Furuğ Ferruhzad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Furuğ Ferruhzad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2026

SONRALARI

bir gün benim de ölümüm gelir çatar
ışıklarında bir bahar gününün
tozlu dumanlı bir kışın ya da
haykırışsız şevksiz bir güzün

bir gün benim de ölümüm gelir çatar
birinde bu acı ya da tatlı günlerin
başka günler gibi boş bir günde
gölgesinde bugünün, ayrı günlerin

yanaklarım soğuk mermer
gözlerim karanlık dalanlara dönecek
ben boşalacağım acıdan haykırıştan
ansızın bir uyku beni çalacak

şiirin büyüsünden habersiz ellerim
defterim üzerine usulca süzülür
anımsarım ellerimde benim
bir zamanlar yalazlanırdı şiir

toprak her an beni kendine çağırır
gömsünler beni diye yoldan gelirler
mezarıma bir dal çiçek bırakırlar
ah belki yarı gece o sevgililer

benim hayatımın karanlık perdeleri
benden sonra her biri bir yöne çekilir
benim kağıtlarım ve defterlerim üstünde
tanımadık gözler süzülür

küçük odama adım atar
benden sonra anılarımdan habersiz biri
bağrımda ayna durur
bir tarak bir tel saç bir elin izi

kendimden ürkerim kalırım,
benden arda kalan her şey dağılır
ruhum bir kayığın yelkeni gibi
ufuklarda uzaklaşır, saklanır

günler, haftalar, aylar
birbiri ardınca hızla geçer
dalıp durur yollara senin
gözlerin mektubu bekler

benim soğuk vücudumu ancak
bağrına basmıştır toprak
benim kalbim çürür orada, sensiz
senin kalbinin çarpmasından uzak

sonraları ben adımı yağmur ve rüzgâr
usulca taşın yüzünden yıkayacak
mezarım adsız kalacak yol kenarında
arın, ayıbın söylencesinden uzak.

Furuğ Ferruhzad
-Yaralarım Aşktandır-

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

19 Mayıs 2022

Füruğ Ferruhzad'dan babasına mektup: Mezarında yatan biri gibi yalnızım

Çarşamba, 2 Ocak 1957

Sayın babacığım, umarım iyisinizdir. Muhakkak size uzun bir süredir mektup yazamadığım için incinmiş ve sizi sevmediğimi düşünmüşsünüzdür, ama bu doğru değil. Ben hep size mektup yazıp, sizinle dertleşmek istiyordum. Ama ne zaman mektup yazmağa niyetlensem, kendi kendime soruyorum ne yazayım, sizinle benim aramda oluşan bu arayı ne ile kapatabilirim diye. Ben iyiyim, sağlığım yerinde, siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz diye yazmayı sevmiyordum. Tüm yaşamımı, duygularımı, acılarımı ve mutsuzluklarımı size yazmak istiyordum, yazamıyordum ve hâlâ da yazamıyorum, bizim düşünce yapılarımızın temelleri, tüm koşulları ile farklı olan iki değişik zaman ve toplumda olduğundan, nasıl aramızda uyuşup anlaşma havası yaratabiliriz ki? Söyleyeceklerimin hepsini söyleyecek olsam, bir kitap yazmam gerekir ve sözlerimin sizi üzeceğinden korkuyorum, size hoş gelmemesinden. Ancak, bu sözler içimde durduğu sürece ben de memnun ve rahat olmayacağım. Ve sizi gördüğümde kendim olmak istiyorum, gülmeyen, konuşmayan, bir köşeye sinip çöken biri değil. Benim büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır, hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, ve aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim, işte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans meclislerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla, kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım, bir ipekböceği gibi kendi kozamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranır büyürdüm ve hayatım sona ererdi. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş yüzünden başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup bir gün de bu dünyadan çekip giden ve artlarında herhangi bir iz bırakmayan yüzbinlerce insan gibi yaşayamam. Bende bu duygu var, fakat şimdiye kadar yaptıklarımın tümü doğrudur ve kimse buna itiraz edemez demiyorum. Hayır, yaşamım boyunca birçok hatalar yaptığımı kendim de biliyorum. Ama kim tüm yaşamı boyunca yaptıklarının, düşündüklerinin ve davrandıklarının doğru olduğunu söyleyebilir? Şairin dediği gibi: Bu dünyada yaşam iki olmalı / biri deneyim kazanmak / diğeri deneyimleri kullanmak için. Ben kötü bir kız değilim ve asla ailemin utancına neden olmak istemedim. Şayet ben bu yola adım atmışsam, ailemin benimle gurur duyması içindi, hâlâ da Öyle ve eminim bir gün gayeme ulaşacağım. Ancak hiçbir zaman ve hiçbir yerde rahat edemediysem, sözlerimi söylemek için hiçbir zaman ağzımı açamadıysam, kendimi size ve başkalarına tanıtamadıysam ne yapabilirdim? Anımsıyorum da, ben evde felsefe kitapları okuduğumda ve edebiyat fakültesi felsefe hocası ile oturup saatlerce Doğu felsefesi üzerine tartıştığımda, siz benim hakkımda fikir yürütürdünüz; ben aptal bir kızmışım ve saçma sapan dergileri okuduğumdan kafam bozulmuşmuş. İşte o zamanlar ezilirdim, evde bu denli yabancı olduğumdan gözlerim dolardı, sesimi kesip susmağa ve kimse ile uğraşmamağa çalışırdım veya buna benzer binlerce başka olay ki kendi başına belki o denli önemli değildirler, fakat her biri bir insanı yıkıp dağıtmak için yeterlidir. Konuşmak istersem çok şeyleri anlatmalıyım. İlkin de sizden başlamalıyım, sevgisi ile bizi kendine doğru çekebilecek ve bize yol gösterebilecek biri. Ancak o, sertliği ile bizi korkutuyordu, bu ise bizim kendimize sığınmamıza, küçücük beyinlerimizle yaşamın büyük sorunlarını çözmeğe çalışmamıza neden oluyor, çok defa da hata yapmamıza yol açıyordu. Anımsıyorum, arada bir bize öğüt vermek isterdiniz, fakat siz konuşmaya gereksinim duyduğunuz zaman, biz dinlemeğe hazır olmazdık. Koşulların ve ondan daha önemli olan bizim moralimizin sizin öğütlerinizi anlayıp kabul edebilmek için elverişli olup olmadığına bakmazdınız. Birini yataktan, diğerini yemek masasından kaldırır, okumaya dalmış bir üçüncüsünü çağırır ve pat diye öğütlere başlardınız, her zaman çatık kaşlar ve öne eğilmiş bir kafa ile. Sanki siz korkardınız, bizim gözlerimize bakar ve bize gülümserseniz biz sizin sevginizi ve duygularınızın inceliğini anlarız da bu sizin için çok kötü olur diye, sonraları bizi artık sizden korkmaya, size uymaya mecbur edemezsiniz diye. Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize hararetli hararetli öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olurdum; veya tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar size gelip ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkar ve sizinle bir yabancı olduğumuz duygusuna kapılırdım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantımı, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü ile her şeyim gizlice.

Neden beni adam yerine koymuyor ve neden evden kaçmaya zorluyordunuz, ben bir uyurgezer gibi nerede olduğumu, ne yaptığımı ve kiminle konuştuğumu bilmez hale geleyim diye mi? Neden arkadaşlarımı eve getirmekten ve iyi mi kötü mü oldukları konusunda beni ikaz edip bana yardım edesiniz diye sizinle tanıştırmaktan çekinirdim? Ama şimdi neden buraya geldim, ve neden açlık, avarelik, bin bir sıkıntıya katlanıyorum? Aslında ben evi seviyorum. Sabahtan akşama caddelerde aylak aylak dolaşmak ve her önüme gelenle konuşmanın verdiği ruhsal sıkıntıya katlanmak istemiyordum. Sırf evde yabancı olduğum için, kendimi tanıtamadığım ve rahat olamadığım için, kalkıp buraya geldim. Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz işte bu özgürlüktü ve ben sizden gizli olarak onu elde etmek istiyordum, bu nedenle de hatalar yapıyordum. Halbuki bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. Şimdi buradayım. Ama kim benim bir gece olsun dışarıda yattığımı söyleyebilir? Hayır kimse. Ben sabahtan akşama odamdayım ve kendi işimle uğraşıyorum, dışarı çıkmayı da pek sevmiyorum… Masası başında oturup okuyan, şiir yazan ve düşünen bir kadınım. Neden? Çünkü kendime ait olduğumu biliyorum. Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap veya bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum, bundan sonra yapabileceğim hatalar için kendimi affetmem. Halbuki kendi kendime geçmiş hakkında düşündüğümde, asla kendimi suçlu hissetmiyorum, başkalarını benim hatalarımın nedeni olarak görüyorum. Ne yazık ki her şeyi söyleyemiyorum. Şayet bana izin verseydiniz ve incinmeyeceğinize dair söz verseydiniz, söyleyecek çok sözüm vardı. Yaşantımı başından ele almak, her anını size açıklamak ve düşüncelerimi yazmak isterdim. Ben, hayatım hakkında çok düşündüm, sizin hakkınızda da bizi eğitme ve düşünce biçiminiz hakkında da. Ama şimdi ne yapabilirim? İncinmeyeceğinizi bilsem, hep böyle suskun dudaklar ve sevginizi dileyen gözlerle size bakayım daha iyi ve kalbim dopdolu durakalsın ve laflarımız merhaba, nasılsınızdan öteye geçmesin. Ancak şu kadarını bilin ki ben de diğer çocuklar gibi sizi seviyorum ve sizi rahatsız edecek bir iş yapmak istemiyorum. Biliyorum ki anne babaların çocuklarını sevmemeleri olası değil. Belki de benim sizi sevdiğimden daha çok seviyorsunuz beni. Ben, Kami’yi düşündüğümde üzüntüden bağırasım ve hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Fakat anlayış olmadığı sürece her ikimiz de hatalar yapacağız.

Münih’e geleli 10 gün olmuş. Dün gece Emir ile sizin hakkınızda çok konuştuk. Uyumaya giderken artık mektup yazamadan edemeyeceğimi anladım. Kendi kendime, iki satırlık da olsa yazacağım dedim. Şu kadarcık da bana yeterli. Size bütün düşüncelerimi yazacağıma dair Emir’e söz verdim. Ama yapamıyorum, ne kadar bahtsızım, yapamıyorum. Ancak istiyorum ki benim kötü bir kız olmadığımı ve sizi sevdiğimi bilesiniz. Sizin durumunuzdan hep haberim olmuştur, ben arkadaşlık ve sevgi gösterisi yapacak biri değilim, neyim varsa kalbimdedir.

Ayda bir miktar para gönderdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ne yapabilirdim ki, hayat koşullarım çok zordu. Ama bir iki aya kalmaz burada bana bir iş verirler ve artık bu paraya gereksinimim kalmaz. Tahran’a geldiğimde paralı olacağım ve size olan borcumu öderim. Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum.

Füruğ Ferruhzad
Çeviren: Hasim Hüsrevşahi

***
Babacığım,

Sizlere uzun zamandır mektup yazmadım, yani yazdım da göndermedim. Şu an masamda üstüne adresinizi yazdığım iki zarf var ama sürekli mektupları değiştirmeliyim diye düşündüğümden masamın üzerinde öylece kaldılar. Size ne yazabilirim bilmiyorum? Ben, hayatta her ne kadar çok yoksul olsa da oldukça rahat bir insan gibiyim. Şimdilik kendimi hayattan fazla bir şey beklememeye alıştırdım, her zaman dediğim gibi, buna da şükür. Çokları var ki benim kadar da mutlu değiller ve bu nedenle daha az kafa yorup daha fazla yaşıyorum. Emir’in durumu da fena değil. Biz sık sık görüşüyoruz ve konuşmalarımız her zamanki gibi Tahran, çocuklar, anne ve babamız hakkında oluyor. Bu öyle bir konu ki günlerce bu konuda yorulmadan konuşabiliriz.

Birlikte olduğumuzda her ikimiz de annemizi, babamızı ve bu çocukları ne kadar çok sevdiğimizi anlıyor; onların her zaman hayatımızda var olmasını ve sevgilerini hissetmeyi arzuladığımızı fark ediyoruz. Ben ilkbaharda İran’a dönmeyi düşünüyorum ama Emir aynı görüşte değil, benim burada onun yanında kalacağımı sonra birlikte döneceğimizi sanıyor. Henüz bu konuda düşüncelerimi belirtmedim. Kami’yi özlüyorum ama öte yandan ruhsal durumumun iyi olmadığını düşünüyorum. Hâlâ güçlü ve normal değilim eğer oraya dönersem yeniden o cehennemi hayat başlayacak ve ben artık bazı şeylere tahammül edemeyeceğimden korkuyorum. İşimi ve okulumu sormuşsunuz. Siz benim hayattaki hedefimin ne olduğunu biliyorsunuz, belki biraz aptalca olacak ama ben burada bir başına olmaktan mutluluk duyuyorum. Şiiri seviyorum ve büyük bir şair olmak istiyorum. Hiçbir zaman bundan başka bir işim olmadı yani kendimi bildiğimden beri şiiri sevdiğimi hissettim. Ben bilinç ve anlayış kapasitemi geliştirmek için her işi yapıyorum. Asla diploma almak ya da yüksek öğrenim görmek için okumuyorum, belki de amacım bilgilerimi geliştirip ilgi duyduğum konunun yani şiirin peşine düşüp başarılı olabilmektir. İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyanca’yı iyi öğrendim ve İtalyanca'dan iki şiir kitabı tercüme ettim. Şimdi de Almanca bir kitabın çevirisi için Emir’e yardım ediyorum.

Çevirdiklerimden bir tanesini de basılması için Tahran’a gönderdim. Elbette bana bir gelir de sağlayacak. Avrupa’da bulunduğum bu on ay zarfında bir şiir kitabı yazdım ve yayınlatmayı düşünüyorum. Şiir benim Allah’ım yani ben şiiri bu derece seviyorum. Gecem gündüzüm hiç kimsenin şimdiye kadar söylemediği yeni ve güzel bir şiir söylemenin düşüncesiyle geçiyor. Kendimle baş başa kalamadığım ve şiir düşünmediğim gün, bana boşu boşuna geçen bir günmüş gibi geliyor. Belki şiir beni mutlu edemez gibi görünüyor olabilir ama ben mutluluğu başka bir şekilde algılıyorum. Benim için mutluluk güzel elbiseler, iyi yaşam ya da güzel yemekler değil, ben ruhen huzurlu olduğumda mutlu oluyorum ve şiir ruhumu huzurlu kılıyor, eğer insanı hırslandıran güzel şeylerin hepsini bana verip şiir söyleme kudretini benden alırlarsa kendimi öldürürüm. Siz bana bir zaman izin verin, bırakın ben diğerlerinin gözünde mutsuz ve derbeder olayım göreceksiniz asla hayatımdan sızlanmayacağım. Allah’a ve çocuğumun üzerine yemin ederim ki sizleri çok seviyorum; sizleri düşündükçe gözlerim doluyor. Bazı zamanlar Allah niçin beni böyle yarattı ve bu şeytanı niçin şiir adıyla vücudumda diriltti diye düşünüyorum.

Şimdiye kadar sizin sevginizi ve rızanızı kazanamadıysam hata bende değil. Ben diğer insanlar gibi normal bir yaşamı kabullenme ve tahammül etme gücünü kendimde göremiyorum. Evlenmeyi düşünmüyorum. Hayatımda ilerlemeyi, toplumumda kadının sıçrama yapmasını istiyorum ama söylediklerimi kabulleneceğinizi de sanmıyorum.

Bana mektup yazın çünkü mektuplarınızı seviyorum, size iyi bir şeyler alıp göndermek istiyorum ama nasıl bir şey sevdiğinizi bilmiyorum. Biraz param var eğer bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazarsanız güzel babama ilk defa küçük bir hediye almak istiyorum, ama siz bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazmalısınız. Sizi öpüyorum.

Füruğ Ferruhzad
Farsçadan Çeviren: Kenan Karabulut

06 Nisan 2021

هر سال در آستانه فصل سرد،‌ گلی را که گم کرده‌ایم، می‌جوییم.

Tanıtılması gerekmeyen bir şair olan Furuğ Ferruhzad, şehrin farklı yerlerinde izleri görülebilecek kadar çok esere sahiptir. Şiirlerinden bir parça, onun anılarından bir parça, aşk mektuplarından bir parça ve hayatını geçirdiği yerlerden bir parça. Furuğ'un "cennet ayetleri"nin bir şairi olması ve "gecenin sonundan" söz etmesi ve hala şehirde parçalara ayrılması mümkün mü? Bu nedenle her yıl, soğuk mevsimin arifesinde kaybettiğimiz 4 çiçeği arıyoruz.


Furuğ'un arkadaşları ve yoldaşları

İlk adres Peri Saberi'dir; Uzun yıllardır Furuğ'un arkadaşıdır; Onu bu topluluklar arasında tanıyordu ve kadınlığını ve kişisel alanını topluluktan nasıl koruyacağını biliyordu:

Fransa'da okuduktan ve İran'a döndükten sonra Golestan Bey'e gittiğimi ve o sırada evi beni tüm İran sanat camiasına tanıtan en önemli yerlerden biri olduğunu hatırlıyorum. Golestan'ın her Cuma açık bir masası vardı; Herkes oraya gelir, öğle yemeği yer ve birlikte olur. Bu program yıllardır devam ediyor, ben de 10 yıldır bu toplantılara katıldım.

Resim ve edebiyatın tüm büyükleri bu eve gelip gitti ve onları her Cuma gördüm; Bay Sepehri, Bay Akhavan Sales, Bay Shamloo ve oradaki vahşi yıldız olan Forough Farrokhzad, çünkü saldırıya uğrarsa saldırırdı. Kimsenin kendisine kaba davranmasına izin vermedi ve böyle olursa, Furuğ hemen yanıt verirdi.


Bu arkadaşlardan bir gün Furuğ, Peri Saberi'ye onu tiyatroda "Bir Yazar Arayışında Altı Karakter" oynamak için kullanmasını önerir:

Furuğ ve ben neredeyse aynı yaştaydık. Yani, bugün yaşıyor olsaydı, neredeyse benim yaşımda olurdu. Onu her cuma orada gördüm. Benimle yakınlaştı. Tanınmış bir kişiliği vardı ve benim fikrimi sorarlarsa, çağdaş İran şiirinin kraliçesinin Furuğ Ferruhzad ve Sepehri'nin kralı olduğunu söyleyeceğim. Çünkü Ferruhzad kendisi bana geldi. Şimdi bu benim görüşüm ve başkalarının görüşüne saygı duyuluyor. İran'a döner dönmez tiyatroda çalışmaya başladım ve Luigi Pierre Andello'nun "Bir Yazar Arayan Altı Karakter"i getirmek istedim. Furuğ da anladı ve bu rolü oynamak istediğini söyledi. Şaşırmıştım. O dönemde sahip olduğu tüm şöhretiyle Furuğ, nasıl oldu da yeni gelen ve hâlâ ilk adımlarını atan birinin tiyatrosunda oynamak isteyebilirdi?


Ve sonra devam ediyor:

Furuğ'un o zamanlar gerçekten ünlü olduğunu unutmayın. Taşlandığı ve tacize uğradığı doğru ama ünlüydü. Belki o sırada herkes onu gerçekten tanımıyordu çünkü bence gerçekten olağanüstü bir insan. Kısacası, neden işimde oynamak istiyor diye düşündüm. Ne oyuncu ne de tiyatroya aşina. Kısacası kabul ettim ve bu arada oyuncularımla yaşadığım en güzel ve başarılı ilişkilerden biri de Furuğ Ferruhzad ile yaşadığım ilişkiydi; Bunu yapmasını ona söylememe gerek yoktu. O biliyordu. Yüksek bir anlayışa sahipti. Her halükarda kaderinin hak ettiği yüksekliğe ulaşmasına izin vermeyen bir adamdı. Artık onun hakkında konuştuklarına göre, bence çok kadınsı ve önemsiz bir teyze çünkü Furuğ aslında ona atfedilen şey değildi. O önemli bir şahsiyetti.


Peri Saberi şöyle derdi:

Furuğ, özgürlüğün, hapishanede, maksimum özgürlüğü ve maksimum hapis cezasını hayal edebiliyorsanız, Furuğ'du ve bu onun kargaşasıydı. O gördüğüm en mutlu ve en üzgün adam. Mutluluk bir yöne giderse üzüntü öbür tarafa gider ve sonunda ikisi bir noktada bir araya gelirse, o nokta hafiftir. Furuğ, keder ve sevincin buluşma noktasıydı.

Furuğ'un arkadaşı olan Furuğ'un eşi Sirous Tahabaz'a, Furuğ'un neyi sevdiği ve saygı duyduğu sorulur. cevapladı:

İçindeki her şey bir nezaket göstergesiydi: tepe, bulutun hareketi, insanlıktaki ya da masumiyetteki adam, çiy. 

Ayrıca, Cyrus'un bir gün eve bir lamba getirip Furuğ'a hediye olarak verdiğini anılarında anlatır. Bir hafta sonra Furuğ onlara teşekkür olarak bir şiir verdi. Furuğ'un ebedi şiiri şöyle diyor:

Gece hakkında konuşuyorum

Aşırı karanlıktan ve son geceden bahsediyorum

Evime gelirseniz, lütfen bana bir lamba ve içinden kalabalık mutluluk sokağını görebileceğim bir pencere getirin.

Furuğ'un diğer arkadaşları arasında Sohrab Sepehri, Siavash Kasraei, Ahmad Shamloo, Houshang Ebtehaj, Sirus, Tahabaz, Fereydoon Moshiri, Iraj Gorgin ve diğerleri bulunmaktadır.

(Sohrab Sepehri ile Furuğ Ferruhzad)

(Houshang Ebtehaj ile FuruğbFarruhzad)

(Furuğ Ferruhzad Sirus Tahabaz'ın düğününde)

Furuğ'u arayan Ebrahim Golestan

O sessizdir; Yıllardır bu konuda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı söyleniyor. O gün acı acı ağladı mı? Neden sessiz kaldığını kimse bilmiyor mu? Sinemadaki aceleci kariyerinin ortasında Furuğ'un izlerini bulmak mümkün. Örneğin, Parviz Jahed'e söylediği yer:

Furuğ ayrıca sadece yazmak için geldi. Furuğ, yazı yazmak için Golestan stüdyosunda yanıma getirildi. Ben hiç aşina değildim. İlk geldiğinde ona söyledim, Bayan John, her ne söylerseniz söyleyin, sizin için iyi, ama bu ofisin işi ve çalışmalısınız

Ve öyle olur ki, Furuğ'un hayatının yeni bir yaprağı uçup gider ve sonunda, bu stüdyonun bu gidişlerinden birinde hayatı bedeninden ayrılır.

Golestan dedikleri gibi bu olay hakkında sessiz kalmadı. Belki bugün bu davanın açılacağı gün değil ve belki 94 yaşındaki Gülistan bir gün bunun hakkında konuşmak istiyor ve o zamana kadar davası açık ve sesi şöyle diyor:

Ve bu kadın sadece soğuk bir mevsimin eşiğinde.


Furuğ Ferruhzad'ın bazı mekânları:

Rezaieh Cafe, Sadık Hidayet, Furuğ Ferruhzad gibi büyük şahsiyetlerin vakit geçirdiği Tahran'ın en eski kafelerinden biridir. 

Rezaieh Cafe 1310'da faaliyete geçti; Oyuncuların, eski şarkıcıların ve nostaljik öğelerin fotoğraflarıyla dolu eski, rahat bir atmosfere sahip bir kafe. Bu cafe o kadar heyecan verici ki, içeri girdiğinizde kapı ve duvardaki resimler ve eski mobilyalara hayran kalacaksınız.

Bu kafenin ilginç noktalarından biri de cadde penceresinin yanında yer alan ve Sadegh Hedayat ve Furuğ Ferruhzad'ın kalıcı mekanı olan ve hala korunmuş olan masa şu anda Fransız Büyükelçiliğinin misafirlerini oluşturan daimi rezervasyonu olan masadır.

Kafenin asıl sahibinin Furuğ'tan kendisiyle evlenmesini istediği söyleniyor, ancak bu iddianın kanıtı yok.

Naderi Cafe:


1984 yılından bu yana kültür mirası listesinde yapı olarak tescil edilen bu kafenin mekanı yüksek tavanlıdır. Geçmişte bir kayışla açılıp kapatılan eski duvar kağıtları ve duvar lambaları ile bir zamanlar ünlü İranlı yazarların oturup yazdığı ahşap sandalyeler, onun antikliğini gösteriyor. Bu kafenin duvarındaki eski Tahran fotoğrafı bunu iyi hissettiriyor. Çünkü bu kafe, Ahmad Shamloo, Sadegh Hedayat, Furuğ Ferruhzad, Fereydoon Moshiri, Celal Allah, Simin Daneshvar gibi şairlerin, yazarların ve aydınların bulunduğu bir yer. Büyük edebiyatçıların buluşma yeri. Mekanın şu anki popülaritesinin çoğu, bu kültürel figürlerin itibarından ödünç alınmış, ancak yine de bazen orada büyük çağdaş edebiyatçıları görebiliyoruz. İlginç bir şekilde lüks kafelerden farklı olarak Naderi Cafe'de sessizlik hâkim, müzik yok; Aksine, çoğunlukla sürüklenen ve hareket ettirilen sandalyelerin sesini duyarsınız.

Naderi Cafe'nin uğrak yerlerinden birinin anılarında en şiirsel kadının ışığı bulunabilir; Şairin kıskandığı yerde; Erkeklerin özlem duyduğu ve şiirde takip etmediği bir kadın. Mesela İbrahim Golestan şair olmayı hayal ediyordu. Şair olamayacağını biliyordu. Düzyazı bunu kanıtlıyor. Şiir olmayı özlüyor, bir şiir parçasının parlamasını özlüyor.


Artık modası geçmiş olan Gülistan, isminin medyada dolaşan harfler arasında yer almasını istemiyor. Furuğ'un gerçek yüzünü bulabilmek için Furuğ olmanız ve onu katıldığı kafelerde, şiir okumalarında ve sık sık gittiği evlerde bulmanız yeterli.

Furuğ'un gerçek ruhu ve kişiliği şiirlerinden bilinmelidir. Onu yakından tanıyanlar şöyle der:

Asil bir kadındı, dürüst, samimi ve nazikti. Gerçeklerden gelen garip bir aydınlanma yaşadı. Bir aziz gibiydi; saflığın, hakikatin ve masumiyetin bir karışımı.

Kazadan ölüme


Hassan Fayad ile yaptığı son röportajda üçüncü Baskı'da yayımlayan Ebrahim Golestan'ın aktardığı anlatımdan şu noktayı dinleyin:

Stüdyoda oturuyordum ve bir filmin müziğini bitiriyordum. Kaydettiğimiz ses kaseti önceki sesten temizlenmesi gerekiyordu. Makinemiz bozuldu, önceki gün temizlenemediği için sesi iyi gelmedi ve aksadı. Rahmetli Abolghasem Rezaei'yi aradım ve ona bu kaseti temizlenmesi için İran stüdyosuna göndereceğimi söyledim. Gönder dedi. Furuğ, alacağını söyledi.

Gitti ve bir daha geri dönmedi. Gittiği yol. Başka bir şey yok, o kadar, bitti! Evde değildim, stüdyodaydım. Hedayat Hastanesi de stüdyoma 20 metre uzaklıktaydı. Hastaneden sorumlu kadın reddetti. Bunun bir işçi sosyal sigorta hastanesi olduğunu söyledi. Artık kabul etmedi. Kabul etseydi belki bir fark yaratmazdı. Ayrıca Tajrish, Hedayat Hastanesi'ne gittim, başka bir şey yok. Hepsi buydu.

Reza Braheni, Ferdowsi Dergisi'nde Furuğ'un ölümünden sonra onun hakkında yazdığı makalede şunları söyler:

Genç bir şair öldüğünde, ölümünden sonraki birkaç gün içinde onu nasıl yargılayacağız? Korkunç bir trajedide, önde gelen bir kahraman, geniş insan maneviyat dünyasından kayboldu ve orada olmak yerine, yanımızda korkunç bir çukur yaratıldı. Bu korkunç çukuru nasıl değerlendiririz? Furuğ'a şehit demenizi öneriyoruz. Bunun dışında ölümünden sonraki birkaç gün içinde hiçbir şey yapılamaz. Çünkü ölümünden önce, önyargılı veya tarafsız, övgüye değer veya asil olsun, tüm sözlerimizi söyledik ve ölümünden yıllar sonra, edebiyat eleştirmenleri ondan ve sözlerinden uzun uzadıya bahsedecekler. Ancak onların tüm söyleyecekleri bu büyük felaket karşısında şu anda sahip olduğumuz keskin, derin ve kutsal duygudan uzak olacaktır.

Braheni daha sonra Furuğ'un ölümü ile diğer şairler arasındaki farka işaret etti:

Ona şehit diyelim, çünkü insanların hayatları birbirinden farklı olduğu kadar ölümleri de tıpkı hayatları gibi farklı bir anlam taşıyor. Örneğin, Nima'nın ölümü bir trajedi değildi, bir kaza ya da kader değildi, zamanın tekdüze hareketinin cebiriydi. Ancak Furuğ'un ölümü sadece bir trajedi değil, doğaya karşı bir tepkiydi, sadece bir kaza ve kader değil, aynı zamanda zaman çarkının aniden durmasıydı. Nima'nın ölümü doğal bir ölümdü çünkü Nima yaşlandı ve öldü. Ancak Furuğ'un ölümü doğal olmayan ve genç bir ölümdü.


Zahir Al-Dawla Mezarlığı; son durak:

Furuğ Ferruhzad, 15 Şubat 1976'da Tahran'daki Darous-Gholhak yolunda kişisel cipini sürerken bir kazada öldü. Cesedi, yazarlarının ve meslektaşlarının huzurunda 17 Şubat Çarşamba günü Zahir Al-Dowleh Mezarlığı'na gömüldü.

Takipçileri arasında büyük isimler vardı; Ahmad Shamloo, Mehdi Akhavan Sales, Siavash Kasraei, Jalal Al-Ahmad, Bahram Beizai, Sadegh Chubak, Ebrahim Golestan, Houshang Ebtehaj, Gholam Hossein Saedi, Peri Saberi, Mohammad Ali Spanloo, Akbar Radi, Ismail Nouri Ala, Mohammad Ghahraman, Sirous Shir Tahabaz, Diğer. Birkaç gün sonra, "Sepid va Siah" dergisi, Zahir al-Dawla'daki atmosfer hakkında Parviz Loshani tarafından Forough'un cenazesi hakkında ayrıntılı bir makale yazdı.



Kaynak: 




06 Ekim 2016

yarim şiir, arkadaşım şiir

o uzak evden hayatın neşesinin kaçmış olduğunu
biliyorum şimdi
bir çocuğun annesinden ayrılık matemine ağlamakta
olduğunu
biliyorum şimdi
ancak ben yorgun ve perişan
arzu dolu yolu bırakıyorum
yarim şiir, arkadaşım şiir
onun huzurlu eline ulaşıncaya değin gideceğim

Furuğ Ferruhzad

Furuğ / Sonsuz Gün Batımında
Derleyen: Behruz Celali
Çeviren: Kenan Karabulut
Kaynak: yeryuzundengokyuzune

02 Temmuz 2016

Senin İçin Bir Şiir

Oğlum Kâmyâr'a

Bu şiiri sana söylüyorum susamış bir
yaz gün batımında başlangıcın bu
uğursuz yarı yolunda bitimsiz bu
acının köhne mezarında

bu sana son ninnimdir yavrucağım
senin beşiğinin yanında salınır belki bir gün
bu yaban çığlığım gençliğinin göklerinde yankılanır

bırak benim avare gölgem senin
gölgenden uzak ve ayrı kalsın bir gün
kavuşuruz ve o gün varsa aramızda
sadece tanrı kalsın

yaslamışım karanlık bir kapıya acıdan
kıvrılan alnımı umutla sürüyorum bu
açık kapıya ince ve soğuk parmağımı

arsızlıkla damgalanan boş kinayelere
gülen bendim kendi varlığımın sesi
olayım istedim yazık ki “kadın”dım

senin suçsuz bakışların bir gün bu
başlangıçsız kitaba kayar görürsün
zamanın köklü isyanı tüm şarkıların yüreğinde açar

burda yıldızlar hep sönüktür burda
meleklerin tümü ağlarlar burda Meryem
çiçekleri çöl dikeninden değersiz açarlar

burda yalan, arsızlık ve riyakârlığın devi
oturmuş tüm yol ağızlarında uyanmanın
aydınlık sabahından bir ışık görmüyorum
gökyüzünün karanlığında

bırak gözlerimi yeniden doldurup taşırsın
çiy taneleri kendimden uzaklaştım ta ki
indireyim Meryem’in sili suratından
perdeleri

iyi ad kıyılarından kopmuşum göğsümde
fırtına yıldızı var ne yazık öfkemin alevleri
hapishane karanlığında kanatlanır

göz boyayan zahitlerle bilinsin bu annenin
kolay sürmeyecek kavgasıdır tatlı yavrum
benimle senin kentin nice yıllardır şeytan
yuvasıdır

bir gün gelir hasret dolu bakışların bu
hüzünlü şarkılara kayar benim anam oydu
diyerek beni sözcüklerin arasında arar.

Furuğ Ferruhzad
27 Temmuz 1957 Tahran

22 Nisan 2016

Sadece Ses Kalıcıdır

Ne için durmalıyım? Ne için?
Kuşlar çoğul maviliği aramaya gitmişler
Ufuk dikeydir,
Ufuk dikeydir ve hareket fıskiye gibi
Görünümde ışıklı yıldızlar oynuyor
yeryüzü, yükseklikte kendini tekrarlıyor
Ve gökyüzü kuyuları ilişki bağlantılarına dönüşüyor
Ve gündüz öyle geniştir ki
gazetenin küçük beynine sığmıyor.

Ne için durmalıyım?
Yol hayatin kılcal damarları arasından geçiyor.
Çevrenin niteliği tüm kokuşmuş hücreleri öldürecek
Ve şafağın kimyasal atmosferinde
Sadece ses kalacak,
Zaman zerreciklerine bağlanan ses.

Ne için durmalıyım?
bataklık; kokuşmuş böceklerin çoğaldığı yerden
başka ne olabilir?
Morgun benliği ölülerin şişmiş cesetlerinden ibarettir.

Ve ateş böceği... AH
Ateş böceğinin konuştuğu an
Karanlıktaki alçak adam koflanan
erkekliğini gizliyor

Ne için durmalıyım?
Kurşunlu harflerin işbirliği boşunadır
ve kurşunlu harflerin işbirliği
bu değersiz düşünceyi kurtarmaz.

Ben ağaçların soyundanım
Ve bu "bayat" havayı solumak kederlendiriyor beni,
Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana
Tüm güçlerin sonu güneşin gerçeği
ve ışığın bilinciyle birleşmekten ibarettir,
birleşmek.


Yel değirmenlerinin çürümesi doğaldır,
ne için durmalıyım?
Ben yeşil buğday salkımlarını
göğsüme alarak, sütle besliyorum,
Ses,ses, sadece ses,
su akışının sesi
ve dişi toprak kabuğu üzerine
yıldız ışığının düşüş sesi ve aşkın yayılma sesi
Ses, ses, sadece ses kalıcıdır.

Cücelerin ülkesinde
Sıfır üzerine dolaşıyor ölçü mihenkleri
Ne için durmalıyım?
Ben dört unsura itaat ediyorum
Ve yüreğimin yasalarını
körlerin yerel hükümeti düzenlemiyor.

Böceğin etle sarılı boşlukta, yararsız dolaşımı ve
vahşice ulumalar
beni ilgilendirmiyor.

Beni çiçeklerin kanlı soyu yaşamaya sorumlu kılmış
biliyor musun? Çiçeklerin kanlı soyu.

Furuğ Ferruhzad - Sadece Ses Kalır YKY-1997
Çeviri: Cavit Mukaddes

21 Ekim 2015

Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim

...
Vefa gösterdim bir adama
Ancak ayağının tersiyle vurdu o aşkıma ve umutlarıma
Verdiğim her şey helal olsun ona
Ancak karşılıksız verdiğim gönlüm müstesna
Sessiz bakışlarımda yine
Söylenmemiş hikayelerim var
Giyinip kuşandığımda yine
Gizli fitnelerim var
Ona verdiğim şeyden dolayı üzüntülü değilim
Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim
Yeri dolmayan o gönülden başka
Yemin olsun Allah’a yoktur eksiğim

Furûğ-i Ferruhzâd
Çeviri: Nimet Yıldırım

08 Nisan 2015

Güvercinin Ruhu

Âh, bir güvercin gibi kanatlarım olsaydı
Uçar ve huzurlu olurdum
Çünkü şiddeti ve kavgaları gördüm
Bu dünyada çok acı çektim.

Bu dünya gebe ve haksızlık doğuruyor
Allah'ım, senin gücün ve senin huzurun dışında
Nereden sığınak bulurum?
Eğer şafağın rüzgarlarına asılsam ve denizin derinliklerinde yaşasam
Yine de elinin ağırlığını üzerimde hissederdim.
Beni kararsızlıkla sarhoş ettin
Senin yolların ne kadar gizemli
Senin yolların ne kadar gizemli.

Yüreğimin acısını söylüyorum
Ruhumun yakıcılığını söylüyorum
Sessizliğimi korurken, kemiklerim ufalıyor
Çünkü elinin ağırlığı üzerimde.

Hatırla; hayatım bir soluktan ibaret
Çöldeki bir pelikan gibiyim
Ve bir serçe gibiyim, damda tek başına kalmış.
Dökülmüş su gibiyim
Ve ölüp gitmişler gibiyim
Ve ölümün gölgesi, gözkapaklarımı kaplıyor
Beni bırak, beni bırak; günlerim sadece bir nefes.
Beni bırak, yolculuğuma başlamadan önce geri dönüşü olmayan yere,
Ebedi karanlıklar ülkesine.

Allah'ım,
Güvercinin ruhunu vahşi hayvanlara emanet etme.

Hatırla; hayatım bir soluktan ibaret
Değirmenlerin gürültüsü
Ve o acı dolu aylara
Ve çevremi saran neşeli şarkılar
Ve canlı ışıklar yitip gitti.
Ne mutlu, bu zamanda hasat yapanlara
Ve elleriyle başakları toplayabilene.

Çölde şarkı söyleyen ruhları dinleyelim
Âh edenlerin ve ellerini gökyüzüne açanların şarkısı, diyor ki:

         "Eyvah, yaralarım ruhumu hissizleştirdi!"

Âh sen,
Beline kadar inen saçların dökülürken,
Kırmızı elbiseler giydiğin,
Altından mücevherler taktığın zamanları hep unuttun.
Gözlerine sürme çekerdin
Hatırla; kendini boşu boşuna güzelleştirirdin,
Çölde yalnız bir şarkı olduğun
Ve arkadaşların seni terkettiği için.

Zaman akıyor ve öğlenin gölgeleri uzamaya başlıyor
Ve kuşlarla dolu bir kafes gibi,
Hayatımız da iniltiyle dolu.

İçimizde hiç kimse bilmiyor; ne kadar vakti kaldığını
Hasat zamanı geçti, yaz artık bitmek üzere
Ve bir kurtuluş bulamadık.
Güvercinler gibi bağrışıyoruz adalet için
Ama kimse duymuyor bizi.
Ve karanlıkta, ışığı bekliyoruz.

Ey sen, sevginin gücüyle taşan nehir
Bize doğru gel
Bize doğru gel.


Furuğ Ferruhzad

Ev Karadır



(Bu film 1963 yılında Oberhausen Film Festivali, Belgesel dalında en büyük ödülü kazanmıştır. Metin yazarlığını, montaj ve yönetmenliğini üstlenen Furuğ Ferruhzad, yapımcı İbrahim Golestan’ın yardımcılığını da üstlenmiştir. Furuğ’un ölümünden sonraki festivalde, festival Furuğ’un adıyla onurlandırılmıştır. Film boyunca arka plandaki şiir okuyan Furuğ Ferruhzad'dır)


Kara tahtaya yazı: Ev Karadır


Bir erkek Sesi (İbrahim Golestan): “Dünyada çirkinlik az değildir. Bu çirkinlikler daha da fazla olurdu şayet insanoğlu onlara gözlerini yumsaydı; ama insanoğlu çare bulandır! Bu perdeye şimdi bu çirkinlikten bir görüntü, bir acıya olan bir bakış gelecek ki, onlara göz yummak insanoğluna yakışmaz. Bu çirkinliğe çare bulmak ve bu derdin dermanına koşmak ve ona yakalananlara yardımcı olmak bu filmi yapmanın nedeni ve yapımcılarının umudu olmuştur.

Çocuk-1: “Tanrım beni yarattığın için sana şükürler olsun! Bana yanan bir anne ve seven bir baba yarattığın için şükürler olsun.”
Çocuk-2: “Sana şükürler olsun ki akan suları ve bol meyveli ağaçları yarattın!”
Çocuk-3: “Bana çalışmam için el verdiğin için sana şükürler olsun!”
Çocuk-4: “Dünyanın güzelliklerini göreyim diye verdiğin gözler için şükürler olsun sana!”
Çocuk-5: “Güzel müzikleri duyayım diye bana verdiğin kulaklar için şükürler olsun!”
Adam:  “İstediğim yerlere gidebileyim diye bana verdiğin bacaklar için şükürler olsun!”

Furuğ: “Bu cehennemde kimdir tanrım sana şükürler diyor? Cehennemde kimdir?”

(Yalnız bir duvar, yalnız bir adam: Haftanın günleri ): Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi...
Furuğ: “Senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım, senin adını on telli utla çalacağım; çünkü o çok tuhaf ve korkunç yapılmıştır. Gizlide oluşuyorken ve biçimleniyorken kemiklerim senden saklı değildi…”
Furuğ: “Senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür ey yücelerin yüzesi! Senin gözlerin benim ceninimi görmüştür!”
(Erkek sesi: Cüzzam hastalığı hakkında bilgi veriyor.)
Furuğ: “Dedim keşke benim de güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. Uzak bir yerlere gitseydim ve çölde yuva yapsaydım. Şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara, çünkü yeryüzünde zorluklar ve şirretler gördüm. Dünya boşunalığa gebe kalmıştır ve zulmü doğurmuştur. Senin gücünden nereye kaçarım, senin buradalığından nereye giderim? Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, senin ellerinin ağırlığı üzerimde olacak. Beni avare bir rüzgara oturtmuşsun. Ne korkunçtur senin yaptıkların! Ne korkunçtur senin yaptıkların!”
Furuğ: “Kendi ruhumun acısından söz ediyorum, kendi ruhumun acısından söz ediyorum! Suskunken gün boyu süren naralarımda ruhum çürüyordu. Benim hayatımın rüzgar olduğunu anımsa!”
 Furuğ: “Çöllerin kaşıkçı balığı olmuşum, harabelerin baykuşu! Ve bir serçe gibi çatıda oturmuşum yalnız. Boca olmuş su gibiyim ve leşler gibiyim ve kirpiklerimde ölümün gölgesi var! Kirpiklerimde ölümün gölgesi var.”
Furuğ: “Terk et beni, beni terk et! Çünkü günlerim nefes gibidir. Terk et beni dönüşü olmayan yere gitmeden önce, o zifiri karanlık ülkesine…”
Furuğ: “Aaah tanrım! Yaptığın canı vahşi hayvanlara bırakma…
Furuğ: “Benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa ve anımsa ki boşunalık zamanını benim payım kılmışsın. Ve çepeçevremde şenliğin şarkıları ve değirmenlerin sesi ve ışıkların aydınlığı mahvolmuştur. Ne mutlu şu anda ektiğini biçen ekincilere; elleri başakları koparmakta olan ekincilere…”
Furuğ: “Gelin ve uzak bir çölde şarkı söyleyeni dinleyin, kollarını açan ve içini çekerek: Eyvahlar olsun bana! Çünkü ruhum irinlerimin ortasında bilinçsiz kalmıştır!’ diyenin sesini dinleyin.”
Furuğ: “Ve sen ey kırmızıyla kuşanan ve altınlarla süslenen ve gözlerine sürme çeken gündüzün unutulmuşu! Kendine boşuna güzellik verdiğini anımsa! Uzak çöldeki şarkıdan dolayı ve seni küçük düşüren dostlarından dolayı…”
Furuğ: “Bize yazıklar olsun. Zira gündüz zeval bulup sona ermekte ve akşamın gölgeleri uzamakta ve bizim varlığımız, kuşlarla dolu kafesler gibi, tutsaklığın iniltileriyle dolup taşmakta. Aramızda ne zamana kadar süreceğini bilen biri yoktur… hasat mevsimi geçti ve yaz bitti ve biz kurtulmadık. Kanaryalar gibi ağlarız insaf için ve yoktur… aydınlığı bekleriz ve şimdi karanlıktır…”
(Ders sınıfında Venüs yıldızını anlatan bir çocuk sesi: “Venuz yıldızı. Bazen geceleyin çok parlak bir yıldız görürüz. Bu yıldızın adı Venüs’tür. Venüs yıldızı çok parlaktır. Venüs yıldızı bize çok yakındır. Venüs yıldızı bize göz kırpmaz.”
Öğretmen: “Neden annemiz ve babamız için tanrıya şükretmeliyiz?”
Çıcuk-1: “Ben bilmiyorum. Benim ne annem var ne babam!”
Öğretmen: “Sen bize güzel olan birkaç şey say!”
Çocuk-2: “Ay, güneş, çiçek, oyun!”
Öğretmen: “Sen de birkaç çirkin şey say!”
Çocuk-3: “El, ayak, baş!”
Öğretmen: “İçinde Ev olan bir cümle yap!”
Kara tahtaya yazıyor: “Ev Karadır!”
Furuğ: “Ve sen ey sevginin soluğu seni coşturan nehir... bize doğru ak! Bize doğru ak!”
Kaynak: sardunyalar.com/

21 Şubat 2015

Uyku

gece, karanlık camlara çöküyor usulca,
korlu küller gibi
rüzgar, evin avlusunda durmaksızın yerle bir ediyor gölgeleri
nilüferin kıvrımları, duman gibi dalgalanıyor duvarda
çamların arasında büyücü mehtap
ışıksız kandiliyle süzülüyor usulca
sanki kör karanlıkta avare ruhunu arıyor

bu karanlıktan ve suskunluktan yorgun
dedim ki ey uyku, başparmağın yeşil bahçelerin anahtarı
gözlerin, dinginliğin balıklarının karanlık havuzu
ağlayan çocuğumun yarattığı yükü çekip al
ve beni unutmanın peri suretli ülkesine götür

Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras

Sonraları

benim de ölümüm gelip çatacak bir gün
ışık dalgalarıyla parıldayan bir baharda
uzak ve dumanlı bir kışta
ya da feryat figandan arınmış

benim de ölümüm gelip çatacak bir gün
bu acı,tatlı günlerin birinde
diğer günler gibi bomboş bir günde
bugünün ve geçip giden günlerin gölgesinde

gözlerim karanlık hollere dönecek
soğuk mermerlere benzeyecek yanaklarım
ansızın bir uyku alıp götürecek beni
acının çığlığından boşalacağım

defterime usulca kayardı ellerim
şiirin büyüsünden kurtulurdu
hatırlarım, ellerimde
bir zamanlar alevlenirdi şiirin kanı

toprak her an kendine çekmekte beni
yıldan gelip yetişirler gömülmeme
ah, belki aşıklarım gece yarısı
çiçek bırakırlar kederli kabrime

benden sonra ansızın bir tarafa çekilir
karanlık perdeleri dünyanın
yabancı gözler dolanır
üzerinde defterlerimin, kağıtlarımın

ufacık odama ayak basar
benden sonra, hatıramdan habersiz biri
aynanın önünde yerinde durur
bir tel saç, bir taraf, bir elin izi

kendimden ürker kalakalırım
benden geriye kalan her şey yok olur
ruhum bir teknenin yelkeni gibi
uzaklaşır ufukta görünmez olur

birbiri ardınca sabırsızca geçer
günler, haftalar, aylar
gözlerin bir mektup bekleyerek
yollara dalıp kalır

lakin benim soğuk bedenimi artık
alıkoymuştur toprak, basmıştır bağrına
sensiz, kalbin atışlarından uzakta
kalbim çürür orada, toprağın altında

benden sonra adımı yağmur ve rüzgar
taşın yüzünden yıkayıp silecek yavaşça
adın sanın efsanesinden arınıp
mezarım adsız kalacak yol kenarında


Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras

Veda

gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı
viraneme doğru
sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum
perişan ve divane gönlümü

alıp götürüyorum, o uzak noktaya
günahın renklerinden arındırmaya
aşkın lekesinden temizlemeye
yok olup gitmiş, yersiz bunca istekten arındırmaya

alıp götürüyorum, senden uzak kalsın diye
senden, ey boş umudun cilvesi
alıp götürüyorum onu, diri diri gömeyim diye
bundan sonra konuşmayı hatırlamasın diye

inleyiş titriyor, gözyaşı oynuyor
ah, bırak, bırak kaçıp kurtulayım
senden, ey günahın coşkun pınarı
en iyisi bu belki de, senden sakınayım

Tanrı şahit ki mutluluk goncasıydım ben
aşkın eli geldi ve dalımdan kopardı beni
âhın alevi oldum, yazık ki
dudağım bir daha o dudağa kavuşmadı

sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı
gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan
gidiyorum, gönlümden çek elini
ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut

Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras

21 Aralık 2014

Benim Sevgilim

benim sevgilim
o arsız çıplak teniyle
güçlü bacakları üstünde
ölüm gibi durdu

eğik devinimli çizgiler
onun isyancı organlarını
güçlü desenlerinde
izlemekte

benim sevgilim
sanki yitik nesillerden biridir
gözlerinin sonunda
sanki bir tatar
bir atlının pususuna yatmıştır
dişlerinin taze kıvılcımında
sanki bir barbar
bir avın sıcak kanına kapılmıştır

benim sevgilim
doğa gibidir
kaçınılmaz apaçık anlamıyla
o benim yenilgimle
erkin gerçek yasasını
onaylıyor.

o yabansı özgürdür
ıssız bir adanın derinliklerinde o
sağlıklı bir içgüdüm gibidir
mecnunun çadırının yırtıklarıyla o
ayakkabısından caddenin tozunu
siliyor.

benim sevgilim
bir tanrı gibi, Nepal tapınaklarında
varlığının başlangıcına
yabancı olan
o
geçmiş yüzyıllardan bir adam
güzelliğin soyluluğunu anımsatıyor

o,  çevresinde
bir çocuk kokusu gibi
sürekli suçsuz anıları
uyandırıyor
o, sıradan hoş bir serenat
gibi
hoyrat ve çırılçıplaktır

o katıksız seviyor
yaşamın zerreciklerini
toprağın zerreciklerini
insan oğlunun üzüntülerini
lekesiz üzüntülerini
katıksız seviyor
köyün bir bağ sokağını
bir ağacı
bir külah dondurmayı
bir çamaşır ipini

benim sevgilim
sade bir insandır
sade bir insan
benim onu
uğursuz ucubeler diyarında
şaşılası bir mezhebin son belirtisi gibi
memelerimin çalıları ortasında
sakladığım.

Furuğ Ferruhzad

Çeviren: Haşim Hüsrevşahi
Kaynak: sardunyalar

05 Mart 2014

Furuğ Ferruhzad ve Hamid Musaddık’ın şiirlemeleri!


Hamid Mosaddık Yazdı:

bana güldün ancak bilmiyordun
ben nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştım
bahçıvan peşimden hızla koştu benim
elmayı senin elinde gördü
hışımla baktı bana
ısırılmış elma elinden düştü yere
ve sen gittin ancak hâlâ
yıllardır benim kulağımda usulca
senin adımlarının hışırtısı canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
neden bizim küçük bahçemizde elma yoktu, neden!


Sonra Furuğ şöyle yazdı:

ben sana güldüm
çünkü biliyordum
sen nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştın
babam peşinden hızla koştu senin
ve sen bilmiyordun komşu bahçenin bahçıvanı
benim yaşlı babamdı
ben sana güldüm
istedim ki gülüşümle senin aşkına karşılık vermiş olayım
ancak senin gözlerindeki hüzün
ellerimi titretti benim
ısırılmış elma elimden düştü yere
yüreğim git dedi, git!
çünkü senin acı gözyaşların aklımda kalsın istemedim
ve ben gittim ve hâlâ
yıllardır zihnimde benim usulca
senin hayretin ve ağlamaklı halin tekrarlanarak
canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
ne olurdu bizim küçük bahçemizde elma olmasaydı!


Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

Kaynak: http://sardunyalar.com/2014/02/10/furug-ferruhzad-ve-hamid-musaddikin-siirlemeleri/

24 Eylül 2013

Senden Sonra Ey Yedi Yaş

ey yedi yaş
ey yola çıkmanın mucizevi an'ı
senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde

senden sonra
kuşlarla
rüzgârla
aramızda
güçlü bir aydınlık ve zindelik bağı olan o pencere
           kırıldı
                   kırıldı
                           kırıldı senden sonra o
su, su, sudan başka tek kelime etmeyen
topraktan bebek
suda boğuldu

senden sonra ağustosböceklerinin sesini öldürdük
ve alfabenin harflerinden yükselen zil sesine
ve silah fabrikalarından yükselen düdük seslerine bel bağladık

senden sonra oyun yerimiz olan
masaların altından
masaların ardına
masaların ardından
masaların üstüne vardık
ve masaların üstünde oynadık
ve yitirdik, senin rengini, ey yedi yaş

senden sonra biz ihanet ettik birbirimize
senden sonra biz bütün yadigârları
kurşunlarla ve saçılmış kan damlalarıyla sildik
sokak duvarlarının alçılanmış şakaklarından
senden sonra meydanlara yürüdük, bağırdık:
"yaşasın!"
"kahrolsun!"
ve meydanların hay huyunda, uyanıklık edip şehre gelen
şarkıcıya, üç-beş kuruş kazandırmak için, el çırptık
senden sonra birbirimizin katili olan bizler
aşkı yargıladık
ve öyle ki kalplerimiz
ceplerimizde endişeliyken
aşkın payını sorguladık

senden sonra biz, mezarlıklara yüz sürdük
ve ölüm, büyükannenin çarşafının altında nefes alıp veriyordu
ve ölüm, öyle güçlü bir ağaçtı ki
başlangıcın bu tarafındaki diriler
kederli dallarına adak çaputu bağlıyorlardı onun
ve sonun öbür tarafındaki ölüler fosforlu köklerini kemiriyorlardı onun
ve ölüm o türbede oturmuştu ki
dört yanında ansızın dört mavi lale
beliriverdi

rüzgâr sesi geliyor
rüzgâr sesi geliyor ey yedi yaş

kalktım ve su içtim
ve ansızın hatırladım
körpe ekinlerin
çekirgelerin hücumundan nasıl korktuklarını
daha ne kadar ödenmeli
ne kadar ödenmeli daha
bu beton küpün tamamlanması için?

biz yitirmiş olmamız gereken ne varsa
yitirmişiz
ışıksız, yola düşmüşüz biz
ve ay, ay, o şefkatli kadın, oradaydı hep
ve çekirgelerin hücumundan korkan körpe ekinlerin üzerinde
kâgir bir damın ardında kalan çocukluk hatıralarında

ne kadar ödenmeli daha?

Furûğ Ferruhzâd

23 Ağustos 2013

Küskünlük

Git…git ona doğru, umurumda değil
Sen güneşsin…o yeryüzü…ben gökyüzü
Onun üzerine doğ, çünkü ben konmuşum
Naz ile yıldızların omuzuna
Beni perdelerin arkasına çeken sen
Nasıl anlamadın sırlarımı?
Bedeninden vazgeçtim senin, çünkü dünyada
Benim isteğimin amacı bir ten değildi
Koştuysam sana doğru böyle
Aşka aşığım, senin visâline değil
Işıksız gecelerimin karanlığında
Senin hayalinden daha güzeldir aşkın hayali
Onun yanında oturduğun şu an
Sen, şarap ve ona kavuşma devleti!
Gitti geçmiş ve eskidi o efsane
Bir senin bedenin ve bir de onun yok olmayan aşkı kaldı.

Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Nimet Yıldırım

Hangi El İle?

Seviyorum onu…
Tohumun ışığı sevdiği gibi
Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
Kayığın dalgayı sevdiği gibi
Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
Seviyorum onu…
Aşk ne ile
Ebedileştirilebilir?
Hangi öpücükle, hangi dudakla?
Ne zaman, Hangi gecede?
Yok olup giden ben gibi…
Günler gibi…
Mevsimler gibi…
Yuvalar gibi…
Evlerin damındaki karlar gibi…
O da sonunda
Gölgeler arasında toz olacaktır
Eski bir fotoğraf gibi
Yırtılıp kaybolacaktır
Hangi el ile
Aşk ebedileştirilebilir?
Hangi elle?

Furuğ Ferruhzad,
Çeviri: Nimet Yıldırım

08 Ağustos 2013

Furuğ Ferruhzad’ın kardeşi Feridun Ferruhzad’a yazdığı son mektuplardan:

3 Ekim 1959 salı

Sevgili Feri, haberlerini sürekli gazetelerde okuyorum. Belli ki işlerin bayağı ilerlemiş. Salaklık etme, başka işler yapma fikrini kafandan çıkar. Sen bilmiyorsun, bilmiyorsun, bilmiyorsun ve yine de bilmiyorsun… …

Ben burada ne oldum ki sen olmak istiyorsun? İki yıldır Almanca şiir yazıyorsun ve kendin için bayağı bir adam olmuşsun. Ben 10 senedir şiir yazıyorum ve hâlâ da 50 Tuman’a ihtiyacım oldu mu başımı ellerime alıp bedbahtlığım yüzünden ağlamalıyım. Bir kitap bastırmak istediğimde, yayıncılar zorlar ellerini ceplerine sokuyorlar ve telif hakkı olarak bin Tuman veriyorlar ve kitabı da bin defa homurdanarak basıyorlar. Dahası kitabın en fazla 2 bin tirajla basılınca da mağazaların vitrinlerinde bekliyor ki 50 tanesi satılsın sonra da dört ahmak, okuması yazması olmayan, düşüncesiz dört tane rezil dergide ki başından sonuna kadar konuları baldır bacaktır ya da yemek tarifi ve korkunç cinayetler, kalkıp ve sanat eleştirisi adı altında seninle alay etsin. Bu kadar. Sen bunları bilmiyorsun. Çalışıyorsun ve işinde de başarılısın. Neden gelmek ve bir avuç ahmak arasında ünlü olmak istiyorsun? Bunun senin için ne değeri var?



14 Aralık 1959

Son mektubundan bir önceki:

Yazık! Benim sözümü dinlemiyorsun ve orada işlerine devam etmiyorsun… artık istersen gel, bir şeyler yaparız… çevirilerini bana gönder düzeltirim. Şimdi bizim çocuklar bir basın ve kitap yayını kuruluşu oluşturmuşlar ve ayda 5 kitap basmak istiyorlar. Onları gönderirsen Cevane (tomurcuk) Yayınları serisinde yayınlanmasını sağlarım. İşin kötü yanı şu ki sen de diğer Ferruhzadlar gibi yüz tane bıçak yapıyorsun bir tanesinin sapı yok. Hep söz, vaat veriyorsun ve çok az yerine getiriyorsun. Bir süredir Sirus’tan (Atabay) haber alamıyorum. Berlin’deki adresi sende varsa bana gönder. Ayrıca şayet Alman dergilerinde iyi edebi makaleler bulursan çevir senin için yayımlatırım. Royai ve Şamlu ile birlikte haftalık bir dergi çıkarıyoruz ve yeni makalelere çok ihtiyacımız var… … …

Fericim, benim mektup yazmamamdan yakınma, sen yaz ben okurum… senin yazılarını ne kadar ilgiyle okuduğumu biliyorsun. Son şiirlerin şaheserler ve ben hâlâ inanamıyorum sen o kadar eşeklikle bu denli güzel şeyler nasıl yazıyorsun. Şimdi ofise gitmeliyim ve araba kapıda durmuş sürekli korna çalıyor. Anya’yı öpüyorum ve Tahran’da onu görmeyi arzuluyorum.



Son Mektup:

Ne kadar üzüldüğümü ve kalbimin nasıl sıkıştığını bilmiyorsun. Sizler gelinceye kadar belki ben boğulurum. Ne faydası var? Bu işlerin faydası ne?… …

Şimdiye kadar sen oradan memnunsun diye seviniyordum, çalışıyorsun ve işlerinde bu kadar başarı elde etmişsin. Şimdi sen kalkmış dönüyorsun ve benim bu kadar öğüdümün sende hiç etkisi olmamış demek. Yazık… …

Sen burada, benim bütün hayatımı parçalayıp mahveden insanların arasında yaşamalısın – bunlar bir hiçler, hiçler – hiçler… bu gün senin fotoğraflarını dergilerinde basanlar ve ona buna yedirenler, yarın her yerde senin aleyhinde konuşmaktan başka işleri olmayacak ve nerede yazarlar yazsınlar seni kötüleyecekler… … senin dayanma gücün ne kadardır bilmiyorum, ben kendim olmam için – bunların arasında yaşamışım – bunların arasında ölmüşüm ama sen?…

Ben de senin gibi sokağımızın tozuna toprağına, Emiriye’nin çocuk dilencilerine, güvercinlerine ve köpeklerine ve günebakan çiçeklerine aşığım ama sen bunları kim için anlatacaksın?

Sen sadeliğinle ve temiz ve çocuksu duygularınla yaşıyorsun ve bunlar tam senin bu duygularınla dalga geçerek geçiniyorlar.

Ben böyle şeylere alıştım ve bu palyaçoları çok iyi tanıyorum sen de gel onları daha iyi tanı. Senin ve sevgili Anya’nın gelişini bekliyorum. Herhalde ailemizde ilk ölen ben olacağım ve sonra da sıra sende. Ben bunu biliyorum.

Sevgilerimle

Furuğ


Furuğ’un bu kehaneti doğrulanmıştır. İlk ölen Furuğ oldu ve daha sonra 6 Ağustos 1992 yılında Feri (Feridun Ferruhzad) yaşamakta olduğu Almanya’nın Bonn şehrinde bıçak darbeleriyle katledildi. Katiller onun karnını deşip, kulaklarını, dilini ve kulaklarını kestiler.
Haşim Hüsrevşahi

07 Ağustos 2013

Hasret

benden uçup kaçmışsın ve ben sadeyim hala
senin ihanetine inanmıyorum
kalbimi sevgine öyle bağladım ki bir daha
başka sevdalı bir yürek istemiyorum

gittin ve tüm umudum sevincim seninle gitti
sevdanı senin nasıl arzularım
senin bir tek öpücüğünün sarhoşluğunu
bu karanlık acı suskuda nasıl ararım

anımsa o deli kadını anımsa nasıl bir akşam
bağrında senin sarhoşluğun nazıyla uyudu
heves susamış dudaklarında titredi,nasıl
utangaç gözlerinde onun gereksinim güldü

susamış dudakların dudağına öpüşün yangısını kondurdu
senin istek söylenceni bakışıyla söyledi
ayın sarı bahçelerinde yanmış o iki kol
sarıldı senin tenine bir sarmaşık gibi

kulağına söylediğin sevda öykülerini
anımsıyor tümünü unutmamıştır
o şaşılası geceden yazık ne kalmış arda ki
o dal kurumuş o bahçe ölmüştür

gerçi geçmişsin ve unutmuşsun beni fakat
hala istiyorum seni candan seviyorum
gel ey erkek ey somut aldanış gel seni
yangılı bağrıma basmak istiyorum

Furuğ Ferruhzad

01 Ağustos 2013

Cuma

sessiz Cuma
terk edilmiş Cuma
eski sokaklara benzer hüzünlü Cuma
hastalıklı tembel Cuma
sünen sinsi esnemeler Cuması
bekleyişsiz Cuma
teslim olmanın Cuması

boş ev
sıkıntılı ev
gençliğin baskınına kapalı ev
karanlık ev ve güneşin hayali ev
yalnızlık, fal ve kuşku evi
perde, kitap, dolap ve resimler evi

ah ne denli dingin ve gururla geçiyordu
garip bir su akıntısı gibi
bu terk edilmiş sessiz Cumalarda
bu sıkıntılı evlerde
benim yaşamım
aaah ne denli dingin ve gururla geçiyordu...

Furuğ Ferruhzah
Çeviri: Haşim Hüsrevşahi