinin
yumuşacık süzülüşü gibidir sevişmek bu kalabalıkta
her aşk biraz yaklaşmaktır kansız bir cinayete
her aşk taslaktır, tasadır belki de
yalnızca 5'i olan bir saate bakıp bakıp
ağlamamaktır, tutmaktır kendini boşalırken bile

kaybolan ya da ne bileyim güpegündüz çalınan
kum saatidir, çingene sesidir, hepsidir.
neşter girdi mi kalp guguklu saatin
ötmesini öğretir zamana; hasrettir zaman
kırılan aynaya. hepimize yeter bu aşk
neşter yetmez ama; tahta bir kazık, kızgın yağ
bir poşet tiner, yeni çekilmiş
ayak tırnağını yalamaktır
kapana uzatmaktır dilini
işlenmemiş suçları itiraf etmektir aşk

herkes birbirine fazla narkoz versin lütfen
rica ederim zorluk çıkarmayın baltaya
korkuluklara saygılı olun mesela, tırmanmayın
direklere neye yarar bu; neye yarar ısıtmak
dün ölen bir kadavrayı mor bir aşk uğruna

açık bırakıp bu kalbi ameliyat masasında
resim yapmalı, deli gibi resim yapmalı
kayıp bir turuncu kokusu var havada

Altay Öktem

Bir Sokağı Yürümek

ağlar çekiliyor sulardan sular da biziz

bir sokağı yürüyorum ardımda peygamber çiçekleri
kaldırım taşları, unutulmuş bir an, tırnak izleri
ardımda fistolu perdeler, özenle saklanmış tabancam
bir sokağı yürüyorum ağlar çekiliyor sulardan

herkes küçük bir hayatı doldururdu tıka basa
anı biriktirirdi herkes; yaşamak buysa!
usulca beklerdik sessizliğin çökmesini. susardık
sonra yataklara ulaşırdık tören adımlarıyla

bir sokağı yürüyorum ardımda kayboluş
dilenciler, sözcükler, tozlu resmi dedemin
'ölüm gibi birşey oldu ama kimse ölmedi' dizesi
elektrik direkleri, fallar, yalanlar ardımda

ölümlere ağlanırdı, tozu alınırdı küçük yaşamların
nerde gülmesi gerektiğini bilirdi herkes
nerde susması gerektiğini. gitmesini bilmezlerdi ama
çünkü gitmek yeniden başlamaktır kendine
ve eksik kalan ne varsa...

postacılar gelmeden okunurdu mektuplar
gurbet denirdi; tren daha yanaşmadan gara
bilinirdi kimin geleceği. yolcular da yalandı
yalandı ağlamaklar. kurallar vardı, yasalar, tarihler
sevişmek yasaktı örneğin ve şüheda fışkırırdı arada bir
çiçekleri hiç açmayan topraklardan

bir sokağı yürüyorum ardı arkası kesilmiyor çocukların
ağlar çekiliyor sulardan sular da biziz
bir sokağı yürümek gibi sevgilim; herşeyiz
eski ve yeni olan

Altay Öktem

04 Temmuz 2012

Derin Göç

gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar
bulursam göçmen bir kuş posteri asarım, bulamazsam
atlarım özenle hazırladığım uçurumdan

uçurumda çiçek açmaz, bunu kutsal metinlerde
peter pan’da, kaptan swing’te
gündelik ölümler için çalan müzikte buldum
yoruldum. gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar
bulursam çarparım. yalnızca derin aşklar için
çalan bir müziğin ritmi var sesinde
düzensiz intiharlar var, aynanın arkası var
kesilen ve kesildikçe güzelleşen damarlar var, acı var

koyu var, sis var, mutfak lavabosunda
her parmağını eşit boyda kesen biri var
onun titizliği var, onun kanı var
aynalara yansımayan yüzün var senin

düzensiz intiharlar çiziyorum kağıda
nasıl çizilir deme, bari sen deme bunu
bulduğun ilk ipi dola boynuna, bulduğun ilk yarasayı
koynuna al, beni hatırla, beni acıt ya!

göğsünden havalanan göçmen bir kuş kadar
bari sen kabul et, yakışıyorum aşka!


Altay ÖKTEM