29 Kasım 2014

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencide
Ger ey mihr-i münîr âh u zârım varsa sendendir

Senin pervâne-i hicrânınam sen şem’-i vuslatsın
Be-her şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâğdır sinem
Çerâğ-ı türbetim şem’-i mezarım varsa sendendir

Gören sergeştelikde girdâb-ı dest zann eyler
Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir

Niçün âvâre kıldın gevher-i gaitanın olmışken
Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir

Şafak-tâb eyledin peymânemi hûnâb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humarım varsa sendendir

Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Mevlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir


Şeyh Galip
       

Tutkularım Bitti

Tutkularım bitti.
Düşlerimden de soğudum.
Sade çilem kaldı bana,
Kalbimdeki boşluğun meyvası.

Zalim kaderin fırtınasıyla,
Söndü gürbüz hâlem.
Üzgün ve yalnız yaşarken,
Beklerim, gelecek mi sonum?

Böyle duyulurken fırtınanın kış ıslığı,
Bir yaprak;
Çıplak dalda tek başına,
Geç soğuklarla vurgun yemiş,
Titriyor, çok geç kalmış.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Gece Bitkilerinden

Gece bitkilerinden korkuyorum,
Hayır, geceleri bitkilerden!
Gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
Bana açtığın her telefon.

İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

An ki fıskıyesi sonsuzluğun
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


Cemal Süreya

Son Çiçekler Hep En Tatlısıdır

Son çiçekler, hep en tatlısıdır,
Ovaların süslü goncalarının.
Onların da ardından anılar,
Hep hüzünlü, ama canlı kalır.
Bir acı ayrılığın anısının, bazen,
Sevecen bir buluşmanınkinden,
Çok daha canlı kalması gibi.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1825


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

http://www.ateslekarsilikveren.com/

Kiraz Çiçekleri

Bu güzel bahar gününde
Niye bize acı veriyorsun
Bu kadar hızlı yapraklarını döküyorsun?
Güzel kiraz çiçekleri
Biraz daha kalarak dalınızda
Sevindirsenize bizleri?


Ki-No Tomonori


Eylülde Unut Bunları Çocuk (Hafıza Kayıpları)

acı bir çaresizliktir gülümsemek dedim
küskün yanlarına mütercim sözlerin kanadı
güldün
acın büyüktür aklına çocuk
acın; acımdır gülüşlü felaketim

say ki bir babayım ve muğlaktır hüzünlerim
düşün ki iliğim
hüzünlü bir kızın yağmurlu sunağıdır
muğlak bir acı ne kadar büyütebilir ki seni
unutma;
acısını anlamsız şiirlerin yüklendiği şairler
Allah'tan almışlardır renklerini
ki Allah'ı severim
ve yine unutma;
şiir bedbahtların işidir


gül kırmızıysa ten ıslıklı bir felakettir
gül varsa...
eşkiya yüreklerini
çocuklukla bezemiş şairler de vardır
ve benim hiçe dair devinmelerimde
şaire ve acıya öykünen sayrı sanrılarım
dedim ya severim Allah'ı
unutma ki;
şiir deliler içindir


gülleri sevme çocuk! onlar kıskansın
yedi karanfilin olsun
düğümlerine aklını verdiğin
telaş bilmez mevsimlerin olsun..
benim de her şeye verecek bir kirpiğim vardır
gözlerimse sana
bütün aylar eylül gelsin diye gelip geçerler
bundandır telaşları
gözlerim eylüldür ve sana kurbandır çocuk!
eylül gelir kalmaz gider
sevimli tortuları gözlerimizde kalır

söyle şimdi;
kuruyan hangi gözlerimi
bir bahara fahişe eskisi diye sunsam iflah olurum
fahiş yanlarımı mukaddes bir kelamla süslesem
ve gözlerimi her defasında
yalancı ve müntehir çiçekler gibi kurban etsem sana
eylül gelir mi yeniden gelirse ölürüm
gelmezse..çocuk gelmezse! !

(bu nasıl yutkunmadır Allah’ım)

severim çünkü boğazımdaki düğümü
’gözlerim yaşlıyken tapılasıdır ve sana kurbandır ‘
kurbandır ellerine ki ellerin yüzümdür
der ve susarım
yoksa bu figan ve öykü içinde iyimser cümleler de kurarım

çıplak ve küfürlü bir bedensin sen bana çocuk!
bense grisiyim eyyamcı eylüllerin
ve rehinesiyim sırtı yokuş takvimlerin
aşığım ve esirgerim fahişeliğimi
hiç bir dudakta yok ağzımın yeri..

'çıt' diye kırılıp düşen bir karanfil kadar kırılganım
unutma çocuk!
şiir şairin fahişe yanıdır
Allah olmasa, kanamaz yaralarım


Hasan Tan


Yutkunma Resimlerimin Öyküsü

boğazıma yutkunma resimleri çiziliyor durmadan
bu tren şu çocuk mavide uzaklaşan o vapur
ayıp ayıp gülümseyen
memeleri çorak kızdan söz etmemi beklemeyin
utanıyorum ötede mızıka çalan yaşlı adamdan

(daha önce de yutkunmuştum
martılar gülümserken)

titrek bir yutkunmak gibi duruyor
karşımda oturan yaşlı kadın
seğiren sol gözüne bin yılların yazgısını saklamış sanki
esaslı ve mahcup törelerden çıkıp gelmiş belli
hâlâ seğiriyor sol gözü
hâlâ mahcup ve hâlâ görücü usulü

(anneme benzetmek istiyorum kadını..
göz seğirmesini)

sarışını kirli çocuk yara bandı satıyor esrik sesiyle
ekmek parası kazanacak; kaygılı
her sattığı dipsiz bir yara açıyor ruhunda
bense sevgilimin göğsünden emiyorum hayatı
bir parazit gibi deviniyorum bu hengamede
ve nerde mahzun bir çocuk görsem
bir suç gibi üstleniyorum her çıkmazı
sevdiğimin saçlarını kuşanıyorum çaresiz;

(çocukların yaralarını kim saracak?
telaştandır soruların bazısı)

'rayını sevmez ve terkedemez bir sürgündür'
demiştik tren için onu geçelim
maviyi yardıkça yaralanan vapur yalnız bir adam hüznüdür
en çok da bir kız çocuğu, 'memeleri çorak'
çocuksa yetim ve işporta bir devinim

(parantez içre yaşam dedik çocuğa
parantezin içi dışından güzeldir bilirim)

işte yutkunma resimlerinin hülasası;
bu tren şu çocuk uzaklaşan o vapur
anneme benzettiğim bir göz seğirmesi
mızıka çalan adam, fakir ama vakur;
ayıbına vurulduğum kızdan söz etmeyeceğim...


Hasan Tan

Çocuğan

bu bir geç kalıştır.
akşam duruşlarında
alna vuran ürpertinin
direklere benzeyen düzenli
gizlenik adamında bir kadın
bir geç kalıştır

taş kapıdan ürkek bir güvercin
aşağı sokaklara uçuşan saçlarıyla
ilk akşam vuruşuna kadar
ardında gizlenir bütün seslerin

bu koşu büyür elbet
geçmiş bilinen çehreler sırasından
açıkça saçları belirir
bir gözleri bakar
dudakları gizlenir ağzına

burada yoğun bir savaştan
inmek gerekiyor
Taşlarla koşuyu
en yakın sonuna
örtmeli
güçleri buğudan atları
kırbaçlarla
kavga gider yol uzayınca
bitirir şarkıyı şapkayla
şaraba sabahsız
uzanan ellere
bir keklik dimdik bakınır
bir kazanca dokunur aklıyla

Dünya
sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı
şehrin torbalanmış sıcağına

kalabalık bir şaldasın
arkandan bir şovalye gelir
üzgün ve eski
zincirlere benzeyen yanlışlarıyla
tutarsa kolunu özgürlüğüne tutar
sen savrulup gülmektesin

dağı anlarım durur kızmadıkça
dağılır buzlar yolları kesilince
akla dümdüz
demir atıp ancak durulan
sedirsiz taş kapıda
sevecen gezdirir ellerini
sürdürür çocuğan çağında
sürmeli
açar ordularını sevgilimdir
kurar çadırını bir tiyatro kahvesine
altıncı kata bir denize yükselir
anlatır haftalarca
telefonda susta duran
kapıda bir saat vuruşunun önünde
silahsız duran serçeyi
sen
bir şehir açsında çevrilensin
bu koşan eski ve solgun
Aşkın
ikinci serpilişin bir yüreğe
tuzaktır adını bildirmek

ama bir şarkıda geçer adımız
sahipsiz vuruşuyla ispanyolun biri
bir balıkla yan yana sorulur

barıştıramazsa bizi
denizler adına ne duymuşsa
hepsini çizdirir ve üzgün
bir kalkışla çıkar karşımıza


Cahit Zarifoğlu

Toprak

Babam hemen hakanolur
kervan yüklü geceyi taşıyan ormanda
bar bar bağırır develerini

Durmaz babam
Öncü seher yıldızından
apaydın olan başını
savaş uçlarında
ölçer soylu oyunlarıyla
düşmanın güzel borazan seslerini

Savaşa gerilir babam
elinde bir karanfille bekler
atılır kentlere

Sular direnir
Çünkü padişah hala güneşe bakar
Akşam geç yürür denize
sonsuz savaşlar kaçan atlar
yük bilek sayısız güçle
açılan bir saray kapısını
kapatır ve padişahlar

sorarlar ava koşan avdan dönen
kanter avda koşan mızraklarını

Sancılı bir duruşla taştan çocukların
serce dolu bavullarını
açarlardı seccadeler şehzadelerin
artist sessizliğine

son büyük soygun son büyük insanın
içinde yaşatmak duran
sayısız ince parmaklarını
medrese parmaklarını
vakıfhan parmaklarını
...ve barış parmaklarını
palyaço resmen saklı maşalarla
taşır sehpalara

oysa babamla bir kraldı anam
ilk ve sonsöz kitap açardı önüne
Adını ona göre koyardı
bir şehrin
ve  şehri kendine getirenlerin

İnce ve alabildiğine
giyinip kuşanıp ağlıyan
her bakışın dışında duran kadını
sessiz ölümlere çağıran ben
tık nefes ölümlerimle
sıradaysam vahim bir gerçeği
geçer ve titrek seçişimle
bütün bir insan çarpıntısını
şurda
hani şu dokundukça
yalnızlık değeri azalmayan
bir çocukluk gecesinde gamzeler

bir ilkbahar parçası ve hançerede heceler
senin aklında pusuda serüven
benim beklediğim (şal gezisi
uçurtmaları) seçerler
takarlar peşine
çocuğunu kanla seven
suya karla yürüyen
yağmuru sımsıkı tutan bulutun

bu sal benim  canıma yakışan
bir sabaha yaklaşır
gidip alınır bir ev gibi
çağırır barıştığını
şapkalarına atıp hafif
kuş gibi asılan insanların

Kuş
ürpertir ağzında
ağaçsız insanı
imkansız erkek büyük ağlar
buzlarda

baş taşlaşır
ağrıyı kolay kazanır gibi
kadında dur erkekliği söyle

daha su balık ve yosun var
peşinden demir alıp demir atılan
bir takım ürkek beyaz kollardan
çıkan yola koyulan yükselen
yetişen ve koybolan
ne kadar rüzğar varsa
ölülern akan ırmaklarıyla
tekrarlanan dağları

Orada besbelli ölmekle sular boyunca
şaşmadan beklenişin
Ne kadar vardığı onlar varsa
Bütün onlar
fazlasıyla evlerindeler
ve yüksek sarnıçlı kalipsoları
denizin altına bir bulut şeklinde
indirir yağmur

gemileri hesaplayan
şehirde sinsi seslerini insanların
denizin zahmetsiz
hayatın hayuhayhayla tuttuğu
ki onlar süslenme odalarıında
aynaların içinde kendi ölümlerine
Makyaj

Bilmezler
Oysa onlar söylesin
yanılmışların hanisi
hangi vahşi hayvanın
hangisi o kadar benim

Bu bensem
gelişim gidişim bir şikayetse
katlanıp küreye
uzanmış uzun gövdemi bir yatağın
ölümü süsleyen secdesine
durmuşsam kapıya çağrılan karaltının
omuz başından uzakta bir şehir
tastaman bir şehir geliyor omuzlarını titretip
bir yanlış doğru olmayan anne gibi
gizlenmiyor bu asır onun başından
güneşte dipsiz kova beni seçmiş beni seçmiş

canlı canlı ağlayan hücrenin
huyunu ve öz toprağını
yoklayın siz çok yorgunum ben bakınıyorum
saniyen daha solgun daha içinden çıkılmaz
gün doğumuna hazır bir bardak çay
bir büyük bardak mitralyöz

Bir dolmayan yanımız
bir de hergün korkudan bir şeye
dokunup kalıyoruz
kanımızdan zehirli bir iğne geçiyor
ve güneşten korkuyoruz.

Bunlara benzer bir yüzüm var
her virajına insanlar devrilir
ama soylu deyince ben
içerde kalmış bir insanım

Taşırlarınıza bunun için
hem kendim binmiyorum
hem söylemezdim
nedir sormazdım
birşey durunca
kaçarsam su koşmak
bilinen birşey midir

bir köpeğin yeni doğmuş
konuşmayan eniklerini iskelede bir adam
korkunç bir sepete mi koydu
onları
denize o mu götürüyor

peki
ben kimim


Cahit Zarifoğlu

Ayaküstü Arabesk Sayıklamalar

Uçuruma yazıyorum artık her şiiri
şuaranın duyum eşiğine
sarısına eylülün; ter ve şehvet kokan
usulca aralansın diye gizemin perdeleri
adınla başlıyorum her sabah hayata
ölümse imgenin ayrılığa durduğu anmış
senden sonra maverada diz çökmüşüm leylican

Gidersen annesiz kalırım demiştim
gittin geceyi örterek titrek öksüzlüğüme
gül de esirgiyor artık soluğunu
manolyalar küsmüş bir de krizantem çiçekleri
ayın da yarısı tutsak bu gece
alıp gitmiş başını bahçıvan
şakağı acıdan kararsız bir çocuğum artık
öyle yadırgı bakma bakma nolur leylican

Sığın şimdi felsefeye
gitarların mistik tellerine sığın
ve unut tebessüm isteyen renkleri
şehrin kasıklarını göm asi gözlerine
ve şiirde unut perçemi kanlı çocuğu
elbet uçurtmalara yataklık eder uçurumlar
ve elbette yürek mumuna teslim olur rüzgarlar
ne de olsa vefa denince dağ gelir akla
İhanet denince insan
kırdın beni küstürdün gözlerimi
zeytin dalı hançer yedi leylican

dövün şimdi ve yol saçlarını hicranın
suların bıçkılanmış ezgisini söylesin gözyaşların
çağır bütün imgeleri ve kırık ezgilerini gitarların
ki saçlarında umudu saklasın şiir
ve çağır bütün mısralarını şairlerin
anladım ki en çok seslenirken acizdir insan
ve anladım ki zamanın yankısız çehresidir ömür dediğin
belki bulur aksini bir yerlerde sesin
hangi kırık ezgide akort bulabilir ki tenin
ben susmuşum
erinme sen giderayak şarkı söyle
madem gittin güle güle leylican

nasıl yakışırsa bir çocuğun ağzına anne sözcüğü
öyle sayıklayacağım gözlerini
yine de hiçbir sağanakta ıslanmaz gül kurularım
nasıl sevimliyse bir fahişenin ağzında ilahi bir tebessüm
ve nasıl küserse Allah’a bir insan
ben de öyle küsmüşüm
işte öyle leylican….


Hasan Tan




Su

Taşlanan kadınlar yankır
girdap duvarda ve sırları çözük aynalar
bir aynanın civarda hayvan otlağındaki benzeri
yüzler kuyuya inen gözü terkeder
sıcaktır orfe yaklaşır
kavalsız ve çılgınca döner kaderine bir kez daha bakar
açlığa üşümeye kartalın alnında duran yıldıza
bir  kere daha daha yalnızlığa
kati ve aşk geçerliliğini ortaya koyarak
ulusal ve benci iki  çingene arasında
bir kere daha yalnızlığa
atılarak

Yerin içinde yüzlerle hücum
bütün özentili yekinmelere doğru karşı
bütün nedensiz gençliklere doğru karşı
bütün...............doğru karşı
aç olan karın
soylu olan yoksulluk
ve mızrakla gelen alın

yerin gezisinde insan vardır
ağulu bir diş put taşında
doğacak çocukların toplandığı çadır taşında
ava çıkmıştır

Aşk tunç çekmiştir bizle olan sırttına
birbirini çaresiz bırakan çehrelerin
yaralı ceylanı bulup tepindiği
(Fırat birden bire kaybolur bir mağarada)
sevenin kurbanla alınıp kurbanla ödendiği
güneşin aşktan sudan ve topraktan
daha hızlı yöneldiği

raskolnikof
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.

Güvercinler toplandı sofralar kuruldu
Ağaçlar bahçede kızgın güneşle çatıldı
Elma tadları ağır ayrılık tadları
Yalnızlıkla toprağa savruldu

Katerin açık kollarıyla yaklaştı üç tuzaklı odalarıyla
mükemmel bir karpuza yaslanmak
suya çağrılmak
bir de içindeki ziynetleri hor görmek iyice

oysa güneş ağırlaşsın siyah saçımız uzayan başımızda
alnımızın dibinde kalsın seçkin ve Horasanı kayıran
                                                        gözlerimiz
Hiç akla gelmedi
Beraber kırları hüznü  atmaya yarayan bir  annenin
dallara takılıp ağrıyan yaralarıyla yattığı

gerçekten canlı göğsü boğucu çaylarıyla
akşam suyunda bir sütun mermer içmiş
her erkeğe bir yılan üfürmüş

2

Ciğerlerde ölüm akar
Çeşme
İnsan hesapsız çocuk üfürük
kendinde olmayan gürz kapanan ayna

mektep taze ekmek dilimi zeytinin içindeki bağırgan
ölüm
sıkışmış aramıza
sandalyenin dibinde mi
dudak sıcak çay bardağına kapanırken
salıncak onunla içten içe anlaşma
cevizin ipi tıtan çocuğu kayıran dallarında
yeşil yaprakta veba
ölüm evin hangi bilinmezinde ya da açıkca
küçük kardeşin avucunda mı

uzak insan sahillerine
kelimeyi dolanan dillere
taşıdılar zeytin
kahvaltı ve zeytin
sofrada üç büyük zeytin üç kanlı bakış

Ölünün ağzına zeytin kondu
şiş dudakların arasına
sonra geniş omuz yaralarında
adamlar kırılan camlar taktılar

3

İnanç yiğit ev sorardı bulup konaklardı
Kanlı göz ufuk tarardı
Cürümlü başta her geyik akışında
Örtülür dudaklar çünkü kalbe çarpılırlar

el gezer tenhaları dolanır ufak tüyler
ve tüyler ki ateşle diklenirler
kendi namlarına egemen olarak
üşüme kabarcıkları tad kabarcıkları

ürpermelerle unutkanlık
yerin bir zaferle doğrulması cürme katık olarak
dantel kalb vurması su kapları
ıslak naylon örtü ve ıslak cimrilikle
ustalıkla yaprağa ilave peçete
yorgun ve evvelden haber
sonra saralar
sıradadırlar

Kapılar baskıyla kapalıdır
onlar yontup hamam kapılarını
kulaklara ses kutuları
Ormanlar avazlarıyla parke taşlar
Kurtlar
Yıldırım
Avizeler

Orada köşelere düşler yerleşir yatakları kollar
Uyku canavar kıvrımlı batarlı saldırır
Ev tilkiyle sarılır kuşatılır
Yorgun bir masal uzakta kaybolur
Kulaklarına yosun ve balık biriken çocuklar
Toprağın rengine katılan
Hızla yorgana atılan
Göğsümüze sırtımızaateş bastıran
Örtünen çıldıran çocuklar
La onlarla alev açıyor her yanımız
Anlaşalım

4

Denizde büyüyen av hayvanı
suları derin denizleri boyıyan mürekkep hayvanı
uzatır  gözlerini ince çalgılar içinde şavaşlarla
tiz sesli yuvarlak ağızlarıyla
bu kez bu alçıyı donduranla
kapalı denizlere kapılıp açık okyanusta
kayalardan inen hızlı koşan bağırlar
ayakta durlar
KALKlar

oturun babamı
ben güvercin saçlı çocuktum
buzlardan başlayıp vurdular
dağların yabani timsahında

sanatın fiziksel geçerliliğe kadar
vurdular
babam up uzun yatandı kumda
ölü ve uzaması birden duran saçlarıyla
çünkü öylesine kendi ölümü

başını yastıklardan kaçıran uykulu başını cümle odalardan
hep kumlar vardı çünkü uykuya yaklaşırken
üzülecek ve sevinç duyacak yerlerde
dudakların içinde kulak yollarında
adamın öldürülüş sesi
sofadan sokak kapısından
pencereden kumluğa okyanusa
ahrete olan dostluğumuza yakınlığımıza


Cahit Zarifoğlu

Gülcemal

Gülcemal geçiyor gözümün önünden
Geçip gidip Boğaz’a dalıyor
Arkasından bir sürü martılar
Bir ilkyaz sisi
Ve bir sürü gözyaşları…

Nereye böyle nazlı gemi…

Toplayarak geçmişin bütün izlerini
Bordasına yığarak anıları ve acıları
Daldın yine Boğaz’ın karanlık sularına
Nereye böyle yine
Yine Beykoz’daki evine mi?

Görüyorum gidiyorsun bütün güzelliğinle

Ey Gülcemal!
Adınla yaşa emi… Geçmişin bülbülleri
Çamlıca tepesinden seni gözlüyor
Türküler söylüyorlar, seni seviyorlar
Ey nazlı gemi.. Ey hayalet gemi
Geçmişte bıraktık bütün gidenleri..

Gülcemal…

Adınla çok yaşa emi!


Erdal Ceyhan

Geceyarısı ayazında

Geceyarısı ayazında
Korkuluğun gömleğini giyip
Uyuyacağım.

Matsuo Başo
Çeviren:Erdal Ceyhan

Ve Sonra

Zamanın
o gizemli yolları
yokoldu.

-Geriye bir çöl kaldı-

Tutkuların çeşmesi
kalbim yokoldu.

-Geriye bir çöl kaldı-

Şafağın izleri
ve saf öpücükler yokoldu.

-Geriye bir çöl kaldı
uzayıp gider bir çöl-


Federico Garcia Lorca
Çeviren:Erdal Ceyhan

Yedi Fincan Çay

İlk yudum dudaklarımın ve ağzımın pasını alır
İkincisi yalnızlık üzüntüsünü alır götürür
Üçüncüsü ruhumun kuru kaynaklarını harekete geçirip
…..nice hikayeler anlattırır
Dördüncüsüyle hayatın acıları tenimden ter olur uçar
Beşincisiyle kaslarım dinlenir, kemiklerim yumuşar
Altıncısıyla ölümsüz atalarıma giden yolu bulurum
Yedinci yudum; Almayayım kalsın! Alsaydım
Taze rüzgarın kanatlarımı okşadığını duyacaktım
Penglai‘ye doğru gidecek daha çok yolum var.


Lu Tong
Çeviren: Erdal Ceyhan


    

Uzaklardaki Birine

Seni unutmak istiyorum, fakat boşuna
Bırakıp gitmek istiyorum, fakat yollar kapalı
Omuzlarımda da bir çift kanat yok
Saçlarım zaten beyazlarla kaplı
Öyle durup düşen yaprakları seyrediyorum,
Bazen de kulenin en tepesine çıkıyorum
Akşam karanlığında gölgeler iniyor öylece
Sonsuz bir hüzün gelip oturuyor gözlerime.


Po Chu
Çeviri: Erdal Ceyhan




Göle Bakmak

Göle bakıyorum görmek için gölgemi sularda
Saçlar ak pak olmuş, yüzüm beyazlaşmamış ama.
Gençliğimi yitirdim ve artık bulamam bir daha
Boşuna çaba, suları karıştırmak boşuna!


Po Chu-I

Tipi

Tipi var dışında penceremin
Sobaya karşı elimde kadehim
Balıkçı sandalım yağmurda ne yapıyor
Uykusunda güz nehrinde sürükleniyor.


Du Mu 
Çeviren:Erdal Ceyhan

Eşime

Beyaz saçlarımın arasından bazen söylenirim
Kadınım sorunlarımı benimle paylaşır
Lambanın altında elbiselerimi yamar
Küçük kızımız yatağında oynar
Perdelerimiz ve sivrisinek tüllerimiz eskidi, soldu
Güz soğukları iyice yorganımızdan içimize işliyor
Fakat O’nun yoksulluğu daha da kötü olabilirdi
O, Qianlou ile evlenmediğine dua etsin.

Po Chu
Çeviren: Erdal Ceyhan

Geçmiş Yinelenebilir mi?


Bir filmi birçok kişi seyreder, ancak her izleyici filmden aynı biçimde etkilenmez. Çünkü izleyicilerin farklı geçmişleri, farklı ruhsal yapıları, farklı kişilikleri vardır. Öte yandan, bir kişi bir filmi ikinci kez izleme fırsatı bulursa ilk izlemeden farklı bir süreç yaşar. Belki filmden yeni tadlar alır, belki de önce neden beğenmiş olduğunu kavrayamaz bile. Çünkü iki izleme arasında kişi yeni deneyimler yaşamıştır, artık o filmi ilk izlediğindeki kişi değildir.

Bu sürecin bir başka boyutu da kişilerin gösterim sırasında filmle, daha sonra da birbirleriyle iletişim kurmalarıdır. Bu etkileşim, sinema filmini cansız, selüloid bir şerit olmaktan çıkarır, canlı toplumsal bir olaya döndürür. Bir film, her seyirci için özel bazı anlamlar taşıdığı gibi, aynı seyircinin filmi her izleyişi de birbirinden farklı, özgül olaylardır, yani aynı filmi iki kez seyredemezsiniz.

Bu etkileşim biçimi diğer sanat ürünleri için de geçerlidir. Aynı şiiri yirmi yaşında okumakla kırk yaşında okumak kuşkusuz tıpatıp aynı etkileri yaratmaz insanda. Her okuyuşta farklı tatlar alınan şiirler yüz yıl sonra da okuyucu buluyorsa, bunlar büyük yapıtlardır. Yüz doksan yıl kadar önce doğmuş, yüz elli yıl önce ölmüş olan Puşkin’in şiirlerinin kişileri hala etkilemesi bunun bir örneğidir.

Tılsımım, Koru Beni‘de (*) tartışılan temel sorun da budur. Gazeteci karı-koca Dimitriyevlerin Puşkin Şiir Şenliğini izlemek üzere geldikleri Boldino’da her köşenin Puşkinle dolu olduğunu gözleriz: Çevredeki kişiler, köylüler, ziyaretçiler, sanatçılar hep birlikte ama herkes kendine göre büyük ozanı anmaktadır. Öncü bir tiyatro grubunun sahnelediği oyun, bize bütün bu törenlerin aslında geçmişin aynen yinelenmesi olmadığını, yapılanların bir tür sahneleme, öykünme olduğunu anımsatır. Puşkin yüce duyguları yaşamış ve en uygun biçimde onları anlatmıştır. Herkeste uyandırdığı ortak etki, bu duyguların evrensel insani özüdür. Yeniden yaşanabilecek olan da bu duygulardır, Puşkin’in yaşamının yinelenmesi değil.

Aleksey Dimitriyev’in karısıyla Klimov arasında geçenler, bir bakıma Puşkin’in yaşamından bir kesitin aynen yinelenmesi yoluyla ozanın anılmasıdır. Ama Alekseyle Klimovun düellosu yüz elli yıl önce Puşkin’in ölümüne yol açan düellodan çok farklı olacaktır. Aynı düello da iki kez yaşanmaz. Büyük sanatçıların insanlara öğrettiği, yaşattığı insani öz, duygulardır. Yani bir şiiri okurken, bir filmi seyrederken yeniden yaşanan şey, duygulardır, olaylar ise bir kez yaşanmış ve tarih olmuşlardır.

Güzel oyuncuların başarılı oyunları, seyirlik nitelikleri, göz kırpmadan izlenen kurgusu ve insani olanı tartıştığı felsefi özü ile Altın Laleyi haketmiş olan Tılsımım, Koru Beni, yılın hem en iyi, hem de üzerinde en çok durulacak filmlerinden biri olmaya aday. Bu filmi izleyin, hem de dikkatle izleyin.


Hüray-Caner Fidaner
Sinemadan/Videodan
Bilim ve Sanat
Kasım 1987, 83:51


(*) Tılsımım, Koru Beni, (Hrani menya moi Talisman), Yön: Roman Balayan, Oyn: Oleg Yankovski, Tatyana Drobiç, 1986 SSCB yapımı (1987 İstanbul Sinema Günleri, Altın Lale Ödülü)

Soğuk Dağ

Soğuk dağ giderek koyu yeşile dönüyor
Bir türkü tutturmuş da sonbahar ırmağı akmakta
Bastonuma dayanmışım küçük kapının altında
Yaşlanan Ağustosböceğini dinliyorum epil epil rüzgarda.


Wang Wei

Uçuyor Troyka Yel Gibi

"Koru Beni, Tılsımım"


Koru beni, tılsımım,
Koru beni, izlenip örselendiğimde,
Koru, pişmanlık ve telaş günlerinde:
Bana kederli bir günde verilmiştin sen.

Çevremi kuşattığında
Kuduran dalgaları okyanusun,
Bulutlar fırtınayı patlattığında,
Koru beni, tılsımım.

Yaban ellerde yapayalnızlıkta,
Koynunda can sıkıcı rahatlığın,
Savaşın kızıştığı anda,
Koru beni, tılsımım.

Kutsal ve tatlı aldanış,
Büyülü yıldızı ruhun...
Gizlendi benden, ihanet etti...
Koru beni, tılsımım.

Bırak, tazelemesin bellek
Yatışsın sonsuzca yürek yaralarım;
Elveda ümit; uyu, istek;
Koru beni, tılsımım.


Aleksandr Puşkin
Çeviri: Ataol Behramoğlu

Yirmi Bir Yaşında

Tam yirmi bir yaşımda işittim
Akıllı bir adamın dediğini:
“Tacını, tahtını, malını mülkünü ver de
Fakat sakla beynini kendine
İncilerini dağıt, elmaslarını
Fakat düşlerinden vazgeçme.”

Ne yazık ki yirmi bir yaşında
Kavak yelleri eser insanın başında.
Tam yirmi bir yaşımda
Bilgenin yine dediğini işittim
Göğsünün altında çarpan kalp
Boşuna verilmemeli
Niceleri iç çekerek bunu ödedi
Pişmanlıkla satarak yüreklerini.'
Bugün tam yirmi iki yaşındayım
Ah, bu sözlerin doğruluğunun şimdi farkındayım.


A. E. Housman
Çeviren:Erdal Ceyhan

Gidiş

Biraz önce senin dağdan aşağı gittiğini gördüm
Batan güneşin altında küçük kapıyı kapattım
Gelecek ilkyazda elbet çayırlar yeşerecek yeniden
Ama bir daha dönecek mi uzaklara giden?


Wang Wei

Bir Çiçek

Bir çiçek gibi görünüyor, fakat değil
Sis gibi görünüyor, fakat değil.
Tam geceyarısı geliyor,
Sabahleyin gidiyor,
Çok sürmeyen yaz düşleri gibi geliyor
Ve sabah bulutu gibi gidiyor:
Onu bulmak ne mümkün.

Po Chu-I
Çeviri:Erdal Ceyhan

21 Kasım 2014

ürpermeyen kalp

Hutbede Hoca efendi, Peygamberimizin; "Allahım ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, fayda vermeyen ilimden ve bu dört şeyden sana sığınırım." Hadisini zikretti. O sırada bu hadisin "ürpermeyen kalpten" ifadesinden gözyaşı dökerken, bir yandan da; 'yanımdaki namaz kılan biraz ileri gitse ya, duvarın dibine sıkıştım' diye düşünüyordum.

17 Kasım 2014

Ölüm Noktürünü

seninle karşılaşıp solduğum andı ölüm
yüzüne baktığında tutuşup yandı ölüm

çoğaldıkça çoğalan bir sevda ülkesinde
ellerine dokundun; sana inandı ölüm

o efsunlu, yağmurlu, hercai gözlerinden
uçan kelebekleri mutluluk sandı ölüm

akkor dudaklarından ağı düştü içime
yollarında yürürken sanki insandı ölüm

viran eylediğin gün yorgun hayallerini
ayrılıkla, hüzünle, aşkla sınandı ölüm

bir ömür vuslatını bekledi boynu bükük
bilmem ki aşk uğrunda neden kınandı ölüm

süründü yıllar yılı karanlık köşelerde
benim gibi kıvrandı, kahra dayandı ölüm

her akşam tufanında harap oldu güneşim
gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm

sensizliğin en ağır fermanıydı içimde
dudaklarımdan sızan bir damla kandı ölüm

ölüm seni sevmektir bir celladın elinde
bilmem hangi yürekte böyle sultandı ölüm


Nurullah Genç

Hüzün Çocuklar İçin Arada Bir Yaşlılar İçin Sürekli

hüzün çocuklar için arada bir, yaşlılar için sürekli
atılan ağı dolduruyor ırmak
balığı deniyor terzi
yüreğini iğnesinden kurtarıp pazarları
ben sevgilenmeyi denerdim, bıraktım şimdi
gerçek derliyorum, ipe diziyorum
beni doğrulayanı seçiyorum
bir o kadar beni doğrulamayan
kuşkulansam, kuşkulanmıyorum o zaman
caymıyorum kendimi doğrulamaktan

bir atlayıp iğnemi bir batırıyorum
terziyim hafta başı balığa çıkamayan

göğü atlıyorum. geniş göğü,
ferah balkonları atlıyorum
mutlu çocuk yüzlerini atlıyorum
atlıyorum suyu, soluyan diri atları
yaylaları ormanları atlıyorum da
varıp ellas'ta duruyorum.
gecenin ellas'ında
iğnemi, benim iğnemi ellas'ın yakarısına:
-inişlerde dolgun diri salınan
mısırları boyayacak mısın?
ay sarı ay, usul ay
dağıtacak mısın gökyüzünü orda burda
eski duvara, tahta çite, asma köprüye
ay sarı ay, usul ay
kavruk, kara, yorulmuş ineğimi
tazeleyecek misin?
patikayı düz edip uçurumu örtecek misin?
ay sarı ay, usul ay

hüzün çocuklar için arada bir ve yaşlılar için sürekli
bence oyalanıyorum, terziyim daha
balığa çıkmasam bile hafta başlarında
bir batıra iğnemi, bir batırmaya
oyalanıyorum
beni doğrulayan ve doğrulamayan hepsi bir arada

hüzne az bir şey var, yaşlılar için olan


Gülten Akın

Bağlar

Solmamıştık daha çağla zamanlardı
siz ikiniz getirdiniz kücük kızlar
birinizin iri mavi komik bakışları
öteki sessiz edilgen

mavi, taklidini yapardı dünyanın
dönülmez yerlerden Ulvi Uraz esintisi
abla kabuğum içine
sığdıramadığım neşe
müzik odasında kaçak dakikalar
pencerede diz boyu çayırla
arka bahçe

o günlerden bu günlere
siz neyi taşıdınız
ben neyi taşıdım?

vardı bir şeyler elbette
o zaman da vardı
ama Afgan şehirleri
masal olmamıştı daha
Iraklı çocuklar, anneleri...
Irak kül, Irak yıkıntı
Ortadoğu yara dünya

Şimdi gündüz sanki yokmuş
atlayıp geçiyor gökyüzü
geceler düş düş düş
yuvarlağın bir yerinde
durmadan büyüyen kara leke
Leke haşindir, bakanı incitir
yaralar göreni
körlüğü yarattı ilkin
o yüzden medya

o günlerden bu günlere
siz neyi taşıdınız
ben neyi taşıdım?

Ziverbey köşküne bitişik duran
bir evdi Istanbul
güllerle çığlıklar arasında
körmüşüm, kördüm ben o zaman
güneş dışımızdan geçip gidiyordu

Sıcak yapı soğudu mu
ziyadesiyle soğur
ağız sımsıkı kapanır
göz artık göz değildir

o günlerden bu günlere
siz neyi taşıdınız
ben neyi taşıdım?

Çölden toz da yağdı
üstümüze sonunda
denizler çekildi, ırmaklar soldu
toprak çürüdü

siz neyi taşıdınız
ben neyi taşıdım?

yaşlı bir şairin gösterdiği uçlar
kilise müziği, siren sesli küçük oğlan
kır menekşeleri, Halep asması
kavaklar, zeytinler, rüzgâr
hindiba toplayan çingene kızı
puhu kuşu
ağır taşlardan geçirilen su
henüz duruyorken...

bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı


Gülten Akın

Beni Rüzgara Verme

Öfkeli bir deniz gibi
Üstünden atma beni
Yazdığın gibi silme

Yumlama parçalama
Ne yapsam kırılmaz diye
İtme koca dağlardan
Gidip gelip ağlatma

Bu bensiz yapamaz de
İçinin derinlerine sakla
Gösterme kimseye beni
Gönlünde tut bırakma

Kuşlara parçalatma
Çöllere koyup dönme
Gözden çıkarma beni
Tam her şeyimi aydınlatırken
Yeter bu kadar deyip sönme

Bir gidip bir gelip
Çocuk gibi oyalama
Korkutma yıldırma beni
Beni sakın bırakma


Afşar Timuçin

Yazarlar ve Aşkları

Bazı insanların hayatlarının ortasına kaderleri bomba gibi düşer.

*

Henüz aşk ona tokadını atmadı. Aşk Dostoyevski'nin acıya hazır hâle gelmesini bekliyor. Aşk, kafası karışık bir entelektüele değil, acıyı yüz hatlarına yedirin bir adama nefesini üflemek istiyor.
...
"Gençliğim üzüyordu onu açıkça."
...
Anna gerçekten sevmesini biliyordu. Sanki yirmi yaşında olan Dostoyevski'ymiş ve kendisi kırk dört yaşındaymış gibi mücadele ederek seviyordu kocasını. 

*

Zamanın üzerinde seksek oynamaya devam ediyoruz.

*

Aşk, onları hem bir arada tutmakta, hem de soludukları havaya kıskançlık tozları savurmaktadır.
...
Evlilik çiftin kapısını çalar.
...
Ve bir sabah kendisiyle yüzleşmeye cesaret edemeyen sevgilisinin mektubunu alır. Sayfalarca süren bir özür mektubuyla salonun ortasında bir kadın. Aşık bir kadın... Yahya Kemal evlenmekten son anda vazgeçmiştir.

*

Erkek çocuklar sevmeye sevilmekten daha yetenekliler. Sevdiklerini kıskanmaya da.

*

"... Kaderin, yaşamın boyunca istediğin şeylere ulaşmana engel olacak." Bu söz sanki küresine bakan falcı bir kadının ağzından çıkmış gibidir.

*

Erkekler ne kadar sert, ne kadar meşgul, ne kadar serseri, ne kadar anarşist ya da ne kadar her ne olursa olsunlar, kız evlatları doğduğunda ortak bir tecrübeyi paylaşırlar; merhamet onların kalplerine yaygısını serer. Ve babalar, kızlarına her baktıklarında camdan bakan bir çocuk gibi merhamet de başını bu gözlerden dışarıya uzatır.

*

Rousseau her zaman üst tabakadan kadınlardan hoşlanmıştır... Fakat hayatını geçireceği kadını kader bir çamaşırcı olarak tayin eder.

*

Halkın yılan şekline soktuğu dedikodulara, Hürrem'in kelimeleri zehir eklemişti. Kanuni bu yılan tarafından hem sokuluyor, hem de zerk edilen zehir onun zihnini uyuşturduğu için kendisine yapılanı idrak edemiyordu.
...
"Bir kez yapılan budalalık benim için yeterli." Bir kez bir adamı gerektiğinden çok sevmek, onun büyümesine izin vermek, sonra büyüdüğü için onu öldürmek, bu ölüm için acı çekmek yeterliydi.

*

Çehov'un hayatına ulaşmak için zaman isimli kuleye elimdeki baltayla vurduğumda önüme düşen ilk cümle bu oldu. Bu cümle bana onun hakkında bilmem gereken her şeyi resmediyordu.
...
Onu kendisine getirmek için bir buz torbasını göğsüne koydu. Çehov ona bakıp gülümsedi ve fısıltıyla şöyle dedi: "Bomboş bir kalbin üstüne buz koyma."

*

Yazar milyonlarca kum tanesinin arasından bir boncuğu alır gibi hayatından bir ayrıntıyı alır ve kitabın sayfaları arasına saklar.
...
"...Gülbün ayağının altındaki toza sordu: Suçlu muyum? Toz, hayır, dedi. Gökyüzündeki ak bulut yumaklarına sordu, hayır dediler. Taş kesilmiş bir aşk acısı kadar güzel görünen Valide Camii'ne sordu, yine hayır... "
(Safiye Erol / Dineyri Papazı)

*

"Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek, ya da kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık; ama herşeyi olduk... Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam bundan böyle sana da öyle bakacağım demek."
...
"Kalbine sahip olmadığım sürece, hiçbir şey gözümde yoktu; ama şimdi sahip olduktan sonra onu tutmak muhafaza etmek isterim." Goethe
...
Aşk başka bir kadın bedeninde ziyaret etti şairi.

*

Ölü bir erkeğin hayaletini izleyen kadını hangi canlı erkek mutlu edebilirdi ki?

*

Aşk'ın hareketlerini radarlarla tespit edemezsiniz. Onun ne zaman, nereye, neyi bahane ederek yerleşeceği bilinmez. Bazen bir kadını, bazen bir mürşidi, bazen sadece bir sesi kıyafet olarak üzerine geçirir. Muhatabını kralların, hırsızların ya da çocukların arasından seçmekte hürdür.

*

Zaman teleskopunuzu ona yönelttiğinizde Neyzen'in ne yaptığını görebilirsiniz. İşte bakın orada, dağları ve kırları dolaşıyor.
...
...bir zaman sonra Tevfik'e yetmez ve sonunda sevgilisini ceketinin altına saklayarak evinden kaçar. Nereye mi? İzmir Mevlevihane'sine... Şeyh Nurettin Hazretleri, Tevfik'in nefesinde dolaşan aşk serserisini görür.

...
Bir türlü hayata alışamayan Neyzen...
...
"...aman efendim! Ben o ney vazifesini boş bira şişesine de yaptırırım, sen o demleri, o nameleri, o ahları kamış mı yapıyor zannediyorsun? Onları bu fakirin dudakları yapıyor."



Ayşe Sevim / Yazarlar ve Aşkları / Şule Yayınları / 2006

Altı Çizili Satırlar

Bir şey yağıyordu babaya, bir şey: kara buğday, ölmüş kelebek, bir ikindi sessizliği ya da. Baba sanki durmuş bir saat, hışıltısı dinmiş bir akasya. Olduğundan zayıf, olduğundan kara, olduğundan tenha.
Ne düşünüyordu baba, üzgün uzun baba, parkede bitmiş apansız bir gülü mü seyrediyor, o güle uzanacak babaa! babaa!

Birgül Oğuz / Hah

***

Bu dev onu alıp götürecekti buralardan. Burnunun direği sızlamaya başlamıştı bile. Dokunsan ağlayacaktı. “Allah muiz’dir.” dedi.

“Yâ Rabbi Muheymin… Bizden hayır yok… Sen gözet, Sen goru o yavrıyı…”


Sezgin Kaymaz / Kün

***

“…sana dün çarşıda dolaşırken aldığım o atkıyı kaybetmemeye çalış… belki ilerde bu olanların gerçek olduğunu hatırlamana yardım eder… ben bana aldığın yüzüğü kaybetmemeye çalışacağım… bunların yaşandığını hatırlamak için…

Ahmet Altan / Son Oyun

***

 Bedenim birkaç sokağın ya da adi bir coğrafyanın bizi ayırdığını anlayamıyor. 

Frida Kahlo

***

Hissettiğim şey bir tür…» Hel omuzlarını kaldırdı. «Bir tür duygusal bezginlik. Kadercilik falan değil, tehlikeli bir kayıtsızlık. Küçük düşürücü olaylar birbirine eklenirse belki de hayata o kadar sıkı sarılmak için neden görmeyebilirim.»

Şibumi 

***

“Şimdi peri masalı anlatma sırası sende,” dedim.
Yalnızca, “Sizi seviyorum,” dedi.
Yalnızca içten gelerek söylenen şu iki sözcük. Sizi seviyorum.
Bütünüyle umutsuzluk dolu sözcükler. Bunu ” Kansere yakalandım,” der gibi söylemişti.
Onun peri masalı.

Koleksiyoncu/John Fowles

***

“Böylesi şeyleri yüzüne bakarak söyleyemem. Ama yüzünü dönmemelisin, ne olursa olsun. Hadi, şimdi git artık.”

Bir an omuzlarımı sıktığını hissettim. Ve başımın arkasını öptü. Beni gitmem için itti. Durup geri bakmadan önce iki üç basamak indim. Gülümsüyordu, ama hüzünlü bir gülümsemeydi.

“Lütfen uzun sürmesin,” dedim.

Yalnızca başını salladı. “Hayır, çok uzun değil” mi, yoksa “Umutlanma, uzun sürmemesi olanaksız” mı demek anlamına geldiğini bilmiyorum. Belki kendi de bilmiyordu. Ama üzgün bakıyordu. Umutsuzca üzgündü.

John Fowles

***

“Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.”

***

“Hüzün çocuklar için arada bir, yaşlılar için sürekli…”

***

“İnsan ne yaparsa yapsın ölümlü bir varlık. Vücudu yaşlanıyor; hemen değil hayır, önce gözleri ya da bacakları ya da kalbi yaşlanıyor. İnsan parça parça yaşlanıyor. Ve bir gün ruh yaşlanmaya başlıyor. Çünkü vücut ihtiyar olmak istiyor, ama ruhun hâlâ özlemleri, hatıraları var ve hâlâ arıyor, seviniyor, arkadaşlarını özlüyor. Ve mutluluğa duyulan özlem kaybolduğunda sadece hatıralar ya da kibir kalıyor; ve insan o zaman gerçekten sonsuza dek ihtiyar oluyor.”

***

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘bu böyle olmayabilirdi’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabulle her zaman hazırdır.

S. Ali

***

Aşk, eşikte tutar insanı. Ayrılamazsın, yerleşemezsin. 

Yasemin Çongar 

***

Ama bir sevda sözkonusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor.

Mario Levi (Bir Şehre Gidememek)

***

Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. En eski anılarımı ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! Her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. Tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: Hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor. Bendeki her şey bir köktabaka halinde, renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.

Frida Kahlo 

***

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.” (s.123)

Aslı Erdoğan- Kabuk Adam

***

Bende hayat bilgisi zayıf albayım. Bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır; birlikte olabilseydik, insanlık çok yararlanacaktı bundan. Yazık oldu. Şimdi yanımda olsaydı, böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. Ben bunlara çabuk karar veremem albayım: Kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım. Hava
da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. Biliyor musunuz, Bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. Yoksa eve dönmek istemiyorum. Beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. Bilge’den akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba?
Neden herkes benden kaçıyor albayım? Yaşamasını bilmiyorum da ondan mı? Bir dakika albayım, karşıdan birileri geçiyor: Kadını Bilge’ye benzettim; peki erkek kim? Değilmiş. Bu köşede de fazla bekledim galiba: Gelip geçenlerin dikkatini çekiyorum. Başka bir köşeye gitmeli. Biliyor musunuz albayım, bugün Bilge’ye ne diyordum? Diyordum ki köşe başlarında bekliyorum kadınlara bakmak için. Beni kıskandı albayım. Demek ki seviyordu. Ha-ha. Ona
öyle şeyler bulup söylüyordum ki, bana hayran oluyordu. Onun için diyorum ki, odama dönmüş beni bekliyordur şimdi. Eve dönmek istemiyorum albayım. Ya gelmemişse. Ne dediniz? Yazacak oyunlarımız mı var? Onlarla mı uğraşırız? Nedense bugün içimden
gelmiyor. Ben artık biraz çöktüm albayım: Aklıma yeni bir şey gelmiyor. Oyunlar beni de yordu galiba. Tabii Bilge’ye belli etmedim, ama ben herhalde bu oyunlara artık devam edemeyeceğim.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

***

“Birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun, bedeninde hissedebiliyorsun.”

***

“…ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla.”


“Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”

Anne Micheals – Kış Mezarı

***

Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen. Ne incitir, ne acıtır. Ne yaralar, ne kanatır. Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun, varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle bir sevmek… Uzaktan sevmek en güzelidir bazen.
Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar… bilmece içinde bilmece… Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hal alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada “eski sen” en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile…

Zira “dış dünya” diye bir ihtimal kalmamıştır artık labirentin içindekine.

Elif Şafak

***

Onlara veda etmeme yardım edecek misin, Nikko?»

Nikko hafifçe öksürerek bağızını temizledi. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?»

«Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Sessizliğe dayanamadığını anlarda seninle konuşmama izin vererek.”
«Şansımız varmış, Kiraz çiçeklerinin en güzel olduğu üç günün tadını çıkardık. Çiçeklerin vaat gününde buradaydık. Henüz kusursuzluğa erişmemiş oldukları günde. Kusursuzluk günleri sonra geldi çattı. Bak artık en güzel hallerinde değiller. Doruğu aştılar bile demek ki bugün anılar günü. Üç günün en hüzünlüsü. Ama en zengini. Bir tür sükûn var bugünde. Yok, sükûn değil… rahatlık var. Zaman denen şeyin ne tür bir sihirbaz hilesi olduğunu bir kere daha anlıyorum. Artık altmış altı yaşındayım, Nikko. Senin bulunduğun noktadan ileriye bakıldığında altmış altı yıl çok uzun bir süredir. Senin hayat tecrübenin üç katından fazla. Ama benim bulunduğum noktadan bakıldığı zaman, yani geçmişe doğru bakıldığı zaman, bu altmış altı yıl, tıpkı şu dökülen kiraz çiçeklerine benziyor. Hayatım alelacele çizilmiş, ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor. Vakit. Elli yıl önce… oysa daha dün gibi… gene bu yamaçta babamla birlikte yürüyordum. O zaman henüz kiraz ağaçları yoktu. Daha dün gibi… oysa başka bir yüzyıl. Rus donanmasına karşı zaferimizi kazanmamıza daha on yıl vardı. Büyük savaşta müttefiklerden yana savaşmamıza ise yirmi yıldan çok zaman vardı. Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anım da… babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.»

Şibumi 

***

Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.

Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.
Kederi olduğumda söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felâket geçirenlerim var.
Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok.

Cahit Zarifoğlu

***

Sonu belirsiz bir kavgaya atılıyoruz Olric.

Yanımda senden başka kimse yok elle tutulabilen. 
Öyle bir savaşa giriyorum ki Olric, bizi İsa bile kurtaramaz.
.
Ben de insanları ve özellikle
işin içinden çıkamayan insanları seviyorum Olric.

Oğuz Atay

***

İnsanın sevdiklerini uyurken seyretmekten, saçlarını öpmekten, açılmışsa şayet üstünü örtmekten mahrum olması, doğrusunu Allah bilir, günahlarına kefaret sayılsa yeridir.

İbrahim Paşalı

***

Bakarız bir hayat gelip geçmek üzeredir. Devrânın yıpratıcı silleleri ortasında hırçın, tasalı, âvâre olmuşuzdur; böylece zaman, mûtat seyri, mutât tekerrürü içinde yürümekte iken, tesâdüf iftirâsına uğramış mukadderat, birden karşımıza aradığımızı çıkarır ve o an, hemen o an, bir ömür boyunca haberimiz olmadan aranmış olanın o olduğunu anlarız. Ne çâre ki gene hayatın cilve ve esrârı, “sevgilim!” diye haykırarak koşacağımız o bulunmuşa, kayıtsız ve bigâne kalmamız işkencesini revâ görür. O bulunmuş ki hayatımızın hâsılıdır; o bulunmuş ki bir ezel tanışığı, bir ezel düğümlüsü, mihrâkı, mânâsıdır ve bize ondan gayrı ne varsa ârızîdir, çekilmez bir yüktür. Ammâ gene de biz hayat yorgunları, uğrunda iki âlemi bir pula sayacağımız o bulunmuşa, her zaman uzak, her zaman yabancı olmak nâsibini yüklenmiş, eli ermez, gücü yetmez bir zavallı mevkiinden ileri geçemeyiz; ya da geçmek istemeyiz.

Sâmiha Ayverdi 
İstanbul Geceleri S.165-178 

***

Nereye gidersin sevdiğim?
Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde.
Unutmak…
Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi yaşamak.

Ahmet Altan

***

“Yıllar sonra tekrar görüşen iki insanın heyecanını hayal ediyorum. Bir zamanlar sık sık görüşmüşlerdir ve bu yüzden de, aynı yaşanmışlıklarla, aynı anılarla bağlı olduklarını düşünürler. Aynı anılar mı? Yanlış anlamalar burada başlar: Anıları aynı değildir. İkisi de geçmişten iki ya da üç durum hatırlamaktadır, ama herkesinki kendinedir; anları birbirine benzemez, birbiriyle örtüşmez; hatta nicel olarak bile birbirleriyle kıyaslanamazlar; biri öteki hakkında, onun kendisi hakkında hatırladığından çok daha fazla şey hatırlar.” (s.84)

Milan Kundera/Bilmemek

***

Sen git gide benim oranı buranı sıkarak sevemeyeceğim kadar yaşlanıyorsun. Seni sımsıkı basarak sarılmaya kıyamayacağım kadar yaşlanıyorsun git gide. Babaammm seniii nasıl çok nasıl delice nasıl kıyamayarak seviyorum bir bilsen. En değerlimsin sen benim grı saçlım. Seni çok seviyorum. İyi geceler.

Ayşen

***

Konuşmak, ne üzerine konuşacağım? Tükettim bütün konuşacaklarımı. Ne söyleyeceğim kaldı, ne de öğrenmek istediğim. Şimdi düşünüyorum da anlıyorum: Oldum bittim çok değilmiş benim konuşacağım nenler: Üç dört konu, hepsi de o. Kim bilir ne türlü sıkmışımdır eskiden konuştuklarımı. Beni ilk gören, benimle ilk konuşan, benim bir değerim olduğunu, birçok nenler bildiğimi sanabilir: Dağarcığımda ne varsa hepsini önüne dökerim de onun için. Bir daha görüşüşümüzde gene onları açar, gene onları söylerim. Karşımdaki de çabucak anlar aldandığını, bir daha aramaz olur beni.  Kapanıyorum evime, yatağıma uyanıp okumak istiyorum. Okumadığım nice betikler var, alıp alıp yığmışım. Kendime çok okuyan bir kişi süsü vermek için. Baskalarını da, kendimi de kandırmak için, başkalarından çok kendimi…
    “Yalnızlık” dedim buna, iç yalnızlığı. Arkadaşların, gönüldeşlerin de, betiklerin de giremediği bir iç yalnızlığı. İlgisizlik… Buna, yaşlılık, kocamışlık demek daha doğru olur.

Perşembe, 14 Haziran 1956
Nurullah Ataç / Günce 

***

Bir şeyin son kez olduğunu bilmek yakıcı bir bilgidir .

Nazan Bekiroğlu

***

Kuşkusuz en ufak engeller dahi en ateşli gayreti soğutmaya, dostluk bağına senin kadar sıkı bağlanmayan insanların belleklerindeki anıları silmeye yeterlidir.

İbn-i Hazm



Sessiz Düşünceler

Kimseyi aramıyorum kapandım kendime
Kimse de artık beni aramasın
Koşa koşa gelen yazı denizin mavisini
Her duyguyu düşünceyi tek başıma yaşarım

Birilerini aradım kapılarını çaldım
Yıllarca belki de yüzyıllarca
Kendimi anlatmak istedim birilerine
Neye yaradı bunca yakınlığım

Sandılar ki onlar olmadan
Taşıyamam kendimi bir yerden bir yere
Oysa benim amacım yalnız şuydu
Birlikte gidelim güzelliklere

Yüreğim uyuyan dalgalar gibi durgun
Kafam tam anlamında bir kaçak
Ben kimselerin anmadığı adam
Yüz yıl yaşamış gibi yorgun
Daha dün doğmuş gibi çocuk


Afşar Timuçin