Charles BAUDELAİRE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Charles BAUDELAİRE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2021

Hüküm Giymiş Bir Kitap İçin Yazıt

Dertsiz okuyucu, çoban kadar rahat,
Az’la yetinen, açık yürekli insan,
İçkiye düşkün ve hüzün kokan,
Bu kederli kitabı fırlat, at.

Kendi söz sanatını kapmadınsa
Şeytan’dan, o kurnaz ihtiyardan,
At! bir şey anlayamazsın ondan,
Ya da inanırsın isterik olduğuma.

Ama, büyüye kaptırmadan kendini,
Gözün varsa uçuruma dalmayı bilen,
Oku beni, öğrenmek için sevmeyi beni,

Her şeye meraklı Ruh, acı çeken,
Ve gideceksin arayarak cennetini,
Acı bana!... Yoksa, lanetlerim seni!

Charles Baudelaire

16 Ekim 2017

Lethe

Vahşi ve sağır ruh, gel kalbime, gel diyorum,
Tembel, miskin canavar, sen tapılası kaplan;
Şu titreyen parmaklarımı uzun zaman
Ağır, yoğun yelene daldırmak istiyorum;

Acılı, üzgün başımı usulca sokayım
Teninin kokusuyla dolu eteklerine,
Solgun bir çiçek gibi derinden derine
Pis kokan ölü aşkımı içime çekeyim.

Hayatdan çok uyumak istiyorum uyumak!
Kuşkulu bir uykuda, tatlı ölüm misali,
Vicdan azâbı duymadan öpücüklerimi
Bakır gibi cilalı güzel vücûduna yaymak.

Ancak senin yatağının uçurumu yutar
Şimdi artık dinmiş olan hıçkırıklarımı;
Senin ağzında unutuşun o güçlü tadı,
Léthé ırmağı öpüşlerin içinden akar.

Zevkin buyruklarına uymak, boynumun borcu,
Çünkü, kaderim alnıma peşin yazılmış böyle;
Ben, günahı körükleyip aşkın ateşiyle
Alevlendiren uysal kurban, ben masûm suçlu,

Dinsin diye bu acı, uyuşsun diye kinim
Yıllardır altında hiç kalb barındırmayan
Sivri göğüslerinin güzelim uçlarından
Kana kana baldıran zehrini içeceğim!

Charles Baudelaire

02 Haziran 2017

Çalar Saat

Çalar saat! uğursuz Allah, korkunç, bir karar,
Parmağı bizi tehdit eder, bize der: "Hatırla!"
Bir hedefteymiş gibi dikilecek yakında
Dehşet dolu kalbinde ürpermiş ıstıraplar;

Kaçacak ufka doğru o buharı andıran
Zevk, kulisin nihayetinde bir rakkas gibi;
Her insanın bütün ömrü boyunca nasibi
Nimeti bir parça yiyor senden de her an.

Ve saniye, üçbin altıyüz kere saatte
Fısıldıyor: Hatırla! Hatırla! - Koşan böcek
Sesiyle, şimdi der: Ben 'Geçmiş Zamanım' gerçek,
Ve emdim kirli hortumumla ömrünü işte!

'Remember!' Hatırla ey sefih! 'Esto memor!'
(Aşinasıdır hançerem bütün lisanların.)
Dakikalar o külçelerdir ki fani çılgın,
Altınını almadan atmaması doğrudur!

'Hatırla' ki zaman muhteris bir kumarbazdır
Hilesiz kazanır, bu bir kanun, her koyuşta.
Gün sona eriyor; gece büyüyor; hatırla
Susuzdur her girdap; su saati boşalır.

Yakında çalacak saat ve ilâhî kader,
Ve şan dolu Fazilet, henüz bâkire zevce,
Ne nedamet o dahi (ah! son misafirhane!)
Ve hepsi diyecek: "Vakit, koca ödlek! geber!"

Charles  Baudelaire
Çeviri : Ahmet Muhip Dıranas

14 Şubat 2017

Yolculuk

                             Maxime Du Camp’a

I

Kendini resimlere, haritalara vermiş
Çocuğa evren doyma bilmezliği kadardır.
Lamba ışıklarında, ah! Yeryüzü ne geniş!
Anılarında gözünde yeryüzü nasıl dardır!

Açılırız bir sabah, beynimiz alev dolu,
Kabarıp hınçlar, acı isteklerle ruhumuz,
Yola düşeriz, uyup çalkantılara, sonlu
Denizlerde sallanır duru sonsuzluğumuz:

Kimi, rezil bir yurttan kaçtığına sevinir;
Kimi, doğduğu yerden iğrenmiştir, kimiyse,
Bir kadının gözünde boğulmuş müneccimdir,
Bir kadın, ürküten kokusuyla zalim sirse*.

Hayvana dönmeyelim diye esrikleşirler
Havadan, aydınlıktan, yanan gökyüzünden;
Güneşler pişirirken onları, ayaz dişler,
Silinir gider öpüş izleri yüzlerinden.

Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve, niçin olduğunu bilmeden, derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.

Bulut biçimindedir onların istekleri,
Ve düşlerler, düşleyen bir er gibi topunu,
Bilinmedik, değişken ve sınırsız zevkleri,
Ki insan ruhu bilmez bile varolduğunu!

II

Korkunç! Topa, topaca uydurduk kendimizi,
Zıplar, döneriz onlar gibi; merak, durmadan,
Uykuda bile fırıl fırıl döndürür bizi,
Azgın bir melek gibi, güneşe kırbaç çalan.

Garip talih, amacın hep yer değiştirdiği,
Hiçbir yerde olmaz ya olabilir her yerde!
Ve insanoğlu, ki yoktur umut yitirdiği,
Deliler gibi koşar, erinç bulmak ister de!

Arayan yelkenlidir gönül Ikarya*sını;
Güvertesinde bir ses çınlar:
Kızgın, delice bir ses dolanır gabyasını:
Vay canına, kayalık, kaç!

Alnımıza yazılmış Eldorado’ya benzer
Vardiyadan gözcünün bildirdiği her ada;
Gönül bütün gücüyle kurar da neler neler,
Sabah sabah kayalık bir yer bulur orada.

Uydurduğu yerlere tutulmuş zavallı, sen!
Seni zincire vurup atmalı bir tarafa,
Dipsizliği serapla daha derinleştiren
Olmaz Amerika’lar kaşifi, ayyaş tayfa!

III

Şaşırtıcı yolcular! O öyküler ne soylu
Ki vurmuş denizlerce derin gözlerinize!
Yıldızlardan yapılmış mücevherlerle dolu
Kutuları açın zengin belleğinizden bize.

Yolculuğa yelkensiz, buharsız çıkmalıyız!
Öykünüzü ufuktan çerçevelerle çizin,
Aydınlığa kavuşsun diye loş zindanımız,
Üstüne tuval gibi gerilen beynimizin.

Söyleyin, ne gördünüz?

IV

“yıldızlar ve dalgalar
gördük; kumullar gördük; önümüze her yerde
Umulmadık belalar çıktı, hiçten kavgalar,
Ve sıkıldık buradaki gibi birçok günlerde.

Güneşin o görkemi kızaran bir denizde,
Batan güneş altında kentlerin o görkemi
Yakıp tutuştururdu her zaman içimizde
Bir göz alıcı, parlak göğe dalma özlemi.

En varlıklı kentler, en geniş görünümlerde,
Bulutların gelişigüzel yarattıkları
Görünümler kadar hoş değildi hiçbir yerde,
Ve bitmezdi istediğin bize verdiği ağrı!

-Daha bir güçlendirir isteği duyulan tat.
Sen, gübresi zevk olan gün görmüş ağaç, istek,
Kabuğun sertleşir ve kalınlaşırken kat kat
Dalların güneşi çok yakından görmek ister!

Büyür müsün hep, selviden çok yaşayan, taze
Kalan dev ağaç? – Ama, özene bezene biz,
Birkaç taslak derledik doymaz defterimize
Uzaktan gelen şeye hayran kardeşlerimiz!

Selamladık hortumlu putları; zengin, parlak
Mücevherlerle süslü tahtları birer birer;
O sarraflarımızı düşüyle batıracak
Sarayları, ki masallarca görkemliydiler;

Kadınları, dişleri tırnakları boyanmış;
Giysileri, o gözler büyüleyen giysiler,
Usta hokkabazları, yılanlarla okşanmış.”

V

Sonra, ya daha sonra?

VI

“Ey çocuk beyinliler!
Tam yeri geldi asıl soruna değinmenin,
Her yerde aramadan bulduk, tanrının günü,
Başından sonuna dek uğursuz merdivenin,
İlk işlenen günahın acı görüntüsünü:

Kadın, o iğrenç köle, burnu havada, ahmak,
İğrenmeden bayılan kendine, gülmeden tapan;
Erkek, dediği dedik, pisboğaz, azgın, yalak,
Kölenin de kölesi, akan dere lağımdan;

Keyifli cellat, hıçkırığa boğulmuş kurban;
Kanın koku ve çeşni sağladığı ziyafet;
Buyruk verme zehiri, buyurganı kudurtan,
Yeden, hayvanlaştıran kamçıya düşkün millet;

Bizimkine benzeyen daha başka dinler de,
Hep göğe tırmanmaya çalışan; ayık bayık
Uzanmış nazlı gibi kuştüyü bir minderde,
Kıl ve çivi üstünde zevk arayan kutsallık;

Kendi aklına vurgun, geveze insanoğlu,
Şimdiki çılgınlığı aratmadan gideni,
Haykırarak Tanrı’ya, azgın bir kinle dolu:
Ey benzerim, efendim, kargışlıyorum seni!

Ve daha az sersemler, deliliğin o acar
Tutkunları, yazgı’nın ağıla kapattığı
Büyük sürüden kaçıp afyona sığınanlar!
-Budur bize kürenin her zaman anlattığı.”

VII

Acıdır gezilerden çıkardığımız bilgi!
O küçük, yavan yeryüzünün bugün de, dün de,
Yarın da, her zaman, bizi bize gösterdiği:
Bir korku yeşilliği bir sıkıntı çölünde!

Gitmeli mi? Kalmalı mı? Kalan kalsın, canı
İsteyen gitsin. Kimi saklanır, kimi koşar
Kandırmak için uğursuz, uyanık düşmanı,
Zaman’ı! Bir’de, yazık! Boyuna koşanlar var

Göçebe Yahudi*yle havariler benzeri,
Arabalar da yetmez öylelerine, gemi de,
Kaçmak için o kanlı katil*den, kimileri
Yok edebilir onu daha beşiklerinde.

Sonunda ayağı basınca belimize,
Umutlanır ve bağırabiliriz; İleri!
Eskiden çıktığımız gibi Çin gezimize,
Saçlar rüzgarda, gözler ufuklardan içeri,

Karanlıklar denizinde yola koyuluruz,
Genç bir yolcunun sevinci yüreklerimizde;
Düşleyin şu sesleri öyle tatlı, uğursuz,
“Yemek isteyenler kokulu Lotüs*ü, siz de

Buraya gelin! Yalnız burada devşirilir
Canınızın çektiği o masalsı meyveler;
Sizi garip tadıyla kendinizden geçirir
Bu öğle sonrası, ki bitimsiz uzar gider!”

İşte o bildik sesli hayal; oradan bize
Pilades*lerimizdir kollarını uzatan.
“İçin açılır Elektra*na git yüze yüze!”
Der ki kadın, ki dizini öpmüştür bir zaman.

VIII

Ölüm, ey koca kaptan, yelken açalım artık!
Sıkıldık bu ülkeden. Ölüm! Tutalım yolu!
Gök, deniz varsın olsun katran gibi karanlık,
Yüreklerimiz, bilirsin, ışıklarla dolu!

Zehrini dök içimize, dök de güç alalım!
Beynimiz ateşiyle yansın da onun iyi,
Uçuruma, ha Cennet ha Cehennem, dalalım
Bilinmezin dibinde bulmak için yeni’yi!

Charles Baudelaire
Çeviren: Sait Maden

sirse* : Ülis’in yol arkadaşlarını domuza çeviren büyücü kadın. (Odissea’nın 10. bölümü)

Ikarya* :Etienne Cabet (1788-1856) nin 1821 de yayımlanan Voyage en ıcarie (İkarya’ya yolculuk) adlı, düşsel bir mutluluğu betimleyen romana gönderme.

Kapu* :İtalya’nın kuzeyinde bir kent. Anibal İ.Ö.215’te ele geçirmiş ve kendine kışlak yapmış.Ordusu da kışı zevk ve safa içinde geçirmiş.

Göçebe Yahudi* :İsa’ya kötü davrandığı için sonsuza dek yaşamaya ve durup dinlenmeden yeryüzünü dolaşmaya mahkum edilmiş masal kişisi. (Ahasverus)

Kanlı katil (retiaire)* :Hasmını alt etmek için ucu çatallı bir sopa, bir hançer ve bir ağla donanmış gladiyatör.

Lotüs* :Odissea’nın 9. bölümünde adı geçen çiçek. Ülis’in yol arkadaşları bunu yeyince bir daha bitkisinin bulunduğu yerden ayrılmak istememişler.

Pilades* :Agememnon’un oğlu Oreste’nin arkadaşı Foçalı yiğit. Vefa örneği diye anılır.

Elektra* : Agememnon’un kızı. Kardeşi İfigenia’yı tanrılara kurban eden babasını annesi Klimnestre aşıkıyla birlikte öldürür; o da kardeşi Oreste ile birlikte babasını öldürür.

Charles BAUDELAİRE
çev: SAİT MADEN

26 Kasım 2016

Eğretileme

Saçları şarabının içinde sürüklenen,
Bu bir güzel kadındır, edalıdır herkesten.
Bir aşkın pençeleri, zehri batakhanenin,
Hep kayar, hep kirlenir granitinde tenin.
Gülümser Ölüme ve dert etmez Sefihliği.
Bu ejderler ki her dem keser ve biçer eli,
Yıkıcı oyununda saygı duyuldu yine
Bu sapsağlam vücudun kaba azametine.
Tanrıça gibi yürür, dinlenir sultan gibi;
Müslüman inancı var, öyle bir zevk sahibi,
Ve açık kollarında, göğsünün doldurduğu,
Çağırır gözleriyle bütün insan soyunu.
İnanır ve bilir ki, bu döl vermez bakire
Mecbur kalmış olsa da dünyanın gidişine,
En yüce armağandır bir vücut güzelliği
Bu yüzden affettirir her türlü rezilliği.
O ne Araf’ı bilir ve ne de Cehennem’i,
Ve gelip de çatınca kara Gece saati,
Bakacaktır Ölüm’ün soğuk yüzüne elbet,
Tıpkı bir bebek gibi, - ne nefret, ne nedamet!

Baudelaire

22 Kasım 2016

İtiraf

Bir defa, bir defacık, sevimli, tatlı kadın,
          Zarif kolunuz koluma
Dayandı (ve ucunda o ruh karanlığımın
          Bu anı solmadı asla);

Vakit geçti; tıpkı bir yeni madalyon gibi
          Bir ay kenti yıkıyordu,
Ve Paris üzerinde gecenin alayişi,
          Nehir gibi akıyordu.

Evden eve ve araba geçen kapılardan,
          Geçiyorlardı gizlice
Kediler, aziz gölgeler gibi veya bazan
          Bizimle, kulak kirişte.

Ansızın, sıkı fıkı, özgür dostlar içinde
         Solgun ışığa açılan,
Sizden, ey zengin ve gür sesli çalgı, ki neşe
         Ve ürpertiyle ışıyan,

Sizden, ey duru ve şen, bir boru sesi gibi,
          Kıvılcım dolu sabahtan,
Bir garip ses, sitem ve hüzün dolu bir ezgi,
          Sıvıştı, çırpınıp duran

Sıska bir kız misali, pis, iğrenç, berbat halde,
          Ailesinin utancı,
Göze çarpmasın diye, gizleyip bir mahzende
          Uzun yıllar tutacağı.

Zavallı melek, şakıyordu, çığırtkan sesiniz :
        “Dünyada doğru ne var ki,
Ele verir her zaman, düzgün çekseniz de siz,
          Orda insan bencilliği;

Ne güç bir uğraştır güzel bir kadın olmak,
          Ve nasıl bayağı bir iş
Çılgın soğuk dansöz gibi ayılıp bayılmak
          Ağızda yapmacık gülüş;

Ne çirkin kişilerin kalplerine taht kurmak;
          Aşk da yalan, güzellik de,
Ne ki onları atar bir sepete Unutmak
          Sonsuz’a vereyim diye!”

Büyülü dolunayı hatırladım çok zaman,
          Bu sessizliği ve usancı,
Ve bu dehşetli gizi kulağa fısıldanan
          Kalbin günah çıkarttığı.


Charles Baudelaire
Çev,ren: Ahmet Necdet

Okuyucuya

Bönlükler, yanılgılar, günahlar, cimrilikler,
İşleyip tenimize, kaplar ruhlarımızı,
Ve besleriz sevimli pişmanlıklarımızı,
Kendi bitini nasıl beslerse dilenciler.

Günahlarımız katı, pişmanlığımız gevşek;
Sık sık ceza öderiz itiraflarımıza,
Ve sevinçle döneriz o çamurlu yollara,
İğrenç gözyaşlarıyla kirim çıkar diyerek.

Bu Kocaman Şeytan’dır kötülük yastığında
Esrimiş ruhumuzu uzun uzun sallayan,
Ve görkemli madeni irademizin o an
Bir buhar olup uçar bu bilgiç kimyacıyla.

Hep o Şeytan’dır bizim iplerimizi tutan!
Oltaya takılırız iğrenç olan her şeyde;
Her gün bir adım daha inerek Cehennem’e,
Ürkmeksizin, pis koku saçan karanlıklardan.

Sefih bir zavallının öpüp yemesi gibi
Eski bir fahişenin örselenmiş göğsünü,
Geçkin portakal gibi iyice sıkıp onu
Çalarız giderayak yasadışı bir zevki.

Bir milyon kurtçuk gibi, sıkışmış, kaynayarak,
Yer, içer bir Şeytanlar takımı beynimizde,
Ve ne zaman solusak, dolar ciğerimize,
Boğuk iniltilerle, Ölüm, görünmez ırmak.

İşlememişse o hoş desenleriyle henüz
Şayet ırza tecavüz, zehir, hançer ve yangın,
Adî kanavasını acıklı bahtımızın,
Cesur değil de ondan, ne yazık ki, ruhumuz!

Fakat çakal, panter ve zağarların içinde,
Maymunlar, akbabalar, akrepler ve yılanlar,
Uluyan, homurdanan, sürünen canavarlar,
Sefih hayatımızın o rezil bahçesinde.

Biri var ki en çirkin, en kötü ve en murdar!
Büyük çığlıklar atıp büyüklenmese bile,
Toprağı bir enkaza dönüştürür isterse
Ve bir esneyişiyle bütün dünyayı yutar;

Can sıkıntısıdır bu! –gözü hep yaşla dolu,
Darağaçları düşler çubuğunu içerken.
Bu nazik canavarı çok iyi tanırsın sen,
-Kardeşim, -benzer’im -ikiyüzlü okuyucu!

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet

Hep sarhoş olmalı

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zamanın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle?

Şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun.

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; Saat kaç? deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.


Charles Baudelaire / Paris Sıkıntısı

Cehennemlik Kadınlar

Delphine ile Hippolyte


Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran,
İçine koku sinmiş minderler üzerinde,
Düşlüyordu kızlığın perdesini kaldıran
Güçlü okşayışları, saf bir duygu içinde.

Fırtına bulanığı bir gözle arıyordu,
Uzaklaşmış göğünü günahsız yaşamanın,
Sanırsın ki başını mavi bir ufka doğru
Çeviren bir gezgindir, ötesinde sabahın.

O yorgun gözlerinin ağırlaşan yaşları,
Kırgın, uyuşuk hali, hazları kasvet veren,
Hurdaya çıkmış silah gibi, mağlup kolları,
Yansıtıyordu narin güzelliğini hepten.

Ayakları ucunda, sakin ve neşe dolu,
Ateşli gözleriyle onu yiyordu Delphine,
Avını gözleyen bir hayvana benziyordu
İzini bırakarak üstünde dişlerinin.

Önünde kuvvetli ve kırılgan güzelliğin,
Kibirli, şehvet dolu bir hazla içiyordu
Zaferinin şarabını ve derlemek için
Tatlı bir teşekkürü, uzanıp ona doğru.

Arıyordu gözünde sararmış kurbanını
Dilsiz neşidesini bir zevkin söylediği,
Ve bu yüceden yüce, bitimsiz bir şükranın
Gözkapağından çıkan uzun âhıydı sanki.

- “Hippolyte, aziz yürek, ne dersin sen bunlara?
Anlıyor musun şimdi, sunman gerekmez senin,
Onları solduracak şiddetli rüzgârlara
Kutsanmış kurbanını ilk açan güllerinin.

Öpüşlerim hafiftir susinekleri kadar,
Okşarlar duru büyük gölleri akşamleyin,
Yârin öpüşleriyse tekerlek izi açar,
İzi gibi araba ve saban demirinin;

Onlar zalim toynaklı, öküz ve at koşumlu
Ağır araba gibi geçecekler üstünden...
Hippolyte, kız kardeşim! Yüzünü bana doğru
Çevir ruhum ve kalbim, bütünüm, yarımım, sen,

Çevir haydi yıldız ve gök dolu gözlerini!
Bir tatlı bakış için, tanrısal umut diye,
En karanlık zevklerin kaldırıp peçesini,
Uyutacağım seni sonsuz düşler içinde!”

Ve Hippolyte o zaman kaldırıp genç başını:
- “Nankör değilim ben, asla değilim pişman,
Delphine’im, çok ağrım var, içim dışım sıkıntı,
Akşam berbat bir yemek yemişim gibi, inan.

Duyarım hücumunu ağır kokuların ben,
Perişan hayallerin kara taburlarını,
Beni işlek yollara yönlendirmek isteyen,
Orda kanlı bir ufkun her yandan kapattığı.

Son derece tuhaf bir eylem mi yaptık yoksa?
Açıkla bana, lütfen, acımı ve korkumu :
Titriyorum “Meleğim!” dediğin zaman bana
Ve birden dudaklarım gidiyor sana doğru.

Bana hiç öyle bakma, benim düşüncemsin, sen!
Sonsuza dek sevdiğim, biricik kız kardeşim,
Sen orada kurulmuş bir tuzak bile olsan
Ve bir de başlangıcı büyük felaketimin!”

Delphine silkeleyerek dağınık saçını ve
Demir sacayağında tepiniyormuş gibi,
Tekinsiz göz, konuştu zorbanın sesi ile :
- “Kim anlatabilir, kim, aşk varken Cehennem’i?

Binlerce lanet olsun o yaramaz düşçüye,
İlk defa arzuluyor aptallığa düşerek,
Namus karıştırmayı aşka değgin her şeye,
Kısır ve çözülmez bir sorunla sevişerek.

Gizemli bir ahenkle birleştirmek isteyen
Serin ile sıcağı, gündüz ile geceyi,
Bu kıpkızıl güneşte, adına aşk denilen,
Hiç ısıtamayacak kötürüm bedenini!

İstersen git ve ara, şapşal bir yavukluyu;
Koş, temiz kalbe zalim öpücüklerini ver:
Ve, mosmor, pişmanlıkla, korku ve dehşetle dolu
O dağlanmış göğsünü yeniden bana gönder...

Dünyada yalnız üstat hoşnut edilebilir!”
Ama çocuk sonsuz bir acı sergileyerek,
Çığlık attı: “ - İçimde genişliyor açık bir
Uçurum, biliyorum; bu uçurumdur yürek!

Volkan gibi yakıcı ve boşluk gibi derin!
Hiç doymaz bu canavar, bu sızıldanıp duran,
Ve bitmez susuzluğu asla Eumenides’in,
Meşalesiyle onu kanına kadar yakan.

Örtük perdeler bizi ayırsın bu âlemden,
Ve yorgunluk, getirsin bizlere dinginliği!
Derin göğüslerinde yok olmak isterim ben,
Yakalamak bağrında mezar sessizliğini!”

İnin, durmadan inin, açması kurbanlar,
İnin dibine kadar sonsuz bir cehennemin!
İnin en derinine, orada bütün suçlar,
Kırbaçlanır gelmeyen rüzgârıyla göklerin,

Kaynar karmakarışık fırtına ıslığıyla,
Çılgın gölgeler, koşun, arzunun ucuna dek,
Gem vuramazsınız hiç kudurganlığınıza,
Zevkleriniz dünyaya cezayı getirecek.

Taze ışık hiç düşmez mağaralarınıza;
Duvar çatlaklarından hep sıtmalı buğular
Süzülür tutuşarak bir fener gibi orda,
Sızar vücudunuza pis ve iğrenç kokular.

Sizin hazlarınızın dehşetli kısırlığı
Dindirir susuzluğu ve gerer cildinizi,
Ve tensel arzuların öfke dolu rüzgârı
Çırpınır teninizde eski bir bayrak gibi.

İnsanlardan çok uzak, serseriler, mahkûmlar,
Aç kurtlar gibi geçin çöllerin arasından;
Yazdırın yazgınızı gem vurulmayan ruhlar,
Ve kaçın içinizde var olan sonsuzluktan!


Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet

28 Haziran 2016

MOESTA ET ERRABUNDA

De bana, kalbin uçar mı bazen, Agathe,
Bu pis şehrin kara ummanından uzak.
Başka bir ummana, sade renk ve hayat,
Ve bekaret gibi, mavi, derin, berrak?
De bana, kalbin uçar mı bazen, Agathe?

Deniz, engin deniz, dinlendirir bizi!
Kükreyen rüzgârın hudutsuz orguna
Uyan, boğuk sesli şarkıcı, denizi
Hangi şeytan, dadı yaptı bu yorguna?
Deniz, engin deniz, dinlendirir bizi!

Al götür beni, vagon! Kaçır beni gemi
Uzak! Uzak! Çamur gözyaşı bu yerde.
Sahiden Agathe’in mahzun kalbi der mi
Bazen: azaptan, cürümden, dertten öte,
Al götür beni, vagon, kaçır beni, gemi?

Ne kadar uzaktasın, kokulu cennet.
Saf istek içinde kalbin boğulduğu,
Aydın bir gök altında her şeyin aşk, lezzet,
Sevilenin sevilmeye layık olduğu!
Ne kadar uzaktasın, kokulu cennet.

Lakin saf aşkların cenneti olan yer,
Titreyen kemanlar kuytu bayırlarda,
Koşuşlar, şarkılar, öpüşler, demetler,
Şarap testileriyle, gün sonu, kırlarda,
-Lakin saf aşkların cenneti olan yer,

Kaçamak hazlarla dolu masum dünya,
Daha mı uzakta şimdi Hind’den Çin’den?
Mümkün mü çağırmak geri ahüzarla,
Ve gümüş bir sesle yaşatmak yeniden.
Kaçamak hazlarla dolu masum dünya?

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Muhip Dıranas

15 Şubat 2016

Bensiz Olacak Her Şey

Bu akşam ölebilirim, rüzgar, güneş, sağanak,
Kalbimi, kemiklerimi etti mi tarumar,
Her şey bitti demektir; ne rüya, ne uyanmak!
Aralarında olamayacağım yıldızlar?

Şu uzak dünyaların her tarafında, yer yer,
Ruha kasvet veren ıssız yolların yolcusu,
Bizim gibi düşünür kardeş beşeriyetler;
Ellerini uzatan her gece bize doğru.

Evet, her yerde kardeşler; bizim gibi yalnız!
Onlar bize işaret ederler geceleri ,
Hüzünlerinden! Ah hiç kavuşamayacak mıyız ?
Mihnette birbirimizi avuturduk gayri.

Yaklaşacak birbirine bir gün seyyaraler,
Bu muhakkak, sökecek belki evrensel şafak,
O zaman! Meczupların türküsü bunu söyler;
Allah'a karşı bir kardeş çığlığı olacak.

Heyhat o günlerden evvel, rüzgar, güneş, sağanak,
Kalbimi, kemiklerimi etmiştir tarümar.
Bensiz olacak her şey! Ne rüya, ne uyanmak!
Ah aralarında olamadığım yıldızlar.

Charles Baudelaire
Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı

10 Ocak 2016

Semper Eadem

"Sana nereden geliyor, dedin, bu garip hüzün,
Çıkan deniz gibi çıplak ve siyah kayaya?"
- Hasadı erişti mi bir kere gönlümüzün,
Yaşamak bir dert olur! Bilinen bir muamma.

Pek sade bir ızdırap ve esrarsız, gizlisiz,
Ve tıpkı senin neşen gibi, herkese mahsus.
Vazgeçöyleyse sormaktan, güzel mütecessis!
Ve sesin o kadar tatlı bir sesken bile, sus!

Sus, cahil bihaber kadın! Her vakit hayran ruh!
Çocuk gülüşlü ağız! Hayattan daha fazla,
Çok defa ölüm bizi tutar ince bağlarla.

Bırak, bırak da kalbim mest olsun bir yalandan,
Yüzsün gözlerinde güzel bir rüyada gibi,
Ve kirpiklerinin gölgesinde yatsın bir zaman!

Charles Pier Baudelaire
Çeviri: Ahmet Muhip Dıranas

Lethe

Göğsüme gel, sen acıma bilmez, sağır can,
Tapılası kaplan, aldırışsız ifrit, gel;
Gönül ister ki titrek ellerim şu tel tel,
Derin yelenin içine dalsın bir zaman;

Senin rayihanla dolu eteklerine
Acılı başım gömülüp kalsın isterim,
Yok olup giden sevgimin koklasam derim
Tatlı küf kokusunu derinden derine.

Ölümden daha tatlı bir uykuya varsam !
Uyuyuversem ! benim neyime yaşamak
Yüreğim titremeden, bakır gibi parlak,
Pürüzsüz tenini öpüşlerimle sarsam.

Dingin hıçkırıklarımı boğup yutacak
Tek yer senin kucağının uçurumudur ;
Ağzında hep o yaman unutuş durur
Ve öpüşlerinden Lete boşanır ancak.

Yazgıma, ki bütün zevkim oldu şimdiden,
Boyun eğeceğim sonuna dek saygılı;
Uysal kurban, işlenmemiş suçtan yargılı,
İşkencesi coşkusuyla daha artan ben,

Kurtulurum elbet çektiğim bu azaptan,
Nepentes*ler, baldıranlar emerek bütün
O güzelim uçlarından dimdik göğsünün,
Ki altında yürek olmadı hiçbir zaman.

Charles Pier Baudelaire
Çeviren: Sait Maden


Lethe

Yırtıcı ve sağır ruh, gel üstüne kalbimin,
Secde edilen kaplan, vurdumduymaz canavar;
Titrek parmaklarımı daldırma isteğim var
Sıklığına bir süre o kabarık yelenin;

Eteğinin içine, kokunla dolup taşan,
Keder yüklü başımı gömme arzusudur bu,
Solgun bir çiçek gibi, içe çekme arzusu,
Tatlı küf kokusunu ölmüş aşkımdan kalan.

Uyumak istiyorum! yaşamdan çok uyumak!
Bir uykunun içinde, daha tatlı ölümden,
Öpücük yayacağım hem de hiç çekinmeden
Senin güzel tenine, bir bakır kadar parlak.

Yatağın bir uçurum, ondan değerli ne var,
Dinen hıçkırıklarım içinde yitsin diye;
Büyük unutuş durur ağzının üzerinde
Ve öpücüklerinde hep böyle Lethe akar.

Artık en büyük zevkim, alna yazılmış gibi,
Kaderim budur deyip eğeceğim boynumu;
Yumuşak başlı kurban, suçu olmayan suçlu,
Azabı körüklerken ondaki temiz sevgi.

Sihirli nepenthes’le şifalı baldıranı
Emeceğim, acımı elbet gidermek için,
Çekici uçlarında bu sivri göğüslerin
İçinde hiçbir zaman, kalbin barınmadığı.


Charles Baudelaire

18 Aralık 2015

Hiçliğin Tadı

Ruhum, o hırçın yüzün neden şimdi donuk, mat?
Parlatırken hırsını Umut mahmuzlarıyla,
Artık terk etti seni! Yat, uyu hayasızca
Sürekli tökezleyen canı çıkmış yaşlı at.

Katlan kalbim, boyun eğ; hayvanca uykuna yat.

Sen, yenik, bitkin düşmüş yüreğim, artık sana
Aşkta ne hırçınlıklar kaldı, ne de eski tat;
Elveda saksofonlar, hoşça kal içli flüt!
Arzular! aldırmayın bu somurtkan insana.

O eski kokular yok güzelim İlkbaharda!

Zaman bitirir beni her dakika, her saat
Bir gövde kazık gibi nasıl donarsa karla;
Bakıyorum tepeden şu yuvarlak dünyaya,
Sığınacak kulübe kalmadı artık. Heyhat!

Ey çığ yıkıl üstüme, beni de kendine kat!


Charles Baudelaire

19 Ocak 2015

Spleen (Melâl)

Bin seneden ziyâde yaşamışım gibi hatıralarım var.

Hesap pusulaları, şiirler, muhabbetnâmeler, dâvâlar ve şarkılarla,
makbuz kâğıtlarına sarılmış ağır saçlar dolu,
çekmeli bir büyük dolap benim kötü beynimden,
daha az sır saklar.
Bu umumi bir mezardan ziyâde, ölüleri hâvî,
bir ehramdır, cesîm mahzendir.
- Ben ayın menfur bir mezaristânıyım ki
orada vicdan azapları gibi uzun kurtlar sürünür
ve dâimâ benim en aziz ölülerimin üzerine savlet eder.
- Ben solmuş güllerle mâli eski bir kadın salonuyum;
orada bir yığın, mevsimi geçmiş modalar gömülüdür,
orada yalnız melûl pasteller, (buşe)nin soluk tabloları,
ağzı açık bir şişenin kokusunu teneffüs ederler.

Karlı senelerin sık kuş başı karları altında,
mağmum meraksızlığın semeresi, melâl,
ebediyyet nisbetlerini aldığı vakit,
uzunlukta hiçbir şey, kısalan günlere muâdil olmaz.
- Bâdemâ, sen ey madde-î zîhayat!
sisli bir sahrânın umkunda uyuşmuş
müphem bir koku ile muhat bir granit taşından
başka bir şey değilsin;
gamsız dünyanın meşhulü ihtiyar bir ebülhevl ki,
haritada unutulmuştur ve vahşi tabiatı
ancak gurub eden güneşlerin şuââtına şarkı söyler.


Charles Baudelaire
Tercüme: Âlişanzâde İsmail Hakkı Bey
Latinize eden: Hilmi Yavuz

28 Kasım 2013

Cythere'ye Yolculuk

Kalbim bir kuş gibi, hür ve şen şatır
Uçuyordu kanatlar gergin; halatlar gergin
Ve gemi kayıyordu, ışık saçan güneşin
Sarhoş ettiği melek, sularda ağır ağır.

Bu kara, bu mahzun ada hangisi?
Bu Cythere, şarkıda yaşayan diyar;
İhtiyar çocuklara Eldorado ninnisi;
Halbuki zavallı bir toprak, dostlar!...

Tatlı sırlar adası ve kalp bayramlarının.
Tutmuş meşhur Venüs'ün güzel, mağrur hayali
Bir koku gibi, deniz ve göğünü, anlarsın.
Aşk, bahtsızlık doldurur ruhlara onun eli.

Yeşillikler, açılmış çiçeklerin ülkesi,
Yok sana kapılmamış tek millet, tek bir kimse.
Havanda öyle uçar dindar kalplerin sesi
Gül bahçesi üstünde koku nasıl yüzerse.

Veya bitmez ötüşü vahşi bir güvercinin...
-Cythere artık pek zayıf insanların toprağı;
Artık bir çakıl çölü, çığlıklar acı, derin.
Buna rağmen var bence bir tuhaf başkalığı.

Bu bir tapınak değil, bir orman gölgesinde,
Ki bir genç rahibenin, -çiçeklerle sevişmiş-,
Gittiği yer, vücudu sır alevinde pişmiş,
Rüzgarların varlığı eteğinin sesinde...

Fakat işte sahili tâ kökünden uçuran
Kuşlarla yelkenleri birbirine katan su!
Gördük ki üç ayaklı bir darağacıydı bu,
Siyah bir selvi gibi gökten apayrı duran.

Biraz önce asılmış genç avları üstüne
Çullanmış yiyorlardı çılgın yırtıcı kuşlar.
Kâfir gagalarını can evine sokmuşlar
Her kanlı noktasından, gözleri döne döne..

Gözleri iki delik, karın kısmı boşalmış,
Kalçaları üstüne akıyor barsakları.
Cellâtlar ağza kadar iğrenç zevklere dalmış.
İğrenç zevklere batmış gaga ve kursakları.

Ayakları altında, bin ağızlı bir sürü,
Burun havaya kalkık, fır fır dönüyorlardı.
En büyüğü ortada, çığrışıyorlar: "Yürü."
-Bir cellat yanında binbir yardımcı vardı.

Ey Cythere'in, çok güzel bir semanın çocuğu
Bütün bu acıları sesszice çekeceksin!
O hayasız tapınman sebebi işkencenin;
Mezardan mahrum eden, günahların soluğu.

Senin acın yazılı en duygulu yerime!
Görünce seni yavrum, o sarkık kol ve ellleri.
Yükseliyor bir kusma gibi tâ düşlerime
Eski acılarımın kabarık, uzun nehri.

Ey aziz hâtıralar şahı biçare şeytan!
Senin önünde duydum, panter ve kargaların
Kuvvet ve şiddetini, çene ve gagaların,
Didik didik edecek kadar bana can atan.

-Sema câzibedardı, deniz bir su, yekpare;
Fakat her şey kapkara ve kanlı benim için.
Bir hüzün sisi sarmış ne yazık ki çepçevre,
Kalın bir kefen gibi, etrafını kalbimin.

Senin adanda Venüs! buldum bir tek şey gerçek;
Gölgemin asıldığı hayalî bir sehpa, ah!
Tiksinmeden vücut ve kalbimi seyrederek
Kuvvet ve cesareti ver bana Rahim Allah!

Charles Baudelaire
Çeviren: Sezai Karakoç

25 Eylül 2013

Güz Şarkısı

1
Soğuk karanlıklara geldi karışma günü;
O pek kısa yazların ışığı biter yarın!
Duyuyorum şimdiden taşlığa düştüğünü
Acı gürültülerle çatırdayan dalların.

Bütün bir kış boyunca saracak beni: dehşet,
Hınç, ürperme, kızgınlık ve bir bitmez uğraşı,
Kutup cehenneminde bir güneş gibi elbet
Yüreğim andıracak donmuş, kızıl bir taşı.

Ürpererek dinlerim düştüğünü her dalın;
Dar ağacı kursalar ses vermez bundan kaba.
O yıkılan kaleye benzer içim, bir kalın,
Bir yorulma bilmez koçbaşı çarpa çarpa.

Bu tek düze düşüşü böyle her dinleyişte
Sanırım hızlı hızlı tabut çakan biri var.
Kimin için? -Dün yazdı: bu gelense güz işte!
Bu gizemli gürültü bir bitiş gibi çınlar.

2
Ah o yeşil ışığıyla uzun gözleriniz
Tatlı kadın bugünse herşeyde bir acı var,
Ve, hiçbir şey, ne oda, ocak yada sevginiz,
Sarmaz beni denizde parlayan güneş kadar.

Genede sevin beni, candan bir anneye eş,
Densizleride sevin, huysuzları da sevin;
Bir sevgili, bir kardeş olun, batan bir güneş
Görkemli bir güz gibi tatlıca gülümseyin.

Kısa görev! bekleyen mezardır; doymaz mezar!
Ah! bırakın, başımı koyup dizlerinize,
Tadayım, özleyerek beyaz, sıcacık yazlar,
Vuran aydınlığını mevsim sonunun size!

Charles Baudelaire
Çeviren: Sait Maden

24 Eylül 2013

Saçlarda Bir Yarımküre

Bırak da uzun, uzun, uzun zaman içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada.

Saçlarında bütün gördüklerimi, bütün duyduklarımı, bütün işittiklerimi bir bilseydin! Başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa, benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır.

Yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında; meltemi beni güzelim iklimlere, uzayın daha mavi, daha derin olduğu, havanın meyvelerle, yapraklarla, insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında.

Saçlarının okyanusunda, içli türkülerle, her ulustan, güçlü insanlarla, sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı, uçsuz bucaksız bir gök üzerinde ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren, biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum.

Saçlarının okşamalarında, güzel bir geminin kamarasında, bir divan üstünde geçmiş, çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum.

Saçlarının kızgın ocağında, afyonla, şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime; saçlarının gecesinde, sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum; saçlarının ince ince tüylü kıyılarında, katranın, miskin, hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum.

Bırak da uzun uzun ısırayım ağır, kara örgülerini. Ele avuca sığmaz, ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman, anıları yer gibi oluyorum.

Charles Baudelaire
Çev: Tahsin Yücel

21 Eylül 2013

İçe Kapanış

Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,
Siyah örtülere sardı şehri karanlık;
Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte;
Toplasın acı meyvesini nedametin
Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.


Charles Baudelaire
Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu

08 Eylül 2013

Akşamın Ahengi

İşte her çiçeğin sapında ürperti çağlar.
Her çiçeğin bir buhurdan gibi uçtuğu lahza!
Sesler ve kokular dönüyor akşam havasında,
Hazin bir vals, bir baş dönmesidir bu rüzgâr.

Her çiçeğin bir buhurdan gibi uçtuğu lahza!
Keman sesinde üzgün bir kalbin titreyişi var;
Hazin bir vals, bir baş dönmesidir bu rüzgâr.
Bir büyük mabet gibi melül ve güzeldir sema.

Keman sesinde üzgün bir kalbin titreyişi var,
Nefret o kalpten bu geniş ve karanlık boşluğa.
Bir büyük mabet gibi melül ve güzeldir sema;
Pıhtılaşan kanında güneştir boğuldu tekrar.

Nefret o kalpten bu geniş ve karanlık boşluğa,
Bir kalp ki aydınlık maziden ne bulursa toplar
Pıhtılaşan kanında güneştir bozuldu tekrar.
O mukaddes nurdur içime senden bir hatıra!

Charles Baudelaire