Hz. Muhammed S.A.V. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Muhammed S.A.V. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2026

KÖTÜLÜK VİCDANINI RAHATSIZ EDEN VE İNSANLARIN BİLMESİNİ İSTEMEDİĞİN ŞEYDİR

".. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur." 

(Nûr Suresi 15.Ayet)


KALBİNE DANIŞ


Hz. Vabisa anlatıyor:

Hz. Peygamber (a.s.m)’e iyilik ve kötülük hakkında her şeyi sormak için yanına vardım. İki veya üç defa "Yanıma gel, yaklaş." diye buyurdu. Meclisteki insanların üzerinden adımlarımı atıp giderken, onlar, yerimde durmamı istiyorlardı. Fakat ben “Bırakın beni, bütün insanlardan bana daha sevgili olan Resulullah’a yakın olmak istiyorum.” dedim. Resulullah (a.s.m) da “Bırakın onu, ey Vabisa! Yaklaş.” diye buyurdu. Yanına yaklaşıp önünde oturdum. Bana “Senin niçin geldiğini ben mi söyleyeyim; yoksa sen mi soracaksın?” deyince, "Siz söyleyin.” dedim. “Sen iyilik ve kötülük hakkında soru sormak için geldin.” buyurdu. “Evet!..” dedim. Bunun üzerine üç parmağını göğsüme dokundurarak “Ey Vabisa! Kalbine danış, nefsine danış.” buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Sonra da şöyle devam etti, “İyilik nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- nefsi tırmalayan, sinede gel-gitler / tereddütler meydana getiren şeydir.”

(Müsned, 4/228; Mecmâu'z-Zevâid, 1/175,10/297; Darimi, Büyu, 2; Süyûtî, Câmi’u’s-Sağîr, 1/40)

***

Nevvâs b. Sem"ân anlatıyor: “Resûlullah (sav) ile birlikte Medine"de bir sene kaldım... Ona iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordum. Resûlullah (sav) şöyle cevap verdi: "İyilik güzel ahlâktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir."

(M6517 Müslim, Birr, 15)

***

Ebû Sa'lebe (r.a.) rivayet ediyor. Resulullah (sav) buyurdular ki: "İyilik, yapıldığında ruhun rahata erdiği, kalbin huzur bulduğu şeydir. Günah ise, âlimler fetva verseler bile ruhun hoşlanmadığı, kalbin ısınamadığı şeydir." 

(Camiussağir - 3198)


08 Nisan 2026

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması

Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam son zamanlarında:
'Allah'ı her türlü noksanlardan uzak tutar, O'na Kendi hamdi ile hamd ederim. Allah'tan yarlıganmamı diler ve O'na tevbe ederim' sözünü çoğaltınca:
'Yâ Rasûlallah! Ben ne diye 'Sübhanallah ve bihamdihi' sözünü çoğalttığını görüyorum? Sen bundan önce hiç böyle yapmazdın?' dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Yüce Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber vermişti ki, o alâmeti gördüğüm zaman, Kendisine çok çok teşbih ve hamdiyle istiğfarda bulunacaktım. İşte o alâmeti gördüm:
'Allah'ın yardımı ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah'ın dinine gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamdiyle teşbih et, O'nun yarlıgamasını dile! Şüphe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir!' [Nasr: 1-3] buyurdu."
...
Nasr sûresi Allah tarafından bir davetçi idi, Resûlullahın dünyaya vedası idi."
"Bugün size dininizi ikmâl..." (Mâide: 3) mealli âyet nazil olduğu zaman Hz. Ömer ağlamış,
"Ne için ağlıyorsun!" diye sorulunca:
"Bu, kemâlden sonra noksan ifade eder! Bu, Peygamber Aleyhisselamın vefat edeceğini anlatıyor gibidir!" demişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam bir gün Hz. Fâtıma'ya gizlice:
"Cebrail her yıl Kur'ân'ı benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl ise, iki kere mukabele etti. Öyle sanıyorum ki, ecelim yaklaşmıştır!" buyurdu.
***
Veda Haccından dönerken, Gadîr-i Humm'daki hutbesinde de:
"Ey insanlar! Haberiniz olsun ki; ben de ancak bir insanım! Çok sürmez, Yüce Rabbimin elçisi bana gelecek, ben de onun davetine icabet edeceğim!" buyurmuştu.

Hz. Abbas, bir gün:
"Vallahi, ben Resûlullah Aleyhisselamın içimizde ne zamana kadar sağ kalacağını öğreneceğim!" dedi ve ona.
"Yâ Rasûlallah! Görüyorum ki; halk seni hem bizzat, hem de ayak tozlarıyla rahatsız ediyorlar! Sen üzerine çıkıp oturacağın birşey, bir taht, halkın tozundan toprağından ve düşmanlardan seni koruyacak bir çardak edinsen, halka oradan konuşma yapsan olmaz mı?" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Vallahi, çok sürmez, onları çağıracağım.
Onlar benim sırtımdan ridamı çekecekler. Ökçeme basacaklar. Beni onların tozları bürüyecek. Nihayet Allah beni onlardan rahata erdirecektir!" buyurdu.
Hz. Abbas:
"Resûlullahın içimizde pek az kalacağını anladım.
Uyurken, rüyamda arzı semaya iple sımsıkı bağlanıp çekilir gibi görmüş, bunu Resûlullah Aleyhisselama anlatmıştım.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Bu, senin kardeşinin oğlunun vefatıdır!' buyurdu" demiştir.
Abdullah b. Mes'ud da:
"Peygamberimiz ve Sevgilimiz, vefatından bir ay önce bize vefatını haber verdi.
'Yâ Rasûlallah! Senin ecelin ne zaman?' diye sorduk.
'Ecel yaklaşmış; Allah'a, Cennetü'l-Me'vâ'ya, Sidretü'l-Müntehâ'ya, Refîku'l-Alâ'ya, Kandırıcı Doluya, Nasib'e, mutlu ve kutlu yaşantıya dönüş yaklaşmış bulunmaktadır!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Seni kim yıkasın?' diye sorduk.
'Ev halkımdan, yakınlık sırasına göre en yakın olanlar!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Biz seni neyin içine sarıp kefenleyelim?' diye sorduk.
'İsterseniz, şu elbisemin içine, yahut Mısır bezine veya kumaşına sarınız!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Senin üzerine cenaze namazını kim kılsın?' diye sorduk ve ağladık.
Kendisi de ağladı ve:
'Allah size rahmet etsin! Sizi peygamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu şeririmin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimin kenarına koyunuz!
Sonra, bir müddet benim yanımdan çıkıp gidiniz!
Çünkü, benim üzerime, ilk önce iki dostum, Cebrail ve Mikâil, sonra İsrafil, sonra da yanında melek ordularıyla birlikte ölüm meleği Azrail namaz kılacaktır! Bundan sonra, takım takım giriniz, üzerime namaz kılınız ve salât ü selam getiriniz!
Fakat, överek, bağırıp çağırarak beni rahatsız etmeyiniz!
Üzerime namaz kılmaya önce ev halkımın erkekleri başlasın!
Sonra, onların kadınları kılsın!
Onlardan sonra da sizler kılarsınız!
Ashabımdan burada bulunmayanlara selam söyleyiniz!
Kıyamet gününe kadar şu kavmimden ve dinime, bana tâbi olacak olan kimselere de benden selam söyleyiniz!'
'Yâ Rasûlallah! Seni kabrine kimler koyacak?' diye sorduk.
'Ev halkımla birlikte birçok melekler ki, onlar sizi görürler, fakat siz onları göremezsiniz!' buyurdu."
Vasile b. Eskâ' der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza çıkıp:
'Sanır mısınız ki, ben vefatça sizin sonuncunuzum? Haberiniz olsun ki; ben vefatça sizden önceyimdir! Sizler ardımda birbirinizi öldürür cemaatler halinde beni takip edeceksiniz!" buyurdu.
***
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün Uhud'a gitti, Uhud şehitleri için dua etti.
Sonra, dönüp minbere çıktı.
Ölülere ve dirilere veda eder gibi, buyurdu ki:
"Ben, sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz, karşılayanınız olacağım!
Kevser havuzunun genişliği Eyle ile Cuhfe arasındaki mesafe gibidir.
Sizinle buluşma yerimiz, Havuzdur!
Ben sizin hakkınızda şehadet edeceğim!
Ben şu anda havuzumu görüyorum!
Şu anda bana yerin hazineleri, yerin anahtarları verildi! Vallahi, ben sizin için, benden sonra müşriklere dönersiniz diye korkmam! Fakat, ben sizin için dünyaya kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olup gidersiniz diye korkarım!" buyurdu.
***
Hz. Âişe der ki:
"Peygamber Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşıp da ağrısı şiddetlendiği zaman, benim evimde bakıl­mak üzere zevcelerinden izin istedi, onlar da izin verdiler.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam bir tarafında Abbas, diğer tarafında da başka biri olduğu halde ayakları yerde sürünerek çıktı. Peygamber Aleyhisselamın benim evimde kalacağını işitince, acele kalkıp evime çekildim.
O sırada bir hizmetçim de bulunmuyordu.
Peygamber Aleyhisselam için, yastığının içi ızhır otundan doldurulmuş bir döşek serdim.
Peygamber Aleyhisselam eve gelip de ağrısı şiddetlendikten sonra:
'Muhtelif yedi kuyu suyundan üzerime, ağız bağları çözülmedik yedi kırba su dökünüz! Böylelikle, vücudumda biraz hafiflik bulup belki halka vasiyette bulunabilirim' buyurdu.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam zevcesi Hafsâ'nın malı olan bir leğen içine oturtuldu.
Sonra, o kırbaların suyunu üzerine dökmeye başladık.
Nihayet:
'Artık yetişir!' diye bize işaret buyurdu."

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı Safer ayının son gecesinde, Çarşamba günü, Bakiyyu'l-Garkad kabristanına gidip evine döndükten sonra başağrısı ile başlamıştır. Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam Bakiyy kabristanından dönünce, beni de başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben:
'Vay başım!' diyordum Resûlullah Aleyhisselam:
'Vallahi yâ Âişe! Vay başım, diye ben demeliyim!' buyurdu." Resûlullah Aleyhisselamın başağrısı gittikçe ilerliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı onüç gün sürmüştür. 
Hz. Âişe, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kendisine:
"Ey Âişe! Hayber'de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyorum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!" dediğini haber vermiştir.
...
Resûlullah Aleyhisselam:
'Evet, öyledir. Hastalığa tutulan hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah onun kusur ve günahlarını ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökmesin!' buyurdu" demiştir.
***

Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı ve evinde de Ömerb. Hattab gibi bazı zâtlar bulunduğu sırada:
'Bana kalem ve kağıt getiriniz de, size bir yazı yazayım ki, bundan sonra hiçbir zaman dalâlete düşmeyesiniz, doğru yoldan sapmayasınız!' buyurmuştu.
Ömer b. Hattab:
'Resûlullah Aleyhisselama hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur"ân var! Allah'ın Kitabı bize yeter!' dedi.
Bunun üzerine ev halkı anlaşmazlığa düştüler ve tartışmaya başladılar.
Kadınlardan birisi:
'Resûlullah Aleyhisselama istediğini getiriniz!' dedi.
Ömer b. Hattab:
'Sus! Siz onun sahibelerisiniz!
O hastalandığı zaman gözlerinizi sıkar, yaş çıkarırsınız! Sıhhatli olduğu zaman da boynundan tutarsınız (boğazını sıkarsınız)!' dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Zeyneb de:
'Size bir ahid yazdırmak isteyen Peygamber Aleyhisselamı ne diye dinlemiyorsunuz?' dedi.
Kimisi:
'Resûlullah Aleyhisselam sizin için yazacağını yazsın! Kalem ve kâğıdı kendisine yaklaştırınız! Sizin için bir yazı yazsın da, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız!' diyor, kimisi de:
'Ömer'in dediği yerindedir!' diyordu.
Resûlullah Aleyhisselamın yanında anlaşmazlığı çoğaltıp sözleri birbirlerine karıştırdıkları ve Resûlullah Aleyhisselama baygınlık getirdikleri zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
'Yanımdan kalkınız!
Benim yanımda niza olmaz!
Beni kendi halime bırakınız!
Benim şu içinde bulunduğum hal, sizin beni davet ve meşgul ettiğiniz şeylerden hayırlıdır!' buyur­du.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali'ye Yazdırmak İstediği Şeyler

Hz. Ali der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, ağırlaştığı zaman:
'Ey Ali! Bana bir kürek kemiği getir de, benden sonra ümmetimi doğru yoldan saptırmayacak şeyi onun içine yazayım' buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın başı kollarımın arasında bulunuyordu.
Gidip gelinceye kadar kendisini kaybetmekten korktuğum için:
'Ben, buyuracaklarını ezberimde tutarım!' dedim.
'Namaz kılmaya, zekat vermeye devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!' buyurdu.
'Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh' diyerek şehadette bulunmayı da emretti.
'Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur' buyurdu."
***
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, vefatından beş gün önce, 8 Rebiülevvel Perşembe günü de:
"Dikkat ediniz! Sizden önceki kimseler, peygamberlerinin ve salih kişilerinin kabirlerini mescidler haline getirirlerdi.
Sizler sakın kabirleri mescid haline getirmeyiniz! Ben sizi böyle şeyden men ederim!
Allah'ın laneti Yahudilerle Hıristiyanlara olsun ki, onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler. Allah peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen kavmi kahretsin! Arap yarımadasında, Arap toprağında iki din bırakılmayacaktır!" buyurdu.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Son Hitap ve Tavsiyeleri
...
Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdiler.
"Ensarın kadınları erkekleri Mescidde ağlıyorlar!" denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onlar niçin ağlıyorlar?" diye sordu. "Sen öleceksin diye korkuyor­lar!" dediler. O sırada, Fadl b. Abbas Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına girmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: "Ey Fadl! Şu sarığı başıma sar!" buyurdu.
Fadl b. Abbas sarığı sarınca, ona: "Tut elimden!" buyurdu. O da, Peygamberimiz Aleyhisselamın elinden tuttu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, büyük bir ridayı sarınıp bürünmüş ve başını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere oturdu; ki bu, Peygamberimiz Aleyhisselamın minbere son otu­ruşu idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Minbere çıkınca, Fadl b. Abbas'a:
"Halka seslen!" buyurdu. Fadl b. Abbas seslenince, Müslümanlar Mescidde toplandılar. Mescid Müslümanlarla doldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kelime-i şehadet getirdikten sonra:

"Ey insanlar! Ben size olan nimetinden dolayı O Allah'a hamd ederim ki, Kendisinden başka hiçbir ilah yoktur!" diyerek Allah'a hamd ü seneda bulundu.
Her zaman yaptığı gibi, Uhud günü şehit düşen Müslümanlar için de Allah'tan mağfiret diledi. Sonra: "Ey insanlar! Yakınıma geliniz!" buyurdu. Müslümanlar Peygamberimize doğru geldiler.

"Ey insanlar! Bana haber verildiğine göre sizler, Peygamberinizin vefat edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden önce gönderilip ümmeti içinde temelli kalmış bir peygamber var mıdır ki, ben de içinizde temelli kalayım?! İyi biliniz ki; ben Rabbime kavuşacağım! O'na siz de kavuşacaksınız! İlk Muhacirlere karşı hayırlı olmanızı, onların da aralarında birbirlerine karşı hayırlı olmalarını tavsiye ederim!
Yüce Allah:
'Asra andolsun ki, muhakkak insan kesin bir ziyandadır! Ancak iman edenlerle güzel ve yararlı amellerde bulunanlar, bir de, birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir' [Asr: 1-3] buyurmuştur.
Muhakkak ki, bütün işler Yüce Allah'ın izniyle cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele istemeniz birşey sağlamaz! Çünkü, Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez!
Allah, Kendisini yenmeye kalkanı yener, mahveder! Aldatmaya kalkanı da zararlı çıkarır!
'Demek, idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münase­betlerini bile keseceksiniz, öyle mi?!' [Muhammed: 22]
Hiçbir peygamber, arkasında bir cemaat bırakmadıkça vefat etmemiştir. Ben de, sizin içinizde Ensarı bıraktım.
Allah'tan sakınmanızı ve onlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki, onlar mallarını sizinle bölüştüler! Size darlıkta da, bollukta da iyilik ve yardım ettiler! Onların hakkını tanıyınız!
Çünkü, onlar sizden önce Medine'yi yurt ve iman evi edinmiş ve siz Muhacirlere iyilik etmiş olan kimselerdir. Onlar, meyve ve mahsullerini sizinle bölüşmediler mi? Onlar size yurtlarında yervermediler mi?
Kendileri muhtaç oldukları halde, sizi kendilerine tercih etmediler mi? Ey Muhacirler cemaati! Siz çoğalmış olduğunuz halde sabaha çıktınız! Ensar ise çoğalmamış olarak sabaha çıktılar. Ey Muhacirler cemaati! İyi biliniz ki, Ensar cemaati gitgide azalacaklar, hatta yemek içindeki tuz gibi olacaklar! Sizler ise çoğalacaksınız! Başka insanlar da çoğalacaklar!
Ensara karşı iyi davranmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar benim sırdaşlarım, sığı­nağım ve barınağım oldular. Onlar, üzerlerine aldıkları yardım vazifesini tamamıyla yerine getir­mişlerdir. Kendilerine ancak mükâfat verilmesi kalmıştır.
Sizden, Muhammed ümmetinden her kim bir iş başına geçer de bir kimseye zarar veya yarar vermeye gücü yetecek hale gelirse, Ensardan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük edenlerin de kötülüğünü affetsin! Onların iyilerine iyilik ediniz! Kötülüklerinden de geçiniz! İyi biliniz ki, ben siz­den önce gidecek, sizi bekleyeceğim! Siz de gelip bana kavuşacaksınız! Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz Havuz başıdır! Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nimetlerin değiştirilmesine sebeb olur. Halk iyi olduğu zaman, yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman, yöneticileri de kötü olur.
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben şu saatte Havuzumun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuzuma bakıyorumdur!
Şânı yüce olan Allah, bir kulunu dünya ile, dünya zineti ile, istediği dünya nimetleri­ni kendisine vermekle Kendi katındaki nimetler arasında muhayyer kıldı. Bunlardan birisini seçmek­te serbest bıraktı. O kul da ahireti, Allah katında olanı tercih etti, seçti" buyurdu. 

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisinden bahsettiğini anladı. Cemaat içinde Hz. Ebu Bekir'den başka hiç kimse Peygamberimiz Aleyhisselamın maksadını anlayamadı. 
Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı.
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Bekir'e bakıp: "Ey Ebu Bekir! Ağlama
Ey insanlar! İnsanlardan; canında, malında, arkadaşlığında bana karşı Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe'den daha fedakâr ve cömert davranan bir kimse yoktur. Eğer, Rabbimden başka, insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir'i dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği daha üstündür! Haberiniz olsun ki, sahibiniz, Yüce Allah'ın dostudur! (Evlerinizden) şu Mescide açılan kapıları kapatınız! Yalnız Ebu Bekir'in kapısı açık kalsın! Ben Ebu Bekir'in kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerinde ise karanlık görüyo­rum! Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin malından ne almışsam, işte malım, o da gelsin alsın! İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!
Hiç kimse 'Resûlullahın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!' diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve halimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni göremiyorum!" buyurduktan sonra, sözlerini tekrarladı.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: "Senden bir isteyici istekte bulununca, sen ona üç dirhem vermemi emretmiştin, ben de vermiştim" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl b. Abbas! Buna üç dirhem ver!" buyurdu.

"Ey Allah'ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş, veya bir kamçı vurmuş, veya lanet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete ermesine vesile kıl! Allah'ım! Ben hangi mü'mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü Kıyamet gününde o mü'min için Sana yakınlığa vesile kıl!" diye dua etti.

Sonra da: "Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa, o, onu hemen ödesin, dünyada rüsvay olurum demesin! İyi biliniz ki; dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığmdan hafiftir" buyurdu.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve: 'Yâ Rasûlallah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyanet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: "Sen bu hıyaneti ne için yaptin?" diye sordu.
Adam: "Ona ihtiyacım vardı" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam "Ey Fadl b. Abbas! Bu kişiden Beytü'l-mâl (hazine) hesabına üç dirhem teslim al!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa, ayağa kalksın da, kendisi için dua edeyim!" buyurdu. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: "Yâ Rasûlallah! Ben çok pintiyim, korkağım, çok da uykucuyum! Allah'a dua et de, benden pintiliği, korkaklığı ve uykuculuğu girersin!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona dua etti. Sonra, bir adam ayağa kalktı ve: "Yâ Rasûlallah! Ben çok yalancıyım! Çirkin sözlü, çirkin işliyim! Hem de uykucuyum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Uyumak istedikçe, kendisinden uykuyu gider!" diye dua etti.

Daha sonra, bir adam ayağa kalktı ve: "Vallahi yâ Rasûlallah! Ben de çok yalancıyım! Hem de münafıkım! Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur!" dedi.
Hz. Ömer, ona: "Be adam! Kendini rezil ve rüsvay ettin!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey İbn Hattab! Dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığından hafiftir!" buyurdu ve adam için de: "Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Kendisinin kötü işlerini hayra çevir!" diyerek dua etti.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Evinde Kıldırdığı En Son Namaz

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kıldırdığı en son namaz, akşamı namazı idi.
Hz. Abbas'ın zevcesi Ümmü'l Fadl binti Haris:
"Resûlullah Aleyhisselam, elbisesini giyinmiş olduğu halde Ve'l-Mürselât suresini okuyarak evinde akşam namazı kıldırdı. Bundan sonra, ahiret âlemine alınıncaya kadar bir daha namaz kıldırmadı. Resûlullah Aleyhisselamdan akşam namazında okurken dinlediğim, Ve'l-Mürselât suresi idi" demiştir.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Bazı Sahabilerini Yanına Çağırışı

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam hastalığı sırasında: "Bana Ali'yi çağırınız!" buyurdu. Hz. Âişe:
"Sana Ebu Bekir'i de çağıralım mı?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onu da çağırınız!" buyurdu. Hz. Hafsâ:
"Yâ Rasûlallah! Ömer'i de çağıralım mı?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onu da çağırınız!" buyurdu.
Çağırılanlar toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam başını kaldırıp baktı. Hz. Ali'yi göre­meyince, sustu. Hz. Ömer: "Resûlullah Aleyhisselamın başından kalkınız, dağılınız!" dedi.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ebu Bekir'i Namaz Kıldırmaya Memur Edişi

Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında namaz vakti gelmiş, ezan da okunmuş bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, tekrar:
"Öyleyse, benim için leğene su koyunuz!" buyurdu.
Leğene su koydular, gusledip yıkandı. Ayağa kalkmaya davranırken bayıldı.
Sonra ayıldı ve yine:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine:
"Benim için leğene su koyunuz!" buyurdu.
Oturup gusletti. Sonra ayağa kalkmaya davranınca yine bayıldı.
Sonra ayıldı.
Yine:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Benim için leğene su koyunuz!" buyurdu, tekrar oturup guslettikten sonra kalkmaya davrandı, yine bayıldı, sonra ayıldı.
Ayılınca:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
O sırada Müslümanlar Mescidde Peygamberimiz Aleyhisselamı yatsı namazına bekleyip duruyor­lardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, namaz kıldırmaya kendisinde takat bulamayınca:
"Ebu Bekir'e söyleyiniz de, insanlara namazı kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Âişe:
"Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir yufka yürekli, zayıf, ince sesli, Kur'ân okurken çok ağlayan bir zât­tır! Ağlamaktan, sesini işittiremez! Senin makamına durup da insanlara namaz kıldırmaya dayanamaz!
Ömer'e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Âişe, Hz. Hafsâ'ya:
"Sen de Resûlullaha:
'Ebu Bekir senin makamında durursa, ağlamaktan, kıraatim insanlara işittiremez! Ömer'e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!' de!" dedi.
Hz. Hafsâ da Peygamberimiz Aleyhisselama böyle söyleyince, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
"Sus! Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir. Ebu Bekir'e söyleyiniz diyorum! Namazı insanlara o kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Hafsâ'nın Hz. Âişe'ye canı sıkıldı ve:
"Zaten senden bana hayır gelecek değildi ya!" dedi.
Hastalığın baygınlığı geçince, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Âişe'ye:
"İnsanlara namazı kıldırması için Ebu Bekir'e söyledin mi?" diye sordu.
Hz. Âişe:
"Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir hem yufka yürekli, hem de insanlara sesini işittiremeyecek derecede ince, zayıf sesli bir adamdır! Ömer'e emir buyursaydınız ya!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir'e söyleyiniz, insanlara namazı o kıldırsın!" buyurdu.
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, namazı kıldırması için Hz. Ebu Bekir'e adam gönderdi.
Adam:
"Resûlullah Aleyhisselam insanlara namazı kıldırmanı sana emretti!" dedi.
Hz. Ebu Bekir:
"Ey Ömer! İnsanlara namazı sen kıldır!" dedi.
Hz. Ömer:
"Buna sen daha lâyıksın!" dedi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın mihrabına geçti. Geçince, kendisini ağlama tuttu. Ağlaya ağlaya mihrabdan ayrıldı.
Arkasındaki cemaat de Peygamberimiz Aleyhisselamı önlerinde bulamadıkları için ağlaştılar.
Hz. Ebu Bekir'in durumunu Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermek ve cemaate namazı kimin kıldıracağını öğrenmek üzere müezzini gönderdiler.
O sırada Peygamberimiz Aleyhisselam baygın bir halde bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hafsâ:
"Resûlullah Aleyhisselam ayılıncaya kadar Ömer'e söyleyiniz de, namazı kıldırsın!" dedi.
Abdullah b. Zem'a gidip cemaat arasında Hz. Ebu Bekir'i göremeyince, Hz. Ömer'e:
"Kalk ey Ömer! İnsanlara namazı kıldır!" dedi.
Hz. Ömer cemaate namazı kıldırmaya durdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ayılıp Hz. Ömer'in namaz tekbirlerini işitince:
"Tekbirinin sesini işittiğim kimdir? Ömer'in sesi değil mi bu?" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevceleri:
"Evet yâ Rasûlallah! Ömer b. Hattab'ın sesidir!
Müezzin gelip Ebu Bekir'in ağlamak yüzünden mihrabdan ayrıldığını ve cemaate namazı kıldırması için Peygamber Aleyhisselamın birisine emir buyurmasını istediklerini söylediler.
Hafsâ da, 'Ömer'e söyleyiniz de insanlara namazı kıldırsın!' dedi," dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muhakkak ki, sizler de Yusuf Aleyhisselamın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir nerede?
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
Hayır! Hayır! Hayır!
İbn Ebi Kuhâfe nerede? İbn Ebi Kuhâfe nerede?
İnsanlara namazı İbn Ebi Kuhâfe kıldıracaktır!
Ebu Bekir'e söyleyiniz! İnsanlara namazı kıldırsın!
Peygamberin vekil bırakmadığına insanlar itaat eder mi hiç?!" buyurdu.
Hz. Hafsâ:
"Yâ Rasûlallah! Hasta olunca mihraba ne için Ebu Bekir'i geçirdin?" diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onu mihraba ben geçirmiş değilim, fakat Allah geçirmiştir!" buyurdu...
 
Mescidde Namaz Kılan Cemaati Son Defa Seyredişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Pazartesi günü sabah namazında Hz. Aişe'nin kapısının perdesini açıp Mesciddeki cemaate baktı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde nakışlı bir elbise vardı. Cemaat, Hz. Ebu Bekir'in arkasında saf olmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzü mushaf gibi bembeyazdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların saflarını görünce, gülümsedi.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın cemaate namaz kıldırmak istediğini sanarak, ökçesinin üzerinde geriledi.
Cemaat de, Peygamberimiz Aleyhisselama sevinmelerinden dolayı, az kalsın namazdan çıkacak­lardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Olduğunuz yerde durunuz! Namazınızı tamamlayınız!" diye eliyle işaret buyurdu.
"Ey insanlar! Muhakkak ki, Müslümanın göreceği veya ona gösterilecek salih, sadık rüyadan başka, peygamberliğin gönüllere sevinç verecek müjdecilerinden hiçbir şey kalmamıştır. Haberiniz olsun ki; ben rükû ve secde halinde Kur'ân okumaktan nehyolundum.
Rükûda Yüce Rabbi tazim ediniz!
Secdede ise dua etmeye çalışınız!
Çünkü, secde halinde duanızını kabul olunması umulur!" buyurdu.
Perdeyi indirdi.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü bir daha göremediler.
...
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefat ettiği günde, Hz. Aişe'nin yanında altı veya yedi dinar (altın lira) bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları fakirlere dağıtmasını Hz.Âişe'ye emretmişti.
Hz. Âişe ise, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığıyla oyalandığı için, onları daha fakirlere dağıtamamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Âişe'ye:
"Altı yedi dinarı ne yaptın? Fakirlere dağıttın mı?" diye sordu.
Hz. Âişe:
"Hayır! Vallahi, senin hastalığın beni meşgul etti, oyaladı!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları isteyip getirtti, avucuna aldı ve:
"Allah'ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu halde Rabbine kavuşacağını sanır değildir!" buyurdu.
Onların hepsini Ensar fakirlerinden beş ev halkına bölüştürdükten sonra:
"İşte şimdi rahatladım!" buyurdu ve uyudu.
 ...
Hz. Ali Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından çıkınca, halk:
"Ey Ebu'l-Hasan! Resûlullah Aleyhisselam bu gece nasıl sabahladı?" diye sordular.
Hz. Ali:
"Allah'a hamd olsun! Hastalığından iyileşti!" dedi.
Hz. Abbas, Hz. Ali'nin elinden tuttu ve:
"Ey Ali! Vallahi, sen üç gün sonra abdü'l-asâ (=emirkulu, başkasına tâbi) olacaksın. Allah'a yemin ederim ki; ben Abdulmuttalib oğullarının yüzlerinde ölümü görüp anladığım gibi, Resûlullah Aleyhisselamın yüzünde de ölümü gördüm, anladım!
Gel de, Resûlullah Aleyhisselama gidelim. Eğer bu iş bizde ise, onu öğrenmiş oluruz!
Eğer bizden başkasında olacaksa, bizi insanlara tavsiye etmesini kendisinden isteyelim!" dedi.
Hz. Ali:
"Vallahi, ben bunu yapmam! Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizi bundan men edecek olursa, artık Resûlullah Aleyhisselamdan sonra hiç kimse bunu bize vermez! Vallahi, ben bunu Resûlullah Aleyhisselama hiçbir zaman sormam!" dedi.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalığının Şiddetlenişi

Hz. Aişe der ki:
"Ağrının, hiç kimseye Resûlullah Aleyhisselama olduğu kadar ağır olduğunu görmedim!
Ölümün Resûlullah Aleyhisselama olan şiddetinden sonra, ölümü şiddetli bulunan mü'mine imren­mekten de geri kalmadım.
Hiçbir zaman hiçbir kimse için de şiddetli ölümü sevimsiz bulmadım!"
Resûlullah Aleyhisselamın yanında kadeh içinde su bulunduruluyor, Resûlullah Aleyhisselam suyun içine elini sokup suyu yüzüne sürüyor, sonra da:
"Ey Allah'ım! Ölümün akılları gideren acı ve sıkıntılarına karşı bana yardım et!" diyerek dua ediyor,
"Yanıma yaklaşsana ey Cebrail!" buyuruyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı bir ara büsbütün şiddetlenince, zevcesi Hz. Ümmü Seleme feryad etmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sus! Kâfirden başkası feryad etmez!" buyurdu.

Yine Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup bedenine üfler ve vücudunu eliyle mesheder, sığardı.
Resûlullah Aleyhisselamın hastalığı şiddetlendiği zaman ben de ona Muavvizeteyn sûrelerini oku­maya ve elinin bereketini umarak kendi eliyle kendisine meshetmeye başladım.
Cebrail'in Resûlullah Aleyhisselama hastalığında okumuş olduğu istiâze duasını da:
'Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifa ancak Senin elindedir!
Senden başka şifa verici yoktur!
Sen öyle bir şifa ver ki, hiçbir hastalık bırakmasın!' diyerek okudum.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Üzerimden elini kaldır! Bu okuman bana yarar vermez! Ben müddetimi bekliyorum!' buyurdu.
Peygamber Aleyhisselam, bundan önce ne zaman hastalansa, Allahtan sıhhat ve afiyet dilerdi.
Fakat, vefatıyla neticelenen hastalığa tutulduğu zaman şifa için hiç dua etmedi ve:
'Ey nefs! Sana ne oldu ki, her sığınılacak yere sığınıyor, herşeyden medet umuyorsun?!' diyerek nefsini kınadı."

Yine Hz.Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamın yanında oturuyordum.
Resûlullah Aleyhisselam Fâtıma'yı çağırttı.
Fâtıma yürüyerek geldi. Onun yürüyüşü Resûlullah Aleyhisselamın yürüyüşünü andırdı.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Merhaba. Hoşgeldin kızım!' buyurduktan ve onu sağına veya soluna oturttuktan sonra, kendisine gizlice birşey söyledi. Fâtıma ağladı.
Sonra ona gizlice birşey daha söyledi. Bu defa Fâtıma güldü.
Ben, bu günkü gibi, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu görmemiştim!
Fâtıma'ya, bu ağlamasının ve gülmesinin sebebini sordum.
'Tutulduğu hastalığı neticesinde vefat edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra, ev halkının ken­disine ilk kavuşup katılanın ben olacağımı haber verince de güldüm!' dedi."

...
Abbas:
'Ali içeri girmek için izin istiyor!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Girsin!' buyurdu.
Ali, Hasan ve Hüseyin'le birlikte, Abbas:
'Yâ Rasûlallah! Bunlar senin evlatlarındır!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Ey amca! Onlar senin de evlatlarındır!' buyurdu.
Abbas:
'Ben onları severim!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Senin onları sevdiğin gibi, Allah da seni sevsin!' buyurdu."
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Son Defa Misvak Kullanışı

Hz. Aişe der ki:
"Allah'ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, Resûlullah Aleyhisselamın benim evimde, benim günümde ve başı benim göğsümde olduğu halde vefat etmesidir!
Bir de, hamd olsun ki, onun dünyada bulunduğu günlerin son gününde, ahiret gününün başında, benim tükürüğümle onun tükürüğünü birarada birleştirmesidir!
Resûlullah Aleyhisselamın başını göğsüme yasladığım sırada kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla eve girmişti.
Resûlullah Aleyhisselam ona ve elindekine baktı.
Misvakı istediğini anladım.
'Yâ Rasûlallah! Bu misvakı senin için alıp sana vermemi arzu eder misin?' diye sordum.
Başıyla 'Evet!' diye işaret buyurdu.
Ben de misvakı yumuşatıp kendisine verdim.
Resûlullah Aleyhisselamın hiçbirzaman misvakla dişlerini bu derece şiddetli, bu kadar güzel oğuşturduğunu görmemiş gibiyim.
Sonra misvakı bıraktı, misvak elinden düştü."
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Son Tavsiyeleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın en son uyarısı:
"Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allahtan korkunuz!" buyruğu idi.
...
Rebiülevvel ayının onikinci veya onüçüncü Pazartesi günü, kaba kuşluk vakti, -güneş zevale (batıya kaymaya) doğru yaklaşıyorken- Peygamberimiz Aleyhisselam son dakikalarını yaşıyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın başı Hz. Âişe'nin göğsüne yaslı bulunuyor ve Hz. Âişe:
"Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider, kaldır!
Gerçek tabib Sensin! Gerçek şifa verici Sensin!" diyerek şifa diliyor. Peygamberimiz Aleyhisselam ise:
"Hayır! Ben Allahtan Refik-i A'lâ zümresine katılmayı;  Cebrail, Mikâil ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!
Ey Allah'ım! Beni yarlığa! Beni Refik-i A'lâ zümresine kavuştur!
Ey Allah'ım! Beni yarlığa! Bana rahmetini ihsan et! Beni Refik-i A'lâ zümresine kavuştur!" diyerek duaya devam ediyordu.
Hz. Âişe derki:
"Resûlullah Aleyhisselamdan, sıhhatte iken, birçok defalar
'Hiçbir peygamber yoktur ki, ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe alınmaz!
Sonra, durağına gitmesi arzusuna bırakılır!' buyurmuştu.
Kendisi, hastalanıp ruhu alınmakzamanı gelince, başı benim dizimde bulunduğu halde, üzerine bir baygınlık geldi. Ayılınca, gözü açılıp evin tavanına doğru dikildi ve:
'Allah'ım! Refik-i A'lâ zümresine kat!' dedi.
Ben o zaman:
'Resûlullah bizi tercih etmiyor!' dedim.
Anladım ki; Resûlullahın bu temennisi, vaktiyle sıhhatli zamanında bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir!
...
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşınca Hz. Fâtıma, Peygamberimiz Aleyhisselamı bağrına basıp:
"Vay babamın çektiği ıztıraba!" diyerek ağlamaya başlamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Bugünden sonra, babanın üzerinde hiç ızdırap kalmayacak.
Ey kızım!
Sakın ağlama!
Ben öldüğüm zaman İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!' de!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulduğu hastalığın baygınlığından ayıldığı zaman, Ali İmran süresinin:
"Muhammed bir resûlden başka birşey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçenizin üzerinden gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesinin üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah'a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz! Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!" âyetini okudu.

Cebrail Aleyhisselamın Peygamberimiz Aleyhisselamı Ziyareti

Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamın eceline üç gün kaldığı ilk günde gelip:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.

İkinci gün, Cebrail Aleyhisselam tekrar inip:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.

Üçüncü gün (Pazartesi günü) olunca, Cebrail Aleyhisselam indi.
Cebrail Aleyhisselamın yanında ölüm meleği (Azrail) de inmişti.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.
Bundan sonra ölüm meleği (Azrail) içeri girmek üzere izin istedi.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Bu ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor!
Halbuki, o, senden önce hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istememiştir!
Senden sonra da hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir!
Kendisine izin ver!" dedi.
Ölüm meleği içeri girip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde durdu ve:
"Yâ Rasûlallah! Yâ Ahmed! Yüce Allah beni sana gönderdi ve senin her emrine itaat etmemi de bana emretti!
Sen istersen ruhunu alacağım!
İstersen, ruhunu sana bırakacağım!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey ölüm meleği! Sen böyle yapacak mısın?" diye sordu.
Ölüm meleği:
"Ben bu hususta emredeceğin herşeyde sana itaatle emrolundum!" dedi.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır!
Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir!
Ruhumu, canımı al!" buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batirıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:
"Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!" buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:
"Ey Allah'ım! Refik-i A'lâya!" diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü.

Allâhümme salli alâ nebiyyinâ ve seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim!

M. Asım Köksal
İslam Tarihi

07 Mayıs 2023

ARTIK VEDA VAKTİNİN GELDİĞİ İÇİNE DOĞMUŞTU

L’an neuf de l’hégire / Mahomet

        

Artık veda vaktinin geldiği içine doğmuştu.

Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu.

Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu.

Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu.

Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında.

Durup su içen develeri izliyordu arada sırada.

Böylece deve güttüğü zamanları hatırlıyordu…

Sanki cenneti görmüş, ilahî aşkı bulmuştu;

Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu.

Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi,

Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi,

Boynu gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

Tufanın sırlarını bilen Nuh’un havası vardı.

Ona danışmaya gelenlere adil davranırdı,

Kimi itiraf eder, kimi gülüp inkâr ederdi;

Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi.

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı.

Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.    

Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı.

Oturur yere, elbiselerini kendisi yapardı.

Artık genç değildi, eski gücü kalmamıştı;

Yine de herkesten daha fazla oruç tutardı.

Altmış üç yaşında bir ateş sardı vücudunu.

Kutsal kitap Kur’an’ı bir kez daha okudu;

Sonra sancağı, Said’in oğluna devretti;

Ona: “Artık aranızdan ayrılma vakti geldi,

Allah birdir, hep onun yolunda savaş” dedi.

Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

Göçen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki.

Yine her günkü vaktinde mescide geldi;

Ali’ye yaslanmış, insanlar da eşlik ediyordu,       

Ve kutsal sancak rüzgârda dalgalanıyordu;

Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi:

“Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici;

Biz karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O’dur.

Ey insanlar, O’ndan başka rehberim yoktur;

Bu dünyada onsuz hiçbir kıymetim olmazdı.”

Bir zat ona: “Ey müminlerin gerçek Sultanı!

Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne,

Sen doğduğunda bir yıldız doğdu gökyüzüne,

Kisra Sarayı’nın üç kulesi birden yıkıldı” dedi.

O da : “Melekler ölümümü müzakere etti:

“Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde,   

Ben ölmeden gelsin intikamını alsın şimdi.

Kime vurmuşsam, o da bana vursun.” dedi.

Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

Yaşlı bir kadın bir koyunu kırpıyordu eşikte,

Ona: “Allah yardımcın olsun!” diye seslendi.

Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi,

Ve birden şöyle seslendi: “Herkes duysun!

Allah benim adımı andı, bundan emin olun;

Ben topraktan bir can, nurdan peygamberim,

İsa’nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi;

Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi,

İsa benden önce, ama ne Tanrı’dır ne de oğlu;

O, gülü koklayan Bakire Meryem’den doğdu.

Unutmayın, ben de etten kemikten bir fâniyim,

Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim.

Şu hayatta başıma gelmeyen şey kalmadı,

Çektiğim çilelere yol olsa dayanmazdı;

Zulüm ve işkenceden şu bedenim çok çekti.

Şayet işlediğimiz her bir günahın bedeli

Korkunç bir haşere olsa, o karanlık mezarı

Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.            

Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli,

Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini;

Böylece defalarca tükenir ve yeniden dirilir,

Cezalarını çekince de yeniden huzura erişir.

Ben kutsal savaşların mütevazı meydanıyım;

Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim.

Kelamım çöldeki kumlar ve kuyular gibidir;

Bir sözüm korkutuyorsa, diğeri müjdecidir.

Ashabım! Çektiklerimi görüyorsunuz işte,

Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden dalalete

Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

Engellemeye çalıştım, bağladım pis ellerini;

Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde,

Çarpıştım durdum görmediğim kimselerle;

Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi,

Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi;

Ben ise Hak davamdan hiç vazgeçmedim.

Onlarla savaştım, ama kimseye kin gütmedim.”

Savaşlarda: “Bırakın yapsınlar!” diyordum,

Benden başkası yaralansın istemiyordum.

Hepsinin derdi benimleydi, vazgeçmezlerdi;

Zira sağ ellerine ayı, sol ellerine ise güneşi

Versem de düşmanlarım inanmazdı asla,

Yine de saldırırlardı şu çileli yolculukta.

Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım,

Bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım.

Çile dolu şu ömrümü nihayet tamamladım.

Şimdi Hakk’a gidiyorum, dünyayı bıraktım.

Greklerin Hermes’i, Yahudilerin Levi’yi

Desteklediği gibi siz de bırakmadınız beni,

Çektiğiniz bu sıkıntılar mutlaka son bulacak;

Bu karanlık geceye elbet güneş doğacak.

Ashabım, asla ümidinizi kesmeyin O’ndan;

Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

Denizleri incilerle, geceleri ise yıldızlarla

Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

Sonra: “Yalnızca O’na güvenin” diye ekledi.

İnanmayan, ancak inkâr da etmeyenlerin yeri,

Cennet ile cehennem arası Araf, ne yazık ki!

Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki,

Ama çabalayın ki, Allah da bağışlasın sizi;

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere,  

Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

O’nun için secdeye kapanmayanları yakar.

O, kapkaranlık dünyayı masmavi gökle açar.

Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin.

Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için:

Yedi göğü geçmek için, altın eğerli atlar,

Yıldırımları geride bırakan kanatlı arabalar,

Tertemiz huriler, hep terütaze ve neşeli;

İncilerle bezeli köşklerde oturur her biri.

Cehennem ateş ehlini bekler, vay hâllerine!

Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak;

Cennet ehli ise pek neşeli ve gururlu olacak.”

Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi,

Sonra ağır adımlarla yürümeye devam etti.

Ardından: “Ey insanlar! Size sesleniyorum,

Vakit saat doldu, ebedî yurduma gidiyorum.

Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin,

Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin;

Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin” dedi.

Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi,

Gitti ve Ebufleya Kuyusu’nda sakalını yıkadı.

Biri ondan üç dirhem istedi, çıkardı verdi.  

“Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi” dedi.

Bir güvercininki gibi ışıl ışıldı ashabın gözleri;

Bakıp kendilerini hep kollayan o yüce insana,

Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona ;       

Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi,

Bütün geceyi orada taşların üzerinde geçirdi.

Sabaha doğru günün ağardığını fark edince:

“Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir’e,

Kur’an’ı götürüp sen kıldıracaksın namazı.”

Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı.

Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu,

Nihayet okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu.

O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu.

 

Ve Ölüm Meleği çıkageldi akşamüzeri:

“İçeri girebilir miyim” diye müsaade istedi.

“Buyursun” dedi. Dünyaya teşrif ettiği

O ilk günkü gibi yine ışıl ışıldı gözleri.

Ve Melek ona: “Allah seni bekliyor” dedi.

 - Seve seve, dedi. Şakakları şöyle bir titredi,

Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

 

       La légende des siècles, L’Islam

       (Asırların Efsanesi, İslam)

Victor Hugo (1802-1885): Fransız şair, yazar ve dramaturg.

Hugo’nun 2 Ağustos 1883’te dostu Auguste Vacquerie’ye yazıp teslim ettiği vasiyeti:

“Elli bin frangı fakirlere bırakıyorum. Onların cenaze arabasıyla götürün beni mezarıma. Hiçbir kilisenin duasını kabul etmiyorum. Tek isteğim, tüm canlardan birer dua. Ben Allah’a inanıyorum” 

02 Temmuz 2017

Artık bize sadece ağlamak düşüyor yaşadığımız sürece

Babam!
Ey Rabb’inin davetine icabet eden babam!
Ey Mekanı Firdevs Cenneti olan babam!
Ey Cebrail’in ölüm haberini getirdiği babam!”
Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam!
Ey makamı Findevs cennetinde olan babam!
Ey Rabbin davetine icabet eden babam!
Ey vefatı bize Cebrail’ce haber verilen babam!

***

Gökyüzünün ufukları tozlandı.
Güneş dürülüp ışığını kaybetti.
Gecesi gündüzü karanlıklara gömüldü.
Peygamberden sonra, yeryüzü ona duyduğu teessürden ve şiddetli ıstıraptan dolayı bir kum yığını haline geldi.
Varsın ona Doğunun ve Batının şehirleri ağlasın!
Mudarlar ve bütün Yemen kabileleri ona ağlasın!
Ona yüce dağlar, ovalar, örtülü Beytullah ve rükünler de ağlasın!
Ey peygamberler hâtemi olan (babam!)
Furkan’ı indiren sana getirdi salâtü selam!


Ah keşke, keşke ölüm senden önce bize uğrasaydı
Bizi bırakıp gidişinden sonra, sana kavuşmamıza engel olan
Nice perdeler girdi aramıza, onca genişliğine rağmen
Artık şehirler bana dar geliyor, iki torunun da
Toza toprağa bulandılar bu da bana zor geliyor
Artık bize sadece ağlamak düşüyor yaşadığımız sürece,
Hem de öyle bir ağlayış ki gözlerde bir damla yaş kalmayıncaya dek.

***

Hz. Ahmed’in türbesindeki kokuyu,
Bir kes hisseden,
Artık yaşadığı sürece
Güzel kokular koklamasa ne çıkar!

Birisi kat kat toprağın ardındaki babama desin ki;
Hıçkırıklarımı ve sesimi duyurabilseydim eğer;
Ona derdim ki;
Senden sonra, üzerimde öyle musibetler döküldü ki
Şayet bunlar gündüzlerin üzerine dökülseydi,
Hepsi karanlık gecelere dönerdi.

|Hz. Fâtıma (radıyallâhu anhâ)

(1) bk. Abdurrahman İbnü’l-Cevzi, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi: 646-647; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/279
(2) bk. Kastalâni, Mevâhibü'l-ledünniye, 2/501.
(3) bk. Kastalâni, a.g.e.

“Ey Allah’ın Elçisi, helak oldum”

“Biz bir defa Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda otururken bir adam geldi ve

“Ey Allah’ın Elçisi, helak oldum”  

diye halinden yakındı. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem

“Seni helak eden nedir?” dedi. O kimse,

 “Ramazanda oruçlu iken eşime yaklaştım”  dedi. Bunun üzerine Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem ,

“Bir köle azat edebilir misin?” buyurdu. Adam

“Hayır” dedi.

“İki ay ara vermeden oruç tutabilir misin?” sorusuna

 “Hayır” dedi. Hz. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem,

“O halde, altmış yoksulu doyurabilir misin?” dedi.

“Buna da güç yetiremem Ya  Rasûlu’llâh!”

karşılığını verdi. Bu arada Hz. Peygamber’e içerisinde hurma dolu büyük bir sepet getirildi.

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem

“o mesele soran nerede?” buyurdu. O zat,

 “Benim” (diyerek ayağa kalktı).

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem

“Al bunu tasadduk et.” buyurdu. O kişi

“Benden daha fakirine mi? Seni hakikat üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki, siyah taşlı şu Medine şehrinin içinde benden/benim ailemden daha muhtaç kimse yoktur’; dedi. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem yan dişleri görülünceye kadar güldü ve

“Haydi bunu al ve ailene yedir.” buyurdu.

(Buhari, Savm 30-31, Nafakat 13, Edeb 68, 95, Kefaret, 2-4, Hibe 20; Buhfui, et-Tarihu’l-Keb’ir, l,

56 Buhari, et-Tar’ihu’s-Sağ’ir, 1,290)

16 Ocak 2017

O gün, bütün çabalarına rağmen bir tek kişiyi bile tevhidle buluşturamamış bir peygamber evine nasıl bir hüzünle dönerdi?

Şair Erdal Çakır'la Hece Yayınları'dan çıkan "Hüznün Efendisine" kitabına dair konuştuk. Düşüncenin şiire ayna tuttuğu "Hüznün Efendisine" kitabı, aynı zamanda irşad işlevi görüyor. Çünkü peygamber yaşantısının şiirdeki yansımalarına şahit oluyorsunuz okudukça...

Şiir dilinizin ifade gücü düşünce ağırlıklı ve bunu tüm şiirlerinizde görmek mümkün. Şiirinizin bir düşüncenin savunuculuğunu yaptığı hususunda neler söylemek istersiniz?

Her varlık, kendini ifade etmek ister ve her varlığın bir ifade biçimi vardır. Bu, fıtratın ona yüklediği çok esaslı noktalardan biridir. Kendisini ifade edemeyen bir varlığın sorumluluk taşı(ya)mayacağı aşikardır. Bu sebeple beyan esastır ve beyanı ortaya koyan da dildir. ‘Dil’se, en geniş manasıyla içine doğduğu, varolduğu toprağın, iklimin, düşünce ve inancın sesiyle konuşur.

Söz konusu olan şiirse, bu salt bir form ortaya koyma eylemi olarak anlaşılmamalıdır. Her şiir, köklerinden aldığı mesajı taşıyan, ne olduğuna ve nereye ait olduğuna ilişkin haberler veren kanlı-canlı bir manzumedir. Şiir, salt olarak nedir, nasıl olmalıdır, sanatın bir dalı olarak nasıl anlaşılmalı ve hangi bilinçle yazılmalıdır tartışmalarını bir tarafa bırakarak söylüyorum bunları. Bir fıtrattan bahsediyoruz. Hiçbir şeyi, sahibinden ve kaynağından soyarak tanımlayamayacağımız açıktır.

Bir derdim ve davam var. Bunu her hal ve şartta dile getirmekten kesinlikle imtina etmem. ‘Ben kimim’ sorusunun yapışık olduğu hakikati ve kaderi dışarıda bırakarak bir niyet, bir düşünce ve eylemi ifade etmekten Allah’a sığınırım. Şiirimi, sahip olduğum inancın ve düşüncenin alanı haline getirdiğimi söylemem, bir nosyon olarak ‘insan’ hakikatini eksik hatta vebale varan bir sorumsuzlukla idrak ettiğimi gösterir. Çünkü, insan yapıp ettikleri ve kendisinden sadır olanların çok daha fazlasıdır. Ancak, ne iş yaptıysam, ne konuştu ve ne söylediysem, rengimin, tadımın, kokumun ve toprağımın ne olduğunu ayniyle vermesini de kat’iyyetle isterim. Eğer ben bir elmaysam, genel çerçevesiyle meyve olarak tanımlanmak istemem. Evet, ben bir insanım ve Allah’a aitim. Gerisi, dünyanın bilindik işleridir. Hepsi bu.

“Hüznün Efendisine”, Peygamberimizin yaşadığı hayatı geniş bir yelpazede okura sunuyor. Ve kitabınızın ismi peygamberimizin çileli hayatını temsil etmesi açısından seçici bir isim. İsmin serüvenini anlatır mısınız?

Allah Resûlü’nün hayatı muhteşemdir. Hû’yu yazarken beni günlerce bırakmayan bir duygu vardı: Bir peygamber güne nasıl başlar ve nasıl bitirirdi? Onun için gün biter miydi? Bütün gün Hazreti Allah’tan aldığı vahyi kavmine tebliğ etmekle memur bir peygamber, evine dönerken hangi duygularla dönerdi? O gün, bütün çabalarına rağmen bir tek kişiyi bile tevhidle buluşturamamış bir peygamber evine nasıl bir hüzünle dönerdi? İşte Hû’yu yazdığım o günler içerisinde neredeyse isimlerini bildiğim bütün peygamberlerle o anları yaşadım. Ne yaşıyorlardı, hissetmeye çalıştım. Adeta kollarına girdim, onlarla ağladım ve irkildim. Gerçekten o nasıl bir hüzündü? Keyfiyetini anlamaya çalıştım. Gördüm ki, anlamaya çalışmanın hüznünü bile taşımaktan acizim. Ya onlar ne yaşamışlardı? Kâbe’de, Efendimiz hazretlerinin sırtına deve işkembesi bırakıldığında o varlığın en şereflisi neler hissetmişti peki? Resûlüllah Efendimizi yazarken de bu duygularla hemhaldim. O, yaratılmış olanların en kutlusuydu, hüznün de.

“Bize şöyle söylenmişti/ Bu çöllerin leylası henüz leyla değil” Çağımızın en ürkütücü yönü de Leyla’nın Leyla olduğunun bilincinde olmayışı. Leyla'nın şahsında sorumluluklarını unutan her bireyi örnekleyecek olursak neler söylemek isterseniz? Örneğin şairin sorumluluğu?

Evet. Leyla, Leyla değil; Mecnun da Mecnun. Leyla'yı sadece haz ve lezzette arayan bir Mecnun; Mecnun'u averaj erkekte arayan bir Leyla. Çöl, zaten kayıp. Leyla'nın da, Mecnun'un da bulundukları zemin ayaklarının altından çekildi ve ayakları kaydı. Yaratılış olarak birbirlerinin özelliklerini giyinerek felah bulacaklarını zannetmeye başladılar. Temel özellikler olarak birbirlerine yaklaştıkça da kendilerinden uzaklaştılar. Asli fonksiyonları itibarıyla Mecnunlaşan Leyla'lar, leylalaşan Mecnun'lar haline geldiler. Yani bu bozukluk sadece Leyla'ya yüklenecek bir sorumluluk değil, her iki tarafın fıtrî kayıplarıyla ortaya çıkan bir bozukluk. Her durumda mırıldandığımız o mutad soruyu soralım mı? Ne olacak şimdi?

İnsan, insanlığını giyinecek. Fıtratının ne olduğu hakikatine dönecek. Erkekler, Leyla'nın bir yatak figürü olduğu sapkınlığını terkedecekler. Bunu özellikle de müslüman olduğunu söyleyen erkekler için söylüyorum. Parayı, mevkiyi, makamı bir şehvet seyahatine dönüştüren müslüman erkeklere söylüyorum. Yani Mezopotamya şiirlerimin yedincisinde dediğim gibi:

“Kumsal tepelerin ardına otağ kurmuş ceylan söyleşileri,
Kays’ı çağdışı ilan eden Leyla’ya övgülerden bir mezar kazmakta
Leyla, bir cafede papirüs gerdan,
Yağmurun içinde kurumuş hayalet
Ve kadın Leyla, Kays’ı sınır ötesi hikayelerin kahramanı yapan
Kerbelâ’ya gömülmüş kuyularda makyajlı balçık”

Bizim kadına olan aşkımız yani Leylamız, ne gökten bir türlü indirilemeyerek dokunulmaz kılınan Leyla'dır, ne de et-kemik yığınıdır. O, sevildikçe bizi Allah’a yaklaştıran, Allah’a yaklaştıkça da kendisine dokunabildiğimiz ve daha çok sevdiğimiz kadındır. Bunu Leyla'nın Mecnun'a bakışına da aynen uyarlayabiliriz.

Çağın koşullarından dolayı şiir yaşlılık dönemini yaşıyor. Çünkü şiiri sığdırabileceğimiz alanlar işgal edilmiş durumda. Tabi bu şahsi bir düşüncedir. Siz şiirin geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz?

Hani bir söz vardır: “Bu gök kubbenin altında söylenmemiş hiçbir söz yoktur”. Bu sözü kesinlikle reddedenlerdenim. Söylenecek sözü kalmamış bir dünyanın kıyametinin çoktan kopmuş olması gerekirdi. Sünnetullah’a da tamamen aykırı. Her insan yeni bir yaratılış demekse, bu, her insanın, yeni bir potansiyel olduğu anlamına da gelir.

Şiir de bitmeyecektir. Hep aynı hızda ve isteriyle varlığını sürdürecektir. Zaman zaman yaşanan savrulmalar, şiirin bugünü ve geleceği ile ilgili bir karamsarlık içerse de şiir durmayacak, özel yeteneklerini ve dehalarını çıkarmaya devam edecektir. Çağın getirdiği olumsuzlukların, şiir için bir dezavantaja dönüşmüş olabileceği tezleri kıyasıya tartışılabilir. Ancak, ben bunun şiir için daha büyük imkanlar doğurabileceği kanaatini taşıyorum. Yola gelmesi ve içindeki insanın bulunmasını gerektiren daha çok kelime ve problem varsa, şiirin de o nispette daha çok işi var demektir. Ayrıca bana göre şiir hiçbir zaman bir noktaya gelmedi. Yani bir durak ve karar belirlemedi kendine. Yoluna devam etti hep.

Son olarak “Muhammedi” kavramı için neler söylemek istersiniz?

Resûlüllah Efendimiz bizim desturumuzdur, düsturumuzdur; mürşidimiz ve rehberimizdir. Biz, O'nunla öğrendik Kur’an’ı, nefsi, nefesi, kudreti ve aczi. Ona ittiba ve itaatin bir emir olduğunu Kur’an bize söyledi. Başka ne söyleyebiliriz ki. Muhammedî olan her şey bizatihi insan ve hayattır. Bu, sözün, insanın ve hayatın kemale erdiği noktadır. Önemle belirtilmesi gereken husus, Efendimiz hazretlerinin hayatının ve kendisinden sadır olanların bir argüman yığını, şahsiyetinin de bir nostalji, bir mitos olmadığıdır. Bakmalıyız, O bizim hayatımıza ne kadar dokunuyor, daha doğrusu hayatımızın ne kadar içinde; biz de O'na ne kadar dokunabiliyoruz. O asla ve asla Medine’de yatan bir nostalji ve mit değil. Resûlüllah Efendimiz bir efsane değil kesinlikle, bizatihi insan, Kur’an-ı Kerim’in ‘büyük bir yaratılış üzere’ olduğunu söylediği bir hakikat timsali.

O'nu olduğu gibi kavramak ve anlamak noktasındaki ifrat ve tefriti, Hazreti Allah şanlı Kitab’ında reddediyor. İslamlığımızda bir eksilme, bir eğrilme gördüğümüzde yönelmemiz gereken ilk ve tek şahsiyettir aziz Peygamberimiz. Öbür türlü, Kur’an-ı Hakim’in anlaşılması ve yaşanması hususu salt bizim inisiyatifimize bırakılacak olursa, muharref insan, muharref idrak kalıpları hayatımızın tümüne hakim olur. Rehber ve ölçü Muhammed Mustafa aleyhisselamdır. Muhammedîlik budur. Muhammedîlik bir din ve sistem taraftarlığı değil, kavramsal ve ontolojik boyutuyla insan olma tercihidir. Yani Rabbimizin olmamızı istediği o insan.

Hamdimiz, bütün güzel isimleriyle birlikte Hazreti Allah’a; selam ve muhabbetimiz güzeller güzeli Resûlüllah Efendimiz’edir.

Salih Ağbalık konuştu
Kaynak: dunyabizim

12 Şubat 2016

“Ey kardeşim! Dualarında beni de unutma!”

Ebû Kerîme Mikdâd İbni Ma’dîkerib radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebi (s.a.s.)şöyle buyurdu: “Din kardeşini seven kişi, ona sevdiğini bildirsin!”
(Ebû Dâvûd, “Edeb”, 113 ; Tirmizî, “Zühd”, 53)

**

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayın!"
(Ahmed b.Hanbel, II,478. Müslim,” Îmân”, 93-94)

**

“Sizden biriniz kendisi için sevdiğini mü’min kardeşi için sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.”
(Buhârî, “Îmân”, 7)

**

“Müslüman müslümanın karde­şidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez. Üç defa kalbine işaret ederek Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her müslümanın namusu, kanı, malı ve onuru müslümana haramdır. “
(Müslim, "Birr", 32)

**

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir…” 
(Buhârî, “Mezâlim”, 3; “İkrah”,7)

**

“Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.” 
(Müslim, “Birr”,26)

**

“Müminler birbirini sevmede, birbirlerine karşı sevgi ve merhamet göstermede tek bir beden gibidir. O bedenin bir organı acı çektiği zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateş çekerler.”
(İbn Hanbel, IV, 271)

**

“Zandan sakının. Zira zan sözün en yalan olanıdır. İnsanların özel hallerini araştırmayın, konuşmalarını dinlemeye çalışmayın, birbirinizin alışverişini kızıştırmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeşler olun.” 
(Buhârî, “Edeb”,58)

**

“Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman, kovandan ihtiyacı olan bir şeyi kardeşinin kovasına boşaltman da bu tür iyiliklerdendir.” 
(Tirmizi, “Birr”, 45)

**

“Din kardeşini güler yüzle karşılaman bile olsa hiçbir iyiliği küçük görme!” 
(Müslim, “Birr”, 144)

**

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: «Cennetin kapıları, Pazartesi ve Perşembe günleri açılır. Din kardeşi ile arasında düşmanlık olan kimse hariç Allah'a hiç bir şeyi eş koşmayan her kul bağışlanır. “Bu iki kişiyi aralarında anlaşıncaya kadar bekletiniz, barışıncaya kadar bekletiniz! denilir.» 
(Muvatta, “Husnu’l-Hulk”,4)

**

Ebü’d-Derdâ (r.a.)Resûlullah (sav)’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
“Kim gıyabında bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka melek ona, aynı şeyler sana da verilsin, diye dua eder.” 
(Müslim, “Zikir”, 86)

**

“Müslüman, hasta kardeşini ziyaret ettiğinde dönünceye dek cennet bahçelerinde demektir.”
(Müslim, “Birr”, 41; Tirmizî, “Cenâiz”, 2)

**

“….Kul din kardeşine yardımcı olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur…” 
(Ahmed b. Hanbel, II,252)

**

“Duvarlara örtü asmayınız, kardeşinin kitabına onun izni olmadan bakan, ancak ateşe bakmış olur. Allah'tan avuçlarınızın içi ile isteyiniz, dışları ile istemeyiniz. Duayı bitirince avuçlarınızı yüzlerinize sürünüz." (Ebu Davud, Salat, 358; İbn Mâce, dua 13)

**

- Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’den umre yapmak için izin istedim. İstediğim izni vererek bana
“(Ya âhi) Ey kardeşim! Dualarında beni de unutma!” buyurdular. Hz. Peygamber’in bu sözleri yanımda tüm dünyanın benim olmasından daha sevindiricidir.

İbn Sa’d III/273 (Ebu Dâvud ve Tirmizi)

15 Ağustos 2015

Rasûlullah'ın Eşlerine Bir Ay Küs Durması

 “Benim dünyayla işim ne? Ben dünyada ancak bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen daha sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim”

Hz. Muhammed S.A.V..


RASÛLULLAH’IN EŞLERİNE BİR AY KÜS DURMASI


            Hicrî 9. yılda Yemen de dahil olmak üzere bütün Arabistan müslüman idaresini kabul etmiş, Bizans ve Sasani sınırlarına ulaşılmıştı. Devletin gelirleri eskisine nazaran artmış ve Hz. Peygamberin şahsi gelir kaynakları, arazileri de çoğalmıştı. Fakat İslam devletinin kuzey ve kuzey doğusundaki imparatorluklar büyük tehlike oluşturuyorlardı. Nitekim ilerideki hadîslerde görüleceği üzere Hz. Ömer, bir Gassanî saldırısından endişe etmektedir.  Bu sebeple de gelebilecek böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı olmak gerekiyordu. Rasûlullâh (SAS)’in eşleri ise eski hayatlarında olduğu gibi sade ve basit bir hayat yaşıyorlardı ve Rasûlullah gelirlerini fakir ve yoksullara umumi ihtiyaçlara ve olası savaşa karşı silah teminine harcıyordu.[1]
         
Örneğin Mescid-i Nebeviye çok sayıda köle mevcut olduğu bir zamanda Hz. Ali’nin teşvikiyle Hz. Fatıma el değirmeni çevirmekten ellerinin nasırlaştığını ve işleri yapmakta zorlandığını ifade ederek kölelerden bir tane istemiş, fakat Peygamber (SAS) kızının bu isteğini geri çevirmiş ve yorgun olarak yatağa giderken 33 er defa tesbih çekmenin bu isteğinden daha hayırlı olduğunu bildirmişti.[2] Buhâri, Hz. Peygamber’in o zenginlik döneminde bile fakirlerin, yoksulların, Suffa ashabının ve dulların ihtiyaçlarını kendi ailesinin ihtiyaçlarından öne aldığını bildirmektedir.[3]

            Bir başka yerde bu hadise şöyle anlatılmaktadır: Bir gün Hz. Peygamber’in eline bir miktar para geçer; kızı Fatıma gelip, kocasının kuyudan su çekerken zorluk içinde kaldığını, kendisinin de un yapmak için tane öğütecek gücünün kalmadığını söyleyerek, bu işlere yardımcı olması için bir köle almak istediğini söyler. Rasûlullâh ona şu cevabı verir:
            “Suffadaki insanların midelerini boş bırakarak sizin istediğinizi yerine getiremem, parayı onlara harcayacağım.”[4]
            Hz. Peygamberin şahsi gelirlerinin arttığı ve fakat yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden ve diğer sebeplerden dolayı ailesinin hayat seviyesinin yükselmediğini görüyoruz. Bu sebeple Hicrî 9. yılda ekonomik sıkıntılara artık katlanmak istemeyen eşlerinin adeta bir toplu grev gibi Rasûlullâhâ karşı tavır aldıklarını ve onu sıkıntıya sokarak geçimliklerinin yükseltilmesini isterler. Bunun üzerine Alah Teâlâ onlar hitâben şöyle buyurur:
“Ey Peygamber; eşlerine de: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı , Rasulünü ve Ahiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah içinizden iyi davranan hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.”   (Ahzap 28-29)

Bu konu ile ilgili hadîsleri taradığımızda Rasûlullah’ın eşlerine bir ay darılmasının yalnızca geçimlik istemeleri olmadığını görüyoruz. Çorbada her ne kadar bunun büyük bir yeri varsa da bunun haricinde de Rasûlulâhın eşlerine bir ay küsmesini gerektirecek hadiselerin birbiri ardına geldiğini görüyoruz. Rasûlullâh’ın eşleri kendilerini efendimizden zaman zaman uzak tutuyorlar ve efendimizi kızdıracak tutum içerisine giriyorlardı. Yine bunun üstüne bal olayı ve İbrâhim’in annesi Cariye ile ilgili Rasûlullâh’ı üzen bir takım olaylar da buna tuz biber olmuş ve Bir ay darılarak eşlerinden uzak durmasına neden olmuştur. Rasûlullâh’ın eşlerinin nafakalarının yükseltilmesi için Peygamber (SAS)’i rahatsız ettiklerini Hz. Ömer şöyle anlatıyor:


İmam Ahmet b. Hanbel der ki: “Bize Ebû Âmir Abdülmelik b. Amr ... Câbir’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Ebû Bekir (RA) Rasûlullah (SAV) efendimizin yanına gelip girmek için izin istedi. Halk Peygamberin kapısı önünde oturmuşlardı. Peygamber de oturmuştu. Ancak Ebû Bekir’e izin verilmedi, sonra Ömer geldi, izin istedi ona da izin verilmedi. Daha sonra hem Ebû Bekir’e hem de Ömer’e izin verildi ve Rasûlullâh’ın yanına girdiler. Hz. Peygamber çevresinde eşleri olmak üzere oturuyordu ve susmuştu. Hz. Ömer dedi ki: ‘Bir söz etsem de Peygamberi güldürsem.’ Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasûlü görüyor musun Zeyd’in kızı –kendi hanımını kastediyordu-  biraz önce benden nafaka istedi. Ben de boynunu büküverdim.’ Bunun üzerine Rasûlullah ön dişleri belirinceye kadar güldü ve dedi ki: İşte şunlar da benim çevreme oturmuşlar benden nafaka istiyorlar.’ Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı ve kızı Âişe’yi dövmek istedi. Bunun üzerine Hz. Ömer de kalktı kızı Hafsa’yı dövmek istedi. Her ikisi de dediler ki: ‘Peygamberin sahip olmadığı şeyi ondan istiyorsunuz ha...’ Rasûlullah (SAV) Ebû Bekir ve Ömer’i durdurdu. Peygamberin hanımları dediler ki: ‘Biz bu meclisten sonra bir daha Allah Rasulünden yanında bulunmayan hiç bir şeyi istemeyeceğiz.’ Câbir der ki:’İşte bunun üzerine Allah Teâla muhayyerlik âyetini indirdi ve Peygamber Hz. Âişe’den başlayarak dedi ki:  ‘Ben sana bir durumu hatırlatacağım, ancak anne ve babanla istişare etmeden çabucak cevap vermeni istemem. Hz. Âişe ‘neymiş o ?’ deyince Hz. Peygamber
” يأ  ا يها النبي قل  لارواجك  إن كنتن تردن الحياة الدنيا وزينتها فتعالين أمتعكن وأسرحكن سراحا جميل “
      Âyetini okudu. Hz. Âişe dedi ki: ‘Ben senin için mi anne ve babama danışacağım? Hayır, ben Allah’ı ve Rasûlünü tercih ediyorum. Ve senden hanımlarının hiç birine benim tercih ettiğim şeyi söylememeni istiyorum. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘Doğrusu Allah Teâla beni zorlayıcı ve sıkıştırıcı olarak göndermemiştir. Yalnızca öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir. Eşlerimden hangisi neyi tercih ettiğini söylerse ben de onu hemen kendilerine veririm.” Bu hadîsin tahricinde Müslim yalnız kalmıştır. Müslim ve Neseî bu hadisi Zekeriyâ b. İshâk el-Mehdî kanalıyla Câbir’den rivâyet ederler.”[5]

            Hz. Peygamber’in hanımlarıyla arasının açılması hadisesine ve sebeplerine genişçe yer veren Kurtubi bunları şöyle özetler. 1) Hanımları ondan dünya malı istediler. 2) Fazla nafaka istediler. 3) Birbirlerini kıskanarak ona eziyet ettiler. 4) Hanımlarından bir ona altın yüzük istemiş, Rasûlullâh ona gümüşten bir yüzük yaptırmış ve üzerini altınla kapattırarak ucuza mal etmişti. Bu hanımı, yüzüğü altın yaptırmadığı gerekçesiyle ondan uzak durmuştur.[6]

            Allah Teâla Peygamberin eşlerine yönelik olarak şu uyarılarda bulunmuştur:
“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki. Eğer siz dünya hayatını ve onun zinet ve ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim.”[7]

“Eğer Allah’ı, Peygamber’ini ve âhiret yurdunu diliyorsanız şüphe yok ki Allah, içinizden güzel hareket edenler için büyük bir mükafat hazırlamıştır.”[8]

“Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat artırılır. Bu Allah’a göre kolaydır. Sizden kim de Allah’a ve Peygamber’ine itaat eder, iyi amelde bulunursa ona da mükafatını iki kat artırırız. Biz ona çok şerefli bir rızkta hazırlamışızdır.”[9]

“Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi,hanımlarının hoşnutluğu için, niçin haram ediyorsun? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Allah sizin için yeminlerinizin çözülmesini farz kılmıştır. Allah sizin Mevlânızdır, O bilendir, hikmet sahibi olandır. Hani Peygamber, eşlerinden bazısına sır olarak bir şey söylemişti de o onu bir başkasına söylemişti. Allah da Peygamber’e bunu haber verdiğinde Peygamber de o (o zevcesine) birazını geri bırakıp, bir kısmını aktardığında ‘Bunu sana kim haber verdi?” dedi. (Peygamber dedi ki:’Bunu bana âlim olan ve her şeyden haberder olan Allah haber verdi.’ (Ey Peygamber eşleri) Siz ikiniz eğer Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, -çünkü ikinizinde kalpleri meyletmiştir- yok eğer ona karşı birbirinizle yardımlaşmaya devam ederseniz biliniz ki onun mevlası olan Allah, Cebrail, salih mü’minler ve meleklerde bundan sonra ona destekçidirler. Eğer o sizi boşarsa, yerinize ona sizden daha hayırlı Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, Ona boyun eğmiş, tevbekar olan, ibadete düşkün olan, oruç tutan, dul ve bakire zevceler verir.”[10]

Konu ile ilgili hadîsi şeriflere baktığımızda:
İmam Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde Abdürrezzak ... İbn Abbas’tan şu rivâyeti nakletmiştir: “Ben Allah Teâla’nın ‘Eğer her ikinizde Allah’a tevbe ederseniz gerçekten kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur...’ ayetine bahis mevzu ettiği iki kadının, Peygamberin eşlerinden hangilerinin olduğunu Hz. Ömer’e çok sormak istedim. Nihayet Ömer’in hac ettiği esnada ben de kendisiyle birlikte hac ettim. Yolun bir kısmını kat edince, Ömer geriye döndü. Ben de onunla beraber ibriği alıp döndüm. Ömer dışarı çıktı sonra geldi. Ben eline su döktüm, o abdest aldı. Ona ‘ey mü’minlerin emiri Allah Teâlâ’nın ‘Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe edersiniz , gerçekten kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur...’ kavlinde bahis mevzu edilen Peygamberin eşlerinden o iki kadın hangileridir?’ dedim. Hz. Ömer dedi ki: ‘Ne tuhafsın ey Abbas’ın oğlu –Zühri der ki: Hoşlanmadı ancak Allah’a andolsun ki ne sordumsa onu gizlemedi de- ‘o Hafsa ve Âişe’dir’ dedi. Sonra hadisi anlatmaya başladı:

Biz Kureyşliler topluluğu, kadınlarına üstün gelen bir topluluk idik. Medine’ye geldiğimizde , kadınları kendilerine üstün gelen bir topluluk ile karşılaştık. Bizim hanımlarımızda onların hanımlarından bir şeyler öğrenmeye başladılar. Hz. Ömer der ki: ‘Benim evim yukarı kısımda Ümeyye b. Zeyd’in evinin yanında idi. Birgün karıma kızdım bir de baktım ki o, benden geri duruyor.Onun benden geri durmasını kınadım. Eşim senden geri durmamı niçin kınıyorsun?’ dedi. Allah’a and olsun ki Peygamberin eşleri de ondan geri duruyorlar ve içlerinden kimisi onu gündüzden akşama kadar yalnız bırakıp terk edip gidiyorlar.’ Dedi. Hz. Ömer der ki: ‘Dönüp Hafsa’nın evine gittim ve ona Alah Rasûlünden geri duruyor musun?’ dedim. O: ‘evet’ dedi. ‘Sizlerden kimileriniz sabahtan akşama kadar onu terk ediyor mu? dedim. O ‘Evet’ dedi. Ben ‘İçinizden böyle yapanlar kaybetmiş, hüsrana uğramıştır.  Allah’ın Rasulünü kızdırdığınız için Allah’ın size gazap etmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Onu kızdıran helak oluverir.’ Dedim. ‘Rasûlullahtan geri durma, ondan bir şey isteme de benden dilediğin malımı al. Senin komşun olan kadının, Allah Rasulüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın. –bununla Âişe’yi kastediyordu.- Hz. Ömer der ki: “Benim ensardan bir komşum vardı. Ve biz sıra gözeterek Rasûlullah’ın yanına giderdik. Bir gün o Medine’ye iner, bir gün ben inerdim ve bana vahiyle ilgili haberleri ve diğer şeyleri getirirdi, ben de ona aynı şekilde haberler getirirdim. Hz. Ömer der ki: ‘’Gassanlıların bizimle savaşmak üzere atlarını nalladıkların konuşuyorduk. Bu nedenle arkadaşım bir gün Medine’ye indi ve akşamleyin bana geldi., kapımı çaldı ve beni çağırdı. Ben onun yanına vardığımda dedi ki: ‘Büyük bir şey oldu’ dedi. Ben ‘Neymiş o? Yoksa Gassanlılar mı geldi?’ dedim. O ‘Hayır bundan daha büyük ve daha önemli bir şey, Rasûlullah (SAV) hanımlarını boşadı.’ dedi. Ben ‘Hafsa kaybetti ve hüsrana uğradı. Bunun böyle olacağını zaten tahmin etmiştim’ dedim. Nihayet sabah namazını kıldım ve üzerime elbisemi çektim ve Medine’ye indim. Hafsa’nın yanına girdiğimde o ağlıyordu. Kendisine ‘Allah’ın Rasulü sizi boşadı mı?’ dedim. O ‘Bilmiyorum, o şu odaya çekilmiş yalnız başına oturuyor’ dedi. Peygambere hizmet eden siyahi çocuğun yanına varıp : ‘Ömer için izin iste’ dedim. Çocuk içeri girdi, sonra yanıma geldi. ‘Seni söyledim de sustu.’ dedi. Ben çıkıp minberin yanına geldim, baktım ki orada bir kalabalık oturmuş birbirleriyle ağlaşıyorlar. Biraz oturduktan sonra, karşılaştığım şey bana galip geldi de, kalktım çocuğun yanına gelip ’Ömer izin ister de’ dedim. Çocuk girdi, sonra çıktı yanıma geldi. ‘Seni andım ama sustu.’ Dedi. Ben de çıkıp minberin yanında oturdum.  Sonra, karşılaştığım şey bana galip geldi de, dönüp çocuğa ‘Ömer için izin iste’ dedim. Çocuk girdi, sonra yanıma geldi ve ‘Seni andım ama sustu.’ Dedi. Ben gerisin geri döndüm ama birden çocuk beni çağırıp; ‘gir sana izin verdi’ dedi. Ben de girip Rabûlullah’a selam verdim. Baktım ki o hasırdan örgülerin üzerine uzanmıştı.”[11]

            İmam Ahmet der ki: Bu hadisi bize Ya’kup şöyle anlattı: ‘Hasırın örgüleri bir yanında iz bırakmıştı. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü hanımlarını boşadın mı?’ dedim. O başını bana doğru kaldırıp ‘Hayır’ dedi. Ben ‘Allahu Ekber. Ey Allah’ın Rasûlü gördün mü biz Kureyşliler, hanımlarına hakim olan bir kavim idik. Ama Medine’ye geldiğimizde hanımların kocalarına hakim olduğu bir kavim bulduk, bizim hanımlarımız onların hanımlarından bunu öğrendiler. Hanımım bir gün bana kızdı ve benden geri durdu. Ben onun benden geri durmasını kınadım da o; ‘Senden geri durmamı niçin kınarsın? Allah’a and olsun ki, peygamberin eşleri de ondan ayrı duruyorlar ve içlerinden birisi sabahtan akşama kadar onu terk ediyor’ dedi. Ben de:’İçinizden böyle yapan kaybetmiş ve hüsrana uğramıştır, sizden biriniz Allah’ın Rasulünü kızdırmanızdan dolayı Allah’ı kızdırıp helak olmaktan emin misiniz?’ Bunun üzerine Rasûlullah tebessüm etti ve ben dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü ben Hafsa’nın yanına gidip ‘komşunun senden Allah Rasulüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın, kıskandırmasın.’ Dedim. Rasûlullah bir kere daha tebessüm etti. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü arkadaşlık edeyim mi?’ dedim. O ‘evet’ dedi oturdum. Evin içinde başımı yukarıya doğru diktim. Allah’a andolsun ki, evde göze dokunacak yalnız tabaklanmış üç sığır derisi gördüm. Ve dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü Allah’a dua et de senin ümmetine genişlik versin. Allah’a ibadet etmedikleri halde İranlılara ve Bizanslılara genişlik verdi.’ Rasulullah doğruldu ve oturdu ve şöyle buyurdu: ‘Ey Hattab’ın oğlu, sen şüphede misin yoksa? Onlar güzellikleri dünya hayatında kendilerine acele verilmiş olan bir kavimdir. Bunun üzerine ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, benim için bağışlanma dile.’ Dedim. Rasûlullah (SAS) eşlerinden gördüğü halden dolayı bir ay boyunca onların yanına girmemeye yemin etmişti. Nihayet Allah Azze ve Celle onu azarladı. Buhari ve Müslim ayrıca Yahya b. Said kanalıyla... İbn Abbas’ın şöyle dediğini bildirirler. Bir yıl boyunca Hattab oğlu Ömer’e bir âyeti sormak için bekledim. Onun heybetinden kendisine bunu soramıyordum. Nihayet hacca gitti, ben de onunla beraber hacca gittim., Dönüşte biz yolun bir kısmını katetmiştik ki. Ömer ihtiyacını gidermek için bir kenara çekildi. Abdullah b. Abbas der ki: “O işini bitirinceye kadar durdum, sonra kendisiyle beraber yürüyüp: ‘Ey mü’minlerin emiri, Peygambere karşı birbirine destekçi olan iki kadın kimdir?’ Dedim.  Bu ifade Buhari’nindir. Müslim de ise bu ifade şöyledir: ‘Allah teâla’nın ‘Şayet ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız...’ kavlinde söz konusu ettiği iki kadın kimdir?’dedim. Hz. Ömer ‘Bunlar Âişe ve Hafsa’dır’dedi. Sonra Müslim uzun uzadıya bu hadisi nakleder. Bazıları ise bunu muhtasar olarak zikretmişlerdir.[12]

            İbn Ebû Hâtim der ki. “Bize Ansarî... Enes’ten nakletti ki; Hattab oğlu Ömer şöyle demiş: ‘Rasûlullah (SAS) ile mü’minlerin anneleri arasında bir şeyler olduğu haberi bana ulaştığında, ben onları teker teker yoklayıp dedim ki: ‘Ya Allah Rasûlü’nden özür dilersiniz veya Allah ona sizden daha hayırlı eşler verir. Mü’minlerin annelerinden en sonuncularına geldiğimde o dedi ki: ‘Ey Ömer sana ne oluyor ki, Allah Rasûlü hanımlarına öğüt vermiyor da, sen onlara öğüt veriyorsun?’ Bunun üzerine ben durdum. Nihâyet Allah Azze ve Celle “Şayet o, sizi boşarsa; Rabbi ona sizden daha hayırlı, kendini Allah’a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir.’ Ayetini inzal buyurdu. Hz. Peygamberin hanımlarına öğüt vermesine karşı çıkan bu kadın Ümmü Seleme idi. Bu husus Buhârî’nin Sahih’inde sabittir. Taberâni der ki: ‘Bize İbrâhim b. Nâile....İbn Abbas’tan nakleder ki o: ‘Hani  Peygamber eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.’ Kavli hakkında şöyle demiş: Hafsa kendi odasına girdiğinde, Rasûlullah Mariye ile birleşiyordu. Bunu Âişe’ye bildirme ki sana bir müjde vereyim. Çünkü ben ölürsem Ebû Bekir’den sonra hâkimiyet senin babana geçecektir, dedi. Hafsa gidip durumu Âişe’ye söyledi. Hz. Âişe, Rasûlullah’a  ‘Sana bunu kim haber verdi?’ dedi. O da her şeyden haberdar olan Allah Teâla haber verdi dedi. Hz. Âişe ona, ‘Mariyeyi kendine haram kılıncaya kadar sana bakmam dedi. Bunun üzerine Rasulullah da onu kendisine haram kıldı.  Bu sebeple Allah Teâla: ‘Ey Peygamber eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?’ ayetini inzal buyurdu. Bu hadisin rivayeti üzerinde durulması gerekir. Çünkü biz yukarıda bu âyeti kerimelerden anlaşılan tefsiri zikretmiştik.[13]

            Siyer muharrirleri hadîseyi şöyle anlatırlar: Hafsa babasını ziyafete gitmişti. O evde yokken Hz. Peygamber onun evinde bulunduğu bir sırada Mâriye gelmişti. Onunla orada kaldı. Hafsa dönünce Mariye’yi evinde buldu. Evinden çıkmasını bekledi. Bu esnada kıskançlık gayreti arttı. Mariye çıktıktan sonra Mariye evine girdi ve :
            “Beni hor gördüğünden böyle yapıyorsun.” Dedi. Hz. Peygamber: “Eğer bu sırrı tutarsan, Mariye bana haram olsun.” Dedi. Hafsa da vadetti. Fakat sonra bu sırrı Âişe’ye söyledi. Bunların hepsinin başı bir erkek çocuk doğuran Mâriye’yi kıskanmakla başlar. Buna bir de nafaka meselesi ilave olunursa, asıl sebep ortaya çıkar. Bal meselesi, sır meselesi, onlar bunların teferruatıdır.[14]

            Bal meselesine de kısaca değinecek olursak Rasûlullâh her ikindi namazını kıldıktan sonra, sırasıyla hanımlarına uğrar ve her biriyle baş başa sohbet yapardı. Bir gün sohbeti sırasında eşlerinden Zeynep b. Cahş tam ayrılacağı sırada ona hediye olan bal şerbetinden sunmuş efendimiz de bal şerbetini içmek ve sohbeti biraz daha uzatmak suretiyle Hz. Âişe ve Hafsa’nın ziyaretini geciktirmişti. Bu kıskançlıklarını artırdı da söz birliği ettiler ve efendimiz yanlarında geldiğinde ‘meğafir’ denen kötü kokulu bir bitki suyunu mu içtiğini sordular.  Hz. Peygamber, kötü kokuya yol açtığını düşünerek, bal içmemeye yemin etti de bunun üzerine Allah Teâla Tahrim suresini göndererek onu uyardı. Hz. Peygamber de, hanımlarıyla arayı açtı.[15]

            Hatta hanımların kıskançlığı o derece artmıştı ki, bunu siyer kitapları şöyle belirtiyor: Bir gün Hz. Peygamber, İbrâhimi kolları arasına almış, onu okşuyordu ve çok memnundu. Hz. Âişe’ye “Bana ne kadar benziyor değil mi?” dide. Ondan tatlı bir cevap bekliyordu. O ise sevgiden kaynaklanan samimi bir kıskançlık gayretiyle:”Ben ise o kadar bir benzeyiş göremiyorum” dedi. Yine bi başka defa Hz. Peygamber, İbrahim’in pek gürbüz olarak büyüdüğünden bahsedince eşlerinden biri “İbrahim kadar bol süt bulan her çocuk onun gibi gürbüz olur” dedi. Bunlar hep kadınların kıskançlık eseriydi. İşte Îlâ hadisesi bu gibi sebeplerin neticesiydi.[16]

            Burada hatıra şöyle bir şey gelebilir. Hz. Peygamber neden zevcelerini boşamaya kararla onlara mühlet verdi? Çünkü onun kadın gürültüsüyle uğraşmaya ayıracak vakti yoktu. Onu daha mühim işler bekliyordu. Başı gürültüden azade çalışmak istiyordu. Eğer akıllarını başlarına alırlar, Peygamber (SAS)’in dediklerini kabul ederlerse ne ala. Yoksa onları en güzel bir surette boşar, aradaki zevciyet bağlarını kaldırırdı, onlar da arzuladıkları dünya hayatına nail olurlardı. İşte bu maksatla o, zevcelerinden hiç birine bir ay yaklaşmadı, biriyle konuşmadı. Fıkıh lisanında buna îlâ denir.[17]


Fatma Köksal Albayrak

[1] Celal Yeniçeri, Hz. Peygamber ve aile Hayatı, “Hz. Peygamber Ailesinin Gelirleri”, s.378.
[2] Buhârî,, Nafakât 5-6.
[3] Buhârî, Cihâd 205.
[4] Ahmed, Müsned 838.
[5] İbn Kesîr, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, c.XII, s.6516, terc. Bekir Karlığa, Bedrettin Çetiner,C.XVI, İstanbul 1992. Ayrıca bkz. Suyuti, Abdurrahman b. Kemal Celaleddîn es-Suyûtî (v.911), Ed-Dürrü’l-Mensûr, c. s. C.VIII, Beyrut 1993.
[6] Kurtubî, Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr el-Ferec el-Kurtubî, (v.671), el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur’ân, c.XIV, s.162, 2.Baskı, C.VIII,Kahire 1372.
[7] (33) Ahzab 27.
[8] (33) Ahzab 28.
[9] (33) Ahzap 29.
[10] (66) Tahrim 1-5.
[11] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr, c.XIV, s.7960-7961.
[12] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr, c.XIV, s.7962.
[13] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr,c.XIV, s.7964. İbn Kesîr bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili Mariye ile ilgili hadisleri ve bal şerbeti ile ilgili eşlerinin hilesini içeren diğer hadisleri zikretmiştir. Ayrıca bkz. Taberi, Muhammed b. Cerir Yezid b. Hâlid et-Taberî, (v.310) Câmiu’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, (Tefsîr-ü Taberî), c.XXI, s.156 ve c.XXVIII, s.156, 1.Baskı, c.XXX, Beyrut 1405; Ebu’s-Suûd Muhammed b. Muhammed el-İmâdî Ebû’s-Suûd (v.951), İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l-Kur’âni’l-Kerîm, (Tefsîr-ü Ebî’s-Suûd, c.VIII, s.266-267, 1.Baskı, C.IX, Beyrut ts.
[14] Ali Himmet Berki ve Osman Keskioğlu, Hatemü’l-Enbiyâ Hazreti Muhammed ve Hayatı, s.405, 18.Baskı, Ankara 1998.
[15] Bkz. Buhârî, Talak 7; Mezâlim 25; Müslim, Talak 20-21. Ayrıca bkz. Ebu’s-Suûd ,Tefsîr-ü Ebî’s-Suûd, c.VIII, s.266-267.
[16] Osman Keski ve A. Himmet Berki, Hatemü’l-Enbiya, s.405.
[17] Osman Keski ve A. Himmet Berki, Hatemü’l-Enbiya, s.405.





“Lâ ilâhe illallah kıyamet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?"

Üsâme ibni Zeyd radıyallahu anhümâ şöyle demiştir :
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bizi Cüheyne kabilesinin Huraka kolu üzerine göndermişti. Sabahleyin onlar sularının başında iken üzerlerine hücum ettik. Ben ve ensardan bir kişi onlardan bir adama ulaştık. Biz onun üzerine yürüyünce, adam: “Lâ ilâhe illallah: Allah’tan başka ilâh yoktur” dedi. Bunun üzerine ensardan olan arkadaşım ona hücumdan vazgeçti; ben ise mızrağımı ona sapladım ve adamı öldürdüm. Biz Medine’ye gelince bu olay Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kulağına gitti ve bana:
“Ey Üsâme! Lâ ilâhe illallah dedikten sonra adamı öldürdün mü?” buyurdu. Ben:
– Yâ Resûlallah! O, bu sözü sadece canını kurtarmak için söyledi, dedim. Peygamber Efendimiz tekrar :
“Lâ ilâhe illallah dedikten sonra adamı öldürdün mü?” diye yine sordu ve bu sözü o kadar çok tekrarladı ki, ben, daha önce müslüman olmamış olmayı bile temenni ettim.[1]

*

Müslim’in bir rivâyeti şöyledir :
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Adam lâ ilâhe illallah dedi ve sen de onu öldürdün, öyle mi?” Ben :
– Yâ Resûlallah! O, bu sözü sadece silahtan korktuğu için söyledi, dedim. Peygamber Efendimiz :
“Kalbini mi yardın ki, bu sebeple söyleyip söylemediğini bilesin?” buyurdu.
Bu sözü o kadar çok tekrarladı ki, ilk defa o gün müslüman olmuş olmayı temenni ettim.[2]

*

Cündeb İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanlardan müteşekkil bir askerî birliği müşriklerden bir kavme göndermişti. Müslüman askerler, müşriklerle karşılaştılar. Müşriklerden bir adam, müslüman askerlerden istediğine saldırıp öldürüyordu. Müslümanlardan biri de onun boş bulunduğu anı gözlüyordu. Biz bu müslümanın Üsâme İbni Zeyd olduğunu konuşup duruyorduk. Üsâme, kılıcını çekip de adamı öldüreceği sırada o:
– Lâ ilâhe illallah, dedi; fakat Üsâme onu yine de öldürdü. Peygamber Efendimiz’e müjdeci geldi. Peygamberimiz ona ordunun durumunu sordu, o da olup biteni kendisine haber verdi. Hatta o adamın durumunu ve Üsâme’nin ona ne yaptığını da anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber Üsâme’yi çağırdı ve ona :
“Adamı niçin öldürdün?” diye sordu. Üsâme :
– Yâ Resûlallah! O adam müslümanların canını yaktı; falanı ve falanı öldürdü, diyerek bir kaç şehidin adını saydı. Sözüne devamla şunları söyledi:
– Ben ise onun üzerine yürüdüm. Kılıcı görünce:
– Lâ ilâhe illallah, dedi.
Resûl–i Ekrem Efendimiz:
“Böyle diyen adamı öldürdün mü?” diye sordu. Ben:
– Evet, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
“Lâ ilâhe illallah kıyamet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?” dedi. Üsâme ibni Zeyd:
– Yâ Resûlallah! Cenâb–ı Hak’dan beni bağışlamasını dile, dedi. Resûl–i Ekrem durmadan:
“Lâ ilâhe illallah kelimesi kıyamet günü huzuruna geldiğinde ne yapacaksın, söyle?” “Lâ ilâhe illallah sözü kıyamet günü huzuruna geldiğinde ne yapacaksın?” diyor, başka bir söz söylemiyordu. [3]

[1] Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58–159. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre(11).
[2] Müslim, Îmân 158.
[3] Müslim, Îmân 160.