Fazıl Hüsnü Dağlarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fazıl Hüsnü Dağlarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026

ÇOCUK VE ALLAH

ÇOCUĞUMA SÖYLEDİĞİM HERHANGİ BİR AKŞAM SERENADI

Sana büyük bir mezar hazırlayacağım,
Benden ve ölümden sonra.
Ve oradan efsaneler vereceksin,
Sen bütün çocuklara.

Allah'a karşı güzelliğim devam eder,
Göklerden avuçlarıma düşen renk.
Uykular içinden hatıraları,
Şehri nasibine terk ederek.

Koyunlara ve büyük ağaçlara
Dağılan akşamlar vakti.
Sezilir ki sularda parıltılar,
Ve gecelerden yıldızlar gitti.

Babam, bir hikmet gibi beni uyandırır,
O karanlıklardan ki ruhumun.
Beklerim aşkın selametini,
Bir zafer kadar yorgun.

Dağlara, gölge vurmayan dağlara,
Akşamı götüren kuşlarım.
Benim gelmeyen sarhoşluğumdur,
Bağlarda kalan salkım.

Meçhulün hayatına kalbi misafir eder,
Evlerde güzel çeşmelerin suları.
Uzaklaşır gemiler gibi sahilden,
Varlığın yelken arzuları.


SİYAH MERMERLERDE KALAN

Tanrım izin verecek,
Kaybedilmiş geceler hakkı için.
Seni azat edeceğim
Ellerimde bir çiçek.

Oynamaktan çocuğum, sade ve sonsuz,
Kuşlar uçarken mesela.
Karanlıklarda yeniden tesadüf edecek,
O zaman ruhumuz.


NASİHAT

Senin saçların varsa altın gibi,
Benim de vardı eskiden.
Çocuğum uyuma geceleri
Saçlarındır karanlıklarda giden.

Senin ellerin varsa nur dolu,
Benim de vardı uzaklarda.
Seyret geceleri çocuğum
Ki nur dolu başaklarda.

Senin kirpiklerin varsa rüyadan,
Benim de vardı uyku gibi.
Yum gözlerini geceleri çocuğum
Ki rüyalar bırakmaktadır kalbi.


ÇOCUĞUM

Sen benim uzaklara yolladığım,
Hayata, enginlere ve nasibe.
Ey şehzademin mavi bahçeleri
Ve ey en güzel salkım.

Sen, bana gerilerden gelen,
Geceler ve nedametler arkası.
Ey sessizlikler ki davet eder,
Saçaklara serçelerim inmeden.

Kalbe selametlerle doldu,
Göklere hücum etti vakitler.
Belirdi, abdest alır gibi, vücudumuza
Ağaçların ve Allah'ın yurdu.

Geçti kapılardan serinlikler,
Parıltılarıyla meçhullerin.
Yalnız aşka ve felakete ait
Komşulardan gelen haber.

Sen benim aşka ve felakete yolculuğum,
Ey altın ve karanlık.
Ölüyor gibi dinliyorum yaşamayı
Ey benim çocuğum.


KALBE VE ÖLÜME DAİR

Yok senden başka inandığım
Kalbe ve ölüme dair.

Dağlar ve saadetler üstünden
Vaktim, sulara inmiştir.

Sahillerinde beyaz gemileri
Gemiler ki uzaktan işaret verir.

Dinlenirken ağaçlar toprakta
Kalbe ve ölüme dair.

Ülkemde kapılar kapandı
Kalbe ve ölüme dair.

Allah'ın kuşları semalarımdan
Kazasız geçebilir.


SAKLAMBAÇ

Şu anda mesela bir saklambaç oyunu var,
Kuşlar gibi, saklanıyorum senden. 
Görünmemek, bilinmemek, meçhul olmak arzusu,
Parlayan dağlardan, düşüncelerden.

Şu anda mesela bir saklambaç oyunu var,
Ebe benim ve arıyorum, seni.
Görmek, bilmek, sırrına varmak,
Bahtın kokularını, denizlerini.


RAHATLIK

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine çiçekler açacak dallarda.
Dallarda açan çiçekler gibi,
Yine çocuklar uyuyacak masallarda.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine uykular havuzda dibe gidecek.
Havuzlarda kaybolan uykular gibi,
Yine çocuklar mektebe gidecek.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine göklerden mavi gölgeler inecek yere.
Toprağı nurlandıran mavi gölgeler gibi,
Yine çocuklar gülümseyecek, askerlere.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine meltemler geçecek denizlerden. 
Denizlerden geçen meltemler gibi,
Yine çocuklar olacak, rahatlık veren.


NEREYE

Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye,
Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden.
Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum,
Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben.

Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum,
O nasıl bir adaydı, nasıl bir deniz.
Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru,
Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz.

Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten sesiyle,
Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum,
Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan.

Nereye, ey gözyaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan.
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.


RABBİM MERHAMETİN VARDIR

Rabbim merhametin vardır,
Hülya ver şu lezzete karanlıklardan.

Akşam dualarından sonra
Kanımın hayvanlığı avuçlarımda kalan.

Ya düşünmek olsun hep,
Asil bahçelerde heykeller gibi.
Ahmak kuşlar gibi göklerde arayalım
Baştan başa nasibi.

Ya sarılmak olsun hep,
Nedametsiz ve murdar;
Şehrin ve dağların sessizliğinde
Aşka, ölüler kadar.


CAHİL

Her nimetin sonu nedamet,
Ben istemiyorum sizi, istemiyorum.
Ürkmüş ve çekilmiş güneşten
Yılanlarla beraber ruhum.

Bahçelerinizde bahar durmaz,
Dursa da neye yarar.
Görünmeyen hudutlar arasında,
Gaipten haber verir yaşamalar.

Ne yüzüm ak, ne aşka doymuşum
Gençliğim parça parça, arzu ve hülyada.
Artık bulunmamak istiyorum,
Hiç bir dünyada.


YAŞADIKTAN SONRA

Nedametlerle terk ettik Allah'a
En yakın hislerimizi sormadan.
Uykular ki garip mezarlar gibi
Varmadık bahsedilen sabaha.

Çirkin zevklerin uzak aşinalığı
Kalbi rahatsız etmekte her an.
Bir insan gibi hayata iştirak eder,
Gecelerin üvey analığı.

Nasibi akar sularla sezdik,
Düşünmez kuşlar uçtu, düşünmez ağaçlardan.
Bahçelerin en güzel yerinde
Heykeller gibi durdu, gençlik.

Baksak ki lahzalara görünür mü,
Saadeti nesillere kalan?
Rabbim, o ne güzel düşüncelerdi, Rabbim,
Merak ederdi gönlümüz ölümü.


İKİ AKŞAM ARASINDA BENZERLİK

I

Ağaçlar ki uykuda gezer gibi
Bütün hayatı unutmuşlar.

Kimbilir kondu nerelere,
Günü selametleyen kuşlar.

II

Güller aydınlandı, uzaklarda,
Yapraklar dolusu akşam vakti.

Sesler kesildi ansızın
Ağaç burda, kuşlar nereye gitti?


ESKİ

Bunlar ihtimal hiç okunmayacaktır,
Günahkâr ölülerin Fatihaları gibi.
Allah'a, denizlerle beraber, terk ediyorum,
Benim olan nasibi.

Vaktin nedameti indi karanlığa,
Aşka ve göklere, kuşlar.
Kim der ki gemiler, kendiliğinden,
En güzel sahillerde durmuşlar.

Aydınlıklar ki eşyadan uykuya doğru;
Ve çocuklara doğru inen selamet.
Şarkılar gibi yanım sıra
Bitmez tükenmez memleket.

Kalbe ihtiyarlığıyla aşina olur
Komşularımın çirkin kapıları.
Ah ben nasıl terk edeceğim,
Bir sabah vakti suları.

Sana, ey çocuklarımın en sonsuzu, sana,
Şarkılar, nur gibi ve ayıp.
Beni felaketler gibi yad edeceksin,
Bir gün Allah'ı anlayıp.

Fazıl Hüsnü Dağlarca
Çocuk ve Allah

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA: YETER, SORMA ARTIK. BOŞVER EDEBİYATI.

Her gün 3 yaşında bir çocuk gördüm mü yanındaki anneyi annem sanıyorum. Çocuğun annesini annem sanmakla yetmiyor, çocuğu kendim sanıyorum. Ve böyle bir çocuğum olmadığı için doğanın bana sövdüğünü duyuyorum.


SÖYLEŞİ
'Yarısı şiir olan bir yaratığım ben'
Murat Tokay

İlkokuldayken bir 29 Ekim programında kalabalıklar önünde okuduğum ilk şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya aitti. Mustafa Kemal'in Kağnısı'nı yıllar sonra şairinin karşısında yeniden okurken heyecanlı ve şaşkındım. Şimdilerde 94 yaşını süren Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yeni şiir kitabı 'İçimdeki Şiir Hayvanı'nı konuşmak üzere Kadıköy'de, adını taşıyan sokaktaki evine gittik. 74 yıllık yazı hayatına 138 kitap, on binden fazla da şiir sığdıran Dağlarca 'şiire adanmış bir ömür' olarak karşımda duruyordu.
Yaklaşık 3 saat süren söyleşi boyunca bütün sorulara usul usul, tane tane cevap verdi. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişe ait detayları atlam adan, yeni projelerinden, şiirlerinden söz etti. Türkiye'nin gündeminden uzak değildi. Yeri geldi güncel konuları yorumladı, espriler yaptı. Annesini anlatırken masum koca bir çocuk oldu. Hâlâ eser veriyor olmasını "Allah'a inanan bir adam" olmasıyla açıklarken, "Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem Allah bana vermiştir. Sağlık istedim onu da verdi." diyordu. Evet, Dağlarca, her gün sabah 09.00'da kalkıp gece 23.00'te yatıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamıyor. Her gün Türkçe'ye yeni bir kelime kazandırmak için çaba sarf ediyor. Hırkasının bir yakasında nazar boncuğu diğerinde Ayetel Kürsi taşıyor. Biz de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairine maşallah deyip uzun ömürler diliyoruz.

Hocam, Allah uzun ömür versin. Artık kitaplarınızın sayısını unuttuk. 'İçimdeki Şiir Hayvanı' kaçıncı kitap?

İçimdeki Hayvan, yüz otuz sekizinci kitap. Kitaptakiler son bir yıl içinde yazdığım şiirlerin bir bölümü.

İlk şiiriniz 1933 yılında İstanbul dergisinde yayınlandı. Yaklaşık 74 yıldır şiir yazıyorsunuz. Sizi bu uzun yolculuğa çıkaran şey neydi?

Bu soruya nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum. Gerçeği söylemeden önce bulmak gerekir. Ben bu yaratığın karşılığını ne şimdi ne daha önce bulabilmiş değilim. Arada bir öyle duyuyorum ki, şiir bir insandır. O beni dinlemektedir. Ben şiir olarak ona kendimi yazdırmaktayım. Olay böyle mi oluyor ya da herkesin gördüğü gibi ben mi şiir yazıyorum? Sanıyorum ilki daha doğrudur. Şiir yazan bir adam olarak ben ona kendimi yazdırıyorum. Şiir, küçüklüğümden beri en az benim yarımdır. Yarısı şiir olan bir yaratığım. Diyebilirim ki, kimi günler şiir yanım daha ağır basar, elli kilo gelir. İnsan yanım daha yenik kalır, diyelim kırk kilo. O kırk kiloluk adam, hem elli kiloluk öbür yarısına meram anlatıyor hem de sizin aracılığınızla sayısız okuyucuya kendisini söylemekte. Duyabildiğim yalnızlığı anlayabiliyor musunuz?

Nasıl bir ortamda şiire başladınız?

Benim yetiştiğim günlerde, beş-altı yaşlarındayken, evin büyük çocukları lise düzeyinde idiler. Onların konuşmalarını dinlerdim. Konuşmalarını anlamadan sezerdim. Ama içimdeki başka biri, bunları anlıyor gibiydi. Kullandığım sözcüklerin başka türlü de kullanıldığını duyardım, irkilirdim. O zamanlar işittiğim bir masalın tekerlemesiyle bu sözcükleri birleştirirdim. O masallardaki kapılar, açılırken 'hoş geldin' diye ses çıkarırmış, kapanırken 'güle güle' diye seslenirmiş. Bu masal kapılarına öyle inanmıştım ki, evimizin kapıya giden yoluna ve kapıya çakmaktaşları döşeyerek bu sesleri çıkartmaya çalıştığım olmuştur. O zamandan kalma çocuk, hâlâ bunun olacağı kanısındadır.

Annenizin Yunus ilahileri okuduğunu bir söyleşinizde ifade etmiştiniz. Çocukluk günleriniz şiirinizi nasıl etkiledi?

Annemin ilahileriyle büyüdüm. Gene annemin ev içindeki namazları, üzerimde etkili olmuştur. Annem namaza durunca biz kendiliğimizden oyunlarımızı durdururduk. Kitap okurken, kitap okumayı durdururduk. Bir ezan sesi dinler gibi içimizde bir namaz sesi dinlerdik. Gövde kımıldamaları ile oluşan bir namaz sesi... Annemin yüzü namaz süresince değişirdi sanki. Bizden uzak olurdu. Bu uzaklık bana bütün kardeşlerimden daha çok dokunurdu. Belki de şiirimin oluşum sesleriydi bu. Evimizde şiire en yakın kişi hep annem olmuştur. Hasta kardeşimi kucağında küçük sallantılarla uyutmaya çalışan annem, bana kitaplar dolusu duyarlıkları bir iki saniye içinde duyurabilirdi. Gençlere şunu öğütlerim: Şiir yazmak istemiyorsanız, annenizi izlemeyiniz! Yemek yaparken, size dokunurken, babanızla konuşurken... O, bin bir anne olur.

Dağlarca'da şiirin karşılığı nedir?

Bende şiir, Tanrı fikrinin, Tanrı inancının hemen önüdür. Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır. Bu düşüncenin ayakları, şiirin ayaklarıdır. İman, şiir yapısının Tanrı fikrine ulaştığı yerdir.

İlk şiirlerinizi kaç yaşında yazmıştınız?

Yedi yaşlarımdaydım. İlk şiirlerimi gösterdiğim öğretmen, beni paylamış; yazdığım şeyleri anneme-babama sunmamamı söylemişti. Benim inandıklarıma inanmamıştı. Ben de ona inanmamıştım. İtham edilmem, manasını bilmediğim bu sözcüğün yüzüme vurulması, beni çok kızdırmıştı. Öğretmene, 'İstediğiniz konuyu veriniz, bunun cevabını hemen burada yazayım.' diye kafa tuttum. Verdi, yazdım. Özür diledi. Hiç unutmam, bir gün bir yaramazlıktan ötürü hoca bana bir dize yazdırdı. Bu dizeyi defterine yüz kere yazacaksın, öyle evine gideceksin dedi. Yüz kere yazdığım, Tevfik Fikret'in, 'Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.' dizesiydi. Tevfik Fikret'in kitabı bizim evimizde el kitabı gibiydi; yabancım değildi. Rahmetli öğretmenimi burada saygıyla anıyorum. Şuracıkta söylemek isterim, öğrenciler öğretmenlerin başarılarıdır; ya da başarısızlıkları.

Yüzden fazla şiir kitabınız var; ama 'Çocuk ve Allah' çok okundu, sevildi. Şiirimizin baş yapıtlarından biri oldu. Bunun nedeni neydi sizce?

İki büyük boyutu yan yana getirmem, kitaba bir gerçeklik katmıştır. Çocuk gerçeği ile Tanrı gerçeği orada birbirini kucaklamıştır. Eski bir söz var ya, hep söyleriz. 'Neylerse güzel eyler' deriz. Öylesine bir anlatım olmuştur Çocuk ve Allah. Bir program, bir tasarım olmuştur.

Ses ve söyleyiş olanaklarını sürekli zenginleştirdiniz. On binden fazla şiire imza atan Dağlarca bunu nasıl başardı?

Bunu başarmak gayet kolay. O şiirde yazdığın konuyu, zamanı giyineceksin. O zamanı, o konuyu üst-baş yapacaksın kendine. Ondan sonrası gayet kolay. O da uzun tecrübelerle oluyor. İnsan kendini değiştirebilmeli. İçerde beyin bir hazırlık yapıyor. Mazi bölümünü, anılar bölümünü getiriyor. Allah'a şükür benim bir gücüm var. Şimdilik söylüyorum, hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum. Çocukluğumu anlatırken hatırlamakla kalmadım. O anın içine girdim. Benim bugün 138 kitabım varsa, bu evvela doğanın bana verdiği büyük bir bağıştan ötürüdür. Yaşama bağışından ötürüdür. Her çaba zamandan koparılmış bir şanstır. Evvela bir yaşama şansıdır. İnsanın daima eseri kendisidir. Her şiiri yazarken ilk yazdığım, ilk düzelttiğim şey kendimdir. İnsan kendini düzeltemezse, yaptığı eseri daha olgun, daha okunası bir duruma getiremez. Okunası kelimesini şimdi kullanıyorum da çok da güzel bir kelime. İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca'nın değil, on Dağlarca'nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü... Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz. Açıkça söyleyim, bu dil olmasa Fazıl Hüsnü Dağlarca olmazdı. Bu adamı o yaptı, inanın!

Dağlarca'daki tema zenginliğini ve çeşitliliği hiçbir şairde göremiyoruz. Çocuk, evren, Kurtuluş Savaşı, Vietnam, destanlar... Bu çeşitliliğe nasıl ulaştınız?

Çok çalıştım. Hatta benim bir kitabım daha var yayınlanmadı. İşi hücreden başlatıyorum. Fransız Devrimi'ne kadar gidiyor. Şiir, çok büyük bir kaptır. Kaderle oynayan bir saha, şiir. Gerçekte şiir, inanan insanın doktorudur da. Ben Allah'a inanan bir adamım. Nasıl inanırım ama? Şu masa gibi... Hayalî değil. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir. Şunu iftiharla söyleyebilirim. Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş hâlâ eser veren tek insan benim. Eskide yok, inşallah gelecekte olur. Bu neden var; çünkü ben Allah'a inanmış bir insanım. Ben namaz kılmam, oruç tutmam, o başka... Neden yapmadım? Bir defa askerlikte imkan yoktu bir... İki, askerlikte su bulamazdık. Askerin zamanı yoktu.

Dağlarca'nın şiiri; Garip şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekci akım gibi aşamalara eklenmeden kendi bağımsız çizgisinde gelişimini sürdürdü. Niçin hiçbir kuşağın içinde yer almadınız?

Ben o davranışları yapay gördüm. Kendi şiirimin kökenini biliyorum. Sonra anlatımını, sentaksını kendim koymuşum. Onun için kendi yolumda gittim. Sonra onları derinliksiz buldum. Orhan Veli'yi severdim de derinliği yok. Şiirde derinlik, birinci vasıf. Bir takvim yaprağı gibi okunup atılmayacak. (Takvime güzel bir karşılık buldum. Bunu da yazın. Maliye Bakanı var ya, Kemal Unakıtan... Onun soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık. Çok kullandığımız takvim sözünü atmamız gerek.)

'İçimdeki Şiir Hayvanı' bana, Cemal Süreya'nın "Fazıl Hüsnü'nün şiiri benzersiz bir yaratığın soluk alıp vermesi gibi bir şeydir." cümlesini hatırlattı...

Cemal Süreya, sevgili arkadaşım benim, şiirimi en çok anlayanlardan biridir. Zaten benim için, şiirim için en çok yazı yazan o olmuştur. O, daha öğrenci iken yanıma gelmişti. Benim şiirimle yakınlığını yüzüme söylemişti. Ölünceye kadar benim şiirimi savunmuştu. Bana hayatta en çok saygı gösteren insan da o olmuştur. Beni ne zaman görse elimi öpmeye kalkmıştır. Dargın olduğum zamanlarda bile böyle davranmıştır. Bu, benim için çok güzel bir yazı yazdı gençliğinde. Ben dedim ki, senin düz yazın çok iyi. Mantıki ve süslerden uzak bir yazı biçimin var... O, şiirinin adını anmadığım için biraz üzülmüş, sonradan bana söyledi. Ben senin şiirini yadsımadım, senin ikinci vaziyetini söyledim. Aramızda böyle bir soğukluk geçti. Ama hemen kapattı. En son yüzüne de söyledim. Onu bazı insanlar aldılar, tuttular, siyasi bir yazar yaptılar. İşte orada şiiri kötüledi. Ne yazık ki ölümü de yaklaşmış. Feci bir şekilde öldü. Ona çok üzüldüm. Oğlu tarafından öldürülmüş. (M.T: Doktorlara göre Cemal Süreya şeker komasından öldü. Ama oğlunun şiddet uyguladığı, dövdüğü de yıllardır bir iddia olarak konuşuluyor.)

Şiirlerinizde toplumsal bir duyarlılık her dönemde var. Sizin için idealist bir şair diyebiliriz. Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz?

Şiirde bir defa ulusumun Türkçesine bağlılığını ve ona olan sevgisini, ona olan emeğini hep sürdürmesini, yaşayarak göstermesini istedim. Bu amacım, bugün bile yazdığım her dizeme sebeptir. Bir çaba kaynağıdır. Dilimizi daha büyütmek, anlatım gücünü bütün yeryüzüne göstermek isterim. Zaten şiirlerimin bir amacı da odur. Şiirlerimin yeryüzüne yayılması Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır. Beni sevindiren de ancak budur. Yoksa Dağlarca'nın ulusal bir şair olması tek başına beni sevindirmez.

Yirmiden fazla çocuk kitabınız var. Çocukları hiç ihmal etmiyorsunuz.

Çocuklar zaten bende her bakımdan yarının göstergeleridir. Onu ihmal edersek neye güveneceğiz?

Çok sayıda şiir yazmanızın düzyazıdan uzak kalmanızla ilgisi var mı?

Vardır... Ben, düzyazıyı severim. Öyle kitaplarım da vardır; ama şiir, evrene daha yakındır. Şiirde bir mısra ile söylediğiniz şeyi düzyazıyla söyleyemezsiniz. Şiirde, hayatımızın en büyük zenginliği olan duyarlılık vardır. Zaten şiirin iki ayağı vardır. Bir imge ayağı yani hayal gücü ayağı, ikincisi de içtenlik... Bu ikisi düzyazıda da olur; ama şiirde daha kolay ve çabuk olur ve birbirine daha çok yakışır. Onun için kendimi anlatmakta şiiri seçtim. Ama şiir deyince öyle basmakalıp şiir değil. Zenginliğini yaşatan bir şiir. Benim bazı şiir çevirmenlerim, şiirlerimin Batı'daki dillere sığmadığını haber veriyorlar. Bundan da büyük, ayrı bir mutluluk duyuyorum.

Kaç kitabınız çevrildi?

50'den fazla kitabım yabancı dillere çevrilmiştir. Yaygınlığı çok daha fazla; ama kitap olarak 50'dir.

Dağlarca anlaşıldı mı? Şiirinize değeri ölçüsünde kıymet verildi mi?

Hakkımda on-on beş kitap çıkmıştır. Verilmese bile o yolda yürüyüş başlamıştır. Bana olan ilginin artması, yazdıklarımın değerini bulduğunu, birilerince okunduğunu gösteriyor. Bu, beni sevindiriyor.

Birçok şairin takipçileri, taklitçileri olmuştur. Dağlarca, Türk edebiyatında tek başınadır. Niçin takipçileriniz yok?

Evet, bazıları çabalıyorlar. Ama çabalamayanlar bile, okuduğum şiirlerinden anlıyorum ki, beni derinden okumuşlar. Zaten şiir, bu kadarıyla birbirine geçer. Öteki türlü geçme, daha belli olan geçmeler yaşamaz. Benim şiirlerimi iyice okuyanlar, bilerek bilmeyerek faydalandığımı elbette görmektedirler. Ben göremesem de, bunu sezebilirler. Çünkü şiir, okunduğunun yadsınmaz olduğunu bilir.

'İçimdeki Şiir Hayvanı' ilham perisine mi karşılık gelir?

İlham perisi demek, bunu çok basite indirgemektir. Evet o, taa küçüklüğümden beri şiir yazmak istediğimin öyküsüdür. Doğanın bana sığmadığının yansımasıdır. Şiirde açıkça söylüyorum; beni zorlayan bir şey, ona karşı savunma halinde olduğunu itiraf ediyor. Ondan kurtulamadığını, onu yaşattığını açıkça söylüyor. İçine oturmuş, işgal etmiş. Hem ona tabii bir oluşum vermiş. Hayat lokması vermiş.

'İçimdeki şiir havyanı gece gündür açtır' diyorsunuz. Siz yazdıkça doyan bir şey...

Bütün kitaplarımın özetini söylemişimdir. Onun tadını hissettiğimi yazamıyorum. 75 senedir bir itirafı söylüyor.

Niçin 'hayvan' dediniz?

Hayvan gibi çünkü canlı, ölümsüz. Hayatın kendisi ölümsüz. Mikroplar sende ölüyor, ötekine geçiyor. Şiiri bir hayvan olarak düşün. Bazılarından bazılarına geçiyor. Sürüp gidiyor. Kimse diyemez ki şiir benden başladı, kimse diyemez ki benden sonra ölecek. Ben, bu hayvan benden geçerken fotoğrafını çektim.

Belli bir şiir yazma vaktiniz var mı?

Vaktim yok. Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.

Birçok şair ileri yaşlarda ya şiiri bırakıyor ya da şiirinin kalitesi düşüyor. Siz hâlâ yeni ses ve söyleyiş arayışındasınız...

Benim şiir sevgim başka. Şunu diyebilirim. Beni toz yapsalar. Herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.

Günümüzün edebiyat ortamını takip edebiliyor musunuz?

Edebildiğim kadar ediyorum. İktisadi kültürel sebeplerle bir genel düşüş var. Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir. Bir kültür düşüşü oldu. Sağcı, az sağcı; solcu, az solcu gibi... bölümler çıktı ortaya. Herkes, öbür taraf 'tukaka' kanaatinde. Ben şanslı adamım, çok eski olduğum için beni sağcılar da severdi. Şimdi şiirde kötüye gidiş var. Bütün tevazuumla söylüyorum. Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!

Genç şairlere muhakkak Dağlarca'yı okuması salık verilir. Neden?

Çünkü Dağlarca vezinden gelmiş bir adam oraya. Lisede inan, onuncu sınıfta yirmi bir şiir yazdım. Yirmi biri de başka bir vezinde. Bütün derslerimde şiir yazdım. Hepsi başka bir vezinde. Böyle bir çocuk var mı şimdi? Hocası yazamaz... Bizde aşk, şevk, hırs vardı.

Gençlere bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Genç arkadaşlar, Türkçeye inansınlar. Türkçeye inanmak, bütün hayattaki başarılarının basamağıdır.



Türk şiirinin 93 yaşındaki büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla şair, yazar Bedirhan Toprak konuştu


İSTANBUL – Öğrenmenin yaşı yok; epeyce eskide kalmış tanışıklığımızdan ve 90’ı devirmiş yaşından dolayı ne kadar hazırlıklı olursam olayım, ‘evdeki hesabın çarşıya uymadığını’ koca çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca sayesinde bir daha öğrendim:

Sesimi işittirmek bir yana, ilk cevabındaki bir kelimeyi anlayamayıp da “Anlamadım?” diye itiraf etmek gafletinde bulununca, “Anlamadıysan çık git!..” tersleyişiyle alenen kovuldum; hemen sonra ne ‘kapitalist’liğim kaldı ne ‘kitabi’liğim; bir ara hatırladı, “Konuşmamız bitince oku da ağzımızdan kaçmış eski sözcükleri Türkçeleştirelim!” diye talimat verdi; daha sorularımın 10’da birini sormamışken “Yeter, ben yoruldum!” deyip ortada kalmışlığımı hiç mi hiç umursamadan kendince bitirdi söyleşiyi… Ama az sonra Muhsin Akgün’ün gelişiyle “Hadi bi soru da fotoğraflar hatırına sor bakayım!” diyerek lütfetti yüksek perdeden. Öylece yüz bulup bir cevaba da ben ‘kandırdım’ ve “Tamam, yeter artık, doldurursun sayfayı… Boş kalan yerlere de şiir koy!” deyip de ‘söyleşimizin’ bittiğini resmen ilan ederken son derece sevimsiz bir işten kurtulmanın rahatlığıyla, “boşver edebiyatı!” dedi.

Memleketin, iktidarın, muhalefetin ahvalini konuştuk, Atatürk’ü andık; öylece neş’esini de buldu, “Biliyor musun, iyi ki Dağlarca’dan önce gelmişim ben, Dağlarca’dan sonra gelmiş olsam Dağlarca adındaki bu şairin yazmış olduğu onca kitabı okumak zorunda kalacaktım” dedi kıs kıs gülerek; “Bunları yazma!” diyerek ‘sözcükler’den söz etti sonra uzun uzun; çok güldü, çok eğlendi. ‘Mutlu’ydu hatta. Gün, 11 Mayıs Cuma’ydı; 15.30’dan 18.00’e iki buçuk saat kalmıştım yanında; “Kimse tutmuyor sözünü” deyince, Muhsin Akgün’den alacağım fotoğrafları ‘Bizzat getireceğim’ sözü vererek vedalaşmış, sigarama kavuşmuştum…

Dağlarca’nın, tıpkı İlhan Berk gibi, Şiir’den başka hiçbir şeyi önemsemediğini zaten biliyordum da… Şiir’i neden önemsediğini, gene öğrenememiştim. Olsun, ben dağlarca, denizlerce, derinlerce helal ettim Dağlarca’ya.

16 Haziran 1990’da, Yeni Düşün dergisinin son sayısında yayımlanacak şiirinizle beraber bir de şiir üstüne, sizin şiiriniz üstüne bir cümle almıştım sizden; “Şiirlerim sanki düzyazılarımdır, benim yazmak istediklerimse daha yazamadıklarım” diyordunuz… Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

Kişilerin yanıtları başka kişidir. Sorunun boşluktaki durumunu boşluktaki ısıyla sezerler. Sorular kendi kendilerine öylesine kümeleşirler ki soru soran dışarıda kalır. İşte, okuyucuların o konuşmadan aldıkları tat da burada başlar; iki kişinin karşılıklı konuşmasından yavaş yavaş uzaklaştıkları kendilerince de anlaşılır, artık kâğıtta kalan soru ile okuyucudur.

(Satır başı!..) Yaptığım konuşmalarda, iki kişiyle başlayan bu küçük toplantının çok kişiyle sürdüğünü, daha çok kişiye ulaştığını gözlemliyorum. Bu olay, sözün, ‘olduğunda’ durmadığını, ‘olacağına’ dönüştüğünü duyurur bize. Konuşmalarım böyle başkalaşmalarla sanki başkasına adanmış gibidir. Sanıyorum ki kişinin sözleri de düzeltilmiş yeni baskılarla ayrı ayrı sürelerde yayımlanmış yapıtlara çok benzer. Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni. Bu duygu yaşlandıkça artmakta. Yaşlandıkça konuşmamak isterim. Ne ki ben yaşlandıkça benden konuşmamı isteyenler çoğalıyor. Bunu da üzülerek şöyle yorumluyorum: Biraz bile istemediğim bu duruma nasıl vardım, nasıl ulaştım diye düşününce anlıyorum ki, ben sözü eğitimim altına almak isterken.. üzülüyorum, sözler egemen kesildiler bana. O söz, geçmişte size söylemiş olduğum söz yuvarlak; yine öyle düşünmüyorum. O günden bugüne gövdemin bütün hücreleri kim bilir kaç kez değişmiştir; yaşama sevincim, ülkemin durumu, yeryüzü, gökyüzü değişmişlerdir; dilimizin özgünlüğü, çok şükür biraz daha artmıştır; bu nedenler, kuşku yok ki eski tümcelerin içinde olmadığımızın değişik nedenleridir. Kişi, anlatımıncadır. O günden bu güne bir olayı daha yakından, daha çok anladığıma göre, kendimi de daha çok açıklayabiliyorum; bendeki beni topluma daha yakın kılabiliyorum.

Burdan başa dönelim: İlk şiiriniz yayımlandığında henüz 17 yaşındasınız; sizi şiire uyandıran neydi… Ne oldu, nasıl oldu da başka hiçbir şeye benzemeyen ‘şiir’ diye bir dili fark ettiniz?

Bu sorunuz sizin bir kapitalist olduğunuzu gösteriyor!.. Bütün düşüncelerinizi soruşturma yaptığınız kişilerden bir bir toplamaya alışmışsınız çünkü. Bu sorunuzu 150’yi geçmiş yapıtlarımı okuyarak, içindeki binlerce değişikliği saptayarak aramanız, bulmanız size düşer. Bir kapitalist gibi her şeyi karşınızdaki yazara bırakmayınız. Böyle konuşmalar, bilgisayarla konuşmalar gibi makinece olmamalıdır.

Etkilendiğiniz şairleri, esin kaynaklarınızı sormuyorum sayın Dağlarca, dil olarak ‘şiir’i soruyorum: ‘Şiir dili’ dediğimiz şeyin bildiğimiz tüm dillerden farkı neydi ki sizi kandırabildi, sözcüğün her iki anlamında soruyorum: Hem avuttu, hem doyurdu?

Bu sorunuz eski deyimle çok ‘kitabi’… Ben Anadolu’da yetişmiş bir Türk çocuğuyum. Elime geçen olanaklarla Türk yazarlarını en küçük yaşlarımdan başlayarak izledim. Bu etkilenme bana dil sevinci aşıladı. Sevinmek için yazmaya başladım, yazdıkça sevindim. Öylesine uğraştım ki kendimle, yere düşen bir buğdayın ilk filizini, filizin biraz büyümesini, başağa güreşmesini, taneye dönüşmesini gözlerimle görürcesine izledim. Bu, minicik başarılarla beni çağırdı; onlara gittim, beni yetiştirdiler; bana, neyin neden güzel olduğunu, nasıl güzel olduğunu, güzelin son sınırlarına nasıl varılabileceğini değişik biçimlerde gösterdiler. Her dizenin tek başına bir bilimi vardır; bunu güneş ışığıyla gösterdiler bana, göstermekteler bana.

Şiir dilinin… Şiir yazmanın, okumanın ya da şiir mantığıyla kurulmuş bir dünyanın, hemen hemen tümüyle imkânsızlık ve yalnızlıkla dolu olan ‘bu dünya’ya bir yaşama-algı alternatifi sunduğundan söz edilebilir mi?

Ben bu dünyada da yalnız değilim!.. Bu sizin anlatımınız, dışarıdan bakıştır. Oysa sanat, tümüyle bir içeri bakıştır. Bir çocuk vardır, boş sandalı dolu görür; bir başka çocuk tersini yaşar, dolu sandalı boş görür; bir üçüncüsü, sandalı görmez; bir dördüncüsü, denizi de görmez, ırmağı da görmez; bir başkası kendini görür Atlantik’te yüzerken; bir başkası, Beşiktaş’taki o küçük parkta kendini Barbaros görür… Şiir o çocuktur. O çocukların teker teker hepsidir şiir. Şiire küçükten başlayanların belli bir öğretmeni yoktur; onun kendi öğrenmesi vardır, bitmez tükenmez öğrenmesi!.. Öğrenmek, yeryüzünün tek mutluluğudur. Her eylem öğrenmekten başlar. Fransız Devrimi, kişi acısının yine kişiye görünmesinden başka nedir? Mustafa Kemal, bizler için, geri kalmış ülkeler için yeryüzünce ulaşılmamış o insan kavramının hepimize ayrı ayrı görünmesinden başka nedir?

Peki, şiirin bittiği bir yer var mı?

Olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!

Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?

Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.

Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz… kalalım, çünkü ‘Çocuk ve Allah’a gelmek istiyorum: Şiir yolculuğunuzun başlangıcından bugüne size eşlik eden ‘çocuk-çocukluk’ kavramının ne kadarı eskide bıraktığınız çocukluğunuza, ne kadarı içinizdeki çocuğa, ne kadarı genel olarak çocukluğa ve çocuklara yönelik?

Bu soruya kimse cevap veremez… Çünkü kimse bilemez. Bu, tartılabilir, ölçülebilir bir şey değildir çünkü. Şöyle diyelim: Kişi nice kendiyse onca var olmuştur. Kişiliği olmayanlar, yaptıkları işte de, yazdıkları dizelerde de, tümcelerde de, evlerinde de, baba-anne olmalarında da, yurttaş olmalarında da, yaşamalarında da eksiktirler. Onlardan bir başarı beklenemez.

Aslında, ‘Çocuk ve Allah’tan yola çıkarak Dağlarca şiirindeki ‘mistik algı’ya gelmek istemiştim… Dağlarca, şair Dağlarca, maddenin, ‘eşyâ’nın ardında ne görüyor?

Ben, eşyanın ardında yaşamaktan başka bir şey görmüyorum. Kişi, yazarken şu kuralı gözden kaçırmamalıdır, bu gerçeği ben yıllarca önce düşünmüş, bulmuş, birkaç yerde de söylemiştim: Kişi, hem bir saat gibi, içinde bulunduğu ‘sürez’i yazmalıdır, hem bir pusula gibi, varılması gereken yeri göstermelidir. Bu iki gerçek, yazarın yapay olarak edindiği bir güç olmamalı, bu, aslında duyduğu bir yetenek olmalıdır. Yazınımızı bu ölçüyle incelerseniz şaşıracaksınızdır. Bu ölçüye uygun yapıtların nice az olduğunu görerek şaşıracaksınızdır. Okuyucular bu tümcemi duyar duymaz beğendikleri yapıtları anımsasınlar isterdim: hangisi o anlatıma uyuyor, hangisi uymuyor; aynı tümce içinde bu iki başlı gerçeği gösterebilen var mıdır, yok mudur, bulsunlar isterdim. Yeter, ben yoruldum… Kaç soru var daha?

Çok var, daha hiçbir şey sormadım…

Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.

(‘Fotoğraflar hatırına’ son soru) İlk soruyu hatırlatarak soracağım: Şiir üstüne bir söz söyler misiniz bize?

Ben şiiri adım gibi saydım. Yalnız bana özgü, mektuba benzeyen, yanıtı alınmayan, ‘sesleniş’i andıran bir güç sandım şiiri; ‘güç’ sözcüğünü yineliyorum!.. Çok küçükken duyduğum bir masal, o masala inanmak böyle düşündürdü beni: O masalda ‘Kırk Haramiler’ evlerini bir dağın arkasına yapmışlardı (‘kırk harami’yi çocuklar da anlasınlar diye düzeltelim: ‘kırk hırsız-uğursuz’). Kırk harami, evlerinin bulunduğu dağın önüne gelip “Açıl susam açıl!..” diyorlar, dağın üzerindeki saklı kapı açılıyor, o kırk harami atlı olarak içeri giriyor, kapıyı “Kapan susam kapan!..” diyerek yine sözle kapatıyorlardı. Bu küçük görüntü düşüne düşüne beni şiire ulaştırdı. Bu benzerliği, belki şiirin de sözcüklerden, sözden kurulu olması yaratmıştır. Söze, sözcüğe böylesine inanç duydum. Yeri gelmişken söylemeliyim: Ben gençken, 15 yaşıma kadar, şiir yazarken çok terlerdim; şiir bittikten sonra, gömleğimi sıktığımı, teri gömleğimden akıttığımı bugün bile anımsarım. O kadar zorlanmamın nedenine gelince… Çözemem, anlatamam. Belki, yazdığıma inanırdım, ondan sanıyorum. Şöyle: Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır.

Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer ‘tay’… Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!

‘Son kitap’ dediğiniz, öyle tasarladığınız bir kitap var mı?

Allah göstermesin!.. Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem. ‘Son kitap’ diye bir tasarım yok, benden sonra ne olacak bilmiyorum ama benden sonra sağlam 10-15 kitap daha çıkar.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 

29 Temmuz 2023

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA İLK VE SON ŞİİRLERİ & ŞİİR ÜZERİNE KONUŞMALAR

1914 yılında doğan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 1933 yılında  yayınlanan ilk şiiri:


YAVAŞLAYAN ÖMÜR

Hasretim içerimde bana bir kefen taşır,
Sarar bir bahar gibi seni ipek kumaşlar.
Benim adımlarıma topraklar yalçınlaşır;
Erir bir mavilikte senin yolunda taşlar.

Ne ruhun beni görür, ne sevgim döner geri,
Beyaz gölgeler saklar gözlerimden her yeri.
Diner akşam olunca günün bütün sesleri;
Ve benim içerimde eski bir şarkı başlar.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 
İstanbul Dergisi / 1933

94 yaşında vefat eden Dağlarca'nın18 Ağustos 2008 de İstanbul Acıbadem Hastanesi'nde yazdığı son şiiri:

İKİNCİ ANNE

Hepsi yalan
Çocuk kendinin annesidir
Su dersin su içer
Şeker dersin şeker verir
Elma dersin elma verir
Kapı çalınıyor dersin baba gelir
Kimse anlamaz senin büyüdüğünü

Fazıl Hüsnü Dağlarca 
Beyaz Dergisi / Şubat 2009



Küçükken annemin üstümü örtüp gittiği gecelerde sözcükler gelirdi bana. Önce ayaklarımı ısıtırlar, sonra ellerimi, beni öperlerdi. Ben de öperdim onları. Birdenbire aydınlanırdı bir parmak, kolumdaki gaz lambası büyük avizelere dönüşürdü. Ben sözcüklerin nerelerden geldiklerini, evlerini, ağaçlarını, çiçeklerini düşünürdüm. Annelerini düşünürdüm sözcüklerin. Gece yaşamım sürüp giderdi, düş yaşamım da. Nasıl geçerdi uzun bir süre bilmiyorum. Yine sözcüklerin en güzeli uyandırırdı beni.

Sizler sevgili yapıtlarım, benim güneşlerimsiniz.

Hepinize başlarken ayrı ayrı sözlükler doğar içime. Ayrı ayrı gerçek basamakları, ayrı ayrı biçim yapıları, ayrı ayrı sesler, seslenmeler, ayrı ayrı sayı direnmeleri başlar bende.  

Sizler odalarsınız. Birinden birine geçilen ya da geçilmeyen odalar. Ben bu odaların tümü. Sizlerin de bendeki kalabalık olmanız ne güzel. Taşıdığınız yönler yan yana getirilirse 360 dereceyi kaç kez aşar bilemiyorum. Bakışlarınız öbür gerçekleri görürken, söylediğim bitiştirimlerle özel evreninizi yaratmaktasınız. Dışı dış doğaya değen, içi iç doğamızda olan. 

Havaya Çizilen Dünya, ilk yapıtımsın. Sen kendi başına çok pencereli bir evsin. İçerdeki 21 yaşındaki çok elli bir genç, bütün yöreyi görmek için bütün pencereleri açmıştır. İnanıyor musun? 

Çocuk ve Allah; İkinci kitabım; Sen bilinçaltımın biraz daha kalın çizgilerle yazıya geçirilmiş tasarımısın. En çok okunan yapıtımsın. Birbirinden ayrılmış ikişer dizeler büyük gerçekle yüz yüzedirler. Büyük gerçekle birleşmişlerdir. Seni bütün derinliğine dek inceleyecek birisi çıkarsa, işi çok güç. Diyebilirim ki ben seni açıklamak için sonraki yazdıklarıma ulaştım. Bitiremedim seni bugün bile. 

Bana verdiğin evren, ne güzel ki sende bitmiyordu. Sen benim açık kapılar ülkemsin.

Seni yazarken İstanbul’dan ayrılmıştım. Anadolu’ya ilk doğu görevimi yapmak üzere atanmıştım. Bu süre, o günlerde üç yıl olarak belirlenmişti. Kendimi bilmediğim bölgelere götürürken İstanbul’dan evden o mutlu ortamlardan ayrılmıştım. Bir elimde bilinmez, bir elimde senin tasarın vardı. Sana “romanım” gözüyle bakıyordum. Bütün yaşamımı kapsıyordu biraz... Yapıtın yürüyüşü kalın çizgileriyle bir ölümlüyü anlatır. Onun çocukluğundan başlayan sıcaklığı önce kendi gövdesini bulmuştur. Sonra yeryüzündeki öbür gövdeleri bulmuştur: ağaç, su, dağ, ova, dizi dizi kışlalar. 

Kimi yerde 5 numaralı gaz lambalarının ışığı altında, kimi yerde mumla Ağrı dağı sırtlarında, Aras kıyılarında, çadırda, kağnı üzerinde, üç yıl bütün boş vakitlerimde, görev dışı sürelerimde yapıtımı ortaya çıkarmaya uğraştım. Açılır kapanır masa, açılır kapanır iskemle yaptırdım bu amaçla. Katır sırtında taşınsın, her yerde çalışabileyim diye. Üç yıllık zorunlu Doğu görevi biterken, bir şansla İstanbul’a atandım. Yeni yapıtım bitmişti. Onu bağrıma basarak İstanbul’a geldim. 

1940. Yayımlandığın günlerde Peyami Safa Cumhuriyet gazetesinin ikinci yüzünde iki büyük yazı yayımlamıştı. O yazılarda senin Türkçeye kazandırılmış, Türkçeye özgü bir “sürrealizm” olduğunu ileri sürmüştü. (ki sonradan birçok yazar bu konuda birleşmişlerdi.) Peyami Safa’nın bu yazısı Çocuk ve Allah’ın kimliği olmuştur. Yıllar sonra arkadaşım Cemal Süreyya’nın “Çocuk ve Allah yeni şiirimizin anayasasıdır” yargısına dek uzamıştır.

En büyük iletişim nedir diye düşünüyorum. Sizler de, benim yerime düşünür müsünüz? En büyük iletişim ne? 

En büyük iletişim çocuktur. 

Çocuktaki iletişim doğasal iletişimlerden uzaktır. Görsel iletişimlerin çok ötesinde. Çocuk anlamın iletişimidir. Öncekilerden ayrılığı, uzaklığı taşıdığı yaza yaza bitiremediği “anlam”dır. Hangi çocuğun yüzüne baksanız doğadaki en eski çocuklarla en sonraki çocukların arasındaki yeni görüntüsüne ulaşırsınız. 

Kendimizin çocuğu olsun olmasın, bakışlarımızın değdiği “başkasının çocuğu” bizimdir. Öylesine bizimdir ki, bulduğumuz iyeliğin derinliğini açıklayabilmek yürürlükteki usla olanaksız. Yürürlükte olmayan us, çocuğun ilettiği duyumlarla kazanılabillir. Böylece çocuk derken, en eskil geçmişi, en geleneksel yarınları işitmekteyiz, duymaktayız, kucaklarken ellerimizle tutmaktayız. Çocuk, evrensel iletişim. 

Çocuklar olumlu sevgilerin, işitmekle işitmemek arasındaki görüntüleridir. Bu tanımla, nice sevsek çocuklara ulaşamadığımızı anlatmak istiyorum.

Kalemi elime aldığım günden beri her zaman çocuğa dönük olan bir adamım. Karşımda her zaman bir çocuk var gibi. Bu belki de şiirin us dışı, ya da bilim-usu dışı bir usla yazıldığını, o duyarlığı taşıdığını her zaman duymamdandır kitabı ilk değilse de ilk gibi olan kitabın adından da belli ki, kendimi her zaman biraz çocuk görmüşümdür. O çocukluk duyarlığı içinde kalmışımdır. 

Yapıtlarımız, ilkinden sonuncusuna dek parmak izlerimizdir. İstesek de istemesek de bizi, içimizdeki doğanın parmak izlerini okuyucularımıza gösterirler.

Tanrı’ya gelince… Tanrı yeryüzü merkezli bir genel sevinç olmasın? Tanrı bütün mistik edebiyatın söylediği herkese düşen bir pay, bir hisse olmasın? Tanrı taa ilk gökyüzü kanalından başlayıp, avucumuzda kalan bir metafizik belge olmasın? 

Ve bir şey daha: O işinin ozanı, ben işimin Tanrısıyım!

Size ortaokul yaşlarımda geçen şu olayı anlatmalıyım. Babamın kırmızı ciltli bir kitabı vardı, küçük bir kitap. 150 yaprak kadar. Kitabın adı Muhtasar Yunan Felsefesi’ydi. Bunu yarı anlar, yarı anlamaz belki 100 kez okudum. Bir gün okuldan dönünce evde bir tartışmayla karşılaştım. Babam anneme çıkışıyordu. “Kitaplarımı bile koruyamam, kim alır bunları, kim araştırır bunları?” diyordu. Anneciğim, “Kim karıştıracak, oradadır” diyordu. “Kırmızı ciltli bir kitap, Muhtasar Yunan Felsefesi nerede?” diyordu. Annem şaşkın susuyordu. Söylesem bir türlü, söylemesem bir türlü. Sonunda dayanamadım. En bilgiç sesimle, “ben aldım.” Dedim. Hayretle yüzüme baktı babam. “Ne yapacaksın?” dedi. Ben çok olağan bir şey yapıyormuşçasına, yemek yiyorum dermişçesine, “Okuyorum” dedim. Daha 7. Sınıfta olduğumu bilen babam, yarı alaylı bir sesle, “Ne anlarsın sen ondan?” dedi. “anladığım kadar anlıyorum.” dedim. Beni tepeden aşağı bir süzdü. “Getir kitabı” dedi. Gittim, dolabımın en onurlu yerinde duran kitabı aldım, geldim. Bir yeri açtı. “Anlat!” dedi. “Buradan ne anladın.” Ezbere olmamakla birlikte, birçok kez okuduğum için usumda kalanları söyledim. Bir yer daha açtı, yine söyledim. Bir yer daha açtı, söyledim epeyce. Duyuyordum ki babamın kızgınlığı yavaş yavaş geçmekte, bu yüzden yeni soruları daha soğukkanlı, daha rahat anlatıyordum. 8-10 sorudan sonra babam en yumuşak sesiyle, “al, kitap senin olsun” dedi. O zaman kitabımı anladığımı, başka kitapları da anlayabileceğimi duydum. Beni yüreklendirdi bu olay.

Felsefe şiirin evren rahmindeki bebeğidir. Bu bebek büyür, bir sorunun kucağında gelişir, adını kimi yerde felsefe koyarlar, kimi yerde yazarı ta kendine iner, şiir koyarlar.

Şiir, bilinmeyen bir yerin fotoğrafıdır. Hem bir saat gibi günümüzü göstermeli, hem bir pusula gibi gidilecek yönü belirtmelidir.

Ve gerçekte bir toplum olayıdır. Bunun nedeni de günceldir. Söylediğim güncellik takvim günüyle ilgili olmayabilir. Olabilir de. Oluşumuyla bir yaşamadır, demek istiyorum. 

Bence şiirin gerçek yeniliğini kuran öz, bütün dünyada, eskiden yazılmış, bugün yazılan, daha da yazılacak şiirlerdeki öz şudur. Kişinin kendi yaşamasını ortaya koyabilmesi. Varlığın nedenini görmelidir ozan, kendi gözüyle. Bu her sanatta böyledir. 

Ben bir suyum, yansıyor bana olay. Yurdumun içinde olsun, eylem varsa, kımıldıyor su. Yeryüzünde olsun, eylem varsa su kımıldıyor… Her sabah uyanır uyanmaz, yurdumun benimle birlikte gözlerini açan kişilerinden bilerek, yerimden doğrulmaktayım. Yeryüzünün en uzaktakileriyle bir ‘yaşama ayarı’ içindeyim. Kim gülmüşse – ne yazık ki çok az – onunla birlikte gülmedeyim. Kim üzülmüşse, ağlamışsa, açsa, çıplaksa, işsizse – ne yazık ki daha çok – onunla birlikte kahrolmadayım. Şöyle de diyebiliriz. Bir gövdedir yeryüzü. Neresi yaralanırsa oraya kanın ulaştığı gibi, sanatçılar da acılara varmakla yaşayabilirler. Yaşadıklarını gösterirler. 

Bilinçle duyarlılığı birbirinden ayırırsak, ortada şiir kalmaz. Her ikisini niye çok başka başka kavramlarmış gibi birbirinin karşısına koyuyoruz? Duyarlık, geleceğin bilincidir, bilinç eski bir duyarlıktır sanısındayım. 

İşte böyle şiir yazarım. Hayatın içinden bir damla düşer bana. Bütün yazdıklarım bir anlar bütünüdür. Yaşamak bana kendi görüntüsüyle, kendi çalgısıyla damlar. Çok yazıyorsam, daha büyük bir yeryüzünün daha büyük bir gökyüzü altında olmasındandır. Bir tür tutsaklık. Kocaman bir el, damlayan damlalara hep açık. 

Yazmak bir ormanda gezmeye benzer. Ağaçlar harflerin, belki de sözcüklerin yaprak kımıldamasıdır. Onlar rüzgarla ya da aydınlıkla sallanırken bizim yaprak parmaklarımız sallanır…. Dediğim ağaçlar yeryüzünün bütün topraklarında , bütün dillerinde sallanır.

Sevgi de insanda bir konuktur. Onun geldiği an, altın saat, altın sürez diyelim. daha yakıştı; Onun geldiği an altın sürezdir. Sevgi doğadaki büyük tiyatronun kulisidir.

Sevgidir evrenin başını döndüren. Kimisi öpüşmezse bir güncük, duruverir gökyüzü. 

Dağlarca yaşamadığı şeyleri yazabilir mi? Ben bin tane aşk şiiri yazdım hiç ölmeden. Ozan aktöre benzer, her şiirde ayrı bir yüz.

Şu elimdeki ekmek, işte bırakıyorum. Ne güzel düşüyor görüyor musun? Sorsan niye düşüyor, yerçekimi kuralı mıdır? Hayır. Buğday toprağın sevişmesine doyamamıştır, bundan ona düşmektedir. Bütün yer çekimi insanın göğe sığmadığının yere inmesidir. Yerdeki sığmadığının yağmur buharı olarak yukarı çıkması içindir. Bugün fizik, şiirin ve dolayısıyla bütün sanatların sevgi dolaşımından başka bir şey değildir. Yeryüzü göründüğü kadar değildir. Eğer göründüğü kadar olsaydı, şiir olmazdı. Şiir yeryüzünün görünmeyen yerinden sızan ışıktır. 

Herkes bir kitabın müsveddesidir. Şunu demek istiyorum. Yapıtlar defter yapraklarına yazılmaz. İnsan yapraklarına yazılır. Bunların çoğu son güzelliğin ilk denemeleridir. Eski deyimiyle müsveddeleridir. Birbirlerini görmeseler de birbirlerinin yazdıklarını temize çekmektedirler. Binlerce yaprak karalanır. Belki yüz yıl sonra ak yazılara ulaşılır.

Yapıtlarımız basamaklara benzer. Kendimize inerlerken bir yükselmeyi yaşarlar. Bu yükselmenin adını koyabilirim: Evreni, evrendekilerin hepsini, hayvan, insan, bitki ayırt etmeden yaşamak.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 

25 Temmuz 2023

ÇOĞUNLUKTA YANKILAR

Sevgi nasıl belli olur
Öperken mi?
Hayır
Evlenirken mi?
Hayır
Sevgi dargınlıkta belli olur

3.3.2008
Fazıl Hüsnü Dağlarca 

11 Temmuz 2023

ÖLÜM ORDA ONU GÖRÜYORUM

Son iki yılı içinde Dağlarca'yla başka çalışmalar da yaptık. Bütün dosyalarını, yazmalarını gözden geçirip dosyaları ayırdık. Uzun ve zor çabaydı. Dosyaların bir bölümü kitaplaşmak üzere Yapı Kredi'ye gitti. Daha büyük bölümü, evde, o içerideki, kilitli odada kaldı.

Son aylarda, sağlık sorunları artmıştı. Bir ilk kez, nisan 2008'de Marmara Hastanesi'ne kaldırıldı. Çok önemli bir sorunu yok görünüyordu. Hemen yanına gitmiştim. Morali iyiydi, rahat ve her zamanki gibi zekâ kıvılcımlarıyla konuşuyordu. Ben Spinoza üstüne çalışıyordum. Biraz bu felsefeciden söz ettim. Yanımda Etika'nın Fransızca cep baskısı vardı. Benden istedi ve hastane yatağında kitabı iki eliyle tutup yüzüne götürdü. Kutsuyordu. Sonra, yine bu sayıda yayımladığım sözleri yazdırdı bana, "dua" ve felsefe konusunda. Ölümün karşısında bir tin insanıydı. Yaşamın tinsel sonsuzluğunu kutsuyordu. Güveniyordu, ölümün ötesinde, tinsel söze, ki yaşamın sözüydü. Buydu bizi birleştiren de, bizi birleştirmiş olan da, ayırmayacak olan da. Birbirimize dolaysız olarak söylemediğimiz söz. Yazılara, şairlere, felsefecilere, düşüncelere, şiirlere olan inancımız ve tutkumuz aracılığıyla birbirimize söylediğimiz söz. Bu aynı zamanda insanlığa, insanlığın tinsel yaşamına, bütün yaşamın ve varlığın tinselliğine olan inançtı. Yaşamın şairi Dağlarca'ydı, karşımda, hastane yatağında, Spinoza'nın kitabını öpen.

Hastaneden çıkmıştı, ama artık haftada iki kez özel bir ambulansla taşınıp diyaliz makinesine bağlanıyordu. Bu, çok sıkıntı verici bir şeydi. Bir gün beni aramıştı, anlatmıştı, çok sıkıcı demişti, "yolun bütün kaldırımlarını sırtımda hissediyorum" demişti. Sonra, bir gün, haziran ayında, bir kez daha hastaneye kaldırıldı. Bu kez durumu çok ciddiydi. Diyaliz makinesine bağlanırken enfeksiyon kapmış, zatürre olmuştu. Aradığımda, hastaneye yeni gelmişti, Ömür cep telefonunu ona verdi, Dağlarca vedalaşıyordu: "Şiirlerim sana emanet" dedi bana. Hemen yanına koştum. ilk kez böyle kötü gördüm onu. Telaşlı ve aşırı yılgın gibiydi. Konuşuyorduk, ölümü belki ilk kez yakından seziyordu, ve ölmek istemiyordu, aşırı hüzün vardı halinde. Konuşması zorlaşıyordu. Yemeğini yememişti. İki köfte sanırım. "Yemek yer misiniz" diye sordular (ya Ömür ya "hoca", artık sonuna kadar her gün onlar olacak yanında, Dağlarca'ya ölüm yolculuğunda eşlik edenler, sadık gölgeler). "Birini Ahmet yesin, birini ben" dedi. Yaşama tutunmaya çalışıyordu. Son bilinçli gördüğüm güne kadar bu böyle sürdü. İki üç gün çok kötü durumda olduktan sonra biraz iyileşir gibi oldu ama artık çok zor konuşuyordu. Zar zor söylediğini ona çoğu kez tekrarlatarak, ya da söylediğine tahminî karşılıklar söyleyip ona doğru olanını onaylatarak anlıyordu Ömür ya da "hoca". Yine de bu günlerde biraz "mutlu" gibi görünen anları oluyordu, espriler yapıyordu bazen. Ölümünden yaklaşık iki hafta önce uykuya daldı, bir hafta sonra uyandı. Uyandığından az sonra yanındaydım. Yine biraz uyumuş, sonra uyanmıştı. Üstünde bir şaşkınlık vardı. Birdenbire, yatağının sol köşesini göstererek "ölüm orda, onu görüyorum" dedi. Sonra biraz toparlandı, bir şeyler yedi, yaşama yine biraz bağlandı. Bana, "Türk şairleri nasıllar?" diye sordu. Ben biraz konuştum. Önceden tanımış ve sevmiş olduğu Sébastien Labrusse'ün on gün sonra İstanbul'a geleceğini, onu ziyaret edeceğini söyledim. Sébastien'i anımsıyordu. Beni her zamanki dikkatiyle dinliyor, başını sallıyordu. Ertesi gün Çırağan Otel'in sanat galerisinde, Acıbadem Hastanesi'nde onunla ilgilenmiş olan Şebnem hanımın düzenlediği, benim konuşacağım, Rüşen Eşref'in de söz alacağı bir Dağlarca toplantısı olacaktı. Dağlarca'nın haberi vardı. Birdenbire uyanması, toplantıya olumlu bir anlam yüklemişti. O gün salıydı. Bir hafta sonra öldü. 15 ekim 2008 günü. Sabah Rüşen Eşref aradı, Dağlarca'nın çok kötüleştiğini, yoğun bakıma kaldırıldığını söyledi. Hemen hastaneye koştum. Yoğun bakımın önünde Rüşen Eşref ile Şebnem hanım bekliyorlardı. Ben de onlarla durdum. Hastabakıcılar, bir kişinin yoğun bakım odasına kabul edilebileceğini söylediler, Ben girdim. Bir köşedeydi, makineye bağlı, uyuyordu, düzenli soluk alıyordu. Bu beni umutlandırdı. Hastanede biraz kaldık. Egemen Berköz ve Yaşar Miraç geldiler. Onlar ve Rüşen Eşref ile çay içtik. Dağlarca o sıralar yeniden diyaliz makinesine bağlanacaktı. Ben ve o gün tanıştığım Yaşar Miraç dönmek üzere taksiye bindik. Köprünün oralarda, Şebnem hanım beni arada, Dağlarca'nın öldüğünü söyledi.

Doğru, sözde kalacak... Hep söylenmemişin komşuluğundaki söz... Unutulmuş, ya da itiraf edilmemiş olarak söylenmemiş, hep sözün çevresindeki kara alan... Ve hepsi birden, söylenmiş, söylenmemiş, daha söylenebilecek olan: hepsi birden şu an bende özel bir dünya, düşüncelerden, anılardan, duygulardan oluşmuş; bir gücül alan... Hepsi birden, aydınlık, karanlık, yarı aydınlık... Hem sözlerin de karanlığı, bana yansımalarında, başkalarına yansımalarında... Sözler bile, sözler de, göreceli bir aydınlık, devingen bir aydınlık, öyleyse karanlık da... İlginç bir biçimde, Dağlarca'nın son şiirlerinde bu karanlık söz konusu oluyor. Doğru, sözde kalacak... Oysa, doğru da, söz de, sözün doğrusuna inanç da, şiir sözünün doğrusuna inanç da çok fazla şey değil, mutlak karanlık karşısında... Bendeki özel bir dünyayı anlatıyorum, kaç sayfadır, Dağlarca'yı mutlak karanlıktan çıkarmıyorum, çıkardığımı düşünmüyorum. Belki bendeki özel dünyada bütün doğru, sözün aydınlığına çok azı erişen... Buna razı olmalıyım. Doğru olmaya çalıştım, ama yeterince doğru olamadığımı biliyorum. Belki tam elimden geleni yapmadım. "İlk ve son kez", Dağlarca'dan, tanıdığım Dağlarca'dan söz ettim. Yazımı bitiremiyorum. Olsun, son eksik kalsın. Eksik sözün eksik doğrusunun sonu eksik kalsın. Dağlarca'nın yapıtı da eksik kaldı. Hiç yazmamış gibi yazıyordu, son şirlerini yazdığında bile. Hep yazacak biri olarak yazıyordu. Şiir bitince, başka şiire bakıyordu. Geleceğin yazısıydı. Son sözü aramıyordu, hep ilk sözü arıyordu. Şiirin sonunu "bulunca", başka bir şiire geçebilirdi artık. Çok şiir olsun istiyordu, niceliğe önem veriyordu. Çünkü yazacağı her şiirin bir özelliği, diğerlerinden bir farkı olacağını biliyordu. Nicelik, çünkü nitelik olanaklılığı, fark olanaklılığı. Çünkü yeniye inanıyordu. Sözü hep. bu yeni'nin öte konumundaydı. Ölümü yüz kez, bin kez sözlerle yendi, daha ilk şiirlerinden beri. Ölüm bir şiirde adlandırılıp, geçmişte kalıyordu; ama elbette yeniden beliriyordu, ve yeniden alt edilmesi gerekiyordu. Ama mutlak karanlığı biliyordu, çoktan sezmişti, sonunda yatağının bir ucunda, kendisini bekler durumda, "gördü" onu. Artık şiir ile onu yenmek, ona dokunup onu yenmek söz konusu değildi. En son, anımsıyorum, bize, odadakilere bir şey yazdırmak istedi, "kâğıt kalem alın" işareti yaptı, hiç gücü yoktu, anlaşılması çok zordu: "Kader yoktur..." dedi. Sonra devamını söyleyemedi. Öyle bekledi, bekledik, sessizlik oldu, sonra geri çekildik, konu değişti... Bir kez daha, öbür hastanede, bundan yaklaşık iki ay önce, kâğıt kalem istemişti, bu kez eline almıştı, bir şeyler yazmak istemişti, çizgiler çıkmıştı kaleminden, yazamamasının yazısı. Zaten iyi olsa da yazamıyordu, göremediği için, yazmaya çalışınca yarısı okunmaz harflerden bir yazı ortaya çıkıyordu, bu yüzden söylemekten, söyleyerek yazdırmaktan başka çaresi yoktu. Son kitap imzası bana, bu yanı okunmaz yazıyla, ama okuyabiliyorum: "Kaç okumadan sonra sözcük sesleri" (Orda Karanlık Olurum, 2007).

Ahmet Soysal
Dağlarca, Dün, Yarın
Beyaz özel Dağlarca / hayykitap



15 Ekim 2021

İçre

Çocuğum geceleri hatıran
Tamamlar yarım kalmış masallarımı.
Renk içinde mevsimler hatırlarım,
Mevsimler ki okşar dallarımı.

Çocuğum, sabahları mektebin,
Çınlar uzak camiler gibi içimde.
Ki ben bir akşamüstü terk ettim,
Aşka ait arzular, kimde?

Çocuğum öğleüstü elbisen,
Parlar, vakta ait, nur gibi.
Garip gölgelerde sandallar dolaşır,
Ve bir nedamete bağlar dalgalar, kalbi.

Ve hayatı dehşetle hissederim
Bahçendeki ağaçlar uyudu mu?
Çocuğum geceleri yatağın,
Çağırır bir ninniye, vücudumu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

13 Haziran 2018

Yarı Aydınlıklar Ki Sahipsiz

Yarı aydınlıklar ki sahipsiz
Ve mavi serçeler sabahtan erken.
Çocuğum şarkı söyle sokaklarda
Sesin güzelliğini kaybetmeden.

Kapılar açılır ardına kadar
Kuşlar uçar hatıralar içinden.
Çocuğum bol bol masal dinle
Henüz inanırken.

En uzak gemileri korsanların
Seyretmek yıldızların silinmesini.
Çocuğum sor neden akşam oluyor
Ayıplamaz kimse seni.

Bazı sahillerin serinliği
Ve unutulmayan ilk demet.
Çocuğum sana yalvarıyorum
Ellerin çirkinleşmeden dua et.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

11 Mayıs 2017

Havaya Çizilen Dünya

Yalnızlık, sabahların yaşadığı yalnızlık;
Suların içindeki ışıklar kadar ılık.

Hüzün, o mısralardan dudakta kalan hüzün;
İkindi üstlerinde aydınlığı gündüzün.

Uykular, ilk gençliğin gündüz gibi uykusu,
Vücudun balık olup içinde yüzdüğü su.

Sessizlik, geceleyin yolcusuz sokaklarda;
Sükûn dalgalarının ortasındaki ada.

Ruha uzak bir şehir içinden gelen rüzgâr,
Ayrılıktan önceler, ayrılıktan sonralar.

Müzelerde o ölü zaman, o gölgesizlik,
Yüze değen eskilik, sonsuzluk, kimsesizlik.

O kadar siliktir ki bir bayram günü şiir,
Uyurken akla gelen son hayaller gibidir.

Hayatın oyundaki sükûna değen sesi;
Çocuklukta her yeni sınıfın ilk dersi.

Müzikten sonra içi dinlemek uzun uzun;
Bir resimdeki davet, bir heykeldeki sükûn.

Öyle sevgililer ki bir gece görülmüştür,
Hatıraları ömrün gecelerince yürür.

Duyulan sılasıyla sezilen o beldeler,
Geçer yelkenler gibi enginden birer birer.

Dudakların habersiz söylediği şarkılar;
Vücudun ağaçlardan önce duyduğu bahar.

Çiziyorum havaya dünyamı bir çiçekle
Ve hayran bakıyorum bu rüya gibi şekle.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

26 Aralık 2015

Adına Kızan

Dedi ki kuşkonmaz
Düşte kımıldar gibi
Çok kızıyorum
Adımı böyle koyanlara ben

Ya kuşlar duyarsa bunu
Ya
Bile bile konmazlarsa bana

- Bilmiyorum
Ellerine ne geçecek
Ne kazanacaklar
Adımı kuşkonmaz koyanlar

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Güneş Öğretmen

Güneş öğretmen
Sevdirir kendisini çok
Ona döner bitkilerin hepsi
Yoksa o
Onun aydınlığına döner hep
Olduğu olmadığı başka
Yaksa tam tepemizdeyken
Yandırsa da bizi
Kavursa da yalaz yalaz
Onun sıcaklığı başka

Bütün günler sürer
Öğrettikleri
Geceleyin bile
Karanlıkta dolaşır sözleri onun
Aydeden yıldızlardan başka

Fazıl Hüsnü Dağlarca

30 Eylül 2015

17 Eylül 2015

Hasret

Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye

Fazıl Hüsnü Dağlarca

28 Ağustos 2015

Bu Eller miydi?

Bu eller miydi masallar arasından
Rüyalara uzattığım bu eller miydi.
Arzu dolu, yaşamak dolu,
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.

Bilyaların aydınlık dünyacıkları
Bu eller miydi hayatı o dünyaların.
Altın bir oyun gibi eserdi
Altın tüylerinden mevsimin rüzgarı.

Topraktan evler yapan bu eller miydi
Ki şimdi değmekte toprak olan evlere.
El işi vazifelerin önünde
Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iyiydi.

Kaybolmus o çizgilerden
Falcının saadet dedikleri.
O köylü çakısının kestiği yer
Söğüt dallarından düdük yaparken...

Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

Ayrılmış sevgili oyuncaklardan
Kırmış küçücük şişelerini.
Ve her şeyden ve her şeyden sonra
Bu eller miydi Allaha açılan !


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Kocaman Bolu

Kuşlarda ses yellerde ses, dağda ses,
Bir türküdür aramızda akan şey.

Toprakların birliğini demez mi
Ayvaların sarılığı kardeşim?

Burda duyduğum duyduğum
Nane kokusu kokusu.

Hadi beni sevmediniz
Getirdiğim maviliği alsanız ellerimden.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Akdeniz Şiirleri

Dalarım engine
Ki yaşadığım
Anıladığımdır.

Roma'yla Kartaca'nın arasında
Yüzer, sevgi sevgi
İstanbul.

Böler bir kuş düşüncemi ikiye
Maviden
Yarıda kalır içki.

*

Sen Deniz Gök,
Bir an dursanız uykuda
Büyür bir yosun geceye karşı.

Tedirgin olur ölüler
Bir an yaslansanız karanlığa,
Sen Deniz Gök.

*

Dersin ki
Ellerimize değecek
Yıldızlar
Büyüyecek büyüyecek de.

Dersin ki
Bir aydınlığı var
Sevgililer için,
Karanlık sessiz de.

Dersin ki
Uyuyamıyorum
Yalnızız
Gece, mavi de.

*

Sessizdi yeryüzü
Yeryüzünde biricik Akdeniz vardı
Akdenizde
Yalnız ikimiz.

Beni seviyor musun dedim,
Yumdu gözlerini uzaklığa,
Tam sorulacak an, diye gülümsedi,
Tam sorulacak yer.

*

Bir kocaman yeşil bir kocaman boz
Yellerde
Çarpar birbirine çarpar enginlere dek.

Dalgaların ucunda yıldızların ucu
Her köpük bir fırtına
Her köpük bir evren.

Şu deniz şu gök gizlenebilir
Seni sevdiğim
Gizlenemez.

*

Havaya da yalıma da ağaca da benzer ama
En çok suya benzer
Sevgimiz.

Morluğun acısı var sonu yok
Karışır yaşamımıza
Kendiliğinden.

Herkes ölünce toprak olurmuş
Hayır hayır
Bizim su olacağımız besbelli.

*

Akdeniz enginlerde kararmaktadır
Ama
Ben
Öyle maviyim ki.

Akdeniz bir gitmişlikle eski, uzak,
Ama
Ben
Sahibi gibiyim yıldızların.

Akdeniz seni bir daha yaratamaz
Ama
Ben
Seni bir daha sevebilirim.

*

Duymuştun
Bu türküyü
Çok eskiden de.

Bu türküyle anılarsın yelden
Yeşilden
Kadırgaların dibindeki sessiz yosunları.

Bu Akdeniz dalgalarında bu türküde sen
Varsın ışıl ışıl
Ve yoksun biraz.

*

İyice düşün bu bütün yaşamamızdır.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

25 Mayıs 2015

Dört Yapraklı Çiçek

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Oynamamız bundandır.
Kara toprakla binlerce yıl.

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Bundandır sevmemiz
kiraz ağaçlarını.

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Kardeşliğimiz bundandır
Mavi sularla binlerce yıl.

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse
Bundandır inanmamamız
Kocaman bombalara.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

09 Aralık 2014

Destan Önü

İşte zamanın karanlığı, gece gibi,
Geçer bir gölge komadan.
İşte Tanrı nefesli sahiller,
İşte Bizans kopmuş Romadan.
Sakalları uzamış keşişler sırtında,
Bahar halinde bir yük:
Sur örülmüş kıyılarda yokluğa taraf,
Taşlarla, kıskançlıkla ağır ve büyük.

          Eski İstanbul, ruh kadar eski,
          İnsan daha fazla eskiyemez ki.

Bir boşluk ki göller tadında uzun,
Ya hiçe uzanmış vaktimiz, ya hepe.
Yedi meçhul üstüne açılmış,
Yedi tepe.
Haliç, dünya öküzünün boynuzu, hiç kımıldamaz,
Kımıldar bir kapalı su.
Geçer, asırlar gövdesine, aydınlık,
Uyumayanların uykusu.

          Eski İstanbul, hatıralardan eski,
          Göresin usul usul gez ki.

Tarumar olmuş,
Dara'dan, Sardanapal'dan anlar.
Gemilerle, kervanlarla dolmuş, çırılçıplak,
Aşkı kaybedenler, bulanlar.
Devir devir kapılarında durmuş,
Nesilleri Asya'nın, bu bakış ahu diye.
Sormuş sıcak rüyasını,
Peygamberin orduları, Hu, diye.

Eski İstanbul, eski,
Geçmiş günleri kimse söyletemez ki.

Saz nameleri gelir, din uğruna çarmıha gerileceklerden,
Belki çarmıhsınız, belki sazsınız.
Ölümlerden hangisi gerçek,
Anlıyamazsınız.
Farkedilmez Doğu ve Batı.
Hayaller dolusu cenaze, düşüncelerden.
Ayaklarınızın, ayaklarınızın,
Ayrılışı yerden.

          Eski İstanbul, yakın ve eski
          Öyle bir ses ki.

Can ile ten susamış, susamış,
Geçmiş de nice güzeller aradan.
Osmanlı padişahı Sultan Mehmet,
Bir seher, kadırgalarını yürütmüş karadan.
Aşk ile dizdiği topları bir bir dizmiş.
Çevirmiş hülyanın her yanını.
Lale gibi vermiş, bir akşam güneşinde,
Yiğit yeniçeri canını.

          Eski İstanbul, çok eski,
          Rüzgar, şahadete varasın, es ki.

Dil farkı, din farkı iyice azalmış o demlerde,
Bir sis ki bahçeleri, yüzü, cihanı kaplar.
Tekrar güne çıkmış, tekrar hayata, mahzenlerden,
Nur ve hayal ölmüş ellerin yazdığı kitaplar.
Yürümüş yürümüş hilalleri Türklerin,
Allah'ın havalarına, yalnız ve tek.
Serdengeçtilerle, akıncılarla
Buradan başlamış dünyayı sevmek.

          Eski İstanbul, hem rahat, hem eski,
          Yaşaması öyle tez ki...


Fazıl Hüsnü Dağlarca

13 Temmuz 2014

Gönlümün İntihar Arzusu

Yaprak kokularında akşamı duyuyorum
Ki beni yokluk denen yere yaklaştıracak.
Yaprak kokularında akşamı duyuyorum
Ki alnımda sulardan şarkılardan bir şafak.

Sükûn bir gemi olur, gece bir deniz şimdi
Ki yelken gibi açmış yasını gençliğimin.
Sükûn bir gemi olur, gece bir deniz şimdi
Ki geçer dalgaları içimden serin serin.

Rüzgâr istiyorum ben ruhumun güllerine
Ki bir anda yaşasın iç içe rüyalarım.
Rüzgâr istiyorum ben ruhumun güllerine
Ki dökülsün, dağılsın, yok olsun hülyalarım.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Nereye

Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye,
Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden.
Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum,
Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben.

Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum,
O nasıl bir adaydı, nasıl bir deniz.
Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru,
Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz.

Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten, ses ile,
Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum,
Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan.

Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan.
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

İyi şiir yazmakla şair olunmaz… Siktir Git

"İyi şiir yazmakla şair olunmaz… S.iktir Git!”

Bu sözleri hiç unutmadım. Bu şiir yazanlara ders olsun! 

Kadıköy’deyim… 

“Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye”
 

dizelerini okuyorum. Karşımda bir başka şair arkadaşım aynı zamanda yayıncım oturuyor. 

İlk kitabım çıkacak… Ödül almışım… “Artık şairliğim tescil olacak?!” 

Bu sırada oturduğumuz yerin hemen önünden “biri” geçiyordu. Biri diyorum çünkü o geçen adamın Fazıl Hüsnü Dağlarca olduğunu o ana kadar bilmiyordum. 

Arkadaşım, “Bak” dedi “Şansa bak, Dağlarca geçiyor.”
 
İlk defa görüyordum, hem de bu kadar yakından. Hemen masadan kalkıp yanına koştum. Koluna girip, “hocam merhabalar, nasılsınız” diye sordum. 

Kalın gözlük camının arasından bana sertçe baktı. Elindeki bastonun yardımıyla beni biraz itti. 

Kimsin sen” diye sordu sert bir ifadeyle. 

Şairim” dedim. 

Olanlar oldu… 

Bastonunu kaldırdığı gibi kafama geçirdi. Neye uğradığımı şaşırdım. Ardından bastonla rastgele vurmaya başladı. “Hocam, özür dilerim, ben…” diyecek oldum. O durmadan vuruyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu. 

“Ben 100 yaşına gelsem şairim demem kendime, s.ktir git. “ 

Demez olsaydım… Pişmandım, farkına varmıştım ama iş işten geçmişti. 

Dağlarca vurmaya devam ediyordu hem de nereme denk gelirse; “Şair olmak kolay değildir.
İyi şiir yazmakla şair olunmaz… S.iktir Git!” 

Çevreden insanlar girdi araya, kurtardılar beni bastonun darbelerinden. Sonra o bağıra çağıra yoluna devam etti. 

Arkasından öylece bakakaldım… 

Aradan uzun bir zaman geçti. Ölmeden iki üç ay önceydi, ziyaretine gittim. Kadıköy’deki evinde uzun uzun sohbet ettik. 

“Şairlik halim selimliktir” dedi. Öfkeliydi; “Bu halk var ya, kişilik sakatlığı yaşıyor, şiirden ne anlar, ben ne diyorum ki… Sen şairsen bir namazın en önemli rekatındasındır yazarken.” 

Bana kızdığı günü dün gibi hatırladı. Gülümsedi. 

“Sana açıkça bir şey ifade edeyim” dedi. 

“Artık dünya üzerinde şiirin pek önemi kalmadı. Bu çağın getirdiği bir durum. Biz şiirle yazışırdık. Yazdığımız şiirler merak edilirdi, elden ele dolaşır okunurdu. Şimdi böyle bir dünya yok…Samimi olmam gerekirse, sinemayla uğraş. Şiir yazma demiyorum ama pek ehemmiyet arz etmeyecektir. En geçerlisi bu.” 

Kadıköy Fazıl Hüsnü Dağlarca sokağında yürüdüm… Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim usta şairin şu dizelerini: 

“Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan .
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.”

Ayhan Bozkurt