altı çizili satırlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
altı çizili satırlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Mayıs 2026

AŞIKLAR KİTABI'NDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR

Bu kitabın okuyucularından, vatanından uzakta, kitaplarının yokluğu, yorgun hafızası ve gayretli çabasıyla, sahibi hakkında “Muaydi’yi uzaktan uzağa işitmen, görmenden iyidir” sözü söylenebilecek kadar az ilmi sermayesi ile umduğu kadarını yazdığı için, yazarını mazur görmeleri dilenir.

***

Bu kitap, her sınıftan insan için uygun bir kitaptır. Din ve dünya için yardımcı, dünyevî ve uhrevî lezzetler için bir basamaktır. Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.

***

“Muhabbet”, sevgiliye kavuşma heyecanı esnasında kalbin galeyana gelmesi ve çalkalanmasıdır. Âşığın kalbi, bir anlamda sevgilisini gereksinmekte, ona bağlanmakta ve ayrılamamaktadır. Muhabbet kelimesinin, “yerinde duramayıp hareket etmek”, “iç sıkıntısı” mânalarından türetildiğini söyleyenler de vardır.

***

Aşkın tanımına gelince... Bu konuda pek çok görüş vardır:
“Deli bir kalple daimî bir meyil”, “Sevgilinin tüm dostlara tercih edilmesi”, “Yanında veya uzakta sevgiliye muvafakat göstermek”, “Sevgilinin ve sevenin emellerinin birliği”, “Hürmetle hizmet göstermek”, “Sevgiliye verdiğin çok şeyi az, ondan gelen az şeyi çok görmek”, “Sevgilinin anısı ve hatırasının sevenin kalbini istila etmesi”, “Aşkın gerçeği, kendini tümüyle sevgiline adaman ve senden sana hiçbir şeyin kalmamasıdır”, “O, mahbub dışındaki her şeyi kalbinden silip atmandır”, “Saygınlığının zedelenmesi karşısında sevgiliye duyulan gayret ve kalpte başkasının bulunmasına karşı gösterilen kıskançlıktır”, “O öyle bir iradedir ki cefa görmekle azalmaz, iyilik görmekle artmaz”, “O, haddin bilinmesidir; sevgiliye karşı haddini aşanın sevgi iddiası doğru değildir”, “Senden hoşlandığı her şeyi sevgiliye sunmandır”, “Her hâl ve durumda avunmaktan kaçınmak, onsuz olamamaktır.”

***

“Aşk, kalbin sevgiliden başkasına karşı körleşmesi, eleştirilmesine karşı sağırlaşmasıdır.”

***

“Aşk, hareketsiz bir sükûn, sükûnsuz bir harekettir. Kalp kımıldar ve sevgilisi dışında kimseyle sakinleşmez. Ona doğru şevkle hareketlenir ve onun yanında sakinleşir.”

***

Aşk: Tüm bu isimlerin en geçerlisi ve anlamı en karmaşık olanıdır. Arapların kullanımına pek rağbet etmedikleri bir kelimedir. Bu kelimenin yerine kinaye yoluyla diğer isimleri kullanarak, sanki “aşk” kelimesini gizlemek ister gibidirler. Neredeyse hiç açığa vurmazlar. Eski şiirlerinde hemen hiç bulamazsın. Daha sonraki nesiller ise şiirlerinde bu kelimeye rağbet etmişlerdir.

***

Ferrâ: “Aşk yapışkan bir bitkidir. İnsanların sevgisine aşk denmesi, kalbe yapışmasındandır,” der. İbnu’l-Arabî de: “Aşake, sarmaşık ağacıdır. Çiçek açar, sararır ve bitiştiği ağaca dolanır. İşte bu kelimeden âşık ismi türetilmiştir,” diyor.

***

Hüzn: Aşkın isimleri arasında sayılmışsa da doğrusu bu isimlerden değildir. Sevende meydana gelen bir hâldir. Bu hâl, hoşa gitmeyen bir durumun sevende peyda olmasıdır. Meserretin (sevinç) zıttıdır.
Aşk, kalbi sevince boğmayacak davranışlardan eksik olmayacağından, hüzn kalbin sorunlu hâllerinden olur.

***

Aşırı sevgi aklı örter; âşık, zararına ve yararına olanı seçemez olur. Bu da deliliğin bir çeşididir.

***

Çünkü aşk da âşığı köleleştiren bir bela, bir hastalıktır. Muaz’ın hadisinde geçen “kim bir kavmi güç kullanarak zorla ele geçirirse” cümlesinde de söz konusu sözcük kullanılmıştır. Ki aşk da kişiden ayrılmayan ve onu hâkimiyetine sokan bir hastalıktır. Bu anlamı, bir yere yapışıp kalan adama “muhâmir” denmesinden de çıkarabiliriz.

***

“Onun azabı devamlıdır” âyeti hakkında Ebû Ubeyde: “Helak edici ve onlardan ayrılmaz bir azap” yorumunu yapmıştır. İlk dönem Arap nesli, letafetli ve hoşluğu sebebiyle aşkın bu niteliklerle anılmasını benimsememişlerdir. Sonraki nesiller “ğarâm” sözcüğünü aşk için genelleyerek kullanmış olsalar da...

***

Taabbüd: Aşkın ve boyun eğmenin zirvesidir. Öyle ki “aşk onu kullaştırdı”, yani boyun eğdirdi denilir. Sevgi onu zillete duçar kılar. Bu ise Allah’tan (c.c.) başkasına karşı gösterilmesi uygun olmayan bir mertebedir.

***

Çünkü eza, sevgiyi zayıflatır veya yok eder.
...
Bu konu, âşıkları ikiye ayıran bir konudur. Bir kısmı:
“Ezanın söndürdüğü aşk gerçek bir aşk değildir. Bilakis gerçek aşkın alâmeti, cefanın eksiltmemesi, ezanın gidermemesidir. Hatta sevgilinin ezasından âşık zevk alır...” der.
Diğer görüş sahipleri ise:
“Hayır, eza aşkı giderir. Çünkü insan doğası, kendisine eziyet edenden nefret etmeye eğilimlidir. Kalpler, kendisine ihsan edeni sevmek üzere yaratılmış olduğu gibi...” derler.
Kalpte, sevgilinin eza ve cefasından nefret ve buğz ile, öte taraftan ona olan aşk bir arada bulunabilir. Bizce insafa uygun görüş budur. Sevgiliyi sever ve ezasından da nefret eder. Bu realitedir. Bu duygulardan galip olanı diğerini yener ve hüküm ona ait olur.

***

Sonuç olarak aşk, benzerlik ve uygunluk ister. Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde Âişe’den (r.anha) rivayetle şöyle aktarır:
“Kadının biri Kureyşlilere geliyor ve onları güldürüyordu. Medine’ye geldi ve orada insanları güldürmekle tanınan bir kadının evine misafir oldu. Rasûlullah (s.a.) ‘Kimin evine indi?’ diye sordu. Hz. Âişe: ‘Filanca güldürücü kadına misafir oldu’ deyince, ‘Ruhlar toplanmış ordular gibidir. Orada tanışan ruhlar kaynaşır, tanışmayanlar zıtlaşır’ buyurdu.”

***

Doktorlardan bazıları:
“Aşk, iki ruhun aralarındaki uyum ve benzeşme nedeniyle kaynaşmalarıdır. Akıcı bir madde katıştığında birini diğerinden ayırmak imkânsızlaşır,” der.
İşte bu sebeple iki şahsın aşkı, birinin elemiyle öbürünün elem duyması, onun hastalandığını bilmeksizin hasta düşmesi seviyesine ulaşır.

***

Sevginin bütün bu türleri; sebebin bitmesiyle biten, artmasıyla artan, noksanlığıyla azalan, yakınlığıyla kuvvetlenen, uzaklığıyla zayıflayan sevgidir. Amma özde yer tutmuş gerçek aşk muhabbeti öyle mi ya? Haşa!...
İbn Hazm, ardından “karşılıksız aşk” ile alakalı bir soruyu şöyle yanıtlıyor:
“Kendisini sevene karşılık vermeyen nefis, örtük bazı engellerle ve yersel karakterlerden doğan kuşatıcı perdelerle yönü çevrilmiş bir hâldedir. Nefis, yerine yerleşmeden önce ilişkili ve bitişik olduğu parçayı duyumsamamaktadır. Bu durumdan kurtulduğunda, iletişim ve sevgide seven ve sevilen eşit olacaklardır. Sevenin nefsi ise bu engellerden özgür ve ruhlarının komşuluk yaptıkları mekânın farkındadır. Bunu duyumsar, ister, sevdiğini arar ve onunla buluşmaya arzuludur. İmkânı olsa mıknatısın demiri çekişi gibi onu cezbeder yahut çakmak taşındaki ateş gibi onda yer eder.”

***

Sorunun en doğru yanıtı; sevginin —söz edildiği üzere— ikiye ayrıldığını söylemektir:
Arazi sevgi, yani belli bir nedenle sonradan ortaya çıkan sevgi... Bu sevgide karşılıklı oluş şart değildir. Hatta çoğu zaman sevilenin sevene kızgınlık ve öfkesi bu sevgiye eşlik eder. Ancak sevilenin de sevenden bir çıkarı olması durumunda o da sevebilir. Her birinin diğerinden çıkarı bulunan bir erkek ve kadının sevgileri gibi.
Ruhânî sevgi ise sevginin ikinci türüdür. Bu sevginin sebebi, iki ruh arasındaki benzerlik ve birliktir. Bu sevgi iki taraflı olur ve öyle olmalıdır. Seven, gerçek bir aşkla sevgilinin kalbini araştırırsa, onda kendi aşkından daha yüksek, denk veya daha az bir sevgiyle karşılaşır.
Aşk çift taraflı olursa, sevenlerin ikisi de bununla rahata erişir. Onları dinginleştirir.

***

“Bu anlayış, cinsî münasebetle aşkın pekişmesini ve güçlenmesini gerektirir. Gerçek ise bunun zıddınadır. Çünkü münasebet, aşk ateşini söndürür, hararetini soğutarak seveni esritir,” itirazına karşılık şöyle denilir:
Bu kişilere göre değişen bir durumdur. Kimileri, cinsî birlikteliğin ardından öncesine oranla aşkının daha da güçlendiğini, yerleşip kökleştiğini hisseder. Böylece uygun ve denk bir şey kendisine vasfedildikten sonra onu seven, tadına bakınca da ona olan sevgi ve iştiyakı artan kişiye benzer.

***

Züheyr b. Miskin el-Fehrî, genç bir kızla evlendi. Ne var ki onu razı kılacak şeye sahip değildi. Kız, ona kendini sunduğu ve Züheyr’in onu razı edemediğini görünce, bir daha geri dönmemek üzere onu terk etti.

***

Hind b. Muhalleb der ki:
“Salih olsun olmasın, kadınlar için yanlarında dinginleşecekleri erkeklere varmaları kadar hayırlı bir şey görmedim. Gerçi her dinginlik verici eli geniş değildir; ama sükûn her durumda daha uygundur.”

***

Helal cinsî münasebete gelince; işte o, sevenin muradına denk düşerse aşkı artırır. Çünkü bu aşkın zevk ve lezzetini tadınca, yaşayan için daha önce elde etmediği yeni bir rağbet doğar. İki bakirin birbirlerinin yokluğuna karşı koyamamaları bundandır. Aşkı ifsat edecek ve sevgiyi bir başkasına yönlendirecek bir şey ortaya çıkmadıkça bu böyledir.
Aşkın cimadan sonra öldüğüne dair delil sunanlara karşı yanıtımız şudur:
Şehvet ve irade ateşi tümüyle sönmez. Şehvet o an için zayıflar; ancak ardından eski kıvamına döner. Özellikle birbirlerinden ayrı kaldıklarında bu açığa çıkar. Yoksa arzuladığı her vakitte ulaşmaya güç yetirebilir ve nefsini sükûna kavuşturarak tatmin edebilirse, şehveti normal hâlde kalmaya devam eder.

***

Sevgiliye karşı aşkı doğuran sebeplerin başında güzellik gelir. Fizikî güzellik, iç güzelliği veya ikisinin birden güzelliğiyle olur. Sevgili güzel yüzlü, güzel ahlaklı, iyi huylu olursa, onun aşka çekiciliği daha güçlü olur.
Sevene karşı aşkı doğuran sebepler ise dörttür:
Birincisi; göz veya kalp ile bakış... Bu bakış, sevenin tanımlanmasıyla olur. Çoğu insan bir başkasını görmediği hâlde, sırf kendisine vasfedildiği için uğrunda ölecek kadar sever. Peygamber Efendimizin (s.a.), kadınlara yabancı kadınları kocalarına görüyormuşçasına anlatmalarını yasaklamasının sırrı budur.
İkinci sebep; hoş bulmaktır. Çünkü ona bakışı hoş bulma durumunu doğurmazsa aşk oluşmayacaktır.
Üçüncü sebep; bakılan şeyi düşünmek ve onun hakkında konuşmaktır. Kendisi için ondan daha önemli bir şeyle meşgul olursa, kalbinde sevgisi yer etmeyecektir. Hatırından ve kalbinden tümüyle uzak tutmasa bile bu yeterli olmayacaktır.
Bu nedenle aşk için şöyle denilmiştir:
“Aşk, boş kalbin hareketidir. Bakış, hoş bulma ve düşünme boş bir kalbe rastgelirse onda yer tutar.”

***

Cerîr b. Abdullah:
“Rasûlullah’a ani bakışı sordum; gözümü çevirmemi emretti,” diyor.
Ani bakış; kişinin iradesi dışında gözünün takılması, ilk bakış anlamındadır. Kalbin iradesi olmazsa kişi cezaya çekilmez; ancak kasıtlı ikinci bakışta günaha girilmiş olur.
Rasûlullah (s.a.), sahabiye ilk bakıştan sonra hemen gözünü çevirmeyi ve bakışını uzatmamayı —ki bu ikinci bakışla eş anlamlıdır— emretmiştir. Bu bakışlar, bir fitne ve bela doğuracak tarzda kişiye musallat olabilir.
Peygamber Efendimiz böylesi durumlarda kişinin kendi eşine yönelmesini, o kadında var olanın benzerinin kendi eşinde de var olduğu gerekçesiyle tavsiye buyurmuştur. Gerçekten bunda hem arzulanan bir şeyi kendi cinsiyle giderme hem de bakış sebebiyle azan şehveti azaltma gibi faydalar bulunur.
Usâme b. Zeyd’in rivayetiyle her iki Sahih’te de yer alan hadise göre:
“Ardımdan erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım,” buyurmuştur.
Müslim’de yer alan Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivayeti ise şöyledir:
“Dünyaya ve kadına karşı dikkatli olun.”

***

Bakmak, kalpte ava isabet eden okun etkisine denk bir etki doğurur. Ok, avı öldürmese bile yaralar. Kuru otların arasına fırlatılan ateş kıvılcımı gibidir. Otun tamamını değilse de bir kısmını yakar.

***

Bazı filozofların tanımı şöyledir:
“Aşk, kalpte doğan, hareket eden ve gelişen bir arzudur. Bu arzu ilerledikçe ona hırs türünden şeyler eklenir. Bu hâl güç kazandıkça kişinin heyecanı, dalgalanması, talep etmedeki arzusu ve hırsı uzar. Ta ki onu gam ve ızdıraba sürükler. Bu hâlde kan tutuşup siyaha dönüşürken öd suyu da yanarak kararır. Böylece siyahlığın galebe çalmasıyla fikir bozukluğu baş gösterir. Fikir bozukluğu, aklın yokluğuna, olmayacak şeyi istemeye ve bir sonuca varmayacak şeyleri temenniye götürerek deliliğin oluşmasına neden olur. İşte bu noktada âşık, kimi zaman kendini öldürür veya gam ve kederden ölür yahut sevgilisine bakarken sevinçten can verir.”

***

Aristo başka bir yerde aşkı:
“Ticaret veya zanaat gibi bir uğraşı olmayan boş bir kalpte peyda olan bir cehalet,” olarak tanımlar.
Başkalarıysa:
“Aşk, boş bir nefse rastlayan kötü bir seçimdir,” derler.
Başka filozofların şöyle bir tanımı vardır:
“Aşk gibi bâtıla daha çok benzeyen bir hak, hakka da çok benzeyen bir bâtıl görmedim. Şakası ciddi, ciddisi şaka, başlangıcı oyun, sonu kızgınlıktır.”
Câhız:
“Aşk, sevgiyi aşan şeyin adıdır. İsrafın cömertliği aşan şeye, cimriliğin de tutumluluğu aşan şeye isim olmaları gibi,” der.

***

Aşk; sevgiliye doğru bir baş eğiş, hep onun tarafında olma isteği ve gönlün kendini ona kaptırmasıdır.
Vecd, sakin bir sevgi; heva ise bir şeyi doğru veya yanlış olsun arzulayıp ardısıra gitmektir. Sevgi ise işte bu üçünü dengede tutan bir edattır.

***

Yine bir bedevî:
“Aşk, kalbe ulaşmada ruhun cesede ulaşmasından daha güçlü, nefse nefisten daha sahip; hem açık hem kapalıdır. Onu nitelemek dil için zor, tanımı açıklanmaktan öte sihirle delilik arası bir şeydir. Yollarıysa örtük ve görünmezdir,” der.
Aşkla ilgili şöyle de denilmiştir:
“Aşk zalim bir hükümdar, hak yiyici bir baş belasıdır. Kalpler ona yanaşır, nefisler ona boyun eğer. Akıl onun eseri, bakış onun elçisi, göz süzmek onun sözcükleridir. Yolu ince, çıkışı zorludur.”
Birine:
“Aşk hakkında ne dersin?” dediler.
“Deliliğin bir parçası değilse, sihrin bir çeşididir,” dedi.
Meşşâî ekolüne bağlı filozoflar aşkı:
“Huyların birliği, hoşlanılan şeylerin benzerliği, her nefsin bedenlere yerleştirilmeden önce kadim yaratılışlarındaki benzerlerine şevk duyması,” olarak tanımlarlar.

****

Aşkı şöyle tanımlayanlar da vardır:
“Aşkın yolu anlaşılmaktan öte, yeri de gözlerden gizli; nasıl yerleştiği hususunda akıllar şaşkındır. Bilinen tek şey, ilk kıpırdanması ve kalbe saltanatının büyüklüğüdür. Sonra diğer organları kontrolüne alarak yanları titretmesi, rengi sarartması, görüşü zaafa uğratması, konuşmayı tekletmesi, yürüyüşü tökezletmesi... Ta ki kişi delilikle ilişkilendirilsin.”

***

Aşkın tarifini yine bir bedevîden dinleyelim:
“Kalbi yerinden sıçratır, gönlü oynaklaştırır. İçi yakar, diğer organlarıysa hizmetçi edinir. Kalp, âşığı sebebiyle unutkanlaşır; gözler de onun sebebiyle yaşarır, bedense zayıflar. Geceler geçtikçe yenilenir. Sevgilinin hırçınlığıysa onu azaltmaz.”

***

Aşkın bir tür seçim mi yoksa insanın takatini aşan bir zorunluluk mu olduğu konusunda insanlar görüş ayrılığına düşmüştür.
İnsanların bir kısmı:
“Aşk, istenç dışı oluşan zorunlu bir şeydir. Tıpkı aşırı susuzluk çekenin suya, açın da yemeğe karşı duyduğu istek gibi. Bu arzular kontrol dışıdır,” derler.
Bu görüşü savunanlardan bazıları:
“Elimde bir iktidar olsa, yemin ederim ki âşıklara asla ceza vermezdim. Zira âşıkların günahları irade dışı günahlardır,” diyorlar.
Aşkın doğurduğu sonuçlarla ilgili yorumları böyle olanlar, aşkın bizzat kendisine ne derler acaba?
İşte Ebû Muhammed b. Hazm der ki:
Adamın biri Hz. Ömer’e (r.a.):
“Ey müminlerin emîri, bir kadın gördüm ve ona âşık oldum,” dedi.
O da:
“Bu elinde olan bir şey değil ki?” dedi.

***

“Ruhların Katışması” kitabında et-Temîmî, bazı tıp bilginlerinin aşk hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtladıklarını aktarıyor:
“Aşkın ortaya çıkışı kişinin seçimiyle ve ona aşırı hırslanması nedeniyle değildir. Hatta çoğu bundan hoşlanmaz da. Bu ortaya çıkış, ağır ve telef edici hastalıkların baş göstermesi gibidir. Aralarında hiç fark yoktur.”

***

Kadı Muhammed b. Ahmed Nukatî, “Mihnetü’z-Zurrâ” adlı kitabında şöyle der:
“Âşıklar bazı hâllerde mazurdurlar. Zira aşk, onları istenç dışı felaketlerle yüz yüze bırakır. Hatta hastalığa tutulmaya zorlar. Kişi ise ancak kontrolü altındakilere karşın kınanabilir; kendisine yazılmış ve kaderi sayılan bir şeyden değil.”

***

Hişam b. Urve, babasından aktarıyor:
Medine’de karasevdalı bir âşık vefat etti. Cenaze namazını Zeyd b. Sâbit kıldırdı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında:
“Ona şefkat duyduğumdan,” cevabını verdi.
Bilim ve din alanında belirli bir konumu olan Ebû Sâib el-Mahzûmî, Kâbe’nin örtülerine tutunmuş şu duayı yapıyordu:
“Allah’ım, âşıklara acı, kalplerini güçlendir ve sevdiklerinin kalplerini onlara merhametli kıl.”
Bu duası hakkında konuşulunca:
“Vallahi,” dedi, “onlar için dua etmek, Ci‘râne’den umreye çıkmaktan üstündür.”

***

İlk dönem âlimlerinin birçoğu:
“Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediğini yükleme” (Bakara: 286) âyetinde amaçlananın aşk olduğu yorumunu yapmışlardır.
Bu âyeti böyle yorumlamakla, âyetin kapsamını bununla sınırlandırmak istememişlerdir; bilakis örneklendirmek dilemişlerdir. Aşk da böylesi güç yetirilemeyen şeylerdendir.
Buradaki yükleme, dinsel ödevler kastedilen bir yükleme değil; yazgısal yüklemelerdir.

***

Ahmed b. Hanbel’e:
“Kişinin sarhoş olduğu nasıl anlaşılır?” diye soruldu.
Dedi ki:
“Giysisini ve ayakkabısını başkalarınınkinden ayırt edemediğinde.”
Aynı soruya Şâfiî’nin yanıtıysa şöyle olmuş:
“Konuşmasının düzeni bozulur ve sırlarını açığa vurmaya başlarsa.”
Muhammed b. Davud el-İsfahânî’nin tanımı da bunlara yakındır:
“Dertlerini unutması ve gizli kalması gerekeni açığa vurması.”

***

Güzel ve sevgi duyduğu bir eşe sahip birinin eşinden aldığı haz ve esriklik, başkasıyla ölçülemeyecek derecededir. Çünkü onunla olur ve kalbi, bedeni ile nefsi bu kavuşmadan haz alıp esrirse, bütün bu hazları haram yollarla elde etmeye çalışan kişiye karşılık kendisi sevap kazanır.
Bizzat Rasûlullah (s.a.) bunu açıkça ifade etmiştir:
“Sizin cinsel beraberliğinizde sevap vardır.”
“Ey Allah’ın elçisi, kişinin şehvetini gidermek için yaptığı şeye sevap mı verilir?” diye hayretle soruldu.
Rasûlullah (s.a.):
“Peki, bu arzusunu haramda giderdiğini düşünün. Bunun için ona günah yazılır mı?” dedi.
“Evet, yazılır,” dediler.
“Öyleyse helalde gidermesi için de sevap yazılır,” buyurdu.
Bil ki söz konusu haz, kulun Allah’a (c.c.) yönelişi, ihlası ve ahirete rağbeti ölçüsünde artış ve güç kazanır. Çünkü farklı yüz ve görüntülere bölünmüş şehvet ve irade, onun için tek bir yüz ve görüntüde birleşir.
Dahası yasak hazlardan duyulan korku, gam ve keder bu hazda yoktur. Bunlara bir de sevdiği ve sevgisini kazandığı, cinsel arzularını cezbeden, böylece gözlerini başkasına bakmaktan, gönlünü başkasını düşünmekten koruyan güzel yüzlü bir kadın ilave edilirse...
İşte o zaman bu kişinin aldığı haz ve esrime, haramdan bunu karşılayanın hazzıyla asla kıyaslanamaz.
Dünyadan elde edilecek en hoş nimettir bu. Öyle ki Rasûlullah (s.a.) bu nimeti, dünya ve ahiret hayırlarını kazandıracak üç nimetin üçüncüsü saymıştır:
“Şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve kendisine bakıldığında gözü okşayacak; yalnız bırakıldığında namuslu ve eşinin malı için tutumlu güzel bir zevce.”

***

Elem, hüzün, gam ve keder; fayda verici sevgiliye dair bilgisizlikten veya bilgisi olmakla birlikte irade ve tercih yetisinin yokluğundan yahut iradesi ve sevgisi yeterli olsa bile kavuşamamaktan doğar. Bu ise en büyük elemlerdendir.
İnsanın berzahta veya ahirette, dünyada iken sevdiği hâlde yapamadığı şeylere çok fazla üzülmesinin sebebi de budur.
Böyle olması üç şeyden dolayıdır:
Birincisi; orada kaçırdığının gerçek değerini öğrenmesi.
İkincisi; aralarına engel konulduğu hâlde ona şiddetli ihtiyaç ve şevk duyması:
“Onlarla canlarının çektiği şey arasına engel çekilmiştir.” (Sebe’: 54)
Üçüncüsü; hoşlandığının zıddı olan elem verici şeylerin ortaya çıkması.

***

Çünkü ikisi de —nikâh ve cihad— Allah’ın (c.c.) sevdiği fiillerdir. Allah’ın sevdiği şeylerin ortaya çıkmasına yardımcı olan şey haktandır. Kişinin eşiyle oynaşması, Allah’ın beğendiği nikâhın ereklerine ulaşmaya aracı olduğu için haktan sayılmıştır.

***

İlk dönem âlimlerinden biri de şöyle der:
“Her kulun başında dünya işlerini görmeleri için iki göz bulunduğu gibi, kalbinde de kendisiyle ahiret işlerini görmesi için iki göz daha vardır. Allah bir kuluna iyilik dilemişse kalbindeki gözleri açar; böylece en doğru sözlü kişinin —Rasûlullah’ı kastediyor— vaat ettiği üzere düşlenemeyecek derecede zevkler ve nimetler görür. Ama Allah o kulu için bunu dilemezse onu o hâl üzere bırakır.”
Ardından şu âyeti okumuştur:
“Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed: 24)
Allah’ın dışındaki kişilerin muhabbetiyle meşgul ve O’nun zikrine sırt dönmüş kalplere, kasvetleri, hasretleri ve yaratılış amacından kopuşları haricinde ceza verilmese bile bunlar ceza olarak yeter.

***

Dönüşte Rasûlullah’ı (s.a.) ziyaret ettim ve şunu sordum:
“Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların size en sevimli geleni kimdir?”
Rasûlullah (s.a.):
“Neyi amaçlıyorsun?” dedi.
“Bilmek istedim,” dediğimde:
“Âişe,” dedi.
Ben:
“Erkekleri kastetmiştim,” dedim.
Bu kez:
“Babası,” diye yanıtladı.

***

Biz de deriz ki:
Âşığı, kocası olduğu hâlde onun yatağına girmeyi reddederse, sabahlayıncaya dek meleklerin ilencine uğrar.
Ayrıca aşkın; aklı durulaştırdığı, kederi giderdiği, güzel giyinmeye ve yemeye, yüksek ahlaka yönlendirdiğini; hoş kokular sürme, görgü kurallarına uyma, edebi ve kişiliği koruma hususunda gayreti artırdığını söylerler.
Aşk, salihlerin sınanması, âbidlerin çilesi, akılların tartısı, zihinlerin cilasıdır.

***

“Aşk; korkağı cesur, cimriyi cömert, aptalın zihnini duru, konuşmadan aciz olanı konuşkan, düşküne sebatkârlık verir. Meliklerin izzeti onun önünde zillete düşer. Cesurların kahramanlıkları onun önünde eğilir. O, edebe yönlendirici; zihin ve zekânın gelişimi için ilk kapıdır. Onunla ince tedbirler ve hileler ortaya çıkarılır. Gayretler ona doğru yol alır. Kötü huy ve seciyeler onunla durulur. Aşk, kendisiyle olanı yararlandırır, dostunun yalnızlığını giderir. Onun nefiste dolaşan sevinci, kalbi teskin eden mutluluğu vardır.”

***

“Rabbimiz, unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün ötesinde yük yükleme ve bizi affet...” (Bakara: 286)
Allah (c.c.), bu âyette inananlardan, güçlerinin yetmediğini yüklememesini kendisinden istemelerini övmüştür.
Âyetteki “yük” kelimesi “aşk” olarak yorumlanmıştır. Ancak bu, “yük” kelimesinden tek kastedilenin aşk olduğu anlamına gelmez. Bundan gaye, aşkın da insanın gücünü aşan şeylerden biri olduğudur.

***

el-Mekhûl, aşk için:
“Şehvetin şiddeti ve azmasıdır,” der.
Aynı zamanda Rasûlullah (s.a.):
“Kendini alçaltmak kişiye yakışmaz,” buyurmuştur.
İmam Ahmed bunu:
“Kişinin kendini güç yetiremeyeceği belalara hedef kılması anlamına geldiği” şeklinde yorumlar.
Bu, âşığın hâline tıpatıp uyar. Çünkü o, sevgilisinin arzusuna uymak ve rızasını almak için insanların en düşüğü kılar kendini. Zaten aşkın temeli, sevgiliye karşı zillet ve boyun eğmeye dayanır.

***

“İnsan zayıf yaratılmıştır” âyetine Tavus şu yorumu yapmıştır:
“Kadınlara baktığında dayanamaz.”
İlk dönem âlimlerinin birçoğu aynı yorumu yapmışlardır.

***

Ömer (r.a.), o bölüğün sorumlusuna:
“Falan oğlu falanı bırak gelsin,” diye emir gönderdi.
Adam Medine’ye varınca:
“Ailene git,” dedi.
Daha sonra kızı Hafsa’ya (r.anha) vardı ve:
“Kızcağızım, bir kadın kocasının yokluğuna ne kadar sabredebilir?” dedi.
Hafsa (r.anha):
“Bir, iki, üç ay... Dördüncüsünde sabrı tükenir,” dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer bu zaman ölçüsünü, askerlerin evden en fazla uzak kalacağı müddet olarak belirledi.
Bu müddet, Allah’ın “îlâ” için belirlediği dört aylık zamanla da uyuşumludur. Çünkü Allah, kadının sabrının dört aydan sonra zayıflayacağını ve ardından tahammül edemeyeceğini bildiğinden, îlâ yapan için bu zaman zarfını tayin etmiştir. Ardından kadını, dilerse erkekle beraber yaşamaya devam etmesi veya nikâhı feshetmesi arasında serbest bırakmıştır. Çünkü dört aydan sonra sabır tükenir.

***

İsmail b. Ayyâş, Şurahbil b. Müslim’den, Ebû Müslim el-Hevlânî’nin şöyle dediğini aktarır:
“Ey Hevlan topluluğu! Genç erkek ve kızlarınızı evlendirin. Çünkü cinsel arzu yıkıcı, önünde durulmaz bir seldir. Önlemini alınız. Ve biliniz ki ondan müsaade istemekle kurtulamazsınız.”

***

Göz, sevgiliye bakmakla; kulak, sözlerini dinlemekle; burun, kokusunu çekmekle; ağız, onu öpmekle; el, dokunmakla lezzet alır ve her organ ondan arzuladığı her zevke ulaşır. Aynı zevkleri sevgili de karşılıklı olarak duyumsar.
Bu zevklerden biri eksik olursa nefis onu arar, talep eder ve tam anlamıyla bir dinginlik bulmaz.
Kadının, nefsin kendisiyle sükûn ve rahat bulduğu bir şey olarak tanımlanması bundandır:
“Nefislerinizden, kendileriyle dinginliğe ulaşasınız diye size zevceler yaratması O’nun âyetlerindendir.” (Rûm: 21)

***

Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de onu başkasından kıskanması, onun için kıskançlık duymasıdır.
Sevgili için kıskanmanın anlamı; onun hoşlanmadıklarından hoşlanmamak, ona isyan edilip kuralları çiğnendiğinde ve emirleri zayi edildiğinde rahatsızlık duymaktır. İşte bu, gerçekten sevenin kıskançlığıdır. Dinin tümü de bu kıskançlık altındadır.

Sevginin bir başka alâmeti de, sevenin sevgilisine karşı gururu kırık, boynu eğik ve alçak gönüllü olmasıdır. Sevgi, alçak gönüllülük üzerine bina edilmiştir.
Hiçbir şeye boyun bükmeyen kişi, sevdiğine olan alçak gönüllülüğünden dolayı ona karşı dik başlı olmaz. Bunu bir eksiklik veya ayıp olarak görmez. Bilakis onların birçoğu alçak gönüllülüğü —zilleti— izzet olarak görür.
...
Zillet ve sevgi iyice yerleştiğinde, bu ibadete ve kulluğa dönüşüverir. Sevenin kalbi, sevgilisine kulluk mekânı olur. Buna ise hiçbir mahlûk layık değildir. Bu, Allah’tan başkasına yapılmaz.

***

Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de, sevenin kendisini sevgilisinden uzaklaştıran, kendisini ondan nefret ettiren her türlü şeyi bırakması; ona yaklaştıran, haberdar olduğunda onu sevindirecek her türlü vesileye başvurması ve bunu yaptığında rahatlamasıdır.
Bu konuda sevgililerin nice acayiplikleri vardır. Onların birçoğu, sevgilisinin sevmediği yiyeceği, içeceği, yurdu, sanatı veya hâllerden bir hâli terk etmiş ve bir daha yapmamıştır. Nefsi onu yapmaya hiç zorlamamıştır.

***

Sevgi gücü belli bir yöne sarf edildiğinde artık orada başkasına yer kalmaz. Darb-ı mesellerin birinde:
“Kalpte iki sevgi, gökte iki Rab bulunmaz,” denir.
Sevgi gücü birkaç yere dağıtıldığında onun zayıflaması kaçınılmaz bir durumdur.

***

Kulun sevdiğini kıskanması iki türlüdür:
Allah’ın sevdiği “övülen kıskançlık” ve O’nun hoşlanmadığı “yerilen kıskançlık.”
Allah’ın sevdiği; şüpheyi gerektirecek durum olduğunda kıskanmaktır.
Sevmediği ise ortada hiçbir şey yokken sırf önyargıyla hareket ederek kıskanmaktır.
İkinci tür kıskançlık sevgiyi bozar, sevgililer arasında düşmanlık çıkarır.

***

Biz: “Yâ Rasûlullah! Allah’ın sevdiği kıskançlık nedir?” diye sorduk.
“Günahlarının işlenmesi ve haramlarının çiğnenmesidir,” buyurdu.
“Allah’ın sevmediği kıskançlık hangisi?” diye sorduk.
“Hakikatini bilmediği hususta kıskançlık yapmasıdır,” buyurdu.

***

Hz. Ömer’e (r.a.) bir adam getirildi. Hanımı ve beraberinde başka bir adam öldürülmüştü. Kadının akrabaları:
“Bu bizim bacımızı öldürdü,” dediler.
Öldürülen adamın yakınları da:
“Bizim ağabeyimizi bu öldürdü,” dediler.
Hz. Ömer (r.a.):
“Ne diyor bunlar?” dedi.
Adam:
“Ben kadının baldırlarını kılıçla kestim. Şayet iki baldırı arasında biri varmışsa onu da öldürmüşümdür,” dedi.
Ömer (r.a.) bu defa onlara dönerek:
“Ne diyor bu?” dedi.
Onlar:
“Kılıcını çekti ve kadının iki baldırını da kesti. Kılıç aynı zamanda adamın karnına isabet etti ve onu ikiye böldü,” dediler.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
“Tekrar yaparlarsa sen de öyle yap,” dedi.

***

Allahu Teâlâ (c.c.), kulunun kalbinin O’na sevgiden, korkudan ve ümitten boş olmasını; kalbinde O’ndan başkasının bulunmasını kıskanır. Çünkü Allah, onu kendisi için yaratmış, yaratıkları arasında onu seçmiş ve seçkin kılmıştır.
Nitekim kudsî bir hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey Âdemoğlu! Seni benim için, her şeyi de senin için yarattım. Sendeki hakkım hatırına, senin için yarattığım şeylerle uğraşarak seni kendisi için yarattığım şeyden uzak olma.”
Başka bir kudsî hadiste de şöyle buyurur:
“Seni kendim için yarattım. Öyleyse oyun ve oyalanışla uğraşma. Senin rızkını ben üstlendim; öyleyse boşuna yorulma. Ey Âdemoğlu! Beni ara ki bulasın. Beni bulduğunda da her şeyi bulursun. Beni kaybedersen de her şeyi kaybedersin. Ben, senin için her şeyden hayırlıyım.”
...
Allah bir kulu için hayır dilerse, kalbi O’ndan uzaklaşıp başkasının sevgisiyle meşgul olduğunda, kalbinin tekrar O’na dönmesi için kulunun kalbine çeşitli azap ve acılar musallat eder.


İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye
Ravdatu'l-Muhibbîn ve Nuzhetu'l-Muştâkîn
Aşıklar Kitabı
Çeviri: Feyzullah Demirkıran - Savaş Kocabaş
Şule Yayınları 2006


05 Mayıs 2026

YÜREĞİNİ YEME

(Yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır... dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur.

DOSTLUK ÜZERİNE

“Yalnızlıktan hoşlanan ya vahşi bir hayvandır ya da Tanrı,” diyen kişi bu birkaç söze daha fazla gerçekle gerçekdışını sığdıramazdı. Herhangi bir insanın topluma karşı duyduğu gizli kin ile direnmede, bir bakıma vahşi hayvanları andıran bir özellik olduğubüyük gerçektir. Ancak, kendini daha yüce uğraşlara vermek için değil de, salt yalnızlıktan duyulan tat uğruna yalnızlığa vermekte tanrıca bir niteliğin bulunduğu da gerçekdışı bir şeydir. Kimi paganların, sözgelişi Kandiyeli Epimenides’in, Romalı Numa’nın, Sicilyalı Empedokles’in, Tyana’lı Apollonius’un yalnızlığı bir gösteriş, bir yapmacıktır. Öte yandan, keşişlerle kilise babalarının dünyadan el etek çekmeleri gerçek bir isteğin sonucu olan içten bir davranıştır. Ama insanlar yalnızlığın gerçekte ne olduğunu, nereye varabileceğini pek kavramazlar; çünkü sevginin olmadığı yerde kalabalık, insanı yalnızlıktan kurtarmaz, çevredeki yüzler bir resim galerisindekinden öteye geçmez, konuşmalar bir zilin çınlaması gibi kalır. Latince “Magna civitas, magna
solitudo” atasözü belli bir ölçüde dile getirir bunu, çünkü büyük bir kentte tanıdıklar dağınıktır; çoğunlukla, küçük yerdeki yakın komşuluktan doğan sıkı ilişkiler büyük kentlerde kurulamaz. Daha da ileri giderek, pek yerinde bir yargıyla, gerçekte en acı yalnızlığın candan arkadaşlardan yoksunluk olduğunu, böyle bir durumda insanın bu anlamda bir yalnızlıkta bile, yaradılışı ile duyguları arkadaş edinmesine elvermeyen kişi, insandan çok hayvana çekmiş bir kimsedir.

Dostluğun başlıca yararı, insana, çekilen bin bir acı sonucu üzüntüyle dolup taşan gönlünü açabilmek, iç döküp rahatlamak olanağını vermesidir. İnsan gövdesinde tıkanmaların, katılıkların en tehlikeli hastalıklara yol açtığını biliyoruz. Ruh için de aynı şey söylenebilir. Karaciğer tıkanıklığını gidermek için saparna, karadüşünüyü dağıtmak için çelik, akciğerleri açmak için kükürtçiçeği, beyin için kunduz hayası yağı kullanabilirsiniz. Gönlünüzdeki tıkanıklığı ise, üzüntünüzü, sevincinizi, korkunuzu, umudunuzu, kuşkunuzu, gizlerinizi, içinizi karartan buna benzer her şeyi, sayıp dökebileceğiniz bir dosttan başka hiçbir şey iyileştiremez. 

Büyük krallarla devlet adamlarının, dostluğun bu sözünü ettiğimiz yararlarına ne büyük önem verdiklerini, dostluk uğruna kendi güvenlikleriyle büyüklüklerini bile tehlikeye atmayı göze aldıklarını, şaşırarak görürüz. Krallar, uyruklarıyla adamları kendilerinden çok daha aşağı olduğundan, bunlardan kimilerini kendileriyle hemen hemen aynı düzeye çıkarmadıkça dostluğun meyvelerini toplayamazlar, ama bunu yapmaları da çoğunlukla sakıncalar doğurur. Bugünkü dilde böyle kimselere gözde ya da can yoldaşı deniyor, sanki bu bir bağış ya da başbaşa söyleşme sorunuymuş gibi. Oysa Latincedeki “participes curarum” deyimi bu ilişkideki gerçek sorunun ne olduğunu, bunun gerekliliğini pek güzel anlatır, çünkü bu konudaki düğüm noktası, dert ortaklığıdır. Yalnız güçsüz yeteneksiz hükümdarların değil, gelmiş geçmiş en bilge, en başkalarına da böyle benimsetmiş, dost sözcüğünü özel ilişkilerdeki anlamıyla kullanmışlardır. 

L. Sulla Roma’yı yönetirken, sonradan “büyük” sanını alan Pompeius’u öyle yükseltti ki, Pompeius ondan yüce olmakla övünmeye kalkıştı. Dostlarından birini, Sulla’nın karşı olmasına kulak asmadan bir konsüllüğe yerleştirdiği zaman, Sulla biraz öfkelenmiş, yüksekten konuşmaya başlamış, bunun üzerine Pompeius ona, sesini kesmesini, insanların batan günden daha çok doğan güne taptıklarını söylemişti. Julius Caesar da Decimus Brutus’u bağrına basmış, vasiyetinde onu yeğeninin yanısıra kalıtçısı olarak göstermişti. Oysa Caesar’ı, eliyle yükselttiği bu adam ölüme sürükleyecekti. Nitekim Caesar birtakım uğursuzluk belirtileri, özellikle Calpurnia’nın bir düşü yüzünden senatoyu dağıtmak istediğinde, bu adam onu, usulca koluna girip yerinden kaldırmış, karısı daha güzel bir düş görünceye dek senatoyu dağıtmayacağı umudunda olduğunu belirtmişti. Anlaşılan Caesar’ın ona bağlılığı öyle büyüktü ki, Cicero’nun Philipik konuşmalarından birinde, satırı satırına aktardığı bir mektubunda Antonius ondan “venefica - büyücü” diye söz eder; Caesar’ı büyülemiştir sanki. Augustus da, aşağı tabakalı bir aileden doğma Agrippa’yı öylesine yükseltmişti ki, kızı Julia’nın evlenmesiyle ilgili olarak Maecenas’a akıl danıştığında, Maecenas ona kızını vermekten ya da Agrippa’yı öldürmekten başka yolu olmadığını düpedüz söyledi; üçüncü bir yol daha yoktu çünkü, Agrippa’yı çok yükseltmişti. Seianus da Tiberius Caesar’ın gününde öyle yükseklere erişti ki, ikisi candan dostlar diye tanındılar, öyle saygı gördüler. Tiberius ona bir mektubunda, “Haec pro amicitia nostra non accultavi”, diyordu. Bütün senato, ikisi arasındaki bu candan arkadaşlığa duyduğu saygıyla, dostluğa bir sunak adamıştı, bir tanrıçaydı dostluk sanki.

Septimus Severus ile Plautianus arasında da buna benzer, belki daha da büyük bir bağ vardı, çünkü Severus en büyük oğlunu Plautianus’un kızıyla evlenmeye zorlamış, sonradan Plautianus oğluna bağırıp çağırdıkça hep ondan yana çıkmıştı. Senatoya bir mektubunda o da şunları söylüyordu: “Öyle seviyorum ki bu adamı, benden daha çok yaşamasını diliyorum.” Bu imparatorlar bir Troianus, bir Marcus Aurelius gibi olsalardı, bu dostluk bağlarının gönüllerindeki olağanüstü iyilikten ileri geldiği söylenebilirdi, ama böylesine sakıngan, güçlü, sert, benliklerine aşırı ölçüde düşkün kimseler oldukları için, ölümlü insanların görüp göreceği en büyük mutluluktan pay almakla birlikte, bu mutluluk bir dostla paylaşılmadıkça onlara yarım gibi geliyordu. Oysa hepsinin de karıları, oğulları, yeğenleri vardı, ama bunlar dostluğun vereceği kıvancı sağlayamıyordu.

Comineus’un ilk efendisi Korkusuz Charles’la ilgili olarak, bu dükün, saklısını gizlisini, özellikle kendisini en çok üzen gizleri hiç kimseyle paylaşmadığını belirtmesi, unutulmaması gereken bir noktadır. Gene Comineus’a göre, bu içe dönüklük, son günlerinde dükün kafasına zarar vermiş, kavrayışını kıtlaştırmıştı. Comineus hiç kuşkusuz, aynı şeyi en büyük işkenceyi içe dönüklüğünden çeken ikinci efendisi XI. Louis için de söyleyebilirdi. Pythagoras’ın “cor ne edito” (yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır. Ama dostluğun ilk yararı konusundaki sözlerimi bitirirken belirtmek istediğim en güzel, en önemli şey, bir dosta içini açmanın iki karşıt sonucudur: dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur. Gerçekten bu paylaşma, insan ruhu üzerindeki etkisiyle, simyacıların insan üzerinde karşıt etkiler doğurmakla birlikte gene de iyi etkiler sağlayacağına inandıkları tılsımlı taşı andırır. Ama şimdi simyacıları yardıma çağırmanın ne gereği var? Günlük doğal akışta da bunu doğrulayacak bir örnek bulabiliriz: fizikte nesnelerin birleşmesi herhangi bir eylemin güçlenip ortaya çıkmasına yol açar, öte yandan, bir girişimi önleyecek her güçlü baskıyı da kırar, etkisiz kılar. Ruhlar için de durum aynıdır.

Dostluğun ikinci yararı, kafa üzerindeki sağlıklı, son derece önemli etkisidir; tıpkı birincinin duygularımız üzerindeki etkisi gibi. Dostluk gerçekte duygularımızdaki fırtınalarla kasırgaları günlük güneşlik bir havaya dönüştürür, ama karmaşık düşüncelerin karanlığında bocalayan kavrayışımızı da günışığıyla aydınlatır. Bundan yalnız, dostlardan alınacak güzel öğütler anlaşılmamalıdır. Kafası bir sürü düşüncelerle dolup taşan herkesin, bir başkasıyla görüşüp tartışmakla, zekâsının da, kavrayışının da aydınlığa kavuştuğu, güçlendiği sugötürmez bir gerçektir. Bu durumda insan, düşüncelerini daha kolay evirir çevirir, daha bir çeki düzene sokar, söze döküldüklerinde nasıl bir biçime girdiklerini görür; kısacası, yalnız başına olabileceğinden daha akıllı olur; hem de bütün bir gün düşünerek değil, birkaç saat görüşerek. Themistokles’in söylediği, “Söz, duvara gergince asılmış, bütün örnekleri tek tek seçilen bir halıya benzer, düşünce ise kapalı bir bohça gibi içindekini saklı tutar,” sözleri pek doğrudur. Dostluğun bu ikinci yararının, yalnız insana güzel öğütler verebilecek dostlardan geldiği de ileri sürülemez (böyleleri gerçekte en iyi dostlardır), ama bu olmadan da insan düşüncelerine aydınlık kazandırmayı öğrenebilir, zekâsını, kendisi kesmek bilmeyen bir taşa sürterek bileyebilir. Sözün kısası,
düşüncelerini içinde tutup boğmaktansa insanın bir heykele ya da resime içini dökmesi yeğdir.

Dostluğun ikinci yararıyla ilgili sözlerimi bütünlemek için, herkesçe görülen apaçık
bir noktayı da ekleyeyim: bir dostun vereceği candan öğüt. Bilmece sözlerinden birinde Herakleitos çok yerinde olarak: “Kuru ışık her zaman en iyidir,” der. Gerçekten de insana başka birinin öğüdünden gelecek ışık, kendi kavrayışla yargısının, duygularla, alışkanlıklarla körelmiş buğulu ışığından daha duru daha parlaktır. Dolayısıyla bir dostundan gelecek öğütle kendi kendine verdiği öğüt arasında, bir dostun öğüdü ile bir dalkavuğun öğüdü arasındaki türden bir ayrım vardır. İnsanın en büyük dalkavuğu kendisidir, bu dalkavukluktan kurtulmanın en iyi yolu da bir dostun içtenliğidir. Öğüt iki türlü olur: davranışlarla ilgili öğütler, işle ilgili öğütler. Bunlardan birincisini ele alırsak, insan ruhunun sağlıklı kalabilmesi için en gerekli şey, bir dostun candan uyarmalarıdır. İnsanın kendi kendini sıkı sıkı sorguya çekmesi zaman zaman çok acı, yakıcı bir ilaçtır; töre kitapları okumak ise biraz sıkıcı, yavan bir yoldur; kendi yanlışlarımızı başkalarından görmek kimileyin işimize gelmez; ama, hem iyileştirici etkisi hem de kolay alınması bakımından en iyi ilaç, bir dostun uyarmalarıdır. İnsanların, özellikle büyük adamların, öğüt verecek candan arkadaşları olmadığı için, gerek ünlerine gerekse alınyazılarına gölge düşürecek yanlışlar işlemeleri, aşırı saçmalıklara yönelmeleri, şaşılacak bir iştir. Yakup Peygamber’in de dediği gibi bunlar, “kendilerini aynada görüp, sonra hemen unutan” kimselere benzerler. İşe gelince, bu konuda insan, iki gözün tek gözden fazla bir şey göremeyeceğini, oyuncunun seyirciden daha çok şey gördü7ğünü, öfkeli bir adamın yirmi kez yutkunduktan sonra ağzını açan kişi kadar akıllı olduğunu, bir tüfeğin hem kol üstünde hem de destekli olarak aynı başarıyla kullanılabileceğini, buna benzer bin bir türlü ipe sapa gelmez şeyi ileri sürecek ölçüde aşırı gidebilir. Ama bu durumda, eninde sonunda işleri yoluna koyacak gene iyi öğüttür. Bir adam, şu iş için ötekinden, bu iş için berikinden bölük pörçük öğüt almaya yelteniyorsa, hiç öğüt istemesin daha iyi eder, yoksa iki tehlikeyi göze almış demektir. Birincisi, candan öğüt vereni olmayacaktır, çünkü böyle bir öğüdü ancak çok içten, her bakımdan dürüst bir dost verebilir, yoksa öğüt çoğunlukla verenin çıkarına uydurulmuş, çarpık, içten pazarlıklı türden olur. İkincisi, öğüdü verenin, niyeti iyi olmakla birlikte insanı zarara tehlikeye sokmasıdır. Sizi hiç tanımayan bir hekimin hastalığı geçirmekle birlikte başka yönden sağlığınızı bozması, hastalığı iyi edeyim derken hastayı öldürmesi gibi tıpkı. Ama bir kimsenin işlerini iyice bilen bir dost, eldeki işi yoluna koyarken başka bir bozukluğun patlak vermemesine gözkulak olur. Bu nedenle, dağınık öğütlere kulak asmayın; öğüdün böylesi, size yol gösterecek, işlerinizi düzene koyacak yerde, doğru yoldan saptırır, yanıltır.

Dostluğun bu iki yüce yararından, duyguların dirliği ile düşünce yönünde desteğinden sonra, nar gibi çok çekirdekli olan son yararına gelelim: dostun her yerde, her işte yardımcı olması. Bu noktada, dostluğun çok yönlü yararlarını gözönüne getirebilmek için, insanın tek başına yapamayacağı ne çok şey olduğunu bir düşünmek yeter. O zaman eskilerin “dost insanın ikinci benliğidir” sözünde hiç de abartma olmadığı ortaya çıkar, çünkü bu dost insanın kendisinden bile öte bir şeydir. İnsan ömrü sınırlıdır, çoğu zaman kişinin gerçekleştirmeyi gönülden dilediği, çocuğunu yetiştirmek, başlanmış bir işi bitirmek gibi etkinliklere bile yetmez. Ama candan dostu olan kişi, yüzüstü bırakıp gittiği bu işlerin, kendisinden sonra da gerçekleştirilebileceğine güvenebilir. Böylece, dilekleriyle ikinci bir kez yaşar insan. İnsanın tek bedeni vardır, bu beden belli bir yerde durur. Ama candan dostluğun olduğu yerde, kişi yaşamın bütün işlerini, hem kendi çabasıyla hem de vekili olan dostunun çabasıyla gerçekleştirir. İnsanın söylemeye ya da yapmaya yüzünün tutmayacağı nice işler vardır. Sözgelişi, kimi insan kendi değerlerini sayıp dökmeye, üstünlüklerini övmeye utanır, susar; kiminin de yalvarıp yüzsuyu dökmek gibi birçok şey gücüne gider. Ama insanın kendi ağzından çıktığı zaman yüzünü kızartacak bütün bu tür şeyler, bir dost ağzına pek yakışır. Öte yandan, insanın silkip atamayacağı birtakım kişisel bağları vardır. Oğlu ile ancak bir baba, karısıyla ancak koca, düşmanıyla da ancak sınırlı olarak konuşur. Oysa bir dost karşıdakiyle olan ilişkisine göre değil, durumun gerektirdiği yönde konuşabilir. Ama bütün bunlar sayıp dökmekle bitmez. Benim koyduğum kural ancak, kendi rolünü iyi oynayamayan kişiyi ilgilendirir: gerçek bir dostu yoksa, sahneden çekilmesi yeğdir.

Francis Bacon
Denemeler / YKY

03 Mayıs 2026

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır. 

1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ

Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yazar aşırı düşünme eylemini mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. Esasen üç tür aşırı düşünme olduğu belirtilmektedir.

Bunlardan birincisi, bize yanlış yapıldığı inancıyla intikam duygusunu besleyen ve karşı tarafın hikayesini dinlemeden kendimizi haklı görme haline dönüşen “isyanın eşlik ettiği aşırı düşünme”dir. İkincisi, yaşadıklarımızla ilgili ürettiğimiz açıklamalar ve olasılıkların en abartılı olanlarını bile eşit derecede mantıklı bulmaya başladığımız, aslında var olmayan problemleri zihnimizde yarattığımız ya da var olanları iyice felaketleştirdiğimiz “insanın kendi hayatı üzerine aşırı düşünmesi”dir. Üçüncüsü ise, pek çok olumsuz düşüncenin birbirinden alakasız şekilde zihnimizi işgal ettiği, bizi adeta hareketsiz kılan, duygularımızı ve düşüncelerimizi net bir şekilde tanımlayamadığımız “kaotik aşırı düşünme” halidir.

Aşırı düşünenlerin aynı zamanda oldukça endişeli olduğunu söyleyebiliriz ancak yaptıkları şey endişe etmekten daha fazlasıdır. Endişe hayatımızda olabileceklere dair tahminlerle ilgilidir, aşırı düşünme ise olabileceklerden ziyade geçmişte olanlara odaklıdır, daha önce yaşadıklarımız, yaptıklarımız ya da farklı gerçekleşmiş olmasını dilediğimiz şeyler gibi. Elbette olumsuz duyguları ve düşünceleri kronik şekilde görmezden gelmenin ve bastırmanın fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz yönde etkilediğini biliyoruz. Ancak aşırı düşünme eylemi bize objektif bir bakış açısı sunmak yerine olumsuz duyguların etkisiyle dünyaya çarpık ve dar bir pencereden bakmamıza neden olur, yazar bunu “çarpık mercek etkisi” olarak tanımlamaktadır. 
Öncelikle aşırı düşünmek hayatımızdaki sorunları olduğundan daha fazla felaketleştirerek görmemize neden olmakta ve bu sorunlara sağlıklı çözümler bulmamızı zorlaştırmaktadır. Ayrıca çalışmalarda aşırı düşünenlerin kendi hayatlarını zorlaştırmakla birlikte sosyal ilişkilerinin de zarar gördüğü ortaya çıkmıştır. Son olarak aşırı düşünen bireylerin depresyon, anksiyete bozukluğu ve alkol bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukları yaşama ihtimalinin diğerlerine göre daha fazla olduğu gösterilmiştir.

Zihnimizin aşırı düşünmeyi kolaylaştıran bir yapısı vardır. En ufak bir düşünce ya da anı diğer düşüncelerden bağımsız değildir. Özellikle olumsuz bir ruh hali içindeyken zihnimizin olumsuz düşünce ve anıları çağrıştırması kolaydır. Kendimizi mutsuz hissediyorken geçmişte yaşadığımız kötü olayların -hiçbir alakası olmasa bile- zihnimize gelmesi daha kolaydır. Bu olumsuz bağlantılarla ilgili ne kadar çok düşünürsek bu bağlantıları o kadar güçlendiririz ve bir sonraki sefer aşırı düşünme olasılığımızı artırırız. Aşırı düşünmenin son birkaç nesildir gittikçe arttığı yönünde bulgularını paylaşan yazar, günümüzde çocukların bile (özellikle kız çocuklarının) aşırı düşünmeye eğilimli olduğunu söylemektedir ve nesiller arasındaki bu farklılığı dört kültürel değişimle açıklamaktadır. İlk olarak bizden önceki nesiller toplumun dayattığı katı kurallara göre seçimlerini yapar ve bunu sorgulamazdı, bizler ise seçimlerimiz konusunda daha özgürüz ve artık her şeyi sorguluyoruz. Kendimiz için en iyi kararı vermeye çalışırken seçimlerimize rehberlik eden bir "değerler boşluğu” bulunduğundan aşırı düşünmeye zemin hazırlıyoruz. İkinci olarak, önceki nesillere göre muazzam bir “hak sahibi olma takıntısı”na kapılmış durumdayız.

İstediğimiz her şeyi hak ettiğimize, kimsenin bize kendimizi kötü hissettirmeye hakkı olmadığına, daima kendimizi iyi hissetmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz. Hayatın doğal akışında bu beklentilerimiz gerçekleşmediğinde bu durumu kabul edemiyor ve hakkımız olanı elde edememekle ilgili aşırı düşünmeye başlıyoruz. Bizden önceki nesillerden farklı olarak “hızlı çözümlere duyulan kompulsif ihtiyaç” hali bizi aşırı düşünmeye götüren bir diğer toplumsal değişimdir. Kendimizi kötü hissettiğimizde, moralimiz bozuk olduğunda hemen bir çözüm bulmamız gerektiğine inanırız. Sırf o an yaşadığımız olumsuz duygudan kurtulmak için bazen hatalar yapabiliriz (ilişkiyi bitirmek, istifa etmek, aşırı alkol almak gibi) ve bu hata yığını da bizi daha fazla düşünmeye itebilir. Son olarak günümüzde popülerleşen “içe dönük kültürümüz” bize duygularımızın her bir zerresini ve değişimini analiz etmeyi salık vermektedir. Bizler de ruh halimizdeki en ufak değişimlerin anlamı üzerinde düşünüp duran ve bunlara büyük anlamlar atfeden insanlara dönüştük. Yazar bu noktada özellikle kadınların aşırı düşünme eğilimlerinin kökenlerine de değinmektedir. Kadınların erkeklere göre düşük sosyal güçleri sebebiyle yaşadıkları kronik sıkıntılar, travmatik deneyimlere daha fazla maruz kalmaları, daha yoksul bir yaşam sürme olasılıklarının daha yüksek olması aşırı düşünme eğilimiyle bağlantılıdır. Ayrıca kadınların erkeklere kıyasla daha derin duygusal ilişkiler kurması, başkalarıyla duygusal açıdan aşırı ilgili olmaları, kendilerini çok fazla ilişki üzerinden tanımlamaları aşırı düşünmeyi tetikleyen unsurlardır.

2.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMENİN ÜSTESİNDEN GELMEK İÇİN UYGULAYABİLECEĞİNİZ STRATEJİLER

Aşırı düşünmekten kurtulmak için öncelikle bu eylemin bir faydası olmadığını aksine var olan motivasyonu tükettiğini ve problemleri daha da çetrefilli bir hale getirdiğini fark etmek önemlidir. Yazarın önerdiği yöntemlerden ilki zihne dinlenmesi için fırsat vermektir. Kişinin keyif aldığı ve yaparken odaklanabildiği bir aktiviteye yönelmesi aşırı düşünme döngüsünü kıracaktır. Elbette sürekli oyalanacak bir şey bularak olumsuz düşünce ve duygulardan kaçmaya çalışmak sağlıklı değildir. Ancak burada kontrolsüz bir şekilde olumsuz düşüncelerin sarmalına kapılan kişilerden bahsediyoruz, bu kişilerin aşırı düşünme halinde dikkatlerini dağıtacak bir şey yapmaları o bataklıktan çıkmak için faydalı bir adım olacaktır. Özellikle hareket içeren dikkat dağıtıcı aktivitelerin aşırı düşünmekten uzaklaşmakta daha etkili olduğu söylenebilir.

Oturuyorsanız ayağa kalkmak, yürüyüşe çıkmak, arabayla dolaşmak kısa vadeli de olsa dikkatinizi başka yöne çekecektir. Yazarın bir başka önerisi aşırı düşünme halindeyken kullanabileceğiniz içsel bir “Dur!” işareti yaratmak; bu zihninize “Tamam, yeter!”, “Hayır!” demek, ellerinizi çırpmak veya mola işareti yapmak olabilir. Kendiniz için aşırı düşünme molaları planlamak da durumu kontrol altına almaya yarayabilir. Zihninize düşünceler üşüştüğünde bunları gün içinde belirli sakin bir zamana erteleyebilirsiniz, genellikle o zaman dilimi geldiğinde o korkunç düşünceler daha küçük ve daha az bunaltıcı görünmeye başlar. Düşünme molasının uykudan hemen önceki saatlere denk gelmemesine de dikkat etmek gerekir. Yapılan çalışmalarda birçok insanın sıkıntılarından ve aşırı düşünmekten kurtulmak için duaya ve maneviyata sığındığı bulunmuştur. Yazar, dindar olmasa bile çoğu insanın zor dönemlerde kendisine rehberlik edecek manevi bir güce ihtiyaç duyduğunu söylemektedir.

Dua, ibadet veya meditasyon yoluyla düşünce ve duygularla savaşmak yerine onları sadece bir duygu ve düşünce olarak kabul edebilir ve gelip geçmelerine izin verebilirsiniz. Aşırı düşündüğünüz konularla ilgili güvendiğiniz biriyle konuşmak sorunları çözmenize ve daha yüksek bir seviyeye çıkmanıza yardımcı olabilir. Ancak bu kişiyi titizlikle seçmeniz önemlidir, olumsuz duygularınızı ve düşüncelerinizi körükleyecek birine değil, sizi anlayan ve problemin çözümünde en doğru görünen seçeneği yapmanız için sizi cesaretlendirecek birine ihtiyacınız var. Olumsuz duygu ve düşünceleri yazmak da etkili bir yöntemdir. Bunları cümleler halinde bir kağıda yazdığınızda kontrolsüz şekilde zihninizde dağılmalarındansa sınırlandırmış olursunuz. Düşünceleri adeta sizi kontrol eden korkunç unsurlar olmaktan çıkarır ve kağıda nakşedilmiş sembollerden oluşan basit cümleler olarak görebilirsiniz. Anlık olumlu duygular yaratmanın yollarını bulmak genel anlamda zorluklarla daha iyi başa çıkabilmeyi ve aşırı düşünmenin önüne geçmeyi sağlayabilir. Kendinizi o anlık da olsa iyi hissettirmek için yapacağınız basit şeyler (kuaföre gitmek, eğlenceli bir film izlemek, yürüyüş yapmak, müzik dinlemek gibi) düşünce sisteminizi geliştirebilir ve sizi daha yüksek bir seviyeye çıkararak sorunlara daha geniş bir perspektiften bakmanıza yardımcı olabilir. 

Aşırı düşünme döngüsünden kurtulduktan sonra atılacak önemli adım üzerinde düşünüp durduğunuz sorunları çözüme kavuşturmaktır, aksi taktirde bu sorunlar sizi tekrar aşırı düşünmeye sevk edebilir. Yazar bu aşamayı “daha yüksek bir seviyeye çıkmak” olarak adlandırmaktadır. Aşırı düşünme halindeyken çarpık mercek etkisiyle sorunlarımızı en olumsuz ve umutsuz bakış açısından gördüğümüzü söylemiştik. Çarpık mercek etkisini düzeltmek için odağınızı olumsuz perspektifin dışına kaydırarak durumu iyimser bir gerçekçilikle ele alabileceğiniz bir bakış açısı bulmayı denemelisiniz. Bunu yapabildiğinizde sorunun çözümüyle ilgili daha doğru kararlar verebilirsiniz. Bazen bir duyguyu hissettiğimizde bunun haklı bir duygu olup olmadığına kafa yorarız. Bunu yapmak yerine bu duyguya sahip olduğumuzu ve bunun sadece bir duygu olduğunu kabul etmek gerekir. İkinci adım da duygularımızın eyleme dönüşmesinin bir tercih olduğunu, en uygun tepkiyi vermekte özgür olduğumuzu fark etmek olmalıdır. Hak sahibi olma takıntımız kendimizi başkalarıyla kıyaslamamıza yol açar ve bu da aşırı düşünmeyi besler. Mutsuz insanların sosyal kıyaslamayla daha fazla ilgilendiği, mutlu insanların ise daha çok içsel standartlara sahip olduğu belirtilmektedir. Sosyal kıyaslamayı bırakıp değerleriniz doğrultusunda kendi standartlarınızı belirlemeniz bu konuda aşırı düşünmenin önüne geçebilir. Bazen bizi huzursuz eden durumdan mucizevi bir şekilde kurtarılmayı bekliyoruz ve bu keşkelerle dolu aşırı düşünme döngüsü bizi mutsuzluğa sevk etmekten başka bir işe yaramıyor. Bu durumda iki seçenek görünüyor; mevcut koşullarımızdan hoşnut olmayı öğrenmek ya da bunları değiştirmek.

Aşırı düşünme döngüsünü kırdıktan sonra yapılacak bir diğer önemli şey de değerlerinizle bağlantı kurmaktır. Tamamen size ait bu değerleri bulmak için kendinize şu soruları sorabilirsiniz: “Gerçekten bu hayatı nasıl yaşamak istiyorum, öldüğümde insanlar beni nasıl hatırlasın istiyorum?”. Bu sorulara verdiğiniz cevaplar hayattaki seçimlerinizi dayandırabileceğiniz, gerçekçi ve kalıcı olduğuna inandığınız değerler olacaktır. Aşırı düşünme bataklığına çekilmemizin bir diğer sebebi sorunlarımızı hemen ve nihai bir şekilde çözmemiz gerektiğine inanmamız olabilir ve bu bizim harekete geçmemizi erteleyebilir. Çoğu zaman sorunu çözmek için küçük bir adım atmak o eşikten geçmeyi kolaylaştırır, sorunun üstesinden gelmekle ilgili motivasyonumuzu artırır.
Bazen diğer insanların davranışlarıyla ilgili aşırı düşünme döngüsüne kapılabiliriz, böyle durumlarda başkalarının bizim gibi olmadığını ve onların davranışlarının beklentilerimize uymayabileceğini kabul etmek önemlidir. Diğer insanların davranışlarıyla ilgili beklentilerimizi azalttığımızda aşırı düşünme döngüsüne girmeyebilir ve nasıl bir tepki vermemiz konusunda daha isabetli kararlar alabiliriz. İsyanın eşlik ettiği aşırı düşünmeden kurtulmanın bir yolu da affetmektir. Elbette başkalarını hatalı davranışlarından dolayı affetmek bu davranışları görmezden gelmek ya da onları sorumlu tutmamak anlamına gelmemelidir. Affetmek, intikam alma arzusundan vazgeçmek, öfke ve nefretin zihnimizdeki tahakkümünü bertaraf etmektir. Bazen utanç ve suçluluk duyduğumuz hatalarımızdan dolayı kendimizi de affetmemiz gerekir ki aşırı düşünmeye saplanıp kalmak yerine harekete geçip hatalarımızı telafi edelim. Eylemlerimizin değişmediği noktada kendimizi affetmek de anlamsız olacaktır. Çoğu zaman zihnimizdeki düşünceler başkalarının bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen sesleridir. “Daha iyi bir anne olmalıyım, her zaman başarılı olmalıyım, daha çok para kazanmalıyım” gibi kural cümleleri bize “gerekliliklerin zulmü”nü yaşatır. Bu seslerin kaynağını tespit etmek ve hangilerinin gerçekte size ait olduğunu anlamak bunlar üzerinde aşırı düşünme eğiliminizi hafifletebilir. 

Nolen-Hoeksema, gelecekte aşırı düşünme tuzağına düşmemek için de bazı önerilerde bulunmaktadır. Aşırı düşünme döngüsünden kurtulup daha yüksek bir seviyeye çıkabildiğimizde zayıf yönlerimizi daha net bir şekilde görebiliriz. Bu noktada bizi o bataklığa tekraren çeken eksik becerilerimizi geliştirmek için adım atmamız gerekir. Aşırı düşünme döngüsüne kapılmak istemiyorsanız yapmanız gereken bir diğer şey imkansız ve sağlıksız hedeflerinizi fark etmek ve bunları gerçekçi ve ulaşılabilir hale getirmektir. Ayrıca kendinize iyi gelen ve yapmaktan keyif aldığınız eylemleri günlük rutininize dahil etmek olumlu duyguları daha sık deneyimlemenizi ve aşırı düşünmekten kaçınmanızı kolaylaştırabilir. Bazen aşırı düşünmemizin sebebi başımıza gelen yaşam olayları hakkındaki “Neden?” sorusudur. Bu soruya tatmin edici bir cevap bulmak ve kendi hikayenizi anlamak -ki bu noktada psikoterapi destekleyicidir- aşırı düşünmeyle mücadelenize yardımcı olacaktır. Özellikle kadınları aşırı düşünmeye eğilimli kılan bir diğer faktör benlik algılarını hayattaki rollerinden sadece birine çok fazla dayandırmalarıdır. Örneğin benliğinizi sadece annelik rolü üzerinden algılarsanız bu rolle ilgili problemler tüm benlik algınızı tehdit eder ve aşırı düşünme bataklığına çekilirsiniz. Hayatınızdaki tek bir role odaklanmak yerine olumlu benlik algınızı güçlendirecek yeni bir beceri kazanmayı, yeni ilişkiler kurmayı veya bir amaca hizmet eden faaliyetlere katılmayı düşünebilirsiniz. Ortak noktanızın aşırı düşünmek olduğu arkadaşlarınızla çok fazla vakit geçiriyorsanız bu herkes için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Aşırı düşünmeyi körükleyen değil sizi bu halden çekip çıkaracak arkadaşlar edinmeniz oldukça elzemdir.

3.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMEYİ TETİKLEYEN UNSURLAR

Kadınların üzerinde aşırı düşündüğü en yaygın konulardan biri eşleri veya partnerleriyle olan romantik ilişkileridir. Bunu yapmak ilişkideki problemleri fark etmeye ve çözmeye katkı sağlıyorsa elbette mantıklı olabilir, ancak aşırı düşünmek çoğu zaman ilişkileri sabote eden bir eylem haline gelmektedir. Kadınların finansal veya psikolojik açıdan eşlerine bağımlı olma olasılığı erkeklere kıyasla daha yüksektir. Kendisini iyi hissetmek için eşinin onayına ihtiyaç duyan, tüm hayatını eşini memnun etmeye ve onunla ilişkisine dayandıran kadınların kendisine bakışı bu ilişkinin gidişatının insafına kalır ve ilişkideki en ufak problemde aşırı düşünmeye sürüklenebilir. Nitekim bu kadınlar ilişkileriyle ilgili yanlış kararlar vermeye ve yalnızlığa itilirler. Aşırı düşünmekten kurtulmak ve sorunlara daha yüksek bir seviyeden bakmak gerçekçi bir bakış açısı kazandırır, eşler arasındaki iletişimi kolaylaştırır ve gerektiğinde değişim için isabetli kararlar almayı sağlar. 

Ebeveynlerimiz ve kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz de bize aşırı düşünmek için birçok sebep verebilir. Hak sahibi olma takıntımız burada da devreye girer ve ebeveynlerimizin geçmişte yaptığı en ufak hataları bugün kendi yaşamımızdaki sorunların kaynağı olarak görürüz. Yanlış seçimlerimize ya da zayıflıklarımıza geçerli mazeret bulmak için çocukluğumuzu irdeleyip dururuz. Gerçekten ebeveynlerimiz tarafından ihmal ya da istimara maruz kaldıysak, yine bunun üzerinde aşırı düşünmeye meyilli oluruz, öfke ve üzüntü gibi duyguların içinde boğuluruz. Elbette yaşadıklarımızı değiştiremeyiz ancak ebeveynlerimizin hangi yönünü benimseyip hangi yönünü reddedeceğimiz hususunda karar sahibiyiz. Geçmişin bataklığında çırpınmak bizi oraya mahkum eder ve kendi hayatımızı anlamlı ve kıymetli yaşamaktan alıkoyar. Ailenizle ilgili öfke veya üzüntü gibi duygular hissediyorsanız öncelikle bu duyguları hissettiğinizi kabul etmekle başlayın. İkinci adım bağışlayıcı olmaktır. Bu, aile bireylerinizin hatalı davranışlarını kabul ettiğiniz anlamına gelmez ancak böyle durumlarda intikam duygunuzu bir kenara bırakıp yolunuza devam etmek en iyi fikir olacaktır. Önemli bir adım da ailenizle ilgili beklentilerinizi azaltmaktır. Onların davranışlarının mizaçlarının ya da yetiştirilme biçimlerinin bir sonucu olduğunu kabul etmek aşırı düşünmenizin önüne geçebilir. 

Onların davranışları beklentilerimize uymadığında bu benlik değerimizi olumsuz etkiler ve kendimizi aşırı düşünme döngüsünde buluruz. Günümüzde ebeveynlik konusunda ahkam kesen ve ne yaparsak yapalım kendimizi yetersiz hissettiren popüler medya nedeniyle kendi ebeveynlerimizi suçladığımız gibi çocuklarımızın da bizi suçlayacağından korkar hale geldik. Oysa iyi ebeveynlik için kendimizi affedebilmek önemli bir adımdır. Suçluluk duygusuyla sergilediğimiz davranışlar çocuklarımızın ihtiyaçlarına yönelik olmaktan ziyade sırf kendimizi iyi hissetmek ve suçluluktan kurtulmak için yaptığımız şeyler olabilir. Elbette kendimizi affetme eylemine pişmanlık duygusu eşlik etmelidir, zira davranışlarımızda bir değişiklik olmazsa kendimizi affetmemizin de bir anlamı olmaz. Çocuğunuzla ilişkimizde odak noktanız onları kontrol etmeye çalışmaktan ziyade onları anlamak olmalıdır. Kendilik değerinizi özellikle onların başarısı üzerinden belirlerseniz, özlerinde kim olduklarına karşı duyarsızlaşabilirsiniz. Başarılı, uslu, yetenekli bir çocuğunuz varsa kendinizi iyi hissedersiniz, ancak herhangi bir konuda başarısız olduğu anda kendinizi suçlamaya ve aşırı düşünmeye başlamanız kaçınılmaz olacaktır. 

Mesleğimiz de benlik tanımımızın önemli bir parçasıdır. İşimizle ilgili aşırı düşünme döngüsüne girdiğimiz zaman çoğunlukla zihnimiz bulanır, motivasyonumuz azalır ve özgüvenimiz zedelenebilir. Bu yüzden harekete geçmek ve doğru kararlar vermek zorlaşır, kariyerimiz olumsuz etkilenebilir. Sağlık sorunları da (özellikle ciddi bir hastalıkla karşı karşıya kaldığımızda ya da bir yakınımız bunu yaşadığında) aşırı düşünmek için zemin yaratır. Elbette böyle bir kriz anında aşırı düşünme tepkisi son derece doğaldır fakat olumsuz sonuçları olabilir. Tedavi hakkında doğru kararlar vermeyi engelleyebilir, hastalıkla mücadele ederken üstüne bir de depresyon ya da anksiyete eklenebilir. Dolayısıyla aşırı düşünme halinden kurtulmak ve daha yüksek bir seviyeye çıkmak bu meselede de önem taşır. 

Bir kayıp ya da travma yaşadığımızda aşırı düşünmeye eğilimimiz önceki nesillere göre daha fazladır. Onların ölüm, sakatlık, kayıp gibi meseleleri hayatın doğal bir düzeni olarak kabul etmelerine yardım eden dini inançları güçlüydü. Ayrıca böyle zamanlarda maddi manevi destek alabilecekleri aile, akraba-arkadaş toplulukları vardı. Maalesef günümüzde bu iki güçlü teselli ve destek kaynağına çok fazla sahip değiliz. Aksine toplum, yaşadığımız yasın ya da travmanın bir an önce “üstesinden gelmemizi” bekler. Halbuki bir acı yaşadığımızda bunun hemen üstesinden gelmemiz değil, o acıyı yaşamaya izin vermemiz ve bu zorlu yolculuğu kabul etmemiz gerekir. 

Bizi aşırı düşünmeye sevk eden faktörler olduğu gibi oradan çıkmamıza yardımcı olacak pek çok yöntem de bulunuyor. Aşırı düşünme eğilimimizin üstesinden gelebildiğimizde davranışlarımızı o anlık gelip geçebilecek olumsuz düşüncelere göre belirlemek yerine kendi değerlerimiz doğrultusunda anlamlı bir hayat sürebiliriz.

Özetleyen: Kl. Psk. Aslıhan Erdal
Kaynak: kemalsayar.com

02 Mayıs 2026

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek "Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve "Peki, sen ne diyorsun bu işe?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- "Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş.

Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır.

Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yorulabilecek şekilde bize ulaşır. Meseleleri hayra yorarak yorumlayanlar süreçten kârlı çıkar.

Bazen kötü bir rüya görür, onu kalbi güzel bir insana tabir ettiririz. O, öyle bir yorum yapar ki biraz önce canımızı sıkıp içimizi daraltan rüya bizde yaşam sevincine bile sebebiyet verebilir.

Yaşayıp geride bıraktığımız hadiseler bir bakıma rüyalarla eş değerdedir. Çünkü rüya da yaşadığımız olay da geride kalmıştır. İkisi de gerçeklikten hafızaya geçmiş ve aralarında bu açıdan bir fark kalmamıştır. Artık ikisinin de fiziksel varlığına ulaşamaz durumdayız. Ancak zihnimizdeki etkileriyle yaşamaktayızdır. Hafızada rüya ile geçmiş aynı yerde durmuyorlar mı? Haddizatında hayat da bir açıdan rüya değil mi?

Hadiseleri yorumlama biçimleri konusunda insanlar birbirinden ayrılır, tıpkı rüya tabiri bilenler ile bilmeyenlerin ayrılması gibi... Rüya tabirlerindeki hayra yorma prensibini başımızdan geçmiş olaylara uyguladığımızda isabetli bir yaklaşım sergilemiş oluruz.

Rüya, üzerinde yapılan yorumlara göre insan hayatına etki de edebilir. Bu sebeple onu iyimser ve faydalı bir biçimde yorumlamak önemlidir. İnsanlara kasvet veren, onların direncini kıran rüya tabirleri İslamiyet'te uygun görülmemiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle geçer: "İslâm'da teşeʼüm (uğursuzluk) yoktur fakat tefe'ül (iyiye yorma, hayır dileme) vardır." (Buhârî, Tıb, 54).

Olumsuz gibi görünen bazı hadiseler doğru yorumlanırsa onların geçmişe dönük bir tebrik ya da geleceğe yönelik bir müjde olduğu anlaşılabilir. İnsana yıkım yaşatacak gibi görünen bir meselenin hakikatte onu ayağa kaldıracak bir gelişme olduğu tespit edilebilir. Bazı rüyaların tersine çıkmasına benzer bir şekilde olayların görünüşü, manasının tam tersine göre tasarlanmış olabilir.

Bir hadis-i şerifte geçen dikkat çekici bir tavsiye şöyledir: "Rüya, ilk tabir edenin yorumu üzere gerçekleşir." (Tirmizî, Rü'yâ, 4; İbn Mâce, Tabîr, 7). Buna göre bir rüya, onu ilk yorumlayan kişinin niyetine ve bakışına göre şekillenebilir. Dolayısıyla rüyalarımızı iyimser düşünen ve salih kimselere anlatmamız daha uygundur. Aynı prensip, başımıza gelen olayların değerlendirilmesi hakkında da geçerlidir. Zira karamsar/kötümser bir yorum, olayların gidişatını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle yaşadıklarımızı paylaşırken olumlu düşünce üreten insanlarla istişare etmek hem psikolojik hem de manevi açıdan daha faydalıdır. İşin varacağı yerin yapılan yorumlardan etkileneceğinden endişe ederek bu konuda dikkatli davranmalıyız. Hadiselerin güzele doğru yol almasını istiyorsak iyimser yorumlarımızla akışa katkıda bulunmalıyız.

Kur'an-ı Kerim'de olayların yorumunun özel bir ilim olduğu, "te'vîl-i ehâdîs" kavramıyla ifade edilmiştir. Bizler de yaşam rüyamızı -uyanık olduğumuz hâlde- güzel tabir etmenin yollarını öğrenmeliyiz.

"Mutludur o kimseler ki rüyaları rüyada tabir edildi!"

(Kanatlarını Arayanlar, Arif Nihat Asya)

İyimserlik yalnızca bir kanaat değil, aynı zamanda hadiselerin güzel bir yere bağlanması talebini içeren bir duadır da... Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hasta ziyaretiyle ilgili şöyle bir hatırlatmada bulunmuştur: "Hastaya iyi şeyler söyleyin çünkü melekler sizin söylediklerinize 'amin' diyorlar." (Müslim, Cenâiz, 919).

Hadiselerden uğursuz sonuçlar çıkarmak, onları kötüye yormak psikolojik olduğu kadar manevi de bir sorundur. Bir mesele hakkında "Bu iş olmaz, düzelmez, artık bu böyle kalır." dediğimizde bu, bir dua hükmüne geçer ve bunun birtakım olumsuz tezahürleri meydana gelebilir.

Bir olayı uğursuzluğa ve kötüye yormak dinen sakıncalıdır. Hadiseleri değerlendirirken güzel yorumlar yapmak ise ahlaki faziletlerden biridir. Hayra yormak "İnşallah en iyisi olur!" manasında bir dua ve bir çeşit ibadettir.

Ancak iyimser olacağız diye gerçekleri görmezden gelmemeli, avunma yolunu seçerek kendimizi kandırmamalıyız. Gelgelelim Allah'ın kudretini ve dilediği anda bizi problemimizden kurtarabileceğini bilerek "meseleyi hayra yorma duası"nı ihmal etmemeliyiz.

Zor süreçler yaşayan bir insana en gerekli yaklaşım, yaşadıklarını öncelikle hayra yormaktır. Ümidi diğer hislerine galip getirmektir.

Yaşadığımız bir hadiseye atfedilmesi gereken tek ve zorunlu bir mana yoktur. Çünkü her hadise görelidir. Kalbimize hayırlı bir yorum yerleştirdiğimizde o, kabul edilmeyi bekleyen bir dua niteliğine bürünmüş olarak gerçeklik süreçlerine etki edecektir.

"Anladım ki dünya bir ayna... Biz iyi, biz güzelsek o da iyi, o da güzel. Biz çirkin, biz kötü isek o da çirkin, o da suratsız. Sana yemin ederim, bu böyle."

(Mesihpaşa İmamı, Sâmiha Ayverdi)

"Ama ben, dünyayı korku duygusuyla değil, güzellikle tanıyorum. Benim ona baktığım gibi dünya da bana bakıyor ve gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?"

(Efrasiyab'ın Hikâyeleri, İhsan Oktay Anar)

Bir hadis-i kudsîye göre Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Kulum beni nasıl düşünürse ona öyle muamele ederim." (Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Zikr, 2). Bir başka rivayette bu hadisin ikinci cümlesi, "Kulum benden hayır beklerse onu görür, şer beklerse onu görür." şeklindedir (Müsned, II, 391). Bu ilahi beyan, insanın iç dünyasındaki değerlendirmelerin hadiseler üzerinde etkin bir rolünün olduğunu göstermektedir.

Allah hakkında hüsnüzanda bulunmanın ve O'nun rahmetinden ümit kesmemenin hayatımıza pek çok olumlu yansıması olacaktır. Rabbimizi nasıl tanıyor, O'ndan nasıl bir muamele bekliyorsak yaşadığımız olaylar da bu kanaatin dokusunu taşıyacaktır. Yorumlarımız yönümüzü belirler, umutla ve iyimser bakmak bizi lütuflarla karşılaştırır.

"Bu mesele beni tarumar etmek için meydana çıktı." diye düşünen biri, hadisenin akış yönünü kendi aleyhinde olacak şekilde yönlendirme hamlesi yapmıştır. Bu zararlı hamlenin sonuçlanıp sonuçlanmayacağı Allah'ın takdirine kalmıştır.

Hasılı yorumlar dualar gibidir. Bir icabet vaktine denk gelenleriyse hayatımızın yönünü temelden değiştirebilecek bir etkiye vesiledir.

Sıkıntılı zamanlarında Rabbine güvendiği ve "Allah bana muhakkak bir çıkış kapısı gösterecektir." diye düşündüğü için çözümü imkânsıza yakın problemlerden kurtulan pek çok kimse olmuştur.

Şu da var ki karşılaştığı hadiseye kötümser bir biçimde yaklaşan insan, kurtulma duası ve çabası konusunda isteksiz kalacaktır, kendini zorlamayacaktır.

İyimser yorumlarımız, kudret tarlasına ektiğimiz tohumlar gibidir. Toprağa ekilenlerin yeşerip ortaya çıkması gibi onlar da gidişatı değiştirebilecek vasıtalardır. Karamsar yorumlarımızın kendimize kurduğumuz birer tuzak oldu-ğunu hatırdan çıkarmamalıyız.

"Böyle sürekli mutsuzluktan söz açıp durman, korkarım ki bir gün seni gerçekten mutsuzluğa uğratacak."

(Yüzbaşının Kızı, Aleksandr Puşkin)

"Şaka maksadıyla bile bıkıp pes ettiğini söylememelisin çünkü bi bakarsın senin bu sözünü ciddiye alan birileri çıkar."

(Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese)

Mecit Ömür Öztürk 
Mutluluğun İnşası
Timaş Yayınları

12 Nisan 2026

TEHLİKELİ OYUNLAR

Öfkelerimi unuturum. Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum. Oysa, birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı, fakat iyi bir oyun. Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lugat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum Evet, ben geldim Bilge. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir."

***

kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi'nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime.

Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?

Albayım! Bu temizliği bir bitireyim göreceksiniz eski mutfak eşyaları bile parlatılınca nasıl güzel olur, bunun da bir estetiği varmış, bir ressam arkadaş söylemişti, Sevgi resimden anlamazdı, ben de azarlanınca Sevgi'nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel olmadığını filan hatırlardım,, neden hatırlardım? neden öfkelenirdim? neden neden...

İçerden çay beklerler, eski çayı dökmeli, iyice çalkalamalı demliği, ben bir çok mutfak eşyasının adını bilmem, ben bulaşık yıkamasını bilirim, hoş görünmesini bilirim, hayır bilmem, şimdi bu meseleyle vakit kaybedemem, hemen çaydanlığı doldurmalı, su ısınırken de mutfağı biraz toparlarım, bu huyum yüzünden sütü taşırmıştım albayım, gene bir tuhaf bakmıştı yüzüme Sevgi, önce demliğin suyunu akıtmalı, içerden sesleniyorlar, acele etmeliyim, onlar da farketmeden temizlemeliyim, geliyorum albayım, temizlediğini söyleme, olur söylemem, inşallah farketmezler, belki de albaylar tarihinin son bölümünü merak ediyorlardır, onlar ne anlayacak? sus öyle söyleme, eski çayı çöp tenekesine dökerim, musluğu tıkamasın, çok düşünceliyimdir albayım, bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım...

***

Evlilik yarışında cansıkıntısı birinci geldi. Çiçek yarışını, bir deve tabanı farkıyla kaybettim. Şimdi, Bilge'nin peşinden koşuyorum; gene ikinci geldim. Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden, ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım? Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır. Hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak?

***

«Bu oyunlardan usandım,» dedi Bilge. «Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni, bir takım dertlerim olabileceğini hissetmeni istiyorum. Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.» Gözleri dolmuştu: «Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.» Hikmet düşündü. Bir süre sonra, «Evet,» dedi mırıldanır gibi. «Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Evet, olabilir.» Gözlerini yukarı kaldırdı. «Neden beni dinlemiyorsun?» dedi Bilge; gözlerinden yaşlar akıyordu. «Üzülüyor albayım,» dedi Hikmet çok yavaş bir sesle, «Beni bırakacağı için ağlıyor.» «Bu albaydan da usandım artık,» diyerek ağlamağa başladı Bilge, «Nerede olduğumu bilemiyorum artık.» «Sizi de elimden almak istiyor albayım, dul kadını da: Kutsal üçlemeyi bozmak istiyor. Bütün bunlara inanmıyor. Yaşamak istiyor albayım: Beni de dünya nimetlerinden biri gibi görüyor. Yaşantısına yeni bir heyecan katmak istiyor: Solup giden aşkımıza ağlıyor. Oyunun dışına çıkıyor, beni de çıkarmak istiyor. Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek. Bir kız varmış, albayım; Bilge gittikten sonra sahneye çıkarak beni anlayacakmış. Aslında böyle bir şeye inanmıyor albayım, oyunlara inanmıyor. Bu kızı hayal etmemi önlemek için, onu bana anlatıyor: Büyüyü bozmak istiyor. İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge’nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge’nin yüzünü göreceğim, bana imkânsızlıkları tanıtan yüzünü.» «Bana korkunç şeyler söylüyorsun,» dedi Bilge ağlayarak. «Ona korkunç şeyler söylediğimi hatırlayacak albayım. Neden beni bu kadar üzmüştü? diyecek. Fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. Sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak. Bir zamanlar uzak bir gecekonduda tehlikeli oyunlar oynanmıştı, bile demeyecek. Neresi tehlikeli? diyecek. Hatırımda yanlış kalmamışsa, diyecek; aslında şöyle olmuştu, diyecek:
Bir zamanlar bir Hikmet vardı. Bu Hikmet, Dumrul gibi değildi, Fikret gibi hiç değildi. Üç katlı ahşap bir evde yaşardı. Bu eve kendisi şey derdi, ne derdi? gecegeldi, geceoldu gibi bir şey işte. Bu gecegeldide Hikmet’ten başka galiba iki şey daha vardı, roman kahramanı gibi iki şey. Bunların yaşayıp yaşamadıkları tam belli değildi. Sanıyorum biri emekli yarbaydı, öteki de boşanmış bir kadın. Büyük romanların kahramanları gibi insanın aklından çıkmayan varlıklar da değildi bunlar. Belki sadece, Hikmet’in çıkardığı gürültü sayesinde ayakta duruyorlardı. Hikmet’in dışında bir kişilikleri yoktu. Ne yaparlardı? Nasıl yaşarlardı? Nereden geliyorlardı? Nereye gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. İşte böyle bir masaldı. Bilge’nin aklından bu masaldan geriye, sadece kendi ağlaması kalmıştı albayım. Oysa Hikmet ağlayamıyordu. Oysa, Bilge gibi ağlayabilseydi, açılırdı. Ağlayamadığı için kapanmıştı, içine kapanmıştı, gecekonduya kapanmıştı.

***

Bir şey yapmalıyım. Bir oyun. bulmalıyım. Sevgi ayağa kalktı, gidiyor. Hayır gitmiyor: Ben gidiyorum, diyor. Bilge de kalkıyor. Beni savunmadın diyor, ya da demek istiyor. Beni yalnız bıraktın, beni savunmadın. Gidin bakalım! Sizi ben mi çağırdım? Evet, sen çağırdın; yalanların bir araya geldi. Seni kimse kurtaramaz. Bütün yakınmaların sahte. Bilge gideceğini söylüyor. Onu daha önce düşünmeliymiş, buraya gelmemeliymiş. Sevgi böyle diyor. Siz konuşun, ben bir sigara alıp geliyorum. Zaten ben çağırmamıştım Bilge’yi, kendiliğinden geldi- Mektup da yazdığımı hatırlamıyorum Bilge’ye. Alçak! Evet alçağım. Konuşacak durumda değilim. Alçaklar yorgun olur. Siz konuşun işte, beni ele vermeyin de ne yaparsanız yapın, Sevgi’ye cevap ver Bilge; senden akıl alacak değilim filan de. Kim gidecek diye tartışıyorlar, ya da onu demek istiyorlar. Bilge benim karar vermemi istiyor. Böylece en kötü sözü söylemiş oluyor. Ona daha önce öğretmeliydim. Prova yapmalıydık. Ben karar veremem. Ben, sadece şaşırırım. Hikmet, kendini küçük düşürecek bir hareket yapmaz, diyor Sevgi. Yaparım. Her zaman yaparım. Bunu sormuyorlar senden. Tartışıyorlar. Küçük düştüğünü görmüyor musun? Görüyorum. Bir şey yapamıyorum, işte Bilge kapıya doğru yürüyor. Gidecek mi yani? Benimle böyle konuşamazsın, diyor Sevgi’ye. Evet Sevgi, konuşamazsın. Sen kim olduğunu biliyor musun Bilge’nin? Biliyor, Böyle yukardan konuşacak durumda değilsin, diyor Bil ge’ye. İkisi de bana kızıyor. Birini savunmalıyım, değil mi albayım? Birini tutmalıyım. Çok gülünç duruma düştüm, değil mi? Bu olayı artık unutamam. Ölünceye kadar unutamam. Ne kadar önce ölsem o kadar iyi. İşte Bilge kapıda, Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Bırak gitsin, diyor Sevgi. Sevgi kazandı. Hayır, olamaz. Buraya gel Bilge. Beni yalnız bırakma. Hayır gidecek, diyor Sevgi. Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? Sevgi ayağını yere vuruyor, burada kalmaya hakkı yokmuş Bilge’nin. Bunu kim öğretti sana? Kimse bir şey bilmiyor. Bağırma. Bağırdım mı? Duymadım da. Hayır, konuşmadım; sustuğum için oyunu bozdum. Bazen de susmak bilmem. Bilge, Sevgi’nin davranışını çok çirkin buluyormuş. İkinizden de nefret ediyorum. Bilge gidiyor. Bilge, Bilge, neden yalnız bıraktın beni? Kimseyi görmek istemiyorum. Artık ölmek istiyorum. Her şey çok karıştı albayım. İstediğim gibi olmadı albayım. Yanlış zamanda sahneye çıktılar. Artık aklıma bile hükmedemiyorum. Beni dinleyen kalmadı albayım. Artık dayanamıyorum. Bir şey söyleyin, öyle susmayın albayım. Bilge’ye, geri dönmesini söyleyin. Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. Alçaklar gibi davrandım. Bilge gitme, diyebilirdim. İşte benim de ne olduğum meydana çıktı. Hiç bir Hikmet gibi davranamadım. Alçak Hikmet VII! Geber! İşte balkondan kendimi atıyorum albayım, onu öldürüyorum. Ne dediniz? Biraz hava mı alayım dışarı çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiç bir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge! Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi; bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkânsızlık duvarının önünde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı, bu duvara vurup parçalamak istiyorum. Başım ağrıyor albayım; biraz yürümek, biraz kendime gelmek istiyorum. Şimdi ne olacak albayım? Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım? Aslında kötü bir oyun oynamıştım, kötü bir niyetim yoktu. Sizinle de oyunları düzeltmiyor muyduk birlikte? Bilge de anlamıştır canım. Birazdan gelir herhalde, değil mi? Yoksa eve dönüp beklesem mi onu? Ben de kötü davrandım ama albayım. Böyle oyun da olur muydu? Utanıyorum kendimden albayım. Üstelik utanmadan bu kalabalık caddenin köşesinde duruyorum. Belki de artık herkes öğrenmiştir. Herkes birbirine anlatıyor. Beni görünce de belli etmeden gülümseyecekler. Ben dünyayı kirletiyorum albayım. Hiç olmazsa kimseye belli etmeden bekleyebilsem burada. Kendimi gizleyebilsem. Yakamı kaldırayım da beni tanımasınlar. Acaba ölürsem çok üzülür mü albayım? O zaman koşup bana gelir mi dersiniz? Siz çok ağlarsınız biliyorum, albayım. Fakat sizi hiç ağlarken görmedim, biliyor musunuz? 

Tehlikeli Oyunlar 
Oğuz Atay 

30 Mart 2026

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl yeniden üretir, sürdürürdü? Ölürken bile yaşamı bir yanında sürdürmekte -şu ya da bu biçimde, ama kesinlikle- sürdürmekte olduğumuzu bilmemiz gerekir.
*
Kokularım, seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, en gizli tadını tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde “Uyanamadın mı daha?” dediğim zaman “Ne gereği var?” diyen ilk insansın bana.
*
Eren en delici, en dost bakışıyla bakıyor gözümün içine. "Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. 'Unutmamağa çalışacağım' diyebilmek isterdim, ama..." "Deme. Her şey, sırası gelince olur... Daha önce de söyledim sana. Senim yaşındayken bana böyle şeyler söyleyen bir dostum olmadı. Sen, hiç değilse, bunları daha önce işitmiş olacaksın."
*
Başkasının bize kurduğu düzeni bir vakitler ne kadar yadırgadıysak, bir yaştan sonra, kendimize kurmuş olduğumuz düzeni de bir o kadar aykırı bulmağa başlarız galiba. İşin tuhafı o düzenin rahatlığıdır bizi tedirgin eden.
*
Umduğumuz, düşlediğimiz hazları, güzellikleri, hattâ, kuru kuru dinlenmeyi bulamasak, gerçekleştiremesek bile, bunları bir yıl erteleyerek, yani umudumuzu gene de yitirmeyerek kalkar gideriz buralardan. Elbette bir yıl sonrayı şu an gibi düşünerek... Sokağa çıktığımızda düşüp ölebileceğimizi, ölüp düşebileceğimizi usumuza hiç getirmediğimiz gibi.
*
İnsan yaşlandığını bilir elbet. Ama olağan durumunuz sürüp gittikçe değişişinizi siz farketmemişsinizdir. Ellerinize, ayaklarınıza bakmışsınızdır, değiştiklerini görmüşsünüzdür elbet, aynadaki yüzünüz gibi. Ama, süregiden daha mı baskın çıkmıştır, nedir? Birden, başkalarının bakışının önemini anlarsınız. Sizin gibi bakmayanların bakışını sezersiniz kendi bakışınızda... Dışarıdan içeriye bir şeyler sızıvermiştir.
*
Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine..Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.
*
Küskünlüğü unutturacak tek yolun, sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kırdan geçtiğini anımsarız. Bir daha. O kırda yürüyüveririz bir an.
*
Acı, başkalarının ki olunca, duyulmaz elbet. Sevenleri, olsa olsa, acıyı çekeni anlamaya çalışır. Ne gereksediğini düşünürler. Acı çekinin gereksidiğini verebileceklerse ne ala, yoksa çekilmelidir aradan. Avutmalar, acıyı paylaşmalar, boş şeyler. Güçlük, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın da olanaksız görünmesinde. Sakat olan kişi başkadır. Onun karşısında ne yaparsak yapalım, nasıl bir tutuma karar verirsek verelim, yaptığımız yalan olacaktır, en azından yanlış olacaktır. Çünkü biz, onun gibi değiliz
*
Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı dü­şüyoruz? Herkes herkese yabancı. Ya da, hemen hemen öyle.
*
Çok eskiden, çok uzakta, pencereden bakarken, bulutsuz bir yaz gününün öğle sıcağında komşunun bahçesinde tütmeğe başlayan bir maltız ateşinin ince dumanını görür gibi (durgun, dingin bir havanın orta yerindeki ince, kara, büksül düşü ansır gibi), bir küskünlük kokusunun gelip geçtiğini duyarız içimizden.

Gösterişsiz bulduğumuz için yüz çevirdiğimiz alçakgönüllü özgürlüklerin, önemini bilemediğimiz için kullanamadığımız, kullanmasını bilemediğimiz özgürlüklerin sakat eniği bir küskünlüğün kokusudur bu: Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Hiçbir sözün arkasını getiremiyor gibiyim.
*
Konuşmak güç. Hantal sözlerle yetinmek zorunda kalıyor insan.
*
Şimdiki zamanı, bilirsiniz, yaşamakla kalırız, onu düşünmeğe vakit bulamayız hiç; durmaz, geçer gider. Ondan olacak, ya geçmişi yorumlarız bir yaşam boyu, onu anla­mağa, onda bir anlam bulmağa çalışırız, ya da geçmişi de, gele­ceği de, aralarında sanki hiçbir ayrım yokmuş gibi, aynı hızla, ay­nı şevkle düşleriz, kurarız," diyor; "geçmiş üzerine konuşmak çok önemli bir işimizdir, geçmişle oynamağa kalkmak, herkesin kına­dığı bir şeydir. Oysa hangi anın geçmişi, hangi başka anın geçmi­şine benzer içimizde? Aynı geçmiş olması beklendiği halde?
*
Onunla ilişkinizde, sizin bir türlü sindiremediğiniz bu eksikliği ona duyurmamağa, o eksikliğin farkında değilmişçesine davranmağa kalkışmanız gülünç oluyor. Sizin neyi başaramayacağınızı o çok iyi biliyor, sizse farkında bile değilsiniz; onun bildiğinin de kendi eksikliğinizin de... Ne kadar bilge bu kadın!
*
Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir. Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Ard arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri.. - Her tümce yaşamla birlikte biter.
*
Sevdiklerimizi, alıştıklarımızı görmekten vazgeçme kararı ancak uzun kararsızlıklardan doğabilir. Bir daha inandırmağa çalışıyoruz kendimizi; değişiklerin, değişmemesi gerekeni (çünkü değişmemesi gerekenler olduğuna inanmaktan vazgeçmiyoruz; sevmek, bağlanmak, ancak böyle bir temele oturtulabilir, diyoruz; temel değerlerden söz açmadan edemiyoruz) bastırmış olamayacağına.
*
Küskünlük, dört duvar arasında, bir taşın elle parçalanamazlığıdır.
*
Özgürlüğün bir simgesi diye bakageldiğimiz...
Özgürlüğümüzü budayan, ayağımızı yerden kesmenin güçlüğü mü?
Bundan mıdır düşüncelerimizde, uçma ile düşmenin, olduk olası, bir araya gelmesi?
Yaşamımıza doldurduğumuz, yaşamımızı doldurduğumuz işler üşüşüyor usuma. Vaktimiz azaldıkça ağırlığı artan, umutsuzluğu gönlümüze çöken işler. İsteğimiz azaldığı için gücümüzün de azaldığını sandığımızdan gözümüzde büyüyen "yapılacak iş" yığını...
*
Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı... Ardı yok içi var diyorduk. Ancak girelebilir bir dünya bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde. "
*
Dünya her kezinde baştan başlamalı. Kötülüğün, çirkinliğin, acının kolay kolay ortadan kalkamayacağını bilerek; bildiğimiz için. Sevginin, sevinin her zaman bir şeyleri kurtaracağını umduğumuz için. Yepelek bir dokunun bile bir gün gelir, bir çocuğun gönlünde yırtılamazlığıyla yer edeceğini düşleyebildiğimiz için. Her yanıp kül oluşunda (oluyor çünkü, çoğu zaman oluyor), külleri savrulup gittiğinde bile bir tozandan yeniden doğabilen bir kuşun, kona kalka...
*
Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin —ister içinizden gelsin, ister dışarıdan— sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi —bir kırıntısını bile bırakmamacasına— bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.
*
Ben mesut ona derim ki saadeti ömrü boyunca günü gününe duyar.
*
Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Ne tuhaf bir yaşam bu!... Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda, kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir.
*
Az konuşan, yalnızlığı asıl durumu bellemiş insanların çok konuştuklarını farkettiklerinde birden utanıp susmalarına benzet­tim susuşunu.
*
İnsanın bir zamanlar farkında olduğu bir di­rim dengesi ortaklığının yerini, sömürücülü­ğün, ya da daha kötüsü, aldırışsızlığın da ötesinde bir bakar körlüğün almış olmasını ürkünç buluyorum.
*
Bir "şarkı"sında, Aktunç "Susarsan yalnız kalırım/ Kırmızı kadar." diyor. Ozanla ressamın buluştuğu yer kırmızı... Kırmızı ne kadar da çok! Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı... Ardı yok-içi var diyorduk. Ancak girilebilir bir dünyadır bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde.
*
Gerçekte, aldırışsızlığı tanıma yaşına eriyor olsa gerekti.
*
Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Bir yaşamı sürüklemek miydi? Yalnızlığın, kopmuşluğun, yabancılığın alabildiğine özgür tozuna gömülmek miydi?
*
Sevdiğinin elden gittiğini duyan kişi çok kınanır mı, üzüntüsünü böyle dile getirdiği için?
*
Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. 'Unutmamağa çalışacağım' diyebilmek isterdim, ama..." "Deme. Her şey, sırası gelince olur..."
*
Sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluş­maz da. İkisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. Ta­nımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurma­sına meydan vermemeli. Bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. Yılmamasını bilmeli.
*
Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğiniz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş... Sinekler ışığın muştusu gibi; güneşin değdiği yere konup konup kalkıyorlar. Güneş,leşe de diriye de ayırım gözetmeden değer. Ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim... Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizligini öğrenmeğe başlıyor?"
*
Yazılacak, bitirilecek işi olduğu duygusu, ölümü uzakta tutmağa yarar diyenlere katılmıyorum; çok çok, yaşama devinimi içindeki adama, gereksizlikler dönemine girmediğini (henüz girmediğini) anlatır. Bu gereksizlikler dönemine (yaşlı insanın, kendinin de, çevresindeki gürültü patırdının da, kendisini yaşatagelmiş kuralların, alışkıların da gereksizliğini boğulurcasına duyduğu bu döneme) girmiş olmak, ölüm korkusu veren, ölümü “yaklaştıran” bir şey değildir artık. Ölüm kaygısından beter, ölümü özleten bir şeydir çoğu zaman… Yapılacak işler, henüz bir işe yarayabileceğimiz umudunu sürdürdüğümüz bir yorgunluk döneminde, bir yerimizi kemirirken… 

Çoğumuz, tasarladıklarını yapamadan, bitiremeden öleceğini, tasarlamaktan gene de vazgeçilemeyeceğini öğrenmiş olmalı; başkalarına bakmış, bakarak bir şeyler öğrenmişse. Kimimizse dar vakte… Yinelemek gereksiz.
*
Seninle gün boyu, gece boyu bir arada, günlerce bir arada kalmak hem güzel bir şeydi, düşlediğim bir şeydi, hem ürkütücü görünüyordu. Birbirimizden sıkılmamız tehlikesi vardı; sıkılmamızın türlü tatsız sonucu olabilirdi. Sıkılmadım. Üstelik, bu arada yaşamağı bayağı becerebiliyoruz, diyeceğiz. Sen de sıkılmadın sanırım. Ama bütün öykülerini yarım bıraktın. Kim bilir, öylesi daha uygun belki. Öyküler, ancak yazı gereği biter belki de....
*
Birkaç gün önce söylediğim sözleri işitiyorum şimdi sesinden. İkimiz de yangına bakmaktan bir an bile vazgeçmeden. Daha doğrusu ben sana dönüp bakmıyorum. Sesinden, senin de bana bakmadığını anlıyorum. "Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz..." Duruyorsun, ekliyorsun: "Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da..." Bu tümce senin. "Evet," diyorum. Yüzümüze vuran sıcaktan, ışıktan olsa gerek. usul usul dökülen bir ter duyuyorum göğsüme, sırtıma doğru. Şimdi bakıyorum sana, sen de yüzünü suya tutmuş gibisin. "İnelim artık," diyorum, "bu akşam bu saatte biz burada değiliz artık..." Saatler bir daha giriyor yaşamımıza. Son kez bakıyoruz.
*
Her yer, eksiksiz her yer, alevler içinde. Batı kıyısından doğu kıyısına dek her şey yanıyor. Ağaçlar, çalılar, evler, hayvanlar. İnsanlar kaçmış hep. Çatırdılardan, taşların çatlamasından, ağaçların devrilmesinden başka herhangi bir ses işitemiyoruz. İkimizden başka kimse kalmamış gibi bu dünyanın sonuna. Dipte, sahnede tutuşmuş birkaç çalı var. Onlar önemsiz. Sahne duvarının ardındaki bitki örtüsü de alevler içinde, duvardan fırlamış bir iki incir de. Yangın burada bize ulaşamaz, burası yıkılamaz. Ateşin ortasında bir ada. Gülümsüyorsun, gülümsüyorum. Bu kıyamet dışımızda koptu, tek seyircisi biziz. Sanki hep burada kalacağız artık. Bu cehennem sıcağında. Gün doğduğunda tüten yerler var hala ama ateş sönmüş. Ara ara duvarlardan biri gümbürtüyle yıkılıyor. Kemerse, yerinde duruyor. Bir yıkımı daha atlatmış demektir. Şimdi çıkıp gideceğiz. Geride bıraktığımız, bize yılar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik. Bir güzellik daha, demek gerekir. Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?

Bilge Karasu 
Narla İncire Gazel 
Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz.
*
Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
*
Yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez daralırmış, dahası; cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı… Varsın olsun olacaksa o da. Yaşamayı öğrenmek gerek. Bu hesaplar yararsız.
*
Ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…
*
Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor.
*
Okur kitap arar ama kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?
*
Belki de en mutlu masal, birbirlerine saygı duymuş, birbirlerini sevmekle gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmaya çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş olsa da.
*
Kişinin hastalıklarla uğraşması, dışarıdan sızmış bir düşmana kafa tutmasıdır. Yüreğin bozulması ise, kişiyi kendiyle karşı karşıya getiriyor olsa gerek.
*
Tuhaf değil mi, kurtarmak istediği şeyi kurtarmak için ne gerekiyorsa yaptığını sanan kişinin, ömrünün sonunda o şeyi boğmakta en büyük payı kendi eliyle getirmiş olduğunu anlaması?
*
Kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun.
*
Karşılık vermenizi hem bekliyor hem beklemiyorum. Açıkça soruyorum: Siz de gizlice lale yetiştirenlerden misiniz? Çekinmeden söyleyebilirsiniz bunu bana. Lale yetiştirenlerin varolduğunu işitmek başka, bu tutkuyu içinde taşıyan gerçek bir kişiyle karşılaşmak gene başka. Ne olur yalnızlığımda beni yalnız bırakmayın.
*
Sartre‘ye göre ‘cehennem başkaları‘dır. Eliot ise cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir, diyor. Biz bu cehennemden, ancak kendi istememiz, kendi yolumuzu seçmek yetisi ile açacağımız ya da devireceğimiz kapılardan geçerek çıkabiliriz, demiş.
*
Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası.
*
Dehşet verici şeyse, şu: Sen geliyorsun, belli bir yer söylüyorsun; gider miyim diye kendimi yokluyorum, bakıyorum ki gücüm yok.

Bilge Karasu