Sait MADEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sait MADEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2023

GÜNEŞ TAŞI

billûr bir söğüt, bir su kavağı,
yelin büktüğü yüksek bir fıskiye,
iyi dikilmiş bir ağaç, ama oynayan,
çukurlaşan bir ırmağın ilerleyişi,
uzanan, gerileyen, çevrilen
ve yetişen boyuna:
usul bir gidişi
yıldızın ya da evinçsiz ilkyazın,
göz kapakları kapanmış su
öngörülerle kaynaşan bütün gece,
hep birlikte çalkalanan var oluş,
dalga dalga örtünceye dek her şeyi,
alacakaranlıksız, yeşil egemenlik,
göz kamaştırmasınca kanatların
geniş göğe açıldıklarında,

gelecek günlerin çalılıkları
arasında bir ilerleyiş ve uğursuz
patlayışı felaketin tıpkı kuş gibi
taşlaştıran ormanı ötüşüyle
ve nerdeyse gelecek mutluluklar
arasında. yok olan dalların,
kuşlarca, gagalanan ışık saatleri şimdiden,
parmaklar arasından kaçıp giden yoralar,

bir var oluş beklenmedik bir şarkı gibi,
şakıyan yel gibi yangında,
asılı tutan bir bakış
dünyayı dağlarıyla denizleriyle,
bir akikten süzülen ışığın cismi,
ışığın bacakları, ışığın karnı, koylar,
güneşsel kaya, renkli cismi bulutun,
sıçrayan hızlı günün rengi
saat parıldar ve cisimleşir,
evren görülebilir şimdi gövdende,
senin saydamlığında saydam,

girmekteyim ışık geçeneklerine,
çınlayan şimdiler arasında akarım,
saydamlıklar arasında yürürüm bir kör gibi,
bir yansı beni siler, doğarım bir başkasında,
ey büyülü direkler ormanı,
süzülürüm ışık kemerleri altından
saydamca bir güzün aralıklarında,

gövdenle giderim evrene gidermiş gibi,
güneşli bir alandır karnın,
göğüslerin çift kilisedir, orda kan
ulular eş yollu gizemlerini,
bakışlarım örter seni bir sarmaşık gibi,
denizin kuşattığı bir kentsin sen,
bir duvarsın ışığın böldüğü
şeftali rengi iki parçaya,
bir tuz, kuşlar, kayalar yeri
yasası altında devşirilmiş öğlenin,

isteklerimin rengine bürünüp
düşüncem gibi gidersin çıplak,
giderim gözlerinle suda gidermiş gibi,
kaplanlar düş içer bu gözlerden,
sinekkuşu yanar bu alevlerde,
giderim alnınla ay üstünde gidermiş gibi,
bulut gibi düşüncenle,
giderim karnınla düşlerinde gidermiş gibi,

mısırdan eteğin dalgalanır ve şakır,
billûrdan eteğin, sudan eteğin,
dudakların, saçların, bakışların,
yağmursun bütün gece, bütün gün,
açarsın göğsümü sudan parmaklarınla,
gözlerimi örtersin sudan ağzınla,
kemiklerime yağarsın, göğsümün içine
sudan köklerini salar sıvı bir ağaç,

giderim bedeninle bir ırmakla gidermiş gibi,
giderim gövdenle bir ormanla gidermiş gibi,
bir dağdaymış gibi, bir patikada
ansızın bir uçurumla kesilen,
giderim didik didik düşüncelerinle
ve çıkış yerinde ak alnının
kırılır hızla atılmış gölgem,
toplarım birer birer parçalarımı
ve gövdesiz giderim gene, ararım el yordamıyla,
belleğin sonsuz aralıkları,
boş bir salona açık kapılar
içinde çürüdüğü bütün yazların,
mücevherleri parıldar susuzluğun dipte,
yok olmuş yüz ben ansıyınca,
elimi sürsem yiten el,
kargaşalıkta örümceklerin saçları
geçmişin gülüşleri üstünde,

alnımın çıkış yerinde, ararım,
ararım bulmadan, ararım bir anı,
bir şimşek ve fırtına yüzünü
gececil ağaçlar arasında akan,
yağmur yüzünü bir karanlıklar bahçesinde,
yanımda akan ayrılmaz suyu,

ararım bulmadan, yalnızlıkta yazarım,
yoktur kimse, gün düşer, yıl düşer,
düşerim an'la, düşerim dibe,
görünmez yol aynalar üzerindeki
kırılmış görüntümü yansıtan,
yürürüm günlerin, geçmiş anların üstünde,
yürürüm gölgemin düşünceleri üstünde,
gölgemi çiğnerim arayarak bir ânı,

ararım bir kuş gibi diri bir günü,
ararım güneşi saat beşte akşam
ılımış, t e z o n t l e duvarlarıyla:
saat salkımlarını olgunlaştırırdı
ve açıldı mı çıkardı genç kızlar
pembe derinliklerinden ve yayılırlardı
taş döşeli avlularına okulun,
güz gibi yüksek, yol alırdı saat,
bürünüp ışığa, altında kemerin
ve uzayın, onu kuşatır da, giydirirdi
bir saydam ve baştanbaşa yaldızlı deriyle,
ışığın renkli kaplanı, ala karaca
dolaylarında gecenin,
eğildiği şöyle bir- görülmüş kız
yağmurun yeşil balkonlarından,
sayısız ve ergen yüz,
unuttum adını, Melusina,
Laura, Isabel, Perséfona, Maria,
bütün yüzlersin sen, değilsin hiç biri,
bütün saatlersin sen ve değilsin hiç biri,
buluta, ağaca benzersin,
bütün kuşlarsın sen ve bir yıldız,
kılıçtan geçirmeye benzersin
ve cellâdın kan çanağına,
uzanan sarmaşık, saran ve ruhu
kökünden koparan ve ayıran kendi kendinden,

ateşin yazısı yeşim taşı üstünde,
kayadaki çatlak, yılanların kraliçesi,
buhar sütunu, taştaki kaynak,
ay buzulu, kartallar doruğu,
anason tohumu, incecik ve ölümlü
ama ölümsüz acılar çektiren diken,
deniz dibi vadilerinin çoban kızı
ve bekçisi ölüler vadisinin,
baş dönmesinin yarına asılan sarmaşık,
tırmanıcı bitki, ağulu bitki,
diriliş çiçeği, yaşam üzümü,
flütün ve şimşeğin kadını,
yaseminli taraça, yaradaki tuz,
kurşuna dizilmiş olana gül demeti,
ağustosda kar, darağacında ay,
bazalt üzerinde denizin yazısı,
çölde yelin yazısı,
güneşin tütsüsü, nar, başak,

alevlerin yüzü, parçalanmış yüz,
yazıksız ve ergen yüz,
görüntü yıllar, değirmi günler,
düşen aynı avluya, aynı duvarın üstüne,
an tutuşur ve alevin ardarda yüzleri
tek bir yüzdür ancak,
bütün adlar tek bir addır,
bütün yüzler tek bir yüzdür,
bütün yüzyıllar tek bir andır
ve bütün yüzyıllar yüzyılı için
geleceğin yolunu keser bir çift göz,

yok önümde hiçbir şey tek bir andan başka
edinilmiş bu gece bir düşüne karşı
birbirine bağlanmış imgelerin düşte,
uykunun içinde sertçe yontulmuş,
hiçliğinden koparılmış bu gecenin,
kaldırılmış bilek gücüyle harf harf,
dışarda zaman azgınlaşırken
ve ruhumun vururken kapılarına
etsever saatleriyle yeryüzü,

yok bir andan başka şey kentler,
adlar, zevkler, yaşayış
kör alnımın üstüne devrilirken,
gecenin iç parçalayan ağırlığı
hor görürken düşüncemi, iskeletimi
ve kanım daha yavaş yol alır
ve diş!erim çıkar köklerinden ve gözlerim
çarpılır ve günler ve yıllar
boş korkunçluklarını yığarken,

kapatırken zaman yelpazesini
ve kalmayınca hiçbir şey imgeleri ardında,
an batıp gider ve yüzer,
ölümle çevrili, yılgın
geceden, iç karartan esneyişinden,
yılgın anlaşılmaz dilinden
maskeli ve sapsağlam ölümün,
an batar ve karışır gider
kapanır gibi bir yumruk, bir yemiş gibi
yetkinleşen kendi içine doğru
ve kendini içen ve yayılan,
an saydamca kapanır
ve yetkinleşir içe doğru, kökler salar,
büyür bende, baştanbaşa kaplar beni,
sayıklatan yaprakları beni boşaltır,
kuşlarıdır ancak düşüncelerim,
dolaşır cıvası damarlarımda,
us ağacı, zaman tadında yemişler,

ey yaşam, ey yaşamak ve yaşanmış olan az önce,
ileri gelen zaman bir gelgit gibi
ve yüzünü çevirmeden geri çekilen,
bu geçmiş olan şey hiç olmadı, ama gelir
ve boşanır sessizce
yok olan başka bir an üzerine:

önünde taştan ve kükürtten akşamın
görünmez bıçaklarla savutlu,
yazarsın bir kızıl, anlaşılmaz
yazıyı derime ve bu yaralar
bir alev giysi gibi kaplar beni,
yanarım yok olmadan, ararım suyu,
ve yoktur su gözlerinde, taştandırlar,
göğüslerin de, karnın da, kalçaların da
taştandır, bir toz tadındadır ağzın,
ağılı bir zaman tadındadır ağzın,
gövden çıkışsız bir kuyu tadındadır,
susuzun gözlerini yansıtan
aynalar aralığı, böyle hep
çıkış noktasına geri gelen aralık,
bu bitmez: geçenekler arasından
çemberin ortasına doğru ve dinelirsin
baltaca yoğunlaşan bir ışın gibi,
kesip soyan bir ışık gibi, büyüleyerek
ölüm sekisi gibi yargılanmış olana,
kamçı gibi bükülgen ve ikiz
bir ay savutu gibi incecik, uzun,
ve taraz taraz sözlerin oyar göğsümü,
ıssız kor beni, boşaltır,
anılarımı yolarsın birer birer,
unuttum adımı, gönüldeşlerim
bağırır domuzlarla birlikte ya da çürür
güneşle yenip bir yol çukurunda,

yok büyük bir yaradan başka şey bende,
dolaşmadığı bir çukurdan başka artık kimsenin,
penceresiz şimdi, geri gelen,
yenilenen, yansıyan ve yiten
düşünce kendi saydamlığında,
delinmiş bilinç bir gözle
öz bakışıyla bakan yok oluncaya dek ışıktan:
gördüm canavar kabuğunu senin,
Melusina, tanyeli parıldarken, yeşil yeşil,
çöreklenmiş uyurdun çarşaflar içinde,
uyanırken bk kuş gibi çığırdın
ve düştün sonsuz, kırılmış ve ak,
kalmadı çığlığından başka şey senden,
ve yüzyıllardan sonra çıkarım dışarı
öksürükle ve kötü bir görünüşle, sallayarak
eski resimleri:
hiç kimse yok, sen değilsin hiç kimse
bir süpürge ve bir kül yığını,
çeltikli bir bıçak ve bir toz tüyü,
asılmış bir yılan gömleği kemiklere,
yeni kurumuş bir salkım, kara bir çukur
ve çukurun dibinde iki gözü
bin yıl önce boğulmuş bir çocuğun,
bir kuyuya gömülmüş bakışlar,
gören bakışlar bizi yaratılışdan beri,
bakış çocuğu yaşlı annenin
genç bir baba gören büyük oğlunda,
bakış annesi bırakılmış kızın
küçük bir oğlan gören babasında,
bize bakan bakışlar yaşamın
dibinden ve bunlar ölüm tuzaklarıdır
- ya da tersine: bu gözlerin içine düşmek
dönmek midir gerçek yaşayışa?

düşmek, dönmek, beni düşlemek ve beni düşledikleri
yarınki başka gözlerin, bir başka yaşamı,
başka bulutların, başka bir ölümle ölmeyi!
-bu gece yeter bana, ve bu an
bitmeyen açılması ve açığa vurması
ne idiysem, ne olduysam onu, adın ne senin,
adım ne benim:
tasarılar mı kurardım
yaz için -ve bütün yazlar için –
­Christopher Street'de, on yıl var,
serçelerin ışık içtiği
iki, gamzesi olan Phyllis'le?,
Reforma'da Carmen diyor muydu bana
«ağırlığı yok havanın, ekimdir ay burda hep»
yoksa bunu yitirdiğim ya da bulduğum
birine mi dedi yoksa demedi mi hiç kimse bana?
yol aldım mı Oaxaca gecesinde,
ulu ve kara-yeşil bir ağaç gibi,
konuşarak deli yel gibi yalnızca
ve odama gelirken - her zaman bir oda –
tanımadı mı aynalar beni?,
Vernet otelinden gördük mü ağaran tanın
oynaştığını kestane ağaçlarıyla - «vakit çok geç»
mi diyordun şapkanı giyerken ve görüyor muydum
lekeler duvarda, söylemeden hiçbir şey?,
kulenin tepesine çıktık mı birlikte, gördük mü
kayalığın üstünde akşam olduğunu?,
üzümler' yedik mi Bidart'da?, satın aldık mı
Perote'da gardenyalar? adlar, yerler,
sokaklar ve sokaklar, yüzler, alanlar, sokaklar,
garlar, bir park, kimsesiz odalar,
duvarda lekeler, saçını tarar biri,
şarkı söyler biri yanımda, biri giyinir,
odalar, yerler, sokaklar, adlar, odalar,

Madrid 1937,
Plaza del Angel'de kadınlar
dikiş dikip türkü söylerlerdi çocuklarıyla,
sonra alarm çaldı ve çığlıklar duyuldu,
yerin tozuna diz çökmüş evlerden,
çatlamış kuleler, tükürüklerle kirlenmiş alınlar
ve sürekli kasırgası motorların:
ikisi de soyunup seviştiler
savunmak için sonrasız payımızı,
azığımızı cennetten ve zamandan,
kökümüze dokunmak ve kendimizi elde etmek için yine
yeniden bulmak için koparılmış kalıtımızı
yaşam hırsızlarınca bin yüzyıl önceden,
ikisi de soyunup kucaklaştılar
sarmaş dolaş çıplaklıklar çünkü
aşarlar zamanı ve etkilenmezdirler,
dokunan yoktur onlara, başlangıca dönerler yine,
ne sen ne ben varız, ne yarın ne dün ne adlar,
ne çift gerçek tek bir gövdede, tek bir ruh,
tüm varlık …
sürüklenen odalar
diklemesine akan kentler arasında,
odalar ve sokaklar, adlar yaralar gibi,
başka odalara bakan pencerelerle oda
aynı boyası çıkmış kağıtla,
gömlekli bir erkeğin gazete okuduğu,
bir kadının ütü ütülediği;
ışıklı oda şeftali dallarının ziyaret ettiği;
öteki oda: dışarda hep yağmur yağar
ve bir avlu var ve paslanmış üç çocuk;
odalar, o sallanan gemiler
bir ışık körfezinde; deniz dibi odaları:
sessizlik yayılır yeşil dalgalarla,
dokunduğumuz ne varsa fosfor kesilir;
gösterişli anıt.-kabirler, yeni kemirilmiş
portreler, yıpranmış halılar,
hücreler, tuzaklar, büyülenmiş inler,
büyük kuş kafesleri ve numaralı odalar,
her şey başkalaşır, uçar her şey,
her yapı süsü bir buluttur, her kapı
tarlalara, denize, havaya bakar, her masa
bir şölendir; deniz kabukları gibi kapanmışlardır,
zaman boş yere sarar onları,
ne zaman vardır ne duvar: uzay, uzay,
elini aç, devşir bu zenginliği,
yemişleri topla, yaşamı ye,
uzan ağacın dibine, suyu iç!,
her şey başkalaşır, kutsaldır her şey,
her oda merkezidir dünyanın,
ilk gecedir, ilk gündür,
dünya doğar kadınla erkek kucaklaşınca,
saydam derinliklerdeki ışık damlası
oda bir yemiş gibi aralanır
ya da çatlar sessiz bir yıldız gibi
ve kemirilmiş yasalar farelerle,
banka parmaklıkları ve ceza evleri,
kağıt parmaklıklar, dikenli teller,
çıngıraklar, dikenler ve batıcılar,
savutların tekdüzen öğüdü,
kıskaçlı, ballı akrep,
silindir şapkalı kaplan, başkanı
Et yemezler Kulübü'nün ve Kızıl Haç'ın,
eğitici eşek, kurtarıcılığa
özenen timsah, uluslar atası,
Başbuğ, köpekbalığı, geleceğin
mimarı, üniformalı domuz,
yeğ tutulan oğlu Kilisenin

yıkayan kara dişlerini ve alan
demokrasi ve İngilizce dersleri,
görünmez duvarlar, çürümüş maskeler
ayıran insanı insanlardan,
insanı kendinden,
göçüp giderler
sonsuz bir an içinde ve sezinleriz
yitmiş olan birliğimizi, var olma
sıkıntısını, var olma kıvancını gene,
ekmek paylaşmayı, güneşi, ölümü,
unutulmuş olan uyuşukluğunu yaşamanın;

sevmek savaşmaktır, dünya değişir
iki sevgili kucaklaşınca, cisimleşir istekler,
cisimleşir düşünce, kanatlar çaprazlanır
omuzlarında kölenin, dünya
gerçek ve dokunulandır, şaraptır şarap,
kavuşur ekmek tadına, sudur su,
sevmek savaşmaktır, kapılar açmak,
bırakmak gölge olmayı bir kütük defteriyle
yargılanmış olan sürüp gitmesine soyun
yüzü yok bir tanrıca;
………dünya değişir
iki varlık bakışınca ve bilişince,
sevmek adından arınmasıdır kişinin:
«bırak, orospun olayım», Eloisa'nın
sözleridir bunlar, ama erkek yasalara baş eğdi,
onunla evlendi ve karşılık olarak
iğdiş edildi;
yeğdir kıya,
canlarına kıyan sevgililer, kız kardeşle
erkek kardeşin böceği, tutkun
aynalar kendi benzeyişlerine,
yeğdir ağılanmış ekmeği yemek,
külden yataklarda aldatış,
yırtıcı sevgiler, sayıklama,
ağılı sarmaşığı, doğaya karşı suçluluk
yakaya takılan bir karanfil gibi

bir tükürük taşıyan, yeğdir taşa tutulmuş olmak
alanlarda çevirmekten bostan dolabını
yaşamın özdeğini açıklayan,
döndüren sonsuzluğu çukur saatlere,
dakikaları zindanlara, zamanı
bakır meteliklere ve soyut dışkılara;

yeğdir iffet, görülmez çiçek
sessizliğin saplarında sallanan,
ermişlerin güç elmas'ı
istekleri süzen, zamanı doyuran,
devincin ve gönül dirliğinin düğünleri,
kendi çiçek tacında şakır yalnızlık,
her saat bir taç yaprağıdır billûrdan,
arınır maskelerinden yeryüzü,
ve merkezinde, titreşen saydamlık,
Tanrı dediğimiz şey, adsız varlık,
yüzü olmayan varlık, kendine bakar hiçlikte,
ortaya çıkıp görünür, güneşler güneşi,
var oluşlar ve adlar bolluğu;

sayıklamamı izlerim, odalardan, sokaklardan,
el yordamıyla yürürüm aralıklarında
zamanın ve çıkarım ve inerim basamaklarını
ve yoklarım duvarlarını ve kımıldamam,
başladığım yere dönerim, ararım yüzünü,
yol alırım sokaklarında kendi kendimin
yaşsız bir güneş atlında, ve yanımda sen
yol alırsın bir ağaç gibi, bir ırmak gibi
yol alırsın ve söylersin bana bir ırmak gibi,
bir başak gibi büyürsün ellerimin arasında,
bir sincap gibi titrersin ellerimin arasında,
uçarsın bin kuş gibi, gülüşün
köpüklerle sarar beni, başınsa
küçük bir yıldızdır ellerimin arasında,
dünya yeşerir sen gülümsersen
yerken bir portakal,
dünya değişir
iki sevgili, baş dönmesiyle ve sarmaş dolaş,
çayıra düşerken: alçalır gök,
ağaçlar yükselir, uzay
yalnız ışık ve sessizliktir, uzay
kartalca, göz açıp,
bulutların ak oymağından geçer,
kırar halatlarını gövde, demir alır can,
adlarımızı yitirir ve yüzeriz
maviyle yeşil arasında sürüklenerek,
içinde tek bir olay geçmeyen tüm zaman
mutlu, öz akışından başka,

tek bir olay geçmez, göz kırpıştırır, susarsın
(sessizlik: şu anda bir melek geçti
yüz güneşin yaşayışınca uzun),
yok mu bir göz kırpmasından. başka şey?
- ve şölen, sürgün, ilk kıya,
eşeğin çene kemiği, ölünün
donuk gürültüsü ve inanmaz bakışı
kül rengi ovaya düşerken,
Agamemnon ve sonsuz böğürüşü
ve yankılanan çığlığı Casandra'nın
dalgaların çığlığından daha güçlü,
zincirlenmiş Socrates (güneş doğar,
ölmek uyanmaktır: «Criton,
Esculapio için bir horoz, işte yaşamdan sağıltır beni»,
bilimsel araştırmalar yapan köpek Niniva'nın
yıkıntılarında, gördüğü gölge Brutus'un
savaştan önce, Moctezuma
dikenli yatağında uykusuzluğunun,
ölüme doğru yolculuk yük arabasında
-dakikası dakikasına ölçülmüş
sonu gelmez yolculuğu Robespierre'in,
ellerinin arasında kırık çenesi -,
Churruca fıçısının içinde lâl rengi
bir taht üzerindeymiş gibi, önceden hesaplanmış
adımları Lincoln'ün tiyatroya giderken,
Trotski'nin hırıltısı ve yakınmaları
yaban domuzundan, Madero ve bakışı
yanıtlayamadığı kimsenin: neden öldürüyorsunuz beni?,
«tanrı adına» lar, yakınmaları, susuşları
kıyacının, ermişin, zavallı şeytanın,
tümcelerin, fıkraların mezarlıkları
sanat köpeklerince kazılan, altüst edilen,
sayıklama, kişneyiş, ölürken çıkardığımız
anlaşılmaz gürültü ve doğan
yaşamanın bu soluması ve kırılmış
kemiklerin sesi bir dövüşmede
ve yalvacın köpük saçan ağzı
ve haykırışı ve cellâdın haykırışı
ve kurbanın haykırışı…
gözler
alevlerdir ve alevler baktıkları,
bir alev kulak, bir alev ses,
dudaklar ateşler, kor parçası dil,
dokunum ve dokunduğu, düşünce
ve düşünüş, alev düşünendir,
yanar her şey, alevdir evren,
ve yanar alevli bir düşünceden başka
bir şey olmayan hiçlik, sonunda duman:
ne cellât vardır ne kurban ...
ve çığlık,
cuma akşamında mı? ve simgelerle
örtülen sessizlik mi, hiçbir şey demeden
diyen sessizlik mi, hiçbir şey demez mi?
hiçbir şey değil mi insanların çığlıkları?,
hiçbir şey geçmez mi zaman geçerken?

hiçbir şey geçmez bir göz kırpışından başka
güneşin, az çok devinç, hiçbir şey,
kurtuluş yok, zaman geri gelmez,
ölümlerine yerleşmiştir ölüler
ve ölemezler başka bir ölümle,
kımıltılarına çivilenmiş, paryalar,
yalnızlıklarından beri, ölümlerinden beri
çaresiz, bakmadan bakarlar bize,
ölümleri şimdiden yontusudur yaşamlarının,
hiçlik olan bir sonsuzluk şimdiden,
her dakika hiçtir her zaman,
gölge bir kral yönetir çırpınışlarını ve işler
son duruşunu, sert maskeni
değişen yüzünde senin:
bizler anıtıyız bir yabancı,
yaşanmamış, az çok bizim olan yaşamın,

- yaşam, gerçekten ne zaman yaşamımız oldu bizim?,
biz gerçekten ne zaman biz olduk?,
biz yalnızlar, değiliz, boşluktan ve baş dönmesinden,
aynada yüz buruşturmalardan,
korku ve bulantıdan başka bir şey gerçekte,
yaşam bizim olan değildir, başkalarınadır,
yaşam değildir kimsenin, biz hepimiz
yaşamımız,- başkaları için güneş ekmeği,
herkes için bizden başka -,
ben başkasıyım ben olduğumda, edimlerim
başkalarının da olursa benimdir en çok,
bir başkası olmalıyım diye var olabilmeliyim ben,
benden çıkıp, beni başkalarında arayabilmeliyim,
var değilsem var olmayan başkalarında,
bana varoluşu veren başkalarında,
yoktur ben, biz her zaman başka bizleriz,
başkadır yaşam, her zaman orada, en uzakta,
senin, benim dışımızda, her zaman ufuk,
bizi yolumuzdan şaşırtan ve ayıran kendi kendimizden,
bize bir yüz tasarlayan ve bunu kullanan yaşam,
var olma açlığı, ey ölüm, herkesin ekmeği,

Eloisa, Perséfona, Maria,
artık yüzünü göster göreyim diye
gerçek yüzümü, başkasının olan yüzü,
başka bizler olan yüzümü bütün herkese,
ağacın, ekmeğin yüzünü,
şoförün, bulutun ve denizcinin,
güneşin, derenin ve Pedro'nun ve Pablo'nun yüzünü,
ortaklaşa yalnızın yüzünü,
uyan, işte ben doğuyorum:
yaşam ve ölüm
uzlaşır sende, gecenin kadını,
ışığın kulesi, tanın kraliçesi,
aysıl erden, annesi anne-su'yun,
dünyanın gövdesi, ölümün evi,
düşerim doğuşumdan beri durmadan,
düşerim, dibime ulaşmadan, kendi kendimde,
gözlerine devşir beni, topla dağılmış
tozu ve uzlaştır küllerimi,
bağla ayrılmış kemiklerimi, es
varlığımın üstüne, beni toprağına göm,
göm de erinç versin kendisine karşı dinelmiş
düşünceye sessizliğin;
elini aç,
günler olan tanelerin kadını,
ölümsüzdür gün, yükselir, büyür,
doğmaya başlar ve hiç bitmez bu,
doğuştur her gün ve doğuş
her tan, ve uyanırım,
hepimiz uyanırız, güneş
doğar, güneşin yüzü, Juan kalkar
Juan'ın yüzüyle, herkesin yüzüyle,

varlığın kapısı, uyandır beni, sabah ol,
ko, yüzünü göreyim bu günün,
ko, yüzünü göreyim bu gecenin,
her şey birbirini bulur ve başkalaşır,
kan kemeri, çırpınışlar köprüsü,
götür beni bu gecenin öte yanından,
sen olduğum yere, başka bizler olduğumuz yere,
sarmaş dolaş zamirler krallığında,

varlığın kapısı: aç varlığını, uyan,
var olmayı da öğren, yüzünü yont,
çizgilerini işle, gözlerini bul
yüzüme bakman için, sana bakayım diye,
yaşama bakmak için ölüme değin,
denizin, kayanın, ekmeğin, pınarın yüzüne,
eriten kaynağa yüzlerimizi
adsız yüzün içinde, yüzü yok varlıkta,
anlatılmaz var oluşunda var oluşların…

isterim sürdürmeyi, uzağa gitmeyi daha, yapamam:
an atılmıştır bir başkasına ve bir başkası,
uyudum düş kurmayan bir taşın düşlerini
ve yılların sonunda taşlara benzer
şakıdığını duydum tutsak kanımın,
bir ışık uğultusuyla şakıyordu deniz,
birer birer duvarlar baş eğiyordu,
devrilip gidiyordu bütün kapılar,
ve güneş koşuyordu yağma'ya alnımın altında,
sargısından çözülüyordu varlığım,
beni koparıyordu kendimden, ayırıyordu
hoyrat, taş yüzyıllar uykumdan,
aynalardan büyüsüyle yaşatıyordu gene
billur bir söğüdü, bir su kavağını,
yelin büktüğü yüksek bir fıskiyeyi,
iyi dikilmiş bir ağacı, ama oynayan,
çukurlaşan bir ırmağın ilerleyişini,
uzanan, gerileyen, çevrilen
ve yetişen boyuna:

Mexico, 1957

Octavio Paz
Çeviri: Said Maden

01 Nisan 2022

İştar'a Yakarı

Yalvarırım sana tanrıçalar tanrıçası,
İstar, ölümlüler ecesi, kılavuzu insanların!
En ulusun sen, güçlüsün, yücedir adın.
Ey yerlerin, göklerin ışığı işit iniltilerimi!
Gör nasıl çırpınıyorum
Kötü rüzgârda kalmış bir deniz gibi.
Yardımıma gel, uzaklaştır benden
kötülüğümü isteyenleri.

Babil - M.Ö. 2000



14 Şubat 2017

Yolculuk

                             Maxime Du Camp’a

I

Kendini resimlere, haritalara vermiş
Çocuğa evren doyma bilmezliği kadardır.
Lamba ışıklarında, ah! Yeryüzü ne geniş!
Anılarında gözünde yeryüzü nasıl dardır!

Açılırız bir sabah, beynimiz alev dolu,
Kabarıp hınçlar, acı isteklerle ruhumuz,
Yola düşeriz, uyup çalkantılara, sonlu
Denizlerde sallanır duru sonsuzluğumuz:

Kimi, rezil bir yurttan kaçtığına sevinir;
Kimi, doğduğu yerden iğrenmiştir, kimiyse,
Bir kadının gözünde boğulmuş müneccimdir,
Bir kadın, ürküten kokusuyla zalim sirse*.

Hayvana dönmeyelim diye esrikleşirler
Havadan, aydınlıktan, yanan gökyüzünden;
Güneşler pişirirken onları, ayaz dişler,
Silinir gider öpüş izleri yüzlerinden.

Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve, niçin olduğunu bilmeden, derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.

Bulut biçimindedir onların istekleri,
Ve düşlerler, düşleyen bir er gibi topunu,
Bilinmedik, değişken ve sınırsız zevkleri,
Ki insan ruhu bilmez bile varolduğunu!

II

Korkunç! Topa, topaca uydurduk kendimizi,
Zıplar, döneriz onlar gibi; merak, durmadan,
Uykuda bile fırıl fırıl döndürür bizi,
Azgın bir melek gibi, güneşe kırbaç çalan.

Garip talih, amacın hep yer değiştirdiği,
Hiçbir yerde olmaz ya olabilir her yerde!
Ve insanoğlu, ki yoktur umut yitirdiği,
Deliler gibi koşar, erinç bulmak ister de!

Arayan yelkenlidir gönül Ikarya*sını;
Güvertesinde bir ses çınlar:
Kızgın, delice bir ses dolanır gabyasını:
Vay canına, kayalık, kaç!

Alnımıza yazılmış Eldorado’ya benzer
Vardiyadan gözcünün bildirdiği her ada;
Gönül bütün gücüyle kurar da neler neler,
Sabah sabah kayalık bir yer bulur orada.

Uydurduğu yerlere tutulmuş zavallı, sen!
Seni zincire vurup atmalı bir tarafa,
Dipsizliği serapla daha derinleştiren
Olmaz Amerika’lar kaşifi, ayyaş tayfa!

III

Şaşırtıcı yolcular! O öyküler ne soylu
Ki vurmuş denizlerce derin gözlerinize!
Yıldızlardan yapılmış mücevherlerle dolu
Kutuları açın zengin belleğinizden bize.

Yolculuğa yelkensiz, buharsız çıkmalıyız!
Öykünüzü ufuktan çerçevelerle çizin,
Aydınlığa kavuşsun diye loş zindanımız,
Üstüne tuval gibi gerilen beynimizin.

Söyleyin, ne gördünüz?

IV

“yıldızlar ve dalgalar
gördük; kumullar gördük; önümüze her yerde
Umulmadık belalar çıktı, hiçten kavgalar,
Ve sıkıldık buradaki gibi birçok günlerde.

Güneşin o görkemi kızaran bir denizde,
Batan güneş altında kentlerin o görkemi
Yakıp tutuştururdu her zaman içimizde
Bir göz alıcı, parlak göğe dalma özlemi.

En varlıklı kentler, en geniş görünümlerde,
Bulutların gelişigüzel yarattıkları
Görünümler kadar hoş değildi hiçbir yerde,
Ve bitmezdi istediğin bize verdiği ağrı!

-Daha bir güçlendirir isteği duyulan tat.
Sen, gübresi zevk olan gün görmüş ağaç, istek,
Kabuğun sertleşir ve kalınlaşırken kat kat
Dalların güneşi çok yakından görmek ister!

Büyür müsün hep, selviden çok yaşayan, taze
Kalan dev ağaç? – Ama, özene bezene biz,
Birkaç taslak derledik doymaz defterimize
Uzaktan gelen şeye hayran kardeşlerimiz!

Selamladık hortumlu putları; zengin, parlak
Mücevherlerle süslü tahtları birer birer;
O sarraflarımızı düşüyle batıracak
Sarayları, ki masallarca görkemliydiler;

Kadınları, dişleri tırnakları boyanmış;
Giysileri, o gözler büyüleyen giysiler,
Usta hokkabazları, yılanlarla okşanmış.”

V

Sonra, ya daha sonra?

VI

“Ey çocuk beyinliler!
Tam yeri geldi asıl soruna değinmenin,
Her yerde aramadan bulduk, tanrının günü,
Başından sonuna dek uğursuz merdivenin,
İlk işlenen günahın acı görüntüsünü:

Kadın, o iğrenç köle, burnu havada, ahmak,
İğrenmeden bayılan kendine, gülmeden tapan;
Erkek, dediği dedik, pisboğaz, azgın, yalak,
Kölenin de kölesi, akan dere lağımdan;

Keyifli cellat, hıçkırığa boğulmuş kurban;
Kanın koku ve çeşni sağladığı ziyafet;
Buyruk verme zehiri, buyurganı kudurtan,
Yeden, hayvanlaştıran kamçıya düşkün millet;

Bizimkine benzeyen daha başka dinler de,
Hep göğe tırmanmaya çalışan; ayık bayık
Uzanmış nazlı gibi kuştüyü bir minderde,
Kıl ve çivi üstünde zevk arayan kutsallık;

Kendi aklına vurgun, geveze insanoğlu,
Şimdiki çılgınlığı aratmadan gideni,
Haykırarak Tanrı’ya, azgın bir kinle dolu:
Ey benzerim, efendim, kargışlıyorum seni!

Ve daha az sersemler, deliliğin o acar
Tutkunları, yazgı’nın ağıla kapattığı
Büyük sürüden kaçıp afyona sığınanlar!
-Budur bize kürenin her zaman anlattığı.”

VII

Acıdır gezilerden çıkardığımız bilgi!
O küçük, yavan yeryüzünün bugün de, dün de,
Yarın da, her zaman, bizi bize gösterdiği:
Bir korku yeşilliği bir sıkıntı çölünde!

Gitmeli mi? Kalmalı mı? Kalan kalsın, canı
İsteyen gitsin. Kimi saklanır, kimi koşar
Kandırmak için uğursuz, uyanık düşmanı,
Zaman’ı! Bir’de, yazık! Boyuna koşanlar var

Göçebe Yahudi*yle havariler benzeri,
Arabalar da yetmez öylelerine, gemi de,
Kaçmak için o kanlı katil*den, kimileri
Yok edebilir onu daha beşiklerinde.

Sonunda ayağı basınca belimize,
Umutlanır ve bağırabiliriz; İleri!
Eskiden çıktığımız gibi Çin gezimize,
Saçlar rüzgarda, gözler ufuklardan içeri,

Karanlıklar denizinde yola koyuluruz,
Genç bir yolcunun sevinci yüreklerimizde;
Düşleyin şu sesleri öyle tatlı, uğursuz,
“Yemek isteyenler kokulu Lotüs*ü, siz de

Buraya gelin! Yalnız burada devşirilir
Canınızın çektiği o masalsı meyveler;
Sizi garip tadıyla kendinizden geçirir
Bu öğle sonrası, ki bitimsiz uzar gider!”

İşte o bildik sesli hayal; oradan bize
Pilades*lerimizdir kollarını uzatan.
“İçin açılır Elektra*na git yüze yüze!”
Der ki kadın, ki dizini öpmüştür bir zaman.

VIII

Ölüm, ey koca kaptan, yelken açalım artık!
Sıkıldık bu ülkeden. Ölüm! Tutalım yolu!
Gök, deniz varsın olsun katran gibi karanlık,
Yüreklerimiz, bilirsin, ışıklarla dolu!

Zehrini dök içimize, dök de güç alalım!
Beynimiz ateşiyle yansın da onun iyi,
Uçuruma, ha Cennet ha Cehennem, dalalım
Bilinmezin dibinde bulmak için yeni’yi!

Charles Baudelaire
Çeviren: Sait Maden

sirse* : Ülis’in yol arkadaşlarını domuza çeviren büyücü kadın. (Odissea’nın 10. bölümü)

Ikarya* :Etienne Cabet (1788-1856) nin 1821 de yayımlanan Voyage en ıcarie (İkarya’ya yolculuk) adlı, düşsel bir mutluluğu betimleyen romana gönderme.

Kapu* :İtalya’nın kuzeyinde bir kent. Anibal İ.Ö.215’te ele geçirmiş ve kendine kışlak yapmış.Ordusu da kışı zevk ve safa içinde geçirmiş.

Göçebe Yahudi* :İsa’ya kötü davrandığı için sonsuza dek yaşamaya ve durup dinlenmeden yeryüzünü dolaşmaya mahkum edilmiş masal kişisi. (Ahasverus)

Kanlı katil (retiaire)* :Hasmını alt etmek için ucu çatallı bir sopa, bir hançer ve bir ağla donanmış gladiyatör.

Lotüs* :Odissea’nın 9. bölümünde adı geçen çiçek. Ülis’in yol arkadaşları bunu yeyince bir daha bitkisinin bulunduğu yerden ayrılmak istememişler.

Pilades* :Agememnon’un oğlu Oreste’nin arkadaşı Foçalı yiğit. Vefa örneği diye anılır.

Elektra* : Agememnon’un kızı. Kardeşi İfigenia’yı tanrılara kurban eden babasını annesi Klimnestre aşıkıyla birlikte öldürür; o da kardeşi Oreste ile birlikte babasını öldürür.

Charles BAUDELAİRE
çev: SAİT MADEN

11 Temmuz 2016

İnsan (1916)

O bütün günahları bağışlayan, o dünyayı kutsallaştıran güneş
avucunu başıma koydu.

Bütün rahibelerin en dindarı gece de örtüsünü omuzlarıma koydu.

Öpüyorum sevdamın bin sayfalı İncilini.


Acı ve çın çın öten dualar ettim aşka,
ruhum bir başka
gelişi beklerken,
duyuyorum yeryüzü
senin
«Esenlikle git şimdi!»*ni ben.

Gemisinde gecenin
ben yeni Nuh
bekliyorum
aba dalgalan arasmda
gelsinler,
gelsinler de beni götürsünler diye,
bölsünler diye tan kılıçlarıyla
yeryüzü düğümünü ikiye.
Geliyor tan.
İşte!
Büsbütün açıla yayıla.
Her yere ışıkları girmiş de
tırmalıyorlar her yeri.



* ihtiyar Yahudi Simeon’un tapmakta çocuk İsa’yı gördükten sonra
sevinerek söylediği sözler. (Luka İncili, n , 25).

Ötüyor büklümleri
ve günler yavaşça kayıyor içlerine
çalkanıp duran bağa kabuklarıyla.

Güneş çağırıyor yine
ateşten voyvodalarını.
Trampet çalıyor tan
ileri,
yeryüzü çamurunun üzerine!
Güneş
unutma sakın
hiç yoktan
çığırtkanın
olduğumu.


MAYAKOVSKİ’NÎN DOĞUŞU

Çağdaşlarından yüz bulmuş budala tarihçiler şunu yazsınlar
varsın: «Bu ilginç ozanın hiç de ilginç olmayan, sıkıcı bir yaşam
öyküsü var.»

Bilirim
günahkârlar
inlerken cehennemde
adımı anarak yalvarmaz,
inmez
 Golgota*nın üstüne perdem de
papaz alkışlarıyla.
Ben efendi efendi yine
giderim içmeye kahvemi
Yaz bahçesi*ne.

Beytüllahm*ımın göğünde
parlamazdı hiç bir işaret,
bozmazdı hiç kimse
uykusunu
mezarlarında
saçları lüle lüle çoban kıralların* elbet.
Size doğru indiğim gün ise
bir umutsuz,
bir kesin,
bir ötekilere benzeyen gündü
ve hiç kimsenin
aklına gelmemişti kınamak komşu yıldızı
savgısız eksik diye :
«Yıldız.
nedir bu üşenme parıldamaktan?
Kutlamayacaksan eğer
doğuşunu bir insanın
yalnız
şeytan
olmaz mı yıldız
övüp ululadığın?»

Düşünün :
alsak ağların içinden

* Golgota, İsa’nın çarmıha gerildiği tepe.
* Yaz bahçesi, Sen Petersburg'un büyük parklarından biri.
* Beytüllahm, Filistin’de İsa’nın doğduğu yer.
* Çoban kırallar, çocuk İsa’nın önünde bağlılıklarını bildiren çoban krallar.

konuşan, ufak bir balığı* dipdiri,
övgüler düzer,
türküler yakarız bütün
bu altından mucizeye.
Ya ben nasıl göklere çıkarmam
kendimi,
inanılmaz bir harikaysam
baştan aşağı,
anlaşılmaz
koskoca bir mucizeyse
davranışlarımın her biri.

Bakın ne güzel,
bakın da hayran olun her yandan
bu beş kat ışıltıya.
Bunlara «el> derler işte.
Harika bir çift el!
Bakın görün :
oynatabiliyorum sağdan sola,
soldan sağa.
Bakın görün :
seçebiliyorum
en güzel boynu
sarılıp dolanmağa.

Açan
çekmecesini kafatasımın
göriir kıvılcımlar saçan
eşsiz bir aklı.
Var mı dersiniz
elimden gelmeyen şey?
İsterseniz
yaratabilirim de
yeni bir hayvan.

* Slav mitolojisindeki altın balık. Puşkln’in «Balıkçı ile küçük
balığm masallarında geçer.

Hem de iki kuyruklu,
üç bacaklı.
Beni öpen
söylemez mi ki
var mı, yok mu
tükrüğümden daha tatlı bir içki?

Ayrıca
eşsiz bir dil var bende
kıpkırmızı.
Bir bağırsam «ha-ha-ha» diye
yankılanır sesim yükseklerde, çok yükseklerde.
Bir bağırsam «HA-HA-HA»
iner usul usul süzülüp
ava çıkmış ozanın şahini gibi
alçaklara perde perde.

Ne söyleyeyim daha!
En sonra da
dönüştürebileyim
diye kışları
yaza
ve şaraba suyu,
yeleğimin yünü altında
duyulur çarpışları
ufacık, eşsiz bir yumrunun.
Sağa vurması — bir evlenme.
sola vurması — titreyen seraplar bunun.
Gene kimi örtmem gerek
aşk uğruna benim?
Kim tekmelemeye gelecek
sarhoş,
geceyle maskeli, kim?

Bir çamaşırhane.
Çamaşır yıkayan kadınlar.
Çok insan, çok ıslaklık.
Sabun köpüklerinden de ne zevk alırlar?
Bakın bakın,
yağlı kırkayaklar kayboldu artık!
Peki bunlar da ne?
Gök ve şafak kızları mı?

Bir ekmekçi fırını.
Bir ekmekçi.
Ekmek pişirmeye çalışır.
Nedir bir ekmekçi?
Una bulanmış bir sıfır.
Tam o an
örülen ekmekler
oluyor mu sana bir keman!
Keman çalıyor ekmekçi.
Her şey ekmekçiye sevdalı.
Bir kunduracı dükkânı.

Bir kunduracı.
Bir sefil birikinti.
Üç beş çivi daha
çakması gerek
bir çizmeye şimdi.
İşe bakın siz :
harp gibi açılıyor çizmenin konçları giderek,
başında da bir taç kunduracının.
Usta ve şen
bir prenstir şimdi o.

Görün beni işte
bir bayrak gibi yükselmiş yüreğimle.
Akıl almaz mucizesi yirminci yüzyılın!

Ve uzaktan, efendimizin mezarından hacılar gelmekte.
Müminler ayrıldı da boşaldı eski Mekke.


MAYAKOVSKİ'NİN YAŞAMI


Böğürmelerimle telaşa düştü büyükler, bankacdar, nazırlar.

Ortaya çıkıyor
yaldızlı
zırhlar.

«Yürekse her şeyin başı
ne demeye,
ne haltetmeye topladım
paracıklarını, sizi ben?
Nerden geliyor bu çalım,
kim bu hakkı veren?
Kim temmuz havasına çeviren her günü?
Kapatın gökyüzünü telgraf telleriyle!
Sokaklarla kıvırın yeryüzünü!
Kim ki övünmüştür
elleriyle,
tüfek verin!
Okşadığı mı var onu sıcak günlerin?
Hepsi olsun
kirpi gibi
dikenli.
Kirletin dilini ağız dalaşlarıyla onun!»

Yeryüzü ağılına kapatılmışım nasılsa,
boyunduruğunu sürüklüyorum günlerin.
Beynimin içinde
dörtnala at sürüyor
«yasa».

Yüreğimi bir zincir sıkıştırıyor :
«din».
Yan ömür geçti bile, elden ne gelir.
Fenerler gözetliyor beni her yerde, fenerler bir bir.

Tutsağım çoktan beri.
Kurtaramaz beni hiçbir şey;
yok olası yeryüzü tutuyor beni prangasında.
Yetse de yıkayıp arıtmağa sevgim sizleri
gönlümün okyanusu çepçevre evler arasında.

Bağırıyorum...
Duyduğum da
hep anahtar gürültüsü!
Zindancının sırtarması.
Fırlatıyor önüme
bir ışının ucunda
çürümüş bir et parçası.

Sırıtıyorlar :
«oh. oh!»
bense başıboş dolaşıyorum işte
ateşler içinde, sayıklayarak.
Gümbürdüyor yeryüzü güllesi
ayağıma zincirlenmiş de.

Gözlerimi anahtarla kapattı
altın
Bir körü kim tutar elinden?
Sonsuzluğa dek
ben
kapatılmışım demek
saçmasapan bir serüvene!

İşte başkaldırıyor
bağımlı suçlunun esin perileri.
Yere batsın yüce varsayımların yükü!

Sîzler, Brem'in uydurduğu
tavuslara inananlar,
sizler, bitki uzmanı kuşkafalılarm zırvaladığı
güllere inananlar
iletin, e mi,
kuşaktan kuşağa
benim bu eşsiz yeryüzü betimlememi.

Meridyenlerden
ve atlas kemerlerden fışkırıp
köpük köpük
çınlamada altın kasırga :
franklar,
dolarlar,
rubleler,
kuronlar,
yenler,
marklar.

Boğuluyor içinde her şey, kemanlar, tavuklar, atlar, cinler
ve filler
ve yaşamın ıvır zıvırı.
Burun deliklerini
ve boğazı tıkıyor
bu yapışkan gürültü.
«İmdat!»
Bu inilti bile çıkamıyor dışarı.

Ve ortada
kımıltısız, büyük bir ada,
çiçekli halılardan yapılmış.
İşte orada
yaşıyor o benim
her şeyin efendisi
hasmım,
yenilmez düşmanımın ta kendisi.

• Alfred Edmond Brem (1829-84) Alman hayvanbilimclsi ve gezgini.


Zar yok çoraplarından daha ince.
Şık pantolonları en göz alıcısından yollu kumaşın.
Alaca bulaca renkli
kıravatına gelince,
kalın mı kalın boynundan sarkıp
kümbetine sürünüyor işkembesinin.

Ölüyor insanoğlu çevrede.
Ama yükseliyor göğe bir orman gibi
kutlamaya
ululuğunu :
Yaşa!
Bravo!
Aferin!
Hurra!
Viva!
Hoh!
Hosanna!
Maşallah!

Peygamberlerin gücüne verirler yıldırımı.
Aptallığa bak!
Ama o
okumuş Lokke*yi
hem de pek hoşlanarak!
Üzerinde işkembesinin
gülüşü
ışıldatıyor,
çınlatıyor kösteğinin zincirlerini.

* William John Lokke (1863-1930), romanları mutlu sonlarla biten İngiliz romancısı.

Tutulur
dilimiz
şu Yunanlının eserine bakınca.
Düşünürüz :
«Kim
nerede,
ne zaman
yaptı bunları?»
Ama
kendisidir ısmarlayan merhum Fidyas’a :
«Kadınlar istiyorum
etli butlu,
mermerden.»

İyi bir bahane
dört s a a t:
«Canım bir şeyler yemek istiyor
köleler, yine!»
Onun acar ahçısı
tanrı da
sülün eti pişirir efendisine
kille.

Gerinir
bir dişiyi okşadıktan sonra da.
«İster misin
stoklarımdaki en umulmaz yıldızı bile?
Bu arada
onun için
bir sürü Galile
teleskop gözleriyle araştırırlar göğü.

İmparatorlukların altın danasını sarsıyor devrimler,
çoban değiştiriyor insan sürüleri,
ama
gönüllerin taç giymemiş sultanı
senin kılını bile kıpırdatmıyor hiç bir ayaklanma.

Mayakovski, F: 7


MAYAKOVSKİ'NİN TUTKUSU

Duyuyor musunuz?
Duyuyor musunuz bu at kişnemelerini?
Duyuyor musunuz?
Duyuyor musunuz otomobillerin ulumasını?
Bunlar
yıkanmaya giden kentlilerdir Onun bereketinde.

Bir insan bataklığı tüm.
Sürüklüyor beni kalabalık
rasgele bir yere
şaşkın, süklüm püklüm.
Dizginlere asılıyorum bense,
eteklere,
etekliklere.

Bu gördüğüm de ne?
Sen misin?
Oraya mı götürüyorlar?
Yalan, zındıkça bir küfür!
Gözümün bebeğini kan bürümüştür
kızıl feneri gibi
kerhanelerin.

Niçin sen ama?
Dur!
bildiğim daha tatlı zevkler var!
Ulu ormanında kirpiklerin yok bir kırmldama.
Dur!
Geçti gitti bile...
İşte oralarda, başı başlar üstünde.

Işıldıyor kafatası,
bir kundura dense yeri,
dazlak,
pırıl pırıl cilalı deri.
Ancak
son boğumu üstünde
yüzük parmağının
üç pırlanta yanında
bir iki tüy var
dikilmiş.

Yaklaşıyor yosma, görüyorum.
Eğiliyor öpmek için elini.
Dudakları fısıldıyor
küçük tüyler arasında
birine «küçük flütüm» deyip,
birine «küçük bulutum*»,
üçüncüsüne de
işitilmemiş, ünlü bir ad vererek
yaratmakta olduğum.


MAYAKOVSKİ’NİN GÖĞE ÇIKIŞI

Ozanım ben. Hani çocuklara belletirsiniz ya: «Güneş pelinler
üstünden doğar stepte» . Sevilen kadının başıdır aşk yatağında,
bu küçük tüyler arasında beliren.

Ok fırlatıyor o gözler.
Sil gözlerinden bu gülümsemeyi.
Yüreğin isteği tabanca,
gırtlak usturayı özler.»
Büyüyor gönülsemem tutarsız ve şeytanca
bir sayıklamaya gömülüp.

* Küçük flüt ve Küçük bulut, Mayakovski’nin Omnrga’nın flütü
ve Pantolonlu bulut adlı uzun şiirlerini simgeliyor.

Geliyor ardımdan kadın,
suya doğru çekiyor beni,
ya da eğimine doğru damın.
Ortalıkta kar.
Kar veriyor baskın.
Kıvrılıp donarak,
aynanın üzerine
yeniden

düşüp konarak,
kımıltısız bir zümrüt gibi.
Ruh ürperiyor
aynaların eline düşüp,
kaçmasına yok bir olanak.
Ve büyülenmiş
bir adam gibi zor
arşınlıyorum Neva rıhtımlarını.
Yürüyorum,
bir de bakıyorum hep aynı yerdeyim,
kaçmak istesem de
boşuna.
Burnumun dibinde bir ev beliriyor,
donmuş pencereler ardından
çekiliyor şiş karınlı bir şafak.

Orası!

Bir kedi miyavlıyor acı acı,
tütüyor yanarak
bir idare lambası.
Bir zili çalıyorum.
Eczacı!
Eczacı!
Asılıyorum bacaklarımın direklerine.

Büyüyor düşüncelerim,
birbirine dolanarak
geyik
boynuzları.
Gözyaşlanm ıslatıyor
yerde buzlan.
Anıyorum o yitik
cennetimi, yere yatıp boylu boyunca.

Eczacı!
Eczacı!
Nerde diner,
neyle diner
yürekteki
bu onmaz acı?
Gökyüzünün sınırsız ovalarında,
çılgınlığında Büyük Sahra’nın,
çölün o kupkuru deliğinde
kıskançlara yer var mı peki?
Kavanozların ne sırlar saklar?
Bilirsin yüce tüzeyi.
İzin ver şuna
eczacı:
fırlatayım ruhumu
hiç üzülmeden
gök boşluğuna.

Uzatıyor bana gereken!
Bir kafatası.
«Zehir».
İki de çapraz kemik.

Benim için mi bu?
ölümsüzüm ben ama,
benzemem başka müşterilere!
Gözlerim kör,
konuşmam yok,
aklım örtmüş kapısını bir kere.
Ne bulur
içimde
parçalamaya
benim bu zehir?

Azbuçuk anlıyor zavallı.
Meraklılar doluşuyor pencerelere,
dimdik oluyor saclar.

Birdenbire
Dükkânın ortasında yüzmeye başlıyorum.
Tavan açılıyor kendi kendine.
Çığlıklar.
Gürültü.
«Evin üstüne vardı bile!»
Süzülüyorum yukarda enikonu.

Batan günde
kor kesilmiş bir odun gibi kilisenin haçı.
Aşıyorum onu!
Ormanın üstünde
çığlık çığlığa kargalar.
Onları da aşıyorum.

Sözde çırağım daha!

Bütün bildiklerimiz, bütün öğrendiklerimiz
hiçlik kırıntısı,
fiziği, kimyası, gökbilimi hep saçma!
Bir istemek yetiyor ama,
ben de süzülüyorum
arasında bulutların.

Dilediğim yere gidebilirim şimdi!
Her yere.
Baladların şiirsel çamurunu çalkalayın da
türküsünü yakın şimdi, türküsünü yakın
Amerikan ceketli,
cilalı sarı papuçlu
yeni şeytanın.


MAYAKOVSKİ GÖKTE

Geldik bile!

Konuyorum bir bulutun üstüne,
yükümlüyorum
işlerimle
ve yorgun bedenimle bulutu.

Gönülaçıcı bir ver, ilk kez geldiğim.

Bakıyorum sağına soluna.
İşte
iyice yalanmış bir yüzey,
öve öve bitiremediğimiz gök.

Görürüz enine boyuna!

Bir kıvılcım,
bir parıltı,
bir ışıldama
ve
bir gürültü —
ya da
ruh gibi bir şeyler midir
ki usul usul kaymada.

«Kadın oynaktır, değişir...**

* Verdi’nin Rigoletto operasından bir arya: La donna t mobile.

Burada,
g ö k k u b b ed e
müziğini dinlemek Verdi’nin!
Yarığından bir bulutun
bakıyorum gizli gizli
şarkı söyleyen meleklere,
öyle sevimli, dingin,
öyle yollu yordamlı yaşayan meleklere.

İçlerinden biri çıkıp
tatlı tatlı bozuyor
uykulu dilsizliğini:
«Hoşunuza gitti mi
Vladimir Vladimiroviç
bu sonsuzluk, uzayıp giden?»
Aynı tatlılıkla karşılık veriyorum :
«Sevmez olur muyum hiç
bu hoş sonrasızlığı ben!»

Önce sinirleniyor adam :
ne bir köşe var
kendine,
ne çay,
ne içerken okunacak gazete.
Yavaş yavaş alışıyorum gök törelerine.
Yeni gelenler oldu mu
bakmaya gidiyorum ötekilerle birlikte.

«Ne! siz misiniz!»
Sevinçle kucaklaşıyoruz ikimiz.
«Merhaba, Vladimir Vladimiroviç!
«Abraham Vasiliyeviç, merhaba!
Şanına yaraşır
bir ölümle geldi mi
bu ölü buraya acaba?»

Ne ince şakalar, değil mi?

Çok hoşuma gidiyor bu iş,

iyice tadını çıkarıyorum
hep kapının dibinde kalıp.
Bir bakıyorum eşikte
ölü tanıdıklar belirmiş,
yanıma alıp
gösteriyorum burçlara varan yokuşu,
o gözalıcı süsünü dünyaların.

Bütün olayların merkez istasyonu,
bir düğmeler, manivelalar, levyeler kumkuması.
Burası
—dünyalar eriyip gidiyor tembel tembel—
burası
—daha güçlü, daha hızlı çeviriyor bir sürü el.
«Böyle dönmeli hep —budur istedikleri—
dünya batıp gidinceye dek.
Nedir anlamı bunun?
Kanla sulamak mı yeryüzünü?»
Canı cehenneme topunun.
«Gülüyorum telaşlarına, öfkelerine.
Sularlarsa sulasınlar,
bana ne?»

Olabilecek bütün ışınların baş ambarı.
Sönmüş yıldızların atıldığı yer.
Eski bir taslak,
—kimbilir kimden kalmış—
balinalarla ilgili, yarım kalmış bir tasan.

Burada herkes ciddi.
Herkesin işi başından aşkın.
Kimisi bulutları ütülüyor,
güneşin fırınını besliyor kimisi.
Her şeyde korkunç bir uyum
yatkın,
rütbe sırasına göre.
İlişip kakışan yok.
Daha ötesini de gerektirmiyor bu durum.

Önce homurdandılar bana karşı.
«Aylak, boşgezenin biri!» dediler.
Ama yürektir bence her şeyin başı.
Yürek ne gezer gövdesi olmayanlarda?
Ben de şunu ileri sürdüm :
«İstemiyorsanız siz burda beni,
bir kenarda
güzelce uzanıp
üzerinde bir bulutun
oradan seyredeyim olan biteni.»

«Ama pek yakışık almaz bu dedikleriniz.»
«Ya, öyleyse bana siz bir şeyler öneriniz.»

Körükler iç çekiyor zaman, fırınında,
bitmiştir hazırlığı
bir
yeni yılın.
Yılların öd patlatan çığı
geçmektedir
gümbürtülerle.

Sayıya vurmuyorum haftaları.
Bizler ki
zaman kadranına kapatılmışız,
aşkı neden bölmüyoruz günlere peki,
değiştirmiyoruz sevilen adları?

Büyük bir durgunluk.
Serilmişim
ay ışınlarının dibine,
içim yatışsın diye düşlere eğilmişim.
Bir güney plajında vatmışım desem yeri.
Ama daha bir uyuşuk, daha bir sersem.
Aşıp gidiyor her dem
beni okşayışlara gömerek
başımın üstünden sonsuzluk denizleri.


MAYAKOVSKİ'NİN DÖNÜŞÜ

1, 2, 3, 4, 8, 16 yıl, binlercesi, yüzbinlercesi.

Ayağa kalk!
Yeter!
Güneşe bak!
Böyle dilsiz, böyle miskin yatmak da neyin nesi?

Mırıldanıyorum uykulu uykulu :
«Bu böyle ne kükremesi?
Yüreğimi yerinden oynatmağa yeltenen de kim?»

Sabah mı,
akşam mı?
Göklerin solgun aydınlığı hep o bildiğim.

Nice,
nice
nice yüzyıl geçti gitti
günlerin uzaklığında parçalanıp toz olmaya.
Saman yoluna göz gezdirince
belki diyorum
kırçıl sakalım yayılmıştır uzaya.

Düşüyor bir sürü yıldız.
Gözlerimle izliyorum.
Yeryüzüne doğru
gitmede
bu hız!

Unutulmuş istekleri canlanıyor gönlümün
ve hasta
beynim
düş yapıları kurmakta.
—Şimdi
yenidir elbet dedim
ne varsa yeryüzünde.
Ağırlıklar takınır köyler mis kokulu baharla bütün.
Kentler pırıl pırıldır elbet.
Al yanaklı bir ailenin türküsü duyulur bu mutlu günde.

Büyüyor özlemim.

Özlemim gitgide daha sert, daha yaman.

Gözalıcı bir sis yükseliyor görmeyim,
bir bulut geçmesin öteden,
beliriyor sanıyorum
zaman zaman
bir yerlerden yeryüzü.

İyice kendimi verip
arıyorum
dünyayı
öteki noktalar arasında,

işte, işte!

Diktim oraya gözümü.
Seziyorum denizleri,
kartal sesi içindeki dağlan.

işte orada babam.
Hep bildiğim gibi, hiç değişmemiş adam.
Daha ağır işitiyor kulakları yalnız,
biraz da aşınmış
kolcubaşı ceketinin
dirsek bükümü.

O da sinirli.
O da gözlerini dikmiş
toprağa.
Neler gcçiyordur kafasından kimbi
Mırıldanır kendi kendine :
«Belli geldi Kafkasya'ya
bahaı dönemi.»

Ruh sürüleri de
duyuyor
sıla özlemi.

Kentli haydutun öfkesi çınlıyor kaba kaba.

Baba,
canım sıkılıyor!
Canım sıkılıyor, baba!
Ozanların aptalını çekermiş gök
yıldız nişanlarının
iğneleriyle!
Ne yayarsın kendini papaz cüppeleri gibi,
tutarsın kendini bir kardinale eş?
Yaladığın yeter uykulu ışınlarını.
Düş arkama!
Ayaksız mı böyle yalnız?
— Demek kirletecek şeyin yok senin?!
Yeryüzü çamurunda gereği yok demek çizmenin?

Bırakın örmeyi
yıldızlar
çevresinde
yeryüzünün
işkence tacını!
Onlarsa yıkanıyor kan renginde batan günün.

Kanadını parıldatan
kim ötede bilmiyorum
yakınında yeryüzünün.
Olmasın ağaran tan?
Dur!
Bu yol benim de yolum.

Kimi uzanıyorum kuyrukluyıldız gibi,
kimi ebemkuşağmca büzülüyorum.
Yay biçimleriyle bu oyun da ne?
Nedir kıvrılışlarındaki iç daralması? j

Kuleler,
kuleler gösteriyorum
dünyaya, kuleler ki
inanılmaz bir hızla geçer.
Çoktan beri
başıboş ruh düşünüyor
eski
günleri.
Görüyorum avuçlarım
kentlerle dopdolu /
yarımkürelerin.

Kulak ayırt ediyor bazı sesleri şimdi.

Tam yolla!

«Günaydın nine!»
Kaydım asfalt üzerine.
Dikildim.

Alışılmamış gücünden şaşırıyor herkes
bu gök yolcusunun.

Bir sürü ses :
«Bakın bakın,
dam aktaran bir adam
çatıdan düştü.
Herifin şansı varmış!
Ekmek parasını çıkarmak çok zor».

Kalabalık
itiş kakış
uğultulu gününe dalıyor
işlerinin tasmasıyla artık.

Ah! öyle bir gırdak
olmalı,
olmalı da daha beter,
daha korkunç bir kükreme salmalı
kentin gürültüsünü bastırmak için.

Sokakların çılgınca koşusunu kim durduracak?
Trenlerin yeraltı çilesini kim çözebiür?
Kim durduracak
havaya kapkara is salanları,
ki delip geçer her uçak
o dumanları!

Ekvator boyunca
Şikago’lardan
Tombov’lara değin
yuvarlanıyor rubleler.
Herkes kovalıyor onları
boyunları gergin,
çiğneyerek uçtan uca
dağları,
denizleri,
yollan.

Yönetense hep aym dazlak,
hep aynı görünmez varlık onları,
yeryüzünde kankan dansı oynayan büyük efendi,

Kimi bir düşünce kılığına bürünüp,
kimi şeytan,
kimi de bulutlar arkasından parlayan tanrı.

Susun artık filozoflar!
Bilirim niçin
—bırakın tartışmayı—
niçin verilmiştir onlara yaşam.
Koparmak
ve yok etmek için
takvim yapraklarım.

Acımak mı onlara?
Onlar bana acır mı?
Bulvarlar, bahçeler,
dış mahalleler
yedi yuttu beni.
Burda antikacı var mı?
Gösterin bana!
Almak istiyorum bir hançer.

Ne güzel
duymak yaklaştığını
öç saatinin.


MAYAKOVSKİ YÜZYILLARDA

Nereye gidiyorum,
niçin hem?
Koşuyorum her yöne
insan kalabalığının
uğultusu arasında
döne döne.

Petek pencereleri dolaşıyor gözlerim.
güçtür onlara
temmuz,
yabancı, tiksinç.

Söndürdü kent
camlarını, camekânlarım bu ara.

Yorgun ve başı düşük.

Yalnız işte
batan güneş, o kanlı kasap
bulut cesetlerinin karnım deşmekte.

Sürüklenip gidiyorum.

Masalsı bir köprü.
Çıkıyorum üstüne
ve garip bir coşkunlukla bakıyorum yukardaıi.
Oradaydım, iyi anımsıyorum yeri,
Tam bu parıltıydı gördüğüm.
Buydu
öyleyse
Neva dedikleri.

Bir kent vardı burada,
fabrika bacalarının tüten ormanına batmış

çılgın bir kent.
Ve bu kentte
nerdeyse başlayacak
elbette
soluk
ve camsı geceler.

Temmuzun ölümü.

Mayakovski, F: 8

Kor kesilmiş bembeyaz, yok artık gecesi.
Kaçıyor ağzından sayıklamaları fısıltılarla.
Kimi bir hasta arabasının haçı geçmede,
kimi duyulmadan bir el ateş sesi.
Ve yeniden
sessizlik.

Bir evin üstünde
ha düştü ha düşecek saçaktan
ışınlar arasında yürüyorsun, görüyorum,
bunları bir güzel demetliyorsun.
Ben eKmi uzattığım an
kaçıverdin burnumun dibinden sis gibi.

Oradayım yine
taş kesilmişcesine.

Dağıldı geceleyin aylak gezenler,
teninin dokusunu duyuyorum sanki,
soluğunu sanki,
sesini sanki,
ansızın yeniden
hortladın sanki.

Kaçıp gidiverdi büsbütün,
kurtuldu havanın incecik bağlarından.
Gitgide
—yapayalnız—

eridi bir topluluğun içinde.
Dirilen yüreğim titredi ağırdan ağırdan.
Tanıdı beni yeryüzü işkenceleri.
Çok yaşa
deliliğim
çok yaşa!

Ne iyiydi lambalar böyle
sokak ortalarına dikilmiş.
Evler de öyle.
Bir de
bu kabartma at kafası*,
üzerinde
girişin.

«Jukovski sokağı mı bu sokak
yolcu?»

Yüzüme bakıyor
nasıl bakarsa bir çocuk bir iskelete,
kocaman açılmış da gözleri;
savuşmak istiyor elbette.

«Mayakovski sokağı derler bu sokağa bin yıldan beri.
Canına kıydığı yer burası işte sevgilisinin kapısında.»
Kim?
Ben mi? Canıma mı kıydım ben?
Lafa bak!
İnce ince oy sevincini, işle yüreğim!
Uçuyorum
pencereye doğru.
Gök alışkanlığı, ne olacak.

Pencere yukarda.
Yükseliyorum kattan kata.
Pencere perdeyle örtülü.
İpeğin ardından seçtim,
oda
bildiğim oda benim.


* Lili Brik’in Leningrad’da, Jukovski sokağındaki 7 no. lu evinin
cümle kapısı üstünde kabartma bir at kafası varmış.

Bin yıl geçmiş aradan, kalmışsın yine gencecik.
Uzanmışsın
ışıldayan aydan mavileşmiş saçlarınla.
Bir an...
Ne var ki
ay
saçsız bir pembelik.

Sonunda geldim.

Uyuyorlar daha.
Elim
sıkıyor hançeri.
Kayarak
bir göz atıyorum içeri
ve başlıyor bende aşk
yeniden,
aşk
ve acıma.

Merhaba!

Elektrik yanıyor.
Yuvalarından uğramış iki çift göz.
«Kimsiniz siz?»
«Kim olacak, Nikolayev’im,
mühendis.
Bu ev de kendi evim.
Peki ama siz kimsiniz?
Ne diye karımı tedirgin ettiniz?»

Başka bir oda bu
titreştiği sabahın.
Çırpıntılı dudak uçlan
ve çırçıplak gövdesiyle
yabancı bir kadm.

Dar attım kendimi dışarı.

Tüylü,
kocaman,
cam yanmış bir gölge gibi
iniyorum ay ışığı örtülü
duvardan aşağı.
Kiracılar koşuyor savurarak geceliklerini.
Taşlara çarpıyorum küt diye.
Kapıcı bir köşede sıkıştırıyor beni.
«Nereye gitti yoldaş
kırk iki numaradaki kadın?»
«Bakarsan söylentiye
fırlatmış pencereden kendini
erkeğe doğru.
Yatarlarmış
sarmaş dolaş.»

Nereye gitmeli şimdi?
Ne çıkarsa bahtımıza,
ha kır, ha deniz.
Nasıl isterseniz!
Tralya-ya, dzin-dza,
tralya-ya, dzin-dza,
tralya-ya-ya.

Boynumda ışıkların akan düğümü sımsıkı,
sürükleneceğim kavrulan yazda!
Şakırdayacak ellerimde
kelepçeler gibi tıpkı
aşk yüzyılları.

Yok olacak her şey.
Hiçliğe dönüşecek.
Ve devindiren varlık
yaşamı
son ışığını kullanacak
son güneşin artık
karanlığına karşı gezegenlerin.

Daha sert,
daha keskin
acım sürecek yine,
beııse kalakalacağım
gömülüp alevlerin içine
sönmeyen odun yığınında
yasak aşkın.


SON

Yeniden toplanıyor
sonsuzluk
cezaevine
serseri!
Hangi göğe doğru gitmeli,
hangi yıldıza doğru gitmeli yine?

Altımda
yeryüzü,
o binlerce kiliseli
yeryüzü başladı
ölüm duasına.

Vladimir Mayakovski
Çeviri: Sait Maden

10 Ocak 2016

Lethe

Göğsüme gel, sen acıma bilmez, sağır can,
Tapılası kaplan, aldırışsız ifrit, gel;
Gönül ister ki titrek ellerim şu tel tel,
Derin yelenin içine dalsın bir zaman;

Senin rayihanla dolu eteklerine
Acılı başım gömülüp kalsın isterim,
Yok olup giden sevgimin koklasam derim
Tatlı küf kokusunu derinden derine.

Ölümden daha tatlı bir uykuya varsam !
Uyuyuversem ! benim neyime yaşamak
Yüreğim titremeden, bakır gibi parlak,
Pürüzsüz tenini öpüşlerimle sarsam.

Dingin hıçkırıklarımı boğup yutacak
Tek yer senin kucağının uçurumudur ;
Ağzında hep o yaman unutuş durur
Ve öpüşlerinden Lete boşanır ancak.

Yazgıma, ki bütün zevkim oldu şimdiden,
Boyun eğeceğim sonuna dek saygılı;
Uysal kurban, işlenmemiş suçtan yargılı,
İşkencesi coşkusuyla daha artan ben,

Kurtulurum elbet çektiğim bu azaptan,
Nepentes*ler, baldıranlar emerek bütün
O güzelim uçlarından dimdik göğsünün,
Ki altında yürek olmadı hiçbir zaman.

Charles Pier Baudelaire
Çeviren: Sait Maden


Lethe

Yırtıcı ve sağır ruh, gel üstüne kalbimin,
Secde edilen kaplan, vurdumduymaz canavar;
Titrek parmaklarımı daldırma isteğim var
Sıklığına bir süre o kabarık yelenin;

Eteğinin içine, kokunla dolup taşan,
Keder yüklü başımı gömme arzusudur bu,
Solgun bir çiçek gibi, içe çekme arzusu,
Tatlı küf kokusunu ölmüş aşkımdan kalan.

Uyumak istiyorum! yaşamdan çok uyumak!
Bir uykunun içinde, daha tatlı ölümden,
Öpücük yayacağım hem de hiç çekinmeden
Senin güzel tenine, bir bakır kadar parlak.

Yatağın bir uçurum, ondan değerli ne var,
Dinen hıçkırıklarım içinde yitsin diye;
Büyük unutuş durur ağzının üzerinde
Ve öpücüklerinde hep böyle Lethe akar.

Artık en büyük zevkim, alna yazılmış gibi,
Kaderim budur deyip eğeceğim boynumu;
Yumuşak başlı kurban, suçu olmayan suçlu,
Azabı körüklerken ondaki temiz sevgi.

Sihirli nepenthes’le şifalı baldıranı
Emeceğim, acımı elbet gidermek için,
Çekici uçlarında bu sivri göğüslerin
İçinde hiçbir zaman, kalbin barınmadığı.


Charles Baudelaire

29 Eylül 2015

Ölü Çocuklara Ninni

Ah, bulur mu yeni bir kucak
sizden yerde kalan oyuncak,

gömleğiniz üşümez mi, loş
köşelerde sessiz, içi boş

n'eyler, ah çocuklar, yalınız
topunuzla ayakkabınız,

ya cebinizde kalan şeyler,
az bir sicim, kırık bir şeker,

saçınızdan kayan kurdele
sizi en son okşayan ele?

Bunlar işte benim tek varım,
hergün alır alır okşarım,

öperim göğüs geçirerek,
yanağıma sürerim tek tek;

ah çocuklar, hayıflanmayın,
kendinizi yanımda sayın...

Saçlarını bir güzel ördüm
bozduğunuz bebeklerin tüm,

diktim özenle mini mini
yırtık ya da söküklerini;

iç çekmeyin çocuklar, susun,
hepsi derin derin uyusun...

Boyadım sizin yerinize
yüzlerce kuş defterinize,

sizin sesinizle şakırlar,
aynı gülüş onlarda da var,

yüzleri hep sizin yüzünüz,
ses etmeyin, ürkütürsünüz...

Onardım inceden inceye
trenleri işleyinceye

vapurları yüzünceye dek,
arkalarından üfleyerek;

ah çocuklar, üflemeyin siz,
birdenbire kabarır deniz.

Çemberiniz koşuyor yine
boş arsada kendi kendine,

uçurtmanız gökte sarı mor
pır pır ipildeyip uçuyor,

ilişmeyin çocuklar sakın,
oldukları yerde bırakın.

Topacınız dönüp durmada
şu dönmesi bitmiş dünyada,

sallanıyor yine bir çıplak
dalda usul usul salıncak;

hep böyle gidip gelse gerek
çocuklar siz dönünceye dek.

Göz göz olmuş bakıyor ıssız
bir köşeden zıpzıplarınız,

koşuyor gölgeniz sokakta
binmiş de bir değnekten ata

oynarken sessiz iki ağaç
karanlık avluda saklambaç

ve ay, çenesinde elleri,
seyrederken uzak bir yeri...

Bir şeyler arar gibisiniz
bir körebe oyununda siz,

alnınızda ah gündüz gece
o gözbağı kalsın öylece;

ah çocuklar ilerlemeyin,
önünüzde kuyu var, derin...

Ah çocuklar uyuyun artık,
başınızı okşar karanlık,

durur durur öper o dalgın
yüzünüzden, kımıldamayın.

Örtü örttüm üzerinize
ışık düşmesin diye size,

üşümesin diye göğsünüz
serincene başlayınca güz,

dağıtmasın diye çocuklar
saçınızı gizli bir rüzgâr;

mışıl mışıl uyuyun işte
siz bu geleceksiz geçmişte,

bir sürü tavşan, bir sürü kuş
gelmiş, yanınıza doluşmuş,

seyrederler başından beri
yüzünüze konan düşleri.


Sait Maden

10 Haziran 2015

Gökten ve Denizden Daha Güzelsin

insan sevdi mi gitmeli
ayrıl karından ayrıl çocuğundan
ayrıl dostlarından kadın erkek
sevdiğinden ayrıl sevgilinden ayrıl
insan sevdi mi gitmeli

yeryüzü kadın erkek zencilerle dolu
kadınlar erkekler erkekler kadınlar
güzel mağazalara bak
bu araba bu erkek bu kadın bu araba
ve bütün güzel mallar

hava da var yel de
dağlar su gök toprak
çocuklar hayvanlar
bitkiler ve taşkömürü

öğren satmayı almayı bir daha satmayı
al ve boyuna al ver
insan sevdi mi bilmeli
yemeyi içmeyi şarkı söylemeyi koşmayı
ıslık çalmayı
çalışmayı da öğrenmeli

insan sevdi mi gitmeli
ağlama gülerken
memeler arasında barınma
soluk al yürü al başını git

güzelce yıkandım ve bakıyorum
ağzı görüyorum bildiğim
eli bacağı gözü
güzelce yıkandım ve bakıyorum

orada hep yeryüzü bütün
şaşırtıcı şeylerle dolu yaşama
eczaneden çıkıyorum
yeni tartıldım daha
80 kilo çekiyorum
seni seviyorum.


Blaise Cendrars
Çeviri: Sait Maden

03 Aralık 2013

Şiirin Dip Sularında

1
Yeni bir dize'yi pencereden uzatıp, güneşe doğru
tuttunuz mu akşam üzeri, hava esintiliyse eğer,
pır pır ettiğini görürsünüz ışıltılar saçarak yer yer.
Kimi kez elinizden kaçtığı da olur; tepe, göl, koru,
tarlalar, karşı dağlar derken bulutlara karışır gider.
Boş kalır şiirdeki yeri. Artık dilinizde bir soru :
Nerde benim düş kelebeğim, ışıktan kuşum? Neydi zoru?
Yokluğunu gidermek için ararsınız yeni bir şeyler.
Zaman geçer. Bilinmedik bir yerde, umulmadık bir gün
Üstünüze bir ışık düşer, aydınlanır çevreniz bütün:
yüz güneşin hep birden at sürdüğü aynaya döner deniz.
Bir de bakarsınız gökten aşağı bin kollu bir avize :
sayısız billuruyla parıltılar saçan o yitik dize!
Der gibidir size: Her zaman bu şiirin bir yerindeyiz!


2
Kendi yolumu bulurum, düşünme beni;
her sözcüğün arasından, ağaç, kor, sülün,
serçe... kolayca geçerim, serin, mor, yeni..
ne gelirse aklına ... Bak, diken'in, gül’ün
bütün dönemeçlerinde ayak izim var.
Yolda bulduğum her şeyin tadına baktım,
acı'nın liflerini çiğnedim; korkular
şarap tadındaydı, hüzünler elma... Atım
ürktü kimi sözcüklerden, zora düştüğüm,
yol değiştirdiğim zamanlar oldu. Gök, düğüm
üstüne düğüm atlı geçmeyeyim diye
dağın ardına. Olsun. Ben oradan gelen
iniltileri dinledim, sık sık yükselen
çığlıklar, ağıtlar duydum. Dönmem geriye!


3
Ne bekliyorsun? Uyak mı bekliyorsun burada
yağmur bekler gibi kaç gündür?
Bak, bulutlandı yüksekler, umut kesme, incecik
bir çisenti başladı bile.
Dur, ne diye kenti çisenti'ye uydurdun? Gerek
yok daha. Az sonra her yeri
bir engerek gibi sarar yağmur; gündelik sofra
çamurla örtülür üstelik.
... Her yer su dolu, delik deşik. Gideceğin yolu
bulamazsın bu karanlıkta.
Bize buyur. Aralıkta çıkarırsın üstünü,
dinlenirsin. Uyak ararız
birlikte. Gerekirse tuzak kurarız en uzak
yerlere. Bana bırak o işi.


4
Bu şiirde her dize'nin
çizdiği gizli eğriler
üst üste gelince, senin
yollarını birer birer
düğümleyecektir, sevin,
düşünde beyaz gemiler
yüzen uzak bir kimsenin
uykusuna. Bir el siler
gibiyken o eğrileri
var hızıyla, ayrı bir el
uzanıp ileri geri
saracak seni bir mumya
sarar gibi, öyle güzel,
yok olacak eski dünya.


5
Korkular ne renktedir, düşündün mü hiç,
ayva sarısı mı, üvez renginde mi,
küf yeşili mi yoksa? Ya senin sevinç
çığlıkların sülün kuyruğu, kuş yemi,
serçe göğsü renginde mi? Ben öpe öpe
bakıyorum her şeyin tadına. Tanrı
ne renkte, senin renginde mi, körpe
kuzukulağı renginde mi? Dağları
örten şu kızıl akşam sisleri, kuşku
mu yoksa acı mı? Mor kanatlı bir uyku
dönüp duruyor havada, narçiçeği
gökyüzü bir benim yüzüme benzerken
bir senin yüzüne… ben bunları derken
nasıl açıyor bulduğum renkler gerçeği!


6
Bir sözcüğü değiştirmek istersiniz de
bozarsınız ya kapanmış bir dize'nizi,
çözüp yolu düğümünden, çözüp denizi
halatından ağır ağır, içerinizde
uzun bir geziye çıkıp, şu liman senin,
bu liman benim gidersiniz ya, derken
yeni bir yığın sözcükle kabarır yelken;
hangisini isterseniz alın, kimsenin
bilmediği bir düşte avuç avuç yıldız
ya da kucaklar dolusu gül topladınız
dizenizde boş kalan yere. Sizin bunca
çabanıza karşın, o da ne? eski sözcük,
gözlerinin içinde hınzır bir gülücük,
uzanmış kendi yerine boylu boyunca!


7
Bir sözcüğün içinden geçiyoruz seninle,
ufacık bir sözcüğün, yaprak gibi, kırlangıç
gibi... ilerden gelen şu çağıltıyı dinle
karanlıkta: Derin bir suyu usta bir dalgıç
gibi geçmemiz gerek...
Evet, şimdi sivri, sert
taşlara sürtünerek gideceksin. Mağara ;
gibi bir yer burası. Bir uğultu var, evet,
ateşböcekleri var, gözler var, ara ara
yanıp sönen... Güç adım atıyoruz yapışkan
çamura bata çıka ... Ansızın ilerde kan
rengi yapraklarıyla yükselen bir ağaç, ve,
üzerinde bir yığın insan yüzü, tek meyve...
Korkma, yolun sonuna az kaldı, Şu burgacı
aşınca kurtuluruz.
- Neydi bu sözcük?
-Acı

Sait Maden

10 Temmuz 2013

Artık Kimse Yok

Artık kimse yok, hayır, ne ses, ne ağız,
ne gözler, ne eller, ne de ayaklar: herkes gitti,
duru gün bir çember gibi koşuyor,
çıplak bir metaldir soğuk hava.
Evet metal su ve hava, ne sarı
çiçek öbeği salkımında öyle sık,
onun o yapışkan kokusu bir de,
eşsiz kalıtı bu toprağın.


Nerde gerçek? Anahtar
şaşkındırdır bir kapılar ordusu içinde
arasında başkalarının
bulamadan
kilidini
bir türlü.


Artık
işte bunun için yok yitirileceği yer
anahtarın gerçeğin ya da yalanın

Burada
ne sokak var; ne kimsenin kapısı,
yalnız kum açılıyor titreye titreye.

Ve bütün deniz açılıyor; bütün sessizlik
sarı çiçekleriyle boşluk
toprağın kör kokusu açılıyor
ve hiçbir yol olmadığından

kimse gelmeyecek bir çanın
çalınışı gibi çınlayan
yalnızlıktan aşka.


Pablo Neruda
Kara Ada Şiirleri / Çev: Sait Maden

30 Ocak 2013

Düşman

Üç beş yerine parlak güneşler vuran
Karanlık bir fırtına oldu gençliğim;
Bitik bahçemde yıldırımla yağmurdan
Tek tük pembe yemiştir bütün derdiğim.

Vardım düşüncelerin güzüne demek,
Suyun yer yer mezarlar gibi oyduğu
Sele gitmiş toprakta düzlemem gerek
Kürekler, tırmıklarla her bir oyuğu.

Gelişir mi bilinmez bir güç bulurda
Düşündüğün o yeni çiçekler burada,
Kumsal gibi yıkanmış yerde kim bilir?

-Ey acı! Ey acı! Varlığı yer zaman,
Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir
Bağrımızı kemiren o sinsi düşman!

Charles Baudelaire
Çeviri : Sait Maden
Düşman

Gençliğim bir karanlık fırtına oldu,
Birkaç yerinde parlak güneşler açan;
Öyle harap çıktım ki bu fırtınadan,
Bahçemde kızarmış tek tük meyve kaldı.

İşte fikirlerin güzüne ulaştım,
Suyun mezarlar gibi çukur açtığı
sel basmış toprakları durmayıp gayrı,
Kürekler, tırmıklarla onarman lazım.

Boyatacak mı ki sırrî gıdayı bulup
hayal ettiğin yeni çiçekler acap
Bir kumsal gibi yıkanmış bu topraklardan

-Ey acı! ey acı! Zaman ömrü yiyor,
Ve kalbimizi kemiren sinsi düşman
Kaybettiğimiz kanla gelişip büyüyor!


Charles Baudelaire
Çeviri: Ahmet Muhip Dıranas



Düşman

Tükendi gençliğim karanlıklarda,
Çılgın fırtınalarda ve yağmurlarda;
Güneş bazan açtı, kapandı derhal
Bahtımın yazgısı karanlıklarda;
Öyle harap ettiler ki gönül bahçemi
Dallar hep kırıldı, yapraklar yerde
Kuytularda birkaç meyvesi kaldı...

İşte ulaştım güz aylarına
Fikirler sararmış yapraklar gibi;
Kullanmalı artık her bir aleti
Küreği, tırmığı ve ötekileri,
Düzeltip onarmak için yeniden
Bahçemdeki bütün harap yerleri
Suların basıp da oyup açtığı
Kocaman çukurları mezarlar gibi...

Hayal ettiğim yeni çiçekler,
Acaba bulurlar mı kimbilir,
Ardıç kuşlarının bulduğu gibi
Güç alabilecekleri her bir gıdayı,
Gizemli gıdayı, özlü gıdayı
Bu sulak topraklarda. Bu hoş havada.

Ey acı! Ey acı! Yiyip bitiriyor hayatı zaman,
Ve yüreğimizi kemiren düşman
Bu anlaşılmaz, bu garip düşman
Büyüyüp güçleniyor kanlarımızla
Durmadan kaybettiğimiz kanlarımızla.


Charles Baudelaire
Çeviri : Şevket Seydialioğlu

09 Ağustos 2012

Biten Yaza Şarkı

Eğ yüzün şu gölgeye. Konuşma.
Geniş bir çarşaf gibi yay sessizliği
öyle düz, beyaz
üzerine bu dingin, çıplak ölünün.

Konuşma. Saç sözlerini
eski, silik sikkeler gibi toprağa.
Yanımızda yazın çıplak ölüsü
bir dağdan öbür dağa. Ey üzünç!

Yanımızda göz göz unutmabeni
Çiçekleri... Dokunma. Dokunma. Öldü
nicedir canınla beslediğin yaz
ve dindi su. Parça parça akıyor güneş.

Akıyor yüzün elimden. Eğil. Kulak ver
ağır ağır buruşmasına
bir yüreğin. Yoo hayır. Değil hiç kimse.
Yanımızda yüzükoyun yaz.

Kal biraz. Üzerime ger sessizliği
bir serin çarşaf gibi. Sınırsız. Beyaz.
Öldü yaz. Akıyoruz kuşla, yaprakla
dalgın gecesine bir uçurumun.


Sait MADEN