hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mayıs 2026

BİR ŞAKA

Konya Hapishanesi’ne ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek (sanıkların ya da tutukluların görüşmesini, bir araya gelmesini engelleme) başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni yukarıya, -yüze gelen mahpuslar- koğuşuna götürdü.

Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulye ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi süratle yerlerinden kalkıyorlar, -geçmiş olsun beyim!- diye mırıldanıyorlardı.

Gardiyanla beraber ufak bir odaya girdik. Burada dört beş kişi vardı. Kapı açılınca -şırrak!- diye bir tavla kapandı. Fakat oyuncular gelenin köse gardiyan, yani ahbap olduğunu görünce tavlayı telaşsızca bir kenara koydular. Ötekiler duvar kenarında yığılı duran ve üstleri birer halı ile örtülen yataklara yaslanmışlardı. Gözleri yarı kapalı, düşünüyorlar veya düşünmüyorlardı. Köşede, bir mangalın başında, saçları makine ile kesilmiş, çok zayıf bir adam oturuyor, çay demliyordu. Gözleri küllü ateşte, hafif hafif sallanırken dudakları da kımıldıyor gibiydi. Yaşı otuz beş sularında olabilirdi. Bizi görünce odadakilerin hepsi ayağa kalktılar: -Geçmiş olsun, buyurun şöyle…- diyerek yer gösterdiler. Kim olduğumu söylemeye hacet yoktu. Hepsi haber almışlardı.

Çay demleyen adamın yanına oturduk. Bu adam Cavit Bey’di.

Bu Cavit Bey Adapazarı taraflarında bir yerde muhasebe-i hususiye memuru iken bacanağını vurmuş. Neden vurduğu pek belli değil. Sinirli bir adam olduğu için ihtimal birden bir parlama neticesinde bunu yapmış. Galiba karısını bacanağından kıskanıyormuş. Aradan sekiz sene geçtiği ve Cavit Bey Konya’ya gönderileli ancak altı ay olduğu için işin esasını öğrenmek kolay değildi. Yalnız dışarıda iken pek huysuz, kavgacı, rakıya düşkün olduğunu söyleyenler vardı. O zaman on beş sene vermişler. Karısı ve şimdi on dört yaşlarında olması icap eden bir oğlu, o vakadan sonra kendisiyle bütün alakayı kesmişler.

Cavit Bey bunlardan hiç bahsetmezdi. Hatta onun hapishanenin dışında da yaşamış olduğunu tahmin etmek güçtü. O burada hapishanenin taşlardan, demir parmaklıklardan, candarmaların mavzerlerinden ayrı olan maneviyatını, ruhunu yaşatıyordu. Doğrudan doğruya hapishanenin manevi tarafıydı.

İlk günlerde bana başucundaki rafımsı yerden aldığı el yazması bir kitaptan Tur Dağı’na (Musa Peygamber’in Tanrı’yla karşılaştığı dağ), Hallac-ı Mansur’a (asılarak öldürülen (M.S. 922) bir mufasavvıf), Münkir, Nekir’e (ölümden sonra insanları sorguya çekeceklerine inanılan iki melek) dair yerler okurdu. Kitabın koyu vişneçürüğü ile kahverengi arasındaki meşin cildi kurt yeniği içinde ve dökülmek üzere idi. Kabın iç sayfalarında acemi yazılar, içi esrarlı çizgilerle dolu daireler, vezni bozuk beyitler vardı.

Onun eski hayatı hakkında duyulanlara inanmak güçtü. Akşamları az ateşli mangalın başında hafif hafif sallanan, gayet yavaş sesle konuşan, kendisine bir şey söylendiği zaman ilkönce anlamayarak insanın yüzüne saf bir gülümseme ile bakan, sonra bir cevap verebilmek için gözlerinin kenarını buruşturup alnını gererek kendini zorlayan bu adamı başka türlü, mesela rakı masası başında tasavvur etmek elden gelmiyordu.

Mahpuslar yalnız paralılara ve zorbalara itibar ettikleri halde Cavit Bey’e merhametle karışık bir hürmetleri vardı. Bazan istidalarını ona yazdırıp beş on kuruş verirlerdi. Hiçbir yerden on parası gelmeyen ve devletin verdiği bir tayına kalan bu adama hali vakti yerinde mahkumlar para, erzak vererek yardım ederlerdi.

Bu da onlara, akşamları gene o hafif sesiyle dini ve mistik dersler verirdi. Ve onlar bu karmakarışık ve içine Arapça cümleler serpiştirilmiş sözleri hiçbir şey anlamadan derin bir alaka ile dinlerlerdi.

Cavit Bey de söylediklerini pek anlamış değildi. Birçok birbirine benzeyen ve birbirine zıt bilgiler ve fikirler kafasında, tıpkı, hafif rüzgarlı bir havaya serpilmiş kuş tüyleri gibi, uçuşup duruyorlardı. Bu, onlardan hangisini yakalayabilirse, eline hangisi gelir, yüzüne hangisi sürünüp geçerse onu söylüyordu. Bunun için kendisiyle konuşmak zor, sözlerini anlamak imkansızdı. Birçok grameri düzgün cümleler ağzından yavaş yavaş dökülür, fakat bu cümleler, hatta bu cümlelerin içindeki kelimeler birbirine manaca bağlanamazdı.

Bir gün doğduğum günü sordu. İçi takvim gibi çizgiler, münhani (eğri) işaretlerle dolu bir defteri karıştırdı; zayiçeme (Yıldızların belli zamandaki yerlerini, durumlarını gösteren cetvel) baktı ve bana burcumu ve huylarımı söyledi. Bu günde doğanlar halim selim ve felaketleri hafif ve devamsız olur, dedi. (Birinci noktayı bilmem fakat ikincide galiba yanılıyordu.) Ben, felaket içinde olan her adam gibi, kolay inanır olmuştum. Beraat edeceksin diye verdiği teminatı dinliyor ve ümitlere düşüyordum. Mahkum olduktan sonra da evrakımın temyizden bozuk geleceğini rüyalarımı tabir ederek, haber verirdi.

Cavit Bey asıl Havzalı idi. Galiba oralarda akrabaları da vardı. Konya gibi gurbet elde hapislik ona çok ağır geliyordu. İstida vererek Samsun Hapishanesi’ne naklini istemişti. İstidasında sıhhi vaziyetini öne sürdüğü için hastaneye, heyet muayenesine gönderildi. Ondan sonra heyecan içinde neticeyi beklemeye başladı. Ve ben bu günlerde ömrümün en büyük münasebetsizliğini yaptım.

Hapishanenin hareketsizliği, vukuatsızlığı, yeknesaklığı içinde hayatın ufak hadiseleri bile o kadar ehemmiyet alır, o kadar büyür ki, mesela mahpusların bir köpeğinin ölmesi insan ruhları üzerinde, dışarda iken ancak bir yangının, bir zelzelenin yapabileceği tesiri bırakır. Bir akşam komşu koğuşa gitmek için gardiyanlardan izin istemek, açıktaki bir memurun devletten iş istemesi kadar mühim bir şeydir. Çok küçük başlayan bir vaka bile, her türlü meşguliyetten uzaklaştırılmış ve ufak bir odaya hapsedilmiş olan bu kafalarda yavaş yavaş büyür, bir ehemmiyet alır, hatta bir zaman için hayatın tek hedefi olur.

Sonra bir hapishaneden ötekine gönderilmek dışardan bakınca ehemmiyetsiz, hatta kelepçeli yolculuğun zorlukları düşünülünce, fena gibi görünürse de, bildik yerler, tanıdık muhitler hiçbir yerde hapishanede olduğu kadar şiddetle aranılmaz. Görüşme günleri kapıya kimsesi gelmeyenler, mahkumlar arasında en zavallı sayılırlar. Bunun için gurbet hapishanesine düşenler hep memleketlerine nakil için uğraşırlar.

Ben bunları o zaman bilmediğim, düşünmediğim için Cavit Bey’in bu nakil işine bu kadar ehemmiyet verişini gülünç buluyordum. Samsun da hapishane, burası da hapishaneydi. Bunun için ufak bir şaka yaparak hep beraber biraz gülmekte bir fenalık görmedim.

Cavit Bey’in, hastanedeki rapor işini, bir hafta kadar evvel tahliye edilmiş bir malmüdürü takip ediyordu. İki üç günde bir kapıya gelerek havadis verir, hakikatte bir hiçten ibaret olan bu havadisler Cavit Bey’i o gece uykudan mahrum ederdi.

Bir gün, akşamüstü bu malmüdürünün ağzından bir tezkere yazdım: -Vakit geç olduğu için sizi göremedim, sıhhatiniz yalnız naklinize değil, cezanızın teciline sebep olacak kadar sarsılmış göründüğünden heyeti sıhhiye (sağlık kurulu) tahliyeniz hakkında rapor yazıyor. Müteessir olmayınız. Çıktıktan sonra nasıl olsa kesbi afiyet (sağlığını kazanma) edersiniz!- dedim. Bu ufak kağıdı o gün izinden gelen bir gardiyana vererek kendine gönderdim, kağıdı dışarda malmüdüründen aldığını söylemesini de tembih ettim… Bu işten birkaç mahkumun daha haberi vardı. Gardiyan gülerek tezkereyi aldı ve yukarı götürdü.

Nedense o anda Cavit Bey’in bu şakaya inanıvermesi ihtimalini düşündüm ve yaptığıma birdenbire pişman oldum…

Cavit Bey sahiden inandı. Yukarıdan kıs kıs gülerek inen mahkumlardan biri, onun, elinde tezkere ile odadan odaya koştuğunu, herkese müjde verdiğini söyledi.

İçim cız dedi; ne yapacağımı bilemeyerek şaşırdım kaldım. Herkes katıla katıla gülüyordu. Ben gitgide daha azaplı bir nedamet içine düşüyordum. Nihayet işi düzeltmek için koşarak yukarı çıktım. Tam merdiven başında kendisi ile karşılaştım. Beni kolumdan tuttu, sesi titreyerek:

-Çıkıyorum!- dedi ve tezkereyi uzattı.

Aldım. Okuyormuş gibi yaptım. Sonra kaşlarımı çatarak:

-Ama niçin seviniyorsunuz? Hasta olduğunuzu yazıyor!- dedim.

Bu ehemmiyetsiz şey üzerinde durduğuma şaşıyormuş gibi yüzüme baktı:

-Bir kere çıkayım da, sonrası kolay. Ölsem ne olur?- dedi. Benim sözlerimi dinlemeden, heyecanla, fakat gene o yavaş sesiyle anlatmaya devam etti:

-Ben zaten bunu dün akşam gördüm. Havza’daki evde oturuyormuşuz, ablamın küçük bir oğlu vardı, pek severdim, altı yaşında iken ölmüştü. O geldi kolumdan tuttu: ‘Gel dayı bahçeye çıkalım!’ dedi. İşte bak… Çıkıyorum!-

Kolumu bıraktı, ufak adımlarla koşarak gitti.

Ona bu coşkunluğu, bu hudutsuz saadeti içinde hakikati söyleyebilecek cesareti kendimde bulamadım.

Cavit Bey, bütün koğuşa, çıkınca nerelere gideceğini, nasıl iş tutacağını anlatıyordu. O zamana kadar hiç ağzına almadığı halde bu akşam birdenbire karısından ve çocuğundan bahsetmeye de başlamıştı. Oğlu için -Büyümüştür kerata…- diyor ve karısının ismini söylemeyerek sadece -bizimki- diyordu. Ve bu -bizimki-, bütün mülkiyetiyle -benimki!- demek istiyordu. Etrafındakilerin yüzündeki alayı fark etmeyecek kadar kendini hülyalarına kaptırmıştı…

Herkes yattıktan sonra da Cavit Bey’in sabahlara kadar Kuran okuduğunu; dualar ettiğini, hatta uzun uzun ağladığını ertesi sabah mahkumlardan duydum.

Ömrümün en acı saatlerini yaşadım.

Öğleye doğru Cavit Bey işi sezer gibi oldu. Birkaç mahkumun pek açık alayları onun kulağını bükmüştü. Acı hakikatin tesiri, saadetindeki kadar büyük oldu. Yıldırım çarpmış gibi bahçedeki kütüklerden birinin dibine çöktü. Sonra kalktı, sarhoş gibi sallanarak yukarıya, odasına çıktı. Hiç kimse yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Felaket, nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor.

Cavit Bey iki üç gün kendini toparlayamadı. Benim için: -Ondan böyle şey beklemezdim!- dediğini haber aldım, fakat kendimde gidip özür dileyecek kuvveti bile bulamadım.

Bu hikaye burada biter: Fakat ben, bununla münasebeti olan başka bir vakayı da şuracığa koymaktan kendimi alamıyorum:

Rapor şakasından bir hafta kadar sonra hapishane müdürlüğüne benim hakkımda bir kağıt geldi:

-İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi- deniliyordu.

Sevindim. İstanbul ne kadar olsa daha alışkın olduğum bir yerdi. Arkadaşlarım çoktu. Gelenim, gidenim fazla olurdu. Gerçi Konya’da da yalnız değildim, fakat bu nakil bir değişiklikti ve bana fena gelmedi. Hemen eşyalarımı topladım. Kitaplarımı bir sandığa yerleştirdim, vakit geç olduğu için herhalde yarın gidecektim. O akşam koğuş koğuş dolaşarak tanıdıklara, tanımadıklara: -Hoşça kalın, Allah kurtarsın!..- dedim. Cavit Bey’in odasına gittiğim zaman o hemen yerinden kalktı ve yanıma gelerek elimi sıktı, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı. Dargın ayrılmak istememişti. Bir müddet beraber oturduk. Kendisi İstanbul Hapishanesi’nden buraya geldiği için oradaki bazı nüfuzlu mahpuslara tavsiyeler yazdı, biraz serbest olmak, rahat edebilmek için lazım olan hususi malumatı verdi.

Ertesi gün akşama doğru candarmalar nizamiye kapısına geldiler. Ben kitap sandığımı evvelce yollamıştım. Kolumda paltomla bahçedeki mahpusların arasından geçtim. Fakirler yavaşça yanıma sokularak beş on kuruş istiyorlardı. Hepsine biraz bir şey uzattım. Ancak tahliye edilenlerin yaptıkları bu cömertlik bana onlarınkine benzer tatlı bir zevk veriyordu. En sonra Cavit Bey’i gördüm. Tekrar elimi sıktı ve ben ona da iki lira verdim… Tahliye edilen mahkumların birçoğu gibi…

Fakat ben tahliye edilmiyordum. Ve trene bindikten sonra candarmanın elindeki sevk kağıdına bakınca gördüm ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop Hapishanesi’ne gönderilmek üzere teslim edilecektim. Bunu okuyunca çöker gibi oldum. Bir deniz kenarında yapyalnız duran bir hapishane gözlerimde canlandı ve içinde bir tek bile tanıdığım olmayan o yalı şehrini düşündüm… -Gurbet hapishanesi!- dedim…

Zorlukları, azapları anlatmakla tükenmeyecek bir yolculuktan sonra Sinop’a geldim… Hapishane ve şehir o kadar fena görünmedi bana… Mahpus her şeye çabuk alışır, mahpus kalender olur…

Fakat geldiğimden on gün kadar sonra Konya’dan aldığım bir mektup beni hem güldürdü, hem de uzun uzun düşüncelere daldırdı.

Mektup Cavit Bey’dendi. İstanbul’a değil Sinop’a gönderildiğimi öğrenince bütün arkadaşların çok üzüldüklerini söylüyor ve şöyle devam ediyordu:

-Kardeşim, size yaptığım büyük fenalığı vicdanıma mazur gösterebilmek için beni affettiğinizi söylemeniz lazım. Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!..-

Sabahattin Ali
(Ayda Bir, Ekim 1935)

03 Mayıs 2026

DENİZLER DÖRT DUVAR

"Ve bırakıp gideriz,
Gitmek kurtulmaksa..."

Behçet Necatigil



"Gidince bitecek mi bu sıkıntı, duvarları aşabilecek miyim gidince?" Salonun tam ortasında, ayakta durmuş, aynı sözleri tekrarlıyor: "Bitecek mi yani, bitecek mi?" Kahvesinden bir yudum alıyor, yüzünü buruşturuyor. İçilemeyecek kadar soğumuş! Kararsız gözlerle çevresine bakınıyor, ortalık karmakarışık. Yerlerde kitaplar, dergiler, not yığınları, masanın üzerinde sevdiği birkaç kadeh, eski bir porselen tabak. Sandalyelere gelişigüzel atılmış, bavullara konulmayı bekleyen giysiler. Bir kahve daha yapmak için mutfağa giderken, kapının önünde duran kolilerden birine takılıyor ayağı, güçlükle kenara çekerek yolu açıyor. İçindeki sıkıntı daha da büyüyor, bir ağırlık olup oturuyor yüreğine. Yarıya kadar dolu kahve ve çay fincanları birikmiş mutfak tezgâhının üstünde. İçki isteğini bastırabilmek için sıcak bir fincan kahveye sığınmak tek çözüm! Bir sigara yakıyor, ağzının içi zehir gibi. "Sigarayı azaltmalıyım, ama şimdi değil. Başa çıkmam gereken o kadar çok şey var ki! Gittikten sonra, sırayla..." Gitmek düşüncesi aklından geçtiği anda, umutlanması gerekirken umutsuzluğa kapılıyor. Yıllar yılı karanlıkta yaşamaya alışmış, daha da ötesi, düşlerinde bile aydınlıkları unutmuşken, umutları canlandırması kolay değil. Yaşamının akışını değiştirmeye karar veren herkes gibi umuda şiddetle ihtiyacı var oysa.

Salona dönüp kağıt yığınlarının yanına oturuyor. "Ne kadar da çok yazmışım. Kimselere anlatamadıkça, yaşadıkça ya da yaşayamadıkça, hep yazmışım. Anlatmak istediğim neydi, anlatamadıkça kırılarak, kırgınlıklarımı bu sayfalara dökerek neyi bekledim yıllar boyu? Artık hiçbir önemi kalmadı, tek gerçek, her şeyin önüne geçen sıkıntı. Boşluk duygusunu bile aşan sıkıntı." Ortaokul yıllarında tuttuğu günlükler duruyor bir kutunun içinde. Çiçeklerle, küçük kalplerle bezeli, parlak renkli karton kapaklar. Birini alıp sayfalarını çevirmeye başlıyor, annesiyle babasının kavgalarını anlattığı satırlara takılıyor gözü. Yıllardır okumadığı halde, çok tanıdık! "Her kavgalarında dünya başıma yıkılırdı. Odama kapanır, radyoyu açardım seslerini duymamak için. Duymadığım halde bilirdim neler söylediklerini. 'Senden sonra işe başlayanlar çoktan müdür oldu, en azından şef! Ya sen ne yaptın bugüne kadar? Benim hakkım değil mi daha iyi yaşamak, o kadınlardan ne eksiğim var benim?' Hep aynı suçlamalar, aynı savunmalar... 'Yeter artık, yeter. Bu hırs öldürecek seni. Evlendiğimizden beri bir gün rahat vermedin bana, işin gücün başkalarıyla yarışmak...'

...

Ne çok günlük tutmuştu birkaç yıl içinde. Hepsi de kilitliydi, annesi okuyamasın diye. Okuldan eve erken döndüğü bir gün, onu günlüklerini okurken yakalayınca anlamıştı kilitlerin bir işe yaramadığını. Yine de annesini hiçbir şeyin durduramayacağının farkında değildi henüz. Zaman geçtikçe onun bitmek tükenmek bilmeyen merakını, kendi denetimi dışında kimseye yaşam alanı tanımayan, hoşgörüden uzak yapısını algılamaya başlamış, lise çağına geldiğinde ise onu iyice tanıdığına inanmıştı artık. Evdeki huzursuzluğun biteceğine inanmıyordu, çocukluk hayalleri bitmişti, ama etkilenmemeyi başaramıyordu bir türlü. Üniversite yıllarında ise tek bir isteği vardı: gitmek! Kardeşi gibi, bırakıp gidivermek! O, özlediği denizlere kavuşmuştu sonunda. Liseyi güçlükle bitirdikten sonra, bir gemide iş bulmuş, uzak denizlere doğru yola çıkmıştı. Uğradığı limanlardan kartpostallar atıyordu ablasına ara sıra, yosun, alkol, tütün, en çok da yalnızlık kokuyordu yazdığı satırlar. "Sonsuzluğu aramak için yola çıkmıştım, ama sanırım sona doğru yol alıyorum," diye yazmıştı bir keresinde, "sonsuzluk diye bir şey yokmuş. Denizler hayallerimdeki koyu maviden uzak... "

...
Yine hüzün! Kartlarda bile korunamayan bir kardan adamın odada ince bir rüzgar gibi estirdiği hüzün içini üşütüyor. Bir başka kart, kollarını alabildiğine açmış bir çocuk resmi: ''Anneciğim işte seni bu kadar çok seviyorum, dünyalardan da çok." Okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun acemi, titrek harfleri. Artık bir yetişkin olan, ailesinden yıllardır uzaklarda yaşayan oğlu. ''Yüreğim öylesine bomboştu ki, Can'a duyduğum sevgiyi dizginleyememekten, onu sevgimle boğmaktan ürktüm. Anneme, babama, kocama, hiç kimseye duyamadığım, ancak çok gerilerde bir yerlerde yıllardır biriktiğini hissettiğim sevgilerin tümünü ona vererek anne bağımlısı bir çocuk yetiştirmekten korktum. Çevreme ördüğüm duvarların ardında yapayalnız yaşıyordum, Can'dan başka hiç kimse ısıtamıyordu içimi. Bu yüzden yatılı okullara gönderdim onu, ailesiyle geçireceği hafta sonlarının, evindeki yalnızlığı, kışsoğuğunu algılamasına fırsat vermeyecek kadar kısa olacağını düşünerek... Benim gibi, kardeşim gibi olmasın istedim."

...
Dönüp, öteberiyi toplamaya devam ediyor. Üniversite yıllarından kalma bir dergi ilişiyor gözüne.
'Gidenlerin Ardından'1 başlıklı yazıyı okumaya başlıyor:

-Alo, iyi akşamlar. ........... 'le görüşebilir miyim?
-O gitti.
-Nereye gitti?
-Hiç, sadece gitti. Çok uzaklara. Her şeyi anladığından, bildiğinden gitti. Her şeyin farkına vararak gitti. Gidişin kolay olmadığı, dönüşün imkansız olduğu yere gitti. Anlamsızlığı anladığından gitti. Tarafsızlıktan nefret ettiği için, taraf olmak, tavır almak için gitti. Savunmaktan yorulduğu için, savunmayı gereksiz bulduğu için gitti. Gittiği yeri bilerek gitti. Kırgın gitti. Başka çıkar yol bulamadığından, tek bildiği bu olduğu için gitti. Artık değiştirmek istemediğinden, buna gücü olmadığı için gitti. Tüm bunları anladığımı bildiği için, hiçbir şey söylemeden gitti. Sessizce gitti. Bir akşam yağmur yağarken gitti. Koşuşturmaktan bıktığı için, yavaşça, acele etmeden, kararlı gitti. Yüzünde bir gülümsemeyle, her şeyi arkasında bırakarak gitti. Benden başka kimsenin anlamayacağını, anlamaya çalışmayacağını, yargılayacaklarını bilerek gitti. Daha sonra yürüdü, yürüdü, arkasına bakmadan. Ve yürüdü taki ayaklarının altındaki düzlük bitene kadar. ..
-Peki ama neden?

...
Kardeşinin gidişinden sonra yazdığı bu kısa yazının, üniversitenin aylık dergisinde yayınlanması, o karanlık günlerin tek sevinci olmuştu. Şimdi, aradan neredeyse yirmi beş yıl geçtikten sonra okuduğunda da yazdıklarını hiç yabancılamıyor, aynı duyguları yaşıyor. Kardeşi, ansızın çıkıp gitmişti bir akşamüstü. Babası her zamanki koltuğunda oturmuş, gazete okuyordu. Gözlüklerinin üzerinden bakmış, "Gidersen bir daha dönemezsin," demişti yalnızca, yerinden bile kalkmadan. Annesi ağlıyordu. "Kimin için çektim bunca sıkıntıyı ben? Sizi düşünerek katlandım her şeye, boşanmadım. Dul bir kadın nasıl yaşardı bu koca şehirde iki çocukla, herkes ne derdi? Siz hayatı kolay sanıyorsunuz, hakkımı helal etmem gidersen... " Tam kapıdan çıkmak üzereyken döndü kardeşi, "Baksana," dedi, "gitmeme neden üzülüyorsun ki? Kendin gibi düşünmeyen herkesi düşman gördün hep. Bir düşmanın eksilmiş olur böylece." Bir an durdu, sonra ekledi: "Sen üzülmezsin ki zaten, kızarsın ancak." Ve ardına bakmadan uzaklaştı.

...
Evden ayrılma düşüncesine annesi de katılıyordu, ama değişik koşullarda: "İyi bir izdivaç yaparak!" Adaylar bulmaya başlamıştı bile, enstitüden eski bir arkadaşının oğlu, komşulardan birinin yeğeni... Hali vakti yerinde, kızını rahat yaşatacağına inandığı, annelerinin bulduğu gelin adayıyla evlenmeyi kabullenecek kadar 'iyi yetişmiş, mazbut aile çocukları'. Sürekli bu adaylardan söz ediyor, tanıştırmak için en olmadık zamanlarda bin bir bahane yaratıyordu. "Evlenmeden bu evden ayrılamazsın!" diye haykırıyordu her tartışmalarında. "Bizim aile yapımıza uymaz, sakın kalkışma! Fakültedeki ne idüğü belirsiz arkadaşlarından biriyle evlenmeyi falan düşünüyorsan da çıkar aklından! Pişman ederim seni, yemin ediyorum, kendimi öldürürüm. Yapamam sanma, yaparım, kendim için beklediğim hiçbir şey yok nasıl olsa!"

...
Şarap şişesini buzdolabına koyduktan sonra salona dönüp kağıt yığınlarının başına oturuyor yeniden. Büyükçe bir zarfın içinden çıkan sararmış sayfayı görür görmez tanıyor, adaylardan biriyle evlenmeyi kabul ettiğini annesine söylediği gece yazdığı satırlar. Tüm yaşamı boyunca yüreğini ısıtabilmiş olan tek erkeğe içten bir itiraf, yazının en sonunda:

"Beni sevmeni öylesine çok istemiştim ki! Beni alıp götürmeni bekledim. Anlamanı, istemeni ... Görmedin ya da göremedin. İçinde bulunduğum koşullar mı ürküttü seni? Bunca güzeııiği yaşadıktan sonra, arkanı dönüp gidecek kadar zor mu geldi sana yaşamı birlikte omuzlamak? Gitmek üzerine günler, aylar boyu konuşurken, farklı yolları düşlüyorduk da ben mi görmek istemedim? Algıladığım insan değil miydin yoksa hiçbir zaman, ben bir hayalin peşinde miydim başından beri? Her ne olduysa... Düşünmenin bir yararı yok, bitti artık. Yaşamımızın tek fırsatının -senin için değildi belki de, ama benim için kesinlikle böyleydi- birlikte izlediğimiz trenler gibi, önümüzden geçip gitmesine seyirci kaldık. Tek seyirci bendim ya da, kimbilir, belki de senin trenin henüz uğramadı o istasyona...

...
Düşlerimde hep o anı yaşarken, 'Beni al, götür buralardan!' diye haykırmak isterken, yüzüne sevgiyle bakıp gülümsemeyi becerebiliyordum ancak. Yıllar yılı o evde yaşamanın ister istemez beni de etkilediğinin, annemden ninni gibi dinlediğim iffetli, onurlu 'mazbut' aile kızı masallarının içime işlediğinin, hiçbir zaman sevdiğim erkeğe 'Seni istiyorum, sen de beni istiyorsan buradayım' diyemeyecek bir kalıba soktuğunun farkında değildim henüz. Hiçbir şey yapamamanın acısını çekiyor ve bekliyordum. Beni istediğini söylediğin anda, ardımda bırakacağım ölülerin bedelini ödemeye hazır olacaktım! Ama sen anlamalı ve gelmeliydin. Trenler akıp gidiyordu önümüzden, zaman gibi. Tüm cesaretimi toplayıp elini tuttum o gün, sıcacıktı elin, güç verdi bana. Bir karar aşamasında olduğumu söyledim sana, anneme direnecek gücüm kalmadığını, bana aylardır kabul ettirmeye çalıştığı kişilerden biriyle evlenmem ya da her şeyi göze alıp evden ayrılmam gerektiğini anlattım. Başın önünde, yüzüme hiç bakmadan dinledin beni. Uzun bir suskunluktan sonra, 'Sen tanıdığım en duyarlı, en mükemmel kızsın,' dedin, 'inanılmaz bir sağduyun var ve doğru içgüdülerin. Bu kararı tek başına, hiç kimseye dayanmadan verebileceğine eminim.'

...
Kocasıyla her diyalog kurma girişiminin ardından hissettiği uzaklık, boşluk duygusu. İçine kapanmalar, geceler boyu kendini yargılamalar. "O, iyi niyetli ve sevecen, elinden geldiğince. Neden yüreğimde hiçbir kıpırtı yok? Neden bu boşluk duygusu, neden Can'dan başka hiç kimseyi sevemiyorum ben?" Yalnızca yapılması gerekenleri yaparak akıp giden yıllar. Her sevişmelerinde gözlerini kapadığı anda karşısına çıkıveren o eski yüz. O yüzü anımsamanın acısıyla kasılan bedeni, bitmesini sabırla beklediği tek kişilik sevişmeler, sancılı birleşmeler. Oğluyla ilişkisini farklı kılmak için verdiği uğraşın, yaşamının tek anlamı olduğu uzunca bir dönem. Oğlunun ergenlik çağına gelmesiyle birlikte, tüm uğraşlarının boşuna olduğunu fark etmesi. "Tek amacım, Can'ı bu acımasız suskunluktan korumak, onu yaşamdan keyif alan bir insan olarak yetiştirmekti. Mesleğimin, işimin hiçbir önemi yoktu, sıradan olmak öylesine doğaldı ki benim için. Evimde, işyerimde, yatağımda... Her yerde, her durumda silik, coşkusuz, kimliksiz bir kadın! Kimliğimi bir tren istasyonunda yitirdim yıllar önce, bundan da yakınmadım pek, korkaklığımın bedeliydi çünkü. Yalnızca sıradan bir anne olmak istemedim. Bir tek bunu! İnsan davranışlarını duruma ve kişiye göre biçimlendirebiliyor, ama kıpırtısız bir yüreği tek bir kişi için canlı tutmak... Olmuyormuş! Bunu ne yazık ki çok geç anladım. Can'ı tek başıma büyütmeyi göze alabilseydim... " Bu korkunç hayal kırıklığının ardından yeniden filizlenen gitmek düşüncesi. "Yaşama kırgın olmayan bir çocuk yetiştirmek en büyük isteğimdi, beceremedim. Zaman daralıyor, yıllar önce yitirdiğim insan olabilir miyim yeniden? " Oğluyla konuşma girişimleri, kırık dökük sözcükler: "Bak Can, babanla ayrı yaşarsak çok daha iyi olacak, kendimi daha iyi hissedeceğim. Senin için değişen bir şey olmayacak, inan bana... " Her seferinde yüzüne bir tokat gibi çarpan suskunluk, kabuğuna çekilen bir çocuk. Oğlundan hiçbir tepki alamadığı, ona ulaşamadığı birkaç yıllık bir dönem. Sürekli gitmeyi düşünerek, ancak buna bir türlü karar veremeden. 'Daha sonra, şimdi sırası değil' söylemiyle geçen aylar, yıllar. Bunca zamandır yüreğindeki soğukla yaşamaya alışmışken, yüreğini hangi koşullarda ısıtacağını bilememenin yarattığı korku.

...
Zarfı açarken elleri ona ait değil artık. Yüreğinde yıllardır biriken tüm kırgınlıklar, okumaya başlıyor mektubu:

"Dönüyorum abla. Yirmi beş yıl önce bir akşamüstü nasıl ansızın bırakıp gittiysem, yine öyle dönebilirdim. Ama dönmek, gitmek ka.dar kolay değilmiş! Umarım adresin değişmemiştir de bu mektup eline geçer. Dönünce nelerle karşılacağım kimbilir, annemle babamın hayatta olup olmadıklarını bile bilmiyorum, ne tuhaf! Yaşıyorlarsa, çok kocamışlardır herhalde. Her şeyi ardımda bırakıp giderken, sana nasıl bir yük bıraktığım aklıma bile gelmemişti, biliyor musun? Tek isteğim hayal ettiğim yaşama, uzak denizlere ulaşmaktı. Başardığımı düşündüğüm de oldu çok kez, ama yıllar geçtikçe... Olmuyor galiba, olamıyor. Nereye gidersen git, kiminle olursan ol, kendinden kurtulamıyorsun bir türlü, hesaplamalara son veremiyorsun. Çocukluğumun geçtiği o sevgisiz, buz gibi evden çıkıp giderken, beni dışarıda neyin beklediğini bilmiyordum henüz. Bilseydim o kadar kolay gidebilir miydim dersin? On sekiz yaşımda acımasız bir dünyanın içinde tek başıma kalıvermek, o evin sevgisizliğinden daha çok hırpaladı beni belki de, kimbilir... Kalın bir kabuk geliştirdim kendimi koruyabilmek için, gerçi biıiyorsun, evdeyken de vardı kabuklarım, yaınızca şekil değiştirdiler sonradan, iyice sertleştiler. Sağıam, dayanıklı, demir gibi bükülmez bir adam... Çevremdekiler böyle
algıladı beni. Oysa yıllar, kendime direnmekle geçti. Hep yeniden başladım. Yeni bir kent, yeni bir kadın, yeni bir yüz ... Olmadı. Ya da istediğim gibi olmadı. Belki de -umarım- sen başarmışsındır abla. En çok seni görmekten korkuyorum, biliyor musun, annemle babamdan çok, seninle karşılaşmak ürkütüyor beni. Gidişimin ardından, senin yaşamının istemediğin bir biçimde gelişmiş olabileceği düşüncesi.
Umuyorum ki her şeyin bedelini sen ödememiş ol. Yine de ilk sana geleceğim abla. Okulda aşı olurken de böyle yapardım, hatırlar mısın? Aşıdan ödüm koptuğu halde sıranın en başında ben olurdum. Ya da sevmediğim bir yemeği yerken... Şaşkınlıkla bakardın bana, hatırlıyorum, çünkü sen en sona bırakırdın sevmediğin yemekleri. Önce ya da sonra, fark etmiyordu bence. Önemli olan, o yemeği geri çevirmeyi ikimizin de aklından bile geçirememesiydi! Bir an önce yapıp kurtulmak istedim hep, beklemek sancıların en büyüğü oldu benim için. Belki gidişim de bu yüzdendi. Git ve kurtul! Acaba? Şimdi, bu kararı verdiğim günden beri dönmekten başka hiçbir şey düşünemez oldum. Bu hesaplaşma bitmeli artık, sonucu ne olursa olsun... Birbirimizi tanır mıyız dersin karşılaşınca? Sen, iri dalgalı, omuzlarından aşağıya dökülen sapsarı saçların, hüzünlü ela gözlerin, her koşulda gülümşemeye çalışan yüzünle kaldın yıllarca belleğimde. Yirmi beş yıl neler kattı sana ya da neleri alıp götürdü? Şu anda kafam karmakarışık, ama bir tek şeyi iyi biliyorum, gitmek benim için çözüm olamadı. Çözüm neydi, onu gerçekten bilmiyorum. Ayın yirmi beşinde Ankara'da olacağım. Bu adreste seni bulacağım umudunu taşıyacağım o güne dek. Çok güzel bir kadın açacak çaldığım kapıyı ve ben onun sarı saçlarının örttüğü omzuna başımı yaslayacak, çocukken yaptığım gibi öylece duracağım."

...
Müzik setine rasgele seçtiği bir kaset koyuyor, sesini açıyor sonuna kadar. Elektrikli ısıtıcının düğmesine basıp suyun ısınmasını beklerken, bedeninde anlam veremediği bir rahatlama hissediyor, kasılmış yüz hatları gevşiyor, rahatlık bir gülümseme şeklinde yansıyor yüzüne. "Yaşamımın hep kabullenmekle geçtiğini düşünmüyor muydum bugüne dek? Farklı olan nedir bu kez, tüm kırgınlıkların önüne geçen ne şimdi?" Kahve fincanını alıp salona dönerken aynadaki görüntüsüne takılıyor gözü. "Saçlarımı yeniden uzatmalıyım. Bana uzun saç daha çok yakışıyor. Neden kestirdim ki sanki?" Her zamanki koltuğuna oturuyor, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra öbürlerinden hiç farkı olmayacak bir günün ilk sigarasını yakıyor.

Ekim 2001

Ayşe Sarısayın 
Denizler Dört Duvar 
Can Yayınları 


22 Haziran 2023

Kambur Hafız ve Minare

Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti.

Kambur Hafız’ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu.

Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kam­buru koynunda düştüğü yerde kaldı.

– İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk.
– Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor?
– Yok canım, nereden çıkardın?
– Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin.
– Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey.
Ali bir elini alnına dayadı, yüzü bulutlanmıştı, öteki elini yumruk yaparak kasıldı, tırnakları neredeyse avucunun içine gömülecekti.

Bir sessizlik oldu.

Kahveyi gölgeleyen çınar dalları arasında bir iki serçe cıvıldadı.

– Bu hikâyeyi kim yazmış?
– Mustafa Kutlu diye biri.
– Nerde eğleşir bu adam?
– Bilmem, İstanbul’da galiba…
Ali kalktı. Suratı iyice asılmış, sesi çatallanmıştı. Yarı buçuk bir “Eyvallah” çekti, kamburunu sırtlayıp yürü­dü.

O gidince kahveyi geren teller gevşedi. Tavla şakırtısı, Kral TV, çay buğusu, sigara dumanı ve uğultu yerine yerleşti. Ötekiler kalkıp Orhan’ın yanına geldiler.

- Ne diyo?
- Yok bir şey.
- Hele anlat canım, sürmeli meselesi değil mi?

Yahu bilmiyorum, şu kitapta bir hikâye var “Kambur Hafız” diye. Birileri seni yazmış, her bir sırrını bir bir anlatmış, şeklinde bunu fişteklemişler. Eh ne de olsa mahalleden arkadaş, ilk mektepte aynı sırada okumuş­tuk. Geldi, sordu, “Nedir?” diye. Ben de okudum.

– Bunun sonu kötü aga. Sürmeli bitirdi bunu.

– Yaaa!.. Kara sevda olacak fukara.

– Bırakın şu kamburu yav “İbooo, şuradan bi okey takımı ver.”

– Nesine oynuyoruz?..

Kambur Hafız öğle ezanı için minareye çıkınca bir tu­haf oldu. Aşağıda çiçek açmış kiraz ağaçları görüyor­du. Bembeyaz çiçek bulutu. Ayrıca İpragaz arabası, patlıcan tava, kuş tüyü falan.

Silkinip gözlerini ovuşturdu, salavat getirdi. Ezana bir buçuk dakika vardı daha. Köstekli saatini yelek cebine yerleştirip bir daha baktı aşağıya.

İşte kuru çınar dalları, gelip geçenler, bir çocuk balo­nuyla oynuyor. Derken balonun mavisinden bir çift sürmeli göz bakmaya başlamasın mı? Gözler öyle manalı ve yakın geldi ki, elleriyle yüzünü kapadı. Sırtın­da ince bir ter, vücudunda bir karıncalanma… Neyse ki o uğursuz bir buçuk dakika geçtiğinden ezana başladı. Bir türlü sesini kontrol edemedi; kimi yerde ses çatla­dı, kimi yerde tiz, kimi yerde pes çıktı. Şadırvanın gölgesinde ezanı bekleyen ihtiyarlar Kam­bur Hafız grip olmuş sandı, kahvedeki gençler “Sür­melidendir, sürmeliden” diye kas kas güldüler.

O günden sonra Ali artık minareye çıkmak için üşenmeye başladı. Üşenmek değildi işin aslı haliyle endişe­leniyordu. Her seferinde o sürmeli gözler gelip karşısı­na dikiliyor, genç ömrünü yiyip bitiren sevda ateşi şe­refeye kadar yükselip, bütün benliğini kavuruyordu. Allah saklasın bir delilik yapar mıydı acaba? Tövbe üstüne tövbe ediyor, geceleri sabaha kadar kam­buru ile konuşuyordu.

Gün günü kovaladı, sıkıntı canına tak etti. Ve bir gece kararını verdi. Gidip bu işi kökünden te­mizleyecekti. Senelik iznini aldı, ihtiyar anası ile vedalaştı.

Bir otobüse atlayıp İstanbul’a vardı.

– “Aramakla bulunmaz” diye bir söz var ama “Arayan belasını da Mevlâ’sını da bulur” diye bir başka söz daha var.

Hafız yazarın İlesam denilen bir yerde daha çok ikindi ile akşam arasında eğleştiğini öğrendi. Gidip buldu İlesam’ı, “Ya Allah” deyip girdi içeri. İsmi tuhaf lakin mekânı latif bir yer. Bir Osmanlı med­resesi. İç avluyu çepeçevre saran revakların arasına se­dirler konulmuş, halı, kilim, ot yastıklar ile süslenmiş. Sedirlere kurulup nargile fokurdatan, gazete, kitap okuyan, ha bire cigara içen gençler, orta yaşlılar… İçle­rinde arpacı kumrusu gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip düşünenler olduğu gibi, kızlı-erkekli şen şakrak konuşup gülenler de var.

Avlu ortasında bir şadırvan, başucunda bir elma ağacı, güller, yeşillikler, hatta aşı vakti gelip geçen bir dut fi­danı bile var.

Hafız yazarı sordu, işaret edip gösterdiler, hatta bir genç onunla birlikte yanına kadar geldi. Adama adaçayı içiyor, birkaç edebiyatçı ahbabı ile edebiyatın artık bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı diye tatlı tatlı konuşu­yordu.          

Hafız’ı getiren genç: “Hocam arkadaşın bir maruzatı varmış, taşradan gelmiş” şeklinde takdim etti onu. Mustafa Kutlu cigarasının külünü silkerken baktı şöy­le bir “Al işte bir Molla Kasım daha” diye yüzünü bu­ruşturdu. Ötekiler akrabası veya hemşerisidir diye oralı olmayıp, kendi âlemlerinde kaldı. Yazar onlara “Bir dakka” diyerek kalktı. Cigara paketi­ni, çakmağı, cigaranın ucuna taktığı naylon süzgeci ya­nına aldı.

Bir köşeye çekildiler.

Kambur Hafız hal-hatır, tanışma faslından sonra olup biteni özetledi. Sesini sertleştirip:

– Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş, dedi
– O bir hikâye, diye cevapladı yazar, alın yazısı değil.
– Her neyse dedi Hafız, tıpkı ben. Sonunda bir çift sür­meli göz uğruna kendini minareden atan bir müezzin olur mu?
Haram bu, haram.. Yazar cigarasını tazeledi, sıkıntı ile etrafına baktı.

– Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de, olmayabilir de..
-Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben alma­sam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor. Yazarın alnı kırıştı, “Çattık” der gibi bir hâl aldı yüzü, bir elini bıyığına atıp çekiştirmeye başladı.

– Peki sen ne diyorsun şimdi, kaçtan aşağı olmaz…
– Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.
Yazar içini çekti, nefesini boşalttı. Sanki onu başından savmak için, aslında bir başına kalıp ne haltlar karıştır­dığını bir kez daha ölçüp tartmak için uzatmadı sözü.

-Peki, peki.. Yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini, dedi.

Hafız ferahlamıştı. Müsaade isteyip kalktı. Yazar onun ardından epeyce bir süre baktı, kafasını kaşıdı, “Vay be, bak şu Kambura” diyerek hikâye bahsi­ne yeni bir sayfa açtı.

Ali medresenin kapısından caddeye çıkınca durdu bir an. Sağına soluna baktı. Ne çiçek açmış kiraz ağacı, ne ipragaz arabası, ne de patlıcan tava vardı oralarda. Gelip geçen insanlar, vasıtalar, bir çocuk balon satıyor­du.

Balonların mavisine dikti gözlerini. Baktı, baktı, hiçbir şey olmadı. Sevindi, gerindi, “Şükür geçti” dedi, yürüdü. Adımlarına bir hafiflik sinmişti, neredeyse kambu­runu unutup perende atacaktı oracıkta. İçinden “Neyin nasıl yazılacağını anladı teres” diyor­du.

Çıbanı patlamış, kanı, irini yazarın yüzüne sıçramıştı.

Mustafa Kutlu 
Değerlerin Dejenerasyonu ve Ölümü

Camiler, evliya türbeleri, medreseler, gökteki sayısız minare ve minarelerden yükselip şehre inen ezan sesi yaşanılan beldenin manevi ve kültürel havasını arttıran nişanelerdir. Bu nişanelerin arasında yaşamak, günde beş vakit işitilen çağrıya gerçekten kulak vermek, kişiliğin ve kalemin inşasında etkili olduğu gibi yazılanı, bu hassas iklimlerden yükselen bir sese dönüştürecektir.

Hayatının büyük çoğunluğunda, dine ve kültürel birtakım değerlere dışardan bakan Yahya Kemal’in içerden baktığı bir sabah yaşadığı duygunun sesidir bu, “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum / Bir zamanlar hendeseden bir abide zannettimdi / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi / Senelerden beri rüya görüp özlediğim / Cedlerin, mağrifet iklimine girmiş gibiyim.” Ya da Müslüman saatini, minarelerin yüksekliğiyle yan yana getirerek anlatan Haşim’in kederli seslenişi, “Bütün mabedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat! Eski saatle beraber akşam da fecir de bitti.”

Elbette bu sesler, bizim edebiyatımıza özgü değildir. Batı anlatılarında da kelimelerin ardından çan sesleri yükselir. Ana rahminin verdiği o sonsuz güveni çağrıştıran cami avluları; Batılı metinlerde kilise bahçesine dönüşür. Notre Dame’in Kamburu’nda Quasimodo’nun kilise avlusundaki tahta kerevete bırakılması, mabetlerin mekân olarak kullanımına ve onlara duyulan güvene dikkat çekmesi bakımından gösterilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabedleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşunu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.

Öykünün girişinde verilen çerçeve hikâyede, minareyi bir intihar aracı olarak kullanan Kambur Hafız ve onunla özdeşleşen Hafız Ali, hikâyedeki ilk kırılmadır. İntiharın haram olduğunu, derdin dillendirilmeyip kalpte kalması gerektiğini söyleyen Hafız Ali’nin sesi, hikâyedeki çatışmayı çoğaltan sestir. Bu sesler arasındaki geçiş ve fragmenter yapı, okura hissettirilmeyen bir ustalık ve yalınlıkla kurgulanmıştır. Öyküde fazlalık olarak nitelenecek bir kullanım yoktur, diyolaglar sade, ritim hızlıdır. Üstelik mekânlar arasındaki geçişler de yumuşak ve genel muhtevayı destekler niteliktedir. Kahve ahalisinin, Hafız Ali oradayken gerilmesi, olağan akışını sürdürememesi, din adamının hâlâ bir ağırlık merci olduğunu ifade eder. Dini toplumun dışında bırakan, din adamını yer yer alaya alan, onları ham sofu olarak niteleyen Cumhuriyet dönemi kurmacalarının aksine Kutlu’nun dindar kahramanı; toplumdaki saygınlığını koruyan, değerlerine sıkı sıkı tutunan biridir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal ve Vurun Kahpeye, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanlarında din adamları belli kalıplar üzerinden ele alınmış; gerici, yobaz, ham sofu, güvenilmez tipler olarak nitelendirilmiştir. Değerlerin dejenerasyonunu ve ölümünü örnekleyen pek çok örneğin karşısında olumlu bir örnek olarak durur Kambur Hafız ve Minare.

Çerçeve hikâyeyi okuduktan sonra baktığı her yerde sürmeli bir çift göz gören Hafız Ali, “Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kim bilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey,” ikazlarına rağmen kendi sonunun, okuduğu hikâyedekine benzeyeceği korkusunu üzerinden atamaz. Rahatı kaçar. Her vakit ezanı şehre dalga dalga yayan sesi, minarede asılı kalan hastalıklı, cılız bir sese dönüşür. Kambur Hafız ne gördüyse, minarenin tepesinde onu görmeye başlar Hafız Ali; çiçek açmış kiraz ağacı, patlıcan tava, bembeyaz çiçek bulutu, gelip geçenler, İpragaz arabası, kuş tüyü ve bir çift sürmeli göz! Okuduğu öykü, aslında kendi hikâyesindeki yarılmayı beslemiş, belki nicedir üzerini kapattığı yarayı kanatmıştır. Bu yarılmayı ve senelerdir sakladığı gençlik ateşini, kendini hikâye kahramana benzetmesinden ve ahalinin konuştuğu birkaç kırık cümleden anlarız. Belki de bu, benzetmeden de öte bir aynılık hâlidir. Hafız Ali, ilk gençliğinden bu yana herkesten sakladığı sırrını, okuduğu bir metnin açık etmiş olduğu düşüncesine gerçekten inanmış, sonunun okuduğuna benzemesinden ürkmüştür. Bu ürkme hâli, onu yaşayamaz duruma getirip baktığı her yerde sürmeli bir çift göz görünce de içinde kıpırdanıp duran itkinin peşinden gider. Buradan sonra öykü, normale dönme ve kurmacanın boyut değiştirmesine dönüşür.

Hafız Ali’nin Mustafa Kutlu’yla buluşması, hikâyedeki üstkurmacanın derinleştiği yerdir. Okunan şeyin bir kurgu olduğunu bu kez bizzat yazarın kendisinden işitiriz, “Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” Ancak Hafız Ali buna da itiraz edecek ve yazılanın değiştirilmesini sert bir ikazla Kutlu’ya söyleyecektir. Kutlu’nun, “Peki peki, yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini,” sözüyle birlikte bir anda hafifler müezzin. Dışarı çıktığında artık ne çiçek açmış kiraz ağacı görür, ne İpragaz arabası, ne de patlıcan tava. Geçip gitmiştir işte. Üstelik yazara da iyi bir ders vermiş, neyi nasıl yazması gerektiğini anlatmıştır. Yazar mı? O, kurmacanın kurmacasını yazmak için hikâye sayfasına yeni bir bahis açmıştır bile.

Feyza Kartopu


1990-2000 yılları Kutlu'nun öykücülüğündeki üçüncü dönemi oluşturur. Bu yıllarda, yazar, iki öykü kitabı neşreder. Görünüşe bakılırsa, Kutlu, 90-2000 arasını bir tür yazamama hâli içerisinde geçirmiş olmalıdır. Arkakapak Yazıları ve Hüzün ve Tesâdüf'te yer alan hikâyelerin önemli bir bölümü, (belki kurgusal damarı bilerek zayıflatıldığından, belki deneme/fıkra türüne yaklaştırıldığından dolayı) "hikâye" olarak tanımlanmasında zorluk çekilebilecek metinlerdir. Dergâh, bu dönemde yayımına başlamıştır. Editörlüğün, Kutlu'nun üretkenliğine engel olduğu yolunda kimi değiniler bile yazılmıştır. Kutlu, Sır'la doruğuna ulaştırdığı çizgisinde ısrar etmek yerine, bu çizgiyi orada kesmiş, gene kısa hikâyelerden oluşan, ancak daha "serbest" kitaplar kurgulamış ve ikinci dönemin ortak kahramanlı metinlerini geride bırakmışsa da, sâdece Kambur Hafız ve Minâre öyküsü bile, yazarın ülkenin değişen edebiyatına kayıtsız olmadığının kanıtı gibidir. O kadar ki, bu öykü, edebiyatımızdaki postmodern evrilmenin en olgun örneklerinden biridir. Gene bu dönem öykülerinden olan "Dürbünlü Çiçek", anlatımındaki şiirsellik ve yoğunlukla modern öykümüzün unutulmaz bir "pastoral senfonisi"dir.

Abdullah Harmancı

11 Ağustos 2019

Sınır Üstündeki Ev

Eve taşındığımızın ikinci günüydü. Sağ yanımızda bir komşu var. Yol önlerinden geçiyor. Pencerenin önüne oturmuş bir yaşlı a-dam,

- Bu evi tutmasaydınız iyi olurdu, dedi. ihtiyara sert sert baktım:

-  Bizim bildiğimiz bir kiracı bir eve taşındı mı, konu komşu "güle güle oturun"a gelirler. Taşınmasaydımz iyi olurdu, ne demek? Komşuya böyle mi söylenir?

ihtiyar oralı bile olmadan,

- Benden söylemesi, dedi, o eve hırsız girer de ondan söyledim. Bizim eve hırsız girer de öbürlerine girmez mi? Cansıkıntısıyla cigara almak için köşedeki bakkala girdim.

- Ne sözünü bilmez adamlar var, dedim. Bakkal,

- Hayrola? dedi.

- Bizim evin yanında bir bunak oturuyor. Evlerinin önünden geçerken "Sizin eve hırsız girer. Taşınmasaydımz iyi olurdu" demesin mi?

Bakkal,

-  Doğru söylemiş, dedi, taşınmasaydınız iyi olurdu. O eve hırsız girer.

Bitek kelime söylemeden dışarı çıktım. O gün akşama kadar canım sıkıldı. Gece, sol yanımızdaki komşular oturmaya geldiler. Gece yansına doğru tam giderlerken, komşumuz,

- Burası iyi evdir ama, hırsız girer, dedi.

Bunları kapıdan çıkarken söylediği için "neden bu eve hırsız giriyor da sizin evlerinize girmiyor?" diye soramadım. Karım, canımın sıkıldığını görünce, güldü:

-  Ayol, anlamıyor musun, dedi, şimdi kiracılar evden çıkarmanın bin yolunu bulmuşlar. Demek, bir yolu da bu. Eve hırsız giriyor diye korkutup bizi evden çıkaracaklar. Evin kirası ucuz olduğundan

ya kendileri taşınacaklar, ya da bir tanıdıklarını getirecekler.

Aklım yattı ama, yine de gece gözümü uyku tutmadı. Hırsızı, randevu vermiş gibi, ha geldi, ha gelecek diye bekliyordum. Derken uyuya kalmışım. Bir tıkırtı ile fırladım. Fırlamamla yastığın altındaki tabancayı alıp,

-  Kıpırdama, yoksa yakarım!., diye karanlığa doğru bağırmam bir oldu. Eve yeni taşındığımızdan, elektrik düğmesini bir türlü bulamıyorum. Elektrik düğmesini bulacağım diye kendimi o duvardan bu duvara çarpıyorum. Derken ayaklanma bir şey takıldı, şangırtıyla kendimi yerde buldum. Hırsız çelme taktı diye az kalsın tabancadaki kurşunlan herifin karnına dolduracaktım ama, yuvarlanırken tabanca bir yana gitmiş, ben de bir yana... Karanlığın içinden,

-  Hah, hah, hah!., diye insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha yükseldi.

- Ulan, biz korkunç yerli film mi çeviriyoruz, erkeksen karşıma çık alçak! diye bağırdım.

- Herhalde elektrik düğmesini anyordunuz. Kapının sağındadır. Yeni kiracılar elektrik düğmesini bulmak için hep böyle zorluk çekerler.

Ses karanlıktan geliyordu.

-  Ben adamı ne yapanm, sen beni biliyor musun? diye bağırdım.

Karanlıkta görmediğim adam,

-  Bilmiyorum, dedi. Müsaade ederseniz elektriği açıp size yardım edeyim.

Çıt, diye elektrik düğmesinin sesi duyuldu, oda aydınlandı. Ben yere düşünce masanın altına girmişim, karım da karyolanın altına. Karşımda dimdik, benim iki boyumda bir adam vardı. Ayağa kalksam, herifi korkutamayacağım. Yattığım yerden ne olduğumu anlamaz diye, sesimi kalınlaştınp,

- Sen kimsin? diye sordum-.

- Hırsızım.

- Bana bak, ben yutmam, sen hırsız değilsin. Bizi hırsızım diye korkutup evden uğratacaksın. Baksana sen benim gözüme...

Adam,

- Hırsız mıyım, değil miyim, şimdi görürsün, dedi.

Babasının evi gibi her yanı karıştırıp, işine gelenleri almaya başladı. Hem de bir yandan söylenip duruyordu:

- Demek siz burasını yatak odası yaptınız. Sizden önceki kiracılar, burasını oturma odası yapmışlardı. Daha öncekiler de öyle...

-  Bana bak, dedim, sen hırsızlık ediyorsun ama sonra ben seni şikayet ederim.

İşinden başını kaldırmadan,

- Babana kadar git şikayet et, bir de benden selam söyle... dedi.

- Ama ben karakola gidene kadar sen kaçarsın.

- Kaçmam.

- Vallahi kaçarsın. Evde ne var ne yok toplar kaçarsın. Onun için, ben seni bağlayıp, karakola haber vermeye gideceğim.

- îmdaaaat!... diye bir çığlık attı, karım.

Mahalleli de bizim kapının önünde hazır mıymış ne, birden içeri doldular. Komşular hiç aldırış etmeden,

- Aaaa... Bu eve yine hırsız girmiş... diyorlardı. Bazısı da,

- Bakalım hangisi? diye birbirlerine soruyorlardı.

Bizim komşuların içinde hırsızla tanışanlar, halhatır soranlar bile vardı. Hırsız kılı kıpırdamadan hababam öteyi beriyi kaldırıyor.

- Konu komşu, yardım edin de şu hırsızı bağlayalım. Gidip karakola haber vereceğim, dedim.

İçlerinden biri,

-  Vallahi siz bilirsiniz ama, boşuna zahmet ediyorsunuz sanırım, dedi.

Biz ne biçim bir yere taşınmışız, şaşırdım. Karım çamaşır iplerini getirdi. Hırsız da hiç karşı koymadı. Adamı bir güzel bağlayıp, bir odaya koyduk. Üzerinden kapıyı kilitledim. Hemen karakola koştuk. Kanm olanı biteni komisere anlattı. Komiser evin yerini sordu, söyledik.

-Haaaa... O ev mi? dedi.

- Evet, o ev, dedim.

- Biz o eve kanşamayız, dedi. Bizim bölgemizin dışında.

- Peki, biz ne yapacağız? Zavallı adamı boşu boşuna mı bağladık?

- Bir üst yanınızdaki evde otursaydiniz, bizim bölgemize girerdi. O zaman biz karışırdık.

Kanm,

- Üst yandaki ev boş değildi, ne yapalım... dedi.

Bizim ev, iki karakolun emniyet bölgelerinin tam sınırındaymış. Komiser,

- Sizin eve dedi "........" karakol bakar, dedi.

Söyledikleri karakol da uzak. Biz oraya gidene kadar sabah oldu. Oradakilere anlattık. Evimizin yerini sordular. Söyledik. Bir polis,

- Haa... O ev mi? dedi.

- Evet o ev, dedim.

- Bir altındaki ev olsaydı, biz bakardık. Sizin ev bizim bölgemizin dışında kalır.

Kanm,

- Vah, vah, dedi, adamı da sımsıkı bağlamıştık...

- Bizim ev hangi bölgeye girer? diye sordum. Polis,

-  Sizin ev jandarmanın bölgesine girer. Oraya polis kanşmaz. Siz jandarma karakoluna gideceksiniz, dedi.

Yola çıktık. Karım,

- Aman önce eve gidip şu hırsıza bir bakalım, dedi, adam öldü mü kaldı mı?

Öyle ya... İster misin, bir de hırsız, sıkı bağlanmaktan kanı dönmesin de ölsün. Hırsızı tutalım derken, bir de katil olup çıkalım. Eve gittik. Hırsız bağladığımız gibi duruyordu.

- Nasılsın? dedim.

- İyiyim ama, karnım acıktı, dedi.

Kanm hırsıza yemek çıkardı. Tersliğe bakın, evde bamya varmış. Hırsız da bamya yemezmiş. Kanm kasaptan biftek aldı, hemen pişirip hırsızın önüne koydu. Biz hırsızı şikayet için jandarma karakoluna gittik. Olanı biteni anlattık. Jandarma komutanı, evin yerini sordu, biz de söyledik.

- Haaa... O ev mi? dedi.

Bizim evi de herkes biliyordu. Jandarma komutanı,

- Sizin eve jandarma kanşmaz, polis kanşır, dedi.

-  Aman efendim, dedim, nasıl olur. Polise gidiyoruz, jandarma kanşır, diyor, jandarmaya gidiyoruz, polis kanşır, diyor. Bu bizim eve elbet bir karışan görüşen olacak.

Jandarma komutanı bir harita çıkardı.

- Bakın, dedi, siz haritadan anlar mısınız? Bu 140 rakımlı tesviye münhanisi. Burası da su terazisi. Burası da 208 rakımlı tepe. işte jandarmanın bölgesi buradan geçiyor. Eğer sizin oturduğunuz ev, iki metre daha kuzey batıya yapılsaydı, o zaman jandarmanın bölgesine girerdi.

- Canım iki metre için mi? Bakıverin ne olur?

- Ne mi olur? Onun ne olacağını siz değil, biz biliriz. (Haritadan gösterdi). Bakın sizin ev burada işte. Jandarma ile polis bölgesini ayıran sınırın üstünde. Anladınız mı? Bizim bölgeye evinizin bahçesinden ikibuçuk metre kadar giriyor ama, hırsızlık bahçede olmamış.

Yine polise gitmekten başka yol yoktu. Karım,

- Aman bir kere eve girip hırsıza bakalım, dedi, Allah korusun bir ölürse, başımız derde girer.

Eve gittik, hırsıza,

- Nasıl? dedim.

- Yanıyorum, çabuk bir su... dedi. Suyu içtikten sonra:

-  Bakın söylüyorum, dedi. Benim hürriyetimi kısıtlıyorsunuz. Buna hakkınız yok. Buradan bir kurtulursam sizi dava ederim.

- Peki, ne yapalım kardeşim, dedim, bizim evin kimin bölgesine girdiği belli değil ki, seni oraya şikayet edelim. Böyle cenabet yere ev yapılır mı canım? Tam sınırın üstüne yapmışlar.

-  Eeeee... dedi, ben söylemedim mi? Siz beni salıverin, yoksa hürriyetimi kısıtlamak suçundan sizi mahkemelerde sürüm sürüm süründürürüm.

-  Akşama kadar müsaade et, dedim, polise bir kere daha gidelim de...

-  Gitmesine git. Ama biz bu işi kaç zamandır biliyoruz. Önce sizin evin hangi bölgeye girdiğine karar verilecek. Yahut bölgelerin sınırlan değiştirilecek. O zamana kadar heheey...

Bir daha polise gittik. Bir harita da komiser çıkardı.

- Bakın, dedi, jandarma bölgesinin sının burası. Bahçe jandarmada... Evin bir kısmı bizde, bir kısmı jandarmada.

- Yatak odası sizin bölgede kalıyor. Hırsızlık da yatak odasında oldu, dedim.

- Evet ama tesbiti lazım, dedi, hem sonra bu hırsız yatak odasına uçarak girmedi ya, bahçeden girdi. Bahçe jandarmanın... Bu, yeni bir iş değil. Müzakere halinde. Bakalım sizin evi hangi bölgeye verirlerse biz de ona göre işlem yapacağız.

Eve dönüyorduk. Sağımızdaki evin penceresinden yine o ihtiyar seslendi:

- Geçmiş olsun, evinize hırsız girmiş. .

- Girdi, dedim.

- O evde hiç bir kiracı oturmaz da onun için o kadar ucuza veriyorlar. Ev sahibi, kendi oturamıyor, kiracı bulamıyor. Evini yıktırıp, iki metre içeri alacaktı. O zaman tam bölgeye giriyor. Sonra sizi bulunca kiraya vermiş.

ihtiyarın kansı,

- Suç sizin değil, ev sahibinin, dedi. Ev yaptırırken suyu, elektriği, havagazını, manzarayı düşünüyorlar da, hangi bölgeye girdiğini hiç hesaplamıyorlar, insan hiç böyle sınır üstünde ev yaptınr mı?

Bir yıllık da kirayı peşin verdiğimizden evden çıkamazdık. Eve girdik. Hırsız karşımıza geçti, oturdu. Birlikte akşam yemeğini de yedik. Sonra.

- Bana şimdilik Allaha ısmarladık, gene gelirim, dedi.

Şimdi dört beş hırsız evimizin gediklisi oldu. Mahallede onları herkes tanıyor. Hatta onlarla işbirliği de yaptık. Başka, yabancı hırsızlar da dadanmasın diye elbirliği ile evimizi koruyoruz. Bakalım, ne olacak? Ya konturatımız bitene kadar, evde altı hırsız, iki de biz sekiz kişi oturacağız ya da bizim evi bir bölgeye sokacaklar. O zaman da hırsızları bulabilirsek, bölgemize kansan karakola şikayet edeceğiz. Birbirimize pek de alıştık, şikayet de ayıp olacak ya... Çünkü evin bir takım masraflarını da onlar görüyor.

Aziz  Nesin

26 Ağustos 2017

Erik Zamanı

Cami avlusundaki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana su içti. Hava sıcaktı. Çok sıcak. Vanayı bütün gücüyle sıktı ama kapatamadı, ip gibi ince bir su akmakta inat ediyordu. Musluğun çevresinde dönüp duran sarı arıyı izledi bir süre. Arı konup konmamakta kararsızdı. Sonunda kondu. Gözlerini kısıp arının inip kalkan bedenine baktı. Ramiz olsa hemen öldürürdü. Bal yapmazmış bunlar, öyle demişti. Eşekarıları. Yani eşeklere mi konarlar? "He," demişti, "senin gibi eşeklere; hem konarlar hem sokarlar."
Yüzünü soluk okul önlüğünün koluna sürttü. Ne zaman karne alacaklardı?  Ne zaman önlüğünün cebinde kitaplarını, defterlerini taşımaktan kurtulacaktı? İşte yaz gelmişti, ne zaman kapatacaklardı okulu? Torba gibi kocaman cebinden çok utanıyordu. Kimsede böyle bir şey yoktu.
"Yırtıcam bu torbayı," demişti bir gün annesine, "hem de Katana'nın çakısıyla."
"Hele bir yırt," demişti annesi, "baban eşek sudan gelinceye kadar döver seni. Kaç kere söyledim sana, Katana'yla, Sıkıntı'yla, İhsan'la arkadaşlık yapmayacaksın diye. Bu yaz sokaklarda sürtmek yok zaten, babanın fırınında çalışacaksın, hayatı öğreneceksin. Büyük amcan gibi olursun yoksa..."
"İyi" de, demişti "herkes çantayla gidiyor okula."
Annesinin cevabı kesindi:
"Kıymetini bilseydin çantanın."
Herkes dalga geçmişti. "Bu ne lan," demişti Ramiz, "beygir yemliği gibi." Katana, Sıkıntı, İhsan falan hep gülmüşlerdi.
"Hani tahta çantalarımızı tokuşturuyorduk ya," demişti Ramiz'e “hani benim çantam parçalanmıştı ya, işte o zaman annem yemin etti; okul bitene kadar çanta manta yok."

 Dondurmacının sesi. Sokağın başında, elektrik direğinin dibinde. Bağırırken "dondurma" demiyor da başka bir şey söylüyor; ama herkes onun dondurma sattığını anlıyor. Hiç parası yok. Artık annesi harçlık vermiyor. Çocuğa para verip şımartmak çok tehlikeliymiş. Al işte büyük amcası! Dedesi onu o kadar şımartmasaymış ziyan olup gitmezmiş o da. Evde her şey önüne konuyormuş, para da nesiymiş... Dondurma var mı evde, gofret var mı, sakız var mı? Yok.
Arabasını güçlükle itiyor; hem  hava sıcak hem dondurmacı zayıf. Gidip arabayı itmesine yardım etse bedava dondurma verir mi? Terzi Cemile Teyze'nin evinin önünde durup yeniden bağırdı. Çırak kızlara duyurmak istiyor sesini. Kimseye bedava dondurma koklatacak göz yok bunda. Pencerenin tülü aralandı. Üç dört kız başı göründü. Gülüşüp itişiyorlar. Dondurmacıya beklemesini söylediler. Sokak kapısında ağzında çiklet, ayağında takunyalar. basma entarili bir kız çıktı. Öbür  başlar pencerede. Bisikletleriyle bu sokaktan çok sık geçen, geçerken de bu evin önünde zillerini ya da pilli düdüklerini öttüren delikanlılardın hiçbiri yok ortalıkta. Belki sıcaktan. Dondurma almaya çıkan kız da işi ağırdan alıyor. O çocuklardan biri geçsin de onu görsün istiyor. Dalgası var. Hepsinin var, biliyor. Dört külah dondurmayı iki eliyle tutan kız, takunyalarını tıkırdatarak içeri girdi.
"Lan Miskoye, burada ne yapıyorsun?"
Dönüp baktı, Ramiz ile Katana.
"Hiiç" dedi. "Okula mı?"
"Ne okulu oğlum, daha erken. Katana'ylan erik çalmaya gidiyoruz. Sen de gelir misin?"
"Ya okula geç kalırsak?"
Katana gururla saatine baktı. "Kalmayı" dedi. "koşa koşa gider geliriz, erikleri de senin heybene doldururuz."
Başını kaşıyor kararsız.
"Yürü lan." dedi Katana Ramiz'i kolundan çekerek. "Miskoye korkuyorr."
"Ne korkması! Heybeye erikleri koyunca kitapları defterleri ne yapacağım diye düşünüyorum."
"O kolay ben taşırım." dedi Katana.

Cami avlusundan koşarak çıktılar. Ramiz, Katana'dan da büyüktü. Kocaman bir kafası, iri iri elleri vardı. Okul önlüğü beline geliyordu. Yaka takmadığı için Naci Bey birkaç kez kocaman kafasına tahta cetvelle vurmuştu. Ama asıl avuçları iyi tanıyordu o cetveli. Onca sopayı yerdi de yine bildiğinden şaşmazdı. Saçları hiç uzamıyordu Ramiz'in, çünkü babası her hafta düzenli olarak kardeşleriyle birlikte tıraş ediyordu onu. Oğlan çocuğunda saça hiç dayanamıyordu. Uçları yukarı doğru bükülmüş, koç boynuzu gibi bıyıkları vardı babasının. Kasketi düşecekmiş gibi yan dururdu başında. Onun ıslığının hangi amaçla çalındığını anası da, Ramiz'de, kardeşleri de, öküzler de, sarı köpekte bilirdi. Islık kime çalınmışsa o koşardı. Sınıfta en arka sırada otururdu Ramiz. Çünkü ondan uzun boylusu yoktu. Ne okulu severdi ne de Naci Bey'i.  Ama okuma yazma öğrenecekti. Babası bunun askerlikte cezasını çok çekmişti.
Çayırlığa çıktılar. Koşmaktan soluk soluğa kalmışlardı.
"Şimdi erik zamanı," dedi Ramiz, "nah böyle  olmuşlar."
"Korucu var mıdır?"
"İyice kollarız" dedi Katana, "yoksa dalarız".
Bir mısır tarlasına girip boydan boya koşarak geçtiler. Erik ağaçları ile aralarında bir hendek engeli kalmıştı. Gerilip atladılar.
Korucu yoktu.
Katana, Ramiz'in sırtına çıktı.Ağacın gövdesinin çatallandığı yerden kavrayıp ayaklarının yardımıyla tırmandı. Ramiz ilk sıçrayışta  aynı  yere tutundu. O da kendini yukarı çekti. Miskoye aşağıda kalmıştı. Onların dallardan yolup attığı erikleri torbasına dolduruyordu.
"Bu kadar yeter" dedi. İnin de gidelim artık.
Duymuyorlardı. Erikler başlarını döndürmüştü.
"Hadi lan! Zil çoktan çalmıştır."
Korkmaya başlamıştı. Dalların hışırtısından başka ses gelmiyordu. Neden sonra Katana ağaçtan süzülüp aşağı atladı. Önlüğü ile atleti sıyrılmış, karnı görünüyordu. Üstünü topladı. Saatine baktı. Ramiz hala ağaçtaydı.
"Hadi lan geç kaldık Naci Bey'den dayak yiyeceğiz." "Tamam" diye seslendi Ramiz. Bir dala tutunup bir süre sallandı. sonra da pat diye aşağı atladı.
"Hadi koşalım!" Koşmaya başladılar. Hendekten atlarken Miskoye'nin ayağı kaydı. Düştü. Pantolonu dizlerine kadar ıslandı.
Okula soluk soluğa geldiler. Arka bahçede kimse yoktu.
"Sopa yiyeceğiz" dedi Miskoye.
"Yemeyiz." dedi Ramiz. "Önce ben girerim sınıfa, öğretmenim derim. öğlende tarlaya babama yemek götürdüm onun için geç kaldım."
"Eee sen tarlaya yemek götürdün biz ne yapacağız?"
"Lan tamam sizi de kurtaracağım,  var mı öyle kalleşlik. Öğretmenim diyeceğim köpeklerden korktuğum için Miskoye ile Katana da benimle geldi"
"Katana deme!"
"Tamam demem İbrahim'le Muharrem derim."
"İnanır mı?"
"İnanır."
"Üçümüz birden girsek" dedi Miskoye, "sonra bunları anlatsan..."
"Karıştırma" dedi Ramiz.
Sınıfın kapısını tıklattı. Miskoyenin kalbi öyle bir çarpıyordu ki göğüs kafesine sığmıyordu.
Naci bey şu sayfadan şu sayfaya kadar okuyun demiş sınıfta bir uğultudur gidiyor.
Ramiz biraz daha güçlü vurdu kapıya.
"Giir" diye gürledi Naci Bey.
Ramiz sınıfa girdi. Başını önüne eğip kapının önünde dikildi.
"Nerdeydin?"
"Öğretmenim babam tarlada çalışıyordu.."
"Geeeç." dedi gözlerini kapayıp başıyla sınıfın arka sıralarını göstererek.
Ramiz hala anlatmakta diretiyor:
"Evde yemek götürecek kimse yoktu öğretmenim sonra annem bana..."
"Geç geç" dedi Naci Bey eliyle sinek kovar gibi yaparak. Ramiz yerine oturuncaya kadar da gözlüklerinin üstünden onu izledi.
O ara kapı yeniden tıklatıldı. Naci Bey ellerini göğsüne çaprazlayıp yüzünü buruşturdu. Canı sıkılmıştı.
"Giiir" diye gürledi.
Katana içeri girdi. Başına gelecek her şeye hazır bir duruş aldı.
"Nerdeydin"
"Öğretmenim Ramiz'in  babası tarlaya..."
"Başını kaldır! Hah şöyle yüzüme bak ta konuş. Ne Ramizi?"
Bu arada Ramiz arka sıradan ayağa kalkmış, arkadaşını savunmaya hazırlanmıştı.
"Ramiz'in babasına yemek götürdük" dedi Katana duyulur duyulmaz bir sesle.
"Kendi götüremez miymiş?"
"Götürürmüş de öğretmenim... Köpekler varmış... Ramiz, beraber gidelim dedi elimize de sopa aldık..."
Naci Bey dik dik baktı Katana'ya sonrada gözleriyle sıraları gösterdi. "Yutmadım ama bu seferlik geç otur yerine" demek istiyordu. Katana başı önünde yerine doğru yürürken Ramize kaçamak bir bakış attı. Naci Bey hala sınıfa bakıyordu. Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı.
Kapı yeniden tıklatıldı.
Naci Bey masaya öyle bir vurdu ki ön sırada oturan kızlar "hiiii" diye bağırıp yerinden sıçradılar.
O anda Ramiz de Katana da her şeyin bittiğini anladılar. Naci Bey gözlüklerini çıkarıp ceketinin ön cebine yerleştirdi. Tahta cetvelini aldı.
Ramiz yerinden kalkmış Naci Bey'in yanına kadar sokulmuştu.
Kapı bir kez daha tıklatılınca Naci Bey iyice sinirlendi. Büyük adımlarla yürüyüp sertçe açtı kapıyı. Karşısında pantolonunu dizlerine dek ıslanmış önlüğündeki torbası yeşil erikle dolu İbrahim dikiliyordu.
"Nerdeydin?" diye bağırdı.
O arada geri dönüp olanları anlatmaya çalışan Ramiz'in kafasına indirdi tahta cetvelini.
"Hemen geç yerine otur! Sana değil ona soruyorum. Nerdeydin!"
İbrahim hazır ola geçip kollarını iki yana birleştirdi. Ezberlediği şiiri okuyan biri gibi gözlerini yumup başını yukarı kaldırarak:
"Erik çalmaya gittik öğretmenim," dedi.

Cemil Kavukçu

06 Temmuz 2017

Taş

Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu.

“Şoför bey! Burada ineceğim.”

Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etra­fına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.

“Evet, burada!”

Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Aca­ba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.
Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorula­ra cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlar­la kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.

“Bagajın var mı abi!”

Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap ve­ren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkası­na doğru yürümeye başlamıştı.

Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan mua­vin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.

Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü du­yan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.

Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.

Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzak­laşmış olmasıydı!.

Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerin­de tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebil­mesi artık mümkün değildi!.

Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.

Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir resto­randa insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber ot­lamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gi­receksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.

İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.

Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki par­makla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.

Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.

Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!

Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşa­mak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete git­mek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.

Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.

Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşa­mak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini hissediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu in­san sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sü­rünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.

Ama artık bitmişti.

Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.

Etrafına bakındı.

Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.

Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşama­nın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.

Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.

İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.

Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçek­ten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini se­verdi o günlerde.

O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.
Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.

Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.

Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakış­ları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.

“Veda yamacı!. Merhaba!.”


***


“Burada ne yapıyorsun?”

İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.

“Yaşıyorum.”

“Yalnız mı?”

“Hayır, sadece insanlar yok!.”

“Bunun adı yalnızlık değil mi?”

Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.


***

İhtiyar kulübenin içinden seslendi.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.

İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.

Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübe­nin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.

“Niye sordun?”

“Yemeği ona göre yapacağım.”

Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyor­du.

Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”


***


- İnsanları sevmiyor musun?

İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.

- Genel bir soru mu?

- Evet.

- Seviyorum.

- O halde niye tek başına yaşıyorsun?

- Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.

- Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.

- Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.

- Anlayamadım!..

- İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.

Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.

- Sigara içer misin?

- Bıraktım.

Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.

- Ben insanları sevmiyorum!..

Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.

- Genel bir cevap mı bu?

- Evet, genel.

- O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.

İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..

Aklı ve duyguları karıştı.

Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,

- Kendime değer veriyorum.

İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,

- Beni anlayamazsın!.

- Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.

Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,

- Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.

İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,

- Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?

- Evet.

Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?

- Hayır

Biraz sustu ve ilave etti.,

- Ne demek istediğimi anladın değil mi?

- Evet.

Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.

Sigarasını bu keyif ile içine çekti.

Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,

- Kaç yıldır buradasın?

- Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.

- İnzivaya mı çekiliyorsun?

- Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.

Pek anlayamamıştı bu cevabı.,

- Neden?

İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,

- Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.

Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.

Hafifçe gülümseyerek âfedersiniz dedi.

İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.

Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.

Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.

Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,

Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,

- Yaşamaktan bıktın mı?

- Sadece yorulduğumu hissediyorum.

- Ölmek istiyor musun?

İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.

- Hayır.

- Doğru mu söylüyorsun!.

İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.

- Sen yalan söyler misin?

- Gerekirse.

İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.

Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,

- Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?

- Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.

- Neden?

- Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.

Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak isteme­di. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.

Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.

“Sen korkuyor musun?”

İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..

“Neden korkuyor muyum?”

“Ölümden”.

“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha kor­kutucu değil mi?”

Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğen­mişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiya­rın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşı­lık vermişti.

“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”

Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizle­meden cevap verdi.

“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünme­dim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”

“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”

Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya ça­lıştı.

“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söy­leyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Kork­madan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.

İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.

“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”

Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.

“Bana acımanı istemedim!.”

“Ben de isteyerek acımadım!.”

Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, ken­disini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak du­rumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendileri­ni aldatan bu insanlardı.

“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer in­sanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”

İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladı­ğı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.

“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”

Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.

“Tabi ki yoktur.”

“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”

“Önemli olan yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”

İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacı­na yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.

“Galip çıkacağım!.”

İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.

“Nasıl?”

“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”

İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhti­yar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.

“Neyi anlayamadın?”

İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.

“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”

Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık ge­tirmek istedi.

“Ben ölüme boynumu değil, kılıcımı uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”

“Netice?”

“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”

İhtiyar hafifçe gülümsedi.

“Neden gülümsedin!.”

“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”

Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.

“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Ne­den gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.

Biraz durdu.

Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.

Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu ce­vabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak isteme­di. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.
                               
Mevzuyu değiştirmek istedi.

Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğin­den veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duru­ma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.

“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”

Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.

“Beni anlamıyorsun!. Ölümüme ferman çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”

“Peki, suçun ne?”

“Ne suçu?”

“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”

Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de merak­landığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.

“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”

“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”

“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”

İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla sa­manı birbirinden ayırmak istercesine sordu.

“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?

Genç adam yine şaşırdı!.

Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.

Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?

Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.

Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece be­nim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde öl­mek!.

“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de an­lamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”

“Her neyse” dedi kendi kendine!.

“Nerede öleceksin?”

“Orada, Veda tepesinde!.”

“Veda tepesi mi?”

“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum ora­yı. Oraya Veda tepesi diyorum.”

İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.

“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”

“Hayır”

“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”

“Ne çukuru?“

İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap ver­di.

“Leş çukuru.”

“Anlayamadım.”

“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine gelince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”

Öylece kalakalmıştı.

İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kıl­mam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.

“Söylesene, sen ne demek istedin.”

“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”

Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihti­yar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü tamamladı.

“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”

Genç adam sustu!.

Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.

Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübe­nin kapısına çakılı kalmıştı sanki.

Düşünmeye başladı…

İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuş­tu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.

Doğru söylemişti ihtiyar.


***

Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.

“Masanın üstünde hala taş yok?.”

İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.

“Söylediğim taş, masanın altında!.”

Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.

“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”

“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa va­r olması yeter demiştin!.”

“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstün­de olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”

“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”

“Evet.”

“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altın­daydı dersin!..”



Mehmet Alagaş
Taş / İnsan Dergisi Yayınları

04 Temmuz 2017

Ölümcül Şiirler

“Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.”


Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.

Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!

“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül. Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.

Bir köpek, elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası. Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?

İlk kez tokat attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya ve sıcaktır şiir…

Babam, devamlı meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı kendi boşluğuna terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.

Belki de sessiz bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, günde bir kez merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve saf insan anlayışına göre fazla bilimsel ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.

Bir dereceye kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey, annem için ise rahatlık (lüks değil), istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.

Babam insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve kapatan bir saygı uyandırmıştı. Bir gün elimde kumbaramla odasına girdim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş ışığını hayallerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.

Kumbaramı açıp bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum. Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir, ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.

Babam nadiren benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.

Babam o günden kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.

Annemin, “Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı. Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, tv dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan hayali seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kızmıyordum, suçlamıyordum da onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.

Hem nereden bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla hızlanıyor…

Babamdan sonra bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz bir sakatın koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin gerçekleşmesini mi yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın seccadesinde namaz kıldı.

Evimiz, babamın gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce yaşamını sürdürdüğünü sezmem zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi yeniden yeniden canlanıyordu sanki.

Ve ben şair oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup, yeni bir hayatın içine gönüllü hapsoluyordum.

Yayın dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan midem bulandı. Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi, yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.

Bir zaman sonra babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Ve babam sürekli beni gözetliyormuş gibi hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek daha kötüydü.

Bir gün babamın ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.

Babam yıllardır Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış. Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.

Sonra, yani çok değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.

Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”

Tam babama göre bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu satırları karıma okuduğumda, bir özür beklercesine yüzüme bakmış, okuma yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir zaman, Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de o teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.

Hızlı hızlı yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim, sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım. Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız yoktur.

Hareketsiz, soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?

Polisi aradım. İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:

- Ölümcül bir şiir yazdım memur bey, dedim.

- Efendim?

- Karımı öldürdüm…

Gerisi, şiiri bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.


Emre Miyasoğlu