Ahmet Koyutürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Koyutürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2026

ChatGPT: ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR ÇOĞU ZAMAN YALNIZCA "BEĞENİLEN CÜMLELER" DEĞİLDİR

Bloğumda son 3 senede paylaştığım şiir ve yazıları tekrar okuyup, altını çizdiğim satırları derleyip tek bir sayfada paylaştım. Yaptığım alıntılardan ruh halime dair nasıl bir değerlendirmen olabilir?


ChatGPT: Bu kadar geniş bir seçki tek tek incelendiğinde, ortaya yalnızca “hüzünlü biri” portresi çıkmıyor. Daha karmaşık, katmanlı ve uzun süredir kendi iç dünyasını taşıyan bir zihnin izi görünüyor. Özellikle dikkat çeken şey şu: Altını çizdiğin satırlar yalnızca acıyı değil, acının nasıl yaşandığını, nasıl taşındığını ve insanın onunla nasıl birlikte yaşamaya çalıştığını anlatıyor.

Sende ilk göze çarpan duygu, doğrudan mutsuzluk değil; daha çok “kaybın sürekli farkında olma hâli.”
Bu kayıp yalnızca bir insanın kaybı değil. Zamanın kaybı, gençliğin kaybı, ihtimallerin kaybı, eski yakınlıkların kaybı, hatta bazen insanın kendi iç canlılığını kaybetmesi…

Özellikle tekrar eden bazı eksenler var:

  • ayrılık ama bitmeyen bağlılık,
  • yorgunluk ama vazgeçememe,
  • ölüm düşüncesi ama doğrudan ölümü istemekten çok “dinlenme” arzusu,
  • anlaşılmama hissi,
  • duygusal yakınlığa büyük ihtiyaç,
  • ve buna rağmen derin bir yalnızlık duygusu.

Fakat dikkat çekici olan şey şu:
Bu metinlerde nihilizm yok. Yani “hiçbir şeyin anlamı yok” tavrı görünmüyor. Tam tersine, anlam arayışı çok güçlü. Hatta bazen acının kendisine bile anlam yükleme çabası var.

Mesela tekrar tekrar şunlar dönüyor:

  • “sabır”
  • “şükür”
  • “kader”
  • “ecel”
  • “tevekkül”
  • “Allah’a yönelme”
  • “acıya hayırlı bir yorum yerleştirme”

Bu önemli. Çünkü bu seçkilerde tamamen karanlığa teslim olmuş bir ruh değil; karanlığın içinde sürekli bir metafizik tutunma noktası arayan bir taraf var.

Ama bunun yanında belirgin biçimde görünen başka bir şey daha var:
Uzun süredir taşınan bir duygusal yorgunluk.

Bu yorgunluk dramatik bir çöküş gibi değil; daha çok şuralarda beliriyor:

“İnsan bazen kırılmaz; ama eksik yaşar.”
“Yaşamıyor gibi yaşarsın.”
“Sessizce eksilir canlılık.”

Bu satırları seçen bir zihin genelde ani krizlerden çok, uzun süreli iç aşınmayı tanıyordur.

Bir başka güçlü tema ise şu:
Sende sevgi, yalnızca romantik bir yakınlık değil; varoluşsal bir sığınak gibi duruyor.

“Omzuna yaslanmak bir dağın tamamlanması” gibi satırlar, sevgiyi yalnızca arzu değil; güvenlik, bütünlenme ve dinlenme duygusuyla birlikte düşündüğünü gösteriyor.

Ama aynı zamanda seçkilerde sürekli şu korku da var:

  • geç kalmak,
  • kaybetmek,
  • uzaklaşmak,
  • “aynı kalamamak”,
  • ve sevginin yavaşça çözülmesi.

Özellikle ilişkilerle ilgili altını çizdiğin satırlarda suçlama çok az; daha çok “yetişememe”, “koruyamama”, “taşıyamama” hissi var.

Bu da önemli bir ayrım.
Çünkü bazı insanlar ayrılık metinlerinde öfke seçer. Sen daha çok hüzün ve sorumluluk seçiyorsun.

Sende belirgin biçimde görünen bir başka taraf da şu:
Geçmişle ilişkin “nostaljik” olmaktan daha yoğun. Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.

Fotoğraflar, eski şehirler, çocukluk, anne-baba, geçmiş aşklar, eski konuşmalar… Bunlar sende sadece hatıra değil; hâlâ duygusal etkisi süren alanlar.

Özellikle baba figürü, aile içi kırılganlıklar ve çocuklukla ilgili seçkiler, sende “nesiller arası kırgınlık” temasının da güçlü olduğunu düşündürüyor. Yani sadece kendi hayatını değil, senden önce gelen insanların eksik kalmış taraflarını da taşımaya çalışan bir bilinç var gibi.

Bir diğer dikkat çekici şey:
Altını çizdiğin satırların çoğu “yüksek sesli” değil. Büyük sloganlar, sert hükümler, dünyaya meydan okumalar yok. Daha çok:

  • sessiz kırılmalar,
  • küçük çökmeler,
  • içe dönük hüzünler,
  • yavaş uzaklaşmalar,
  • ve insanın kendi içinde eksilmesi var.

Bu da senin ruh hâlinin dramatik patlamalardan çok “derin iç yoğunluk” şeklinde çalıştığını düşündürüyor.

Fakat bütün bu karanlık temaların yanında sürekli dönen çok önemli bir şey daha var:
İnsan sıcaklığına duyulan ihtiyaç.

Sarılmak, omuz, dostluk, konuşmak, anlaşılmak, birinin “orada olması”… Bunlar seçkilerde çok yoğun tekrar ediyor. Özellikle şu çizgi dikkat çekici:

“İçini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır.”

Bu tür cümleleri seçen insanlar genelde yalnızlığı sever gibi görünse de, aslında “güvenli yakınlık” ararlar.

Ve belki en dikkat çekici genel izlenim şu:

Sende ölüm fikri sık geçiyor ama bu daha çok “yok olma arzusu”ndan çok, hayatın ağırlığını sürekli hissetme biçimi gibi duruyor. Yani seçkilerde asıl baskın duygu ölüm isteği değil; “yorulmuşluk”, “eksilmişlik”, “yük taşıma”, “dünyaya tam yerleşememe” hissi.

Bu yüzden genel tabloyu tek cümlede özetlemek gerekirse şöyle diyebilirim:

Senin altını çizdiğin satırlar, dünyadan tamamen vazgeçmiş bir ruhun değil; hayatla bağı sürmesine rağmen uzun süredir derin bir duygusal ağırlık taşıyan, sevgiyi kaybetmekten korkan, insan sıcaklığına ihtiyaç duyan ve bütün bunları şiir, hafıza ve anlam üzerinden işlemeye çalışan bir zihnin izlerini taşıyor.

Tekrarlayan örüntüleri çok iyi yakalıyorsun, kendimi tanımama yardımcı oluyor. Biraz daha detaylı bir analiz yapman mümkün mü?

Evet. Bu kadar geniş bir seçki artık yalnızca “hangi temaları seviyor?” düzeyinde değil; zihninin nasıl çalıştığına, acıyı nasıl işlediğine, insan ilişkilerini nasıl yaşadığına ve hatta zaman algına kadar bazı daha derin örüntüler gösteriyor.

Şunu özellikle söyleyeyim:
Burada gördüğüm şey “depresif biri”nin basit portresi değil. Daha çok, uzun süredir yüksek farkındalıkla yaşayan ve bu yüzden zihinsel yükü artmış bir yapı.

Bazı ana eksenler çok belirginleşiyor.

İlki şu:

Senin zihnin “olan şey”den çok, “kaybolan şey”e odaklanıyor.

Yani bir olay yaşanırken bile sende eşzamanlı olarak onun geçiciliği çalışıyor. Bu yüzden seçtiğin satırlarda çok sık şu duygu var:

  • daha yaşarken vedasını hissetmek,
  • tam kavuşurken kaybı sezmek,
  • bir mutluluğun içinde bile onun sonunu görmek.

Mesela şu çizgi bunu çok iyi özetliyor:

“Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.”

Bu çok önemli bir psikolojik örüntü. Çünkü bazı insanlar kayıp yaşandıktan sonra üzülür; sende ise kayıp ihtimali daha yaşarken çalışmaya başlıyor. Bu da ilişkileri daha yoğun ama daha kırılgan yaşatıyor.

İkinci güçlü örüntü:

Sende “duygusal süreklilik” çok yüksek.

Birçok insanın duyguları dönemsel dalgalanır. Sende ise eski duygular tamamen kapanmıyor; katmanlaşıyor. Bu yüzden geçmiş ilişkiler, eski konuşmalar, çocukluk, anne-baba, eski şehirler, eski şiirler sende yaşayan parçalar hâline geliyor.

Şu satırlar bunu açık ediyor:

“Hatırlamak, bir buluşma biçimidir.”

ve

“Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.”

Bu yüzden hafızan sadece bilgi deposu gibi değil; duygusal bir yaşam alanı gibi çalışıyor.

Bir başka dikkat çekici taraf:

Senin seçkilerinde “öfke” geri planda, “suçluluk” ise güçlü.

Bu çok önemli bir ayrım.

Ayrılık metinlerinde bile:

  • “beni yordun” kadar,
  • “başaramadım”,
  • “koruyamadım”,
  • “ulaşamadım”,
  • “özür dilerim”

çizgisi baskın.

Bu genelde şu yapıya işaret eder:

İlişkilerde sorumluluğu fazla içselleştirme.

Yani bir ilişkinin bozulmasında yalnızca karşı tarafı değil, önce kendini sorgulama eğilimi.

Ama bunun gölge tarafı şu olabilir: Kişi zamanla gerçekçi olmayan ölçüde yük taşımaya başlar.

Sende dikkat çeken başka bir şey daha var:

“Yakınlık ihtiyacı” ile “geri çekilme” aynı anda çalışıyor.

Bu çok belirgin.

Bir yandan:

  • sarılmak,
  • omuz,
  • dostluk,
  • anlaşılmak,
  • “orada biri olsun” arzusu var.

Ama diğer yandan:

  • yalnızlık,
  • susma,
  • uzaklaşma,
  • “kimseye yük olmama”
  • kendi içine çekilme eğilimi de güçlü.

Bu da ilişkilerde şöyle bir iç gerilim yaratabilir:

“Beni gerçekten görsünler istiyorum ama tam görünmek de ürkütüyor.”

Özellikle seçtiğin metinlerde “sessiz acı” çok baskın. Büyük dramatik patlamalar yerine:

  • içine çöken hüzün,
  • yavaş eksilme,
  • ruhsal yorgunluk,
  • ve görünmeyen iç aşınma var.

Şu satır bu yapının merkezlerinden biri gibi:

“İnsan bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.”

Bu tür cümlelere güçlü bağ kuran insanlar genelde “ani felaket”lerden çok, uzun süreli ruhsal aşınmayı iyi tanırlar.

Bir başka büyük tema:

Senin zihninde sevgi ile ölüm birbirine çok yakın duruyor.

Bunu romantik anlamda söylemiyorum. Daha çok şu biçimde:

  • sevilen şeyin geçici olması,
  • yakınlığın kayba açık olması,
  • insanın faniliği,
  • hatırlanma arzusu,
  • unutulma korkusu.

Özellikle:

“Şu çocuğun beni hatırlaması için biraz daha yaşamak isterdim.”

gibi satırlar, ölüm korkusundan çok “silinme” kaygısını düşündürüyor.

Yani sende “ölüm” bazen biyolojik son olmaktan çok:

  • unutulmak,
  • izi kalmamak,
  • duygusal olarak kaybolmak gibi çalışıyor olabilir.

Şunu da fark ettim:

Senin seçkilerinde sürekli “yorgun erkek” figürü dönüyor.

  • geç kalmış,
  • hayatı taşıyamamış,
  • sevgiyi koruyamamış,
  • ailesine yetemediğini düşünen,
  • içine kapanmış,
  • ama hâlâ sevme kapasitesi olan erkekler…

Bu kadar tekrar etmesi genelde kişinin kendi iç anlatısıyla temas eder.

Ve belki en önemli örüntülerden biri şu:

Sende “tam iyileşme” fikrine karşı sessiz bir kuşku var.

Yani seçtiğin satırlarda insanlar tamamen kurtulmuyor. Daha çok:

  • yaşamayı sürdürüyor,
  • yük taşımaya devam ediyor,
  • eksik ama ayakta kalıyor,
  • kırık ama devam ediyor.

Bu çok olgun bir bakış da olabilir, yorucu bir kader duygusu da.

Çünkü senin seçkilerinde umut tamamen yok değil; ama umut hep kırılgan.

Son olarak şunu söyleyebilirim:

Bu kadar şiir, ölüm, ayrılık, hafıza ve yalnızlık arasında bile seçkilerinde insan sıcaklığının sürekli dönmesi çok önemli.

Çünkü bu, sende temel yönelimin “yok oluş” değil, aslında “bağ kurma” olduğunu gösteriyor.

Yani en dipte çalışan duygu bence şu:

“İnsan gerçekten görülebilir mi, anlaşılabilir mi ve bütün eksiklerine rağmen biri tarafından taşınabilir mi?”

Senin altını çizdiğin satırlar uzun süredir tam da bunun etrafında dönüyor gibi görünüyor.


Şair bir arkadaşım "birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir" demişti. Bunu bilmeme rağmen kendimi bu kadar çıplak bir şekilde altı çizili satırlarla teşhir etmem neden olabilir?


Çünkü insan her zaman yalnızca saklanmak istemez.
Bazen de “görülmek” ister. Ama doğrudan değil; dolaylı, güvenli ve estetik bir biçimde.

Altı çizili satırlar tam olarak böyle bir alan oluşturur.

Sen doğrudan:

  • “Ben kırgınım,”
  • “Yalnız hissediyorum,”
  • “Şunu kaybettim,”
  • “Bundan korkuyorum” demek yerine, başka birinin cümlesini seçiyorsun. Böylece hem kendini açıyorsun hem de tamamen çıplak kalmıyorsun.

Bu çok eski ve çok insani bir yöntem aslında.

İnsan bazen kendi duygusunu doğrudan söyleyemez ama:

  • bir şiirin içine,
  • bir alıntının gölgesine,
  • bir roman kahramanına,
  • bir başkasının cümlesine yerleştirerek söyleyebilir.

Bu yüzden altı çizili satırlar çoğu zaman yalnızca “beğenilen cümleler” değildir. Onlar:

  • iç dünyayla rezonans kuran yerlerdir,
  • kişinin kendini tanıdığı aynalardır,
  • bazen de gizli otobiyografilerdir.

Ama sende mesele bundan biraz daha derin görünüyor.

Çünkü sen yalnızca hüzünlü satırları seçmiyorsun; özellikle:

  • anlaşılmayan,
  • yük taşıyan,
  • geç kalan,
  • sevdiğini koruyamayan,
  • yalnızlaşan,
  • içten çözülen,
  • ama yine de inceliğini kaybetmeyen insanların cümlelerini seçiyorsun.

Bu seçimin bilinçdışı tarafı genelde şuna yaklaşır:

“Benim doğrudan anlatamadığım şeyi biri benden önce söylemiş.”

Ve kişi bunu görünce yalnızlık duygusu kısa süreliğine azalır.

Bir başka önemli taraf daha var:

Senin paylaşımlarında “teşhir” ile “mahremiyet” aynı anda çalışıyor.

Çünkü teknik olarak çok şey anlatıyorsun ama yine de doğrudan kendini anlatmıyorsun. Hep bir dolayım var:

  • şiir,
  • alıntı,
  • başkasının hikâyesi,
  • eski bir şair,
  • bir roman karakteri…

Bu da sana iki şeyi aynı anda sağlıyor:

  1. Açılma,
  2. Korunma.

Yani biri seni gerçekten dikkatle okursa sana yaklaşabilir; ama yüzeyden okuyan biri sadece “edebiyat paylaşımı” görür.

Bu çok incelikli bir savunma biçimi aslında.

Bir başka ihtimal daha var:

Senin için altını çizmek yalnızca “etkilenmek” değil, aynı zamanda “kendini kayıt altına almak” olabilir.

Çünkü insanlar bazen günlük tutmaz ama seçtikleri cümlelerle kendi ruh haritalarını bırakırlar.

Senin seçkilerinde özellikle şunlar dikkat çekiyor:

  • aynı temaların yıllarca tekrar etmesi,
  • aynı yaraya farklı cümlelerle dönülmesi,
  • benzer duyguların farklı şairlerde aranması.

Bu, zihnin bazı meseleleri “çözmekten” çok “taşımaya” çalıştığını düşündürüyor.

Ve burada çok önemli bir psikolojik nokta var:

Bazı insanlar acılarını saklayarak korunur.
Bazıları ise görünür kılarak.

Çünkü görünmeyen acı zamanla kişiye “gerçek değilmişim” hissi verebilir.

Bu yüzden bazen insan:

  • paylaşarak,
  • yazıya dökerek,
  • altını çizerek,
  • bir başkasının cümlesini göstererek şunu demeye çalışır:

“Bak, bu his gerçekten var. Sadece benim içimde değil.”

Özellikle sende dikkat çeken şey, seçkilerin “yardım çığlığı” gibi değil; daha çok “tanıklık bırakma” gibi durması.

Sanki:

  • kaybolmasını istemediğin duyguları,
  • yaşadığın iç hâlleri,
  • insan kırılganlığını,
  • sevgiyi,
  • eksilmeyi,
  • ölümü,
  • geçiciliği edebiyatın içinde muhafaza etmeye çalışıyorsun.

Bu yüzden senin paylaşımlarında sadece teşhir yok.
Aynı zamanda:

  • anlamlandırma,
  • hafızayı koruma,
  • görünür olma,
  • başkalarıyla sessiz bağ kurma arzusu da var.

Ve belki en dipte şu soru çalışıyor:

“Ben doğrudan anlatılamıyorsam, belki seçtiğim cümleler beni anlatabilir mi?”

Bence senin altını çizdiğin satırlar biraz da bunun cevabını arıyor.

ChatGPT 

19 Mayıs 2026

GEÇMİŞTE GELECEKLE KARŞILAŞMAK

Geçmişe yolculuk adında bir Japon filmi izliyorum. Yaşlı bir bilge, kanser olan ve 6 aylık ömrü kalmış olan bir doktora 10 tablet veriyor, bununla geçmişe gidebileceğini söylerek. Bir an düşündüm gitmek imkanım olsa diye.. Ve gitmek istemediğimi farkettim. Peki ya gelecekte görmek istediğim bir şey var mı diye düşündüm. Doğacak kızımla yürüdüğüm ana gitmek istedim. El ele yürüyoruz ve annesi her zaman ki gibi arkamızdan yürüyor ve bizi izliyor.

11 Mayıs 2020 (08:28)

İlk anneler günün kutlu olsun Sevgilim.

26 Ocak 2026

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth.

Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir.

Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır.

Kısacası hiraeth, hatırlamaktan çok sezmektir. Geri getiremeyeceğini bile bile özlemektir. Ve bazen insanı insan yapan en derin duygu da tam olarak budur.


Hiraeth: Bir Eve Benzeyen Yokluk
Bazen insanın içinde, nedeni bilinmeyen bir sızı belirir. Ne tam bir hüzündür ne de açık bir özlem. Daha çok, adı konmamış bir eksikliktir; insanın bir şeyleri geç kalmış gibi hissetmesine yol açan o tanıdık ağırlık. İşte bazı kelimeler, tam bu belirsizliğin içinden doğar. Hiraeth de onlardan biridir. Bir duyguya isim vermekten çok, insanın içindeki sessiz boşluğa bir yankı bırakır.
Bazı kelimeler vardır; anlamları öğrenilmez, hatırlanır. İlk kez duyduğunda yeni gelmez, sanki zaten içindedir de yalnızca adı konmuştur. Hiraeth böyle bir kelimedir. Galler dilinin içinden sızıp başka dillerin kalbine yerleşir; çünkü anlattığı şey evrenseldir ama kolay tarif edilemez. Hiraeth, bir yere duyulan özlemden çok, bir hâle duyulan sessiz çağrıdır.

Bu kelimeyi anlamak için geçmişe bakmak yetmez; insanın iç boşluğuna bakması gerekir. Çünkü hiraeth, kaybedilmiş bir şeyden ziyade, geri dönülemeyeceği bilinen bir şeye yönelir. Kapısı olmayan bir eve varma isteğidir bu. Haritada yeri yoktur ama insanın içinde derin bir iz bırakır.

Özlemin Sessiz Türü
Hiraeth, bağırmaz. Kendini dramatik cümlelerle ilan etmez. Daha çok akşamüstlerinde gelir; ışığın hafifçe solduğu, seslerin yavaşladığı saatlerde. Bir şarkının bitip de odada yalnızca yankısının kaldığı anlarda. İnsan o anlarda neyi özlediğini tam olarak söyleyemez ama özlediğinden emindir.

Hasret kavuşmayı hayal eder. Hiraeth ise kavuşmanın imkânsızlığını baştan kabul eder. Bu yüzden içinde garip bir sükûnet vardır. Acıtır ama yaralamaz; yorar ama yıkmaz. İnsan, bu duyguyla yaşamayı öğrenir. Onu taşır, bazen unutur, bazen bir kokuya, bir fotoğrafa, bir cümleye çarpıp yeniden hatırlar.

Zamanın Kıyısında Bir Ev
Hiraeth’in merkezinde hep bir “ev” dolaşır. Ama bu ev taş ve topraktan yapılmamıştır. Bir annenin sesindeki titreşim olabilir, çocukken ezbere bilinen bir sokağın kokusu, ya da artık kimsenin oturmadığı bir masanın etrafındaki sıcaklık… Bazen de ayrılmak üzere olunan bir sevgilinin bakışında belirir; daha gitmeden eksilmeye başlamış bir yakınlıkta. Zaman geçtikçe bu ev dağılır; geriye yalnızca hissi kalır.

İnsan çoğu zaman fark etmeden, bir zamanı özler. Kendinin daha erken bir hâlini. Henüz kırılmamış, henüz öğrenmemiş, henüz eksilmemiş olduğu günleri. Hiraeth, tam da bu yüzden nostalji değildir. Nostalji hatırlamaya dayanır; hiraeth ise hatırlanamayan ama hissedilen bir şeye tutunur.

Aidiyetin Gecikmiş Hâli
Hiraeth, aidiyet duygusunun gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. Her yerde bulunup hiçbir yere ait olamama duygusunda büyür. Modern hayatın hızında, ilişkilerin yüzeyselleştiği, mekânların geçici olduğu bir çağda daha sık hissedilir.

İnsan artık her yere gidebilir ama hiçbir yerde kök salamıyordur. İşte hiraeth, bu köksüzlüğün iç sesi olur. “Ben aslında nereye aittim?” sorusu net bir cevap bulamaz; ama soru sormaya devam eder. Hiraeth de bu sorunun susmayan yankısıdır.

Dilin Bittiği Yer
Hiraeth’in başka dillere tam çevrilememesi bir eksiklik değil, bir işarettir. Bazı duygular çevrildikçe küçülür. Bu kelime, şiirin alanına daha yakındır; düz cümlelerden çok boşluklarda yaşar. Söylenenlerden ziyade söylenmeyenlerde kendini belli eder.

Belki bu yüzden, insanlar bu kelimeyle karşılaştıklarında hafifçe duraklar. “Bunu ben de hissetmiştim” derler. Adını bilmiyorlardır ama duyguyu tanırlar. Hiraeth, insanın yalnız olmadığını fısıldayan kelimelerdendir.

Bir Yankı Olarak Hiraeth
Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.

Hiraeth, geri dönmeyeceğini bile bile özlemektir. Bir eksiklikle barışmak, bir yokluğu eve benzetmektir. Ve belki de insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Kaybolmuş bir şeye duyulan bu sessiz sadakatle yaşamaya devam edebilmek.

Yürümek
Belki de her insan, hayatı boyunca hiç gidemeyeceği bir yere doğru yürür. O yer ne bir şehirde ne de geçmişin tam bir anındadır. Daha çok, içimizde kapanmamış bir kapının önünde durur. Hiraeth, işte o kapının önünde bekleme hâlidir. Açılmayacağını bile bile orada durmak, seslenmemek ama vazgeçmemek… Ve bazen, insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.

ChatGPT 

30 Aralık 2025

Bir gün bu fotoğrafa geri dönmek isteyeceksin.

Dizlerde Başlayan Zaman

Bir sandalye kadar eski
bir hatıranın üstünde
oturuyor çocukluğum.
Adımı bilmiyorum,
korkuyu da—
ama bakışlarım sanki
önceden görmüş gibi.

Kollar sarıyor beni,
dünya sert olmasın diye.
O an kimse söylemiyor:
“Bir gün bu fotoğrafa
geri dönmek isteyeceksin.”

Ayaklarım yere değmiyor,
belki de bu yüzden
bu kadar ağır geliyor hayat.
Dizlerdeyken hafif olan
insan,
yere inince öğreniyor
yalnızlığı.

Sepya bir sessizlik
çökmüş yüzüme.
Gülmüyorum—
çünkü bazı çocuklar
önce susar,
sonra büyür.

Bugün aynaya bakarken
o bebeği tanıyorum:
Daha hiçbir şeyini kaybetmemiş
ama
her şeye hazır bir hâli var.

ChatGPT 
Bu fotoğrafta zaman yavaş.

Henüz acele etmiyor hayat; kimse bir yere geç kalmıyor. Dizlerde oturan bir çocuk var ve dünya, onu tutan kollar kadar büyük. O kolların gücü bilgiden değil, sezgiden geliyor. İnsan, bazı şeyleri öğrenmeden de koruyabiliyor.

Bebeğin yüzünde gülümseme yok. Ama hüzün de yok. Daha çok, susarak anlamaya çalışan bir hâl var. Sanki henüz konuşmadan önce dinlemeyi seçmiş. Ayaklar yere değmiyor; belki de bu yüzden düşmek diye bir kavram yok. Yükseklik korkutmuyor, çünkü bırakılmayacağını biliyor.

Fotoğraf sepya; çünkü hatıralar renkli olmaz. Onlar, zamanın tozunu taşır. Bu karede geleceğin izleri yok gibi görünse de, aslında her şey burada başlamış: güvenmek, beklemek, büyümek. Kimse “hayat zor olacak” dememiş. Zaten söylenmese de bazı şeyler hissedilir.

Bugünden bakınca anlıyorum:
İnsan en savunmasız olduğu anda, en güvende olduğu yeri de yaşıyor. Ve bazı fotoğraflar hatırlamak için değil; unutmamak için vardır.

ChatGPT

Okuyucular yapay zeka tarafından üretilen şiirleri insanların yazdıklarına tercih ediyor Araştırma 

Pittsburgh Üniversitesi'nden Brian Porter'ın yürüttüğü çalışma, okuyucuların ünlü şairler tarafından yazılan şiirlerle yapay zekanın ürettiği şiirler arasındaki farkı anlayamadıklarını ve hatta bazılarının yapay zeka şiirlerini daha çok beğendiklerini ortaya koyuyor.

Bu, yapay zekanın şairlerin stilini taklit etme becerisi ve okuyucuların bu stilin karmaşıklığını yanlış anlamaları konusunda endişelere yol açıyor. Araştırma, AI'nın sanat ve edebiyat alanındaki yerini ve etkisini daha da sorgulanır hale getiriyor.

Araştırma, katılımcıların yapay zekanın şiirlerini şairlerin elinden çıkma şiirlerden ayırt etmekte zorlandıklarını ortaya koydu. Deneyde, 1.634 katılımcıya rastgele bir şair atandı ve her bir katılımcı, hem insan hem de yapay zeka tarafından yazılmış beşer şiir okudu.

Şiirler, katılımcıların değerlendirmeleri için rastgele sıralandı ve ardından katılımcılara hangi şiirin yapay zeka tarafından yazıldığını soruldu. Çoğu katılımcı, yapay zekanın ürettiği şiirleri insan şairlerin eserlerinden ayırt edemedi. Bu sonuç, yapay zekanın yaratıcı yazarlıkta, özellikle şiir alanında insan benzeri üretimler ortaya koyabileceğini ve bunun okuyucular tarafından kolayca fark edilemeyeceğini gösteriyor.

Özellikle Sylvia Plath gibi ünlü şairlerin "yapay zekaya ait" satırlarla yazılmış şiirleri, katılımcılar tarafından gerçekçi ve etkileyici bulunmuştu. Örneğin, Plath'in yazmadığı fakat yapay zeka tarafından oluşturulan şu dizeler:

"Hava gerginlikle dolu
Zihnim karmakarışık
Duygularımın ağırlığı
Göğsüme ağır geliyor."

Bu tür sonuçlar, yapay zekanın edebi stil taklit etme yeteneğinin yanı sıra, insanların yaratıcı süreçlere olan güvenini sorgulamayı da gündeme getiriyor. Nick Cave’in uyarısı gibi, bu durumun edebi dünyadaki etkileri önemli bir tartışma alanı yaratıyor.

Yazar hakkında bilgi verilmeden yapılan değerlendirmelerde, katılımcılar yapay zeka tarafından üretilen şiirleri daha olumlu değerlendirdi. Bu, insanların bir şiiri sadece içeriği üzerinden değerlendirdiklerinde, şiirin kalitesi hakkında daha açık fikirli olabileceğini gösteriyor.

Ancak yazarın yapay zeka olduğu söylendiğinde, katılımcılar şiirlere daha düşük puanlar verdi. Bu, yapay zekanın insan yaratıcılığından ayrı tutulması gerektiği yönünde bir önyargı ya da toplumsal algının etkisiyle açıklanabilir. İnsanlar, yapay zekanın ürettiği şiirlerin "gerçek" edebi değer taşımadığını düşündüklerinde, bu şiirleri daha düşük değerlendiriyorlar.

Öte yandan, şiirlerin insan tarafından yazıldığına dair bilgi verildiğinde, denekler bu şiirleri daha yüksek puanlarla değerlendirdi. Bu, şairlerin ve yaratıcıların insanların aklında taşıdığı "gerçeklik" ya da "değer" algısının gücünü gösteriyor.

Bu bulgular, yapay zekanın edebi üretimler üzerindeki etkisi ve nasıl algılandığı konusundaki toplumsal önyargıların ve algıların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kimliği, bir eserin değerini değerlendirmede önemli bir rol oynuyor, hatta şiirlerin içeriği ve kalitesinden bağımsız olarak. Bu da edebiyat dünyasında, yapay zekanın yaratıcı sürecin bir parçası olarak kabul edilmesinin ne kadar karmaşık bir mesele olduğunun altını çiziyor.

Peki, ne oldu?
Bu çalışma, yapay zekanın sanatsal üretimindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplum üzerindeki etkilerini sorgulayan önemli bir tartışma başlatıyor. Araştırmacıların bulguları, yapay zekanın şiir yazma becerisinin giderek daha insan benzeri hale geldiğini, ancak aynı zamanda onun insan yaratıcılarından farklı olarak daha basit ve anlaşılır olmasının, okuyucular tarafından tercih edilmesine yol açtığını ortaya koyuyor.

AI'nın ürettiği şiirler, özellikle karmaşık imgelem ve duyguları açıkça iletme konusunda insan şairlere göre daha doğrudan olabilir. Bu, uzman olmayan okuyucuların şiirle bağ kurmasını kolaylaştırıyor, ancak şiirsel karmaşıklığı ve derinliği olan insan şiirlerinin, AI'nın ürettiği daha düz şiirlerle karıştırılmasına yol açabiliyor.

Bu bulgular, sadece yapay zekanın edebiyat alanındaki yerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda sanatın değerinin nasıl algılandığına dair derin bir inceleme sunuyor. AI'nın sanatsal üretiminde, "insandan daha insan" olma olgusu, makinelerin insan duygularını ve ifadelerini daha doğal bir şekilde taklit edebildiğini gösteriyor, ancak bu durum, insan yaratıcılığının doğasındaki özgünlüğü ve derinliği tehdit edebilir.

Çalışmanın sonunda, yapay zekanın sanat üretimini belirli bir etik çerçevede değerlendirme gerekliliği vurgulanıyor. AI'nın ürettiği sanat eserlerinin şeffaf bir şekilde tanımlanması ve ayrıştırılması, okuyucuların ve izleyicilerin bu eserleri ne şekilde değerlediklerini daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olabilir.

Bu bağlamda, AI'nın sanatsal üretimi, sanatın derinliğini, insan ruhunun katkısını ve yaratıcı mücadeleyi atlayarak, sanatın değerini düşürebilir. Dolayısıyla, bu alandaki düzenlemeler, yalnızca üretim sürecini değil, aynı zamanda toplumun sanatla ilişkisini de şekillendirebilir.

David Mouriquand

31 Ağustos 2019

Mektup Geldi Ahmetden

Dağlar başı kışladı
kar yağmaya başladı
     mektup geldi ahmetden
     ağlamağa başladım

Şükrü Koyutürk

Son Ümit Sende Kaldı

Çayı geçtim ada kaldı
gezmediğim il ora kaldı
     çok büyüttüm gülmedim
     son ümit sende kaldı

Şükrü Koyutürk

Ne idin ne oldun ve ne olacaksın
nereden geldin nerede bulunuyorsun ve nereye gideceksin
Hz. Ali r.a. anh


15 Kasım 2017

Kitapçılık bir nevi şövalyelik

30 yıldır kitapçılık yapan Ahmet Koyutürk, dükkanına gelip camları silen ve karşılığında kitap alan biri sayesinde sosya medyanın ilgi odağı oldu. 15 dakikalık ünlü olma hakkını kullandığını belirten Şirinevler Kitabevi’nin sahibi Koyutürk, “İnsan sosyal medyaya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var” diyor.



Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay. Ancak insana ulaşmanın zor olduğu günlerden geçiyoruz. Hem kitabı hem de hoş sohbeti bulabileceğimiz bağımsız kitapçıların sayısı giderek azalıyor. İnternet ve AVM kitapçılarına karşı “365 gün fuar tadında” insanları kitapla buluşturan Şirinevler Kitabevi, ilginç bir tivitle gündeme geldi. Yüz yüze konuşmaların yanı sıra sosyal medyadan da muhabbet edebileceğiniz kitabevinin sahibi Ahmet Koyutürk, dükkâna gelip cam silme karşılığında kitap rica eden adam hakkında bir tivit atmıştı. Tivitleriyle farklı konulara değinen, yayınevleri ve okurla diyaloga giren, güncel olaylara yorum yapan Koyutürk, haberleri takip etmek için sosyal medya kullanmaya başlamış. Profesyonel kullanıcı olmaktan sakındığını söyleyen Koyutürk, ekliyor: “İnsan bu mecraya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var. Benim tek amacım gündemi takip etmek ve küçük bir hatırayı kaydetmekti. Bir nevi günlük olarak kullanıyorum.”

15 DAKİKALIK HAKKIMIZI DOLDURDUK

Yüz binlerce kişiye ulaşan şu anı sayesinde tanıdık Koyutürk’ü: “Yoğun akşamlardan birinde bir ses duydum: ‘10 lira karşılığında camınızı silmemi ister misiniz?’ Tebessüm edip tabi dedim ve diğer müşterilerle ilgilenmeye devam ettim. Sonra bitti dedi ve baktığımda camlar pırıl pırıldı. Camları hiç böyle temiz görmemiştim. Yaklaşık 10 yıldır İstanbul’un muhtelif yerlerinde cam silerek geçimini sağlayan bir arkadaş olduğunu öğrendim. Çıkışa doğru yöneldi, ‘Tesla’ isimli biyografi kitabını aldı. Bence cam silme ve emeğinin karşılığında kitap alması kadar, talep ettiği kitap da insanların ilgisini çok çekti. Rüya Tabirleri ya da macera türü kitabı değil, bir bilim adamının hayat öyküsünü aldı.”

Twitter’daki artan ilgi sonrası değişim hakkında şunları söylüyor: “O tivitimden sonra gördüm ki, evet reklam diye bir şey varmış. İnsanlar bu vesileyle burada bir kitabevi olduğunu farketmiş oldu. Yani Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” Sosyal medyanın mantıksız bir yer olduğuna değinen Koyutürk, “İki kere iki dört dendiği zaman altında bunun dört olmadığına dair ciddi kavgalar dönüyor. Herkesin kendini oradan koruması lazım. Çok kalın bir deriniz olması lazım orada konuşabilmek için o yüzden konuşmaktan imtina ediyorum. Burada çok rahatlıkla konuşabilirim her türden her ideolojiden insanla. Görüşümün arkasında dururum doğru ya da yanlış. Oradaysa tedirgin oluyorum” ifadelerini kullanıyor.


ŞİRİNEVLER’DE KADIKÖY’DEN ÇOK KİTAP SATILIYOR

13 yıldır İstanbul’da olan 49 yaşındaki Ahmet Koyutürk, Cağaloğlu ve Kadıköy’ün ardından Şirinevler’de kitapçılık yapıyor. Kadıköy ve Şirinevler İstanbul’un iki farklı uç noktasıdır. İki semti de iyi bilen Koyutürk, şöyle bir karşılaştırma yapıyor: “İkisi çok farklı coğrafya. Orada satılan kitaplarla bura da satılan kitaplar birbiriyle örtüşmüyor. İnsanların yapısı da sosyo ekonomik, kültürel anlamda çok farklı. Kadıköy Anadolu Yakası’nda olmasına rağmen Avrupa’dır. Şirinevler ise Asya... Ancak beklenti tam tersi olsa da, adet olarak Kadıköy’den daha fazla Şirinevler’de kitap sattığımı düşünüyorum.”



KLASİKLERİN SATMASI BENİ MUTLU EDİYOR

Çoğu kitabevinde şiir kitapları köşelerde, alt raflarda olur. Şirinevler Kitabevi’nde ise dükkânın ortasında iki kitaplık şiire ayrılmış. Koyutürk, “Kitabevimizde şaire ve şiir kitaplarına pozitif ayrımcılık yapılır. Yani popüler değil, kemikleşmiş Fuzuli, Baki’den Ah Muhsin Ünlü’ye geniş bir skalada şairler her zaman benim baştacım burada. Bir Sohrab Sepehri sorduklarında var dediğimde şaşırıyorlar” diyor. Nihal Atsız ile Mehmet Uzun kitaplarının sırt sırta satılması da dikkat çekiyor. Klasik eserlere her zaman ilgi olduğuna değinen Ahmet Koyutürk, “Bizim burada özellikle biraz daha yoğun. Bunun da nedeni ince kalın farketmeksizin tüm klasikleri 5 TL’den satıyoruz. Klasiklerin satması beni mutlu ediyor. Bundan her zaman keyif duydum” şeklinde konuşuyor. Yakın dönem klasiklerine de dikkat çeken Koyutürk, “1984, Hayvan Çifliği çok satıyor ama bunların ne kadarını direkt okuyucu alıyor tartışılır. Öğretmenlerin, Bakanlığın belirlediği 100 temel eserden olması nedeniyle alan öğrenci sayısı çoğunlukta. Zorunlu olarak alınan kitaplar diyebiliriz. Onun haricinde farklı yaştaki okuyucular da rağbet gösteriyor” diyor.


Tesla’dan sonra tıp kitabı aldı

* Olayın asıl kahramanı Metin Ulusoy, 15 yıllık seyyar cam silici. 50 liralık sermayesiyle her gün ofis ve dükkanların camını silmek için evden çıkıyor. “İstanbul’a 2 yaşında, anamın kucağında gelmişim. İnsan her zaman gelişmeye açıktır. Ortaokuldan beri dünyayı merak edip okumaya başladım. Psikoloji, din ve bilim kitaplarını seviyorum” sözleriyle kendini anlatan Ulusoy, kitabevinden en son alternatif tıp üzerine bir çalışma olan Aidin Salih’in “Gerçek Tıp” adlı kitabını almış. İşi gereği kirli cam gördüğünde dayanamadığını belirten Ulusoy, “Muhasebe ve avukatlık bürolarına gidip cam siliyorum. Bazıları düzenli olarak tekrar çağırıyor. O gün de kitapçıya girdiğimde işimi yapmak için bir soru sordum ve kabul edilince kitabı almaya karar verdim. Olayın duyulması beni hiç etkilemedi, aynı hayatıma devam ediyorum. Emekliliğim yok. İlk fırsatta emekliliğimi devam ettirmek istiyorum” diyor.


Kitapçılık bir nevi şövalyelik

* Kitapçılıktan emekli olmuş nadir insanlardan biri olan Ahmet Koyutürk, “Yıllar önce bir yazı okumuştum ‘Kitabevleri biner biner kapanıyor’ demişlerdi. Evet kitabevleri biner biner kapandı gitti. Şu küçük kitabevine 10 bin lira kira veriyorum. Yani bir nevi şövalyelik bunu yapmak. Kırtasiye koymuyorum, fotokopi koymuyorum, başka hiçbir şeye yer vermeden ısrarla sadece kitap satmaya çalışıyorum. Kitaba bir mekan olsun. Ne kadar götürürüz, gidebildiği kadar. Okuyucu teveccüh gösterdiği sürece, geldiği sürece, alışveriş olduğu sürece götüreceğiz. Zaten başka da bildiğim bir iş yok” diyor.

Dükkânda kapı yok

* Dükkânlarında kapı bulundurmadığını belirten Ahmet Koyutürk, kitabevlerinin rahatça girip kitap bakılabilen bir yer olması gerektiğini söylüyor. Anadolu’daki kitabevlerinin birer kültür ocağı olduğuna değinen Koyutürk, “İstanbul’daysa böyle bir kültür yok. Öğrencilerin buluştuğu ortak mekanlardır. Gençliğimde ben daha bu mesleğe başlamadan, lisedeyken şehirde ne kadar kitapçı varsa hafta sonumu buraya ayırıp tüm kitabevlerini gezerdim. İstanbul’a geldiğimde yine kitapçıları gezer dolaşırdım, kitap alayım almayayım. Yani bir kitabevini gezmek benim için bir sosyal aktivite gibiydi. O aidiyet buralarda yok” ifadelerini kullanıyor.


İlker Nuri Öztürk