pablo neruda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pablo neruda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2016

Şiir

Anımsarım seni ben geçen güzkü halinle
Başında gri beren ve o sakin yüreğin
Günbatımı ateşi oynaşır gözlerinde
Yapraklar dökülürdü nehrine benliğinin

Bir asma dalı gibi dolanırdın koluma
Tatlı, sakin sesinden yaprakların soluğu
Beni sımsıkı saran mavi sümbülümsün sen
Baş döndüren ey ocak, içimin tutuştuğu

Güz kadar uzaklara dalarken bakışların
Gri beren, kuş sesi, avcı kadın yüreği
Uzaklar: acıların göçüp gittiği yerler
Mutlu öpüşlerimin kızıl kor kesildiği

Güverteden gökyüzü, tepelerden tarlalar
Işık, duman ve durgun sudandı anıları
O derin gözlerinde şafaklar yalazlanır
İçinde tutuşurdu kuru güz yaprakları

Pablo Neruda

27 Mayıs 2016

Düğün Deyişi

Adaya geldiğimiz
kış gününü
anımsıyor musun?
Bize doğru kaldırıyordu
soğuk kadehini deniz.
Usul sesler çıkarıyordu
duvarların üzerinde sarmaşık
karanlık yapraklarını
adımlarımıza dökerek.
Sen de küçük bir yapraktın
yüreğimin üstünde titreyen.
Yaşamın rüzgârı önüne katıp
getirmiş koymuştu seni yüreğime.
Başlangıçta görmedim seni:
bilemedim eşlik ettiğini bana,
vakti saati gelince
oydu göğsümü köklerin,
birleştiler kanımın ağında,
benim ağzımla konuştular,
benimle çiçeklendiler.
Kuşku götürmez varlığın
görülmez yaprak oldu ya da dal
ve yüreğim aniden
meyvelerle,
seslerle doldu.
Evime yerleştin, karanlıktı
ama seni bekliyordu evim,
geldin ve lambaları yaktın.
...


Pablo Neruda
Çeviren: Erdoğan Alkan

17 Mart 2016

Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Sen, çiçeğe ve suya gelen minicik konuk.
Her gün bir salkım gibi ellerim arasında
ezdiğim o beyaz küçük baştan daha fazlasın sen.

Benzemezsin kimseye verdim vereli sana gönlümü.
Bırak yatırayım seni sarı soluk çelenklerin arasına.
Güneyin yıldızları arasında kim yazıyor adını dumandan harflerle?
Ah, bırak anımsayayım seni, olduğun gibi, daha oluşmadan önce sen!

Birden uğulduyor rüzgâr ve çarpıyor kapalı pencereme.
Gökyüzü karanlık balıklarla dolan bir ağ gibi.
Geliyor buraya bütün rüzgârlar ve kırbaçlıyor, evet, hepsi.
Soyunuyor yağmur.

Kaçışarak geçiyor kuşlar.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı savaşabilirim sadece.
Fırtına fırıl fırıl döndürüyor kasvetli yaprakları
ve çözüyor dün akşam gökte demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah! Kaçmıyorsun sen.
En son çığlığa kadar yanıtlıyorsun beni.
Kıvrıl yanımda, korkuyormuşsun gibi.
Gene de bazen gözlerin arasında bir yabancı gölge geçiyor.

Şimdi, küçüğüm benim, getiriyorsun şimdi de bana hanımellerini,
ve senin göğsün bile dolmuş kokuyla.
Üzünçlü rüzgâr dörtnal koşarken ve öldürürken kelebeği,
seviyorum seni, ve erik ağzında ısırıyor neşem.

Ne kadar da ıstırap verdi alışman bana,
benim yalnız, yabanıl ruhuma, herkesi korkutan adıma.
Ne çok baktık sabah yıldızının yanışına, öperken birbirimizin gözlerini,
ve üstümüzdeki alacakaranlık açarken dönen yelpazelerde.
Sözcüklerim düştü sana okşayışlardan bir yağmur gibi.
Haylidir seviyorum senin güneşte yanmış sedef bedenini.
Her şeyin hükümranı olduğunu bile düşünüyorum.
Dağların neşeli çiçeklerini getireceğim sana, tırmanan zambakları,
karanlık yemişlerini, ve öpüşlerle dolu orman sepetlerini.

Seninle, yapmak istiyorum
ilkbaharın bir kiraz ağacıyla yaptığını.


Pablo Neruda
Çeviri: İsmail Haydar Aksoy

23 Aralık 2015

Maruri Sokağındaki Pansiyon

Karşı karşıya değildi evler, sevmezlerdi birbirlerini,
yine de yan yanaydılar.
duvar duvara, fakat
pencereleri
bakmazdı sokağa, konuşmazdı,
öyle sessizdiler.

Bir kâğıt uçuruyor havalanır gibi ağaçtan
kışın kirli bir yaprak.

Akşam ortalığı tutuşturuyor, kaygı içinde
yok oluveren bir ateş boşaltıyor gök.

Kara sis balkonları örtüyor.

Açıyorum kitabımı. Yazıyorum
bir maden ocağının
çukurunda sanıp kendimi,
bir ıslak,
bırakılmış dehlizde.
Biliyorum kimse yok şimdi
evde, sokakta, acı kentte.
Bir mahkûmum açık kapısının önünde,
açık dünyanın önünde,
akşam alacasında şaşkın, gamlı bir öğrenciyim,
çıkıyorum işte o zaman şehriye çorbasına,
iniyorum ardından yatağa ve yarına.

Pablo Neruda

Fotoğraf Şırnak Merkez, Yıl 2015

06 Kasım 2015

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim

xx.

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: ''Yıldızlı bir alemdir gece,
Ve o mavi kümeler titreşir uzaklarda.''

Bir şarkı tutturmuş dolanır gökte gece rüzgarı.

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim.
Sevdim onu ben, severmiş o da beni meğer.

Böyle gecelerdeydi, sardım onu kollarımın arasında.
Öptüm, kim bilir kaç kere, altında sonsuz göğün.

Sevdi beni o, meğer ben de sevmişim onu.
Yürek bu, nasıl dayansın o iri, durgun gözlere.

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim.
Düşünüp benim olmadığını. Hissedip yitirdiğimi.

Kulak vermek engin geceye, daha da engin o gidince.
Ardından bir dize düşer gönle, çimende çiğ misali.

Ne gelir elden sevdam onu tutmaya yetmediyse.
Yıldızlı bir alemdir gece, yoktur yanımda o sevgili.

İşte hepsi bu. şarkı söylüyor biri uzaktan uzağa.
Yitirişimle onu ruhum da yitirdi neşesini.

Gözlerim arar onu peşinden yetişsin diye.
Bu yürek arar, ama yoktur artık o sevgili.

Aynı gecedir ağartan aynı saçları.
Biz eski biz değiliz ne var ki.

Sevmiyorum artık onu, doğrudur, ama ne sevmiştim.
Gözlerdi sesim kendini ona götürecek yeli.

Ne çare başkasının olacak. Öpüşlerimden önceki gibi.
Sesi, pırıltılı bedeni. o sonsuz gözleri.

Sevmiyorum artık onu, doğrudur, derim de yine bilemem.
Kısacık bir sevdanın unutması böyle seneler mi sürer.

Budur bana çektirdiği acıların sonuncusu,
Ve bunlar onun için yazdığım son dizeler.

Pablo Neruda
Türkçesi: Adnan Özer

12 Temmuz 2015

Gülüşün

İstersen yoksun bırak beni ekmekten,
yoksun bırak beni havadan, ama
yoksun bırakma beni gülüşünden.

Yoksun bırakma beni gülden,
kopardığın süsenden,
sevincinde ansızın
çağıldayan sudan,
seni apansız doğuran
gümüş dalgadan.

Savaşımım amansız, ve dönüyorum
yorgun gözlerle
ara sıra değişmeyen
görünüşüne toprağın,
fakat gülüşün vardığında,
yükseliyor göğe ve arıyor beni,
ve açıyor benim için
bütün kapılarını hayatın.

Sevgilim, bu en karanlık zamanda
yayılıyor gülüşün,
ve birden görüyorsun
kanımın püskürdüğünü
caddedeki taşlara,
gül, çünkü
ellerim için gülüşün
serin bir kılıç olacak.

Güzün denize yakın
yükseltecek gülüşün
köpükten çağlayanını,
ve güzde, sevgilim,
beklediğim çiçek gibi
arzulayacağım gülüşünü,
o mavi çiçeği,
ses veren anayurdumun gülünü.

Gecede gülüşün,
gündüzde, ayda,
gülüşün
adanın dolambaçlı sokaklarında,
gülüşün seni seven
bu hantal erkekte;
fakat açtığımda
ve kapattığımda gözlerimi,
uzaklara gittiğimde,
geri döndüğümde,
esirge benden ekmeği, havayı,
ışığı, ilkbaharı,
fakat gülüşünü asla,
yoksa ölürüm ben.


Pablo Neruda

Ayakların

Yüzüne bakamadığım anlarda
bakarım ayaklarına
Ayakların yay kemikli
küçük, pek. 
Bilirim ki taşırlar seni,
ve tatlı ağırlığın yükselir üzerlerinde
Belin ve göğüslerin
çifte ergunavisi memelerinin
yuvaları gözlerinin
demin uçuşup giden
geniş ağzın, meyveden, kızıl saç örgülerin,
küçücük burnum benim
Ama ayaklarını severim ben
yalnızca çünkü onlar yürüdü
üzerinde toprağın ve üzerinde rüzgarın ve üzerinde suların,
beni bulana kadar.

Pablo Neruda

10 Nisan 2015

Kadın Bedeni

Kadın bedeni, ak tepeler, ak baldırlar,
bir dünyadır açık kasığın senin.
Benim hoyrat çiftçi bedenim kazar seni
ve fırlatır oğulunu toprağın derininden.

Bir tünel gibi yalnızdım. Kaçardı kuşlar benden,
ve gece alırdı kudretli kucağına beni.
Yaşayabilmek için silâh gibi biçimledim seni,
yayımdaki ok gibi, bir taş gibi sapanımdaki.

Ne ki sonu vardır öç saatinin, ve severim seni.
Tenden ve yosundan senin bedenin, uysal ve güçlü sütten.
Ah, göğüslerinin vazosu! Ah, gözlerin ne kadar da uzak!
Ah, venüs tepeciğinin gülleri! Ah, senin usul, üzgün sesin!

Sen, kadınımın bedeni, merhametli yol gösterici yıldızım.
Arzum, sınırsız özlemim ve belirsiz yolum benim!
Doğurur kasvetli sular sonsuz susuzluğu,
ve kendini ele veren yorgunluğu ve sınırsız acıyı.


Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

06 Nisan 2015

Ve Ne Kadar

İnsan ne kadar yaşar sonunda?

Bin gün mü, yoksa bir gün mü?

Bir hafta, yüzyıllarca?

Ne kadar sürer insanın ölümü?

Ne demek “Sonsuza dek”?

Kafam bunlarla dolu,
işin aslını öğrenmeye koyuldum.

Bilgili rahipleri aradım,
ayin sonlarında bekledim onları,
Tanrıyı ve Şeytanı
ziyaret ederlerken gözledim.

Bezdiler sorularımdan.
Fazla bilgileri yoktu,
yöneticiydiler sadece.

Doktorlar kabul etti beni,
konsültasyonlar arasında,
ellerinde birer neşter,
batmışlar aureomycin’e,
her gün biraz daha meşgul.
Dediklerinden anlayabildiğim kadarıyla
şöyleydi sorun:
çok sürmüyordu bir mikrobun ölümü,
tonlarca birden ölüyorlardı,
ama yaşayabilen birkaçı
kötü huylu çıkıyordu.
Öyle ürkmüştüm ki
gidip mezar kazıcıları buldum.
Büyük boyalı cesetleri
yaktıkları nehir boylarına gittim,
sıska kemikli gövdeleri,
korkunç lanetlerin
buharını taşıyan imparatorları,
bir kolera dalgasıyla
serilip giden kadınları.
Kumsallar gördüm ölülerden
ve kül rengi uzmanlar.

Fırsat bulur bulmaz
soru yağmuruna tuttum onları,
beni yakmayı önerdiler:
bütün bildikleri buydu.

İçki aralarında yanıtladılar beni
yurdumda mezar kazıcılar:
– “Kendine kanlı canlı bir kız bul
ve bu saçmalıklardan kurtul.”

Böyle mutlu insanlar görmemiştim.

Türkü söylüyorlardı kaldırıp kadehlerini
ölümün ve sağlığın sağlığına.
Azman zinacılardı bunlar.

Döndüm eve daha yaşlanmış
dünyayı katettikten sonra.

Artık bir şey sormuyorum kimseye.

Ama her gün daha az biliyorum.


Pablo Neruda
Çeviri: Erdal Alova

22 Ocak 2015

Düş

Kumda yürürken
karar verdim senden ayrılmaya.

Titreyen karanlık çamura
bastım,
ve battığımda ve sen geldiğinde,
beni terk etmen gerektiğine
karar verdim, batan bir taş gibi
batırırken beni,
ve hazırlandım yitişine
adım adım:
kestim köklerini,
yalnız bıraktım seni rüzgârda.

Ah, bu dakikadaydı,
canım sevgilim, ki bir düş
sakladı seni
korkunç kanatlarıyla.

Sandın ki çamur yutmuş seni,
ve seslendin bana, ve yardım etmedim sana,
battın, kımıltısızca,
dirençsiz,
boğulana dek kumun ağzında.

Sonra
rastladı kararım düşünle,
ve ruhlarımızı ezen
kopmadan sonra,
yeniden çıktık ortaya, çıplak,
ve seviştik birbirimizle
düşsüz, kumsuz,
büsbütün ve ışıltılı,
ateşle mühürlenmiş.


Pablo Neruda

15 Ekim 2014

Kuşlar Sanatı

sokağın ortasında uyandım
uzak güneyden kuşlar geliyordu
rüzgarda sesler çıkararak

gün boyu, sıra sıra
tüylerden bir donanma
yüreği çarpan
bir gök gemisi
geçip gitti
minicik sonsuzluğundan
pencerenin, arayıp sorduğum
çalıştığım, gözleyip beklediğim

çok ölümden doğdum
çok keder ısırdı beni
bir mutluluğu
öbürüyle değiştim
ama derinlerde, içimde
o yitik göldeki gibi
bir kuşun hayali yaşar
unutulmaz bir meleğin
gün ışığını dönüştüren
gözalıcı varlığıyla
gülden devinimiyle

küçük bir sarı tanrı
geçti kavaklar arasından
geçti rüzgar gibi hızlı
yüksekte bir ürperti bırakarak
saf taştan bir flüt
dikey sudan bir iplik
ilkbaharın kemanı
rüzgarda bir tüy gibi
geçti, küçük yaratık
günün nabzı, toz, polen
belki hiçbir şey; ama titreyip durdu
ışık, gün, altın

ölür bitki, gömülür yeniden
toprağa döner insanın ayakları
yalnızca kanatlar kaçar ölümden

geçmiş yaşamların
ve geçmiş zaman keşiflerinin akışında
kötü havaların bir yaratığıydım
bir ceset olarak kaldım şehirde
alışamam duvardaki nişe
fundalığı isterim ben, şaşkın
güvercinleri, balçığı, sayıklayışını
muhabbetkuşlarından bir dalın
amansız yüksekliklerin tutsağı
akbabanın hapishanesini
çantaçiçekleriyle süslü
sarp geçitlerin en eski çamurunu

ben, halkın şairi
bir taşralı, kuşbaz
koşturdum dünyada yaşamı arayarak
kuş kuş tanıdım toprağı
keşfettim ateşin uçtuğu yeri
enerji kaybını
ve ödüllendirildi benim yansızlığım
kimse bir şey ödemediyse de bunun için
çünkü ruhuma bastım o kanatları
ve kıpırtısızlık hiç tutunamadı bende


Pablo Neruda

03 Ağustos 2014

Şiir

Ve zamanıydı... Gelmişti şiir
beni yoklamaya. Bilmiyorum, bilmiyorum nereden
geldi, zemheriden mi yoksa bir nehirden mi.
Bilmiyorum nasıl ya da ne zaman,
sesler değildi, sözcükler değildi,
sessizlik de değildi,
fakat beni çağırıyordu bir cadde,
gecenin dalları,
ansızın başkaları,
şiddetli yangınların arasından
ya da belirsiz yüzümle oradan
dönerken yalnız,
dokunmuştu bana.

Ne söyleyeceğimi bilemedim, ağzım
bilmez
isimleri,
gözlerim kör,
ve kımıldadı bir şeyler ruhumda,
ateş ya da unutulmuş kanatlar,
ve kendimce yorumlayarak
anlamını
o ateşin,
yazdım ilk güçsüz dizeyi,
güçsüz, içeriksiz, saf,
saçma sapan,
hiçbir şey bilmeyen birinin
hikmeti gibi,
ve birden gördüm göklerin
kımıldayıp açıldığını,
gezegenlerin,
titreyen bitkilerin,
delip geçti gölgeler,
okların, ateşin ve çiçeklerin
gizemleriyle,
kıvrımlı gece, evren.

Ve ben sonsuzca küçük varlık,
koca yıldızlı boşlukla
sarhoşum,
benzeriyim,
görüntüsüyüm gizemin,
uçurumun bir parçasıyım,
yıldızlarla tekerlendim,
rüzgârda uçtu yüreğim.


Pablo Neruda

02 Temmuz 2014

Buğdayın Türküsü

Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.


Çeviri:Hilmi Yavuz
Pablo Neruda

16 Aralık 2013

Sorular Kitabı

Neler daha ağırdır sırtımızda
acılarımız ya da anılarımız mı?

Söyle bana, gül, çırılçıplak mısın
hep böyle mi giyinirsin yoksa?

Neden çocuklarıyla gezmeye
gitmez dev uçaklar?

Neden öğretmiyoruz helikopterlere
güneşten bal süzmeyi?

Öldüğümde farkına varmadan
kime sorarım sonra zamanı?

Nereden aldı Fransa’da bahar
bu kadar çok yaprağını?

Neden saklıyor dersin ağaçlar
bütün görkemini köklerinin?

Yağmurun altında duran bir trenden
hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?

Nedendir intiharı yaprakların
duyar duymaz sarardıklarını?

Ne olur dersin kırlangıçlara
geç geldiklerinde okula?

Ne söylerler dizelerime dair
hiç dokunamayanlar kanıma?

Daha ne kadar konuşacak diğerleri
hem biz konuştuk mu ki?

Kaç yaşında kasım ayı?

Neyin hesabını ödüyor sonbahar
onca sarı banknotla?

Nasıl paylaşıyorlar güneşi dostça
portakal ağacında portakallar?

Neden bir mor hüzne bürünür yeryüzü
sökün ederse menekşeler topraktan?

Neden gülüyor sürülmüş tarlalar
solgun gözyaşlarına gökyüzünün?

Neden güler ki karpuz ansızın
bağrına saplanınca bir bıçak?

Kehribar taşının içinde
gözyaşları mı var denizkızlarının?

Nerededir denizin merkezi
neden oraya gitmiyor dalgalar?

Sorabilir miyim kitabıma
ben mi yazdım onu gerçekten?

Bir gün kaç haftadır
ve bir ay kaç yıl baktın mı?

Dört, herkes için dört mü?
Eşit mi bütün yediler?

Bir tutuklunun düşlediğiyle
seni aydınlatan ışık aynı mı?

Düşündün mü hiç, nasıldır
hastaların nisan rengi?

Neden soyunur ağaçlar
beklemek için karı?

Neden böylesine sert
kirazın tatlı yüreciği?

Öleceğinden mi, yoksa
yaşayacağından mı daha?

Neden anımsamaz yaşlı insanlar
borçlarıyla yara izlerini?

Onun, o gerçek kokusu mu onun
o insanı şaşırtan genç kızın?

Hiçbir şeyi anlamıyor artık yoksullar
artık yoksul olmadıklarını da, neden?

Nerde, nerde bulurum ben o
düşlerinde çalan çanı?

Doğru mu yasın geniş ve
karasevdanınsa dar kalçalı olduğu?

Ne aradığımı bu dünyada
kime sorabilirim, var mı bilen?

Neden karşı çıkıyorum istençlerime
neden bir yerde durmuyorum?

Neden yuvarlanıp gidiyorum böyle tekersiz
neden uçup gidiyorum kolsuz kanatsız?

Ve nedir beni böyle yollara düşüren
kemiklerim memlekette, Şili’deyken?

Pablo Neruda adını taşımaktan saçma
başka bir şey olabilir mi bu dünyada?

Siyah gözyaşları mıydı dökülenler
ağladıkça Baudelaire?

Çöldeki yolcuya güneş
neden öyle kötü bir arkadaştır?

Ve neden bu kadar cana yakın
hastane bahçelerinde güneş?

Artık maziye karışmış erdemlerimden
yeni bir elbise yaptırabilir miyim kendime?

Neden en güzel ırmaklar oraya
Fransa’ya gidiyorlar akmaya?

Neden gün olmaz gayrı
Che’nin gecesinden sonra Bolivya’da?

Ve kıyılmış yüreğin
katillerini mi arıyor orda?

Sürgün günlerinin kara üzümünde
gözyaşlarının tadı mı var başlangıçta?

Solgun iki ışık arasında
bir tünel mi yaşamımız acaba?

Yoksa iki üçgen arasında
Solgun bir ışık mı daha çok?

Ya da bir balık mı yaşamımız
kuş olmaya hüküm giymiş?

Hiçlikten mi oluşur ölüm
yoksa tehlikeli maddelerden mi?

Senin kurtların birer parçası mı
artık kelebeklerin ya da itlerin?

Çekoslovaklar mı dirilir külünden
yoksa kaplumbağalar mı günün birinde?

Senin de ağzın öpecek mi gelecekte
başka dudaklarla karanfilleri?

Sen de biliyor musun ölüm nerden
aşağıdan mı gelir, yukardan mı?

Mikroplardan, ya duvarlardan mı
savaşlardan, yoksa kıştan mı?

Görmüyor musun çiçek açışını elmanın
ölebilmek için yalnız elmalar içinde?

Ağlamıyor musun kahkahalarla
bakarken unuttuklarımızla dolu şişelere?

Nasıl adlandırılır hüznü
yapayalnız bir koyunun?

Neler olur güvercinlikte
şarkı söylemeyi öğrenirse güvercinler?

Hakaret mi etmiş olur arılara
bal yaparsa sinekler eğer?

Biraz önce başlayan bahara dair
yeni ne anlatıyor yapraklar?

Nerede yaşar yapraklar kışın
köklerin yanında mı gizlice?

Neler öğrendi ağaç topraktan
ki konuşuyor şimdi gökle?

Kim daha çok acı çeker, bekleyen mi
yoksa hiç beklememiş olan mı bir insanı?

Kimdi o seven kadın
düşte, uyurken sen?

Nereye gider düşlenmiş şeyler
başkalarının düşlerine girmeye mi?

Ve düşlerinde yaşayan baban
yeniden mi ölür, uyandığında sen?

Neden bu kadar zaman büyüdük
ayrılmak için birbirimizden?

Neden ölmedik ki ikimiz de
çocukluğum ölüverdiğinde?

Ve çekip gidecekse bu can tenden
neden böyle sadık bana iskeletim?

Ve aralıkla ocak arasındaki
ayın adı nedir sahi?

Neye göre numaralandı
on iki tanesi bir salkımın?

Neden verilmedi bize uzun
uzayan, bir yıl süren aylar?

Çıldırtmadı mı seni ilkyaz
çiçek açmamış öpücükleriyle?

Görürsem denizi bir daha eğer
görür o da beni değil mi?

Neden bana sorar ki dalgalar
benim onlara sorduklarımı?

Neden böyle umarsız atılışlarla hâlâ
çözülüp gidiyorlar kayalara çarparak?

Yorulmazlar mı kumsala yıllar yılı
ilan-ı aşk etmekten?

Uslu durması için denizi
kim ikna edebilir kim?

Çıplak denizle gökyüzü arasında
bir karar vermeli miyim bu sabah?

Ve neden bürünmüş böyle erkenden
sisten giysilere gökyüzü?

Gözlerimle de görür mü acaba
benim zavallı şiirlerim?

Acı çekecek, kokacak mıyım şimdiki gibi
ben, o yıkık adam, eğer ölürsem?

Nasıl anlaşır kuşlarla insan
dillerinin çevirisi üzerine?

Ondan daha ağır kaldığımı
nasıl anlatırım kaplumbağaya?

Nasıl sorabilirim bir pireye
yüksek atlamadaki derecesini?

Ve nasıl teşekkür etmeliyim, deyin
koktukları için karanfillere?

İyiliğin kendisi mi gerçekten
yoksa maskesi mi yalnız öğrenilen?

Ve hiç mi sürünmüyor arada bir
bir sözcük, yılan olarak?

Çıtırdamaz mı kalbinde hiç
bir isim, portakalı andırarak?

Hangi dilde yağan yağmur bu
hüzne alışık kentlerin üstüne?

Var mı çakal sözcüğündeki hecelerden
daha keskin iki diş?

Sevebilir misin beni alfabe
ve öpebilir misin ey zamir?

Bir mezar yeri mi bir sözlük
yoksa kapalı bir bal kovanı mı?

Ve hangi pencereye dayanmış da
bakıyorum habire gömülen zamana?

Nedir adı tayfunun
durulduğunda?

Hangi yıldızlarla göz kırpışıp duruyor
hiçbir yere varamayan şu ırmaklar?

Hangi işi yaparken Hitler
kan ve ter döker cehennemde?

Duvarları mı, cesetleri mi boyar?
Gaz kokuyor mu diye koklar mı ölülerini?

Yanıp kül olmuş çocukların
külünü mü yer?

Huniyle mi içer kanı yoksa
öldükten sonra?

Ya da altın dişler mi çakarlar ağzına
başkalarından sökerek koparılmış?

Tatlıysa bütün ırmakların suyu
nereden gelir denizin tuzu?

Kim daha çok etkiler toprağı
insan mı, güneş mi?

Çamları mı, yoksa kozalağı mı
hangisini çok sever toprak?

Orkideyi mi, başağı mı
hangisini daha çok tutar o?

Pablo Neruda / Sorular Kitabı / Broy Yayınevi
Çevirenler: Acem Özler-Jörg Spötter-Şahap Eraslan

30 Kasım 2013

Serenad

Sen benim derimden daha çok benimsin. Seni araken
İçimde damarlarımda, kanımda ışıkla örülmüş
Gizemli dokularımda sendin bulduğum. Sanki kandın sen
Taştın azıktın.
Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giysilerin
Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum.
Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm
Kör bir adam gibi el yordamıyla
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
Vardır senin gülünün büyümesi evimde
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun köklerin çok derinde

.....................

“Kim var orada, kim var orada”
diye sorarım sanki gecenin
Geç saatlerinde... birisi kapımı çalmış gibi
Bir de baktım ki boşluğun ortasında rüzgardan başka bir şey yok
Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız
Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş
Sanki hiçbir şey yokmuş da
Var olan herşey oradaymış gibi...
Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi
Adsız, yaşam gibi belirsiz
Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık
Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde
Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi
Yatağını aşındıran nehir
Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse
Sen de onlar gibi büyürsün bende
O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin
İşte kan ya da buğday
toprak ya da ateş
yaşarız burada bir tek bitki gibi
Yapraklarının anlamını bilmeyen.

Pablo Neruda
Çeviren: Hilmi Yavuz

07 Ekim 2013

Bir Ağıtla Övgü

Ah, güller arasındaki kız, güvercinlerin baskısı,
ah, balıkların ve gül çalılıkların iç daraltan sıklığı,
susamış tuzla dolu bir şişedir senin gönlün
ve bir çıngıraktır teninin üzümlerinden.

Ne mutlu ki sana verecek bir şeyim yok
tırnaklarının ve kirpiklerinin bana sunduğundan
başka,
ya da gönle akmış piyanolar, yüreğimden sellere
dökülen düşler;
kara biniciler gibi koşturan tozlarla kaplı düşler;
hızla ve bahtsızlıkla dolu düşlerden başka.

Yalnız seni sevebilirim, öpüşler, karanfiller
ve yağmurdan ıslak çelenklerle,
bakarken kızıl kordan atlar ve san köpeklerle.
Yalnız seni sevebilirim omuzda dalgalarla;
phirincin gizemli vuruşları ve düşüncede yitmiş
sular arasında,
yüzerken mezarlıklara karşı koşan büyük ırmaklarda
üzgün kireç lahitte yetişen ıslak çimenlerle,
yüzerken karşıdan karşıya batmış yüreklerle
ve gömülmemiş çocukların çizilmiş mezar
plancıklarıyla

Her an ölüm, ne çok bitmemiş ölüm törenleri
güçsüz tutkularımda ve ıssız öpüşlerde,
bir su var başıma dökülen,
saçlarımın uzayışıyla,
zaman gibi bir su, zincirlenemeyen kara bir su,
geceleyin bir ses, bir çığlığıyla
yağmurda kuşların, kemiklerimi saklayan
sonsuz bir gölgenin kânadıyla:
kendimi giyerken
ve görürken sonsuzlaştığımı camlarda ve aynalarda
duyarım birinin beni izleyip çağırdığını, ağlamaklı
zamanla çürümüş üzgün bir sesle.

Ayaktasın üstünde toprağın, dolu
dişlerden ve yıldırımlardan.
öldürürsün karıncaları öpüşlerinin propagandasıyla.
Ağlarsın sağlıkla, soğandan, arıdan,
alfabenin yanışından.

Bir kılıç gibisin mavi ve yeşil,
dalgalanırsın dokunuşlarla, bir nehir gibi
Gir gönlüme beyazlar giyinip, kanayan
güllerden bir dal ve dişbudaktan kadehlerle,
bir elma ve bir atla gel,
çünkü karanlık bir ada var orada ve kırılmış bir şamdan,
yamulmuş bir kaç iskemle kışı beklemekten,
ve ölü bir güvercin, bir sayıyla.

Pablo Neruda
Çeviren: Adnan Özer



06 Ekim 2013

Seviyorum Susmanı

Seviyorum susmanı,yokluk gibisin çünkü,
sesim sana varmadan işitiyorsun beni.
havalanıyor gibi gözlerin yerlerinden
ve sanki bir öpüşle kapanmış gibi ağzın yeni.

Benim ruhumla dolu bütün nesneler gibi
yine benim ruhumla yükselirsin her şeyden .
Ruhuma benziyorsun, düş kelebeğimsin benim,
karasevda sözüne benziyorsun tıpkı sen.

Seviyorum susmanı, uzaklıklar gibisin.
İnler gibisin hem de kuğuran kelebeğim.
İşitiyorsun benim sesimi sana varmadan
Senin sessizliğinle ben de susayım derim.

Seninle konuşayım o senin yüzük gibi
yalın sessziliğinde, o lamba gibi parlak,
gece gibisin sen de sessiz, yıldız içinde
Sessizliğin bir küçük yıldızdır senin,uzak

Seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü.
Öyle uzak, acılı ölüp gitmiş gibi sen.
Yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile.
Sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren.

Pablo Neruda
Çeviri: Sait Maden


Anlayasın Diye Beni

Anlayasın diye beni
sözlerim
incelir arasıra
kumsallarda martıların izleri gibi.

Gerdanlık, esrik çıngırak
üzümler gibi tatlı ellerin için.

Öylece tırmanırlar nemli duvarlara.
Bu kanlı oyunun sensin suçlusu.

İşte kaçışıyorlar karanlık inimden.
Sen hepsiyle dolusun, seninle dolu hepsi.

Senden önce sardılar yerleştiğim ıssızlığı
ve benim hüznüme alıştılar, sana değil.

Desinler isterim şimdi sana demek istediğimi
anlayasın diye onları beni anladığın gibi.

Bir bunaltı rüzgarı sürüklüyor onları yine.
Düş kasırgaları deviriyor ikide bir.
Başka şeyler duyuyorsun acılı sesimde.
Eski ağızlar ağıtı, eski işkenceler kanı.

Sev beni dost. Bırakma beni. İzle beni.
İzle, beni dost, bu bunaltı dalgasında.

Ama aşkının rengine bürünüyor sözlerim.
ve saıyorsun hepsini, sarıyorsun hepsini.

Bir kocaman gerdanlık yapıyorum hepsinden
üzümler gibi tatlı, beyaz ellerin için.

Pablo Neruda
Çeviri: T.Said Maden










20 Temmuz 2013

Tastamam Yorulmak

Tek başıma yorulmak istemiyorum,
sen de benimle yorul istiyorum.

Nasıl yorulmaz insan
sonbaharda şehirlere
düşen o külden;
artık yanmak istemeyen şeyden,
giysilerde birikip
yürekleri soldurarak
yavaş yavaş düşenden?

Yoruldum hırçın denizden
gizemli topraktan yoruldum.
Yoruldum tavuklardan:
Hiç bilmeyiz ne düşünürler
ve hiç önem vermeden
kuru gözlerle bakarlar bize.

Yorulmaya çağırıyorum seni de
bir sürü şeyden ve bir kerede;
berbat aperatiflerden
ve iyi eğitimden.

Yorulalım Fransa’ya gitmemekten,
yorulalım en azından
bir iki gününden haftanın:
Masadaki tabaklar gibi
hep aynıdır adları
ve bizi uyandırırlar, niye?
Hiç keyifsiz uyuturlar yine.

Hadi, itiraf edelim artık
hiç anlaşamadık biz
sineklere ve develere
benzeyen bu günlerle.

Bir kaç heykel gördüm,
muktedirler için,
gayretkeş eşekler için dikilmiş.
Öylece duruyorlar, hiç hareketsiz,
ellerinde kılıçları
altlarında hüzünlü atları.
Anıtlardan yoruldum.
Daha dayanamam bu kadar taşa.

Eğer böyle hareketsizlerle
doldurmayı sürdürürsek dünyayı
nasıl yaşayacak yaşayanlar?

Hatırlamaktan yoruldum.

İstiyorum ki insan doğduğunda
çıplak çiçekler solusun,
taze toprak, saf ateş solusun;
herkesin soluduğunu değil.
Rahat bırakın yeni doğanları!

Yaşamaları için yer bırakın!
Onlar için düşünmeyin her şeyi,
aynı kitabı okumayın onlara
bırakın kendileri bulsun aydınlığı,
bırakın isim koysunlar öpmelerine.

Sen de benimle yorul istiyorum,
iyi yapılmış her şeyden.
Bizi yaşlandıran her şeyden.

Başkalarını bıktırmak için
hazırlanan şeylerden.

Yorulalım öldürenden
ve ölmek istemeyenden.

Pablo Neruda



10 Temmuz 2013

İnandım Öleceğime

inandım öleceğime ve duydum yakındaki soğuğu
sensin kaybettiğim yalnız ömrümde
ağzın günümdü benim ve topraktaki gecem
ve tenin öpücüklerimle kurulmuş ülke

demek şu an defterler tükendi
dostluklar üst üste birikmiş hazineler
ikimizin kurduğu şu pırıl pırıl ev
her şey son verdi varlığına ayırıp gözlerini.

çünkü aşk, kıydığında yaşam bize
yüksek bir dalgadır dalgaların arasında
ama yazık eğer ölüm kapımızı çalıyorsa.

yalnız senin bakışındır boşluğu engelleyen
senin parıltındır yalnız yok oluşun karşısında
ve yalnız senin aşkındır geceyi kapayan yeniden.

Pablo Neruda
Türkçesi: Metin Cengiz