Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
25 Mayıs 2026
BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...
BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?
KENDİ YAŞAMININ SEYİRCİSİ OLABİLMEK...
PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE
Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de.
Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı.
Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından duymaktan kaynaklanma bir tedirginlik. Kimi zaman işi, "Keşke söylemeseydi!" ye kadar vardırıyorlar. Ya da -yorgansızların da olabileceğini hiç düşünmeden- "O da ayağını yorganına göre uzatsaydı kardeşim!" nasihatıyla işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Burada suç, romanda değil, fakat romanları yaşamdan kopuk, başka dünyalara ait hikâyeler gibi okuma alışkanlığında. Zor durumdaki bir insanla romanda karşılaşmak, okuyana sorumluluk yüklemez, karşınızda İNSAN varsa eğer ve o yardıma muhtaçsa, bu durum, kendi vicdanınızın görüntüsünün nahoş bir aynadan ani yansımasına da dönüşebilir!
Günlük yaşamımı sıkıntısız sürdürebilmeme, ufacık da olsa bir ev almama çevirdiğim ve yazdığım üç raf kitap yetmedi. On dokuz yıllık üniversite hocalığı da yetmedi. "Ünvanım" öğretim görevlisi olduğu için, aylıklarım da hep düşük kaldı. Bunlar roman değil, gerçek. Romanını yazsaydım, belki de beni övgülere boğarlardı. "Ne kadar gerçekçi yazmış" derlerdi. Benden benim gerçeklerim olarak duyduklarında ise öfkeli bir sessizlikle kayboluyorlar. Ya da geçenlerde kiram için borç istediğim, iki kışlığı, bir yazlığı, bir de son model arabası olan "eski" arkadaşım gibi, savunma mekanizmalarını nasihatlere dönüştürüyorlar: "Ben hep ayağımı yorganıma göre uzattım, sen de öyle yapsaydın!" (Yorganın öylesini bulsam!) "Ama ben bu parayı sana, seni kaybetmemek için vermeyeceğim, çünkü geri ödeyemezsen, kendimi aldatılmış hissederim. Oysa senin gibi eski bir arkadaşımı kaybetmek istemiyorum!" (İnsan, ne zaman kaybetmiş sayılır?)
Ben, paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerçeklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem (istemelerini hiç beklemedim), gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha çevirmek ve yazmak istediğim onca kitapla, birikimlerimi aktarmak istediğim onca öğrenciyle aramda paranın, günlük geçim kavgalarının o aşılmaz engeli var. Ve ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yazmamı ve çevirmemi, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.
Günlerden bir gün beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında -Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, kül rengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak.
2 Eylül 2002
Ahmet Cemal
16 Kasım 2025
Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...
Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: "Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?" Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!
Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.
Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep 'dün kaldığımız' yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep 'daha dün' birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü'nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.
Yaşadık da.
Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.
Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.
Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: "Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum..." demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. "Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?"
Evet, gerçekten de biz, her şeydik.
Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour'un şarkılarını teker teker Türkçe'ye çevirdiğinde, sonra Roma'da, günbatımında, bir köprüden geçerken: "Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!" dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.
Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref'ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.
Belki inanmayacaksın ama olmadı.
Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.
Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.
Şimdi yine ve 'daha dün gibi' sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi...
Ahmet Cemal
27 Aralık 2022
NEREDE BUZ VARSA
BURADA
26 Aralık 2022
GECEDE IŞIK DEMETİ
04 Mart 2022
Kar Parçaları
onun konuğu
olacağım ben, bir ad
terlenecek duvardan aşağıya, ve
bir yara yalayacak o duvarı
aşağıdan yukarıya.
duydum ki, o yer adlandırılamazmış,
duydum ki, o yere bakan ekmek
asılan adamı iyileştirirmiş,
kadının o adam için pişirdiği ekmek.
duydum ki, onlar hayat için
tek sığmak derlermiş.
O sırada gördüm ki, içlerinden biri yalan söylemiyordu,
çaresizliğime alıştım, diyerek.
Tıpkı senin yalnızlık fırtınan gibi,
o da başardı enginlere yayılan
bir sessizliği.
cikliyorsun yukarı,
keskin bir
ayraçla,
beni gömleğimden tenime kadar ısırıyorsun,
seni
gölgelerle ağırlaştıran
konuşmamın ortasında,
ağzıma
bir bez kapatıyorsun.
LARGO
Sen, ey yoldaşım olan başına buyruk yakınlık:
kocaman
bir ölümün büyüklüğü ile
yatıyoruz birlikte, zaman -
ötesi ise inlemekte senin
soluyan gözkapaklarının arkasında,
bir çift karatavuk asılı yanımızda,
ta yukarıdan geçip giden
ikimize ait beyaz
metastazların
altında.
şu karşıda uzanan, söz etmek
onların vatansız kılınmış
anlamından
bu
ekmeği çiğnemek,
yazan dişlerle.
Bertolt Brecht için:
Nasıl zamanlar ki bunlar,
bir söyleşi
neredeyse bir suç oluyor
onca söylenmişi de
dile getirdi diye?
ON İKİ YIL
gerçekleşen satır: ... senin
Paris’teki evin - ellerinin
sunağı olan evin.
Üç kez solunmuş,
üç kez parıltılara boğulmuş.
Dilsizleşiyor ortalık, sağırlaşıyor
gözlerin arkasında.
Zehrin çiçek açtığını görüyorum.
Her sözcükte ve her kalıpta.
Gel. Gidelim.
Aşk siliyor ismini: kendini
sana adıyor.
IŞIK ZORUNLULUĞU
01 Haziran 2021
Sen de Konuş
son olarak sen konuş,
söyle sözünü.
Konuş -
Ama ayırma hayırı evetten.
Anlamı da kat sözüne:
Ona, gölgeyi ver.
Ona yeterince ver gölgeyi,
sence ne kadar paylaştırılmışsa
gece yarısıyla öğlen ve gece yarısı
arasında, o kadarını ver.
Bakın etrafına:
Gör, nasıl da canlı, çepeçevre -
Ölüm aşkına! Canlı!
Hakikattir gölgeden söz edenin söylediği.
Ama bak, küçülmekte şimdi durduğun yer:
Peki şimdi nereye, ey gölge çıplağı, nereye?
Tırman. Yokla etrafını.
İncelmektesin gittikçe!
Daha ince - bir iplik,
yıldızın aşağı inmek için kullandığı;
o yıldız ki, aşağıda, kendi yansımalarını
gördüğü yerde, gezginci sözcüklerin
dalgalı sularında yüzmek istemekte.
16 Ekim 2017
08 Ağustos 2017
Giderayak
Yolcu yolunda gerek.
Bana şöyle
eski yüzlü,
epey hırpalanmış,
yamalı da olsa,
bir sevgi bulsanız.
Bütün istediğim
Bu soğukları çıkartmak.
Ahmet Cemal
01 Ağustos 2017
Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk.
Ve bir geri dönüş daha.
Ve yine tuhaf bir güven duygusu: “Bu hikâye daha bitmedi…”
Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: “Bu hikâye daha bitmedi…”
Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: “Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…”
Adı Federico Garcia Lorca olan bir köprü…
Evet, köprünün adı Federico Garcia Lorca.
Tam adıyla: “ne garip federico adında olmak…”
Lorca’nın kimliği için kitabın arka kapak yazısının son cümlesine bakmak yeterli : “…Ölümün gölgesi, Lorca’nın şiirlerinden de, oyunlarından da hiç eksik olmadı. Şiddet, acı ve ölüm sanki onun yazgısında vardı. İç Savaş’ın başlarında bir gece Granada’da General Franco’ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan kurşuna dizildiğinde otuz sekiz yaşındaydı.”
General Franco, Lorca’nın ve İç Savaş’ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco’nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca’nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı.
Gömütleri bağlamında Lorca’yı da, Nâzım’ı da saran umarsız bir hüznün ve toprak özleminin köklerini bu başarısızlıkta aramak, hiç de bir abartı olmaz!
Bir ressamın uzattığı köprüden Lorca’nın ölümsüzlüğüne geçmek…
Hayatımın yaklaşık son on yılında karşılaştığım her trajik dönemeci yeni bir başlangıcın ışıkları ile aydınlatan, dostlarımın dostu ressam Hale Işık, bu kez de “yapacağını yapıyor”. Hastaneden çıkmama üç gün kala, elinde Lorca’nın “ne garip federico adında olmak” başlıklı şiir seçkisinin yeni basımı ile (Can Yayınları) yatağımın yanında bitiyor. Erdal Alova’nın hazırladığı ve İspanyolca’dan çevirdiği bu şiirleri yalnızca ‘çeviri’ diye nitelendirmek, her çeviri başyapıtı için geçerli olduğu üzere, çok zor. Alova’nın yaptığı, aslında Lorca gibi bir ölümsüzlüğü Türkçenin o neredeyse eşsiz şiirselliği ile bir kez daha gözler önüne sermekten başka bir şey değil.
Benim yapmam gerekene gelince, Hale Işık’ın sessiz fırçası ile gösterdiği yol, çok açık: “Bak dostum, sana bir şans daha verildi! Birileri sana, elbet istersen, bunca öldürmek peşinde olanlarla dolu bir dünyada ölümsüzlük üzerine söylenebilecek daha nice şarkılar besteleyebileceğini anlatmak peşinde!”
Peki. Öyle olsun!
Ahmet Cemal
Aydınlara yönelik ciddi eleştirileriniz var. Düzmece aydın, ağır aydın ve alıntı aydınlar diye sınıflandırıyor ve yukarıdan bakışlarını eleştiriyorsunuz..?
Bizde genelde batılı olmak isteyen bir aydın kesimi var. Fakat bu batılı olmanın anlamı çok önemli. Aydın sınıfı Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile şöyle bir hata işledi, aydınların genel söylemi “halka inmek”tir. Eyüboğlu bir denemesinde diyor ki, “Neden hep halka inmekten bahsediyoruz da halka çıkmaktan bahsetmiyoruz.” Burada, ‘onlar aşağıda ben yukarıdayım’ diye bir varsayım var. Gerçek aydın tavrı bu değildir. Bizde aydın kesimi batıya oranla çok geç oluştu. Batıda en geç Rönesans’tan sonra aydın kesimi belirginleşmiş, aydın nitelikleri belirginleşmişti. Biz, Tanzimat’la ama asıl Cumhuriyet’ten sonra aydınla tanıştık. Gerçek aydın kesimi hiçbir zaman baskın bir pozisyon elde edemedi. “Gibi aydınlar” tarafından bastırıldılar hep. Bizde aydın tipi şöyle; Ne söylediği anlaşılan değil, ne söylediği anlaşılmayan birisi. Etrafında da onu anlamamakla övünen bir müritler çevresi. Ama gerçek aydının kafası çok aydınlık olduğu için söylediği de çok nettir. Hiçbir bulanıklık yoktur ve halk kesimiyle de çok iyi ilişki kurar. Bizde bu tutum bugün de var.
Türk yayıncılığının ağır bir çevirmen sorunu olduğunu söylüyorsunuz.
Çeviriyi hep teknik bir konu olarak düşünüyoruz. Çeviri teknik bir iş değil. Hele edebiyat çevirisi hiç değil. Ayrıca, iyi bir çeviri yapabilmek için anadilini çok iyi bilmek gerekiyor. Çünkü yabancı eseri kendi anadilinde var edecek. Dolayısı ile bu, doğrudan doğruya bir nakil, bir aktarım değil. Bunlara dikkat edilmediği taktirde, o yapılan bir çeviri olmuyor. Herşeyden evvel, Türkçeye yazarın üslubu gelmiyor ya da yanlış geliyor. Geçmişte bazı çevirmenler her yazarı aynı üslupla çevirirlerdi. Bence çeviri sorunumuz bilgi sorunumuz. Çevirinin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor.
Yine çeviriyle ilgili sizin yayınevlerine yönlendirdiğiniz soruyu ben size sormak istiyorum: Sizce yayınevine gelen çevirilerin temel sorunu yabancı dil bilmemekten mi, Türkçe bilmemekten mi kaynaklanıyor?
Ben bu konuyu geçtiğimiz yıl güvendiğim yayınevlerine sorarak özel bir soruşturma yaptım. Aldığım cevap aynıydı: Türkçe bilmemekten kaynaklanıyor. Ve şu da vahim bir hata, yabancı dili iyi öğrenenler zaten çeviri yapabileceklerine inanıyorlar. Bir yabancı dili en iyi kendi anadilinizi bildiğiniz kadar bilebilirsiniz. Daha fazla bilemezsiniz çünkü düşünmeyi biz anadilimizde öğreniriz. Bazen birisi için, “Çok iyi Almanca, İngilizce biliyor, hatta anadilinden daha iyi” deriz. Bu çok saçma bir şeydir.
Bir eleştiriniz de eleştirmenlere. Eleştiri yetersizliğinden yakınıyor ve yazarın kişiliğine yönelik dedektiflik yapıldığını söylüyorsunuz…
Bu tür eleştirmenlere eleştirim şu; gerçek bir dedektiflik işine giriyorlar. ‘Bak falanca karakter aslında o yazarın kendisi’. Okuru bu yönden yönlendiriyorlar. Bunun okura hiçbir yararı yoktur. Çünkü onun kim olduğu önemli değildir. Romana göre, öyküye göre nasıl anlatıldığıdır. Yaşayan biriyle özdeşleştiğini bilmek hiçbir bilgi getirmeyecektir okura. Ama bunu yapanlar hala var.
Bizde biraz kitap tanıtımı gibi oluyor herhalde?
Evet o da ayrı bir sorun. Eleştiri sözcüğünü biraz cömertçe kullanıyoruz. Kitap tanıtım yazısında eleştiri yapılmaz, yapılmamalıdır. Eğer kitap tanıtma yazısının içine siz biraz da eleştiri katarsanız büyük hatadır.
Sizi tanıyanlar ve okuyanlar dil kullanımı konusundaki hassasiyetinizi ve eleştirilerini iyi bilirler. Türkçeyi hakkıyla kullanabiliyor muyuz?
Yapılan bir araştırmada ortaya çıktı ki, 75 bin dev sözcük dağarcığından Türk insanı günde 200 – 300 sözcükle idare ediyor. Ludwing, “Dilimin sınırları, dünyamın da sınırlarıdır” demiştir. Bu şu demektir, siz ne kadar tanımlayabilirseniz o kadar tanırsınız dünyayı. 250 kelime kullanmak, dünyayı 250 – 300 kelimeyle tanımak demektir. Bugün Türkiye’de “En az bilinen dil hangisidir?” diye ciddi bir bilimsel araştırma yapılsa Türkçe çıkacaktır diye düşünüyorum. Bunun da nedeni şu, biz kendi dilimizi bildiğimiz varsayımındayız. Bizim dışımızda hiçbir toplumda böyle bir şey yoktur. Dile devamlı özen göstermeliyiz. Dile özen şudur; eğer kapıcınıza yazdığınız bir not ile çok yüksek bir makama yazdığınız not arasında özen bakımından fark gözetmiyorsanız, siz dile özen gösteriyorsunuz demektir. Konfüçyüs, “Bir kültürde çöküş önce dilde çöküşle başlar” diyordu. Bugün dilimiz çok vahim bir durumda. Bunu televizyonda da, basında da görüyoruz.
Gerçek roman okurunun önemine vurgu yapıyor ve “Ülkemizde 10 bin gerçek anlamda roman okuru olsaydı bugün epey farklı yerlerde olabilirdik” diyorsunuz.
İyi bir edebiyat okuru demek okuduğu üzerine kafa yoran, onu içselleştiren, dolayısı ile bilgiye dönüştüren kimse demektir. Okuyup geçen değil. Bizde insanlar kitap okumuyor, bakıyorlar. Eski Yunanca da “görmek” kelimesi bir şeyi fiilen ele geçirmek demektir. “Bakmak” deyince sadece bakmak demektir. Bu, böyle bir şey. İyi okur, edebiyat eserini kendi içinde tartışandır. Bizde bu eğitim eksik çünkü alışılagelmiş şey bir edebiyat eseri okunur, sonra ana fikri bulmaları istenir. Sanki her edebiyat eserinin bir ana fikri varmış gibi. Halbuki edebiyat eserlerinin önemi, çok fazla ana fikre gebe olmalarıdır. Üniversite’de de Hamlet’in ana fikri nedir diye soruluyor. Hamlet’in ana fikri aynı olsaydı, 400 yıldır oynanmazdı. Eskirdi. Öğrenciler de yüzeysel okumayla yetiniyorlar. Onun için iyi okur sayımız çok az.
Yazılı dostlar ihanet nedir bilmezler ve cömertlikleri hiçbir insanda olmadığı kadardır?
Onları ne zaman açsanız size vermiyorum demez. Kendini açar. O bakımdan çok sadık dostlardır. Yeni bakış açıları verir, ihanetlerine uğramazsınız, sizi yalnız bırakıp gitmezler.
Yalnızlık hissetmiyor musunuz hele hele çeviri insanı yalnızlığa iten bir iş olsa gerek?
Bu soruyu bana “Tarabya Çeviri Ödülü” kazandığımda bir Alman radyosu da sormuştu. Aynı yanıtı veriyorum; Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım. Çevirmenlik yalnız çalışılan bir meslek evet ama zenginleşiyorsunuz.
Bir denemenizde bugünün insanı kendini robotlaştırma peşinde diyorsunuz.
Genç kuşak düşünerek hayatını var etme yerine olanlardan birine katılmayı tercih ediyor. Hayatını kendi kurgulamak yerine, modellenmiş olana katılmayı tercih ediyor. Üniversite öğrencilerinde de çok sık gözlemliyorum. Biz tembel bir toplumuz. Ve ben diyorum ki, biz yatay bir toplumuz, dikey bir toplumuz. Çok ağırcanlıyız. Çabalar bizi korkutup yıldırıyor.
Bir eleştiriniz de modern sanata ve edebiyata yönelik
Modern sanat ve edebiyat çok fazla biçime, içerikten uzaklaştı. Yani, doğa, insan ve sanat birbirinden kopamaz. Bugün bize sanat diye sunulanlar, edebiyat diye sunulanların kaçta kaçı insanca artık çok ciddi tartışmak gerektiği kanısındayım. Yapay buluyorum…
Röportaj
14 Mart 2017
Rondo
sönüşünde gözlerin,
ve sönmüş gözlerine
bakarız sevginin.
Dokunur kirpiklerimize duman,
kraterden yükselen soğuk;
sadece bir defa tuttu
nefesini, korkunç boşluk.
Ölü gözleri
gördük ve unutmadık asla.
Sevgidir en uzun süren
ve tanımaz bizi bir daha.
Ingeborg Bachmann
Çeviren: Ahmet Cemal
19 Ekim 2016
PAUL ELUARD'IN ANISINA
yaşamak için söylediği sözcükleri.
Yerleştir başını onların arasına,
bırak hissetsin
özlemin
kıskaç gibi dilini.
Ölenin göz kapaklarına koy,
ona sen diyenden esirgediği
ve tıpkı onunki gibi çıplak bir el,
ona sen diyeni
geleceğin ağaçlarına aşıladığında,
yüreğindeki kanla görmezlikten geldiği
sözcüğü.
Koy bu sözcüğü göz
kapaklarına:
Belki de
henüz maviliğini yitirmemiş gözlerine,
bir başka, daha yabancı mavilik girer de,
ona sen demiş olan,
bir rüyaya dalar onunla, biz diye.
Paul Celan
11 Mayıs 2016
Çingeneler
Hiç bulamadıkları vatana duyulan özlemin korları.
Öylece kapılmış gidiyorlar, derin esrarı yalnızca
Sonsuz hüzünlerde yatan bir kara yazgının akışına.
Bulutlar öncülük ediyorlar yollarına,
Kimi zaman peşlerine bir kuş sürüsü takılıyor,
Akşam vakti izleri kaybolana kadar
Ve bazen de rüzgâr, bir veda çanını getiriyor.
Yıldızların yalnızlığıyla örülüdür döşekleri,
Bu yüzden şarkıları daha bir özlemle dalgalanmakta
Hıçkırıklar, kaç kuşaktan miras lanetlerin ve acıların eseri,
Öyle ki, hiçbir yıldızın umudu yüreklerini aydınlatamamakta.
Georg Trakl
08 Ağustos 2015
Sıradan İnsanın Şarkısı
ya da insan olacağız günün birinde,
bütünüyle iyileştiğimizde her şeyden.
Ama bugün insan değilsek, neye yarar?
Pasaporta yazılmış bir adız yalnızca,
Aynadan yansıyan dilsiz bir görüntü,
Bir sürü boş lafın çarptığı duvarlar
Ve ölü bir yankının yankıları.
Çoktan ayaklar altında bütün insanlık,
Burada rol yapmayalım boşu boşuna!
Bizler, insanlığını çoktan yitirmiş bu kentlerde,
hâlâ insan mı diyeceğiz kendimize? Hayır!
Büyükkent yollarının tozu toprağıyız yalnızca,
Birer numara kadastro sayfalarında,
Uzun kuyruklarıyız bir belge damgalatmanın,
Ve kendi kendimizin gölgeleriyiz, o kadar.
Kurtulacaksa içimizdeki insan günün birinde,
Ancak bir yol gider bu özgürlüğe:
Saatbaşı sormak, bizler insan mıyız?
Ve saatbaşı vermek yanıtını: Hayır!
Bizler, daha resmi çizilmemiş insanın
Kötü birer taslağıyız yalnızca.
Zavallı bir mırıldanışı sonraki büyük şarkının.
İnsan mı diyorsunuz bizlere? Bekleyin daha!
Jura Soyfer
Tükçesi: Ahmet Cemal
Afiş Yapıştırıcısının Şarkısı
Üç şey verilir hayat yolunda:
Küçük bir merdiven,
Bir fırça, bir de kova.
Derler ki sonra, böyle bir merdiveni
Herkes yanında taşır;
İnsanlar eşit olduklarından bugüne bugün,
Herkesin yükselme şansı vardır.
Ancak bir düzine yıl geçince
Anlar zavallıcık için iç yüzünü
Bir yararı yok bu merdivenin,
Fırçayı yiyen hep ben olduktan sonra,
Anlamı yok inip çıkmak için didinmenin,
Kovayı hep ben taşıyacağım nasıl olsa.
Her insan hoşlanır, hayatının afişini
Şöyle rengarenk ve yükseklere yapıştırmaktan.
Kim ki hem kurnaz hem de edepsizdir ancak o başarır
Basamak basamak daha yükseklere erişmeyi.
Yukarıda bayağı iyi yapar yapacağını
Ve bırakmaz yanına çıksın başkaları
Onlara gelince, boyunları büküp,
Ta aşağılarda, dökülenleri toplamak düşer ancak.
Sende vurursun hayatım dediğin artığı duvarlara
Sonra zamanın gelir, kazınıp gidersin;
Boynun bükük, toplarsın merdivenini,
Öğrenmişsindir artık öğreneceğini:
Bir yararı yok bu merdivenin,
Fırçayı yiyen hep ben olduktan sonra,
Anlamı yok inip çıkmak için didinmenin,
Kovayı hep ben taşıyacağım nasıl olsa.
Jura Soyfer
Tükçesi: Ahmet Cemal








