30 Mayıs 2013

Tanrım Öldür

III.

aldığım lanetin uğruna yanan güneş söndü
özür borçluyum sırattan geçerken incittiklerime
borçluyum sırasını bozan her çocuğa
ama işte ben!
dünyaya selam durarak yürüdüm her adımda
yutkundukça kalbi acıyan bir ben kaldım
yine de üstüme kapanan hangi taş neyi örter
sokaklar hangi gülüşümden mustarip, bilmem
ama bilirdim uzun bir sayfada kara olmasam
ah! yine de unutulmuyor alınmış bir ah

IV.
boynumdan öpenlerin selamıyla bitirdim sözümü
oysa kimsenin sırrı yok
herkes kendi ömrüne recâ
avuç avuç gezer de bulamaz bir çıra
böylece bir kez daha ördüm duvarımı
bir kilit taşı tutuyor tüm sırrı, şimdi ağlasınlar
kimsenin su kadar mes’eli yok :
eğildim kuyuya, bir yudum dedim, herkes için
dedi : kan doluyum, sırrını verdin çünkü bana
keşke bir söz daha etseydin
belki şiir olur yazılırdım sana
ah! kalbim kir tuttukça kin döktüm

tanrım öldür!

Kemal Varol




Bıçağa Adanan Çocuk

akşamın ela perdesini aralayan
çocuklar erken büyür
erken büyüyen çocuklar
dağ ve namlulara inanırlar.
sıyırıp zehirli yılan gömleklerini
yoksulların göz hakkıyla bakarlar şehre.
eski kervanlardan rehin aldıkları çan sesleri
gelip geçer iki yanlarında akan iki mor nehirle.
akşamın ela perdesini aralayan
çocuklar çok geç anlarlar:
dünyada merhamet sözünü
miskal ile satarlar.
çünkü yazık ki artık
bin elin artığıdır dünya.


çünkü herkesin içinde
eksik bir yusuf vardır.
örtülü bir tabutla geçer
herkes herkesin içinden. 
bütün çocuklar başka bir
adla boğazlanır. âh ki
hüzünler evine asılır suretleri.
yani bazı çocuklar kuyuya düşer
o su artık içilmez olur
çocuklarla kapanan kuyu
elbette taşlanır.


eski bir yasin gecesi
diz çöküp okunur yas kitabı.
avuçtaki yeşil bene sığdırılan
abdal sırrı, o siyah sayfa
görülür: nasıl beter
nasıl mazlum, nasıl kin diliyle düğümlü.
diz çöküp okunur her gömlek:
çünkü kuyudur bazı çocukları söylemek


görmez kimse, göz göz olur insan.
toprağa sürtünen kadifelerin kahrıyla
üstüne dönen anahtarları haklı çıkartacak
bir maraz arar insan insanda.
görmez kimse, yol yol olur herkes.
kimse bilmez,  kuyuda
kim kimin incinme sesidir aslında.


çünkü
suyla dönen bakraç
taşlara çarpınca anlar:
herkesin içinde eksik bir yusuf vardır
çünkü
su ve ateş
kuyu ve dağ birdir:


bazı çocuklar kalır
bazı çocuklar bıçak içindir.


Kemal Varol

gözlerim uzak yollarda heves

                 n. gürbilek ve y. varol’a

canıma değen her sözden kara seyyâh ağrısıyla geçerim
uzun bir sıkıntı işte her akşam gidip geldiğim
oysa yataklardan geçerdim ben
hepaynıhikâyeyianlatankadınlardan
koynumda yıkanmış ırmaklar taht kurar
uzanıp üzgün aynalardan bakardım kendime:
evin küçük oğluymuşum bir zaman
bundanmış sokağa ve aşka çıkarılınca huysuzlanışım
bundanmış ve anlamam gerekmiyormuş:
şehrin alnında açılan ışıklar
kimlerin çocukluğuna değer
hangi nefsle aklanır ayrılığı hüner gibi yaşayanlar
bundanmış ve hep büyük konuşmak gerekmiş:
herkes gider ve düş evlerin küçük oğluna düşer

kapanır kapılar yüzüme, kaç yıl daha sabır kalırım
ince bahçeler, taş avlulardan geçer
ıssız kayalıklarda kötü sır kalırım
kendine enkaz insanlar bir tembih gibi bakar
unuturum çıkacağım sokakları, ömrümün tamamıdır bu
onca sözden, zamandan yadigârım,
bilmem kime kalırım..
soramam: eskiden dindiğim sarnıçlar neden şimdi kin
neden göğsümde bentlerden onca gürûh
soramam, kendime tanıdığım mehil biter
hangi gönle düşsem kapan dolanır ayaklarıma
çünkü ne kadar öpülse yine de kanar bazı yazgılar
bundanmış ve hep yemin konuşmak gerekmiş:
herkes gider ve yas evlerin küçük oğluna düşer

bir şarkı ağlar kahvelerde, her yaraya susarım
taşrada sıkıntıyla söylenince bazı sözler
patikalarda bırakırım canımın her yükünü, eve dönerim
kirpiklerimde pusu, kalbimde mushaf,
avuçlarımda eylül
kırılmış bir güz ayazı kime dönerim..
durmadan incinir çözülen saçlarda serinleyen elim
adım kötüye çıkar korkusuyla yaşanır akşamlar
nasıl unuturum çok önce kanımda yanan ateşi
acz içinde kalır esenliğim, ay ağlar pencerelerde
odalar bir pazar’a açarken perdelerini
gözlerim o uzak yollarda hep erken heves
bundanmış ve hep eczâ çıkarmış çağıltımın son kelâmı:
herkes gider ve evlerin küçük oğlu anneye kilit düşer

Kemal Varol

29 Mayıs 2013

Sahtiyan

1.
Zaplar taşar Dersim koyaklarından
selleri kadife uçları mermi
ve günahına emanet edilmiş çocukların
adağıdır mermi çekirdekleri


2.
hangi izini sürecek şimdi bu dolaşık kimlik?
feodal, ince bir dal gibi
bıyıklarıma tırmanan
kendine tutkun göllerin o yaman geyiği
gizinin ormanına vardıkça
bize kendini aralayan
avlardan, avcılardan artakalan sahtiyan
açıklar tarihin kefenlenmiş gizini, bundandır seyrekliği
geçer devran, geçer günler, geçer ömür elbet
dağa çıkmış bir şairim ben
ah! kimsenin görmediği


3.
gözlerim, o demir ayazı
eski söylencelerin kutlu demircileri
masalımın lanetiyle dövmüşler gözlerimin rengini
bin ırmakla su vermişler, buza kesmiş,
bir ayaz gibi, kelepçelemiş kendine ateşini
gözlerim, şimdi kör dinlemesi


bu yüzden bakışlarımda süreğen o anlam gerginliği
gözlerimin seyrekliği nefti


boynumdaki hamayılla birlikte, kanayan bir yaz ikindisi
on yıldan beri


dövmegüllerle alnıma nişan düşüren o aşiret töresi
tarihin önünde huzura çıkar sual eder hüviyetini
yüreğim kar altındadır
cehennemler göçebe
ve bedenim, o sınır iklimi
gün gelir açıklar kendini
zaten kim yazabilir ki sanayileşmekte olan bir toplumun bütün cehennemini


doğru okunmuşsa kitaplar -bir hayat, 'çok kişi' yaşanmışsa,
artık her çelişkide bir dram güzelliği, bir ağıttan silkinen tragedya
inceliği, bir yanımda o yaman geyik -ormansız gezdiremediğim-,
sonra mürekkep karanlığı -yazarken yalnızlığım-,
tenimde buram buram sahtiyan -artakalan avlardan, avcılardan-
ve kaşımın tetiğinde titreşip duran nişan


yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği


4.
susarsa dağ susar
intihar çağrışımlı uçurum - adımlarımızın çevresinde gezindiği
korkunun kuyu ağzı -, her kelam sessiz ustura - suskunlukların bilediği -
korkuyla andığımız koyaklar, mağaralar
sevmeye zaman bulamadığımız uçsuz bucaksız ova
sevdanı esirgediler bizden/ardımızda atlılar
yazla birlik başlardı kırların saltanatı, ömrümüzün nöbeti, ve jandarmalar
geri gelmiş çocukluğumuz gibiydi her şeye karşı duran evvelbahar
bir mevsimlik unutkanlıktır şimdi
bütün o gizli koyaklar,
mağaralar,
dağlar,
karanlıklar
karanlıklar


koca bir yaz korkusuz ve çocukça bir cigara içimi


5.
dağların kuytu tarihlerinde eşkıya künyeleri
her dağın bir duruşu vardır
asi gizleri, (unutulmuş, ya da kilitli)
bir ceylanlar tanır, bir göller, bir orman
tümünü kundaklamış sis
müfrezeler gibi akmış ovadan -bir kez bile ardına dönüp bakmadan-


elyazması sevdalarda artakalmış sahtiyan


6.
dağlardan öğrendiğim
sabrın bilgin duruşu
çetin yenilgilerden sonra benim olan yüreğim
yüreğim yani o mayın iklimi
korkusunda hudutların kanunu
kıblesinde senin o eşkıya suretin


7.
savrulan gençlik fotoğraflarında
şimdi birkaçı ölü
umudum rehinken
sevdalım rehin
ben nasıl bir rehin bedenin
gurbetinden sual ederim?


merak etme sen beni
iyiyim, iyiyim.


8.
kaldırıp başımızı okuduğumuz kitaplardan
birbirine değince gözlerimiz
değince gözlerimiz birbirine
okuduğumuzu anlardık
ya da her satır yerleşirdi şiirdeki yerine
kafamızda hiçbir belirsizlik kalmasın diye


elbet sığ yanlarım vardır benim de
işlemeye vakit bulamadığım, zamanın yetmediği
ya da başka şeyler
diyelim güneşle aramıza giren kara bulutlar gibi
şu mevsimsiz iklimler
yoksunsa küçük şeylerden, gündelik ayrıntılardan
hayatım ve şiirim
her sevdayı bir masal, her masalı bir destan
gibi yaşıyorsa yüreğim
gözlerimi sıklaştırıyorsa demir parmaklıkların gölgesi
duyarlığım mecbur geziniyordur şimdi
o mağrur dağ doruklarında
demek ki ne denli dirensek de sevgilim
tarihle yüzleşsek de
bitmeyecek bu kavga, bu feodal kasırga
demek ki
hükmü sürmektedir dağların coğrafyada
üzgün müyüm, dedin?
yoo, hayır merak etme sen beni


iyiyim, iyiyim.


9.
al yaramı bas bağrına
bilmem ki nasıl girilir bir mahpus toprağına
hangimiz dışardayız? -o da ayrı bir konu-
satırlarının arasında boş mermi kovanları dolaşmakta
tanırım sendeki bu hayın suskunluğu
bir aşiret çağrışımıdır başını önüne her eğişin
-kaldırdığında gözlerin bir başka-
her mektup yırtılmaktan zor kurtulmuş
her mektupta yarım kalmış binlerce şey
bana el uzatmakta
sanki iz sürmektesin göçebe geçmişinden, tarihin ivmesine
ve sanki der gibisin:
bin başlı, bin yanlışlı bir ejderhaydı mücadelemiz
yeniden ve yeniden geçirilecektir tarihin künyesine, mutlaka


şaşkın mıyım, dedin?
yoo, hayır merak etme sen beni
iyiyim, iyiyim.


doğu, bukağıdır cümle duyarlığımıza iyi bilirim.


10.
son mahpusluğum olacak bu, demiştin
bıyıklarını tararken çektirdiğin o resim
durmakta başucumda
-beni hayata karşı kollayan ömrümün son kalesi-
ve bu kez de ben sana
pek muhterem sevdiğim
şu fani suretimle
mahsus selam ederim


11.
(çelik kıvılcımlı atlılar geçiverdiler damarlarımdan nal seslerini bir ganimet gibi bırakıp,)


denizin sesiyle uyandım
bir yanım dağ rüzgârlarıyla terli -düşlerim-
bir yanım akdeniz kasırgası -o iklim-
mümkün mü? seni anımsadım elbet
daha doğrusu seninle uyandım
-doğunun o tütsülü soluğu, bir gece yarısı, Akdeniz'de, bir yaz dinlencesinde, uykumu bölerek, beni senin suretinle baş başa bıraktı.-


sabaha kadar uyuyamadım.


12.
sahiller boyu ay, gece yalnızlık
benzi solmuş sorular beynimin burgacında
ve bir şiir, bir dostun şiiri: "senin şakağına dayadığın tabanca
içinde büyüttüğün o gizli düşman
marksizmin yazılmamış bir sahifesi kadar kocaman
bir soru işareti kafamda"
soru işareti kafamda
bu şiirler, bu yaz, bu bitmemiş roman
yani bir eksikliğin söz konusu başarısı
kocaman yüreğimiz, kocaman ellerimiz, kocaman düşlerimizle
kurmaya çalıştığımız ilişkiler anlatısı
sonra adları kırbaçlanmış bilge kişiler
tarihin piçleri, marx, freud, nietzsche
ve şuramda o eski harf kalp ağrısı
ve soruyorum kendime
bir intihar cesaretiyle
nasıl inmişiz kendimize bir gece yarısı


ay battı batacak, deniz uykusuz
harmaniyemin etekleri dalga beyazı
aldırma be sevgilim! her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası


13.
olmamış, eksik kalmış, ertelenmiş
kaç yaz gecesi terli ırmaklar gibi
artık kavuşamaz kollarım
artık hiçbir yazın yüzüme koyamayacağı o eksilmiş şey
hangi ayın, hangi yıldızın aynasına sırlanmış
ben nerde bulacağım?


ömrümün son kalesi de düştü
kaç kez yaz geçti üzerinden
kaçları mahpus oldu
şimdi ben, günahına emanet edilmiş bir mermi çekirdeğiyim
nefti seyrekliğindedir gözlerim ve yüzümün bir yanı nemli sahtiyan
sen bakma bana, aldırma sevdiğim
boynumdaki hamayılla birlikte
ben on yıldır iyiyim, iyiyim.


Murathan Mungan




Bir Çocuk Sevdim

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen biraz gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca ve yalnızca duygularıyla soydu

Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemis yeni bir yol seçti

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti

Metin Altıok


Bir Annenin Notları

Çocuklar hayır diyebilmek
ölüme haksızlığa yokluğa
yasağa hayır demek

Kızım güzel şeyler istiyor ille güzel şeyler
oğlum ablasının çöreklerini
paylaşmak istiyor açlığıyla ve kuşlarla

Yok bilmiyorlar yoksul bilmiyorlar
Öğretiyorlar başka çocukların da dişleri olduğunu
elleri olduğunu
şekerlerle oyuncaklara

Kaçtıkça uykularım kitaplar arıyorum
büyüyen sorularına
İncirler neden yıkıntılarda büyür?
İncirler mi yıkar evleri
kök salıp mermerlere
yoksa yıkılmaz umutlar mı ballandırır incirleri
Boyna soruyorum kendime yazmadıklarını kitapların

Boyna soruyorum kendime
sırtımda ağırlaşan bir ölü gibi taşıyıp sıkıntımı
nasıl anlatmalı dünyayı
anlaması için çocukların

Sennur Sezer

27 Mayıs 2013

Çünkü Artık Mümkün Değil Aşk

Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Sisten bir kılıç kuşanmış şovalye yalnızlıkları
Aralıksız sonbahar, akşamın solgun dolunayında
Gecikmiş bir tren
Tek yolcusuyla giriyor İstanbul'a

Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Garda Attila İlhan'a benzeyen bir adam
Kendi mi içiyor rüzgâr mı
Belli değil sigarasını
Yakasında üşümüş zifiri bir karanfil
ne düşündüğü seçilmiyor

"Belki de rüya büfün umutlar"
Yasaklı bir şarkıcıdan
Kız Adil söylüyor gözyaşlarıyla
Karşılıksız hisler sokağında
Yanlış bir yağmurun iplerine dolaşmış
Kirpiklerinde kırılmış küçük yağmurlar, karanlıkta
Islığını kıssa çocukluğu ıpıssız kalıyor

Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Üzerinde zarif bir gökkuşağı
Yuttuğu denizi kusuyor boğulmuş bir martı
Düşürüp boynunu bir çöpçünün sıcak avucunda
Hayat affet! Kalbim hoş gör beni
Çünkü artık mümkün değil aşk
Çünkü artık mümkün değil şiir

Ali Asker Barut

Yazarken Bu Şiiri...

Son günlerde bir acaip halim.
Kaçtır fotoğrafların önünde buluyorum
Kendimi;
Sarayburnu...
Tam da vapur geçerken çekmişim bunu.
Turgayla Suatın üstünde
Kısa kol gömlek –
Eser denize sarkıtmış çıplak ayaklarını.

Ada’ya gitmiştik o yaz
Hep birlikte;
Fatoş bir atı uzun uzun sevmişti,
Ve şaşırdıkça şaşırmıştı,
Turgayın ağaçlar altında değişen
Göz rengine.

“Şiir, anımsama sanatı”
Demişti Suat,
Şimdi neden bilmem,
Yazarken bu şiiri ben,
Durmadan ağlamak geliyor içimden.

Ali Asker Barut

Bir gün yiter gider

Bir gün yiter gider
Evren gökyüzünde
Karda iz bırakmaz ışık
Bir gün yiter gider
Kapıları açmaya ve kapatmaya....

Güneşin tohumu çatlar sessizce
Bir gün başlar
Sis oyar tepeyi
Bir adam ırmağı iner
Gözlerinde karşılaşır bunlar senin
Günün içinde yiter gidersin
Şakıyarak ışığın yapraklarında
Çanlar çalar ötelerden
Her çağrı bir dalgadır
Her dalga gömülür çıkmamak üzere
Bir kımıltı...bir söz...buluta karşı ışık...
Güler ve saçlarını tararsın dalgın

Bir gün başlar ayaklarında
Adlarından başka şey değildir; el..aklık..saç..
Bu elin..bu aklığın... bu saçların..
Bu görülebilen ve yoklanabilen dışarı...
Bu içeri ve adsız olan
Aranır bizde el yordamıyla
İzleyip dilin yürüyüşünü
Geçerler bu imgeye gerdikleri köprüden
Parmaklar arasındaki ışık gibi kayarlar
Ellerimin arasında senin gibi
Ellerimle elin gibi sarılırlar birbirlerine

Bir gün başlar ve sözlerim
Sıcaklık zinciri ışık kabuğu
Bir gün başlar ağzında
Gözlerimizde yiten gün
Açılan gün gecemize..

Octavio Paz

Gitmekle Kalmak Arasında

Gitmekle kalmak arasında kıpırdamayan gün,
katı bir saydamlık kalıbı.

Hepsi görünüyor ve hiçbiri anlaşılamıyor,
ufuk dokunulamayacak bir yakınlık.

Masada kağıtlar, bir kitap, bir vazo:
nesneler dinlenmekte adlarının gölgesinde.

Damarlarımdaki kan giderek daha ağır yükseliyor
ve yineliyor inatçı hecesini şakaklarımda.

Işık kayıtsızca biçimini bozmakta
donuk duvarın, tarihi olmayan bir zaman.

Öğle sonrasının yayılışı; şimdiden bir körfez
usul dalgalanışı sarsmakta dünyayı.

Ne uykudayız, ne de uyanık:
biziz, başka bir şey değil işte.

An ayrılmakta kendi kendinden
ve duraksamaların oluşturduğu geçite dönüşmekte.

Octavio Paz
Çeviri: Ali Cengizkan

1 Ocak

Günün kapıları açılır
dilin kapıları gibi,
bilinmeyene.
Dün gece anlattın bana:
Yarın
imleri düşünmek zorunda olacağız,
görünümü çizmek, planı tasarlamak
çift katlı sayfası üzerine
kağıdın ve günün.
Yarın, yaratmak zorunda kalacağız,
yeniden
bu dünya gerçeğini.

Gözlerimi geç açtım.
Saniyenin bir anı için
Aztek'in duyumsadıklarını duyumsadım,
uzanıp beklerken
dağlık durunun kıvrımında
ufuktaki çatlaklar arasından
zamanın kesin olmayan dönüşünü.
Fakat hayır, yıl geri dönmüştü.
Bütün odayı doldurdu
ve bakışım neredeyse dokundu ona.
Zaman, bizden yardım almadan,
yerleştirmişti
tıpkı dünkü düzen içinde
boş cadde üzerine evleri,
evler üzerine karı
kar üzerine sessizliği.

Yanımdaydın,
hala uykuda.
Gün yaratmıştı seni
fakat henüz onaylamamıştın
gün tarafından yaratılmayı.
-Benim yaratılmamı da belki.
Bir başka gündeydin.

Yanımdaydın
ve gördüm seni, kar gibi,
görünüşler arasında uyuyan.
Zaman, bizden yardım almadan,
evleri yaratır, caddeleri ağaçları
uyuyan kadınları.

Gözlerini açtığında
yürüyeceğiz, bir kez daha,
saatler ve yarattığı şeyler arasında.
Görünüşler arasında yürüyeceğiz
zamana ve birleştirdiklerine tanık olacağız.
Belki günün kapılarını açacağız.
Ve sonra bilinmeyene gireceğiz.

Octavio Paz

Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri

Ben ki ömrübillah at görmemiş bir nalbant
Hiç bir yere çıkmayan
Bir sokak hüznü içimde, güpegündüz
Temmuz bitti, Ağustos ortasına geldik ne çabuk
Asfalt yolun dibinde açmış
Sapı ziftli o gelincik
Bilmeyecek ne var
Gün gibi yalnızlık
Hangi sokağa girsem
Sonunda, kendime çıkıyorum gene
Üzgün bir kuşla üzülen bir gökyüzü üstümde
Ağzımın kenarında
Yılların kırgınlığıyla dolu
Üsküdarca bir gülümseme
Geri verecekmiş gibi eski sevincimi
- Günde kim bilir kaç defa –
Ha doğdu ha doğacak
Diye diye beklediğim güneş
Karşılayabilir mi sahi
İçimdeki beklentimi
Ben ki ömrübillah at görmemiş bir nalbant
Bir ara bir sevdayla az kımıldanır gibi oldu kalbim
Gidip çarşıdan sulayacak bir çiçek satın aldım o zaman
- Ne içindi şimdi hatırlamam –
Yüzüm, ilk satırı çoktan unutulmuş
Bir kentin anı defteri
Rakı başında – istemem –
Anmayın bidaha denizi menizi.


Ali Asker Barut

Hiçliğin Tadı

Eskiden savaşçıydın, ey kasvetli ruh, heyhat,
Mahmuzuyla coştuğun o Umut, buna rağmen
Süvarin değil artık! Yat utanca düşmeden,
Ha bire tökezleyen zavallı ihtiyar at.

Kalbim, boyun ey, katlan; hayvanca uykuna yat.

Mağlup ve kötürüm ruh! Üçkâğıtçı ihtiyar,
Ne aşkın, ne savaşın tadı var senin için;
Hoşça kal boru sesi, ezgisi flütlerin!
Küskün bir kalbi artık ayartmayın, arzular!

Kokusunu kaybetti o güzelim ilkbahar!

Vücut nasıl donarsa içinde sonsuz karın,
Bak, her an, her saniye beni yutuyor Zaman;
Şu yuvarlak küreye bakıyorum yukardan,
Meraklısı değilim sefil sığınakların.

Ey çığ, al beni götür, içersinde karların!

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet

25 Mayıs 2013

Yol Sonunda Reddiye

Kimse ihtiyaç duymasaydı sevgiye
Güzel ve kısa anlardı. Yoksa hayalim,
Hayalimle mi dolmuştu billûr şişe?
Itır yok, şişe boş, hiçlik kasırgası;
Duygu tanımaz bir karayel işte...
Bir karayel bu şimdi kasıp kavuran,
Son yolculuğunda yürek kadırgası.
Suç onun, sevgiye ne gerek vardı...
Dost sesler mutluluktur ıtır dolu ve billûr,
Bir gün boşalır içi bir sesin, mâlum olur,
Artık kalbimiz kutup denizinde ve yalnız.
Tanrım suç kimindi, nerde hata yaptık?
Keşke sevgiye muhtaç olmasaydık...
İşte ama lâkin ricâ ederim fakat,
Şimdi asla ona gerek duymasaydık...
Ne kadar uzardı düşler, günlerse çok kısaydı
Olaylar geçip gitti, yüreğim yerinde saydı
Bir yere varamadı, ölümse arkasında,
Suç onda sevgiye ne gerek vardı?
Hep başka şartlar düşlerdi, bir de uzak iklimler
Gidenlerden güzel miydi gelen mevsimler?
Yolda düşüp kaldılar şimdi unuttum kimler,
Lütfen lâkin ama tekrar söylemeliyim,
Kimse sevgiye muhtaç olmasaydı.

Hüsrev Hatemi

Maktul Yürek

Keskin ağzından ayrılık kılıcının,
Yüreğimin yediği darbe,
Bu acının;
En uç örneğini bana tanıttı:
Neden kısas uygulandı ki yüreğime?
Ne suçtu ne de bir suça kanıttı,
Eski Dünya’nın ölümünü seyretmesi...

Yılları yele vermiş olması da belki
İkinci bir ağır suç sayılarak,
Nâhak yere zaman yargıcı,
Yüreğim için bu hükmü verdi.

Görmeden sevdiği kentler: Bağdat,
Saraybosna ve Priştine’nin
Harabolduğunu duymuştu
Kendini savunmaması bundandır...
Ben yirminci yüzyılı, bu sebeple
Yüreğimsiz bitiriyorum.

Hüsrev Hatemi

Bir Şiir Yazmak

Şiir aniden gelir
Mayısta yağan kar gibi,
Güneş çarpması ya da aşk gibi.

Yaşamınız boyunca beklemelisiniz
buzdağı üzerindeki kupkuru
kağıt tabakasında.

Bütün dünyanın üzerinde uçabilmelisiniz
transatlantik üstünden, evren üzerinden,
aşkın rüzgârlar üzerinden

Ve asla göremezsiniz onu bir düşte
ya da bir ılgımda
içinizde yanmıyorsa.

Sonra kaygan buzun dümen suyunda
onun apak hiçliğinden
filizlenir sözcükler.

Tüylerinizi diken diken ederek ve döne dura,
o savaşır gel-gitte ve taşır size
buzdağları ve denizin dibinden

bir şiiri içinde eriyinceye dek.

Blaga Dimitrova

Yıkılmış Enkaz

Yitirdim bana verilmiş olan gizi
Bilmiyorum artık ne yapacağım

Bir zaman bunun böyle gideceğine inandım
Ama artık öyle değil işte
Koşmak isteyen ama ayakları olmayan bir adam bu
Konuşmak isteyen ama başı olmayan bir kadın
Ağlamak için yalnızca gözleri olan bir çocuk

Yine de giderken görmüştüm seni
Çoktan uzaklaşmıştın
Bir trompet çalıyordu
Kalabalık haykırıyordu
Ve sen, ve sen dönmüyordun geri

Uzun bir yolumuz var daha, adım adım izleyeceğimiz
Birlikte yürüyeceğimiz adımla başlayacak

Parıldayan yüzünden nefret ediyorum
Bana uzattığın elden
Ve karnında da yaşlı görünüyorsun
Gittikçe bana benziyorsun

Hiçbir şey bulmuyorum ben dönüşümde
Hiçbir şey verilmedi bana
Her şey harcandı bitti

Gecede
Yıkılıp giden bir dekor parçası

1916

Pierre Reverdy
Çeviri: Kenan Hanok

At Avrat Silah

Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun
Sırtımdan kaç güneşi aşırtarak yürüdüm. Yok.
Damarlarımdaki alkolü kolonyayla sildim.
Yok. Yükseklik korkumu dirseğimle dürterek
Kentin bütün üstgeçitlerinden geçtim
Evlerde kabuk bağlayan yaralarımı dışarıda rüzgar örseliyor

Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun
Yok. Sevgilim. Olamadım. İçkilere daha bir dadandım.
1182734. Mesai saatlerinde aranılacak. Yok.
Artan her günüm sanki ölüme ekleniyor...

Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun
Kiraz dalına asılmış bir mendil gibi kaldım
bekliyorum tarihin kaçınılmaz fırsatlarını
Yok. Sevgilim. Duasız bir din arıyorum. Yok.
Leyli bir uyku. Alnı örselenmemiş bir insan
Gece yatıya gelen bir umut. Gündüz giden bir ehli müslüman
Yağıyorum durup durup bütün yağmurlarımı.

Türklerin anayurdundayım. Yalnızım. Alkol. Yok.
Savunduğum herşeyin savunmaya geçtiği. Tanrım.
Yok. Boğulsam cezir oluyor, yaşasam med.
Artık evcil olan kelimeler aranıyorum;
Oda. Pipo. Kitap. Çocuk. Ev. Aile. İş. Otobüs.
Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun

Ancak otuzüç gün üç gece ağlasam avunurum
Yok. Küçük Asya'dayım. Ninem Rum. Dedem Yüzbaşı.
Kanım A Rh pozitif. Çok bira içince negatifleşiyor.
Yok. Sevgilim. Bilemedim iki taşı çatıp bir yapı kurmayı.
Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun

Kanım çekiliyor dünyayı böyle düşündükçe
Yok. Sanki durup dururken saçlarım seyreliyor.
Sıcak oldu. Genleştim. Konformist filan oldum.
Yenik bir hayvan büyütüyorum koynumda. Yok.
Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun

At. Avrat. Ve silah. Su. Ateş. Ve toprak.
Bütün dinleri böyle kandırarak dinimi buldum
Öldüğüm gün davula üç kez vurulacak. Tören. Yok.
Kalbim. Bir ayrılığı çalıyor kampana. Tren.
Yok. Seni istasyonlarda kaç kere öptüğümü sayamıyorum.
Atım öldü. Avradım beni sevmiyor. Silahım suskun
365'le 35'in çarpımı neyse ona göre kurdum kendimi
Ondan ötesini ister eksilt ister çoğalt

Devrim misin nesin ver artık şu adresini. Yok.
İnkılap! İnkılap! İnkılap! İnkılap!

Ahmet Erhan

Güneş Saati

Bu nemli, bu bunaltıcı gecelerde, pencerenin
Önündeki dallardan bir kafes örerim kendime
Güneşli günlerde doğurmuş anam beni, neyleyim
Gökle denizin seviştiği yerlerde gün boyu
Bıkıp usanmadan bakmam için, evime mavinin
Bütün tonlarında perdeler astım sevdiğim
Gece, düşlerde sürdüreyim diye bu yolculuğu
Bir güneş saatiyim ben kendi halimce
Bir güne bakanım belki de, doğudan batıya dönerim
Alnı gökyüzüne dönük bir güneş çocuğu...
Bu karanlık, bu ıssız gecelerde
Yıldızları bir küpün içinde toplayasım gelir
Benim güneşim bir birikimdir belki de
Yıllarla, aylarla, günlerle açıklanabilir
Mutluluk; onun, onun gözünün içine bakmaktır sevdiğim
Onu bir simge kılmaktır, bir ad vermektir
Ben güneş dedim ona, sen su de, çiçek de
Aksın ömrün yeter ki doğayla birlikte...

Ahmet Erhan

Kalıt

Acım, beni bir gün boğabilir
Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun, saklayın onu ne olur.

Her insanın kendince bir tarihi vardır
Bir seyir defteri, ağaca atılan çentik belki
Hani bir gün dönülür de bir şeyler anımsanır.

Kimsesizim, dalsızım, duraksızım şimdi
Yaşamla aramda çözülmedik ne kaldı?
Bütün köprüler atılmış, yollar yokluğa çıkmıştır.

Yaralarımı sağaltacak söz nerde?
Bazı kitapların altı çizili yerlerinde mi?
Şimdi her çizgiye bir kan yolu yürümüştür.

Tanımlara sığmayan sözlerim varsa da
Bir gün, kendini deşen hançerden öte
Bir şey olmadığım nasılsa anlaşılır.

Şaire ölmek yaraşır, filiz sürerken şiirleri
Tufanların alıp götürdüğü bu toprakta bir tek
Birkaç sözcük mutlak kalacaktır.

Acım, beni bir gün, beni bir gün boğabilir
Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun, saklayın onu ne olur...


Ahmet Erhan

Kül Altındaki Kor

Gökteki bulutlar yüreğime yağıyor
Bende iki dünya çarpışıyor artık
Biri umutlu, devingen, gözüpekçe yaşıyor
Öbürü masallarda sarhoş ve ezik.

Toprağı avuçlarımda eliyorum usulca
Bir kum saati gibi akıyor ömrüm
Tükenecek bir gün o kumlar da, ey doğa
Tekrar doldurmak için kalacak mı

Güneş, daldan dala sıçrayarak yürüyor
Bir neden var mı mutlu olmamam için?
Daha ne kadar yaşadım ki şunun şurasında
Adını biliyor muyum bütün çiçeklerin?

Konuşturmayın beni, dilim sürçüyor
Alışkın değilim söz etmeye sevinçten, mutluluktan
Gideyim artık, kül atında kor gibi
Dursun onlar, dönüp üflerim bazen...


Ahmet Erhan

24 Mayıs 2013

İlk Vasiyet

-Oğlum Deniz'e-

1
Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgüsünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2
Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son iki hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3
Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cennet, cehennem, intihar

4
Gecenin son otobüsü
Hoşçakal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü..
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa

5
Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata'da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşların merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz...ölümde bile

6
Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teğelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarih olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...

Deniz...unutma adını

Ahmet Erhan

Karla Gelen

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.
nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla
sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu
yine de bir yarın… ilk o zaman anlamıştım
bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın
ve daha o geceden belliydi, aşkımızın
boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden
ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.

alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide
sulara düşmek bir ateşin ağzından,
yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında
ve ansızın çatlatabilmek zamanı
en ağır yerinden.

yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden
kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle,
beynindeki canavarı mı öpmüştük
kentin bütün “kitap yüklü merkepler”inin?”1
ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden
ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza.
görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü
ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
yerin altında artık bir aziz
kent maketi kurduğunu.

o gece ilk defa, aşkın bu kente
yenilmediği bir yerdi sokağımız.
ahlak masasına yatırılmış ömürlerden
çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden
ve bir gecede kimbilir kaç bin yıl yaşamıştık
unutulmuş bir uçurumu emzirirken.

lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde
kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi
ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan:
nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken.
gelişin çünkü kutsal bir okyanusu
yutmak istemesiydi iki küçük balığın;
kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü
yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.

sen beni tuzlar kadar sevmiştin,
ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş
sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara.
oysa bilirsin nicedir
bir yağmur bedduasıydı aşklar
ve her şey ne kadar da aşağılıktı.

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan,
kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin.
ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların
sözünü kesiyordu yüzün. bedenin dolusu
karadeniz kokuyordun… sendin elbet hayatın
altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında
kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu
tehlikeyle sıvayan kadın.

gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi?
salıncağa binmiş bir zerre gibi kimbilir
kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna.
ve yalnızca kellemi değil, bütün bir
bedenimi almıştım koltuğumun altına.
donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü
“böyle olmalıydı ve oldu işte.” 2

tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için
elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin.
bütün avcıları peşine takacak kadar
çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı
serüvenler getirmiştin. ve nasıl da kalabalıktın
bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin,
bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna
kapıda kalıyordu yine de bir yarın.

belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini,
kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente
yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı
kalmasın diye eyleminden…

o gece anlamıştım: her yerinden yüreği
taşan bir kadındır bir şaire gereken;
bir karla gelendir, bir kardelen.

Devrim Murat Dirlikyapan

Batık Gemi

Batık bir gemi yüküyüm dalgıçları bekleyen
Bir dalgın dalganın elinde sürüm sürüm inleyen kim
Toprak çatlar çatışmalarda kahrından, dağlar sığınılmaz
Olur ayazına sığılmaz, buzuna ve yalnızlığına, artık kız
Kaçırmıyor delikanlılar al atlara binip naralarıyla
Kaçıyor akpak kızlar bir bir ellerden başka yataklara
Giden gelmiyor bu ne biçim iştir içli şarkılar dinlenmiyor
Pencere camları kirlenir kimse oturmuyor mu burda denir
Balkonlara su dökün de serinlesin biraz yandık kavrulduk
Her şey ateş pahası el yakıyor fiyatlar beyim
Kimse yok mu evladım aşağıda, oynasana biraz daha
Sular kesilmiş anne, hani yıkanacaktık hepimiz
Suya yazdım adını senin, denize kavuşacaksın ve orada
Batık bir gemi seni bekliyor içini açmış da sana
Bu filo buradan geçmeyecek ve bu kadınlar bu evleri
Boyamayacak, bu sokağın da ahlakı var ister inanın
İster inanmayın, bu sokağın da ahını alacaksınız
Vurguna dikkat edin vurgun yemiş adamlar çoğalıyor

Gültekin Emre


Bahtsız Deve, Çöl ve Kutup Ayısı

Kendime ilân ettiğim savaşta otuzdört yıl devrildi
Devirdim düşlerime bahşedilen çamları da
Niçin bütün güzel kadınları seviyorum ama birine aşığım?
Ah bu yanıtsızlık belki ömrümün nişânesi
Sayım yapıldı: Düşlerinden bir adım geridesin
 ve ömür böyle bitebilir
Aşk böyle sona erebilir,
 nasılsa alışıldı bir mevsimin henüz tamamlanmadan elvedasına


İklim böyleymiş, külâhıma anlat, güya bahanesi de hazır
 şarabı devirmenin
Oysa seninle her an karşılaşmanın o çıldırtan şarkısı
 çalınıyor kalbimde, yapayalnızım, bunu anlayacak kadar uzaktan dinliyorsun

Hayat bütün bağlılıkları bir yere bağlamış
öyle hissediyorum ellerini her gördüğümde
Nerdeyse tutacağım, şimdi kıyamet kopacak, çıldıracaksın
Çantan başıma inecek, fırlayıp gideceksin kendi gökyüzüne
bütün fallar boşuna bakılmış olacak


Ah içimde ukde kalır bu şaşkın skandal
Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
 artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler


Buyrun savcı bey, ilişikte belgesi de var, ilk kez burada itiraf ediyorum
O aşkı ilk ben yaraladım,
sonra bütün merdivenler kendi kendine yuvarlandı cehenneme
Evet savcı bey, çıkmazdayım, iyi bildiniz, bu da eksik kalmasın iddianamede
Hayat bazen çölde başlar, yamuk bir hörgüçte donakalır aşkın geleceği

Cihan Oğuz

Milenyumun İlk Özeti

Şairlerin yağmuru es geçtiği yıllardayız
Tosbağa meraklısı diye ti' ye alınanlar birer galip sayılır mağlup
Çocukların adlarını nüfus kütüklerinden silmek üzereyiz 
Damla
Çağla
Nehir
Bulut
Yok artık, hiç olmayacak uzun bir zaman 

Aşklar zaten birer cirit oyunuydu
Kimse duramıyor azgın atın üzerinde 

Herkes birbirine borçlu
Bir cebinden umut eksilten
Ötekine hüzün depoluyor anında

Yaşı yirmiye varan efor testinden yenik çıkıyor
Kırkı geçen biraz ' eski tüfek ', dayanıyor ayrılıklara 

Kapanın elinde kalıyor hayat, keşke biraz ağlayabilsek
Ama oyuncağımız kırıldığı için değil, kalbimize 

Kopasıca dilimizi biraz olsun tutup susabilsek
Belki yeni sözler birikecek hikâyemizde 

Birinci sınıf vatandaşız kapana kısılan fareler cumhuriyetinde
Nasılsa sınıf farkı da kalmadı, hepimiz dipteyiz. 

Batık bankadan parasını kurtaran en kahraman
Kredi kartının asgari tutarını ödeyen cengâver 

Dağınık bir yazboza benziyor ömrümüz
Ne zaman bir araya gelir parçalar
Nasıl kavuşur ırmak denize
Bütün feylesoflar bu muammanın peşinde
Olsaydı keşke gökyüzüne sırtını döneceğine 

Artık bizden geçti mi, yoksa bir bulutun arkasında mı saklı kaldı hayat
Bilmiyorum, bilmiyoruz, kimse bilmeyecek
Ama öyle bir bilmeceye dönecek ki insan
Yüzyıl daha soluk alacağız kendini keşfettiği yerde

Cihan OĞUZ

22 Mayıs 2013

metalik gri



Yorgundum, 
yorgunluk maskesi takmıştım, 
zaten yorgun suratıma
vesikalık resmime bıyık çizip, 
seyretmiştim altı çarpı sekiz halimi
çizgilerine aldırmadığım avcumda
çizgileri olmayan yüzüm konuşmadı, 
konacak yer bulamadı besbelli
gönül kuşum hayatsız ağaçlarda

onlar yakılmayı bekledi, 
ben yanmayı
onlar ufaladı fotoğraflarını, 
ben mendil cebimde sakladım
ve sakladıklarımla saklandım

neden sonra bu şiiri yazdım, 
sonra neden bu şiiri yazdım
bilmiyorum

çünkü yorgundum, 
çünkü yorgunluğumu kendime uşak tutmuştum
çünkü gözlerimde bir ırmak kurudu
çocukluğuma dair bir yara buldum dizimde, 
çünkü bu eski bir hikayeydi
çünkü yorgundum

yorgundum lakin bezgin değil, 
galip veya mağlup değil, 
alim ve cahil değil
hiçliğe bağlanmamıştım, 
dünyaya da

yorgunluğumu alıp götürecek bir ilaç bulmuştum, 
yutmadım!
susmuştum içtenliğimle
beni konuşturacak biri çıksın diye, 
dualar okumuştum

yorgunsam da bildiğiniz yorgunluklardan değil, 
yine de büsbütün yabancı değilim size
diyeceğim o ki yorgunum, 
beni zehirlerinize karşı koruyan bu
ve beni size karşı zehirleyen

madem adımı yazdım durmak yakışmaz, 
durmak başkalarının ilacıdır zaten
durup bakarlar durduramadıkları hayata
ben ki zaten yorgunum, 
ve etrafımda zaten bilinen yalanlar…

suavi kemal yazgıç

Ömüryiyen

Nasıl bir hırsla çıktıysam o mahşeri kıtlıktan
Lanetlenmiş bir obur oluverdim sonunda
Her şeyi rüzgâr hızıyla tüketebilirim 
Hayalleri, umutları, ütopyaları
Olmamış sayabilirim bir anda
Yüzüm asitlerle yıkandıkça matlaştı 
Nefretimin aynasına dönüştü zihnim
Öfkemin salyasından serumlarla doyup
Kahrettiğim her şeyin donuna girdim
Hazlar acılar gündelik maskem oldu
Bazen iskeletimle bazen gölgemle
Bazen hıçkırığımla dans edebilirim
Hıncım bile zarifleşti zamanla
Duygusu belirsiz huylar edindim
Tükettim eski dostlarımı bir bir
Yenileri habersizce aldı yerlerini
Sıradan bir veda töreni buluşmalarım
Anılarını kemiren âşığa döndüm
Çocuklarını yutan devrime
Nehirleri kurutan güneşe
Taşkınsız yağmayan yağmura
Kayboldu ruhumdaki esirgeyen yas
Güdüler kulumken efendim oldu
Sözüm el sözü gibi geliyor bana
Bu halime bir de sağırlık ekledim
Bunlarla bir olup geçtim karşıma

Düştükçe büyüyen çığ gibiyim bu gidişle
Bir gün benden bir nem bile kalmaz dünyaya

Mahmut TEMİZYÜREK

Ağrı

Kendime bir doğum günü hediyesi

Can evim ağrımıyor aşikâre
Ben uyanınca hayat uyanıyor
...Ona uyuyor rüya...
Her şekli alıyor toprak
çeşit çeşit, renk renk, kat kat...
ekmek, pasta, çörek...ismim tek
Bir kelime...daha demin
Bedenimi zapt eden âraz
Durmuyor zaman iki ayrı oda içinde

Kapılarla dolu kuş evim...iç içe

Büyük...firar başlamıyor yine de
Ben yürüyünce su yürüyor
...Ona uyuyor hayat...
Kök, dal, yaprak kardeş oluyor
Bir anda saplanıyor gece içime
Daha demin...bir isim...o yana
Yüzüm bu yana sürükleniyor
Uzakta, katı, donuk, sarı a ğ a ç
i s m i m... toplanıyor oradan oraya

Can evim ağrımıyor aşikâre!...Hayat!..
Ben uyanınca, rüya ona uyuyor, derinde
Tek bir 'kelime'...yüzüm sığmıyor içine

Osman Hakan A.

Tufan Sonrası

Tufan anısı yatışır yatışmaz,
Bir tavşan, evliya otları, kıpır kıpır çan çiçekleri içinde
durdu, gökkuşağına yakardı örümceğin ağları arasından.
O güzelim taşlar, saklanan – bakıp duran çiçekleri daha şimdiden.
Pis ana sokakta kasap tezgâhları kuruldu; bakır oymaları gibi
yukarıya kat kat yığılmış denize çektiler kayıkları.
Kan aktı. Mavi Sakal’ın orda, – Tanrının mührüyle camları sararttığı
cambazhanelerde, mezbahalarda, Süt ve kan aktılar.
Kunduzlar yuva kurdu hep. “Fincanlar” tüttü kahvehanelerde.
Daha suları damlayan büyük cam evde eşsiz görüntülere baktı
yaslı çocuklar.
Bir kapı çarptı; köy alanında çocuk savurdu kollarını şakır
şakır sağanak altında, – fırıldaklar ve çan kuleleri tepesinde
bütün yel horozları oyunu anladılar.
Bayan Alplere bir piyano yerleştirdi. Ayin ve ilk “bağlaşım”lar
yüz binlerce sunağında kutlandı katedral’in.
Kervanlar yola düzüldü. Allak bullak olmuş kutup gecesiyle
buzlar içinde kuruldu Splandid- Otel.
O günden beri, keki çöllerinde cıvıldaşan çakalları işitti
ay – ve tahta kunduralı çoban şiirlerini, meyve bahçelerinde
gıcırdayan. Sonra tomurcuklanmış mor ulu ormanda Eucharis
baharın geldiğini söyledi bana.
Fışkır ey göl; köpük, köprülerden ak, ormanlar üzerinden aş;
-karaçuhalar, erganunlar, şimşekler, gök gürültüleri, yükselin,
yürüyün; -sular ve hüzünler, yükselin, getirin tufanları yeniden.
Çünkü onlar dağılan bir can sıkıntısı ki… -Ah güzelim taşlar,
gömülen; o açılmış çiçekler! – Ve Ece, gömleği içinde korları
ateşleyen Büyücü Kadın bildiğini hiçbir zaman anlatmak
istemeyecek bize.

Arthur Rimbaud

şizofren

kuzum
bir akıl hastasıyım ben
hem de en güzelinden
şizofren
yaprakların rüzgarla sevişirken
çıkardığı sesleri çığlık bilmem
her bakıştan kamyonlar yüklü
anlamlar çıkarmam
bu yüzden
ve seccadem
burnumdan öperken
ben
yatağımda bulunurum sayıklarken

tırnaklarım kenarlarına kadar çıplak
parmaklarım toğrağa kök besleyen bir çocuk
yaşarken mumyalanmak gibi bazen
çarpan bir kalbim varken hala
üstüme çöreklenen şizofren

sabahı zor eden bir aşık gibi
dillerim
ellerim çenesi düşmüş bir adam
dudak dudağa iki kadından başka
bir hiç şimdi güvercinler

ilmik ilmik uzun bir rüya
ışıklı kalabalık ve panayırlı bir cadde
şimdi gözlerim
ne de olmasa her şey bambaşka
ne de olsa şizofren  


Müşir Fuat

Gerginlik

Engellenemez bir yakınlaşmadır gece başladığında
Şiire doğru sesim sesime doğru şiir
Tüm kazanımlara rağmen sözde mesafesizliklerin adamı
Bu dört odacıklı maviliğim eğrilmiştir

Fark ettim
Sana verdiğim değeri karşılamıyor bana verdiğin değer
Aksini ispata hangi laboratuar cesaret eder

Çelişkiden doğardı ya hani yepyeni ürünler
Ex oldu, cenin sakıt bu sefer

Rüzgarı arkasına alıp raylarda kayan tren
Bunu bilemedin bunu bilmiyorsun bunu bilemeyeceksin
Hüzne fren umuda fren sevince fren

Haksızlıksa, hakkımdır tüketmek bu zehirli içkiyi
Sanmıyorum yoktur yaşamışlığın bu safran çelişkiyi

En azından son bir şiirdir bana verdiğin
Acıya da şiire de teşekkürler

Bunun içtenliğine inanırım bu adamın da bunun da
Son oyun yarım kaldı çoktan kapandı perdeler
Kabullendim yenilgiyi ama sen bitiktin birader


Müşir Fuat


Fatih'e Döktüğüm İçimdir

Sana bir kötü bir de beter haberlerim var fa
Yetmezmiş gibi kızın burcu akrep olması
Bak buna ister inan ister mendilini çıkar hüngür
Sevdiği de olması cabası
Ağırdan alması ondan imiş
Bir düşünsünmüş
Şak diye aklına nasıl gelsinmiş
Nereye dökülür kızılırmak
Israr ettim çayı bitirsin de kalksın için
Yok babam
gözü garsonun papyonunda
Garsonla kaş göz edip kitlettim kapıları
Dedim ulan boşaltın türkiyeyi
Sevgilimle yalnız
Sevgilimle özel konuşacaklarım var
Açmadığım konu kalmadı kıza
Dedim sana erguvani tişörtler beğenirim
Ünaytıd kalırsdan ya da nayktan falan
Dedim konversten ayakkabı alırım sana
Dedim teleferiğe bindiririm seni maçkada
Yok babam
kızın gözü garsonda
Papyonunda mor papyonunda kadife
Sonra sevgili şeytan kap dedi kızı
Sinek kızı al çık hiltonun en tepesine
En aşikar yerine
en civcivli saatinde nişantaşında
Kendini boşluğa bırakmakla tehdit et
Olmadı kızı aşağı atmaya çalış
valla dişli çıktı taze
laflar etti boyundan büyük
neye yalan söyleyim ödüm bokuma karıştı
dedim kızım bak şair sevgilisi olucaksın
sana kasideler dizicem
uyaklı muyaklı mısralar döşeyeceğim
seni allı pullu bir imge yapcam daha ne
allandıracam seni ballandıracam
ı ı billahi yok fa
kızın dediği dedik
papyon da papyon
şeytan da sustu
tık yok şerefsizde
çelişkili konuşuyor
meçhul ve karanlık bir yerden
susuzluğunu gideren bir gül gibi kız
rastgele kapıp şimdi bir çalgı
kendiliksizce kopmuş sen san bir çağla
bana kalırsa
-ki bana kalacak belli-
bir de gözlerinin ağzı aranmalı hin
bakışı ey göğe möğe eşit
gök olmasa da olur ama sen
kaç gök edersin üst üste bil
zorlasak kaç isyan çıkar fikrinden
işte bundan ve bir sürü sudan bahaneden
seni kıskıvrak ele geçirmek gerek
bir çiçekle tehdit etmek gerek
arkam güçlü karanlık elimde koz
sen bulursan kendini
birden
bire
benlen sar
benlen maş
benlen do
benlen laş
gidi gecenin en yarısı bize
mavi tonda görünen peri
ne anasının gözüsün sen sıvış
kırpılı kalsın o en solundaki göz
üstüm başım leş gibi sen koksun
kim korkar o şen kahkahadan o şuh
bu arada şahsen ben korkarım
akrepsi adımlarında zehir
ne yap et bir yol aklımı çel
beni koynuna al nüfusuna geçir
ben allem eder kallem eder
saçlarını sabunlar sırtını keselerim
öyle dilrübasın öyle dil-sitansın
ki gör sana hangi eki getirsem
cuk diye oturur bak
desem ki bir afetsin
desem ki fitne fesatsın
göstere göstere yanlarımdan
içler çekerek geçtiğini tüm elalem biliyor
dedikodumuzla içiyorlar ikindi çaylarını
evde kalmış iktisatçı kızlar
evladına öğüt verirken baba
üşenmiyor bizi örnek vermeye
yeni çiçeklenen erik ağaçları
sonra fistanlarında kıyasıya
böğürtlen ezen gelinler de
bitiyor o iç burkan salnışına
sanki bir su testisi sol da sol omzunda yüklü
altında eziliyorsun sana göz koymuş göklerin
sanki bir limon yaprağı sana hükmedebilir
sanki içimden taze kemiklerine ilişmek geçiyor
sanki kanına girmek için bir bakır sofrasın da
annen sen henüz bir gülken iskenderun’da
gezme derdi her dikenlikte
sen de biliyorsun hadi ordan
ama ağzın sıkı laf çıkmaz senden
biliyorsun ki bahsedilince akar akmaz sulardan
konu dönüp dolaşıp
uzayan da uzayan saçlarına geliyor
saçların ki bu aralar ani bir kararla küt
sensin ey bize dargın kalmayı başaran ahu
sensin ey kıyısında tekneleri kararsız bırakan su
ay ay ay
ey serin yerlerini paylaşmakta cimri
ey ellerini avuçlamak için her zaman daha erken
ey hep bir gören olur yerlerde dolaşan
yaltaklanmamızı nazıyla boşa çıkaran körpe
dibini göster biz de bilelim kuzum
nedir seni böyle sırlandıran renk
seni bir içim su kılan kimya


Taha Ayar



Piyadenin Şarkısı

Bağışla piyade
Düşünmeden öylece:
Yürüyoruz her an,
Kızıştığında yer yüzünde bahar.
Yanlış adımla,
Ve kaçışı olmayan, basamaklarda kararsız...
Yalnızca beyaz söğütler,
Gibi beyaz kız kardeşlerin, bakakalır ardından.

İnanma havalara,
Aralıksız yağar yağmurlar.
İnanma piyade,
Söylenir hep, o yüreklendirici şarkılar
İnanma, inanma
Bahçelerde bülbüller çığlık çığlığa
Sürüyor hala, hayatın ölümle hesaplaşması.

Zaman bize öğretiyor:
Devam ediyorsa hayat, açık kalmalı kapılar...
Yoldaşım, dostum.
İşte tamamıyla cazip bir görev sana:
Daima gezeceksin yollarda,
Ve sadece bir şey ayıracak seni uykundan:
Neye yürüyoruz durmadan,
Kızıştığında yeryüzünde bahar?

Nereye yürüyoruz durmadan,
Kızıştığında yeryüzünde bahar?

Bulat Şalvoviç Okucava
Rusça aslından çeviren: Bora Aras

21 Mayıs 2013

Başka

I.

şunlar:
yaramaz uçurtmalar -göğe dadanmış-
gri kitapların kirli bilgileri
kız çocuklarının bize inanılmaz gelen elleri
sonra neler bil bakalım:
kova burcu bir abla -gerçek-
kaybeden ödesin bahisleri
meraklısına ölünç dersleri yazısı


kamburum ve bunlar bana yetebilirdi
balıklarla dertleşmek için bile belki
onun annem oluşu, haylanıp adam oluşu şairin,
bir esrik vakitte tenin kor oluşu
sonra dünyanın ve içindekilerin
beyaz bir defterde -evet-
beyaz bir nokta oluşu
için bile belki
HAYY

nedense bu kapıdan bir kez girmiş gibiyim
kalabalık taşıtların, çılgın seyirlerin
çılgınlık nöbetlerinin arasında birden
nereye baksam telaş
git kendinle kal
git kan
küçükken şarap yapılamayan üzümlerin sahibi
bir gümüş kaşıkla kurcalamıştı kalbimi

beni görmeliydiniz
dişlerimi dayamışken bir pınara
derin mavi müzik berkitirken içimi
sürerken zihnimi satranç tahtası zannedip tunç taşları
nereye nereye nereye
işte bir adam işte bir adam işte bir adam
diyerek işaretliyorum bu resmi -olabilir-
ama asılsız bir habere inanırken görmelisiniz
siz beni

beni siz yağmurun altına saklandığım 
o kümbetli sokakta bulmuştunuz
kazanmak için oynanmayan bir oyuna benzetmekle
savunabilirdim nisanı, oysa nisan
benim için karabasan ve cinler
parmağında olanla olmayanı ayıran
çünkü gece yıldızlarıyla tutuşuyor
ilk ezanı duyuyorum o meraklı müezzin
bense çalışkan kaslarımla abanıyorum iki kişilik tarihime

bir hayalet oturmuş yüreğini döküyor gibi
susmalar beklenmeli bu tarihten
olabilecek güzler için odun toplamalı
baharda çeteler, şenlik ateşleri

heyya! işte gelenin gelişi ve yitirişlerle
dokundu elbisem
ne yapsam yok bir şey sızıyor ağzımdan
usandım korkuyu -bir silah imiş-
taşımaktan sadağımda

II.
biliyorum, şarkı bitti: kuş öldü
kahır dolu bir balkonda indin sen atından
kendim için bense tanımadığım bir odada
yüzüğümdeki yalnızlığı içtim
yenik ama onurlu bir sultan değilim oysa ilerde,
gözlerimi kullanarak baktığım yerde
kamaşan ırmaklar var
yeniden ve en güzelinden: aşk
böyle diyor insanlar, değil oysa dipte,
derinlerde bir koroya yaslıyorum kulağımı:
özlemek

İsmail Kılıçarslan