Birisini çok sevseniz...
Ona aşık olsanız...
Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese...
Yıllarınızı birlikte geçirseniz...
Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız...
Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse...
Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız...
Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz...
Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız...
İçinde isimler olan bir defter bulsanız...
Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada...
Ne yaparsınız?
Ne hissedersiniz?
Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.
Sevdiği kadının seviştiği erkekler...
Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.
Çok ağır yaralanmıştı.
Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.
Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.
Hesap sorabileceği, "niye yaptın" diyebileceği kimse yoktu.
Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.
Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.
Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.
Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.
"Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde"
O "derin gözlerin" sahibi onu aldatmıştı.
Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.
Bir kadın bunu niye yapar?
Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?
Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya "Elsa’nın gözleri" şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.
Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.
"Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum."
Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, "herkes tarafından sevilme ve beğenilme" hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.
Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.
Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.
Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.
Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.
Gerçi yeryüzündeki herkeste bir "sevilme" isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.
Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.
Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.
Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.
Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?
Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?
Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?
Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.
Nedir o?
Ne yaratır o boşluğu?
"Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın
Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri."
Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?
Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?
Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?
Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?
Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.
Kendisinin.
Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.
Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.
Garip bir ikilik bu.
Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.
Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.
Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de "yanlış insanları" beğendikleri için küçümsüyorlar.
"Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar"
Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.
Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini "haksızlığa uğramış" hissetmeleri.
Haksızlığa uğramış biri, bu "haksızlığı" dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.
Ve her şeyi yaparlar gerçekten de...
Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, "bulunacak" bir deftere yazabilirler.
"Sevilme hastalığına" yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.
Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.
Tanrının şakaları bitmez.
Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.
İnsanlar, bu "sevilme hastalarını" tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, "sevilmek isteyen"den "sevmeyen"e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.
"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin
Zaman kadındır. İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
....
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
...
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan"
O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.
Aragon, bir "kaçaklık", bir "yabancılık" olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar...
Ama gene de "sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi" diyordu.
O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.
Hiçbir soru soramadı.
"Niye" diyemedi, "Niye yaptın Elsa?"
Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.
"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim"
Aragon, "ölmenin sevmekten daha kolay" olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.
Ve hiçbir zaman soramadı.
"Niye Elsa, niye yaptın bunu?"
Ahmet Altan
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
26 Şubat 2017
25 Şubat 2017
Sıradan Pencereler
Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.
Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.
Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.
Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.
Hangisi daha vahşice olurdu?
Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?
Havuzun kenarındaki şemsiyelerle şezlongları kaldırmışlar. Yaz günlerinde üç-dört garsonun çalıştığı büfe boş raflarıyla geniş bir oyuk gibi gözüküyor, büyük buzdolabının kapısına bir asma kilit takmışlar.
Ortalıkta kimsecikler yok.
Hafif bir yağmur çiseliyor.
Suyun üstünde bir iki kuru yaprak yüzüyor.
Mevsim kapanmış ama suyun temiz tutulması için çalıştırılan motorun vınıltısı duyuluyor, belki yüzmek isteyen birileri çıkar diye suyu hálá temizliyorlar.
Gökyüzü kapalı ama hava ılık.
Suya girdiğinde önce bir serinlik hissediyorsun, sonra ateşe batmışsın gibi bir yanma yayılıyor her yanına, kuvvetli kulaçlarla ısınmaya çalışıyorsun.
Tek kişilik bir "yaza veda" partisi bu.
Terk edilmiş havuzda, zaman zaman avucuma takılan kuru yaprakların arasında yüzerken garip bir sevinç de duyuyorum, sonbaharın tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Arada bir sütunların arasından bir görevli şaşkın gözlerle bana bakıyor, eylülün son günlerinde yüzen bir adamın suyun içinde taş kesilip dibe batmasını bekliyor sanırım.
Sırtüstü yüzerken uzaktaki apartmanların üst katlarını görüyorum.
Birbirlerine benziyorlar.
O sıradanlığın içinde nelerin gizlendiğini merak ediyorum.
Mesleki bir çarpılma belki de bu, gördüğüm her şeyde görülmeyen bir şeyler olduğuna inanmak.
O evlerin her birinde de görülmeyen, anlatılmayan, saklanan bir şeyler olduğuna eminim.
Bir şeyler saklıyorlar.
Havuzun bir ucundan bir ucuna gidip gelirken yüzümde bir gülümseme yaratan hınzır bir hayal de dolaşıyor aklımda.
Türlü tuhaf meselelere aklını takan bütün erkeklere, kadınlarının kendilerinden neler gizlediklerini söyleyiverseler mesela.
Kötü kalpli biri, aynı anda bütün erkeklere kadınların onlardan gizli neler yaptığını, neler düşündüğünü, neler hayal ettiğini anlatsa.
Sanırım dehşet filmlerindeki gibi bir sahne yaşanırdı.
Sokaklar, bir yerden bir yere çılgınca koşan erkeklerle, çarpışan arabalarla, çığlıklarla, küfürlerle dolardı.
Hayatın diğer alanlarında olup bitenlere ilgilerini tümüyle yitiren erkekler kadınlarına ait gerçeklerin daha fazlasını, nedenini, ayrıntısını öğrenebilmek için kıyamet kısrakları gibi koşarlardı.
Yaşanan görünür huzuru, belki de söylenmeyen gerçeklere borçluyuz.
Saklananlara.
Kadınların çok büyük kısmının erkeklere asla anlatmadıkları sırları var.
Zihinlerinin özenle kilitlenmiş bölümlerinde erkeklere göstermedikleri duyguları, maceraları, hayalleri, hatıraları duruyor.
Taa çocukluklarından beri babalarına, ağabeylerine, arkadaşlarına yalan söylemek zorunda bırakılan, baskılar sonucunda bir tür yalan eğitiminden geçen kadınlar iki şeyden çok eminler, erkeklerin onların gizlediği bir şeyler olduğunu asla anlayamayacağından ve o koca adamların gerçekleri taşıyacak kadar güçlü olmadıklarından.
Eğer biri, kadınları "ne saklıyorlar" diye dikkatle izlemeye koyulursa, ışıksız bir yeraltı labirentine düşmüş gibi zamanla gözleri karanlığa alışır ve birbirine benzer küçük işaretler görmeye başlar.
Biriktirdiği o işaretleri bir araya getirdiğinde ise bir definenin haritasını ele geçirir.
Kadınlar erkekleri tanıyor ama birbirlerini pek tanımıyorlar.
Ve, sır saklama biçiminin neredeyse hepsinde aynı olduğunu bilmiyorlar.
Hepsi birbirine benzer sırları, zihinlerinin birbirlerine benzeyen bölümlerine, bir cevizi ağaç kovuğuna saklayan sincap gibi aynı mimiklerle ve jestlerle bırakıyor.
Bir erkek, sakladıkları gerçeklerden birinin yanından farkına varmadan geçerse yüzlerinde aynı uçuk pembelik bir anlığına beliriyor.
Aynı kaçamak gülüş.
Konuları değiştirmek için yapılan o aynı muhteşem manevra.
Üstlerine gidildiğinde aynı sinirli tepki.
Birisi, erkeklere o gizli araziye girişin yolunu gösterse...
Bütün erkekler gerçekleri öğrense.
Sanırım, bu konuda kadınlar haklı.
Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.
Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.
Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.
Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.
Hangisi daha vahşice olurdu?
Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?
Bazen kadınlar taşıdıkları sırlardan yorulduklarında, kaçmaktan sıkılan bir suçlu gibi yakalanmayı arzularlar.
Ama çok açık, çok berrak bir arzu değildir bu, yakalanma isteği, yakalandığında olacaklardan duyulan korkuyla çatışır.
Onun için açıkça bir şey söylemezler ama yakalanmalarına yol açacak ipuçlarını erkeklere verirler; anlamsız gözüken bir cümleyle, bilmemesi gereken bir konuda sergilediği bir bilgiyle, kuşkulandırıcı kaygan bir gülüşle erkeği soru sormaya kışkırtırlar.
Sanırım çok az erkek karşılaştığı bu "olağandışılıkla" ilgilenip soru sorar.
Bu ilgisizlik, onların işaretler karşısındaki duyarsızlıklarından mı yoksa bilinçaltlarında hep yaşattıkları tuhaf korkudan mı kaynaklanıyor, bunu bilmek çok zor.
Hep öğrenmek ister gibi gözükmelerine rağmen belki de öğrenmek istemiyorlar.
Bütün dünyayı yöneten, savaşlar çıkartan, cinayetler işleyen, bin bir entrika çevirebilen, büyük servetleri idare eden, istihbarat teşkilatları kuran erkeklerin, konu kadınların sırları olduğunda böylesine aptallaşıp saflaşması insanı kuşkuya düşürüyor.
Büyük bir ihtimalle onlar kadınların gizlediklerinin peşine düşmekten korkuyorlar.
Bu, sadece karşılaşacaklarını taşıyamama endişesinden değil.
Daha ürkütücü bir başka tehlike var onlar için.
Bir kadının sırrını çözmeye çalışan erkek, o kadında kaybolur.
Yakalamaya uğraştığı sırrın kölesi olur.
Bütün hayatı, bir kadının karanlığı içinde kör bir yarasa gibi duvarlara çarpa çarpa parçalara bölünür.
Her bir sır için zamanını, ruhunu, varlığını feda eder ve her sırrın arkasından yeni bir sır çıkar önüne.
Bu, öylesine dehşet verici bir kısır döngüdür ki, kadının sırrının peşine düşen erkek bulduğu her ipucuyla ulaşmaya çalıştığı gerçeğin ve o gerçeği içinde saklayan kadının esiri haline gelip bir daha kolay kolay uzaklaşamaz.
Bağımlılık yaratan, hiç çözülmeyen sonsuz bir bilmeceye dönüşür kadın.
Bu duruma düşen erkeğe, gerçeği bir eroinmana eroin verir gibi parça parça verir kadın.
O gerçeğin o erkeği çökertişini izler.
Her çöküşte erkek kadına bağlanırken, kadın erkekten uzaklaşır.
Belki de, kadınların zaman zaman yakalanmak istemelerinde bu oyunu oynama arzusu da vardır, gerçeği ilk gördüğünde silkinip kaçamayan ya da bu gerçeği sağlam bir biçimde taşıyamayan erkeğin köleleşeceğini sezerler.
Bir jileti etine sürmek gibidir bu.
Ürpertici, korkutucu, tehlikeli ve heyecan verici.
Erkek gerçeğe yaklaştığında belki sadece korkudan değil bu tuhaf heyecandan kızarır kadınların yüzü.
Kadınların sakladıkları gerçekleri öğrenmek tehlikelidir.
Çok iyi tanıdığınızı sandığınız birini hiç tanımadığınızı anlayabilirsiniz.
Bir yanıyla size çok yakın olan birinin bir yanıyla çok uzak olduğunu görmek şaşırtır sizi.
Ve, bir erkek aradaki o mesafeyi nasıl dolduracağını hiç bilemez.
O mesafenin neden oluştuğunu da...
Belki de birçok kadının o mesafeye, kendilerine ait gizli bir hayata ihtiyacı vardır.
Yalnız başlarına, sadece kendilerine ait maceralarla ve hayallerle dolaşacakları bir alana.
Erkeklerin pek tanımadığı bir bahçedir orası.
Bir erkeğin kolayca sahip olamayacağı bir bahçe.
Kadını o gizli bahçesinin varlığını bilerek kabul edebilir mi bir erkek?
Kadınlar, kabul edemeyeceğine inanır.
O bahçeyi saklarlar onun için.
Serin bir sonbahar havuzunda avuçlarıma kuru yapraklar değdiğini hissederek yüzerken gördüğüm o sıradan evlerin içlerinde gizli bahçeler var.
Pencereleri ne kadar da birbirine benziyor...
Ne kadar da sıradan görünüyorlar.
Birisi, erkeklere bütün gerçekleri söylese...
Kadınların aklından geçenleri...
Hepsini...
O sakin kadınların rüyalarında gördüklerini...
Bir erkeğin giremeyeceği, sahip olamayacağı karanlık bölgeler.
Bütün bunları bilerek bir erkek bir kadınla mutlu olabilir mi?
Tek hecelik bir değişiklik herkesi mutlu edebilir belki de, "benim olsun" yerine "benimle olsun" diyebilmek...
Aradaki o küçük "le" hecesi...
Bir hece...
Birçok hayatı mutsuz kılan küçük bir hece.
O hecenin üstesinden gelmek zor, değil mi?
"Senin söylediğinden fazlasını sana sormam, benim söylediğimden fazlasını bana sorma" diyen, herkesi kendi gizli bahçesinde özgür bırakan, gerçekleri korkulacak tehlikeler olmaktan çıkaran bir anlaşma...
Bu yapılabilseydi eğer birçok hayat ne kadar farklı yaşanırdı.
Erkekler gerçeklerden bu kadar korkmaz, kadınlar gizli bahçelerinde bu kadar ürpererek dolaşmazlardı.
Yağmur çiseliyor.
Kimse yok.
Şezlongları çoktan kaldırmışlar.
Yağmurla titreyen bir havuzda yüzüyorum.
Uzaktan evler gözüküyor.
Sıradan evler.
İçleri tene değen jilet gibi ürpertici gerçeklerle dolu.
Kimsenin bilmediği, kimsenin sormaya cesaret edemediği gerçekler.
Hayatı böylesine eğlenceli kılan da belki bu.
Yağmurda yüzmek gibi...
Havuzda yağmurdan ıslanıyorsun...
Ahmet Altan
Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.
Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.
Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.
Hangisi daha vahşice olurdu?
Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?
Havuzun kenarındaki şemsiyelerle şezlongları kaldırmışlar. Yaz günlerinde üç-dört garsonun çalıştığı büfe boş raflarıyla geniş bir oyuk gibi gözüküyor, büyük buzdolabının kapısına bir asma kilit takmışlar.
Ortalıkta kimsecikler yok.
Hafif bir yağmur çiseliyor.
Suyun üstünde bir iki kuru yaprak yüzüyor.
Mevsim kapanmış ama suyun temiz tutulması için çalıştırılan motorun vınıltısı duyuluyor, belki yüzmek isteyen birileri çıkar diye suyu hálá temizliyorlar.
Gökyüzü kapalı ama hava ılık.
Suya girdiğinde önce bir serinlik hissediyorsun, sonra ateşe batmışsın gibi bir yanma yayılıyor her yanına, kuvvetli kulaçlarla ısınmaya çalışıyorsun.
Tek kişilik bir "yaza veda" partisi bu.
Terk edilmiş havuzda, zaman zaman avucuma takılan kuru yaprakların arasında yüzerken garip bir sevinç de duyuyorum, sonbaharın tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Arada bir sütunların arasından bir görevli şaşkın gözlerle bana bakıyor, eylülün son günlerinde yüzen bir adamın suyun içinde taş kesilip dibe batmasını bekliyor sanırım.
Sırtüstü yüzerken uzaktaki apartmanların üst katlarını görüyorum.
Birbirlerine benziyorlar.
O sıradanlığın içinde nelerin gizlendiğini merak ediyorum.
Mesleki bir çarpılma belki de bu, gördüğüm her şeyde görülmeyen bir şeyler olduğuna inanmak.
O evlerin her birinde de görülmeyen, anlatılmayan, saklanan bir şeyler olduğuna eminim.
Bir şeyler saklıyorlar.
Havuzun bir ucundan bir ucuna gidip gelirken yüzümde bir gülümseme yaratan hınzır bir hayal de dolaşıyor aklımda.
Türlü tuhaf meselelere aklını takan bütün erkeklere, kadınlarının kendilerinden neler gizlediklerini söyleyiverseler mesela.
Kötü kalpli biri, aynı anda bütün erkeklere kadınların onlardan gizli neler yaptığını, neler düşündüğünü, neler hayal ettiğini anlatsa.
Sanırım dehşet filmlerindeki gibi bir sahne yaşanırdı.
Sokaklar, bir yerden bir yere çılgınca koşan erkeklerle, çarpışan arabalarla, çığlıklarla, küfürlerle dolardı.
Hayatın diğer alanlarında olup bitenlere ilgilerini tümüyle yitiren erkekler kadınlarına ait gerçeklerin daha fazlasını, nedenini, ayrıntısını öğrenebilmek için kıyamet kısrakları gibi koşarlardı.
Yaşanan görünür huzuru, belki de söylenmeyen gerçeklere borçluyuz.
Saklananlara.
Kadınların çok büyük kısmının erkeklere asla anlatmadıkları sırları var.
Zihinlerinin özenle kilitlenmiş bölümlerinde erkeklere göstermedikleri duyguları, maceraları, hayalleri, hatıraları duruyor.
Taa çocukluklarından beri babalarına, ağabeylerine, arkadaşlarına yalan söylemek zorunda bırakılan, baskılar sonucunda bir tür yalan eğitiminden geçen kadınlar iki şeyden çok eminler, erkeklerin onların gizlediği bir şeyler olduğunu asla anlayamayacağından ve o koca adamların gerçekleri taşıyacak kadar güçlü olmadıklarından.
Eğer biri, kadınları "ne saklıyorlar" diye dikkatle izlemeye koyulursa, ışıksız bir yeraltı labirentine düşmüş gibi zamanla gözleri karanlığa alışır ve birbirine benzer küçük işaretler görmeye başlar.
Biriktirdiği o işaretleri bir araya getirdiğinde ise bir definenin haritasını ele geçirir.
Kadınlar erkekleri tanıyor ama birbirlerini pek tanımıyorlar.
Ve, sır saklama biçiminin neredeyse hepsinde aynı olduğunu bilmiyorlar.
Hepsi birbirine benzer sırları, zihinlerinin birbirlerine benzeyen bölümlerine, bir cevizi ağaç kovuğuna saklayan sincap gibi aynı mimiklerle ve jestlerle bırakıyor.
Bir erkek, sakladıkları gerçeklerden birinin yanından farkına varmadan geçerse yüzlerinde aynı uçuk pembelik bir anlığına beliriyor.
Aynı kaçamak gülüş.
Konuları değiştirmek için yapılan o aynı muhteşem manevra.
Üstlerine gidildiğinde aynı sinirli tepki.
Birisi, erkeklere o gizli araziye girişin yolunu gösterse...
Bütün erkekler gerçekleri öğrense.
Sanırım, bu konuda kadınlar haklı.
Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.
Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.
Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.
Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.
Hangisi daha vahşice olurdu?
Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?
Bazen kadınlar taşıdıkları sırlardan yorulduklarında, kaçmaktan sıkılan bir suçlu gibi yakalanmayı arzularlar.
Ama çok açık, çok berrak bir arzu değildir bu, yakalanma isteği, yakalandığında olacaklardan duyulan korkuyla çatışır.
Onun için açıkça bir şey söylemezler ama yakalanmalarına yol açacak ipuçlarını erkeklere verirler; anlamsız gözüken bir cümleyle, bilmemesi gereken bir konuda sergilediği bir bilgiyle, kuşkulandırıcı kaygan bir gülüşle erkeği soru sormaya kışkırtırlar.
Sanırım çok az erkek karşılaştığı bu "olağandışılıkla" ilgilenip soru sorar.
Bu ilgisizlik, onların işaretler karşısındaki duyarsızlıklarından mı yoksa bilinçaltlarında hep yaşattıkları tuhaf korkudan mı kaynaklanıyor, bunu bilmek çok zor.
Hep öğrenmek ister gibi gözükmelerine rağmen belki de öğrenmek istemiyorlar.
Bütün dünyayı yöneten, savaşlar çıkartan, cinayetler işleyen, bin bir entrika çevirebilen, büyük servetleri idare eden, istihbarat teşkilatları kuran erkeklerin, konu kadınların sırları olduğunda böylesine aptallaşıp saflaşması insanı kuşkuya düşürüyor.
Büyük bir ihtimalle onlar kadınların gizlediklerinin peşine düşmekten korkuyorlar.
Bu, sadece karşılaşacaklarını taşıyamama endişesinden değil.
Daha ürkütücü bir başka tehlike var onlar için.
Bir kadının sırrını çözmeye çalışan erkek, o kadında kaybolur.
Yakalamaya uğraştığı sırrın kölesi olur.
Bütün hayatı, bir kadının karanlığı içinde kör bir yarasa gibi duvarlara çarpa çarpa parçalara bölünür.
Her bir sır için zamanını, ruhunu, varlığını feda eder ve her sırrın arkasından yeni bir sır çıkar önüne.
Bu, öylesine dehşet verici bir kısır döngüdür ki, kadının sırrının peşine düşen erkek bulduğu her ipucuyla ulaşmaya çalıştığı gerçeğin ve o gerçeği içinde saklayan kadının esiri haline gelip bir daha kolay kolay uzaklaşamaz.
Bağımlılık yaratan, hiç çözülmeyen sonsuz bir bilmeceye dönüşür kadın.
Bu duruma düşen erkeğe, gerçeği bir eroinmana eroin verir gibi parça parça verir kadın.
O gerçeğin o erkeği çökertişini izler.
Her çöküşte erkek kadına bağlanırken, kadın erkekten uzaklaşır.
Belki de, kadınların zaman zaman yakalanmak istemelerinde bu oyunu oynama arzusu da vardır, gerçeği ilk gördüğünde silkinip kaçamayan ya da bu gerçeği sağlam bir biçimde taşıyamayan erkeğin köleleşeceğini sezerler.
Bir jileti etine sürmek gibidir bu.
Ürpertici, korkutucu, tehlikeli ve heyecan verici.
Erkek gerçeğe yaklaştığında belki sadece korkudan değil bu tuhaf heyecandan kızarır kadınların yüzü.
Kadınların sakladıkları gerçekleri öğrenmek tehlikelidir.
Çok iyi tanıdığınızı sandığınız birini hiç tanımadığınızı anlayabilirsiniz.
Bir yanıyla size çok yakın olan birinin bir yanıyla çok uzak olduğunu görmek şaşırtır sizi.
Ve, bir erkek aradaki o mesafeyi nasıl dolduracağını hiç bilemez.
O mesafenin neden oluştuğunu da...
Belki de birçok kadının o mesafeye, kendilerine ait gizli bir hayata ihtiyacı vardır.
Yalnız başlarına, sadece kendilerine ait maceralarla ve hayallerle dolaşacakları bir alana.
Erkeklerin pek tanımadığı bir bahçedir orası.
Bir erkeğin kolayca sahip olamayacağı bir bahçe.
Kadını o gizli bahçesinin varlığını bilerek kabul edebilir mi bir erkek?
Kadınlar, kabul edemeyeceğine inanır.
O bahçeyi saklarlar onun için.
Serin bir sonbahar havuzunda avuçlarıma kuru yapraklar değdiğini hissederek yüzerken gördüğüm o sıradan evlerin içlerinde gizli bahçeler var.
Pencereleri ne kadar da birbirine benziyor...
Ne kadar da sıradan görünüyorlar.
Birisi, erkeklere bütün gerçekleri söylese...
Kadınların aklından geçenleri...
Hepsini...
O sakin kadınların rüyalarında gördüklerini...
Bir erkeğin giremeyeceği, sahip olamayacağı karanlık bölgeler.
Bütün bunları bilerek bir erkek bir kadınla mutlu olabilir mi?
Tek hecelik bir değişiklik herkesi mutlu edebilir belki de, "benim olsun" yerine "benimle olsun" diyebilmek...
Aradaki o küçük "le" hecesi...
Bir hece...
Birçok hayatı mutsuz kılan küçük bir hece.
O hecenin üstesinden gelmek zor, değil mi?
"Senin söylediğinden fazlasını sana sormam, benim söylediğimden fazlasını bana sorma" diyen, herkesi kendi gizli bahçesinde özgür bırakan, gerçekleri korkulacak tehlikeler olmaktan çıkaran bir anlaşma...
Bu yapılabilseydi eğer birçok hayat ne kadar farklı yaşanırdı.
Erkekler gerçeklerden bu kadar korkmaz, kadınlar gizli bahçelerinde bu kadar ürpererek dolaşmazlardı.
Yağmur çiseliyor.
Kimse yok.
Şezlongları çoktan kaldırmışlar.
Yağmurla titreyen bir havuzda yüzüyorum.
Uzaktan evler gözüküyor.
Sıradan evler.
İçleri tene değen jilet gibi ürpertici gerçeklerle dolu.
Kimsenin bilmediği, kimsenin sormaya cesaret edemediği gerçekler.
Hayatı böylesine eğlenceli kılan da belki bu.
Yağmurda yüzmek gibi...
Havuzda yağmurdan ıslanıyorsun...
Ahmet Altan
24 Şubat 2017
Menekşe Alanı
Geçmişe doğru bir yükselmeyle elde edilen herhangi bir menekşe alanı, düşlerin kurulduğu ve orada tutsaklandığı bölge; kendini ancak bizim imgelememizde var kılan ve hep orada yinelenen mor şenlik türküsü.
Nilgün Marmara
Kağıtlar / Everest Yayınları / 2016
Nilgün Marmara
Kağıtlar / Everest Yayınları / 2016
kağıt (hamur) anneyse kalem de babadır
Defterler eski elbise dolabında,
gündüzleri açık artırmada!
Geceyse uzun yollar giyinir
ve uyur,
Göksüz küçük yıldızımız!
Kızları boyladı.
(Levh-i Mahfuz)
Saklı Kitap
Akaşa -akaşik kayıt- dünta belleği.
* Eğer kağıt (hamur) anneyse kalem de babadır ve her sözcük içindeki herflerin diziliş bağlantılarıyla
avlularda, bahçelerde, kumda oynayan kardeşlerin kendilerine ördükleri zarif ilmeklerdir. Beyaz perde gergin bir çarşafsa (duvar) sinemada onu örten kıvrımlı ağır kumaş da annenin eteğidir, yavaş kalkınca duvardaki gölgeler göze geri döner.
Nilgün Marmara
gündüzleri açık artırmada!
Geceyse uzun yollar giyinir
ve uyur,
Göksüz küçük yıldızımız!
Kızları boyladı.
(Levh-i Mahfuz)
Saklı Kitap
Akaşa -akaşik kayıt- dünta belleği.
* Eğer kağıt (hamur) anneyse kalem de babadır ve her sözcük içindeki herflerin diziliş bağlantılarıyla
avlularda, bahçelerde, kumda oynayan kardeşlerin kendilerine ördükleri zarif ilmeklerdir. Beyaz perde gergin bir çarşafsa (duvar) sinemada onu örten kıvrımlı ağır kumaş da annenin eteğidir, yavaş kalkınca duvardaki gölgeler göze geri döner.
Nilgün Marmara
23 Şubat 2017
Anlatamıyorum
"Bu şiiri size adayabilseydim şayet
Acım bir nebze olsun dinebilirdi"
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum!..
Orhan Veli
22 Şubat 2017
Bir Şehit Mezadı
Oturduğumuz evin karşısında bir küçük kahve vardı; zâbitlerimiz burayı kendilerine mahsus bir kıraathane haline koydular; bütün boş vakitlerini, burada, İstanbul gazetelerini, Ankara’dan gelen ajans haberlerini, kimbilir hangi tarihten kalmış bazı eski risaleleri okumakla geçiriyorlardı. İki muharebe arasındaki fasıla bu ateşli gençler için pek can sıkıcı bir intizar devresidir. Bütün malihulyalar insanı hep bu devrede yakalar; eski hâtıralar hep bu devrede uyanır ve daüsıla denilen bu yumuşak pençeli canavar kalbin içine tam bu devrede yerleşir. O zaman harbin en çetin, en korkunç, en kanlı safhaları bile iştiyak ile özlenir.
Karşımızdaki bu zabitler kıraathanesine arasıra ben de uğrardım; en yenisi on günlük gazeteler üzerine eğilmiş başlar, pencereden dışarıda yağan yağmura dalmış gözler, mütemadiyen çay içen ve mütemadiyen sigara dumanları ile dolup boşalan ağızlar... Her gidişimde gördüğüm manzara bundan ibaretti.
Lâkin, bu sâkin ve bunalmış yerde bazen pek heyecanlı saatler olurdu. Birdenbire kahveci bir hasır iskemlenin üstüne çıkar ve etrafa “Başlıyor!” diye bağırırdı; o zaman bütün oturanlar yerlerinden kalkarlar ve kahvecinin etrafında uğultulu bir halka teşkil ederlerdi. Ben de bunların arasına sokulurdum ve iskemleye tünemiş adamın yanında bir masanın üstünde ya açılmış bir bavul, ya kapağı devrilmiş bir sandık görürdüm. Bunların içi daima karmakarışık bir eşya yığınıyla doludur. Son muharebede şehit düşen zâbitlerden birinin eşyası...
Cephede âdet olduğu üzere sağ kalan arkadaşlarından biri onun nesi var nesi yoksa, toplar, buraya getirir, mezada koyardı.
İlk gördüğüm bu mezatların birinde sormuştum: “Bu eşya niçin olduğu gibi şehidin ailesine gönderilmiyor?”
“Bu şehitlerin çoğunun ailesi İstanbul’dadır; bir bavulun, bir sandığın veya bir yatak bağının buradan oraya gitmesi için herhalde içindeki eşya bedelinden fazla bir masrafa ihtiyaç vardır. Bu masrafı kim verecek? Bunun nakli ile kim uğraşacak? En iyisi eşyayı burada satıp parasını sahibine gönderiver-mektir.”
Bunun üzerine burada bütün mezatlara iştirake ve eşya parçasına bir pey sürmeye başladım.
Ah, bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.
“Kalpak, ikiyüze, ikiyüz ona, ikiyüz elliye, kalpak...”
İçimizden biri soruyordu: “Kurşun deliği var mı?”
Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu. “Var, var ama küçük bir delik. Dışarıdan hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak! İkiyüz elliye, ikiyüz ellibeşe... Haraç, haraç...”
Sonra elinde bir matara sallamaya başlıyordu; daha sonra ya bir kayış, ya bir dolak, ya bir mendil destesi uzatıyordu: “Ala keten mendil, beş tanesi yüz elliye yüz elliye...”
“İki yüz olsun!”
“İki yüz, iki yüz...”
Bunlar da satılıyor, sıra bir gömleğe, bir dona, bir diş fırçasına, bir tarağa, bir tıraş takımına, bir bilek saatine, bir küçük cep aynasına geliyordu. Bütün bu hususî eşyanın şekline, nevine, rengine göre ölenin hüviyeti gözümün önünde teressüm ediyordu. Kâh “Tuvalete düşkün bir genç!” diyordum. Kâh “İntizam ve ihtimamı seven bir adam!” diyordum. Kâh “Mütevazı, fakir bir küçük zabit!” olduğuna hükmediyordum. Bir gün Mülazım Sani Cevdet Efendi isminde bir şehidin mezadı oldu. Bunun eşyasının büyük bir kısmını Fransızca, Türkçe bir siirti edebî kitaplar ve resimli risaleler teşkil ediyordu. Marcel Prevost’nun “Kadın Mektuplarından tutun da, Bourget’nin Hervieu’nün eserlerine kadar bir roman koleksiyonu. Bunların arasında, Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste”si; çok okunmadan parça parça olmuş bir “Zavallı Necdet”, bir eylül şehit Cevdet Efendi’nin İstanbul’dan tâ Sakarya kıyılarına kadar taşıdığı kitaphanenin, şimdi hatırlayabildiğim, en şayanı dikkat parçalarını teşkil ediyordu. Bunlar meyanında kendi eliyle doldurulmuş birkaç defter ve bir solmuş kurdela ile sıkı sıkıya bağlanmış bir tomar mektup da vardı. Sıra bunlara gelince, mezada nezaret eden arkadaşı yüzü kızararak kahveciye yaklaştı:
“Bunları geç; bunlar olmaz!” dedi ve defterle tomarı alıp yavaşça paltosunun ceplerine yerleştirdi.
Ben; kitapları, mahiyetini tayin edemediğim bir heyecan ile ellerim arasında evirip çeviriyordum ve gözlerimin tevakkuf ettiği her sahifede solgun benizli, mahzun bakışlı bir İstanbul çocuğunun ince ve narin çehresini görüyordum. Onun ile konuşuyordum. İşitilmeyen bir dille ona diyordum ki: “Gördün mü? Bütün bu okuduğun şeyler, bütün bu tadına doyamadığın sözler, bütün bu tiryakisi olduğun edebiyat hep yalanmış! Sen kendini daima bunların içinde zannetmişsin; ruha sun’i bir hassasiyet veren ve hayatı hep şiir ve sevişmeden ibaret gibi gösteren bir sahte havada düşünmüşsün, tahayyül etmişsin, takdirin sana neler söylediğini hiç işitmemişsin! Lâkin günün birinde o müthiş ateş yağmuruna tutulur tutulmaz bütün arkanda kalan yolu unutmuşsun. O yolda seni muhayyel maşuka, bekliyordu; yazın tüllere, kışın kürklere bürülü o muhayyel maşuka ki, tebessümleri kadar bakışları da tatlı idi. Sana, ‘Gel’ diyordu; ‘Kurşunlar niçin, toplar ve süngüler niçin? Biz vatandan daha güzel ve harpten daha ateşli değil miyiz?’ Sen bu sesleri işiterek günlerce, gecelerce sendeliyordun. Lâkin, günün birinde seni bekleyen her türlü visalden daha tatlı şehadeti asla hatırına getirmiyordun!”
Ben kitapların sahifelerinde bu çehre ile böyle hasbıhal ederken yanıma arkadaşı geldi:
“Merhum hep bunları okurdu ve beynini mütemadiyen hayal ile doldururdu. Fakat, son zamanlarda çok değişmişti; hakikî bir asker olmuştu!..
Dövüşürken ve ölürken yanında idim, tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Allah, Allah!’ diyerek döğüştii ve tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Anacığım!’ diyerek can verdi. Onu kollarım arasına aldığım zaman, yüzünde bütün okuduklarını unutmuş ve yeni yeni sırlara agâh olmuş gibi bir hal vardı.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Karşımızdaki bu zabitler kıraathanesine arasıra ben de uğrardım; en yenisi on günlük gazeteler üzerine eğilmiş başlar, pencereden dışarıda yağan yağmura dalmış gözler, mütemadiyen çay içen ve mütemadiyen sigara dumanları ile dolup boşalan ağızlar... Her gidişimde gördüğüm manzara bundan ibaretti.
Lâkin, bu sâkin ve bunalmış yerde bazen pek heyecanlı saatler olurdu. Birdenbire kahveci bir hasır iskemlenin üstüne çıkar ve etrafa “Başlıyor!” diye bağırırdı; o zaman bütün oturanlar yerlerinden kalkarlar ve kahvecinin etrafında uğultulu bir halka teşkil ederlerdi. Ben de bunların arasına sokulurdum ve iskemleye tünemiş adamın yanında bir masanın üstünde ya açılmış bir bavul, ya kapağı devrilmiş bir sandık görürdüm. Bunların içi daima karmakarışık bir eşya yığınıyla doludur. Son muharebede şehit düşen zâbitlerden birinin eşyası...
Cephede âdet olduğu üzere sağ kalan arkadaşlarından biri onun nesi var nesi yoksa, toplar, buraya getirir, mezada koyardı.
İlk gördüğüm bu mezatların birinde sormuştum: “Bu eşya niçin olduğu gibi şehidin ailesine gönderilmiyor?”
“Bu şehitlerin çoğunun ailesi İstanbul’dadır; bir bavulun, bir sandığın veya bir yatak bağının buradan oraya gitmesi için herhalde içindeki eşya bedelinden fazla bir masrafa ihtiyaç vardır. Bu masrafı kim verecek? Bunun nakli ile kim uğraşacak? En iyisi eşyayı burada satıp parasını sahibine gönderiver-mektir.”
Bunun üzerine burada bütün mezatlara iştirake ve eşya parçasına bir pey sürmeye başladım.
Ah, bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.
“Kalpak, ikiyüze, ikiyüz ona, ikiyüz elliye, kalpak...”
İçimizden biri soruyordu: “Kurşun deliği var mı?”
Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu. “Var, var ama küçük bir delik. Dışarıdan hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak! İkiyüz elliye, ikiyüz ellibeşe... Haraç, haraç...”
Sonra elinde bir matara sallamaya başlıyordu; daha sonra ya bir kayış, ya bir dolak, ya bir mendil destesi uzatıyordu: “Ala keten mendil, beş tanesi yüz elliye yüz elliye...”
“İki yüz olsun!”
“İki yüz, iki yüz...”
Bunlar da satılıyor, sıra bir gömleğe, bir dona, bir diş fırçasına, bir tarağa, bir tıraş takımına, bir bilek saatine, bir küçük cep aynasına geliyordu. Bütün bu hususî eşyanın şekline, nevine, rengine göre ölenin hüviyeti gözümün önünde teressüm ediyordu. Kâh “Tuvalete düşkün bir genç!” diyordum. Kâh “İntizam ve ihtimamı seven bir adam!” diyordum. Kâh “Mütevazı, fakir bir küçük zabit!” olduğuna hükmediyordum. Bir gün Mülazım Sani Cevdet Efendi isminde bir şehidin mezadı oldu. Bunun eşyasının büyük bir kısmını Fransızca, Türkçe bir siirti edebî kitaplar ve resimli risaleler teşkil ediyordu. Marcel Prevost’nun “Kadın Mektuplarından tutun da, Bourget’nin Hervieu’nün eserlerine kadar bir roman koleksiyonu. Bunların arasında, Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste”si; çok okunmadan parça parça olmuş bir “Zavallı Necdet”, bir eylül şehit Cevdet Efendi’nin İstanbul’dan tâ Sakarya kıyılarına kadar taşıdığı kitaphanenin, şimdi hatırlayabildiğim, en şayanı dikkat parçalarını teşkil ediyordu. Bunlar meyanında kendi eliyle doldurulmuş birkaç defter ve bir solmuş kurdela ile sıkı sıkıya bağlanmış bir tomar mektup da vardı. Sıra bunlara gelince, mezada nezaret eden arkadaşı yüzü kızararak kahveciye yaklaştı:
“Bunları geç; bunlar olmaz!” dedi ve defterle tomarı alıp yavaşça paltosunun ceplerine yerleştirdi.
Ben; kitapları, mahiyetini tayin edemediğim bir heyecan ile ellerim arasında evirip çeviriyordum ve gözlerimin tevakkuf ettiği her sahifede solgun benizli, mahzun bakışlı bir İstanbul çocuğunun ince ve narin çehresini görüyordum. Onun ile konuşuyordum. İşitilmeyen bir dille ona diyordum ki: “Gördün mü? Bütün bu okuduğun şeyler, bütün bu tadına doyamadığın sözler, bütün bu tiryakisi olduğun edebiyat hep yalanmış! Sen kendini daima bunların içinde zannetmişsin; ruha sun’i bir hassasiyet veren ve hayatı hep şiir ve sevişmeden ibaret gibi gösteren bir sahte havada düşünmüşsün, tahayyül etmişsin, takdirin sana neler söylediğini hiç işitmemişsin! Lâkin günün birinde o müthiş ateş yağmuruna tutulur tutulmaz bütün arkanda kalan yolu unutmuşsun. O yolda seni muhayyel maşuka, bekliyordu; yazın tüllere, kışın kürklere bürülü o muhayyel maşuka ki, tebessümleri kadar bakışları da tatlı idi. Sana, ‘Gel’ diyordu; ‘Kurşunlar niçin, toplar ve süngüler niçin? Biz vatandan daha güzel ve harpten daha ateşli değil miyiz?’ Sen bu sesleri işiterek günlerce, gecelerce sendeliyordun. Lâkin, günün birinde seni bekleyen her türlü visalden daha tatlı şehadeti asla hatırına getirmiyordun!”
Ben kitapların sahifelerinde bu çehre ile böyle hasbıhal ederken yanıma arkadaşı geldi:
“Merhum hep bunları okurdu ve beynini mütemadiyen hayal ile doldururdu. Fakat, son zamanlarda çok değişmişti; hakikî bir asker olmuştu!..
Dövüşürken ve ölürken yanında idim, tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Allah, Allah!’ diyerek döğüştii ve tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Anacığım!’ diyerek can verdi. Onu kollarım arasına aldığım zaman, yüzünde bütün okuduklarını unutmuş ve yeni yeni sırlara agâh olmuş gibi bir hal vardı.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
21 Şubat 2017
Hicret
I
Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Ve geceleri.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
**
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.
II
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.
*
Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
*
Onunsa daima;
-Yol mu, para mı, mektup mu?-
Bir düşündüğü var.
Orhan Veli
Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Ve geceleri.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
**
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.
II
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.
*
Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
*
Onunsa daima;
-Yol mu, para mı, mektup mu?-
Bir düşündüğü var.
Orhan Veli
İstanbul Halkının Ölüm Karşısındaki Duyguları
Cenevre Üniversitesi Dahiliye Kliniği profesörü Dr. Roch ile 1933 senesi yazında Eyüp Sultan’da,
Gümüşsuyu’na çıkarken yokuşta tesadüf ettiğimiz mezarların üzerlerinde neler yazıldığını sordu.
Taşlarda bazı mısraları kendisine terceme ettim. Mânâlarından çok mütehassıs oldu. “Mezaristan-larınız bir âlem, halkın ölüm hakkında felsefî fikirlerinin bir bahçesi. Bunlar acaba toplanmıyor mu? Buna dair yapılmış bir tedkikat var mı?” dedi. Buna merak ettiğimi fakat ufak bir kısmı müstesna hepsini toplayamadığımı söyledim. O zamandan beri ne vakit bir mezaristandan geçersem birkaç taş okur, halkın ölüm karşısındaki düşüncelerinden birkaçını daha öğrenirim.
Bunları yeniden beraber dolaşarak okuyalım ve bunlardan birkaçını misal alalım:
Karaca Ahmed’de:
Dûçâr olmuştu bir emrâza eyvah olmadı çare
Olur mu mevte çare eylesek bin kerre vâveyla
Ne güzel bir tevekkül numunesi. Dûçâr olduğu hastalığın çaresi bulunamamış. O halde vâveylaların ölüme çaresi yoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır
Güya ölenin terceman-ı hissiyatı olan bu beytin birinci mısrası doğrudur, ziyaret ona alaka-i ruhu temin eder. Dua da ruh-i alakanın intifaıdır. Lâkin ikinci mısrada acı bir hakikat ifham etmekte ve âdeta beddua eder gibi bir lisan kullanmaktadır.
*
Karaca Ahmed’de:
Bu fânîde bulamadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın için rıhleti
Zavallı bu dünyada rahat edemediği için ölümü ihtiyar ettiğini ne saf bir suretle ilan ediyor.
*
Karaca Ahmed’de:
Hastalandım bulmadım derdime derman
Yok bu dünyanın vefası kanı (hani) Süleyman
*
Karaca Ahmed’de:
Bu cihan bağına geldim bir mürüvvet göremedim
Derdime derman aradım bir ilacın bulmadım
1282
*
Karaca Ahmed’de:
Bu canımda terahhum etmedi veba bir kerre
Yaktı ciğerim köşkünü geçmedi reca bir kerre
1300
Şair burada ciğerim köşkünü yaktı demekle onun lisan-ı hâl ile öldüğünü anlatmak istiyor.
*
Edirnekapı’da:
Ah ne yazık oldu bana gençliğime doymadım
Çaresiz bir derde düştüm çaresini bulmadım
Yaktı bitirdi vücudum şehrini kahr ile
Gül gibi soldum cihandan ne olduğumu bilmedim.
1332
Şair bu genç yaşında ölenin hissiyatına ve ölüm anındaki düşüncelerine iyi vâkıf olduğunu göstermiştir.
*
Edirnekapı’da:
Ey felek kaddin bükülsün nâmurad ettin beni
Bir murada ermiş iken târumâr ettin beni
1317
Feleğe ne kadar yerinde ta’riz. Murada erenler târumâr olduğunu şair ne güzel düşünmüş.
*
Edirnekapı’da:
Daha pek genç iken bîçare düştü bîdeva derde
Ciğerler parçalandı çehre soldu tülhükam oldu
*
Karaca Ahmed’de:
Hem medkûk illetile ciğerim püryan etti
Kim görse rahm ederdi akan çeşmim yaşına
*
Karaca Ahmed’de:
Meskenim dağlar başı sahraya hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini Lokman’a hacet kalmadı
Nikâhım kıyıldı tezevvüc olmadı icra
Nagihan bir derde düştüm vereme bulmadı çare
Arkasından tez ermişti câm-ı ecel
Murada ermek değil mümkün ne hikmettir bu dünyada
Garibin halini hanımım ağlasın yansın
On yedi yaşında deyu mezarım iftihar etsin
1315
Anadolu’dan gelmiş burada bir evde büyümüş bir garip kızcağız, bir hanımın yanında evlatlık. Ondan başka kendisine ağlayıp yanacak yok. On yedi yaşında nikâhlıyorlar. Lâkin dûçâr olduğu veremden dolayı evlenemiyor ve çabucak ölüyor. Onun lisanından şair bu dünyada ne hikmettir murada ermek mümkün değil diyor. Mezaristanlarımızda bunun gibi acıklı hikâyeler çoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ah kim âlem içre ben de şâdân olmadım
Çaresiz derde esir oldum def ‘a imkân bulmadım
Geçti ömrüm görmedim sıhhat yüzün
Bir misafir gibi geldim ben de mihmân olmadım
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayub derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti
1252
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Hamlini vaz‘eyleyip heman gitti
*
Karaca Ahmed’de:
Ah ile zar kılarak gençliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş muradım almadım
Hasrete fânî cihanda tûl-i ömür sürmedim
Firkate takdir bu imiş ta ezelden bilmedim
*
Karaca Ahmed’de:
Bir gül gonca misalin meskenidir bu mezar
Eyledi nazik tenin hâk ile yeksân rûzigâr
*
Karaca Ahmed’de:
Niyazım budur benim Bari Hüda’dan
Unutmasın dostlar beni duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Bakıp geçme recam budur ey Muhammed ümmeti
Müteveffânın diriden heman bir Fâtiha’dır minneti
*
Karaca Ahmed Türbesi adasında:
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenime ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman
(XIX’uncu Asır Başları)
*
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
Emr-i Hak böyle imiş
Yerini buldu ferman
1251
*
Üsküdar’da:
Çeküp el âlemi fânîden oldu âzim-i bekâ
Düşüp derdi bîdermana çekdi çilesin çarhın
Terehhum eyledi ahvaline dünya ve mâ fîhâ
Esüb bâd-ı ecel gülberk-i ömrün pâyimâl etti
1260
*
Karaca Ahmed’de:
Bir kuş idim uçtum yuvadan
Ecel beni ayırdı anadan babadan
Unutmasınlar beni hayır duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Ne yaptım ben sana ey zalim felek âh
Bana göstermedin rûy-i cihanı
Henüz açılmadık bir gonca iken
Perişan oldu halim nâgehânı
İNCE DUYGULU MEZAR TAŞLARI KİTABELERİ
Olmadı bu âlemi süflî bana cây-i karar
Bir melektim âlemi lâhûte ettim intikal
Görmeyince gülşen-i fânîde anı rahatı
On yaşında mürg-ı ruhum eyledi tahrik-i bâl
1329
*
Geldim şu dünyada eğlendim al giydim karalar bağladım
Bir vakit dillerde söylendim hayf ömrüm geçti gitti
Hak sahibi kapıya geldi kesildi nasibim geriye kaldı
Ezrail yanağıma pençe saldı can cesetten çıkıp gitti
Kavm ü hısım duyup yandı çığırdılar imam geldi
Mal ü mülküm burada kaldı hayf ömrüm geçti gitti
El urdular sağlığımıza bakmadılar hâlimize
Göçürdüler ilimizden göçürdüler geçti gitti
İndirdiler mezarıma sığındım Ganî Sübhân’a
Toprak attılar serime gözüm yaşı kaçtı gitti
İmam telkine başladı ne güzel iş eyledi
Kavm ü hısım beni başladı dövünüben geçti gitti
(Tarih kırık – Karaca Ahmed’de bir Bektaşî kabrinde)
*
Edirnekapı’da:
Ferman etti Hüda
Fânîye hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
Yapıldı cennet sarayın
Mimara hacet kalmadı
1339
*
Karaca Ahmed’de:
Sârikler elinde konakda oldu telef
Sadakatle ol civan etti kütah
1303
*
Karaca Ahmed’de:
Hanemde otururken bir gün nâgihân
Kulağıma değdi ihfâdan irciî emri heman
Hasretile yirmi dört saat mürûrunda emr-i tamam
Bu vücudu gülterim kabr içinde oldu nihan
Tıfl idim ki henüz girdim on yedi yaşıma
Terk edip ömrüm defterin dürüp misl-i hazan
1285
*
Öyle geçme bir nazar kıl mehlika
Böyle eyler her kişi sonra sana
Yaşadığımız anların tesirine göre ölüler, dirilerin hatırlamasını çok isterler deriz. Yaptığının mukabilini göreceğine işarettir.
*
Karaca Ahmed’de:
Kimesne gülmez kimesne dahi gülmeye
Zevkine değmez cihanın mihneti
1216
HASTALARIN TEDAVİSİYLE MEŞGUL HEKİMLERDEN BAHİS MEZAR TAŞLARI
Karaca Ahmed’de:
Vâlideynin yüreğine urdu dürlü yâreler
Hiç tabîbler ana kılmaz ne deva ne çareler
1206
*
Karaca Ahmed’de:
İdince Hüda kulun hakkına gel deyu ferman
Hekimler onu te’hir edemez bir an
1230 (Bir kadın kabri)
*
Karaca Ahmed’de:
Çaresiz bir derde düştüm bulmadım asla deva
Derdim efzûn oldu umdukça etıbbâdan vefa
1284
*
Edirnekapı’da:
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
1339
*
Edirnekapı’da:
Esir-i renc-i bîmârı olup vâfir zaman-ı âhir
Etıbba-yı zamane oldu tedbirinde acz-ârâ
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
1251
*
Karaca Ahmed’de:
Kele Lokman neylesin dolmuş ecel peymânesi
(XIX. Asır Başı)
*
Bu satırlarda bazen tabiplerin ölümden kurtaracak devalar yapmadıklarından hafif serzenişler, sonra eceli gelince hekimlerin onu te’hir edemeyeceğinden bahis vermeler, çok uzun hasta yatmasını hekimlerden vefa umduklarından bilenler, öldükten sonra artık Lokman’a ihtiyacı olmadığını bildirenler, delilikler karşısında zaman hekimlerinin tedbirlerindeki aczden şikâyet edenler, hekimin derdine derman bulamadığını bildirenler, Lokman da gelse ecele ne yapacak diye soranlar vardır. Hekimlere tariz yoktur. Ölüm sebepleri, ekseriye kadere haml olunur.
MEZAR TAŞLARINDA YAZILAN VEFAT SEBEPLERİNDEN
(KERRE İÇİNDE OLANLAR İZAHLARIDIR)
Tâûn (asıl veba).
Derd-i hunnâk (kuş palazı).
Veba (sârî hastalıklar). Vebadan ölenlerin adedi çoktur.
Derd-i bî-aman, çaresiz dert (veba ve kanser).
Vaz‘-ı haml esnasında (şehid sayılır).
Türlü emrâz (müzmin hastalıkların arazı).
Renc-i bîmârî (delilik).
Ciğerler parçalandı (verem).
Uyub nefsim hâline
Eyledim canım harab
Sârikler elinde konakta oldu telef (hırsızlar öldürmüş).
Şehid (harpte yaralanıp ölenler veya uzun bir hastalıktan sonra göçenler).
Kalp hastalığı.
Aşk.
Katl (şehid).
İkiz doğup yaşadıktan sonra ölümlerinde yine yan yana ana rahminde gibi bulunanlar.
Muradına ermeyen (evlenememiş kız ve erkekler).
Garip ölenler (vatanlarından uzak vilayet mezarlıklarında).
ŞAİRLERİN KABRİSTANLAR HAKKINDAKİ BİRKAÇ DUYGUSU
Şair, bir çocuk kabrine şunu yazdırıyor: “Ey toprak, üzerine pek de sıklet-bahş olma. Zira o senin üzerine çok az basmıştır.”
*
Ruşen Eşref: “Bastığım toprak ayağımın altında uslu duruşunu ve beni binbir süsünle avutuşunu anlamıyor muyum sanıyordun. Ey sinsi! Seni çiğnediğimin cezasını beni öğütmekle vereceksin. Biliyorum, seni seviyorum.”
*
Şair Eşref :
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardeşimi
Gözlerim ebnâ-yı âlemden o rütbe yıldı kim
İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı.”
DARB-I MESELLER
Ölüm hakkındaki darb-ı mesellerimiz de halkın ölüm karşısında duyduklarına bir misaldir. Bunlar üzerinde çok düşünmeğe değer. Birkaçı:
- Ölümü görmeyince hastalığa mum olmaz. Ölümü gören hastalığa razı olur.
- Ölüme tükürtürüm, yüzüme tükürtmem.
- Eden bulur, inleyen ölür.
- Mezar taşıyla iftihar olunmaz.
- Ayıbını topraklar örtsün
- Ölenle ölünmez.
- Öleceğim diyen ölmez, onurup yürüyen ölür.
- Ölüm hak, miras helal.
- Ölüye ağlamaz, diriye gülmez.
- Ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane.
- Ölmüş ile ölünmez.
- Borçlu ölmez, benzi sararır.
- Biri ölmeyince, diğeri gün görmez.
- Öküz öldü, ortaklık ayrıldı.
- Tende biten, teneşirde gider.
- Can çıkar, huy çıkmaz.
- Çıkmayan canda umut var.
- Ne ölüye ağlar, ne diriye güler.
ŞAİRLERİMİZİN SÖYLEDİKLERİ
ÖLÜM TARİHLERİNDEN BAZI MİSALLER
Sürûrî: Can borcun eda eyledi gitti Ödemişli (1206).
Hikmet: Ömrü Ömer Efendi’yi etti veba heba (1227).
Sürûrî: Mevte çare bulmayıp göçtü hekim bey derdimend (1201).
Sürûrî: Yedi Gevrekzade’yi açgözlü felek (1216).
Esat: Hekimbaşı iken Behcet Efendi göçtü âlemden (1249).
VEBA/TÂÛNDAN VEFAT TARİHLERİ
Hikmet: Genç iken renc-i vebadan eyledi Tahir vefat (1227).
Rasim Esad: Şumnu’da Baki Efendi oldu tâûndan şehid (1227).
Sabit: Gitti bin yüz birde Esad hekim tâûndan (1101).
Ârif: Gitti Şakir vah kim tâûndan (1227).
Sürûrî: Hayf Yusuf genç iken kıldı intikal (1207).
Sürûrî: Vah kim tâûn hücum etti şehid oldu Said (1211).
Sürûrî: Kıldı tâûn Afife Hanım’a vah (1213).
Sürûrî Mecmuası (1299)
GARİP TARZDA YAZILI MEZAR TAŞLARI
Ser verip sır vermeyen Server Dede.
- Davasında yok güzafı ser verip sır vermemiş.
- Karı dırıltısından vefat eden es- Seyyid Ahmed Ağa (1260).
Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda (ta‘lîk yazılı ve sarıklı taş).
Diğer bir rivayette Halil Ağa (Hotinli Kemaleddin rivayet).
- Her kim ki mezarıma dokunursa yılancık illetinden kurtulmasın.
Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda. Altında “Yılancıklı” kelimesi imza makamında konmuş. Hangi kadına ait belli değil. Vaktiyle bunun tedavisi ile meşgul birisine ait olması muhtemel. Bu, müzeye naklolan taşlardandır.
- Meşhur yevmiye elli dirhem sülmen (civa) ve afyon ekl eden yüz otuz dört yaşında fevt olan Rehavî es-Seyyid el-Hâc Ahmed Efendi.
*
Karaca Ahmed’de:
Uyup nefsim hâline
Eyledim canım harap
Bir cariyesiyle akibet
Oldun turâb
1289
Bir kıza aşık oluyor. Duyulunca zamanın içtimaî terbiyesi, düşüncesi sevkiyle bunu izzet-i nefsine giran görerek canına kıyıyor. Nitekin bu taşın diğer tarafında aynı adamın dilinden şair şunları yazıyor:
İlahi rûz-ı mahşerde bana gûna gûn ecreyle
Ne dertlerle helak oldum şehidlerle haşreyle
Sana kurban edüp canım eyledim turâbı mesken.
MEZARİSTANLAR HAKKINDA TUHAF RİVAYETLER
Ankara taraflarında bir mezar taşında “Kırk yumurta bir paraya çıktığı zaman herkes karısını geçindiremeyeceğim diye boşadı. Lakin ben boşamadım.” diye yazılı olduğunu görenler rivayet eder.
KABRİSTANLARIMIZA AİT BABALARIMIZIN ÖĞÜTLERİ
Kabristana otlatmak için hayvanlarınızı sokmayın.
- Kabristandan kimse hiçbir şey almamalıdır. (Bu terbiye el’ân Sarıyer halkında vardır. Ağabeyim Ömer Şevki’nin dört yıl önce yaptırdığım kabrinin eski tahta aksâmı daha evvel ve daha sonra yerlerde çürüdüğü hâlde kimse gelip almamıştır.)
- Mezaristanlardan bir şey alıp götürenlerin evlerinden ölü çıkar.
- Komşu mezarlarından taşlarından yeni kabirler yaptırmayın.
Hırsızlıktır, o onların malıdır. Yeniden, hariçten malzeme getirtip yaptırın. Sonra sizinkileri de başka kabirlerin imarında kullanırlar.
- Kabirlere ve kabristanlara tecavüz ve müdahale etmeyin. Zira içinde babalarınız, anlarınız, evlatları, kardeşleri, akraba ve ahbabı medfûndur. Bunlara yapılacak tecavüzü bir gün de size yaparlar.
- Kabristanına hürmet eden, kabirlerini temiz tutan bir millet, büyük bir medeniyet sahibi olduğunu ispat eder.
Gümüşsuyu’na çıkarken yokuşta tesadüf ettiğimiz mezarların üzerlerinde neler yazıldığını sordu.
Taşlarda bazı mısraları kendisine terceme ettim. Mânâlarından çok mütehassıs oldu. “Mezaristan-larınız bir âlem, halkın ölüm hakkında felsefî fikirlerinin bir bahçesi. Bunlar acaba toplanmıyor mu? Buna dair yapılmış bir tedkikat var mı?” dedi. Buna merak ettiğimi fakat ufak bir kısmı müstesna hepsini toplayamadığımı söyledim. O zamandan beri ne vakit bir mezaristandan geçersem birkaç taş okur, halkın ölüm karşısındaki düşüncelerinden birkaçını daha öğrenirim.
Bunları yeniden beraber dolaşarak okuyalım ve bunlardan birkaçını misal alalım:
Karaca Ahmed’de:
Dûçâr olmuştu bir emrâza eyvah olmadı çare
Olur mu mevte çare eylesek bin kerre vâveyla
Ne güzel bir tevekkül numunesi. Dûçâr olduğu hastalığın çaresi bulunamamış. O halde vâveylaların ölüme çaresi yoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır
Güya ölenin terceman-ı hissiyatı olan bu beytin birinci mısrası doğrudur, ziyaret ona alaka-i ruhu temin eder. Dua da ruh-i alakanın intifaıdır. Lâkin ikinci mısrada acı bir hakikat ifham etmekte ve âdeta beddua eder gibi bir lisan kullanmaktadır.
*
Karaca Ahmed’de:
Bu fânîde bulamadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın için rıhleti
Zavallı bu dünyada rahat edemediği için ölümü ihtiyar ettiğini ne saf bir suretle ilan ediyor.
*
Karaca Ahmed’de:
Hastalandım bulmadım derdime derman
Yok bu dünyanın vefası kanı (hani) Süleyman
*
Karaca Ahmed’de:
Bu cihan bağına geldim bir mürüvvet göremedim
Derdime derman aradım bir ilacın bulmadım
1282
*
Karaca Ahmed’de:
Bu canımda terahhum etmedi veba bir kerre
Yaktı ciğerim köşkünü geçmedi reca bir kerre
1300
Şair burada ciğerim köşkünü yaktı demekle onun lisan-ı hâl ile öldüğünü anlatmak istiyor.
*
Edirnekapı’da:
Ah ne yazık oldu bana gençliğime doymadım
Çaresiz bir derde düştüm çaresini bulmadım
Yaktı bitirdi vücudum şehrini kahr ile
Gül gibi soldum cihandan ne olduğumu bilmedim.
1332
Şair bu genç yaşında ölenin hissiyatına ve ölüm anındaki düşüncelerine iyi vâkıf olduğunu göstermiştir.
*
Edirnekapı’da:
Ey felek kaddin bükülsün nâmurad ettin beni
Bir murada ermiş iken târumâr ettin beni
1317
Feleğe ne kadar yerinde ta’riz. Murada erenler târumâr olduğunu şair ne güzel düşünmüş.
*
Edirnekapı’da:
Daha pek genç iken bîçare düştü bîdeva derde
Ciğerler parçalandı çehre soldu tülhükam oldu
*
Karaca Ahmed’de:
Hem medkûk illetile ciğerim püryan etti
Kim görse rahm ederdi akan çeşmim yaşına
*
Karaca Ahmed’de:
Meskenim dağlar başı sahraya hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini Lokman’a hacet kalmadı
Nikâhım kıyıldı tezevvüc olmadı icra
Nagihan bir derde düştüm vereme bulmadı çare
Arkasından tez ermişti câm-ı ecel
Murada ermek değil mümkün ne hikmettir bu dünyada
Garibin halini hanımım ağlasın yansın
On yedi yaşında deyu mezarım iftihar etsin
1315
Anadolu’dan gelmiş burada bir evde büyümüş bir garip kızcağız, bir hanımın yanında evlatlık. Ondan başka kendisine ağlayıp yanacak yok. On yedi yaşında nikâhlıyorlar. Lâkin dûçâr olduğu veremden dolayı evlenemiyor ve çabucak ölüyor. Onun lisanından şair bu dünyada ne hikmettir murada ermek mümkün değil diyor. Mezaristanlarımızda bunun gibi acıklı hikâyeler çoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ah kim âlem içre ben de şâdân olmadım
Çaresiz derde esir oldum def ‘a imkân bulmadım
Geçti ömrüm görmedim sıhhat yüzün
Bir misafir gibi geldim ben de mihmân olmadım
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayub derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti
1252
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Hamlini vaz‘eyleyip heman gitti
*
Karaca Ahmed’de:
Ah ile zar kılarak gençliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş muradım almadım
Hasrete fânî cihanda tûl-i ömür sürmedim
Firkate takdir bu imiş ta ezelden bilmedim
*
Karaca Ahmed’de:
Bir gül gonca misalin meskenidir bu mezar
Eyledi nazik tenin hâk ile yeksân rûzigâr
*
Karaca Ahmed’de:
Niyazım budur benim Bari Hüda’dan
Unutmasın dostlar beni duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Bakıp geçme recam budur ey Muhammed ümmeti
Müteveffânın diriden heman bir Fâtiha’dır minneti
*
Karaca Ahmed Türbesi adasında:
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenime ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman
(XIX’uncu Asır Başları)
*
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
Emr-i Hak böyle imiş
Yerini buldu ferman
1251
*
Üsküdar’da:
Çeküp el âlemi fânîden oldu âzim-i bekâ
Düşüp derdi bîdermana çekdi çilesin çarhın
Terehhum eyledi ahvaline dünya ve mâ fîhâ
Esüb bâd-ı ecel gülberk-i ömrün pâyimâl etti
1260
*
Karaca Ahmed’de:
Bir kuş idim uçtum yuvadan
Ecel beni ayırdı anadan babadan
Unutmasınlar beni hayır duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Ne yaptım ben sana ey zalim felek âh
Bana göstermedin rûy-i cihanı
Henüz açılmadık bir gonca iken
Perişan oldu halim nâgehânı
İNCE DUYGULU MEZAR TAŞLARI KİTABELERİ
Olmadı bu âlemi süflî bana cây-i karar
Bir melektim âlemi lâhûte ettim intikal
Görmeyince gülşen-i fânîde anı rahatı
On yaşında mürg-ı ruhum eyledi tahrik-i bâl
1329
*
Geldim şu dünyada eğlendim al giydim karalar bağladım
Bir vakit dillerde söylendim hayf ömrüm geçti gitti
Hak sahibi kapıya geldi kesildi nasibim geriye kaldı
Ezrail yanağıma pençe saldı can cesetten çıkıp gitti
Kavm ü hısım duyup yandı çığırdılar imam geldi
Mal ü mülküm burada kaldı hayf ömrüm geçti gitti
El urdular sağlığımıza bakmadılar hâlimize
Göçürdüler ilimizden göçürdüler geçti gitti
İndirdiler mezarıma sığındım Ganî Sübhân’a
Toprak attılar serime gözüm yaşı kaçtı gitti
İmam telkine başladı ne güzel iş eyledi
Kavm ü hısım beni başladı dövünüben geçti gitti
(Tarih kırık – Karaca Ahmed’de bir Bektaşî kabrinde)
*
Edirnekapı’da:
Ferman etti Hüda
Fânîye hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
Yapıldı cennet sarayın
Mimara hacet kalmadı
1339
*
Karaca Ahmed’de:
Sârikler elinde konakda oldu telef
Sadakatle ol civan etti kütah
1303
*
Karaca Ahmed’de:
Hanemde otururken bir gün nâgihân
Kulağıma değdi ihfâdan irciî emri heman
Hasretile yirmi dört saat mürûrunda emr-i tamam
Bu vücudu gülterim kabr içinde oldu nihan
Tıfl idim ki henüz girdim on yedi yaşıma
Terk edip ömrüm defterin dürüp misl-i hazan
1285
*
Öyle geçme bir nazar kıl mehlika
Böyle eyler her kişi sonra sana
Yaşadığımız anların tesirine göre ölüler, dirilerin hatırlamasını çok isterler deriz. Yaptığının mukabilini göreceğine işarettir.
*
Karaca Ahmed’de:
Kimesne gülmez kimesne dahi gülmeye
Zevkine değmez cihanın mihneti
1216
HASTALARIN TEDAVİSİYLE MEŞGUL HEKİMLERDEN BAHİS MEZAR TAŞLARI
Karaca Ahmed’de:
Vâlideynin yüreğine urdu dürlü yâreler
Hiç tabîbler ana kılmaz ne deva ne çareler
1206
*
Karaca Ahmed’de:
İdince Hüda kulun hakkına gel deyu ferman
Hekimler onu te’hir edemez bir an
1230 (Bir kadın kabri)
*
Karaca Ahmed’de:
Çaresiz bir derde düştüm bulmadım asla deva
Derdim efzûn oldu umdukça etıbbâdan vefa
1284
*
Edirnekapı’da:
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
1339
*
Edirnekapı’da:
Esir-i renc-i bîmârı olup vâfir zaman-ı âhir
Etıbba-yı zamane oldu tedbirinde acz-ârâ
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
1251
*
Karaca Ahmed’de:
Kele Lokman neylesin dolmuş ecel peymânesi
(XIX. Asır Başı)
*
Bu satırlarda bazen tabiplerin ölümden kurtaracak devalar yapmadıklarından hafif serzenişler, sonra eceli gelince hekimlerin onu te’hir edemeyeceğinden bahis vermeler, çok uzun hasta yatmasını hekimlerden vefa umduklarından bilenler, öldükten sonra artık Lokman’a ihtiyacı olmadığını bildirenler, delilikler karşısında zaman hekimlerinin tedbirlerindeki aczden şikâyet edenler, hekimin derdine derman bulamadığını bildirenler, Lokman da gelse ecele ne yapacak diye soranlar vardır. Hekimlere tariz yoktur. Ölüm sebepleri, ekseriye kadere haml olunur.
MEZAR TAŞLARINDA YAZILAN VEFAT SEBEPLERİNDEN
(KERRE İÇİNDE OLANLAR İZAHLARIDIR)
Tâûn (asıl veba).
Derd-i hunnâk (kuş palazı).
Veba (sârî hastalıklar). Vebadan ölenlerin adedi çoktur.
Derd-i bî-aman, çaresiz dert (veba ve kanser).
Vaz‘-ı haml esnasında (şehid sayılır).
Türlü emrâz (müzmin hastalıkların arazı).
Renc-i bîmârî (delilik).
Ciğerler parçalandı (verem).
Uyub nefsim hâline
Eyledim canım harab
Sârikler elinde konakta oldu telef (hırsızlar öldürmüş).
Şehid (harpte yaralanıp ölenler veya uzun bir hastalıktan sonra göçenler).
Kalp hastalığı.
Aşk.
Katl (şehid).
İkiz doğup yaşadıktan sonra ölümlerinde yine yan yana ana rahminde gibi bulunanlar.
Muradına ermeyen (evlenememiş kız ve erkekler).
Garip ölenler (vatanlarından uzak vilayet mezarlıklarında).
ŞAİRLERİN KABRİSTANLAR HAKKINDAKİ BİRKAÇ DUYGUSU
Şair, bir çocuk kabrine şunu yazdırıyor: “Ey toprak, üzerine pek de sıklet-bahş olma. Zira o senin üzerine çok az basmıştır.”
*
Ruşen Eşref: “Bastığım toprak ayağımın altında uslu duruşunu ve beni binbir süsünle avutuşunu anlamıyor muyum sanıyordun. Ey sinsi! Seni çiğnediğimin cezasını beni öğütmekle vereceksin. Biliyorum, seni seviyorum.”
*
Şair Eşref :
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardeşimi
Gözlerim ebnâ-yı âlemden o rütbe yıldı kim
İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı.”
DARB-I MESELLER
Ölüm hakkındaki darb-ı mesellerimiz de halkın ölüm karşısında duyduklarına bir misaldir. Bunlar üzerinde çok düşünmeğe değer. Birkaçı:
- Ölümü görmeyince hastalığa mum olmaz. Ölümü gören hastalığa razı olur.
- Ölüme tükürtürüm, yüzüme tükürtmem.
- Eden bulur, inleyen ölür.
- Mezar taşıyla iftihar olunmaz.
- Ayıbını topraklar örtsün
- Ölenle ölünmez.
- Öleceğim diyen ölmez, onurup yürüyen ölür.
- Ölüm hak, miras helal.
- Ölüye ağlamaz, diriye gülmez.
- Ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane.
- Ölmüş ile ölünmez.
- Borçlu ölmez, benzi sararır.
- Biri ölmeyince, diğeri gün görmez.
- Öküz öldü, ortaklık ayrıldı.
- Tende biten, teneşirde gider.
- Can çıkar, huy çıkmaz.
- Çıkmayan canda umut var.
- Ne ölüye ağlar, ne diriye güler.
ŞAİRLERİMİZİN SÖYLEDİKLERİ
ÖLÜM TARİHLERİNDEN BAZI MİSALLER
Sürûrî: Can borcun eda eyledi gitti Ödemişli (1206).
Hikmet: Ömrü Ömer Efendi’yi etti veba heba (1227).
Sürûrî: Mevte çare bulmayıp göçtü hekim bey derdimend (1201).
Sürûrî: Yedi Gevrekzade’yi açgözlü felek (1216).
Esat: Hekimbaşı iken Behcet Efendi göçtü âlemden (1249).
VEBA/TÂÛNDAN VEFAT TARİHLERİ
Hikmet: Genç iken renc-i vebadan eyledi Tahir vefat (1227).
Rasim Esad: Şumnu’da Baki Efendi oldu tâûndan şehid (1227).
Sabit: Gitti bin yüz birde Esad hekim tâûndan (1101).
Ârif: Gitti Şakir vah kim tâûndan (1227).
Sürûrî: Hayf Yusuf genç iken kıldı intikal (1207).
Sürûrî: Vah kim tâûn hücum etti şehid oldu Said (1211).
Sürûrî: Kıldı tâûn Afife Hanım’a vah (1213).
Sürûrî Mecmuası (1299)
GARİP TARZDA YAZILI MEZAR TAŞLARI
Ser verip sır vermeyen Server Dede.
- Davasında yok güzafı ser verip sır vermemiş.
- Karı dırıltısından vefat eden es- Seyyid Ahmed Ağa (1260).
Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda (ta‘lîk yazılı ve sarıklı taş).
Diğer bir rivayette Halil Ağa (Hotinli Kemaleddin rivayet).
- Her kim ki mezarıma dokunursa yılancık illetinden kurtulmasın.
Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda. Altında “Yılancıklı” kelimesi imza makamında konmuş. Hangi kadına ait belli değil. Vaktiyle bunun tedavisi ile meşgul birisine ait olması muhtemel. Bu, müzeye naklolan taşlardandır.
- Meşhur yevmiye elli dirhem sülmen (civa) ve afyon ekl eden yüz otuz dört yaşında fevt olan Rehavî es-Seyyid el-Hâc Ahmed Efendi.
*
Karaca Ahmed’de:
Uyup nefsim hâline
Eyledim canım harap
Bir cariyesiyle akibet
Oldun turâb
1289
Bir kıza aşık oluyor. Duyulunca zamanın içtimaî terbiyesi, düşüncesi sevkiyle bunu izzet-i nefsine giran görerek canına kıyıyor. Nitekin bu taşın diğer tarafında aynı adamın dilinden şair şunları yazıyor:
İlahi rûz-ı mahşerde bana gûna gûn ecreyle
Ne dertlerle helak oldum şehidlerle haşreyle
Sana kurban edüp canım eyledim turâbı mesken.
MEZARİSTANLAR HAKKINDA TUHAF RİVAYETLER
Ankara taraflarında bir mezar taşında “Kırk yumurta bir paraya çıktığı zaman herkes karısını geçindiremeyeceğim diye boşadı. Lakin ben boşamadım.” diye yazılı olduğunu görenler rivayet eder.
KABRİSTANLARIMIZA AİT BABALARIMIZIN ÖĞÜTLERİ
Kabristana otlatmak için hayvanlarınızı sokmayın.
- Kabristandan kimse hiçbir şey almamalıdır. (Bu terbiye el’ân Sarıyer halkında vardır. Ağabeyim Ömer Şevki’nin dört yıl önce yaptırdığım kabrinin eski tahta aksâmı daha evvel ve daha sonra yerlerde çürüdüğü hâlde kimse gelip almamıştır.)
- Mezaristanlardan bir şey alıp götürenlerin evlerinden ölü çıkar.
- Komşu mezarlarından taşlarından yeni kabirler yaptırmayın.
Hırsızlıktır, o onların malıdır. Yeniden, hariçten malzeme getirtip yaptırın. Sonra sizinkileri de başka kabirlerin imarında kullanırlar.
- Kabirlere ve kabristanlara tecavüz ve müdahale etmeyin. Zira içinde babalarınız, anlarınız, evlatları, kardeşleri, akraba ve ahbabı medfûndur. Bunlara yapılacak tecavüzü bir gün de size yaparlar.
- Kabristanına hürmet eden, kabirlerini temiz tutan bir millet, büyük bir medeniyet sahibi olduğunu ispat eder.
- Kabirlerine hürmet etmemek ve onları tahrib etmek yalnız eski ve yeni nesle değil, gelecek nesillere karşı da irtikâb edilmiş bir kabahattir.
HALK ŞAİRLERİNİN MEZAR KİTABELERİ
1- Mezaristanlarımız, büyük duygulu şairlerimizin, insanların ve halkın ölüm karşısındaki duygularının yaşadığı bir kitaptır. Bunların bir kısmı en meşhur dîvan şairlerimiz, diğerleri halk şairlerimiz tarafından yazılmıştır. Dîvan şairleri tarafından yazılanlar ince hislerle ve derin mânâlarla süslüdür. Bu noktadan mezarlarımız fikir meşheri bedayiidir. Şair, umumi kültürünün ve felsefesinin tesiriyle güzel medlûller meydana çıkarmıştır. Aralarında çok nükteli olanlar, memleketin zenginlerine ve ricâline ısmarlama yapılan tarihler gibi değildir. Bunlar birtakım mânâsız ve güzelce sıralanmış, mevzûn sözlerdir. Ancak o şahıslara aittir. Lâkin efrad-ı ailesinden birisine irticalen söyledikleri çok güzeldir. Halkın gönlünden kopanları halk ve esnaf mezarlarında ve onların ailesinde görüyoruz. Onlar ölümün mahiyetini, tekrar dirileceklerini ve bu yerlerden bitecekleri tesellisiyle beraber büyük üzüntülerle karşılaşmışlardır. Halk mezar taşlarının başındaki beyit ve kıtaları zaman elif-balarının karışık ve imla yanlışlarıyla dolu birçok kopyalarını diğer mezar taşlarında da çok buluyoruz. Çoğunun vezni yoktur. Mezarcılar bunları istismar ile kendilerine sipariş olunan taşların yazılarından seçilen misallerden halkın hoşuna gidenleri çoğaltmışlar. Ahîren dostum Prof. Horia Slobozianu Romanya’da Tekir gölündeki villası bahçesinde bulduğu eski bir mezaristan taşlarında da vezinleri bozuk âtîde saydığımız misallerle süslü kabir taşı örneklerini tercemeleri için yollamıştır.
Bunlardan öğreniyoruz ki Türkler gittiği yere kültürünü de beraber götürmüştür ve bu eski yurtlarındaki hislerini hiç kaybetmemişlerdir.
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır.
*
- Gençliğine doymadan muradına ermeyen…
- Gençliğine doymayan (1191).
- Bulunmadı emrâzın çaresi.
- Genç yaşında tekmil imiş vadesi (1326).
*
Bunun, bozuk imlâlı ve yanlış kafiyeli pek çok çeşitleri vardır:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti heman…
(XIX. Asır)
*
Bu fânîde bulmadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın-çin rıhleti…
*
Emr-i Hak’la dürlü emrâz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebep oldu mevtime
Âkibet erdi ecel rıhlet göründü canıma
1320
*
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenim ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman…
(XIX. Asır)
Romanya’da Tekir gölündeki kabir taşları da bunlara çok benzer. Burada garip olarak ölenler de mezkûrdur.
2- Türkler ölümden korkmamışlar ve onu, “Ömrüm bu kadarmış.” diye ölecekleri anda bile tevekkül ile karşılamışlardır. Ölümden sonra mezaristanda olan safahatın teferruatı ölmezden evvel birçok saf ve temiz ruhlu insanların hafızasında yer etmiştir. Mezar taşları, insanların ölüm karşısında tevekküllerinin izahlarıyla doludur.
3- Şairler, kabir taşlarına yazdıklarını bazen kendi lisanlarından, dirilere hitab tarzında yazmışlardır. Ölenlerin dilinden hitabı daha sûzişkâr olmuştur ve yanlarından geçen dirilere açık ve kapalı serzenişlerde bulunmuşlar. “Bugün bana ise yarın sanadır.” gibi sözler katmışlardır. Gelip geçenler bunları okudukça kendi telakkilerine göre müteessir ve mütehassis olmuşlardır.
4- Mezar taşlarımız Türk harsının bir safhasını canlandırır. Ölenlerin ölüm karşısında mütevekkilâne düşünceleri, terceme-i hâlleri ve meziyetlerini, ve’l-hâsıl dünyevî her hâlini anlamak kabildir.
5- Hars menbaı olan mezaristanlarımız hekimler, hekimbaşılar, mimarlar, esnaf, devlet memurları, âlimler, tarikat mensupları, ve’l-hâsıl her tabaka hakkında tedkik yapılabileceği gibi bu açık meşherde kavuklar, mezar taşı mimarisi ve yazılar hakkında çok şeyler öğrenebiliriz. Bu hususta “Yeni Türk” koleksiyonunda Hikmet Turhan Dağlıoğlu’nun değerli etüdleri ve muhtelif yerlerde bu taramanın lüzumuna temas eder kısa yazılar vardır.
6- Esnaf ve halkın ölüm telakkileri çok dikkate şayandır. Garip yazılı ve tuhaf mânâlı taşlar bunlara aiddir. İlim ve fazilet sahiplerinin ve sanatkârların kabirlerindeki manzûm ve mensûr yazılar kendi mevkilerini temsil edecek bir vasıftadır.
7- Hayatta olan kocaların eşlerine aid mezar taşları pek farklıdır. Hayatında olduğu gibi öldükten sonra da karısına bağlılığını bırakmamış ve unutmamış insanların, mezaristanlarda bu kabirlere ne kadar özendikleri ve bazen oralarını gelin odaları gibi süsledikleri görülmüştür.
8- Genç yaşta derd-i deva-nâ-pezîr (verem)den ölen kızların mezar taşları pek acıklıdır. Hele birisinde “Senin bırakacağın hatıra bu mezar taşı mı olacaktı?” diye yazılıdır. Mezar taşlarında Türklerde ölüm felsefesine dair bilgilerimiz ve onun neticeleri sırf bu kadar değildir. Bunlar bir deneme mahiyetinde toplanmıştır.
9- Netice şudur: İstanbul’da yaşayan halk ölülerin uykuda olduklarına, yeniden hayata gelinceye kadar uyuyup sonra dirileceklerine kâildir. Halkın felsefesinin de ölmekle artık ebediyen yok olmak telakkisi yer bulmamıştır. Halkın bu düşüncesi bugünkü felsefe cereyanlarının bazen menfi yollar takip etmesine güzel bir cevaptır. Halkça ruh vardır ve ebedîdir. İnsanlar mutlaka ölüm geçidinden geçecektir. Lâkin ademe, yok olmağa değil, ruh âlemine.
Karaca Ahmednâme
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver
Kaynak: https://www.uskudar.bel.tr/userfiles/files/Karaca_AhmetName.pdf
HALK ŞAİRLERİNİN MEZAR KİTABELERİ
1- Mezaristanlarımız, büyük duygulu şairlerimizin, insanların ve halkın ölüm karşısındaki duygularının yaşadığı bir kitaptır. Bunların bir kısmı en meşhur dîvan şairlerimiz, diğerleri halk şairlerimiz tarafından yazılmıştır. Dîvan şairleri tarafından yazılanlar ince hislerle ve derin mânâlarla süslüdür. Bu noktadan mezarlarımız fikir meşheri bedayiidir. Şair, umumi kültürünün ve felsefesinin tesiriyle güzel medlûller meydana çıkarmıştır. Aralarında çok nükteli olanlar, memleketin zenginlerine ve ricâline ısmarlama yapılan tarihler gibi değildir. Bunlar birtakım mânâsız ve güzelce sıralanmış, mevzûn sözlerdir. Ancak o şahıslara aittir. Lâkin efrad-ı ailesinden birisine irticalen söyledikleri çok güzeldir. Halkın gönlünden kopanları halk ve esnaf mezarlarında ve onların ailesinde görüyoruz. Onlar ölümün mahiyetini, tekrar dirileceklerini ve bu yerlerden bitecekleri tesellisiyle beraber büyük üzüntülerle karşılaşmışlardır. Halk mezar taşlarının başındaki beyit ve kıtaları zaman elif-balarının karışık ve imla yanlışlarıyla dolu birçok kopyalarını diğer mezar taşlarında da çok buluyoruz. Çoğunun vezni yoktur. Mezarcılar bunları istismar ile kendilerine sipariş olunan taşların yazılarından seçilen misallerden halkın hoşuna gidenleri çoğaltmışlar. Ahîren dostum Prof. Horia Slobozianu Romanya’da Tekir gölündeki villası bahçesinde bulduğu eski bir mezaristan taşlarında da vezinleri bozuk âtîde saydığımız misallerle süslü kabir taşı örneklerini tercemeleri için yollamıştır.
Bunlardan öğreniyoruz ki Türkler gittiği yere kültürünü de beraber götürmüştür ve bu eski yurtlarındaki hislerini hiç kaybetmemişlerdir.
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır.
*
- Gençliğine doymadan muradına ermeyen…
- Gençliğine doymayan (1191).
- Bulunmadı emrâzın çaresi.
- Genç yaşında tekmil imiş vadesi (1326).
*
Bunun, bozuk imlâlı ve yanlış kafiyeli pek çok çeşitleri vardır:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti heman…
(XIX. Asır)
*
Bu fânîde bulmadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın-çin rıhleti…
*
Emr-i Hak’la dürlü emrâz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebep oldu mevtime
Âkibet erdi ecel rıhlet göründü canıma
1320
*
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenim ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman…
(XIX. Asır)
Romanya’da Tekir gölündeki kabir taşları da bunlara çok benzer. Burada garip olarak ölenler de mezkûrdur.
2- Türkler ölümden korkmamışlar ve onu, “Ömrüm bu kadarmış.” diye ölecekleri anda bile tevekkül ile karşılamışlardır. Ölümden sonra mezaristanda olan safahatın teferruatı ölmezden evvel birçok saf ve temiz ruhlu insanların hafızasında yer etmiştir. Mezar taşları, insanların ölüm karşısında tevekküllerinin izahlarıyla doludur.
3- Şairler, kabir taşlarına yazdıklarını bazen kendi lisanlarından, dirilere hitab tarzında yazmışlardır. Ölenlerin dilinden hitabı daha sûzişkâr olmuştur ve yanlarından geçen dirilere açık ve kapalı serzenişlerde bulunmuşlar. “Bugün bana ise yarın sanadır.” gibi sözler katmışlardır. Gelip geçenler bunları okudukça kendi telakkilerine göre müteessir ve mütehassis olmuşlardır.
4- Mezar taşlarımız Türk harsının bir safhasını canlandırır. Ölenlerin ölüm karşısında mütevekkilâne düşünceleri, terceme-i hâlleri ve meziyetlerini, ve’l-hâsıl dünyevî her hâlini anlamak kabildir.
5- Hars menbaı olan mezaristanlarımız hekimler, hekimbaşılar, mimarlar, esnaf, devlet memurları, âlimler, tarikat mensupları, ve’l-hâsıl her tabaka hakkında tedkik yapılabileceği gibi bu açık meşherde kavuklar, mezar taşı mimarisi ve yazılar hakkında çok şeyler öğrenebiliriz. Bu hususta “Yeni Türk” koleksiyonunda Hikmet Turhan Dağlıoğlu’nun değerli etüdleri ve muhtelif yerlerde bu taramanın lüzumuna temas eder kısa yazılar vardır.
6- Esnaf ve halkın ölüm telakkileri çok dikkate şayandır. Garip yazılı ve tuhaf mânâlı taşlar bunlara aiddir. İlim ve fazilet sahiplerinin ve sanatkârların kabirlerindeki manzûm ve mensûr yazılar kendi mevkilerini temsil edecek bir vasıftadır.
7- Hayatta olan kocaların eşlerine aid mezar taşları pek farklıdır. Hayatında olduğu gibi öldükten sonra da karısına bağlılığını bırakmamış ve unutmamış insanların, mezaristanlarda bu kabirlere ne kadar özendikleri ve bazen oralarını gelin odaları gibi süsledikleri görülmüştür.
8- Genç yaşta derd-i deva-nâ-pezîr (verem)den ölen kızların mezar taşları pek acıklıdır. Hele birisinde “Senin bırakacağın hatıra bu mezar taşı mı olacaktı?” diye yazılıdır. Mezar taşlarında Türklerde ölüm felsefesine dair bilgilerimiz ve onun neticeleri sırf bu kadar değildir. Bunlar bir deneme mahiyetinde toplanmıştır.
9- Netice şudur: İstanbul’da yaşayan halk ölülerin uykuda olduklarına, yeniden hayata gelinceye kadar uyuyup sonra dirileceklerine kâildir. Halkın felsefesinin de ölmekle artık ebediyen yok olmak telakkisi yer bulmamıştır. Halkın bu düşüncesi bugünkü felsefe cereyanlarının bazen menfi yollar takip etmesine güzel bir cevaptır. Halkça ruh vardır ve ebedîdir. İnsanlar mutlaka ölüm geçidinden geçecektir. Lâkin ademe, yok olmağa değil, ruh âlemine.
Karaca Ahmednâme
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver
Kaynak: https://www.uskudar.bel.tr/userfiles/files/Karaca_AhmetName.pdf
Ateşli Hastalıklar
I
Bir ateşli hastalık
Orak ucu gibi geçmiş karnına
Bilinmez rahmet saatı
Birden çıtçıt - çıtçıt - çıt
İsyan davulunu o
Asmış boynuna
Baktı ki bu ölümün ayak sesleri
Daraldı mekan
Can çekiliyor ayak uçlarından
Tırnaklar soğuyor hücreler sahipsiz kalıyor
Ve ömründe ilk kez
Başlıyor duaya
Bilinmez ne zaman birden açılır kapı
Korku ve recade cennet yanıkları
Neredeyse ilk kez ömründe başlıyor duaya
Ama aklı önden atıldı
Gönlü bir türlü titreşmedi:
"Hiç yönelmedim Tanrıya" dedi"onca zaman"
"Şimdi ölüm geldi
Yalvarmak boşuna"
Ama ölmedi orak uca çekildi
Ateş
Serin dağ başlarının
Ahu ceylanına benzedi
Dünya güzelleşti şarap lezzet kazandı
Rahmet saatı devrini tamamladı
İsyan davulu boyunda kaldı
Ölüm sanki hiç yokmuş
Olmayacakmışcasına uzağa durdu
Bir vade verilmiştir.
Bu iki fırsat yaratılmıştır
Bir kement atılmıştır
Cehennem soylu
Başını çevirdi gitti öteye
II
Bir ateşli hastalık
Kan kırmızı yuvarlar
Görüyorlar bizi bocalarken karanlıkla
Görüyorlar dördüncü zaman
Ve alemi melekut boyutunda
İzlenirken köşelerden
Hangi gizliden sözedebilirler
Hangi ate kalmadı rezil olmadık
Yoo ben ondan öndeyim
Mahcubluğum
Onun dehşetinden az değil
Ateş
Bulamaçlı bir buğu gibi
Sarıyor tenimi
Bismillah
Bir tertip antibiyotik
Çay
Şu aziz aspirin
Hep çarelere tevessül olarak
Yarab şifa sendendir
Etten ottan değil
Eğer kavi kulların olaydık
Yemeden doyar
Görmek için göz aramaz bakmazdık
Mikroplar
Hastalıklar şifalar
Emrimizde olurdu
Yine de taktirini gözlerdik
Onu yeğlerdik
Bir ateşli hastalık
Eklem ağrıları ve baş
Sanki yerinde değil
Karyolanın yanında bir uçurum hissi
Bahçede
Sularla oynayan çocukların arasına karışmak
Cahit Zarifoğlu
Bir ateşli hastalık
Orak ucu gibi geçmiş karnına
Bilinmez rahmet saatı
Birden çıtçıt - çıtçıt - çıt
İsyan davulunu o
Asmış boynuna
Baktı ki bu ölümün ayak sesleri
Daraldı mekan
Can çekiliyor ayak uçlarından
Tırnaklar soğuyor hücreler sahipsiz kalıyor
Ve ömründe ilk kez
Başlıyor duaya
Bilinmez ne zaman birden açılır kapı
Korku ve recade cennet yanıkları
Neredeyse ilk kez ömründe başlıyor duaya
Ama aklı önden atıldı
Gönlü bir türlü titreşmedi:
"Hiç yönelmedim Tanrıya" dedi"onca zaman"
"Şimdi ölüm geldi
Yalvarmak boşuna"
Ama ölmedi orak uca çekildi
Ateş
Serin dağ başlarının
Ahu ceylanına benzedi
Dünya güzelleşti şarap lezzet kazandı
Rahmet saatı devrini tamamladı
İsyan davulu boyunda kaldı
Ölüm sanki hiç yokmuş
Olmayacakmışcasına uzağa durdu
Bir vade verilmiştir.
Bu iki fırsat yaratılmıştır
Bir kement atılmıştır
Cehennem soylu
Başını çevirdi gitti öteye
II
Bir ateşli hastalık
Kan kırmızı yuvarlar
Görüyorlar bizi bocalarken karanlıkla
Görüyorlar dördüncü zaman
Ve alemi melekut boyutunda
İzlenirken köşelerden
Hangi gizliden sözedebilirler
Hangi ate kalmadı rezil olmadık
Yoo ben ondan öndeyim
Mahcubluğum
Onun dehşetinden az değil
Ateş
Bulamaçlı bir buğu gibi
Sarıyor tenimi
Bismillah
Bir tertip antibiyotik
Çay
Şu aziz aspirin
Hep çarelere tevessül olarak
Yarab şifa sendendir
Etten ottan değil
Eğer kavi kulların olaydık
Yemeden doyar
Görmek için göz aramaz bakmazdık
Mikroplar
Hastalıklar şifalar
Emrimizde olurdu
Yine de taktirini gözlerdik
Onu yeğlerdik
Bir ateşli hastalık
Eklem ağrıları ve baş
Sanki yerinde değil
Karyolanın yanında bir uçurum hissi
Bahçede
Sularla oynayan çocukların arasına karışmak
Cahit Zarifoğlu
Büyük Hayat
I
Kuru dalı ağacın
Artık çok yaşlı, beli solgun
Ve yok tomurcuklanmak umudu
Böyle bakıyor çocuksuz geleceğine
Taş dolu ve güneşle kavrulu kuyuya
Dikmiş gözlerini yıllardır
Bakmakta gibi bir çöllü
Oysa o seçilmişlerdendir
Bir peygamberdir o
Adı ibrahimdir
Gür bir ağızdır o
Bid şelale başıdır
O kupkuru ve iklimsiz görünen
Bir hayat çanağıdır
İbrahim
Yıldızlara bakıyordu sayısız
Gece
İbrahim aleyhisselam
Irmak ağzı olundu
Çoğalarak genişleyerek akmak
İstiyordu ve işitildi
Günler geçiyor
İki hanımı iki ayrı hayat kaynağı
Birinden büyük akıyor
Ötekinden en büyük
Derken
Doğuyor o mührü taşıyan
Çünkü istendi ve işitildi
Büyüdün
Çocuk
Hangi çöle ilk adım
Anne
Götür
Hangi yöne çevrilecek yüzü
Anne bak
Kenan ilinden bu kervan
Develer arşı inmeye başlar
Yol süresi
Kırk kum gecesi
Tepeler
Tutmak ister gibi herbiri
Gelenleri
İşte tepeler içindeki vadi
Üç çıkışlı
Biri denize kuzeye ve güneye
İşte çocuk işte anne
Uçsuz bacaksız çöl
Hiç kimse yok içinde
Senle varılıyor o yere
Senle bitiyor her yön her mekan
Ayrılıp kaldınız kervan ıpıssız yürüdü kayboldu
Baktınız
Ancak bir melek anlatmasıyla anlaşılabilir
O acele
Yanıyor çölde çocuk , ah ecel
Koş anne
Yedi kez / Safadan Merveye
Ve bak çabuk çabuk ufuklara
Ne insan var ne cin ne de bir çizi
Korkma korkma korkma
Gel
Tamam sesi duyuldu
Çocuk suyu buldu
Akan rızık öyle bol
Kervanlar dönebilir
İnsanlar toplanabilir
Ağaç açabilir
Baba gel zamanı
Boyutları ve yönleri
Ve yeri
Ezelden belli
Evi bil ve kur
Baba gününde gelecektir
Duvar yükselecektir
Ak taş doğu kanatta
Bembeyaz parıldayacaktır
Kavimler konuğun olsun
Taş taş üstüne konsun
Çadır yanına çadır konsun
Büyü ey belde
Canlan
Ve hüzırlan
Bir gün
Olgun bir incir gibi
Patlayacak ve balını dökeceksin yeryüzüne
II
Tepeler arasına
Demet demet iniyor çehreler
Ap ak yüzler kavisli kaşlar
Kalın dudakları beşerin
Öpülen bir rüya katıyor içine
Adım adım doluyor vadi
Gözleri mercan develer
Yüzleri ipekliler
Atlas zenginlik genişlik
Biri diğerinden yumuşak
Biri ötekinde görevli
Tepeler içinde vadi
Vadi içinde Kabe
Sana geliyorlar
Böyle istendin Ve işitildin
Her kime seslendinse
Geliyor
Ve yüzyıllar ne çabuk
Eteklerine kara otlar takılarak
Günah kapıları arlanarak
Ak Taş benek benek kararıyor
Vadi insan doldu
Kimi elini alnına atarak
Deprendiren bir rüya görüyor
Çadırını yıkıyor o sabah
Kimi elinde Kabeden bir taş
Yaban illerde öpmek için
Kabeyi öpmek yerine
Kimi gözyaşını yolluyor önden
Kuzey güney gurbetlerine
Kâbe taşlarına şimdi
Doğuda batıda putlar
Değiyor
Hadi Hacca gidelim
İbrahimi hoş edelim dedikçe
İkisini birden tutan eller
Geldikçe Kabeye bunlarla geldiler
Put araya girdi
Ezada
Gerek Sevinçte mutlulukta
Vadi insanları artık
Öte dünya şüphesi
Yürekleri
Vadi insan dolu
Hani o su
Unutuldu
Kuyusuna taş üstüne taş atıldı
Beldeden kovulan eller
Cürhümiler
Kinlerini beleyip berkiterek
Hani o su
İsmailin topuğuyla bulduğu
Huzaa
Düş suyun ardına
Hayır kader
Kitlendi üstlerine
Sıyırdı palasını şeytan
Biri
Puta tapar Moaiblerden
Hübel'i getirip dikiyor Kâbeye
III
İbrahim soyundan Kureyş
Diğer bir kol Huzaa
Çekilip bırakılınca titreyen
Çeliği
Arap kılıçlarının
Kureyşten Kusayy
Huzaadan Huleylin kızı
Buluşuyor
Dağın ikiye ayırdığı ırmak
Kusayyın elinde Kâbe anahtarları
Vergileri o toplar
O bakar hacılara
Kusayy şöyle dedi
Artık çadırlardan çıkalım
Evler kuralım
Dar'un Nedve
En büyük evin
Kusayın
Kusayy öldü oğluna bırakarak şu kelimeleri
Sen açmadıkça Kabeye kimse girmesin
Kureyşin bayrağı senin elinde
Hacılar
Doymasın içmesine yemesine
Sen vermedikçe
Abdul Menaf oğulları Haşim ve dostları
Kadınları
Kâbe yanında
Bir tas güzel koku içinde parmakları
And içtiler birlik için
Sürerek ellerini kabe duvarlarına
Böylece görev ikiye bölündü
Abdul Menafta vergi
Abdud Dar'da Kâbe anahtarları
Haşim ne güzel
Nasıl titretici sesin
. Siz Allahın evinin yakınlarısınız
İşte hacılar geliyor
Onlar Allahın misafirleridir
Hiçbir misafir, onunkiler kadar
Cömertlik beklenmez
Haşim kurar yaz kervanını
Kışınki de onun
Yol Mekkeden Şama
Yol üzerinden Yesrip / Medine
Burada yahudiler
Ve birbirleriyle kardeş iki oymak
Evs ve Hazreç
Haşim ve Yesripten Selma
Evlendiler
Bir oğulları varken öldü Haşim
Kardeşi Muttalip Mekkeye götürürken oğlu
Görenler şöyle dediler
Bu Abdulmuttalip / Muttalibin kölesi
Hayır dedi Muttalip
Ama adı Abdulmuttalip kaldı.
Cahit Zarifoğlu
Kuru dalı ağacın
Artık çok yaşlı, beli solgun
Ve yok tomurcuklanmak umudu
Böyle bakıyor çocuksuz geleceğine
Taş dolu ve güneşle kavrulu kuyuya
Dikmiş gözlerini yıllardır
Bakmakta gibi bir çöllü
Oysa o seçilmişlerdendir
Bir peygamberdir o
Adı ibrahimdir
Gür bir ağızdır o
Bid şelale başıdır
O kupkuru ve iklimsiz görünen
Bir hayat çanağıdır
İbrahim
Yıldızlara bakıyordu sayısız
Gece
İbrahim aleyhisselam
Irmak ağzı olundu
Çoğalarak genişleyerek akmak
İstiyordu ve işitildi
Günler geçiyor
İki hanımı iki ayrı hayat kaynağı
Birinden büyük akıyor
Ötekinden en büyük
Derken
Doğuyor o mührü taşıyan
Çünkü istendi ve işitildi
Büyüdün
Çocuk
Hangi çöle ilk adım
Anne
Götür
Hangi yöne çevrilecek yüzü
Anne bak
Kenan ilinden bu kervan
Develer arşı inmeye başlar
Yol süresi
Kırk kum gecesi
Tepeler
Tutmak ister gibi herbiri
Gelenleri
İşte tepeler içindeki vadi
Üç çıkışlı
Biri denize kuzeye ve güneye
İşte çocuk işte anne
Uçsuz bacaksız çöl
Hiç kimse yok içinde
Senle varılıyor o yere
Senle bitiyor her yön her mekan
Ayrılıp kaldınız kervan ıpıssız yürüdü kayboldu
Baktınız
Ancak bir melek anlatmasıyla anlaşılabilir
O acele
Yanıyor çölde çocuk , ah ecel
Koş anne
Yedi kez / Safadan Merveye
Ve bak çabuk çabuk ufuklara
Ne insan var ne cin ne de bir çizi
Korkma korkma korkma
Gel
Tamam sesi duyuldu
Çocuk suyu buldu
Akan rızık öyle bol
Kervanlar dönebilir
İnsanlar toplanabilir
Ağaç açabilir
Baba gel zamanı
Boyutları ve yönleri
Ve yeri
Ezelden belli
Evi bil ve kur
Baba gününde gelecektir
Duvar yükselecektir
Ak taş doğu kanatta
Bembeyaz parıldayacaktır
Kavimler konuğun olsun
Taş taş üstüne konsun
Çadır yanına çadır konsun
Büyü ey belde
Canlan
Ve hüzırlan
Bir gün
Olgun bir incir gibi
Patlayacak ve balını dökeceksin yeryüzüne
II
Tepeler arasına
Demet demet iniyor çehreler
Ap ak yüzler kavisli kaşlar
Kalın dudakları beşerin
Öpülen bir rüya katıyor içine
Adım adım doluyor vadi
Gözleri mercan develer
Yüzleri ipekliler
Atlas zenginlik genişlik
Biri diğerinden yumuşak
Biri ötekinde görevli
Tepeler içinde vadi
Vadi içinde Kabe
Sana geliyorlar
Böyle istendin Ve işitildin
Her kime seslendinse
Geliyor
Ve yüzyıllar ne çabuk
Eteklerine kara otlar takılarak
Günah kapıları arlanarak
Ak Taş benek benek kararıyor
Vadi insan doldu
Kimi elini alnına atarak
Deprendiren bir rüya görüyor
Çadırını yıkıyor o sabah
Kimi elinde Kabeden bir taş
Yaban illerde öpmek için
Kabeyi öpmek yerine
Kimi gözyaşını yolluyor önden
Kuzey güney gurbetlerine
Kâbe taşlarına şimdi
Doğuda batıda putlar
Değiyor
Hadi Hacca gidelim
İbrahimi hoş edelim dedikçe
İkisini birden tutan eller
Geldikçe Kabeye bunlarla geldiler
Put araya girdi
Ezada
Gerek Sevinçte mutlulukta
Vadi insanları artık
Öte dünya şüphesi
Yürekleri
Vadi insan dolu
Hani o su
Unutuldu
Kuyusuna taş üstüne taş atıldı
Beldeden kovulan eller
Cürhümiler
Kinlerini beleyip berkiterek
Hani o su
İsmailin topuğuyla bulduğu
Huzaa
Düş suyun ardına
Hayır kader
Kitlendi üstlerine
Sıyırdı palasını şeytan
Biri
Puta tapar Moaiblerden
Hübel'i getirip dikiyor Kâbeye
III
İbrahim soyundan Kureyş
Diğer bir kol Huzaa
Çekilip bırakılınca titreyen
Çeliği
Arap kılıçlarının
Kureyşten Kusayy
Huzaadan Huleylin kızı
Buluşuyor
Dağın ikiye ayırdığı ırmak
Kusayyın elinde Kâbe anahtarları
Vergileri o toplar
O bakar hacılara
Kusayy şöyle dedi
Artık çadırlardan çıkalım
Evler kuralım
Dar'un Nedve
En büyük evin
Kusayın
Kusayy öldü oğluna bırakarak şu kelimeleri
Sen açmadıkça Kabeye kimse girmesin
Kureyşin bayrağı senin elinde
Hacılar
Doymasın içmesine yemesine
Sen vermedikçe
Abdul Menaf oğulları Haşim ve dostları
Kadınları
Kâbe yanında
Bir tas güzel koku içinde parmakları
And içtiler birlik için
Sürerek ellerini kabe duvarlarına
Böylece görev ikiye bölündü
Abdul Menafta vergi
Abdud Dar'da Kâbe anahtarları
Haşim ne güzel
Nasıl titretici sesin
. Siz Allahın evinin yakınlarısınız
İşte hacılar geliyor
Onlar Allahın misafirleridir
Hiçbir misafir, onunkiler kadar
Cömertlik beklenmez
Haşim kurar yaz kervanını
Kışınki de onun
Yol Mekkeden Şama
Yol üzerinden Yesrip / Medine
Burada yahudiler
Ve birbirleriyle kardeş iki oymak
Evs ve Hazreç
Haşim ve Yesripten Selma
Evlendiler
Bir oğulları varken öldü Haşim
Kardeşi Muttalip Mekkeye götürürken oğlu
Görenler şöyle dediler
Bu Abdulmuttalip / Muttalibin kölesi
Hayır dedi Muttalip
Ama adı Abdulmuttalip kaldı.
Cahit Zarifoğlu
18 Şubat 2017
Benim Şiirlerim
"-Sen kalbsizsin; hani senin gençliğin hayatı?"
Aşklarım mı? Bir nefeste solabilen bu şeyler,
Bir yanardağ ateşiyle kömür gibi karardı;
Şimdi ise yerlerinde bir sıtmalı yel eser.
Evet, benim her şi'rimde yılan dişli diken var;
Sizler gidin bal verecek yeni açmış gül bulun.
Belki benim acı sesim kulakları tırmalar;
Sizler gidin, genç kızların türküsüyle şen olun!
Varın sizler, onlar ile korularda el ele
Gezin, gülün, bir çift bülbül aşkı ile yaşayın;
Yalnız kendi, yalnız kendi ruhunuzu okşayın!
Zavallı ben, elimdeki şu üç telli saz ile
Milletimin felâketli hayatını söyleyim;
Dertlilerin gözyaşını çevrem ile sileyim!.."
Mehmet Emin Yurdakul
Aşklarım mı? Bir nefeste solabilen bu şeyler,
Bir yanardağ ateşiyle kömür gibi karardı;
Şimdi ise yerlerinde bir sıtmalı yel eser.
Evet, benim her şi'rimde yılan dişli diken var;
Sizler gidin bal verecek yeni açmış gül bulun.
Belki benim acı sesim kulakları tırmalar;
Sizler gidin, genç kızların türküsüyle şen olun!
Varın sizler, onlar ile korularda el ele
Gezin, gülün, bir çift bülbül aşkı ile yaşayın;
Yalnız kendi, yalnız kendi ruhunuzu okşayın!
Zavallı ben, elimdeki şu üç telli saz ile
Milletimin felâketli hayatını söyleyim;
Dertlilerin gözyaşını çevrem ile sileyim!.."
Mehmet Emin Yurdakul
San'at
Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımız da binbir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.
Sen kubbesinde ince bir mozayik arar da,
Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini.
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini.
Sen raksına dalarken için titrer derinden,
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin;
Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden,
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.
Fırtınayı andıran orkestıra sesleri,
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine;
Iztırab çekenlerin acıklı nefesleri,
Bizde geçer en hazin bir musikî yerine!
Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun,
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini;
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun,
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini.
Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,
Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu'muz.
Arkadaş! Biz bu yolda türküler tuttururken,
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz...
Faruk Nafiz Çamlıbel
Bizim diyarımız da binbir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.
Sen kubbesinde ince bir mozayik arar da,
Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini.
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini.
Sen raksına dalarken için titrer derinden,
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin;
Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden,
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.
Fırtınayı andıran orkestıra sesleri,
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine;
Iztırab çekenlerin acıklı nefesleri,
Bizde geçer en hazin bir musikî yerine!
Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun,
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini;
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun,
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini.
Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,
Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu'muz.
Arkadaş! Biz bu yolda türküler tuttururken,
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz...
Faruk Nafiz Çamlıbel
Sanat
Dinle, yeni şair, eski ozanı,
Okuyor yürekten Altun Destan’ı...
Deme, “Kopuz kırık, yoktur çalanı!,,
Çalgı gönül sesi, kopuz bir ağaç.
Kutlu-taş’ı yoksa ilhâmı kutlu,
Kanı gür içmezse kımız ne mutlu,
Umut bir kanatsa, daim umutlu,
Ona ozan derler, yoluna Ortac.
Diyor ki: Siz Parnasse, biz Ortac-eri,
Bizden olan her fert görür ileri,
İğreti sanattan, milli hüneri
İstemez yabancı eserlerden bac!
Aruz sizin olsun, hece bizimdir,
Halkın söylediği Türkçe bizimdir,
Leyl sizin, şeb sizin, gece bizimdir,
Değildir bir mana üç ad’a muhtac.
Irmağız, her akan sele uymayız,
Şark’tan, Garp’tan esen yele uymayız,
El uysun bize, biz ele uymayız,
Biz dilmac değiliz, yalvacız yalvac.
Halk bir viran kale, duvarı siyâh,
Giren de peşîman, girmeyen de ah,
Duyarız biz ona hürmet, siz ikrah,
Size dert veren şey bize bir felah!
Bu yerde biz bulduk gizli bir hazne;
Dağarcık omuzda girdik içine,
Bu inci gerdanlık, şu elmas iğne
Hep ondan çıkmıştır, gözlerini aç.
Ey şair, Parnasse’tan çık, gel Ortac’a;
Baudelaire’i, Verlaine’i kesme haraca;
Sen kendi gücünle tırman yamaca:
Bu yükseliş, belki olur bir Mi’râc...
Ziya Gökalp
Okuyor yürekten Altun Destan’ı...
Deme, “Kopuz kırık, yoktur çalanı!,,
Çalgı gönül sesi, kopuz bir ağaç.
Kutlu-taş’ı yoksa ilhâmı kutlu,
Kanı gür içmezse kımız ne mutlu,
Umut bir kanatsa, daim umutlu,
Ona ozan derler, yoluna Ortac.
Diyor ki: Siz Parnasse, biz Ortac-eri,
Bizden olan her fert görür ileri,
İğreti sanattan, milli hüneri
İstemez yabancı eserlerden bac!
Aruz sizin olsun, hece bizimdir,
Halkın söylediği Türkçe bizimdir,
Leyl sizin, şeb sizin, gece bizimdir,
Değildir bir mana üç ad’a muhtac.
Irmağız, her akan sele uymayız,
Şark’tan, Garp’tan esen yele uymayız,
El uysun bize, biz ele uymayız,
Biz dilmac değiliz, yalvacız yalvac.
Halk bir viran kale, duvarı siyâh,
Giren de peşîman, girmeyen de ah,
Duyarız biz ona hürmet, siz ikrah,
Size dert veren şey bize bir felah!
Bu yerde biz bulduk gizli bir hazne;
Dağarcık omuzda girdik içine,
Bu inci gerdanlık, şu elmas iğne
Hep ondan çıkmıştır, gözlerini aç.
Ey şair, Parnasse’tan çık, gel Ortac’a;
Baudelaire’i, Verlaine’i kesme haraca;
Sen kendi gücünle tırman yamaca:
Bu yükseliş, belki olur bir Mi’râc...
Ziya Gökalp
Mukaddime
Karaosmanzâde Câvide Hayri Hanımefendi'ye
Zannetme ki güldür, ne de lâle
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
İçmişti Fuzuli bu alevden,
Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn
Şi'rin sana anlattığı hâle...
Yanmakta bu sagârdan içenler,
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştanbaşa efgân ile nâle...
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle!
Ahmet Haşim
Zannetme ki güldür, ne de lâle
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
İçmişti Fuzuli bu alevden,
Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn
Şi'rin sana anlattığı hâle...
Yanmakta bu sagârdan içenler,
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştanbaşa efgân ile nâle...
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle!
Ahmet Haşim
Yandım
Men könlüme hemdem seni sandım,
Saymaz yana keçdin göz önümden.
Yandım ele yandım, yandım ele yandım!
Sahilde ayaq izlerimiz var,
Sen eşqine and içdin o yerde,
Her kelmene, qelbimle inandım.
Heyhat, niye qelbimdeki odlar
Sönmür, yene sönmür, yene sönmür!
Gel, sanma bu yanmaqdan usandım.
Saymazyana keçdin göz önümden
Yandım, ele yandım, ele yandım!
Süleyman Rüstem
Saymaz yana keçdin göz önümden.
Yandım ele yandım, yandım ele yandım!
Sahilde ayaq izlerimiz var,
Sen eşqine and içdin o yerde,
Her kelmene, qelbimle inandım.
Heyhat, niye qelbimdeki odlar
Sönmür, yene sönmür, yene sönmür!
Gel, sanma bu yanmaqdan usandım.
Saymazyana keçdin göz önümden
Yandım, ele yandım, ele yandım!
Süleyman Rüstem
Sensiz
Annemle karanlık geceler bazı çıkardık;
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır tâ ebediyyetlere kollar...
Guyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar
Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar
Tenha gecenin vehm-i muhâlâtını dinler...
Yüksekte sema haşr-ı kevâkiple dağılmış,
Yoktur o sükûtunda ne rüya, ne nevâziş;
Bir sâ'ir-i mechul-i leyâli gibi rüzgâr,
Hep sisli temasiyle yanan hislere çarpar.
Göklerde ararken o kadın çehreni, ey mâh!
Bilsen o çocuk, bilsen o mahlûk-u ziyahâh,
Zulmette neler hissederek korku duyardı.
Guyâ ki hafî bir nefesin nefha-i serdi,
Ruhunda bu ferdâ-yı siyah rengi fısıldar.
Sakin geceler şefkat olan encüm-ü bîdâr,
Titrer o karanlıkların evc-i kederinde,
Hüsran ü tahassür gibi matem nazarında;
Guyâ ki o dargın geceler ruhu boğardı
Her şey bizi bir korkulu rüyayla sarardı.
Zulmet ki müebbet, mütehâcim, mütemâdi,
Eşkâle verir ayrı birer şekl-i münâdi.
Dallar kuru eller gibi mebhut ü duâkâr,
Zânuzede dullar gibi hep tûde-i eşçâr...
Çılgın dolaşan bâd-ı leyâli ki serâir,
Piş ü pey-i seyrinde koşar muzlim ü dâir;
En sonda nigah-ı ebediyyet gibi titrer,
Tâ ufka asılmış sarı bir lem'a-i muğber...
Bir kafile-i ruh-ı kevâkip gibi mahmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pürnur...
Ondan yalnız ruha gelir bir gam-ı mûnis,
Yalnız o, karanlıklara rağmen yine pürhis,
Yalnız... Bu kamersiz gecenin zîr-i perinde,
Bir feyz-i ziya haşrederek âb-ı zerinde,
Bir kafile-i ruh-ı kevâkip gibi mahmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pürnur...
Dinlerdik onun şi'rini ben lâl, o hayali.
Lâkin ne kadar hüzn ile tev'emdi meâli,
Lâkin ne kadar târ idi sensiz o nazarlar!
Guyâ, o zaman nurunu, ey mâh-ı mükedder,
Eylerdi sema lu'lu-i hüznüyle telafi.
Yıldızları göklerden alıp bir yed-i mahfi,
Bir bir o donuk gözlerin a'mâkına isâr
Eylerdi ve zulmette koşarken yine rüzgâr,
Ruhumda benim korku, ölüm, leyle-i târik,
Çeşminde onun aks-i kevâkiple dönerdik...
Ahmet Hâşim
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır tâ ebediyyetlere kollar...
Guyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar
Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar
Tenha gecenin vehm-i muhâlâtını dinler...
Yüksekte sema haşr-ı kevâkiple dağılmış,
Yoktur o sükûtunda ne rüya, ne nevâziş;
Bir sâ'ir-i mechul-i leyâli gibi rüzgâr,
Hep sisli temasiyle yanan hislere çarpar.
Göklerde ararken o kadın çehreni, ey mâh!
Bilsen o çocuk, bilsen o mahlûk-u ziyahâh,
Zulmette neler hissederek korku duyardı.
Guyâ ki hafî bir nefesin nefha-i serdi,
Ruhunda bu ferdâ-yı siyah rengi fısıldar.
Sakin geceler şefkat olan encüm-ü bîdâr,
Titrer o karanlıkların evc-i kederinde,
Hüsran ü tahassür gibi matem nazarında;
Guyâ ki o dargın geceler ruhu boğardı
Her şey bizi bir korkulu rüyayla sarardı.
Zulmet ki müebbet, mütehâcim, mütemâdi,
Eşkâle verir ayrı birer şekl-i münâdi.
Dallar kuru eller gibi mebhut ü duâkâr,
Zânuzede dullar gibi hep tûde-i eşçâr...
Çılgın dolaşan bâd-ı leyâli ki serâir,
Piş ü pey-i seyrinde koşar muzlim ü dâir;
En sonda nigah-ı ebediyyet gibi titrer,
Tâ ufka asılmış sarı bir lem'a-i muğber...
Bir kafile-i ruh-ı kevâkip gibi mahmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pürnur...
Ondan yalnız ruha gelir bir gam-ı mûnis,
Yalnız o, karanlıklara rağmen yine pürhis,
Yalnız... Bu kamersiz gecenin zîr-i perinde,
Bir feyz-i ziya haşrederek âb-ı zerinde,
Bir kafile-i ruh-ı kevâkip gibi mahmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pürnur...
Dinlerdik onun şi'rini ben lâl, o hayali.
Lâkin ne kadar hüzn ile tev'emdi meâli,
Lâkin ne kadar târ idi sensiz o nazarlar!
Guyâ, o zaman nurunu, ey mâh-ı mükedder,
Eylerdi sema lu'lu-i hüznüyle telafi.
Yıldızları göklerden alıp bir yed-i mahfi,
Bir bir o donuk gözlerin a'mâkına isâr
Eylerdi ve zulmette koşarken yine rüzgâr,
Ruhumda benim korku, ölüm, leyle-i târik,
Çeşminde onun aks-i kevâkiple dönerdik...
Ahmet Hâşim
Nehir Üzerinde
Akşam… Sarı bir hasta semâ… Bir gam-ı mechûl…
Sisler gibi tutmuş yine sahilleri eylûl,
Bir hüzn-i müzehheb gibi durgun yine Dicle,
Sessizliği olmuş yine rü’yâlara hacle.
Faslın yeni lerzişleri her sâyede mahsûs,
Gûyâ ki uyur kalb-i tabiatta bir “efsus!”
Her şey o kadar gamlı, soluk, mübhem ü bî-fer,
Gûyâ ki ölür hüzn-i sevâhilde perîler…
Çıkmıştık o gün Dicle’ye, sessizce kürekler
Nehrin zehebî sîne-i emyâhını yırtar,
Ağlardı o altın suyun üstünde bir âhenk,
Serperdi o bî-kes sese akşam sarı bir renk,
Gûyâ ki o gün Dicle’nin üstündeki mâtem,
Âfaaka sürükler sarı güller, kırizantem…
Solmuştu onun hüzn ile simâ-yi berîni,
Bir ince tül altında duran zülf-i zerîni;
Akşamları enfâsına düşmüş uçuşurken
Sarmıştı o sâkin yüzü bir gölge semâdan
Dalmıştı o gözler ebediyetlere… Yorgun,
Yorgundu o gözlerle bakan rûh-ı melûlün;
Akşam gibi a’sabı geren reng-i garibi…
Gûyâ ki kamer!.. Sendin onun rûh-ı necîbi,
Sendin ki eden hüznünü mehtâba müşâbih;
Her şey o nazarlarda semâlarla müşâfih,
Her şey sana bir parça yakın, sâf, ebedîdi,
Sâhilde ezân seslerinin aks-i medîdi,
Bî-tâb uzanırken dönüyorduk… Yine sâkin
Mübhem, sarı yıldızları bir leyl-î hazânın,
Tenhâ sular üstendi açıp titreşiyorken,
Artık daha vâzıhtın o gözlerde kamer, sen!
Ey sen, ey onun ru ve ey mâtem-i seyyâl,
Ey şimdi bakan hüznüme, âh ey kamer-i lâl!
Ahmet Haşim
Sisler gibi tutmuş yine sahilleri eylûl,
Bir hüzn-i müzehheb gibi durgun yine Dicle,
Sessizliği olmuş yine rü’yâlara hacle.
Faslın yeni lerzişleri her sâyede mahsûs,
Gûyâ ki uyur kalb-i tabiatta bir “efsus!”
Her şey o kadar gamlı, soluk, mübhem ü bî-fer,
Gûyâ ki ölür hüzn-i sevâhilde perîler…
Çıkmıştık o gün Dicle’ye, sessizce kürekler
Nehrin zehebî sîne-i emyâhını yırtar,
Ağlardı o altın suyun üstünde bir âhenk,
Serperdi o bî-kes sese akşam sarı bir renk,
Gûyâ ki o gün Dicle’nin üstündeki mâtem,
Âfaaka sürükler sarı güller, kırizantem…
Solmuştu onun hüzn ile simâ-yi berîni,
Bir ince tül altında duran zülf-i zerîni;
Akşamları enfâsına düşmüş uçuşurken
Sarmıştı o sâkin yüzü bir gölge semâdan
Dalmıştı o gözler ebediyetlere… Yorgun,
Yorgundu o gözlerle bakan rûh-ı melûlün;
Akşam gibi a’sabı geren reng-i garibi…
Gûyâ ki kamer!.. Sendin onun rûh-ı necîbi,
Sendin ki eden hüznünü mehtâba müşâbih;
Her şey o nazarlarda semâlarla müşâfih,
Her şey sana bir parça yakın, sâf, ebedîdi,
Sâhilde ezân seslerinin aks-i medîdi,
Bî-tâb uzanırken dönüyorduk… Yine sâkin
Mübhem, sarı yıldızları bir leyl-î hazânın,
Tenhâ sular üstendi açıp titreşiyorken,
Artık daha vâzıhtın o gözlerde kamer, sen!
Ey sen, ey onun ru ve ey mâtem-i seyyâl,
Ey şimdi bakan hüznüme, âh ey kamer-i lâl!
Ahmet Haşim
O
Bir hasta kadın, Dicle'nin üstünde her akşam
Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fâm
Sisler uzanırken o senin doğmanı bekler.
Yorgun gibi mühmel duran asude ufuklar
Titrer, silinir... Dâmen-i şeb her şeyi saklar,
İklim-i hayalâta bakan bir nazar-ı dûr
Hüzniyle doğar necm-i sema sâkit ü mahmur;
Bir mâilik üstünde yanar gizli ziyalar
Leylin bütün ezhârı semalarda açarlar,
Leylin bütün ezhârı, bütün ruh-ı ziyası;
Bir nefha-yı meçhulenin eşyaya teması,
Zulmetlerin esrarını baştan başa sallar,
Sen, ah, doğarsın o zaman, mest ü ziyadar...
Sahilleri sessiz dolaşan hasta hayale,
Bir nûr-ı teselli taşır alnındaki hâle;
Hatta o soluk çehreye nûrun dokunurken,
Bir buseye benzerdi ki gelmiş ona senden.
Nehrin gece, rüya vü serâirle boğulmuş,
Ufkunda tahassürler okur gamzede bir kuş.
Bir giryeli ses - belki kadın, belki de erkek -
Söyler gecenin şi’rine bir aşk, bir ahenk...
Nûrun dökülür, sahil erir, karşıki yerler
Bir hâb-ı münevverde hep eşkâlini gizler;
Sîmîn dumanlarda ölür ruh-ı menâzır,
Bir ra’şe-i zerrin ta karşıda yer yer
Mahmur ışıklar yüzer esrar üzerinde
Yorgun sular üstünde kanar bir şeb-i hande...
Her lerze, her ahenk bulut, hâb oluyorken,
Bir feyz-i umumi-i ziyadar ile birden,
Sakin soluyorken gece eşbâh ü avâlim,
Yalnız o ziyalarda kalır sakin ü muzlim.
Ey mâh cebînin o cebîn-i keder ü gam,
Altında o yorgun, o soluk heykel-i mâtem!
Ahmet Hâşim
Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fâm
Sisler uzanırken o senin doğmanı bekler.
Yorgun gibi mühmel duran asude ufuklar
Titrer, silinir... Dâmen-i şeb her şeyi saklar,
İklim-i hayalâta bakan bir nazar-ı dûr
Hüzniyle doğar necm-i sema sâkit ü mahmur;
Bir mâilik üstünde yanar gizli ziyalar
Leylin bütün ezhârı semalarda açarlar,
Leylin bütün ezhârı, bütün ruh-ı ziyası;
Bir nefha-yı meçhulenin eşyaya teması,
Zulmetlerin esrarını baştan başa sallar,
Sen, ah, doğarsın o zaman, mest ü ziyadar...
Sahilleri sessiz dolaşan hasta hayale,
Bir nûr-ı teselli taşır alnındaki hâle;
Hatta o soluk çehreye nûrun dokunurken,
Bir buseye benzerdi ki gelmiş ona senden.
Nehrin gece, rüya vü serâirle boğulmuş,
Ufkunda tahassürler okur gamzede bir kuş.
Bir giryeli ses - belki kadın, belki de erkek -
Söyler gecenin şi’rine bir aşk, bir ahenk...
Nûrun dökülür, sahil erir, karşıki yerler
Bir hâb-ı münevverde hep eşkâlini gizler;
Sîmîn dumanlarda ölür ruh-ı menâzır,
Bir ra’şe-i zerrin ta karşıda yer yer
Mahmur ışıklar yüzer esrar üzerinde
Yorgun sular üstünde kanar bir şeb-i hande...
Her lerze, her ahenk bulut, hâb oluyorken,
Bir feyz-i umumi-i ziyadar ile birden,
Sakin soluyorken gece eşbâh ü avâlim,
Yalnız o ziyalarda kalır sakin ü muzlim.
Ey mâh cebînin o cebîn-i keder ü gam,
Altında o yorgun, o soluk heykel-i mâtem!
Ahmet Hâşim
Temâşâ-yı Hazân
Gel bugün de, sükût ile güzelim,
İhtizâr-ı hazanı seyredelim:
Ey benim, ey hazan-lika güzelim.
Bir dimagî vedad u ref’etle
Kalalım ser-be-scr tabîatle;
Elem-i arza iştirak edelim;
Mevsimin kâinat-ı ye’sinde
Olalım biz de bir gam-ı zinde...
Bu soluk mevsim-i küdûretten
Dağılır bir veda-ı bî-kelimât.
Pek hayalî, rakîk bir “heyhât!...”
Za’f ile diz çöken tabîatten
Yükselir bir fecî’ vaz’-ı dua.
Gizli bir şehka, bir sükût-ı reca.
Böyle leb-beste terk-i ömr etmek.
Nazarî bir lisan ile ancak
Ebedî iftirakı anlatmak.
Bir tahassürle dem-bc-dem dönere
Eylemek cebhe-i hayata nazar
Bu azîmette bir fecaat var!...
Sevgilim, dinle, işte bâd-ı hazan
Müteverrim misali öksürüyor.
Hem de bir öksürük ki çok sürüyor.
Bir bahar-ı terennümün her ân
Çâk olur sanki sadr-ı hâtırası:
Bu suâlin kesilmiyor arası;
Kâinat oldu sanki ser-tâ-ser
Bir büyük hastahâne-i etfâl.
Öyle bir yer ki pür-hurûş-ı suâl.
Bâd-ı pür-va’d-i nevbaharı eder
Bir enîn-i elîm ile tekzîb
Öksüren, inleyen şu bâd-ı ratîb.
Sar’a-ı ihtizâr içinde gusûn.
Çırpınır, çarpmır, kırar, kırılır;
Bâd-ı nâlâna haykırır, darılır...
Âh, ol dallardaki fütûr-ı derûn
Onların tavr-ı serzenişkârı,
Onların mâderâne ekdarı;
O nihalânda sallanan yuvalar,
O perakende, nâzenîn, muğber
Uçuşan, savrulan, düşen tüyler…
Âh, O son tüy ki muhteriz, kovalar
Câ-be-câ ruh-ı âşiyânesini,
Yuvanın yâd-ı pür-lerânesini...
Kim bilir hangi tâir-i şûhun
Yâdigâr-ı hayat-ı kalbîsi
Doldururdu bu lâne-i hevesi!
Kim bilir hangi pür-tarab ruhun
Yıkılan âşiyânda mahfidi
Râz-ı aşkîsi, râz-ı ümmîdi?...
Yıkılan lânelere birlikte
Dökülür âb u hâke yapraklar;
Na’ş-ı evrak ile dolar laklar...
Rûhu bâzû-yı bâd-ı hâlikte,
Ömr-i nâçizi gam-zedâ-yı ziyâ’,
Dökülür berg-mürde, lâl-i vedâ’.
O sararmış giyâh, o yapraklar
Bûse-i elvedâa nâ-kadir
Hasta, fırkat-resîde leblerdir...
Dökülürken hep, âh o yapraklar
Gamlı hemşireler gibi araşır;
Öyle hemşireler ki gam yaraşır…
Bu düşenler birer nahîf eldir.
Öyle eller ki tâlib-i rikkat,
Taleb-i rahm için eder hareket;
Öyler eller ki tavrı mühmeldir.
Gösterir âsumanı hâke düşer,
Emel-i arş ile helâke düşer.
Her taraf sisli, her taraf birden
Sanki der-beste-i nikab-ı buhar,
O nikab arkasında girye-nisâr.
Asuman bir sahîfe-i âhen.
Sisler üstünde âftâb-ı hazîn
Bir büyük dâne dürrc-i hûnîn...
Bir nikab-ı esef cebininde.
Her bulut bir hayal-i gam-dîde
Ki leb-i tesliyetle rencide...
Dağların sine-i hazininde,
Nevbaharın hayat-ı dil-rişi
Düşünür zahm-ı arzı tefrişi...
Bir küçük katre, şebnem-i mâtem
Mevsimin her yerinde lerzandır;
Her taraf gizli yaşla giryandır...
Her hıyabanda ser-be-dest-i elem.
Gizlice mâder-i sükût inler;
Eder ervahı ra’şedâr-ı keder.
Senenin cismi muhtazır gibidir
Şu mesâfât-ı bi-nihayette
Bister-i vâsi-i tabiatte...
Bu dram şimdi muntazır gibidir
Perde-i beıfin anca inmesine.
Kışın âsâyiş-i mukaddesine...
Yeter artık nezâremiz güzelim,
O senin mevti görmemiş dîden
Korkarım incinir bu rü’yetten;
Gel, bahar-ı hayali seyredelim..
Cenap Şahabettin
İhtizâr-ı hazanı seyredelim:
Ey benim, ey hazan-lika güzelim.
Bir dimagî vedad u ref’etle
Kalalım ser-be-scr tabîatle;
Elem-i arza iştirak edelim;
Mevsimin kâinat-ı ye’sinde
Olalım biz de bir gam-ı zinde...
Bu soluk mevsim-i küdûretten
Dağılır bir veda-ı bî-kelimât.
Pek hayalî, rakîk bir “heyhât!...”
Za’f ile diz çöken tabîatten
Yükselir bir fecî’ vaz’-ı dua.
Gizli bir şehka, bir sükût-ı reca.
Böyle leb-beste terk-i ömr etmek.
Nazarî bir lisan ile ancak
Ebedî iftirakı anlatmak.
Bir tahassürle dem-bc-dem dönere
Eylemek cebhe-i hayata nazar
Bu azîmette bir fecaat var!...
Sevgilim, dinle, işte bâd-ı hazan
Müteverrim misali öksürüyor.
Hem de bir öksürük ki çok sürüyor.
Bir bahar-ı terennümün her ân
Çâk olur sanki sadr-ı hâtırası:
Bu suâlin kesilmiyor arası;
Kâinat oldu sanki ser-tâ-ser
Bir büyük hastahâne-i etfâl.
Öyle bir yer ki pür-hurûş-ı suâl.
Bâd-ı pür-va’d-i nevbaharı eder
Bir enîn-i elîm ile tekzîb
Öksüren, inleyen şu bâd-ı ratîb.
Sar’a-ı ihtizâr içinde gusûn.
Çırpınır, çarpmır, kırar, kırılır;
Bâd-ı nâlâna haykırır, darılır...
Âh, ol dallardaki fütûr-ı derûn
Onların tavr-ı serzenişkârı,
Onların mâderâne ekdarı;
O nihalânda sallanan yuvalar,
O perakende, nâzenîn, muğber
Uçuşan, savrulan, düşen tüyler…
Âh, O son tüy ki muhteriz, kovalar
Câ-be-câ ruh-ı âşiyânesini,
Yuvanın yâd-ı pür-lerânesini...
Kim bilir hangi tâir-i şûhun
Yâdigâr-ı hayat-ı kalbîsi
Doldururdu bu lâne-i hevesi!
Kim bilir hangi pür-tarab ruhun
Yıkılan âşiyânda mahfidi
Râz-ı aşkîsi, râz-ı ümmîdi?...
Yıkılan lânelere birlikte
Dökülür âb u hâke yapraklar;
Na’ş-ı evrak ile dolar laklar...
Rûhu bâzû-yı bâd-ı hâlikte,
Ömr-i nâçizi gam-zedâ-yı ziyâ’,
Dökülür berg-mürde, lâl-i vedâ’.
O sararmış giyâh, o yapraklar
Bûse-i elvedâa nâ-kadir
Hasta, fırkat-resîde leblerdir...
Dökülürken hep, âh o yapraklar
Gamlı hemşireler gibi araşır;
Öyle hemşireler ki gam yaraşır…
Bu düşenler birer nahîf eldir.
Öyle eller ki tâlib-i rikkat,
Taleb-i rahm için eder hareket;
Öyler eller ki tavrı mühmeldir.
Gösterir âsumanı hâke düşer,
Emel-i arş ile helâke düşer.
Her taraf sisli, her taraf birden
Sanki der-beste-i nikab-ı buhar,
O nikab arkasında girye-nisâr.
Asuman bir sahîfe-i âhen.
Sisler üstünde âftâb-ı hazîn
Bir büyük dâne dürrc-i hûnîn...
Bir nikab-ı esef cebininde.
Her bulut bir hayal-i gam-dîde
Ki leb-i tesliyetle rencide...
Dağların sine-i hazininde,
Nevbaharın hayat-ı dil-rişi
Düşünür zahm-ı arzı tefrişi...
Bir küçük katre, şebnem-i mâtem
Mevsimin her yerinde lerzandır;
Her taraf gizli yaşla giryandır...
Her hıyabanda ser-be-dest-i elem.
Gizlice mâder-i sükût inler;
Eder ervahı ra’şedâr-ı keder.
Senenin cismi muhtazır gibidir
Şu mesâfât-ı bi-nihayette
Bister-i vâsi-i tabiatte...
Bu dram şimdi muntazır gibidir
Perde-i beıfin anca inmesine.
Kışın âsâyiş-i mukaddesine...
Yeter artık nezâremiz güzelim,
O senin mevti görmemiş dîden
Korkarım incinir bu rü’yetten;
Gel, bahar-ı hayali seyredelim..
Cenap Şahabettin
Makdem-i Yâr
Pervâne-i zerrin gibi her zühre-i zerrin
Titrerdi zümürrüd-geh-i lerzân-ı çemende
Çağlardı leb-i sîm-i hıyâbân-ı semende
Bir çeşme-i billûr ile bir cûy-i bilûrin
Düşmüştü siyeh berg-i şebe şebnem-i sîmîn
Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde
Bir şeb-pere-i hutfe bir âhû-yı çerende
Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn
Âhû ile şeb-perre vü evrâk ile azhâr
Nâ-gâh fısıldaştı leb-i âb-ı revânda
Zîrâ şu perî-hâneye karşı bu evânda
Ey dürr-i yetîm-i sadef-i şefkâtim, ey yâr
Sen bir meh-i zî-ruh gibi yükseliyordun
Muzlim korunun zıllı içinden geliyordun
Cenap Şahabettin
Titrerdi zümürrüd-geh-i lerzân-ı çemende
Çağlardı leb-i sîm-i hıyâbân-ı semende
Bir çeşme-i billûr ile bir cûy-i bilûrin
Düşmüştü siyeh berg-i şebe şebnem-i sîmîn
Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde
Bir şeb-pere-i hutfe bir âhû-yı çerende
Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn
Âhû ile şeb-perre vü evrâk ile azhâr
Nâ-gâh fısıldaştı leb-i âb-ı revânda
Zîrâ şu perî-hâneye karşı bu evânda
Ey dürr-i yetîm-i sadef-i şefkâtim, ey yâr
Sen bir meh-i zî-ruh gibi yükseliyordun
Muzlim korunun zıllı içinden geliyordun
Cenap Şahabettin
Her bir merâm yâra tamâm söylenilmiyor
Her bir merâm yâra tamâm söylenilmiyor
Olmazsa yâr âşıka râm söylenilmiyor
Muhtâc bûs-ı lâ‘line yârın recâ-yı vasl
Mest olmadıkça asl-ı merâm söylenilmiyor
Tenhâda bulsam ol perî-zâdı telâşdan
Lüknet gelip zebâna kelâm söylenilmiyor
Dahl etme bana derd-i dilin söylemez deyü
Âşık ne yapsın âh a paşam söylenilmiyor
Vâsıf bezimde böyle gazel dest-i yârdan
Nûş itmedikçe bir iki câm söylenilmiyor
Enderunlu Vasıf
Olmazsa yâr âşıka râm söylenilmiyor
Muhtâc bûs-ı lâ‘line yârın recâ-yı vasl
Mest olmadıkça asl-ı merâm söylenilmiyor
Tenhâda bulsam ol perî-zâdı telâşdan
Lüknet gelip zebâna kelâm söylenilmiyor
Dahl etme bana derd-i dilin söylemez deyü
Âşık ne yapsın âh a paşam söylenilmiyor
Vâsıf bezimde böyle gazel dest-i yârdan
Nûş itmedikçe bir iki câm söylenilmiyor
Enderunlu Vasıf
Mersiye
Tıfl-ı nâzeninim unutmam seni
Aylar günler değil geçse de yıllar
Telh-kâm eyledi firâkın beni
Çıkar mı hatırdan o tatlı diller
Kıyılamaz iken öpmeğe tenin
Şimdi ne hâldedir nâzik bedenin
Andıkça gülşende gönce-dehenin
Yansın âhım ile kül olsun güller.
Tegüyyürler gelip cism-i semîne
Döküldü mü siyâh ebrû cebîne
Sırma saçlar yayıldı mı zemîne
Dağıldı mı kokladığım sümbüller?
Feleğin kînesi yerin buldu mu
Gül yanağın, reng-i rûyun soldu mu
Acaba çürüdü toprak oldu mu
Öpüp kokladığım o pamuk eller?
Akif Paşa
Aylar günler değil geçse de yıllar
Telh-kâm eyledi firâkın beni
Çıkar mı hatırdan o tatlı diller
Kıyılamaz iken öpmeğe tenin
Şimdi ne hâldedir nâzik bedenin
Andıkça gülşende gönce-dehenin
Yansın âhım ile kül olsun güller.
Tegüyyürler gelip cism-i semîne
Döküldü mü siyâh ebrû cebîne
Sırma saçlar yayıldı mı zemîne
Dağıldı mı kokladığım sümbüller?
Feleğin kînesi yerin buldu mu
Gül yanağın, reng-i rûyun soldu mu
Acaba çürüdü toprak oldu mu
Öpüp kokladığım o pamuk eller?
Akif Paşa
Bir Kış Gecesi
Pencereye yağan karla bezeniyor,
Uzun uzun çalıyor akşam duası çanı,
Evin donanımı dört dörtlüktür
Sofra hazırdır birçok kişiyi ağırlamaya.
Avare dolaşanlar, birkaçın üstünde sayıları,
Karanlık yollarda varırlar kapıya.
Altın çiçekler açan lütuf ağacı
Yeryüzünün serin çiğini soğuyarak.
Avare sessizce atar adımını içeri;
Acı eşiği taşa döndürmüş.
Durur masasının üstünde ekmek ve şarap
Duru bir parlaklık içinde.
Georg Trakl
Uzun uzun çalıyor akşam duası çanı,
Evin donanımı dört dörtlüktür
Sofra hazırdır birçok kişiyi ağırlamaya.
Avare dolaşanlar, birkaçın üstünde sayıları,
Karanlık yollarda varırlar kapıya.
Altın çiçekler açan lütuf ağacı
Yeryüzünün serin çiğini soğuyarak.
Avare sessizce atar adımını içeri;
Acı eşiği taşa döndürmüş.
Durur masasının üstünde ekmek ve şarap
Duru bir parlaklık içinde.
Georg Trakl
Güzellik Geride Kaldı
Benim yüzüm, yüzünden baştan başa hüzündür.
İkisinden birisi ikimizden biridir
Görmeli'dir, eskidir, yaşamış'a dönmüştür
Yarışa çıktıkları güzelliği geçmiştir.
Ağladığını bilir bilmediği şeylere
Güldüğünü unutmuş, hiç görmemiş gibidir.
Taşınmayan ne varsa bir yerden öbür yere
Seve seve taşımış, sırtına yüklemiştir.
Parayla ölçülmeyen sevgi saygı borcunu
Ne aldıysa ve kimden aldıysa ödemiştir.
Verdiğini unutmuş onun ne olduğunu
Ne verdiyse ve kime verdiyse yok bilmiştir.
Özdemir Asaf
İkisinden birisi ikimizden biridir
Görmeli'dir, eskidir, yaşamış'a dönmüştür
Yarışa çıktıkları güzelliği geçmiştir.
Ağladığını bilir bilmediği şeylere
Güldüğünü unutmuş, hiç görmemiş gibidir.
Taşınmayan ne varsa bir yerden öbür yere
Seve seve taşımış, sırtına yüklemiştir.
Parayla ölçülmeyen sevgi saygı borcunu
Ne aldıysa ve kimden aldıysa ödemiştir.
Verdiğini unutmuş onun ne olduğunu
Ne verdiyse ve kime verdiyse yok bilmiştir.
Özdemir Asaf
Aşkın Başlangıcı
Ey gülümseyiş, ilk gülümseyiş, bizim gülümseyişimiz,
İnsan nasıl da o: ıhlamurların kokusunu soluyuş,
park sessizliğini dinleyiş, birden, birbirimizdeyken,
yukarlara bakış ve şaşkınlık, gülümseyinceye dek biz.
O gülümseyişte anımsanması vardı
bir tavşanın, karşıki çimende
oynayan. O gülümseyişin çocukluğu
böyleydi. Daha ağırbaşlı bir etki bıraktı onda
sonradan gördüğümüz kuğunun devinmesi:
durgun havuzu bölüyordu kuğu, sessiz akşamı
ikiye bölercesine. Ve saf, açık göğe çizilmiş,
gelecek gecelerle kaynaşan ağaçların tepeleri
o gülümseyişin taslağını çizmişlerdi
yüzümüzde esriyen geleceğe karşı.
Rainer Maria Rilke
İnsan nasıl da o: ıhlamurların kokusunu soluyuş,
park sessizliğini dinleyiş, birden, birbirimizdeyken,
yukarlara bakış ve şaşkınlık, gülümseyinceye dek biz.
O gülümseyişte anımsanması vardı
bir tavşanın, karşıki çimende
oynayan. O gülümseyişin çocukluğu
böyleydi. Daha ağırbaşlı bir etki bıraktı onda
sonradan gördüğümüz kuğunun devinmesi:
durgun havuzu bölüyordu kuğu, sessiz akşamı
ikiye bölercesine. Ve saf, açık göğe çizilmiş,
gelecek gecelerle kaynaşan ağaçların tepeleri
o gülümseyişin taslağını çizmişlerdi
yüzümüzde esriyen geleceğe karşı.
Rainer Maria Rilke
Duino Ağıtları - Rainer Maria Rilke
1. AĞIT
Tuhaf şey elbette, artık şu yeryüzünde oturmamak,
Unutmak bundan böyle daha yeni edinilmiş alışkıları,
İnsanca geleceğin anlamını verememek
Güllere, vaatlerle dolu öbür şeylere;
O sonsuz korkulu ellerde ne idiysek
Onu artık olmamak ve öz adını bile
Koyup gitmek bir kırılmış oyuncak gibi.
Ne tuhaf, dilekleri dileyememek daha,
Bütün olan her ne varsa darmadağın uçuşur
Görmek uzayda. Zahmetli şey ölü olmak,
Yeni baştan, ağır ağır alışmak öyle zor ki,
Biraz olsun bengilik sezer insan zamanla - ama yaşayanların
Hepsi de yanılır, böyle kesin ayırarak.
Derler ki, çoğu zaman bilemezmiş melek, dirilerin mi,
Yoksa ölülerin mi arasında yürüyor. Bengi akıntı
Her iki ülkede çocuğunu, yaşlısını
Birlikte sürükler, tümünün sesini bastırır.
2. AĞIT
Çünkü bizler duydukça azalıyoruz; bizler
Geçiyoruz verdiğimiz solukla; közden köze
Hafifliyor kokumuz. Belki biri çıkıp diyecek: evet,
İçimde kan oluyorsun, bu oda ve bahar seninle
Doluyor…neye yarar, bizi tutamaz o da;
Onun içinde, onun çevresinde eksiliriz. Ya onlar, güzeller,
Onları kim tutabilir? Yüzlerinde o görünüş
Aralıksız belirip siliniyor. Bizim olan gidiyor bizden
Sabah çimeninde çiy gibi, ısısı gibi
Isıtılmış bir yemeğin. Nereye ey gülümseyiş? Ey bakış:
Yeni, sıcak, tutulmaz dalgası yüreğin; -
Yazık: işte buyuz biz. Dağılıp eridiğimiz evren
Boşluğunda kalır mı ardımızdan bizim tadımız?
Yalnız kendilerinden taşmış olanı mı toplar melekler,
Yoksa bizim özümüzden de bir şeyler bulunur mu yanlışlıkla
Arada? Biz gebe kadınların yüzünde görülen
O belli belirsiz şey gibi mi karışmışız
Çizgilerine onların? Kendilerine geri dönüşün burgacında
Bunu duymazlar bile. (nasıl duyarlardı ki.)
…………
3. AĞIT
Biri var, sevgiliyi söylemek. Öbürü eyvah,
o saklı, o suçlu ırmak tanrısını kanın.
Genç kız, senin uzaklardan seçtiğin delikanlı, o kendisi
ne bilir isteğin efendisini, çok zaman yalnızlığı içinde
sen daha dindirmeden ya da hiç yokmuşun gibi,
ah hangi bilinmezlikle damlayarak o tanrı başını
kaldıran, sonsuz bir ayaklanmaya çağırıp geceyi.
Ey kanın Neptün’ü, korkunç üç çatalıyla.
Ey sarmal midyeden yapılmış göğsünün karanlık yeri.
Kulak ver, gece nasıl çukurlaşıp oyuluyor. Siz, yıldızlar,
sizlerden doğmuyor mu sevenin isteği sevdiğinin yüzüne?
İçten içe kavrayışı arık yüzünü onun
bir arık yıldızdan değil mi?
Sen gelmedin, yazık, ne de anası geldi
kaşlarının yayını böyle bekleyiş dolu.
Seninle değil, onu duyan kız, seninle değil
dudağının kıvrılışı daha verimli anlatıma.
Sanır mısın gerçekten, senin tüy gibi hafif ortaya çıkışındır
onu böylesine sarsan, sen ki sabah yeli gibi gelirsin?
Gerçi onun yüreğini oynattğn; ama içinde boşanan
daha eski korkulardı hafif dokunuşunla senin.
Çağır onu… Gene bütün bütün çağıramazsın karanlık
çevresinden. İstemesine ister, kopup gelir, rahatlayıp alışır
senin saklı yüreğini, alır ve bağlar kendini.
Ama hiç bağladı mı kendini?
Sendin onu küçük yapan, ey ana, sendin onu bağlayan;
senin için yeniydi o, yeni gözleri üstüne
iyi dünyayı eğdin, saldın yabancısını.
Ah nerede o yıllar, sen, daha fidan gibi,
kaynayan kaos’un yerini tutardın onun gözünde?
Çok şey sakladın ondan; geceleyin kuşku veren odayı
zararsız kıldın; sığınaklar dolu yüreğinden biraz
insanca uzay kattın gece uzayına odanın.
Zifiri karanlığa değil, hayır, daha yakın varlığına koyardın
gece lambasını, o da sanki dostluğundan ışırdı.
Tek çıtırtı olmazdı ki ona gülümseyerek açıklayamıyasın;
çoktan bilir gibiydin, sofanın ne zaman canlandığını…
Kulak kabartırdı o, yatışırdı. Öylesine güçlüydü
sevgi dolu kalkışın; koca mantosu içinde alınyazısı
dolabın ardına saklanırdı, tedirgin geleceği sığardı
hafifçe yer değiştiren kıvrımları arasına perdenin.
Kendisi rahatlamış yatardı böyle, akıtıp
gözkapakları altında o tatlılığı ön uykusuna,
senin biçimlendirdiğini oyun gibi –;
korunmuş görünürdü… Ama içinde: Kim savar,
kim tutardı içinde aslanın ırmaklarını?
Ah sıkıntı yoktu uyuyan için; uyurken,
ama düş görürken, ama hummada: Nasıl bırakırdı kendini.
Daha yeni, daha ürkek, nasıl yakalanırdı içindeki oluşun
çepçevre boyveren sarmaşıklarına dolanıp,
örnekler olurdu, boğazlayıcı üreyiş, kovalayan
hayvansı biçimler. Nasıl verirdi kendini –. Severdi.
Kendi içini severdi, içindeki yabanlığı, eldeğmemiş ormanı, –
ve dilsiz çökmüşlüğü üzerinde ormanın, yüreği dururdu
Işık yeşili. Evet, sevdi. Bırakıp yürüdü
kendi kökleri boyunca zorlu başlangıcına,
çoktan yaşanmıştı orada küçücük doğuşu. Daha eski
kana indi severek, dar boğazlara, Korkunç’un
oturduğu, ataları yemiş, daha karnı tok.
Her Ürkünç tanıdı onu, göz kırptı, haberli gibiydi.
Evet, gülümsedi Ürkünç… Azdır senin
öyle gülümsediğin, ana. Nasıl sevmezdi artık,
ona gülümsemişti ya. Senden de önce
sevmişti onu, çünkü sen daha karnında taşırken
tohumu çimlendiren özsuyun içindeydi.
Bak, biz çiçekler gibi tek bir yılın uzayından sevmiyoruz; biz severken öncesi düşünülmez
özsu yükseliyor kollarımıza. Ey kızlar,
İşte bu: İçimizde seviyoruz biz. Geleceği, bir tek çocuğu değil, mayalamakta olanı sayısız;
babaları seviyoruz, yıkılmış dağlar gibi
derinimizde yatan; bir zamanki anaların
kuru dere yatağını –; ses vermez ülkeyi bütün,
o apaçık ya da bulut bulut yazgı
altında–: İşte bu , genç kız, senden öncesi.
Sen kendin, ne bilirsin, hangi uzak çağları
dirilttiğini sevenin içinde. Başkalaşmış varlıklardan
hangi duygular yol bulup yükseldi. Ne kadınlar kin duydu sana.
Bilmezsin, ne karanlık adamlar uyandırdın
damarlarında onun. Sana gelmek istedi
ölü çocuklar… Yavaşça, ah yavaşça,
sevgi dolu bir iş yap, güvenilir, gündelik bir iş, onun önünde, –
al onu, bahçelerin oraya götür, gecelerin o büyük ağırlığını ver ona…
Alıkoy onu……
Rainer Maria Rilke
Tuhaf şey elbette, artık şu yeryüzünde oturmamak,
Unutmak bundan böyle daha yeni edinilmiş alışkıları,
İnsanca geleceğin anlamını verememek
Güllere, vaatlerle dolu öbür şeylere;
O sonsuz korkulu ellerde ne idiysek
Onu artık olmamak ve öz adını bile
Koyup gitmek bir kırılmış oyuncak gibi.
Ne tuhaf, dilekleri dileyememek daha,
Bütün olan her ne varsa darmadağın uçuşur
Görmek uzayda. Zahmetli şey ölü olmak,
Yeni baştan, ağır ağır alışmak öyle zor ki,
Biraz olsun bengilik sezer insan zamanla - ama yaşayanların
Hepsi de yanılır, böyle kesin ayırarak.
Derler ki, çoğu zaman bilemezmiş melek, dirilerin mi,
Yoksa ölülerin mi arasında yürüyor. Bengi akıntı
Her iki ülkede çocuğunu, yaşlısını
Birlikte sürükler, tümünün sesini bastırır.
2. AĞIT
Çünkü bizler duydukça azalıyoruz; bizler
Geçiyoruz verdiğimiz solukla; közden köze
Hafifliyor kokumuz. Belki biri çıkıp diyecek: evet,
İçimde kan oluyorsun, bu oda ve bahar seninle
Doluyor…neye yarar, bizi tutamaz o da;
Onun içinde, onun çevresinde eksiliriz. Ya onlar, güzeller,
Onları kim tutabilir? Yüzlerinde o görünüş
Aralıksız belirip siliniyor. Bizim olan gidiyor bizden
Sabah çimeninde çiy gibi, ısısı gibi
Isıtılmış bir yemeğin. Nereye ey gülümseyiş? Ey bakış:
Yeni, sıcak, tutulmaz dalgası yüreğin; -
Yazık: işte buyuz biz. Dağılıp eridiğimiz evren
Boşluğunda kalır mı ardımızdan bizim tadımız?
Yalnız kendilerinden taşmış olanı mı toplar melekler,
Yoksa bizim özümüzden de bir şeyler bulunur mu yanlışlıkla
Arada? Biz gebe kadınların yüzünde görülen
O belli belirsiz şey gibi mi karışmışız
Çizgilerine onların? Kendilerine geri dönüşün burgacında
Bunu duymazlar bile. (nasıl duyarlardı ki.)
…………
3. AĞIT
Biri var, sevgiliyi söylemek. Öbürü eyvah,
o saklı, o suçlu ırmak tanrısını kanın.
Genç kız, senin uzaklardan seçtiğin delikanlı, o kendisi
ne bilir isteğin efendisini, çok zaman yalnızlığı içinde
sen daha dindirmeden ya da hiç yokmuşun gibi,
ah hangi bilinmezlikle damlayarak o tanrı başını
kaldıran, sonsuz bir ayaklanmaya çağırıp geceyi.
Ey kanın Neptün’ü, korkunç üç çatalıyla.
Ey sarmal midyeden yapılmış göğsünün karanlık yeri.
Kulak ver, gece nasıl çukurlaşıp oyuluyor. Siz, yıldızlar,
sizlerden doğmuyor mu sevenin isteği sevdiğinin yüzüne?
İçten içe kavrayışı arık yüzünü onun
bir arık yıldızdan değil mi?
Sen gelmedin, yazık, ne de anası geldi
kaşlarının yayını böyle bekleyiş dolu.
Seninle değil, onu duyan kız, seninle değil
dudağının kıvrılışı daha verimli anlatıma.
Sanır mısın gerçekten, senin tüy gibi hafif ortaya çıkışındır
onu böylesine sarsan, sen ki sabah yeli gibi gelirsin?
Gerçi onun yüreğini oynattğn; ama içinde boşanan
daha eski korkulardı hafif dokunuşunla senin.
Çağır onu… Gene bütün bütün çağıramazsın karanlık
çevresinden. İstemesine ister, kopup gelir, rahatlayıp alışır
senin saklı yüreğini, alır ve bağlar kendini.
Ama hiç bağladı mı kendini?
Sendin onu küçük yapan, ey ana, sendin onu bağlayan;
senin için yeniydi o, yeni gözleri üstüne
iyi dünyayı eğdin, saldın yabancısını.
Ah nerede o yıllar, sen, daha fidan gibi,
kaynayan kaos’un yerini tutardın onun gözünde?
Çok şey sakladın ondan; geceleyin kuşku veren odayı
zararsız kıldın; sığınaklar dolu yüreğinden biraz
insanca uzay kattın gece uzayına odanın.
Zifiri karanlığa değil, hayır, daha yakın varlığına koyardın
gece lambasını, o da sanki dostluğundan ışırdı.
Tek çıtırtı olmazdı ki ona gülümseyerek açıklayamıyasın;
çoktan bilir gibiydin, sofanın ne zaman canlandığını…
Kulak kabartırdı o, yatışırdı. Öylesine güçlüydü
sevgi dolu kalkışın; koca mantosu içinde alınyazısı
dolabın ardına saklanırdı, tedirgin geleceği sığardı
hafifçe yer değiştiren kıvrımları arasına perdenin.
Kendisi rahatlamış yatardı böyle, akıtıp
gözkapakları altında o tatlılığı ön uykusuna,
senin biçimlendirdiğini oyun gibi –;
korunmuş görünürdü… Ama içinde: Kim savar,
kim tutardı içinde aslanın ırmaklarını?
Ah sıkıntı yoktu uyuyan için; uyurken,
ama düş görürken, ama hummada: Nasıl bırakırdı kendini.
Daha yeni, daha ürkek, nasıl yakalanırdı içindeki oluşun
çepçevre boyveren sarmaşıklarına dolanıp,
örnekler olurdu, boğazlayıcı üreyiş, kovalayan
hayvansı biçimler. Nasıl verirdi kendini –. Severdi.
Kendi içini severdi, içindeki yabanlığı, eldeğmemiş ormanı, –
ve dilsiz çökmüşlüğü üzerinde ormanın, yüreği dururdu
Işık yeşili. Evet, sevdi. Bırakıp yürüdü
kendi kökleri boyunca zorlu başlangıcına,
çoktan yaşanmıştı orada küçücük doğuşu. Daha eski
kana indi severek, dar boğazlara, Korkunç’un
oturduğu, ataları yemiş, daha karnı tok.
Her Ürkünç tanıdı onu, göz kırptı, haberli gibiydi.
Evet, gülümsedi Ürkünç… Azdır senin
öyle gülümsediğin, ana. Nasıl sevmezdi artık,
ona gülümsemişti ya. Senden de önce
sevmişti onu, çünkü sen daha karnında taşırken
tohumu çimlendiren özsuyun içindeydi.
Bak, biz çiçekler gibi tek bir yılın uzayından sevmiyoruz; biz severken öncesi düşünülmez
özsu yükseliyor kollarımıza. Ey kızlar,
İşte bu: İçimizde seviyoruz biz. Geleceği, bir tek çocuğu değil, mayalamakta olanı sayısız;
babaları seviyoruz, yıkılmış dağlar gibi
derinimizde yatan; bir zamanki anaların
kuru dere yatağını –; ses vermez ülkeyi bütün,
o apaçık ya da bulut bulut yazgı
altında–: İşte bu , genç kız, senden öncesi.
Sen kendin, ne bilirsin, hangi uzak çağları
dirilttiğini sevenin içinde. Başkalaşmış varlıklardan
hangi duygular yol bulup yükseldi. Ne kadınlar kin duydu sana.
Bilmezsin, ne karanlık adamlar uyandırdın
damarlarında onun. Sana gelmek istedi
ölü çocuklar… Yavaşça, ah yavaşça,
sevgi dolu bir iş yap, güvenilir, gündelik bir iş, onun önünde, –
al onu, bahçelerin oraya götür, gecelerin o büyük ağırlığını ver ona…
Alıkoy onu……
Rainer Maria Rilke
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























