İsmail Haydar Aksoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsmail Haydar Aksoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2023

KIZIMA, 'ERKEKLER EVE GELDİĞİNDE KENDİNİ ATEŞE VER' DİYECEĞİM

EV

-I-
Bütün kadınların içinde kapalı odalar vardır, diyor annem: arzudan mutfak,
kederden yatak odası, ilgisizlikten banyo.
Bazen anahtarlarıyla gelir erkekler,
ve bazen gelir erkekler çekiçleriyle.

-II-
Nin soo joog laga waayo, soo jiifso aa laga helaa, (*)
Dur dedim O’na, Hayır dedim O’na, fakat dinlemedi o adam.

-III-
Belki bir planı vardır kadının; belki kendisinin yapmak için geri alır adamı,
buz dolu bir küvette birkaç saat sonra uyanması için adamın
kuru bir ağızla, aşağı doğru bakarken kendisinin yeni ve şık yöntemine.

-IV-
Bedenimi gösteriyorum parmağımla ve diyorum ki:
Ah, bu eski şey mi? Yeni giyindim bunu üstüme.

-V-
Bunu yiyecek misin? diye soruyorum anneme, parmağımla gösteriyorum yemek masasında uzanan ve ağzında kırmızı bir elma doldurulmuş olan babamı.

-VI-
Vücudum ne kadar büyük olursa, o denli daha fazla kapalı oda var onda, ve o denli daha çok erkek gelir anahtarlarıyla. Anahtarı o kadar da içeri sokmamıştı Anwar; hâlâ düşünüyorum içimde acaba ne açabilirdi diye. Basil gelmişti ve üç yıl kapı önünde duraksayıp durmuştu. Mavi gözlü Johnny, başka kadınlarda da kullandığı bir çanta dolusu alet edevatla gelmişti: bir saç tokası, bir şişe çamaşır suyu, bir sustalı bıçak ve bir kavanoz vazelin. Tanrı’nın ismini bağırmıştı Yusuf anahtar deliği arasından ve hiç kimse cevap vermemişti. Bazıları yalvarmıştı; bazıları bedenimin yan tarafına bir pencere bulmak için tırmanmıştı; bazıları yolda olduklarını söylemişlerdi ve gelmemişlerdi.

-VII-
Dokunulduğun yerleri oyuncak bebek üstünde göster bize, dediler.
Dedim ki onlara, Oyuncak bir bebeğe benzemiyorum ben, bir eve benziyorum.
Dediler ki bana, Evin üstünde göster bize.

İşte böyle: İki parmak reçel kavanozunda.
İşte böyle: bir dirsek banyo suyunda.
İşte böyle: bir el çekmecede.

-VIII-
Sana şunu söylemeliyim ki, dokuz yıl önce ilk âşık olduğum çocuk sol göğsümün altında bir kapak bulmuştu, oradan aşağı düşmüştü ve o tarihten bu yana ortada görülmedi. Arada sırada hissediyorum kalçamda sürünen bir şey olduğunu. O çocuk bilincinde olmalı ki, ben O’nu muhtemelen serbest bırakacağım. Umarım ki o çocuk, kibar anneleri olan taşradan gelmiş iki kayıp çocukla toslaşmamıştır. Çok kötü şeyler yapmıştı o iki çocuk ve saçlarımın labirentinde kaybolmuşlardı. Yeterince iyi davranmıştım onlara, bir dilim ekmek ve eğer şanslıysalar bir parça meyve. Mavi gözlü Johnny hariç… saç örgülerimi aralamıştı ve emekleyerek içeri girmişti. Aptal oğlan… korkularımın mahzeninde zincirlendi ve müzik çalmıştım oradan söküp atmak için.

-IX-
Tak tak kapı.
Kim var orada?
Hiç kimse.

-X-
Eğlence partilerinde parmağımla vücudumu gösterip diyorum ki “İşte burası aşkın öleceği yer. Hoş geldiniz; içeri geçin; kendinizi evinizde hissedin.” Herkes gülüyor; benim şaka yaptığımı sanıyorlar.

Warsan Shire (d.1988)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

(*) Çevirenin notu: Şiirin orijinalinde Somali dilinde yer alıyor bu dize. “Burada hiç erkek yok; uzanacak yer yok burada” anlamına geliyor.
Kızıma, 'erkekler geldiğinde kendini ateşe ver' diyeceğim.

Warsan Shire, soyadını 'bir yerde toplanmak' olarak tercüme ediyor. İronik bir şekilde, bu tür çirkin aidiyet, cemaat ve sığınak çağrışımları, Shire'ın daha çok çirkin gerçeklerle ilgilenen şiirinde tipik olarak yabancıdır. Shire'ın kahramanları tipik olarak göçmenler, seks işçileri ve mültecilerdir ve yazıları yer değiştirme, kayıp ve yönelim bozukluğu mecazlarına dönüşür.

Bugüne kadar Shire'ın şiirlerinin çoğu vücut üzerine yazılmıştır. Her Blue Body'de ( 2015), et, gerçek ve mecazi ölüm, sakatlama veya parçalama biçimleriyle ilişkilendirilir: temaları arasında kanser, klitoris ameliyatı ve bekaret kaybı yer alır. Toplama, hücreler bölünüp çoğaldıkça veya çeşitli şekillerde iyi huylu ve kanserli bulunduğunda rahim içinde başlar. Konuşmacı, ölülere ve ölümsüzlere baktığı gelecekteki bir alanı işgal eder. Bu çalışma tipik olarak zamanda ileri ve geri hareketlerle veya kökenler, donanmalar ve başlangıç ​​anları etrafında daireler çizerek ilerler.

Kadın bedeni, bu şiirlerde bir manzara ölçeğini ve önemini ele alıyor. Shire, 'Denizkızları'nda kadın sünnetinin çelişkilerini yakalıyor:

'İşlemden sonra kız öğrenir
tekrar nasıl yürünür, yeni bacaklı deniz kızı,
yeni günahsız vücudun altında bükülen yumuşak dizler.

[…]

Kes, kes, kes.'

'İlk Kez'de şair ameliyattan sekse ve masumiyeti ikiye bölen başka bir kesme eylemine geçer: 'içine madeni para gibi girdin/ pembe şeker kağıdını kırdın/ bir sihirbaz gibi/ ikiye böldün'.

Shire, Beyonce'nin 'Limonata' albümü için ünlü bir şekilde uyarlanan 'Sevilmesi zor kadınlar için' şiirinde, kadın vücudunu bir barınma yeri olarak tanımlayan geleneksel bilgeliğe meydan okuyor gibi görünüyor: 'insanlardan ev yapamazsınız. ', diyor. "Ev" de vücut, girişi reddeden veya açılmayı bekleyen bir dizi kilitli oda olarak görünür. Beden bir dönüş, kendini keşfetme ve yabancılaşma alanı olarak şekillenir. Sırasıyla bir mahremiyet alanı ve bir savaş alanı ya da savaş alanı olan bu şiirlerdeki kadın bedenleri, kişisel ile politik, kamusal ile özel arasındaki sınırı işgal eder. "Ev", "Partilerde bedenimi işaret edip Aşkın ölmeye geldiği yer burası" dediğimi anlatıyor. Hoşgeldiniz, içeri gelin/ kendinizi evinizde hissedin. Herkes gülüyor, şaka yaptığımı düşünüyorlar.'

Shire, "Ev"de şiirinin konusunu şiddet, tecavüz, korku, tuzağa düşme, ölüm çağrışımlarıyla üstbelirlenen bir delik veya açıklık (bir ağız; bir namlu) olarak yakalar:

'eve gitmek istiyorum,
ama ev bir köpekbalığının ağzıdır
ev silahın namlusudur'

Son olarak, paradoksal bir şekilde bir tehcir merkezinde geçen 'Ev Hakkında Konuşmalar' adlı şiirsel sekansta Shire, aşağıdaki rahatsız edici yutma imgesiyle bitirmeden önce, içgüdüsel bir kovulma notuyla başlar ("ev beni tükürdü"): Bir otel odasında kendi pasaportumu yırttım ve yedim. Unutmayı göze alamadığım bir dille şişkinim'.

'Geriye Doğru' bu koleksiyonda özellikle çarpıcı bir parça. Yaşın, eylemlerin ve anlatımın silinmeye ve yeniden yazılmaya tabi tutulduğu ya da aşk için alanı temizleyen mezardan beşik hareketlere konu olduğu geri sarma üzerine bir şiirdir. Şiirin, Shire'ın yapıtının başka yerlerinde keşfedilen doğrudan ve dolaylı şiddeti, geçici de olsa, geri alma veya dikme kapasitesine özel bir inanç yükleyen bir şiir: "Annemin bedeni merdivenlerden yukarı yuvarlanıyor, kemik yerine oturuyor".

Shire'ın aidiyetsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve göç temalarıyla ısrarlı ilgisine rağmen, şunu da vurguladı: "Kurbanlar, şehitler veya boş klişeler yazmak istemiyorum". Anneme Nasıl Doğum Yapılacağını Öğretme (2011) adlı koleksiyonunun epigrafı, birleştirme ve dağılma arasındaki gerilimi yakalar; kayıp ve ayrılış anılarının altını oyduğu bir soyağacı aidiyeti fikri: 'Annemin ağzına ve babamın gözlerine sahibim; yüzümde hala / birlikteler.' Enjambment, bu pasajın son iki kelimesini hem ayırır hem de bağlar, dağılsa bile birlikteliği yakalar. 

Shire, Anneme Nasıl Doğum Yapılacağını Öğretmek için şunları söylüyor : "Kronolojik sırayla kadınlar, aşk, yalnızlık ve savaş hakkında. Ergenlik ve genç yetişkinlik, evlilik hayatı, boşanma, annelik, yaşlanma ve ölüme odaklanan şiirler.' Bu kitapçık aynı zamanda masumiyet ve deneyim arasındaki zamansal ayrımları da ele alıyor. Bir annenin ilk öpücüğü, şiddetli tecavüz görüntüleriyle ("Annenizin İlk Öpücüğü") birleştirilirken, "Yazda Kaybettiğimiz Şeyler"de 12 yaşındaki bir çocuk cinselleştirilmiş bir vücudun gelişini arzulayarak ergenliğin başlamasını bekler. zaten orada:

"Şortumdaki deliği parmaklarım,

tenimi ısıtmaktan utanıyorum

arabada annem camdan bana bakıyor

dikiz aynası, deri benim arkama yapışıyor

kalçalar Bacaklarımı iyi yağlanmış bir kapı gibi açıyorum'

Warsan Shire'ın bugüne kadarki çalışmaları, belki de en derinden, zihninde ve vücudunda yazılarının hem dışında hem de içinde yer alan travmatik bir ortam olan savaşın parçaladığı Somali'de büyüyerek şekillendi. Arka planda pek çok korkuyla büyüdüm - bana, ülkeme ve aileme gerçekten yakın olan insanların başına gelen pek çok korkunç şey; yani evde ve hatta içinizde, teninizde, anılarınızda ve çocukluğunuzda.' 

Shire'ın bugüne kadarki çalışmalarını bu kadar çarpıcı ve sarsıcı yapan şey, dehşeti şiire dönüştürme kapasitesidir.

James Procter, 2017

25 Şubat 2022

Ülke

Ülke eğer bir köpekbalığı ağzı değilse
terk etmez ülkesini hiç kimse.
Koşarsın sınıra ulaşmak için, sadece
bütün şehrin sınıra koştuğunu gördüğünde.

Komşuların senden hızlı koşmakta,
gırtlaklarındaki nefes lekelenmiş kanla.
Birlikte okula gittiğin o oğlan var ya,
hani o eski kalay fabrikası arkasında
öpüşüyle döndürmüştü başını,
boyundan büyük bir tüfek taşıyor şimdi.
Ülken sana kalman için izin vermediğinde,
işte o zaman terk edersin ülkeni sadece.

Ülke kovalamadığı müddetçe,
terk etmez ülkesini hiç kimse.
Ateş vardır ayaklar altında
ve sıcak kan karnında;
yapmayı düşündüğün bir şey değildir bu,
ta ki dumanı tüten o süngü tehdit edene kadar enseni
ve o zaman bile taşıyıp durmuştun hatta
milli marşı nefesinin altında
bir havaalanı tuvaletinde pasaportunu parçalara ayırırken;
ve her bir ağız dolusu kağıdı hıçkırarak yutarken
artık geriye dönemeyeceğini apaçık anlarsın.

Anlamak zorundasın:
karadan daha güvenli olmadığı müddetçe,
çocuklarını bir bota bindirmez hiç kimse.
Avuç içlerini trenlerin altında
vagonların altında
yakmaz hiç kimse.
Gazete yiyerek günler ve geceler geçirmez hiç kimse
bir kamyonun karnında, kat edilen kilometreler
yolculuktan daha fazla anlam taşımadığı müddetçe.
Hiç kimse parmaklıkların altından sürünmek istemez;
hiç kimse dövülmek istemez;
kendisine acınmasını kimse istemez.

Hiç kimse mülteci kamplarını tercih etmez
veya beden acı içinde kıvranırken
üstünün çırılçıplak aranılmasını kimse istemez;
veya istemez hapsedilmeyi hiç kimse,
fakat yanan bir şehre oranla
daha güvenlidir bir hapishane.
Ve gecede hapishanedeki bir gardiyan
daha iyidir babana benzeyen
bir kamyon dolusu erkekten.
Hiç kimse kabul edemez bunu.
Hiç kimsenin midesi kaldırmaz bunu.
Hiç kimsenin derisi o kadar kalın değil.

Bütün o söylemler:
siyahlar, mülteciler
ülkenize gidin;
pis göçmenler;
sığınmacılar
ülkemizin iliğini emiyorlar;
ellerini açmış zenciler;
garip kokuyorlar;
vahşiler;
kendi ülkelerini mahvettiler ve şimdi istiyorlar ki
bizim ülkemizi mahvetsinler.
Nasıl oluyor da sırtında döneniyorken
o sözcükler, o kirli bakışlar
katlanılıyor bunlara?
Belki bunun nedeni bir tokadın daha yumuşak olmasıdır
kopan bir kola veya bir bacağa oranla.

Veya o sözcükler daha yumuşaktır
bacaklarının arasındaki
on dört erkeğe oranla;
veya hakaretleri yutmak
daha kolaydır
harabeye dönmeye oranla…
kemiklerinin kırılmasına oranla…
çocuğunun bedeninin parçalara ayrılmasına oranla…
Ülkeme dönmek istiyorum;
fakat ülkem bir köpekbalığının ağzıdır.
Ülkem bir tüfeğin namlusudur.
Ve ülke denize kadar kovalamadığı müddetçe
terk etmek istemez ülkesini hiç kimse.
Şunları demedikçe sana ülken: Adımlarını hızlandır;
elbiselerini ardında bırak;
çöllerde sürün dur;
bata çıka git okyanuslardan;
boğul;
kurtul;
aç kal;
dilen;
gururunu unut;
hayatta kalman daha önemli.

Hiç kimse terk etmez ülkesini ta ki ülke yorgun sesiyle
Şunları diyene dek sana:
Terk et beni.
Kaç benden şimdi.
Ne hale geldiğimi bilmiyorum şimdi.
Fakat biliyorum ki herhangi bir yer
benden daha güvenlidir.

Warsan Shire (d.1988)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

11 Kasım 2021

Şiirlerim İçin

Hayatımda öyle erken, öyle erken yazıldı ki şiirlerim
Kendimin henüz bir şair olduğunu bilmiyordum daha.
Pınarın damlacıkları misali cebren ayrılırlar benden,
Bir roketin devinmesine benzer gene de.

Ansızın saldırır şiirler benden, işgal eder, uykunun ve tütsünün
Sarmaladığı tapınaktaki bazı minicik iblisler misali.
Gençlik ve ölümdür ele aldığı konular. Şiirlerim,
Her daim okunmadan kalan dizelerim!

Değişik kitapçıların tozu arasında fırlatılmış buraya ve oraya,
(Dokunulmamış şimdiye dek herhangi bir okurun parmaklarınca!)
Değil mi ki şiirlerim, değerli şaraplar gibi saklanır derinlerde,
Bilirim, zamanı gelir onların bir gün.

Marina İvanova Tsvetaeva 
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

15 Ekim 2021

Burası devam edecek bir kent değil, yaşanacak yer değil burası

Burası devam edecek bir kent değil, yaşanacak yer değil burası.

Rüzgâr sert, zaman kötü, kazanç şüpheli, tehlike şüphesiz.
Ah, geç geç geç, geçtir zaman, geç çok geç, ve çürümüştür yıl;
Kemdir rüzgâr, ve şiddetlidir deniz, ve gridir gök, gri gri gri.
Ey Başpiskopos Thomas, geri dön; geri gön, geri dön Fransa’ya.
Geri dön. Çabucak. Sessizce. Bırak huzur içinde ölelim burada.
Alkışlarla gelirsin, neşeyle gelirsin, fakat kendinle birlikte
Cantenbury’ye ölüm getirirsin:
Memlekete hüküm, kendine hüküm, dünyaya hüküm.

Bir şey olsun istemeyiz.
Yedi yıl yaşadık sessizce,
Memnunduk fark edilmeden
Yaşamaktan ve kısmen yaşamaktan.
Zulüm ve gösteriş vardı burada,
Yoksulluk ve kargaşa vardı burada,
Küçük haksızlıklar vardı burada,
Gene de devam ettik yaşamaya,
Yaşayarak ve kısmen yaşayarak.
Bazen tahıl yüzüstü bıraktı bizi,
Bazen iyi oldu hasat,
Bir yıl yağmur yılıdır,
Başka bir yıl ise kuraklığın,
Bir yıl elmalar bereketlidir,
Öbür yıl eksik olur erikler.
Gene de devam ettik yaşamaya,
Yaşayarak ve kısmen yaşayarak.
Yortuları kutladık, katıldık ayinlere,
Bira ve elma şarabı yaptık,
Kış için odun topladık,
Ateşin başında konuştuk,
Sokakların köşelerinde konuştuk,
Her zaman fısıltıyla konuşmadık,
Yaşayarak ve kısmen yaşayarak.


T.S. Eliot (1888-1965)
(Katedral’de Cinayet'ten)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Simeon’a Bir Şarkı

Efendim, Roma sümbülleri çiçeklenir kâsede
Ve kış güneşi emekler karlı tepelerde;
İnatçı mevsim sürmekte.
Hayatım hafiftir, bekler ölü rüzgârı,
Elimin sırtındaki bir tüy misali.
Güneş ışığında toz ve köşelerde hatıra
Bekler ölü ülkeye doğru soğuk esen rüzgârı.

Bahşet bize barışını.
Dolandım uzun yıllar bu şehirde,
Tuttum inancımı ve orucumu, kol kanat gerdim yoksula,
Onuru ve rahatlığı hem verdim hem de aldım.
Asla reddedilmedi kimse benim kapımdan.

Gelip çattığında kederin zamanı
Kim hatırlayacak çocuklarımın çocuklarının yaşayacağı evimi?
Keçi patikasından gidecekler, ve tilkinin evine,
Firar edecekler yabancı yüzlerden ve yabancı kılıçlardan.

İplerin ve kırbaçların ve dövünmelerin zamanından önce
Bahşet bize barışını.
Issız dağın duraklarından önce,
Anaç kederlerin muayyen saatinden önce,
Ölümün bu doğum mevsiminde şimdi,
Çocuk, henüz söylenmemiş ve zımni Söz,
Bahşetsin İsrail’in tesellisini
Yarını olmayan seksen yaşındaki birine.

Sözüne göre,
Methedecekler seni ve ıstırap çekecekler her nesilde
Şanla ve alayla,
Işık üstüne ışık, tırmanır azizin merdivenine.
Bana göre değil şehitlik, düşüncenin ve duanın vecdi,
Bana göre değil nihai önsezi.
Bahşet bana barışını.

(Ve bir kılıç delip geçecek yüreğini,
Seninkini de).

Usandım kendi hayatımdan ve benden sonrakilerin hayatlarından,
Ölüyorum kendi ölümümde ve benden sonrakilerin ölümlerinde.
Bırak gitsin
Kurtuluşunu görmüş uşağın.


T.S. Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gerontion

Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming of both. (*2)

Buradayım işte, kurak bir ayda yaşlı bir adamım,
Bir oğlan kitap okurken, beklerim yağmuru.
Ne sıcak kapılardaydım
Ne de boğuştum sıcak yağmurda
Ne de dizlerim tuzlu bataklıklardaydı; pala sallamadım,
Sinekler ısırmadı beni, boğuşmadım.
Çürümüş bir evdir evim,
Ve ev sahibi, pencerenin denizliğine çömelmiş o Yahudi
Yumurtlanmış Antwerp’te bir meyhanede,
Kuluçkalanmış Brüksel’de, katmerlenmiş ve soyulmuş Londra’da.
O keçi öksürür geceleri yukarıdaki tarlada;
Kayalarda, yosunda, taştaki otta, hurdada, tezekte.
Kadın mutfak işlerini yapar, çay yapar,
Hapşırır akşama doğru, dürter huysuz olukları.

Ben bir yaşlı adam,
Bir donuk kafa rüzgârlı alanlarda.

İşaretleri mucizeler olarak algılarız. “Bir işaret gönder bize”: (*3)
Bir sözdeki söz, bir söz söyleyemeden, (*4)
Sarmalanmış karanlıkla. Yılın ergenlik çağında
Geldi o kaplan Mesih.

Baştan çıkmış Mayıs’ta, kızılcık ve kestane, çiçeklenen erguvan,
Yenmek için, bölüşülmek için, içilmek için
Fısıltılar arasında; Bay Silvero tarafından
Okşayan ellerle, Limoges’te (*5)
Bütün gece yandaki odada yürüyen kişi;
Hakagawa tarafından, Titianların arasında eğilmiş; (*6)
Madam de Tornquist tarafından, o karanlık odada
Değiştiriyor mumları; Fräulein von Kulp
Döndü salonda, kapıda bir el. Boş mekikler
Örer rüzgârı. Yok benim hayaletlerim, (*7)
Bir yaşlı adam cereyanlı bir evde
Altında rüzgârlı bir tepeciğin.

Bunca bilgiden sonra, ne bağışlaması? Düşün şimdi
Tarihin bir çok hin dehlizleri vardır, uyduruk geçitleri
Ve çıkışları, fısıltılı hırslarla aldatır,
Yönlendirir bizi kibirlerle. Düşün şimdi
Dikkatimiz dağılmışken verir bize
Ve verdiği şeyi de öylesi çevik bir şaşkınlıkla verir
Ki veriş teşne olur özleme. Çok geç verir
İnanılmayan şeyi, yahut eğer hâlâ inanılıyorsa,
Hafızada sadece, yeniden hatırlanmış şehvet. Çok yakında verir (*8)
Zayıf ellere, vazgeçilebileceği düşünülmüş olan şeyi
Reddediş bir korku yaratana dek. Düşün
Ne korku ne de cesaret kurtarır bizi. Tuhaf tutkuların
Babasıdır kahramanlığımız. Erdemler
Salınır üstümüze arsız suçlarımız tarafından.
Bu gözyaşları silkelenmiştir öfke taşıyan ağaçtan. (*9)

Yeni yıla atlıyor kaplan. Biziz parçalayıp yuttuğu. Düşün nihayet
Varamadık neticeye, ben
Katılaşırken kiralık bir evde. Düşün nihayet
Yapmamıştım bu işi amaçsızlıkla
Ve bu geri geri giden iblislerin zorlamasıyla (*10)
Yapılmış bir şey değil.
Seninle bu konuda dürüstçe görüşmek isterim.
Yüreğine yakın olan ben uzaklaştırıldım oradan
Dehşette kaybederek güzelliği, sorgudaki dehşette.
Yitirdim şehvetimi: niye koruma ihtiyacı duyayım ki
Korunan her şey yozlaştırılmak zorunda olduğundan?
Yitirmiştim görmeyi, koklamayı, duymayı, tat almayı ve dokunmayı:
Daha yakınına gelebilmek için nasıl kullanabilirdim duyuları?

Binlerce küçük düşüncelerle bunlar
Uzatırlar onların serin çılgınlıklarının faydasını,
Tahrik ederler zarları, duyu serinletildiğinde,
Keskin soslarla, çoğaltmak çeşidi
Aynaların sahrasında. Ne yapmak ister örümcek,
Askıya almak mı işlerini, buğdaybiti
Sonraya bırakır mı? De Bailhache, Fresca, Bayan Cammel, dönendiler
Titreyen Ayı’nın pençesi ötesinde
Parçalanmış atomlarda. Rüzgâra karşı martı, Belle Isle’nin (*11)
O rüzgârlı boğazlarında, yahut akarken o Burun’da, (*12)
Kardaki beyaz tüyler, Körfez’in istekleri,
Ve bir yaşlı adam sürüklenir Tropik rüzgârlarla
Uykulu köşelere.

O evin kiracıları,
Kuru beyindeki düşünceler kuru bir mevsimde.




T.S. Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notları:
(*1) Gerontion, “küçük yaşlı adam” anlamına gelmektedir. Sözcük kökeni olarak Grekçe “yaşlı adam” anlamına gelen “geron”dan türetilmiştir. 1920 yılında yazılan Gerontion şiiriyle Eliot’un şairliğindeki İsevî dönemin başladığını gözlemleyebiliriz. Ayrıca, daha sonra “Çorak Ülke” şiirinde daha detaylı ele alınacak olan şüphe/inanç ve yağmur/kuraklık karşıtlıklarını da “Gerontion” şiirinde gözlemleyebiliriz.
(*2) Ne gençliğin ne de yaşlılığın sahibisin / Fakat neredeyse bir öğle uykusunda gibi / İkisini de düşlersin. Shakespeare’in ”Measure for Measure” adlı piyesinden (III.1.32-34)
(*3) ”Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır. … Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik çıkarır. Kötü insan, içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.” (Matta, XII, 12: 33-35) .
(*4) “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Hayat O’ndaydı ve hayat insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık O’nu alt edememiştir.” (Yuhanna, I, 1: 1-5)
(*5) Limoges: Fransa’nın orta bölgesinde bulunan porselenleriyle ünlü bir kent.
(*6) Titianlar, 1477-1576 yılları arasında yaşamış, tam adı Tiziano Vecelli olan fakat Titian olarak bilinen Venedigli portre ve dinsel konular ressamı tarafından yapılmış resimler anlamındadır.
(*7) “Günlerim çulhanın mekiğinden daha tez, / Ve bir ümit olmaksızın tükenmekteler.” (Eyüp, VII, 7:6) .
(*8) Shelley’in “Adonais”i: John Keats’in ölümü üstüne: ‘Çok yakında, ve güçsüz ellerle” (Too soon, and with weak hands.’)
(*9) Öfke taşıyan ağaç: iyiyi ve kötüyü öğreten bilgi ağacı. Bu ağacın meyvesini yemeleri üzerine Tanrı, Adem ile Havva’yı Cennet’ten kovarak ölüm ve acının bulunduğu dünyaya sürmüştür.
(*10) Geleceği görebilenleri “Cehennem”e yerleştirmiştir Dante. Ve ceza olarak onları geri geri yürümeye zorlamıştır.
(*11) Belle Isle: Labrador ile Newfoundland arasındaki bir ada.
(*12) Burun: Tierra del Fuego, Şili, Güney Amerika’nın en güneyindeki nokta. Charles Darwin’in “Voyage of the Beagle” adlı yapıtında “ölümün mekânı” olarak tanımlanmıştır.


La Figlia che Piange

O quam te memorem virgo… 

Dur merdivenin en üst basamağında
Yaslan bir bahçe vazosuna –
Ör, ör gün ışığını saçlarında –
Sarıl çiçeklerine acılı bir şaşırmayla –
Fırlat hepsini yere ve dön
Gözlerindeki firari bir içerlemeyle:
Fakat ör, ör gün ışığını saçlarında.

Böylece bırakabilirdim o adamı,
Böylece bırakabilirdim o kadını durup yas tuttuğu yerde,
Böylece bırakabilirdi adam
Ruhun yarılmış ve yaralanmış bedeni bırakışı gibi,
Zihnin kullandığı bedeni bırakıp gitmesi gibi.
Bulmalıyım
Işıklı ve marifetli eşsiz bazı yolları,
İkimizin de anlayabileceği bazı yolları,
Bir gülüş ve tokalaşma gibi sıradan ve vefasız.

Dönüp gitti kadın, fakat sonbahar havasıyla
Günler boyu zorladı imgelemimi,
Günler ve saatler boyu:
Omuzları üstünde saçı ve çiçeklerle dolu kucağı.
Ve merak ederim birlikte nasıl olurlardı!
Yitirmiş olmalıyım bir davranışı ve duruşu.
Bazen bu düşünceler şaşkına çevirir hâlâ
Tedirgin gece yarılarını ve öğle uykusunu.

T.S. Eliot 
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Rüzgârlı Bir Gece Rapsodisi

Saat on iki.

Aysı bir bireşimde tutulmuş
Sokakların kapsamı boyunca,
Fısıldanan aysı tılsımlar
Eritir belleğin döşemelerini
Ve onun bütün belirgin ilişkilerini,
Bölümlerini ve kesinliklerini,
Geçtiğim her sokak lambası
Çalar kaderci bir davul misali,
Ve karanlığın alanları boyunca
Hafızayı sarsar gece yarısı
Nasıl sarsarsa bir deli ölü bir sardunyayı.

Saat bir buçuk,
Titredi sokak lambası,
Söylendi sokak lambası,
Dedi ki sokak lambası,
“Bir sırıtış gibi
Kendisine açılan kapının ışığında
Sana doğru duraksayan şu kadına dikkatle bak.
Görürsün giysisinin kenarı
Yırtılmıştır ve lekelenmiştir kumla,
Ve görürsün gözünün kenarı
Kıvrılır eğri bir topluiğne gibi.”

Hafıza fırlatır yukarı yüksek ve kuru
Kıvrılmış şeylerin bir kalabalığını;
Aşınmış, pürüzsüz ve parlatılmış
Bir dal kıvrılmış kumsalda,
Sanki vazgeçmiş dünya
İskeletinin gizinden,
Kaskatı ve beyaz.
Kırık bir zemberek bir fabrika avlusunda,
Kuvvetin terk ettiği biçime tutunmuş pas
Çetin ve kıvrımlı ve çatırdamaya alesta.

Saat iki buçuk,
Dedi ki sokak lambası,
“Kendisini olukta yassılaştırmış kediye dikkatle bak,
Çıkartır dilini
Ve siler süpürür bir parça küflü tereyağını.”
Çocuğun eli de öyle, kendiliğinden,
Çaktırmadan cebe atar rıhtımda dönenen bir oyuncağı.
Hiçbir şey göremedim çocuğun gözü ardında.
Işıklı panjurlar arasından dikizlemeye çalışan
Gözler görmüştüm sokakta,
Ve bir yengeç bir öğle sonrasında bir havuzda,
Kendisini tuttuğum çubuğun ucunu kavramış,
Sırtında deniz kabuklarıyla yaşlı bir yengeç.

Saat üç buçuk,
Titredi lamba,
Karanlıkta söylendi lamba.
Mırıldandı lamba:
“Dikkatle bak aya,
La lune ne garde aucune rancune, (*)
Belli belirsiz göz kırpar,
Köşelere gülümser.
Çimenin saçını düzler.
Hafızasını kaybetmiştir ay.
Soluk bir çiçek bozuğu çopurlaştırır yüzünü,
Eliyle kıvırır toz ve bayat kolonya kokan
Kağıttan bir gülü,
Beyninde mekik dokuyan
Bütün o kadim gecesel kokularla yalnızdır.
Hatırlanır
Güneşsiz kuru sardunyalar
Ve çatlaklardaki toz,
Sokaklardaki kestane kokuları
Ve kadınsı kokular panjurları kapalı odalarda
Ve sigaralar koridorlarda
Ve kokteyl kokuları barlarda.”

Dedi ki lamba,
“Saat dört,
İşte kapının numarası.
Hafıza!
Anahtar sende.
Yayar merdivene bir haleyi küçük lamba,
Yukarı çık.
Yatak açık; diş fırçası asılı duvarda,
Ayakkabılarını koy kapıya, uyu, hazırlan hayata.”

Bıçağın son kıvrılışı.

(*) Ay kin beslemez asla.

T.S. Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

17 Mart 2016

Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Sen, çiçeğe ve suya gelen minicik konuk.
Her gün bir salkım gibi ellerim arasında
ezdiğim o beyaz küçük baştan daha fazlasın sen.

Benzemezsin kimseye verdim vereli sana gönlümü.
Bırak yatırayım seni sarı soluk çelenklerin arasına.
Güneyin yıldızları arasında kim yazıyor adını dumandan harflerle?
Ah, bırak anımsayayım seni, olduğun gibi, daha oluşmadan önce sen!

Birden uğulduyor rüzgâr ve çarpıyor kapalı pencereme.
Gökyüzü karanlık balıklarla dolan bir ağ gibi.
Geliyor buraya bütün rüzgârlar ve kırbaçlıyor, evet, hepsi.
Soyunuyor yağmur.

Kaçışarak geçiyor kuşlar.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı savaşabilirim sadece.
Fırtına fırıl fırıl döndürüyor kasvetli yaprakları
ve çözüyor dün akşam gökte demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah! Kaçmıyorsun sen.
En son çığlığa kadar yanıtlıyorsun beni.
Kıvrıl yanımda, korkuyormuşsun gibi.
Gene de bazen gözlerin arasında bir yabancı gölge geçiyor.

Şimdi, küçüğüm benim, getiriyorsun şimdi de bana hanımellerini,
ve senin göğsün bile dolmuş kokuyla.
Üzünçlü rüzgâr dörtnal koşarken ve öldürürken kelebeği,
seviyorum seni, ve erik ağzında ısırıyor neşem.

Ne kadar da ıstırap verdi alışman bana,
benim yalnız, yabanıl ruhuma, herkesi korkutan adıma.
Ne çok baktık sabah yıldızının yanışına, öperken birbirimizin gözlerini,
ve üstümüzdeki alacakaranlık açarken dönen yelpazelerde.
Sözcüklerim düştü sana okşayışlardan bir yağmur gibi.
Haylidir seviyorum senin güneşte yanmış sedef bedenini.
Her şeyin hükümranı olduğunu bile düşünüyorum.
Dağların neşeli çiçeklerini getireceğim sana, tırmanan zambakları,
karanlık yemişlerini, ve öpüşlerle dolu orman sepetlerini.

Seninle, yapmak istiyorum
ilkbaharın bir kiraz ağacıyla yaptığını.


Pablo Neruda
Çeviri: İsmail Haydar Aksoy

13 Ağustos 2015

Büyükbabam

Büyükbabam dikmişti
köydeki genç ağaçları,
büyükbabam çakmıştı
nallarını köy atlarının.
Köyün çitlerini
inşa etmişti
büyükbabam,
buğday dövülen yerleri kendi yapmıştı.
Sulamıştı meyve bahçesini,
kazmıştı tarlasını,
alnının temiz teriyle
geçindirmişti ailesini.
Büyükbabam sürüp
ekmişti toprağı;
hasatta ağrırdı
orağı tutan elinin bileği.
Büyükbabam düşünürdü
ve konuşurdu toprakla, ağlardı
bulutlarla, gevezelik ederdi
suyla...
Bir gün, ayakları
ansızın büküldüğünde,
şaşkınlıktan donakaldı
ve kızardı utancından.
Bıraktı sabanı
nefes almak için: soğuk terler
boşaldı alnından.
Büyükbabam uzandı
sürülmüş toprağa ve uyudu,
toprakla bir oldu,
onu besleyen toprakla bir.


Hamo Sahyan
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

16 Aralık 2014

Öteki

Öldürdüm içimde birini:
Sevmemiştim o kadını.

Dağın yamacında yanan
kaktüs çiçeğiydi;
alazlanan kuraklıktı;
serinlik nedir bilmeyendi.

Taş ve gökyüzü vardı
ayaklarında, omuzlarında,
ve asla inip aşağıya
aramadı “suyun gözü”nü.

Nerede dinlenmişse,
kavuran soluğuyla
ve yüzündeki harlı alevle
buruşur küçülürdü çimen.

Hızla sertleşen reçine misali
katıydı konuşması,
serbest bırakılmış tutsak gibi
düşmezdi sözcükleri sevgiyle.

Eğilmeyi bilmezdi
bu dağ bitkisi,
ve hemen yanı başında
bendim eğilen.

Ölsün diye bıraktım,
yüreğimin kanını söktüm aldım.
Yiyecek bulamayan bir kartal misali
düştü güçten kuvvetten.

Kanatları çırpmaz oldu,
eğilip büküldü, solup gitti,
ve düştü ellerime
usulca sönüp giden közü…

Hâlâ kızgındır bacıları bana
O’nun için bağırırlar bana,
ve kızgın balçık yaralar beni
geçip giderken oradan.

Karşılaştığımda şöyle derim onlara:
Uçurumlarda arayın
ve bulduğunuz balçığı şekillendirin
başka bir yanan kartal gibi.

Bunu yapamıyorsanız şayet,
unutun O’nu.
Öldürdüm O’nu ben. Sizler de
öldürmelisiniz O’nu.


Gabriela Mistral
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


23 Kasım 2013

Pablo Neruda’dan Çeviriler Yaparken

Biliyor musun Pablo,
bazen ağlıyorum şiirlerini çevirirken.
Ağlatıyorsun beni sonsuz imgelerinle.
O geniş şiir galaksinde
bir zerre gibi hissediyorum kendimi.
Yılmıyorum ama,
dolanıp duruyorum şiirlerinin çevresinde.

Şiir evreninin güneşisin sen Pablo.
Işığının dokunduğu her yer
dönüşür şiire.

Betimlediğin Amazon gibi
coşkunlaştırıyor yüreğimi bazen dizelerin.
En çok o haklı öfkeni anlıyorum senin.
Şiirlerinde gümbürdeyen talebini,
halk için, barış için, insan için...
Senin haklı öfken, bizim haklı öfkemizdir.
Anlıyorum ve anlatmaya çalışıyorum Pablo.

Sığınıyorum şiirlerine Pablo,
çocuğun sığındığı gibi babasına.
Biliyor musun Pablo,
babam yok benim. Babam sensin Pablo,
ve her gece uyumadan önce
ninni gibi şiirler söylüyorsun bana,
şiirlerinle dalıyorum uykuya.

Teşekkürler Pablo Baba.
Hamurumu şiirle yoğurduğun için.



İsmail Haydar Aksoy
21 Haziran 2006
Kopenhag – Danimarka.


09 Mayıs 2013

Sevgili Yürek, Niçin Hor Kullanıyorsun Beni?

Sevgili yürek, niçin hor kullanıyorsun beni?
Beni azarlayan sevgili gözlerin
Hâlâ güzel, güzel ama - ah
Güzelliğin ne de gizli!

Gözlerinin berrak aynası
Ve öpüşlerin iç çekişleri arasından
Eser inleyen yeller bıçak gibi
Aşkın gölgeli bahçesinde.

Ve yakındır aşkımızın dağılıp gitmesi
Eserken yaban yeller üstümüzden -
Ama nedendir, sevgilim, ey sevgili dostum
Ah! nedendir bana eziyet vermen?

İsmail Aksoy

08 Aralık 2012

Alışılmadı!

Avuçlarımda dağılan kar gibiydi yüzün
Ve semazenler dönüyordu hüznün çevresinde
Geçtin ansızın öte yakasına ölümün
Yaşamaktan usanmış
Nereye gidersin böyle
Alıp başını giderek

Gözlerin
Mistik bir anlatım aracıdır artık

Nereye gidersin böyle
Alıp başını giderek
Yaşamaktan usanmış

Alışılır ölümlere de demiştin
Siyahlara bile alışılır
Günün birinde demiştin

Alışılmadı!


İsmail Haydar Aksoy

İtiraf

Yalan söyleyemem: Hep aklımdasın,
Hep düşünüyorum seni, diyemem.
Fakat bir şeyden emin olabilirsin:
Ara sıra düşünüyorum seni.
Ve seni düşünmelerim yopyoğun.

Hiçbir şeye çalışmıyorum: Ne seni unutmaya
Ne de seni anımsamaya.
Seni düşünmelerim tıpkı imgeler gibi
Birdenbire çıkagelir.
İstesem de istemesem de.

Hiçbir kötülüğün sana ulaşamayacağı
Yüreğimde taşırım seni.
Gene de ara sıra benimlesin,
Damarlarımda dolaşmana izin verdiğimde.
Sonra dönersin yüreğime yeniden.

Aklımdasın gecenin karanlığında,
Çimendeki şebnem gibi.
Anımsıyorum ılgıt ılgıt öpüşlerini
Yıldızlı gök altında itiraf ediyorum:
Seni seviyorum.


İsmail Haydar Aksoy