Bülent Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026

EVET, İSKÂN

müteahhit çağında yaşıyoruz sevgilim 
sana vaat edeceğim ev sıradan değil 
göle bakmıyor diye pencerelere küsme 
üzme beni tek katlı bir gülüş için 
ismet özel hangi cesaretle "evet, isyan" diyerek
başlatmıştı devrimi
bu tüccarlar
bu yörükler
bu göçerler
bu köçerler kavmini
tanrı bile dökemedi sokağa
o sokak ki iftira atıyor pezevenkler
bir fahişenin aşkına
paraya ve inşaata hamdolsun
telifini rüşvetle ödedikleri bahçelerin
yüzünü

cumhuriyet gazetesine çevirdiklerinde içimde birlerce, onlarca, binlerce, yüzlerce, içim,
içimde, birlerce, onlar,
yüzler, cümle, binlerce
küfürler olacak

Bülent Parlak 

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır 
delilerin yazları giydiği o serin palto gibi 
peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak 
kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor 
terk edilmek. 
Üstelik bu saatte çıbanlar 
"karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor 
keşke diyorum 
zalime dönüşüyor bütün kelimeler

haklı olmak ne kadar korkunç 
ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma 
evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para. 
gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları
gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil 
unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin 
uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim 
içim, karla karışık

bir gece ki ne karanlık, ne sabah 
başımda çok satacak bir endişenin müşterileri 
gözlerimi kapatıp bağırıyorum 
beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye 
duvardaki tablo susuyor, çeşme susuyor, kaybolan kumandalar susuyor 
gülümseyerek bile değil; şakalar içinde, kahkahalar ve 
umursamazlıklarla çürüyoruz 
sonra ben de susuyorum 
resmi hizmete mahsus bir aracın tekerlerine yaslanıp. 
belki de elimdeki fazla cesetlerden istiyor 
sevdiğim tüm yalanlar

Bülent Parlak 

08 Ocak 2023

BABAMIN CESEDİYLE UYKUYA DALAN ANNEMİN HİKAYESİ

babamdan bir tokat yemeden büyüdüm ben
belki sebebi budur banknotları karalamamın 
hep aynı saatlerde farklı semtlerde 
en az üç kişiye randevu vermemin 
belki sebebi de budur 
kaba bir irkintiyle uyanırdım çocukken 
homurdanan bir erkek sesinden yoksun 
annemin her sabah yatağında bir erkek cesediyle
kavgasız ve barışçıl uyanmasından bıkmıştım 
şu silik ağıtından nefret ederdim en çok 
"hem anne hem baba oldum derdi evlatlarıma".

bana iyileşmez bir aşk sunan 
sürekli sevgilim sandığım kızı 
Kuran'ın yapraklarına sardığımda 
henüz on beş yaşındaydım 
sürekli sevdiğimi sandığım kızdan 
bana arta kalan bir aşk yarası hocalığıydı 
bir de eğretiliğimi azdıran uyumsuzluğum

ben aslında büyürdüm aylaklığım büyürdü 
büyürdü pelerine sarılmış kadınların elleri 
kirim pervasızca büyürdü 
belki ben de gençliğimde 
sıkılmış yumruklarımla sloganlar atar 
miskinliğini ellerdim uyuşuk halkların
belki ben de annemi oğulları darağacı görmüş şanslı kadınların arasına katardım
peşime polisleri takar
talan ederdim özenerek kurulmuş bir sofrayı 
ben aslında büyürdüm

yaşamak düşseydi bunca insandan payıma vebasından kurtulsaydım çocukluğumun bir de

Bülent Parlak 

22 Nisan 2022

Bir gün pişman olmak için hepimiz sıraya gireceğiz

Bir gün pişman olmak için hepimiz sıraya gireceğiz
işte o gün
başımdan hiçbir şey geçmemiş günlerin hatıra diye
kabul edilmesini isterken Risto Trifkoviç’ten
anlatsam
yarısında izin alıp gideceğiniz bir hikayedir burası
burası
dünya bizi nasıl kırdıysa öyle de gönlümüzü almamayı bildiği
yerdir.

Bülent Parlak




Sabah Kalkınca İntihar Etmeyi Unutacak Kadar Dalgın

Nerede 
Beni her sabah yorgun düşüren hayretim?
Kahramanların ve zarif kahpelerin ardından 
Dalıp giden gözlerim 
Nerede.
Bir kaçkını bankamatiklerin altına saklayan serinlik,
Kaçkının koynunda korkudan bir bıçak;
Koyverin her durakta aşkı sendeleten beni
Çünkü yakışmıyor bana 
Onlar giderken yazgıma üşüşen leke
İlk yeminimden beri gücendirdiğim Allah.

Devletin çılgınca güldüğü bir şakadır,
Yaşlıların koltuğunun altına sıkıştırılmış su faturaları.
Meraktan talan edilmiş, kız
yurduna gelen mektup nerede?
Biraz kal, barış kal,
Siirt yüzünden elleri tütün
kokan köylü çocukları içtimaya
toplarken bir kumandan küfürle,
terhis et öyle kal…
Benim suçum değil ki
sen mutlu olma diye
hatasız yüzüne attığım iftira.

Hayır, kalmadı kurtulma ümidim,
üşüyen parmaklarımdan razı değilim.
Razı değilim!
Mesela piçlere kalacak bu densiz dünya.
Hem yakışmıyor bir güzele
vapura yetişmek için koşmak
Endam kalmıyor, önce boy sonra pos
Yaşamak iyi gelmiyor hiçbir sancımıza

Söyleyin sarsıcı bir sırrı öğrenince,
övünerek başkalarına anlatan
halk bizim neyimiz olur
İşte ben bütün bu gereksiz
sebeplerden sıkılırken yaşamaktan
sabah kalkınca intihar etmeyi
unutacak kadar dalgın,
kötü yola düşen; şiire düştüğü için
Ne cesaret eden, ne giden
Kundaklanır caz
İsmini veremeyen seyirci
Bahsedilen o trajik mevsim

Bir aşkta elbette iki ceset olmaz.


Bülent Parlak



19 Nisan 2022

Dünya Burukluk Listesi

Not: Dünya burukluk listesini yaparken tamamen taraflı davrandım. İsimleri kendime göre seçtim. Listeyi daha fazla uzatabilirdim. İsteyen listeye istediği ismi ekleyebilir. Ama bütün titiz çalışmalar ancak buruk olmayanların, nefesi yetenlerin işidir.

Hazreti Adem: Adem kimseye baba diyemedi.

Hazreti Yusuf: Kuyuya atılan hangi çocuk bir daha kahkaha atabilir ki?

Yunus Emre: Sol böğrümde ince bir dert / Batar Yunus Yunus diye.

Bülent Parlak: Burukluğu fark etmesem, kendimi burukluğa yazmazdım.

İlhami Çiçek: Onda dünyanın bütün taşlarını sırtında taşır gibi bir hal hep vardı.

Beşir Fuad: 1887 yılında ameliyatını kendi icra etti.

Gerard de Nerval: Yazık! Ben ölürsem her şey ölecek demek.

Sadullah Paşa: Viyana’da sefir iken Türkiye’ye kendisi değil, cesedi.

Hüseyin Türkoğlu: Üniversiteden arkadaşımdı. Bir şubat sabahı, 2015’te bileklerini. Şahidim burukluğuna.

Tokadizâde Şekib: 1932’de oğlunu kaybettiği gün başına bir silah dayadı.

Galib Efendi: Bir gün daha yaşamak istemeyecek kadar iftiraya uğradı. O tek gün için listede. 1906. Yazar, şair.

Peyü Yavorov
: Eşinin ölümünden suçlandığında onları değil kendini öldürdü. Bulgar şair.

Halil Nihat Boztepe: 1949 yılında arkadaşının evine misafirliğe gitti. Bir daha kendi evine dönmeyi beceremedi. Şair, yazar ve çevirmen.

Stefan Zweig: Avusturyalı yazar. “Ben, çok sabırsız olan ben, onların önündengidiyorum.”

Kurt Tucholsky: En güzel savaş şiirlerini yazdığı, savaşın dehşetini anlattığı, Naziler yüzünden kaçmak zorunda kaldığı için.

Marina İvanovna Tsvetayeva: Çünkü o sürgünlerin şairiydi. Rus ihtilaline karşı çıkınca yersiz-yurtsuz bıraktılar. Sonrası burukluk.

Sergey Yesenin: Rusya’nın buruk şairi. Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm / Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.

Sezai Karakoç: Burukluğu bizzat gördüm, okudum, hissettim.

İsmet Özel: Gür sesinin ve büyük şiirlerin arkasındaki buruklukla her sabah uyanıyor. Sabah onun üstüne saldırıyor.

Sami Baydar: Merzifonlu şair. 2012 yılında vefat etti. Şiirlerini okuyunca o bir buruk.

Ergin Günçe: 1983 yılında 45 yaşında vefat etti. Gencölmek diye yazdı, genç öldü.

Antonin Artaud: Beni intihar ettiler.

Didem Madak: Onun çığlığı güzel şiirler yazmasında değildi, şiiri güzelleştirmesindeydi.

Neşet Ertaş: Yazını kışa çevirdiler onun. Demiştim ki “Leyla’nın mesleği mevsimleri bozmaktır.”

Sadık Hidayet: İranlı yazar. Karamsarlığı ve uyuşamadığı dünya yüzünden listede.

Attila Jozsef: Macar asıllı yazar. Kendini yoksul ve yoksun bırakanlara hakkını helal etmedi. Ya da bağışlamadı desek daha doğru olur.

Cesare Pavese: Ömrünün büyük bölümünü gurbette geçiren, arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen ve karşılıksız aşklar.

Andre Frédérique: İkinci dünya savaşının kayıp çocuklarından.Fransız yazar, şair.

Yukio Mishima: Japon samuray ailesinden bir yazar. Hiroşima’yı yaşamış kadar buruk.

Rabia Bayraktar: Ama bana hiç bir parçanız bir gün “Güzel kız merhaba” bile demediniz. Çünkü o da buruktu. 1955’te denize atlayarak.

Sylvia Plath: Fazlasıyla hassas, fazlasıyla yaşadı. “Ölmek, Her şey gibi, bir sanattır, Bu konuda yoktur üstüme. Aşk, aşk, işte benim mevsimim.”

Yolanda Giglioti: Mısır’da dünyaya geldi. Diyordu ki ““Beni affedin! Hayat benim için artık tahammül edilemeyecek bir halde.”

Müslüm Gürses: Hayatı buruk.

Boris Harloff: Gidiyorum eyvallah.’ denir. Ben bunu demiyorum. Çünkü gideceğim bir yer yok.” Fransız yazar.

Metin Akbaş
: 55 yaşında, 1982’de o da pes etti. Kayseri doğumlu, şair.

Zafer Ekin Karabay: Karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklardan.

Muhammed Halil Kaya: Birlikte çok iyi susuyoruz.


Bülent Parlak, İzdiham 35. sayı
İZDİHAM


Hayat, zaman kavramı olduğu için doğmakla başlıyor; ölümle sona eriyor. Zamanın olmadığı her yer ve her şey sonsuzlukla tanışacak.

Yaram var diye konuşmaya başlarsanız bir kısmı yaranıza bakmaya gelir, bir kısmı yaranızı taşlamaya. Ama yara aynı yerde kalır.




‘Hepimiz ölecek yaştayız...’ dedi ve ebediyet alemine gitti.

Dünya hayatını ve izdihamını geride bırakan Bülent Parlak’a Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı, yakınlarına sabırlar diliyorum.

Unutmayın: Şairin ölümüyle biraz daha sessiz ve nefessizdir bu dünya...

Evet, Sen de Öylesin Sevgilim!

Çocukluğumdan beri İsrail, işgale devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail kendine ait olmayan bahçelere zorla girmeye, penceresinde gül yetiştiren kadınlara tecavüz etmeye, balkonlardaki hatıralara zorla sahip çıkmaya devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri biz İsrail’i kınamaya devam ediyoruz.

2009 yılında Dergah Dergisinden yayınlanan Haritası Kayıp adlı şiirimde

“Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz”

demiş ve İsrail sorununa karşı elinde taşla tanklara karşı gelinemeyeceğini, bu dramatik insanlık sorununun romantize edilemeyeceğini şiirle ifade etmiştim. Ben hiçbir acının şiirle, sinemayla, romanla anlatılacağı kanısında değilim. Sadece hissettirebileceğimiz bir alandır sanat. Gazze bir büyük dramdır ve onunla ilgili yazacağımız, sergileyeceğimiz, izleteceğimiz her şey ancak hissettirmeye sebep olur. Bunu yapmak da görevimiz, oradaki zulmü sona erdirmek de. Hâlâ aynı mısralar bende, taptaze yerinde duruyor.

Taşla ancak kuş vurabilirsiniz ki onda da ben kuşlara hiç kıyamadım. Taşla tanklara karşı gelmeye çalışmak ve bunu matah bir durum gibi yıllardır sunmak Müslümanın izzetini ayaklar altına almaktan başka bir şey değil. Müslüman eğer tanka karşı duracaksa bu taşla olmamalı. Bizi aciz gösteren bu tabloların artık sona ermesi gerek. Savaşlar aynı zamanda psikolojiktir. Biz savaşa daha girmeden kaybediyoruz. O çocuğun ellerini biz çok sevdik ama taşını yere bırakmasını ona söyleme vaktimiz geldi. Ona oyun parkları yapma vaktimiz geldi. Onun gurur duyacağı bir güce mensup olma zamanı geldi.

Yıllardır bu konularda fikir beyan etmemeye özen gösteriyorum. Beyan etmek yerine bu ülke için elimden gelen iyi, temiz, bu memleketin hassasiyetlerini gözeten bir dergi çıkarmaya çaba gösterdim. Çok hata yaptık, yazım yanlışı yaptık, bilgide kusur işledik ama yaptığımız çalışmalardaki titizliğimizi biz de biliyoruz, Allah da buna şahit. Tıpkı şahit olan dostlarımız gibi. Yazdığım onlarca şiirde de buna daima özen gösterdim. Yaptığımız çalışmalarda sadece kendi ülkemizi değil dünyanın neresinde haksızlığa uğramış bir insan ve topluluk varsa onların yanında olduğumuzu gösteren metinler yayınladık. Çünkü ben hep şuna inandım: Mazlumun, mağdurun ülkesi de, dini, dili ayrı olmaz çünkü.

İsrail, biz müslümanlar için ilk kıblegâhımız olan Kudüs’ü işgal ederken herkesten daha çok içim acıyor belki de. Bu vahşilik, bu zalimlik sona ermeli. Peki nasıl? Taşlarla mı? Uçaklara karşı küfür ederek mi? Hayır, hayır, hayır!

Kılıcın dönemi bitti. Tüfenk icat olunca mertlik bozuldu diyen Köroğlu 16. yüz yılda Bolu’da yaşadığı söylenen bir halk ozanı. Onun meramı da büyük bir haksızlığa karşı durmaktı. Durabildiği kadar durdu, bedel ödedi. Ama biz bedel ödemek yerine sloganlarla vakit kaybediyoruz. Kötü bir şuur, sonu gelmez aynılıklarla. Ve şu an 21. yüz yılda uçaklara yumruk sallamakla hiçbir zulmün çözülmediğini gördük. Uçakları üstümüze güldürmenin anlamı yok.

Biz yüz yıllardır Hıristiyan ve Yahudi terörünün oyunlarının, zulmünün, barbarlıklarının, vahşetinin sadece göz yaşı dökenleriyiz, kınayanları, protesto edenleriyiz. Bir şey yapmak yerine bir şeyi kınamak kötü bir konuşmacı olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Elimizden gelen şey bizi ele rüsva ediyorsa o zaman elimizi değiştirmemiz gerekiyor.

Şimdi her şey için temiz bir sayfa açmanın ve o sayfayı bir daha kirletmeyecek düzeni kurma zamanı değil mi?

Küçük bir ilçede yapılan ihale yolsuzluğuna göz yummak Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin işkence görmesine sebep oluyor. Sedat Peker her gün kirli ilişkilere dair açıklamalar yaparken devletimizin ve de savcıların sessizliği Miyammar’daki zulme bizi ortak ediyor, İkizdere’de doğa katliamı yapılırken ses çıkarmamak bir Filistinli çocuğun daha İsrail askerleri tarafından yaralanmasına sebep oluyor, bu ülkenin bakanı kendi şirketinden bakanlığına -Ruhsar Pekcan- hileyle, haksızlıkla mal alımı yapılırken buna kayıtsız kalmak Bosna’daki kuşların Sırp nişancılar tarafından vurulmasına sebep oluyor. İnsanları evlerine hapsederken tıklım tıklım dolu salonlarda kongreler yapmanın bedeli Suriye’den hissediliyor. Bunu anladığımız, hissettiğimiz ve idrak ettiğimiz gün başarmanın ilk günü olacaktır.

Bu topraklar, Anadolu kendi güzelliğini ortaya koyacak kadar birikime, kültüre, otokontrole ve terbiyeye sahip. Bunu yapmak zorundayız. Hem kendimiz, hem başkaları için. Hiç kimsenin, hiçbir grubun, hiçbir oluşumun şahsi menfaati geleceğimizden, bu ülkeden, bizden yardım bekleyen masumlardan daha üstün ve daha el üstünde tutulur olamaz.

Tarih şahittir ki dünyada adil bir düzen olacaksa bunu Türkiye yapacak. Yani ben, yani sen, yani biz. Ama evimizin bahçesini süpürmeden bizim kimseye bir faydamız olmayacağını artık görmemiz gerek. Önce kendi içimizde büyük bir devlet gibi davranacağız, hemşehri devleti gibi değil. Ben bunca yıllık hayatımda her şeyin değiştiğini ama olan bitenlerin hiç değişmediğini üzülerek ve öfkeyle görüyorum. Bütün vatandaşlarının kendini güvende, adalette, huzurda, refahta hissettiği bir ülkeye olan ihtiyacımız her zamankinden daha çok. Her Şey İçin Çok Geç adlı kitabımda “Herkes haklı, hiçbir şey doğru değil” derken kendi hayatımı yazdığım kadar ülkenin de değişmeyen hayatını kaleme alıyordum. Türkiye’de dürüstlük elinde imkan olmayanların sonuna kadar savunduğu, eline imkan geçenlerin bu kavramı delik-deşik ederken bahanelerle çevresini sarmaladığı bir duruş biçimi. Evet sen de öylesin sevgilim!

Bu dünyaya herkes görevini yapmaya gelir. Kötü olan kötülüğünü, bozguncu olan bozgunculuğunu, zalim olan ise zalimliğini sergilemeye gelir bu dünyaya. Biz eğer aksini iddia ediyorsak tavrımız ve duruşumuz bu yönde olmalı, bu alanda çabalamalıyız. Yoksa geçit verdiğimiz şeyler bir gün gelir bizi de vurur.

Efendiler! Aklımızı başımıza almanın vaktidir. Düşmanlarının sevmediği ama bahsederken dürüstlüğünden şüphe etmediği insanlar olmak zorundayız. Düşmanlarının sevmediği ama çalışkanlığımızı ibretle örnek gösterdiği bir millet de olmak zorundayız. Çünkü biz müslümanız, çünkü bizim peygamberimizin adı Muhammed’ül Emin. Çünkü biz başarmak zorundayız. Malcom X gibi. Ne diyordu Malcom X? Başaracağız, kalbimin ta derinliklerinden gelen duyguyla söylüyorum ki başaracağız! Başarmak zorundayız.

Taşla korkutamayacağımız tanklardan daha iyi tanklar yaparak, yumruk sallayarak düşüremeyeceğimiz uçaklardan daha iyi uçaklar yaparak, Time dergisinden daha ses getiren dergiler yapıp dünyaya tanıtarak, vizyonda en fazla izlenilen filmleri dünyanın tüm sinema salonlarında hayranlıkla izleterek aklımıza başımıza almanın vaktidir. Bizim boşa geçirecek bir dakikamız bile yok. Şimdi elinizdeki telefonları kenara bırakın ve başınızı ellerinizin arasına alarak düşünmeye başlayın. Benim vazifem bu kargaşada nedir? Bu kargaşa elbet bitecek ama yenisi başlayana kadar. İşte ben de bunu söylüyorum. Yenisi başlayana kadar yapacaklarımızın en iyisini yapmak zorundayız.

Savaşlar birkaç yıl sürer. Barış ise yüz yıl. Biz bütün mağlubiyetleri barış zamanında alıyoruz. O halde yapmamız gereken iş çok, almamız gereken yol da. Barış zamanlarında kaybettiklerimizle ayağa kalkacağız, savaş zamanlarında kaybettiklerimizle değil!

Yoksa bize olan yazık, çocuklarımıza da olacak.


Bülent Parlak
İZDİHAM



21 Aralık 2014

Aklıma Düştüğünde

                                                          eşime,

Sen aklıma düşünce ellerim tutuşuyor ellerim
Sen aklıma düşünce yetmişinde ihtiyar
Küçük bir sokakla arkadaş, biraz daha yaşasa sanki kıyamet kopacak
Sen aklıma düşünce
Parmak izlerinden tanınıyor; parkta reddedilmiş bir aşık
Teşhis ediyorum çiziklerde o amansız veremi

Sen aklıma düşünce
Berlin'de dazlaklar saçlarını uzatıyor
Sağdıcı oluyorum gelinler at üstünde
Sen aklıma düşünce rütbesi sökülmüş babalar
Yeniden dönüyor evlerine
Çocuklar şen şakrak, çocuklar şen şakrak, çocuklar.
İçimdeki gardiyan mahsustan unutuyor
Mahkum odalarının kilitlerini... İyi halden yırtıyorum
Sen aklıma düşünce gül kokulu kızım
Sırrını çözüyor Mısır'da piramitlerin
Kalbim beter oluyor sen aklıma düşünce

Sen aklıma düşünce ne güzel heceliyor
Bir kekeme dört kitabı
Sen aklıma düşünce bendeki tuhaflıklar
Bir bir yok oluyor, bitiyor bendeki bu yabani başkaldırış
Toplanıp dert ediniyorlar ülkeyi konken oynayan kadınlar
Sen aklıma düşünce bir kuyunun içinde
Yusuf'a mektup geliyor kör olmamış babası
Ve anlıyor "bir ülkeye hükümdar olacak" güzel yüzlü o çocuk
Sen aklıma gelince Diyarbakır Radyosu "Sarı Gelin" çalıyor
Sen aklıma düşmüşsün, ben içine türkünün

Sen aklıma düşünce
Üstüme yemek dökecek kadar ihtiyarlıyorum
Ellerim titriyor ellerim
Çor tutmuş bağlar yeşeriyor birden bire
Kızılderili reis tüylerini yeniden takıyor başına
Oturan boğalar ayaklanıyor bozkırda köylülerle
Sen aklıma düşünce kim gelse aklıma
Unufak oluyorum.


Bülent Parlak

14 Nisan 2014

Hiçbir merhamet gösterisi insanın içindeki acıyı hafifletmez

Ya annesizler günü?


Annelerini erken yaşta kaybetmiş çocukların gövdeleri ise artık o boşluğun ta kendisi olmuştur.

Babamı kaybettiğim gün o küçük tercümemle yeryüzündeki boşluğa katkı yapacağımı hiç aklıma getirmemiştim.. O yaşlarda ne boşluğun hangi anlama geldiğini bile biliyordum, ne de yeryüzünün sazları kıran adamlar tarafından oluşturulduğunu. Ölümün şimdilerde hiç şarkı ezberlemeden gösteriye çıkmış bir orkestraya benzediğini gecikmiş de olsa fark ettim. O zamanlar ise ölüm benim için şehirlerarası çalışan tramvayları anımsatıyordu. Ölüyorlar ve sonra biraz geç olsa da geri dönüyorlar.

Babam öldüğünde onun iki yılda bir, bir pazar sabahı geri döneceğini sanıyordum. Gidecek ve bir zaman sonra elinde hiç tahmin etmediğim oyuncaklarla geri dönecekti. Bilmem, belki de babamın bir oyuncakçı dükkânına dönüşeceğini düşünerek çok da sendelemedim. İlkokul öğretmenimin yaz tatili dönüşünde başımı okşarken gösterdiği acıma hissi bile çok fazla enterese etmemişti açıkçası. Çünkü az ötede çift kale maç yapan arkadaşlarım daha cazip geliyordu, saçlarıma acıma hissiyle dokunan parmaklardan. Ve o zamanlarda bile bildiğim başka bir gerçek daha vardı: Hiçbir merhamet gösterisi insanın içindeki acıyı hafifletmez.

En çok annemin haline üzülüyordum; akşamları oturduğu kanepede yeri boş kalmış babamın adı evin içinde dolaştıkça. Büyüteceği, okutacağı, evereceği birçok çocuk kalmıştı geride. Kimisi henüz askerliğini yapmamıştı, ikisi nişanlıydı; ben de henüz altı yaşındaydım. Annemin bunca yükün altından nasıl kalktığını otuz yaşımdan sonra daha iyi anlayamadım. Anlayamadım çünkü babamdan kalan emekli maaşıyla bir tek ay aksatmadığı elektrik faturası, her ağustos ayında aldığı bir ton kömür ile yarım ton oduna verdiği peşinat hala aklımı kurcalar. Sanırım on yıl boyunca giydiği o tek pembe çiçekli şalvardı bütün isteklerimizi yerine getiren şey. Aklım ermeye başladıkça annemin artık sadece bir anne değil yarısının da baba olduğunu fark ediyordum. İşte bu yüzden ona bir şey olmaması için azıcık hasta olduğunda ecza dolabındaki bütün ilaçları içirmeye çalışıyor, ısrarım karşısında kaşlarını çatsa da ağrıyan başına yara bandı bile yapıştırmaya kalkışıyordum.

Büyümek çoğu zaman ayrılmayı ifade ediyordu bulunduğumuz yerde. Ya sanayide araba tamircilerinin sinek kovalayan çıraklarından biri olacaktım, ya bir terzide metre taşıyıcısı, ya da üniversiteyi kazanarak başka bir şehirde hayatıma kalamadığım yerden devam edecektim. Ben üniversiteyi kazandım mecburi tutulan seçeneklerin arasında. Bir hayatı yarıda bırakırken diğerine hiç başlayamayacağımı ayrıldıktan iki yıl sonra anladım. Annemi hastaneye kaldırmışlar.

Bir kunduz gibi toprağı eşelercesine hastane koridorlarında koşuyordum. Hangi oda numarasının hangi rakamla yazıldığını fark edemeyecek bir şaşkınlık, koridorlarda koştururken çarptığım hamile kadınlardan özür dilemeyi aklıma dahi getirmeyen bir bencillikle. Nefes nefese kalmamı bile gizleyerek hasta yatağında yatan anneme koştum. Odada bulunan refakatçilere “benim oğlum” derken duyduğu gururu anlatamam. Kaç saat onu dinlemeden oturduğumu bilmiyorum. Annemi dinleyemiyordum çünkü başı ağrısa ecza dolabını bile yutmasına çalıştığım annem kendi anlamasa da amansız bir çaresizliğin içinde gibiydi. Sebebi bilinmeyen uzun uzun öksürükleri, hızla verdiği kiloları, içine çökmüş yanağı ele veriyordu bu çelimsiz hali. Okuduğum tüm kitaplar, dinlediğim tüm ölümcül maceralar hastalığın ne olduğunu az çok tahmin etmeme yataklık etse de doktoru ilk gördüğümde çaresizce “ince hastalık” mı? demekten alıkoyamıyordum kendimi. İnsan nasıl da yakıştıramıyor annesine kanseri. Doktor da yakıştıramamış olacak ki tam tekmil başka bir hastaneye yolluyordu bizi ertesi sabah… “Bir de onlar baksın.” diyerek.

Ertesi gün, hiç sanki hiçbir şey yokmuş gibi annemi alıp tam donanımlı hastaneye götürmek için yola koyulduk. Yol boyunca yapmadığım şaklabanlık kalmamıştı. Epeydir duymadığım azarını uzun süre sabrettikten sonra işittirse de artık bunun işittiğim son azarları olacağını hissediyordum. Biz hastaneye gidiyorduk, annem ise elden gidiyordu.

Kapı kapı aradığımız doktoru bir müddet sonra odasında bulmaca çözerken bulduk. İşte o zaman anladım ki hayat, bulmaca çözenlerle ölümü bekleyenlerin arasındaki o ince çizgiden ibaret. Bulmacayı ve kahvede bulmaca çözenlerinkinden daha pahalı olan kalemini kenara bırakan doktor yüzümüze, röntgen filmine, anneme, bana, boşluğa sırayla bakıyordu. Biraz sonra annemi koridordaki sedyeye yatırmamızı söyledi. Bırakın ve gelin. İçeri girer girmez ağzından çok kolay döküldü cümleler: “Anneniz akciğer CA. Ve en fazla bir hafta yaşayabilir. Kendisine söylemezseniz son günlerini daha rahat geçirir.”

Tam on dört gün sürdü bekleyişimiz. On dört gün boyunca her an ölümünü beklediğim annemi biraz daha yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek. On dört gün, on dört zaman, on dört sene, on dört yıl, on dört ay, on dört saniye, on dört dakika, on dört hafta. Yazlık sinemalarda çekirdek satan iflas etmiş zenginlere benziyordu koridorlar ile annemin yanına varışım.

Babamın ölümünü siyah beyaz hatırlıyorum. Annemin ölümü ise tören eşliğinde oldu. Şimdi ben ne anlatayım tezgâhında çiçek satan Çingene kadınlarına?


Bülent Parlak


21 Şubat 2014

Yugoslav

Göğsünde mektuplarımı saklayan sevgilimi bilmediniz siz
Bilmediniz ne zaman ona baksam elimi kestiğimi
Hep benim kanım döküldü, belli olmadan nerede yaşlandığım
Boşuna mı bitlendim.. hazmetmek zordur sevdiğinin koynundaki heykeli

Ölmese devletin fark etmeyeceği adamların kaderidir kan davası
Batı kurtuluştur, terlemeden hayali kurulan bıyık, müstear isimler
Ve tedirgindirler sağlık ocağında sıra beklerken bile
Kentlerde yarım yamalak insan; köylerde kaçak, köylerde kahraman

Büyük günahları var çocukların, uçaklar Allah’tan daha kocaman
Bir galip ararlar yarıştırıp atlarla örümcekleri
Habersizdirler henüz suikasttan, güneş tutulmasından ve trafolardan
Anlamazlar elindeki çiçeği suya hınçla atan kızların öfkesini

Bir intihara yakışır haritada bulamayınca ülkesini Yugoslav
Çaylaktır, titrer sesi sığındığı ülkede andımızı okurken
Kendisinden çok tanınan bülbülün sesiyle helalleşip
Giderken küfürleri ezberler hapishane gibi, Belgrad gibi

Bülent Parlak

08 Eylül 2013

Parlamento Tutanakları

Yenilmek güzel değil
Yaşıtım yok öpüp başıma koyarken
O serin sabahları

Nefretime duyduğum hayranlık
Bana kıtlıktan söz eder
Öğrenirken
Bir çocuk annesinden utanmayı

Ne zaman girecek
Parlamento tutanaklarına
Yalnızlık.
Üstelik telvelerden umut ettiğim o narin geliş
Skandala, tayyöre ve hamayıllara inat
Top sektirirken saymasını unutan
Allah'ın inandığı kullarla
Aynı dünyada yaşıyor.
Sırları bitince nezaketi kalmayan
Şıngırdak kolyeli o zalim kadınlarla...

Bu yanlış tabelalar
Gitmeyi ve dönmeyi kalbimize saplıyor
Niçin yakışır küstahlık
Bir yosmanın annesinin elinden tutması gibi bana

Şimdi fakülte koridorları
Kitabın üçüncü sayfasından başlatırken tarihi
Bir kız terk edince biter o anda
Koparılınca biten güllerin tarihi gibi.
Ama esas sorun şu
Deprem olunca herkes kaçışır ya dışarı
Anlatırken ben utanırım sevdiğime yeryüzünü
Sebebini bir bilsem
Bitecek bendeki önce mahçup
Sonra saldırgan bu haller

Bende soru kalmadı artık: Ölebilirim.

Bülent Parlak

19 Mart 2013

Aradan Çıksın Diye

Yas tutan söyleyin başka ne tutsun
Son kullanma tarihi geçmişken mecalimin
Üstüme, iki beden dar gelir ölülerin elbisesi
Ne zaman kalsam kendime hep
Yanlış kuşlar uçar çocukluğumun üstünden
Eski bir yetimden esinlenen çocukluğumun

Şimdi ne anlatsam size tuhaf kaçar, susayım
Mahrumdu meleklerden geceleri konduğum pencere kenarları
Sapanla çocuk vuruyordu bahçemizdeki kuşlar
Meydana saklanmış adamlar geçmişiyle korkuturdu beni
Aklımı bu yüzden yitirdim
Özenle kırılırken kalbim… kefilim yok
Aradan çıksın dedim bu yüzden yaşıyorum

Nereye gitsem yakışmadım beni kim aklayacak
Ne büyük bir yanılgıyım bu şehrin ortasında
Kendimi gammazladım yoksa çıldıracaktım

Şimdi, mübaşirler bağırsın diye adımı ortalıkta
Yaraladım, gövdemdeki telaşa uymayan gençliğimi
Son hamle bana düştü
Koltuğunda büyük bir kibirle oturan hakime
Açıkça teklif ettiğim rüşvetten sıyırdım
Verdiğim bahşişi kabul etmezken beni mahşere uyandıran melekler

Bülent Parlak

11 Aralık 2012

Vakit Tamam Galiba

Susturun şu narin söğüt dallarını içimde
Böylesi bir yenilgiyi beklemiyordum bilin
Kuyuya düşen Yusuf
İhbar edilmiş İsa: Beni siz tanırsınız ancak
Bana gölge yok söğüt dallarından soluklanacak

Oysa fazlaca suskun ve çokça kederliyim
Bir korsan bulsa beni bakmadan ardına kaçacak
Batakhaneler konferanslar düzenleyecek belki de
Haytalar, zaptiyeler ve pahalı orospular bir araya gelecek
Şimdi nasıl gelsin talan olmuş yüzüm aranıza
Nasıl bahsedeyim size plan yaptığım suçlardan
Sararıyor yanaklarım işte yüzüme düşen yağmurdan



Soyunup keman çalsam, örtülse kırbaçta aylak olmuş vücudum
Aklım çelinse, bir kaşık suda boğulsa umutlarım
Kuşansam, çıksam dağlara, eşkıyalar alsalar aralarına
Cesedimin tazeliği gülümsetecekse sizleri
Ve analarının kanserlerine alışacaksa evlatlar
Simsarlar kandırmayacaksa evine dönen askeri
Kalkın halay çekelim, ben orada öleceğim

Sanmayın bir merasim talebim olacak sizlerden
Çoktandır yerimi yadırgamıştım zaten
Çılgın sanılmaktan dinlenmeye vaktim olmamıştı
Pahalı istekleri olmuştu dersiniz ardımdan
Mesela sevmek istemişti diye söylersiniz nezle olmuş bir kızı
Belki bilmez, hatırlamazsınız belki de hatırlatayım yine de
Cinayet fotoğraflarıyla dolaşmadım hiç cebimde
Ayaklanmadım ulufe için yeniçeriler gibi
Camekanda yuva kurmuş çocuklar gülümserdi hep bana
Sahi sapanı da sevmedim, kıyamadım dalında kuşlara
Bakın rahip oldunuz birden nasıl da suskesildiniz
Düğün sesi geliyor; vakit tamam galiba

Bülent PARLAK

21 Kasım 2012

Sevgili Kızım

Annene sürekli neden eve gelmediğimi soruyormuşsun. Annenin iki yıl önce kaleme aldığı ama henüz geçen hafta postaya verdiği mektupta öğrendim bunu. Üzgünüm! Yüzündeki makyajı ancak hamalların taşıyacağı bir kadın tarafından tek ayak üstünde durma cezasına çarptırıldım. Buradaki yetkililer kadının çantasında kaybolan ellerini benim çaldığımı düşünüyorlar. Ne ben çalmadığımı ispatlayabildim, ne de o nemrut kadın beni suçlamaktan vazgeçti. Üstelik mendilinin de benim tarafımdan doğrandığını söylüyor ya en çok buna içerledim. Bilirsin kızım, benim mendillere özel bir saygım ve hürmetim var. Hem bana kimse inanmasa da senin ve annenin bana inanacağınızı bilmek bir anlık dahi olsa beni çok rahatlatıyor.

Kızım,

Beni yalancı çıkarmak isteyen herkes aslında biliyor ki doğruyu ben söylüyorum. Ama üniversitede suçlarına sahip çıkma bölümünde iki dönem boyunca okuduğum için sanırım aklanmak zor olacak. Aklanırım aklanmasına da, sanki o kadın sanki ellerini bir daha çantasında hiç kaybetmeyecekmiş gibi davranıyor. Pelerini de hiç güzel değil, bir görsen. En çok da evindeki baharat takımlarını düşünüyorum. Muhakkak kirlidir. Geçenlerde kendi kendime mırıldanıyordum. Ben de bir kibrit kutusunu sevmek istiyorum diye… O bile kusur oldu. Kibrit kutusu deyip geçme. Üstüne kaç kez senin adını yazdım. Adını yazdım her boş vaktimde. Hiç resim çizemem ama kibrit kutusunun üstüne çizdiğim oyuncak bebeğin bile bana burada nefes oluyor.

Bu yasaklı yerde, meyveyi ancak bir ağaç parasız veriyor. Köşedeki bakkal, Sinop vilayetimizi sevmeye çalıştığımı duyunca bana yardım edeceğini söyledi. Akşamına çeşit çeşit harita, plan, kroki, valiliğe ait künye yollamış. Haritası dışında Sinop’un sevilecek bir yönüne denk gelmedim. Kızım, hani demiştim ya “haritam kayıp” diye; Sinop vilayetimizin coğrafi haritası da bir çare olamadı. “Bulutlar Sinop’a gitmesin.” diye ettiğim duanın kabul edilip edilmediğini her akşam meteoroloji bültenlerinden takip ediyorum. Üç gündür uğramıyor. Mevsim kış…

Sevgili Kızım,

Bulunduğum binanın önünde kocaman bir bahçe var. Bahçede oynayan çocuklar fark edince nasıl da koşuşup duruyorlar bir aşkın elinden şaşırırsın. Hepsi sarı kazak giymek zorunda olan çocukların en büyük sıkıntısı yakalamaya çalıştıkları aşkın bir var olup, bir yok olması. Onları o şekilde görünce pencereyi açıp bağırıyorum: Ya sarı, ya aşk!

Ne zaman sıkılsam bir de bakıyorum ki kalbim senin mitinginden geçilmiyor. Çocuklarının alnına savaş süren gaddar babaları anlamakta zorluk çekiyorum. Oysa ben her gece senin alnından öperek uyuyorum yanımda olmasan da. Ben sana her baktığımda kalbini gördüm de bazı babalar kalbini söküyorlar çocuklarının. Sakın bunları söylüyorum diye kendimi akladığımı düşünme. Bir baba her yerde üstüne yara bulaştırsa da evladının karşısında sesi değişir, rengi… Sen beni hep beyaz sandın ama aslında siyahtı derim. seni göreceğim diye siyah derim beyaza dönerdi. Nereden bileceksin tabi.

Kabul olmayacak bütün duaları ediyorum burada. En çok hangi duama şaşırıyorum biliyor musun, “hamamböcekleri renkli olsun” istiyorum ya buna işte. Renkleri siyah yerine şöyle renkli renkli olsa annen hala nefret eder miydi? Hiç sanmam. Kadın gardiyanlara açtım bu konuyu ama üç gün susuz bıraktılar. Midelerini bulandırmışım. Annen de bir hamamböceğine şiir yazdım diye iki gün boyunca konuşmamıştı yazın son aylarında. Kendi bilir…

Bulunduğum odanın duvarına yazdığım yazı yüzünden her perşembe kağıt paralarımızı pekmeze batırıp temizliyorum. Duvarda “Kaşlarını çatınca bir devlet sana karşı / Azan bir küfürdür taşlanan camekânlar” yazıyor. Oysa ben bunu yazarken Küba’yı düşünmüştüm. Sen, ben, annen, kedimiz Fıstık bilmez ama Küba’da zamanında çok kan dökülmüş. Öyle çok dökülmüş ki hatta ölmeyen kimse kalmamış. Memurlar, sadece doğrunun kanunlar olduğunu sanıyor. Oysa ben ne doğruya, ne de kanunlara inanıyorum. Ne var yani şimdi o yazıda? Kızım, sen sen ol memur olma, sen sen ol kanunlara uyma. Doğru diye bir şey olmadığına dair sana en yakın zamanda iki buçuk sayfalık bir yazı göndereceğim.

Gömleği yırtılmasın diye aşağı sarkmayan ben şimdi uçurum bulsam aşağı sarkacağım. Hep sana derdim ya bu şehirden aşağı atacağım bir gün kendimi diye. Yağmurun bu işte bir kabahati var. Düşemedim.

Sevgili Kızım,

Bir ölü bir evden ancak bir kez dışarı çıkar. Sen hiç bilmedin ama ben hangi eve varsam oradan her gün ölü çıktım..

Annene selamlar…


Bülent Parlak


20 Kasım 2012

Kışın Vakti Dar Olur

Kalbim!

Bazen evlerinin önünde oturan kadınlara gelin önerdin sen. Övdüğün yosmalar seni şaşırtmadı da mahcup etti her seferinde. “Son” dedin, “bu son tavsiyem olacak!” Yoksul çocuklara ait o tek fotoğrafın ateşe düşmesi gibi Bağdat düşünce sen gittin. Yokuş olsa da yolun doğusu sen gittin. “Nasılsa” dedin söylenerek, everdiğim bir gelin yolda toplar beni.

İnsan yola düşünce ne çok dökülene rastlıyor.

Kalbim!

Ne zaman bir kapıya varsan fark ettin mi, zili bozuk bir kapıya denk düştün sen. Seslendiğinde seni duyan olmadı da, içeriden gelen sesler bir misafirin kapıdan nasıl da veda ettiğini gösterdi; balkondan sarkan yarası şık adamlara. Bilirsin, kışları vakit dar olur. Sen ne zaman bir soğuk görsen, bir ayaz, kozalağını özleyen bir ağaç, tenekede yaktıkları ateşle ellerini ısıtan pazarcılar hep kapısının zili bozuk o evlere sökün ettin. Kötü bu söz dinlememe huyun. Dostların, kapısını çaldığın evlerle kendi evinin arasındaki fırtınadan ne zaman seni kurtarmak istese toprağı işgale uğramış köylüler gibi davrandın.

Senin yalnızlığına maya çalan da bu soğuklar oldu.

Kalbim!

Ceplerine taş doldurmuş çocuklar gibi uyurdun sen. Hatırlamaktan bitkin düştüğün çocukluğunu, kedilerin kuyruğuna taş bağladığın çocukluğunu, karıncalara sakalık yaptığın çocukluğunu, savsaklanmış çocukluğunu ağzından kaçırınca bir kör dövüşüne dönüşüyorsun. Çocukken mahallende çamur ahalisi vardı. Onların arasında sen, cenazeye rastlamışlar gibi dururdun kenarda. Örneğin; çipçirkin, başıboş köpekleri severdin sen, onlar taş atarlardı gülerek. Kızamık çıkardı diye bir arkadaşın sen yas ilan ederdin, onlar başka mahalleden sevmedikleri bir oğlanı çağırırlardı. “Kaleye adam gerekiyor” derlerdi. Hiç olmadık vakitlerde henüz kimse tarafından işlenmemiş bir insanlık suçu arardın. Yersiz ve yurtsuz suçların olurdu senin.

Kimilerine işledikleri suçlarla avunmak kalıyor.

Kalbim!

Bir gün yaşadığın yerden, doğduğun yerden, annenin dizinin dibinden ayrılma vakti gelmişti. Çok oldu, hatırlamazsın. İçip içip sevdiği kızı ağlayarak anlatan sarhoş adamlar gibiydin terminalde. Sana soru sormaya korkan anneni ardında bıraktığın gün senin kıyametin oldu. Annesini bir aşk gibi seven çocuklar ölene kadar iflah olmaz. O soru sormaya çekinirdi, sen onu oğulsuz bırakırken. Yüzü kum torbalarını andıran kadının ağrılı yalnızlığında sen başka, sen uzak, sen büyük bir şehirdeydin. Hiçbir teselli annenin azarının yerini bile tutmadı. Caddelerde dolaşıp durdun sonra, sanki bir efkarın bekçisi gibi dolaşıp durdun. İçine sürekli odun atılan şömine gibiydin caddelerde. İşte o günlerde dişlerini unla fırçaladın sen, taziyelere gidip telefonuna yüklediğin oynak havaları çalmaya başladın, ülkene verdiğin nota yüzünden elçisi geri çekilmiş kızgınlara döndün, yaşlı kadınların kucağında oturan kedileri günaha soktun, maç önlerinde su satan kimi görsen yanında taşıdığın zabıta kıyafetlerini geçirdin üstüne.

Gidecek yeri olmayanların kaldıkları yerde mutlu olduğu görülmemiştir.

Kalbim!

Kuyuya düşen çocukların sesini insanın kendisinden başkası duymaz. Belki de bir tesadüf…

Bülent Parlak

Haritası Kayıp

Merhaba
Sözlerime küfürle başlamak istiyorum
Yani ben Hiroşima’yı duyunca Japon olan ben
Tombul ve yüzü kırışmış kadınları görünce üzülen ben
Kapı pervazlarından geçerken besmeleyi unutunca
Yüzü kızaran köylü adamlardan olmak isteyen ben
Elleri üşüyünce nereye koyacağını bilmeyen ben
Geceleri yatarken kutup ayıları üşümesin diye
Dua eden ben
Dişleri sararmış inşaatçılar yüzünden
Estetik cerrahlarına sarı zarf içinde kınama cezası veren ben
Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz

Annem başucuma süt koyardı içeyim diye
Merhamet çok unutkan ah merhamet
Ben, kuliste tek başına ağlayan bir şöhret
Yalnız kalmasın diye salonu kulise taşıdım epey zaman evvel
Hepimiz kuliste yalnız kaldık ne çare
Dindar kuşlar öterken vakitli
Ve vakitsiz havlayan müşrik köpeklere
Elimi kulağıma atıp aryalar okudum
Sesim detone
Allah’ım! Haritam nerede, nerede, haritam nerede

Uzay mekiklerinin arkasından kimse su dökmüyor
Peçetelere yazıp Amerika’ya yolladım bu isteğimi
Yanında bir düzine tabak
Cevap: Kennedy’nin katili benmişim
Hakkında hiç şiir yazılmamış bir kız gördüm diye
O zaman suçlamıştım en son Kennedy’i
Bir de sevsem şu ismimin ilk harfini
Her şey güzel olacak, her şey

Yani ben orkestradan kovulunca berbat duygulara kapılan ben
Karşılıksız mektup yazmada üstüme kimseyi tanımayan ben
İstiklal Marşı’nı iki satır önceden okuyan
İlkokul bir çocuklarının başını okşayan ben
Şimdi nereye koyayım bu heyecanlanmış gövdemi
Nereye, soğuktan üşümüş ellerimi nereye
Ah ben,
Ah ben

b nokta p

Bülent Parlak

Bir Yanlış Dört Hüzün

Susku
beklenmesidir bir babanın akşama
yalnız bir grev

Gece
Söker bütün hüzünleri
Sakınmak sessiz harf

Aşk
Kuşların ardından el sallamaktır
Giden sevgiliye

Yağmurun intiharıdır
Toğrağa düşmesi

Bülent Parlak

Tercüme

Kim tercüme edecek yana düşmüş kollarımı,
Tanrım bari sen konuş en çok dili bilen sensin!

Bülent Parlak