Cahit Zarifoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cahit Zarifoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2026

BEYAZ CAMLAR

Beni bu sabah iri anla
Taşıp

Deli deli dağlardan inerek
Şehirlerin düzüne otumuş bir sel gibi
Yekpare bir suyum ben
Kocaman sev

Şikayetim gözlerimden kim
Ayetlerden ayırdın

Kimi vakit geldim sana
Ama hüznüm döndü
Baktım ki işgal gözlerin

Bilirem aydınlık için
Karanlık da gerekli

Bazan var'ı
Anlarsın yok ile
Sevgilim
Vazgeçilmez malzemem aletim
İhtiyar cam bakıcısı
Söyle nerde kaybuldu
Bizi mi onları mı ayırırken tuttuğun yargı

Bilmedin bile nasıl gelindi
Birkaç yüz sene yollar

Tırnak kadar plaka
Programın yazıldığı

Ucunda bir kılıç
Sonra bir kılıç ucunda bir plaka

Tırnak kadar büyüklüğü o kadar ince
Programlanmış Ve Bunlar Gibi
Terzide murdar kafa biçildi
Silindir bir şapka
     için yontulup
Traşlandı

Şimdi inSanSan aklını bileklerinde erit
Gerdir yüreğinin kirişini

Fakat beni bu sabah yakın anla
Bakarsın kapkara ve kızıl hançereler arasında
Sesim yeleleri parlar bir at
Paslı dilini çarpan

Sen ki şimdi hele
Duayı erteledin
Akşamı aradançıkardınsa bile

Çocuğuna bakmadın
Un-ufak yapayalnız karın
Önünde bütün varlığın bir diz'inin

Terziden sen de sen de
murdar bir baş edindin
Camlar daha da kıvrak
Kalb hor..

Cahit Zarifoğlu 

"Zarifoğlu pankreas kanseri olduğunu öğrenir. Günden güne erir, bir süre sonra yatak şairin meskeni olur. Sık sık dostları gelir ziyarete… Onlara durumunun kötü olduğunu belli etmek istemez. Zarifoğlu, Rasim Özdenören’den fıkra anlatmasını ister, çocuklara gülümser. Ölümün yaklaşmasının verdiği hüzünle ona refakat eden Erdem Bayazıt’ın elinden tutar bir gün, “Erdem” der “Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”

KAYBOLAN ŞİİR / HAYRETLERİMİZ

İlim diye bağlansa boynun
Secdeye gecikir alnın

Konuşan dilin uzar
Yalan olur gıybet yürür

Elde asa giydi çarık
De hangi günah beldesinde

Alnını yere koydunsa bile
Acep yakın mısın gaflet misin

Say boynunu vuruyorlar
Zebaniler bir takım

Bir zaman böyle geçti
Geldin sona, tıkandı nefes borun

Bu son güneş bu ilk adım
İkisi de malın hangisi kararın

Bil tefekkür koruna düşsen
Ödün kopmaz zalimden, dersin Allah daim

Elin şakaklarında yangın
Öyle fikret çatlasın başın

Doğrul! belin iki kat yüzün solgun
Sarılık değilsin mağlup mu oldun

Toprak yer seni, etini kemiğini
İman ancak, sığmaz ağzına çevirmez dili

Sözde şehvet dilde şehvet
Hani sükut tevazu uzlet

Sen konuş şeytan mütebessim
Nerde korku karar basiret

Her sözün zarara
Emri maruf nehyi münker bir de Allahı anmak müstesna

Her haykıranın takıldın ardına
Eğildin her rüzgarda

İster misin makam rütbe ölümden sonra
Allahı hakim bil diğerlerin mahkumun-aleyh

Gitti haznedar
Hazine kaldı (biz gibin) sarhoşlara

Cahit Zarifoğlu 

BİLİYORUM ÇOK GEÇ OLDU

Ayak bileklerimden bir de tutup sözüm ona
Ellerimle de duyarak basıyorum toprağa
Deli deprenişlerin köpüğüyüm yoksa
Ne hah yerleşip oturdum
Ne bir ayak yeri eşeledim
Ne bir dam aradım başımda

Perişan toztoprak içinde eşyam
Yanlardan
Arkadan otların arasından
Vahşi bir hayvan fırlıyor hatıramın sırtına

Yerim ve yurdum belli değil
Yeni atamdım aşkın tıpanlarına
Neyin memuruyum ben nerdeyim

Artıyor çizgi çizgi
Fahrenayt ellidokuz atmışbir

Eyvah hüzün bu
Eyvah hüzün yine
Çatıda alnımın

Hüznüm ağam oldu eyvah
Bir şey yap silkip at

Çare ne – herneyse
Titrek elime zor
Çalkalanıyorsa bir yerde
Ölüyorsa bir yerde
Bağlantılarım tam otomatik
Arzı mıyım ben
Tırnak arlarına kıymık giren ellerin

Hadi düşün beni
İçim otursun aklım
Durulsun diye

Ankara gölü gören bir dağ
Sisler ve katran
Ruhum
Bir iki yaşımda
Aynı boyda çam ağaçları

İki titrek ışık’ız
Güneş altında iki insan gövdesi
Bir gün yağmurlar
Açlıklar perişan saçlar dudaklar

Daima biraz fazlasıyla önünde
Dalgakıranların

Şunu da yaz bedeli olsun
Sabırla titreyerek öyle yalın
Ve kimsemiz olmadan oturacağız
Kıyısında ayrılığın

Cahit Zarifoğlu

29 Aralık 2025

UZAĞA FIRLATILMIŞ BABA DUYGUSU

Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…

Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.

İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?

Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”

Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.

Azimli, bilgili, dirençli.

Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.

Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.

Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.

Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen… 

Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.

Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”

Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.

Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.

Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!

Mustafa Aydoğan

25 Haziran 2023

YAZDIĞIM BÜTÜN ŞİİRLERİ BENDEN ÇALMIŞLAR GİBİ ÖZLÜYORUM

Sarıkamış 1974, 5 EKİM. şiirler yazmıştım. Ama şimdi, şiir uzak. Uçuşup duran, üst üste gelip birikmeyen şeyler var, içim dolu bunlarla. Biliyorum ki şiir bunlar. Ve şiirin kendindeki huzursuzluk bu. -Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şeyi sorusuna kızıyorum. Neredeyse “dokunmayın şiire” diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir. Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne. Barajdaki su, kendine bırakılmış kanallardan akar. İnsan bütününün arkasında bekleyen şiirin aktığı kanallar değil mi şair? Şairler olmasaydı, şiir üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü. -Şair şiirin aleti olmalı. Çekici. Birbirine sahiplik ve uyum düzeni içinde çalışmalı ki şiirin zararlı tortuları yeryüzüne gelmesin. Çünkü onun bünyesinde de insandaki gibi ihtiraslar var biliyorum. Şair şiirin bu ihtiraslarını arkadaş edinirse, tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi, halkının başına utanca eğdirir. Kötü şair çiviye değil aynaya vuruyor. O zaman kırık parçalar içerisinde çehremizi dilimlenmiş görüyoruz. -Diyorum ki şiirle mücadele esastır. Ama bunu belli etmemeli. (Örneğin zorlanmış şiir, alet edilmiş şiir). Şiirin iyi tabiatı ve iyi zamanında ona çekiç ol ve onu kendi haline bırak.

Kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum. Özellikle yayınlandıktan sonra. Başka şairlerin getirdikleri şiirleri okuduğum gibi. Ben de şiirimin bir okucusuyum. Tabiî öteki okuyucularla önemli bir farkım var: onlar okuduklarıyla vehmederler. Şiirden aldıkları, büyüttükleri kendi içlerindeki bir kabiliyettir. Gördükleri eğitimle ve meslekleri ile de ilgili olarak çoğalmış veya eksilmiş hatta bitmiş kabiliyet. (Okul kitaplarındaki birkaç gazel kaside koşma ve İstiklal Marşı'ndan başka şiir okumamıştı. 1950'lerden sonra rahatlıkla politikaya atıldı. Bakan. belki hatta Başbakan bile oldu pek yaşamadı.) Ben sana anahtarı Yalnız Bende bulunan bir odaya girer gibi okurum kendi şiirimi. Onun hatıraları bendedir.

Zıtların ortak düşman karşısında yaklaşmaları gibi, inanışları farklı da olsa, şairler arasında gizli bir dayanışma vardır. Ortaktırlar. Ne var ki bunun mahiyetini anlatmazlar. Televizyon aletinin resmi nasıl getirdiğini anlatamaması gibi. Açıklamaktan perdelenmişizdir. Oysa resmi ileten dalgalanın ve aletin hatıralar edindiklerini arifler bilir.

Sanmayın ki hep yüceltiyorum şiiri. Zorlaştırmıyorum da. Sadece ne olduğunu ve bizim ne olduğumuzu bildirmeye çalışıyorum. Kötü şirin, isyankar şiirin, teslimiyetçi şiirin hallerini bilirsiniz. Bunların oluşunu, toplumun yapısıyla ve şairin yaratıcı katındaki yeriyle açıklamak mümkündür desem,deminden beri söylediklerimle çeliştiğim düşünülebilir. Ama çelişki yok, öyledir Düşünün ki bütün oluşlar ilahi takdir icabıdır ve bepsinin de bizim gördüğümüz kadarı ile sosyolojik bir açıklaması vardır. Yeni doğan çocuklar büyüyüp konuştukca, harfleri ve kelimeleri ana babaları ve çevrelerindeki insanlar gibi telaffuz etmedikçe büyümezler. Her yörede başka bir şekilde söylenir kelime. Oysa kelime bunların hiçbirisi değildir. O esasını bilmediğimiz şiir gibi vardır ve bizim duvarlarımızın, perdelerimizin arkasındadır.-

Sinek vızıltılarını rahatlıkla duyan ve bunu beslenmesinin ve hayata devamının başlangıcı yapan kurbağa, bir iki metre ilerisinde gürleyen sahra topunu duymaz, Hayatta bunu bilmekten başka bilgi edinememiş biri bile Allahı hemen tasdik mevkiindedir. Aksi oluşlara ve daha neleri bildikleri halde aksine yönelenlere hayret ederim, Büyük hayret ederim ve bu sima karşısında büyük korku duyarım. -Ve varlığımın derinliklerinde taşadığım "Olmak" hevesimi düşünüp korkuyorum. Bu hevesimin iradesi bulunsaydı ve kendi buyruğu ile var olabilseydi, rezil ve perişandım. - Korkumuzun nedenini araştırmak istemedim. Biliyorum ki oraya erişemeyiz. Ve biliyorum ki ne kadar korksak yine de az korkarız. Biliyorum ki bizi korku duyacağımız düşünce ve varlıklardan saklıyor yaratan, Korkumuz onların sezinlediğimiz etkilerinden ileri geliyor. Onları, o sesleri duysaydık, gerçeklerini düşünebilseydik, onlarla yüz yüze bırakılsaydık hemen ölürdük. Yaşasak bile akıl sahibi kalmazdık. Ve o zaman tebliğe muhatap olamazdık. Bunları düşünüce korkuyorum. Hayretim büyüyor ve sır ve sırrın sahibini biraz daha idrak ediyorum. Ve görüyorum ki yeni idraklerim yeni perdelerdir. Vardıkça hedefin uzaklığı büyüyor. Şimdi geç kaldığımın telaşıyla ruhen çırpanıyorum. Her secdenin ele geçmez bir fırsat olduğunu anlıyor ve "secdede olmadan secdede olmak" larımı ah-vahile anıyorum. Utanç içerisindeyim. 
Şiirle başlayıp, şiirin uzanabildiği yerlere kadar ilerledik.
(Ah şiiri bir de yazılan şeylerden ibaret saymasak.)
Günlük hayatta bile "şiir gibi" deriz. Asırlardır insan içine vuran şiirlerin ötesindedir "şiir gibi" derken işaret edilen bile. Şiir, o ana şiir damarı, tıpkı insan gibi, yaratana doğru gayret etmektedir. Bütün kainat ve içerisinde ecdadımız ve geleceğimizle biz evinden kaçmış gibi, yeniden yuvaya, O'na, eşyanın ve mananın tek mirasçısına varmaya çabalıyoruz. Yıldızlar bu nedenle, içine yüzlerce dünya sığacak kadar büyük, saatler bunun için çalışıyor, ay bu yolculuk içinde ikiye yanıldı.

Şiir tarafından ihmal edildiğim bütün zamanlarda, kendi halime, yalnızlığıma zalimce bir hayranlık duyuyorum. İçim kabarıyor, bıraksalar da ıssızlarda başım önümde, kendime gömülerek dolaşsam. -Yüzüm uçsuz bir çöle dönük dursam, korksam. Hemen arkamda kentler, yeşillikler, insanlar ve ilişkiler olsa bile. Yazdığım bütün şiirleri benden çalmışlar gibi özlüyorum. Onların sahibi olmadığımın bundan daha inandırıcı delili olabilir mi? Hiç olmazsa yalnız bana ait bir tek şiirim bulunsaydı. Var olmak hevesim işte böyle başkaldırıyor. Fakat masum olmasına, bağışlanabilmesine çalışıyorum Onu eğitiyorum. Onu okuyarak yatıştırıyor ve kalın parmaklıkları aralıyarak ağına düştüğü insanperestlikten özgürlüğe kurtarıyorum.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

DERKEN ON DAKİKA SONRA O HÜZÜN GELMEYE BAŞLADI

İstanbul 1965. şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiye’de oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıt’taki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye “çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim” dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entellektüel gelişini hisseder gibi oluyorum.

-Hulusi efendinin ocak tarafına yönelmesini beklemeden, onun, aşağı yukarı hepimizin etinin içini, iskeletinin şemasını görür gibi, sakin, içerden bakışı altında dışarı çıktım. Sonradan bir önceki vapura doğru. Karaköy’e kadar yürüyeceğim. Vapur için öğrenci pasom var. Kadıköy’den Suadiye’ye kadar dört kilometreyi ya yürüyeceğim ya da yürümeyeceğim. Otobüs yirmibeş kuruş. Benim bu gece on kuruşum var. Şimdi kim olduğumu anlıyorum, elimde net delillerim var, zihinsel bütün imkanlarımla, duyularımın bütün imkanlarıyla şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü. Gittikçe büyüyen o absürtle kolkola girmiş birbirimize yaslanarak yürüyoruz. İnadına; yalvarışlarım, peşpeşe koşuşlarım, israflarım, dil döküşlerim, yenişlerim bastırıyor. Oysa şimdi başlıyor gibi bir şey, Çemberlitaş’a doğru yürüyorum. İnsanlar, karanlıktan aniden çıkıp havlayan köpeğin karşısında kalakalan çehrede kanın çekilişi gibi çekilmişler. Ah İstanbul benimsin. Sokaklarını üleşir gibi basan insanlar yok.-

Ve işte bir kere daha, Çemberlitaş’ı geçince Piyer Loti caddesine doğru, asfaltla kaldırım taşlarının birleştiği tozlu ve çöplerin birikintiler yaptığı noktada, gözlerimi yerden bir an bile kaldırmadan yürüyorum. O bakır beş kuruşluklardan bulmaya çalışıyorum. Sultanahmet otobüs durağına kadardır bu iş. Ondan sonra nedense bulunmaz. Ve işte bir beşlik. On adım, yüz adım daha ve işte iki beşlik daha, hemen hemen yan yana. Döndüm tamamlayınca. Cağaloğlu yokuşundan inmeye başladım. Gülhane’den bu saatlerde geçmeye korkarım. Derken Sirkeci. Son trenlerin kalabalığı, hep geç kalmış erkekler. Bu alandan bu saatlerde hep rüzgar çıkacakmış ve birbirimize karışacakmışız gibi geçtim ve bir kere daha geçtim. Köprüde bir velinin eli çağırmış ve tutmuş gibi dağılır bu. Vapur ışıklarını yakmış bekliyor. Turnikeler evlerin bahçe kapıları gibidir. Beklemedeki kitapçılar kapanmıştır. Kitaplar üzerine çekilmiş kapaklar soğuk. Kısa boylu tıknaz satıcısı, tezgahının etrafında bir yağ bidonuna sürünüyormuş gibi sürüklediği o birkaç adımlık yerden ve tüm gün süren duygusuz alış verişinden sonra şimdi karısının koynunda sabahlamaya çalışıyordur.

-Vapur ev gibi alır, sarıp sarmalar, sıcak bir köşesine çeker ve bütün geçmişin o güne has bir hülasasını içime çörekler. -karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. Beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalayarak eğildi: “arkadaşım” dedi, “şimdi sen bana tam beş lira vereceksin, eksik olursa, anladın mı gücenirim.” Yol boyunca ısrar etti. Vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da pörsümüş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: “Yuh be, adam olacak, şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk.” Sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. Sıkı sıkı yumduğu avcunu açarak bozuk paralarını göstererek, “işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım,” (beni gösterdi) “şuna bakın, adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı, rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim”, (beni gösterdi) “anlayışsız vapurcu seni para; para! Hepimizin parası, para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende, kimi onda, para hepimizin. Ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be.” Birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanında oturuverdi. Hafif fısıltıyla, “haydi abi” dedi, “sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti.”

Vapurdan, gecenin sessizliği içinde bir yalak akıntısı gibi çıktık. Dört numaralı Kadıköy-Bostancı otobüsüne seçilip yöneldi bir kısım, biletçi önden itibaren gelmeye başlıyor, bakır bozuklukları biraz sıkılarak uzattım. Yol boyunca bileti parmaklarımın arasında yuvarladım, buruşturdum, açtım, okudum, tekrar katladım, Bağdat caddesinden sahile doğru inen Akın sokakta iki yanlı evlerin bahçelerindeki bütün köpekleri havlatarak inerken farkına varmadan elimden düşürdüm.

Oda: Şimdi başka bir hülasası geçmişimin.

Oda ve sen

Dayanabilirsen

Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.

Odun sobasının yanındaki küçük sehpanın üzerinde unutulmuş küçük bir elmayı ağır ağır yedikten sonra, yataktaki bir kokuyu araya araya uyudum.
***

İSTANBUL 1964, gece yansı uyanıverdim. Hiç bir ağrım yok. Yeterince uyuyup uyanmış gibiyim. Zihnim aydınlık. Suadiye Şaşkınbakkal'da Akin sokakta tek başına yaşıyan yaşlı bir teyzenin onbir nolu evinde kirada oturuyorum, yüz lira veriyorum ayda ve gece yansı hiç bir neden yokken uykum kaçıyor, açık gözlerim, karanlıkta tavana doğru bakıyorum, vücudum huzur içinde ve sanki içimi boşaltmışlar, ağırlığım yok, onun yerine içinde bir memnuniyet duygusu. Çok memnunum. Memnun ve kayıtsız memnun ve tasasız. Kendimi memnun hissediyorum. Çok çok memnunum. Derken on dakika sonra o hüzün gelmeye başladı. Döşeğin yününden yayılıyor gibi, karanlık havanın bileşiminden açığa çıkıyor ve bana bulaşıyor gibi, aracı ile uzansam yakalayabilirmişim gibi apaçık hüzün. Nasıl acı çekiyorum şimdi, bari bilseydim ne demek olduğunu, kalbimdeki köpürüşünü durdurabilseydim. Ama bütün uzuvlarım bir bir onun bayıltıcı sarışlarına kapılıyor. Günümü düşündüm, sevgilimi, hayır, bunu gerektiren bir şey olmadı.

***

ANKARA 1977 EKİM. Ramazan ayı içinde tam Kadir gecesi tamamladığım bir hatmim vardı. Bağışlamak veya bir camide bağışlamak için nedense vakit olmadı. Meğer sahibini bekliyormuş Fethi Ağabey gitti. Hepimize bir kalbimiz bulunduğumu, gözü yaşlı olmak gerektiğini anlatarak gitti.

İki üç saat süren sohbetlerinden sonra, gafletimizin derinliklerinden çıkarıp, kalbimizin ve omuzlarımızın üzerine koyduğu sorumluluğumuzun tahammül edilmez ağırlığı ve hüznü içerisinde evlerimize dağılırdık. Bir mahalleye imam olmuşsak, kısa süre sonra o mahallenin bakkalı manavi terazi hakkını korumaya başlıyor muydu başlamıyor muydu? Bir yere memur olmuşsak, o memuriyetin ehli miydik, değil miydik mesai arkadaşlarımız bir süre sonra, dillerinden küfürleri bırakıyor, kadın içki kumar kelimelerini yanımızda ağızlarına almaya korkuyorlar mıydı? Bunlardı mesele. Girdikleri her yerde, ahlaksızlığı, çürümeyi, yabancılaşmayı, kalp katılığını zapt altına alabilecek insanları, bu şahsiyet noktasına getirebilecek yegane unsur olan islamın, bizden uzak, yaşamadığımız, kabuğun altındaki o büyüleyici parıltılarını birbiri ardına önümüzde boşaltıyor. içimizin bilmediğimiz o kederli açlığını ayaklandırıyor, bir kaç gün çöllere düşmüş gibi yalnızlık çekiyorduk.

Fethi Ağabeyle birlikte, zamanımızda ve yaşadığımız düzen içerisinde, zaten havuzuna giremediğimiz dervişliğin, sohbete, birilerinin önünde diz çökmeye bağlı büyük medeniyetin büyük fırsatlarından biri daha gitti.

***

Annesi daha yeni yatırmış gibi saçlarını başını düzeltmiş gibi ve ah inanılmazı inançlı avuçlarını açıp Allaha yalvardıktan sonra hemen ölmüş bir çocuk gibi yatıyor.

Hiç acı çekmemiş gibi yatıyor.

***


SARIKAMIŞ 1974, vicdanen rahat olmamız yetmiyor. başkalarının hakkımızda yanlış kanaatler edindiğini görmek üzüyor bizi. güya kendisi izindeyken ben aleyhinde komplo hazırlamışım.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 


HEP ŞUNU ÖĞÜTLERİZ İÇİNİZE DÖNÜN

ANKARA 1978. tek başımayım, bana bir ses konuşuyor. Eğer uyuyakalmıyorsam sonuna kadar dinliyorum. Ilık ve güzel bir ses. Sonunda böyle karar veriyorum. Tırmalamıyor okşuyor, itip yıkmıyor, biraz eşeleyip kabartıyor. Ve sonunda uykum kaçıyor. Balkona çıkıp toksinlerini çıkaran kente bakıyorum. Ve dinlemeye devam ediyorum. Yadırgamıyorum kendimde böyle bir ses duymayı. Garibime giden, benimle "siz" diye konuşması. Pek ciddî. Pek sevimli. Bakın:

-Kusurlarınızı gerçeğiyle görebilmek için ne yapabilirsiniz? Kendinizi hiç bir an unutmamak mı? Aklınız kendi aklınıza nasıl bakacak? Kendinizden dışarı adım atıp yörenize bakmanız mümkün olsa bir köşede kendinizi de görebilecek misiniz?

Bunların bir yolu vardır. Hep birlikte olduğunuz kendinize sözcülük yaparken, gerçeği yansıtmıyorsanız birgün / yakalanırsınız. Yalanın kendini ele vermesi için olumsuz olması gerekmez. Yalan yalandır. Yani, maden şiire gelecek sözümüz (şair olduğumu biliyor) söylediklerinizi bilmeden fazla konuşmayın. 
Hep şunu öğütleriz: İçinize dönün. 
Çabucak, daha ilk adımlarda kaybolacağınız, tanımadığınız bir yerde ne işiniz var? O halde içinize dönmeyin. Sanat yapıyorum adına içinizin kendi halinde düzenli kılcal akıntılarına, kendi özel ışığında yolları, çıkışları belli kentine, bilmediğiniz araçlarla girince perişan olacaksınız. Peki diyeceksiniz, üstün şeyler, ruhun yücelikleri, adalet ve merhamet olguları, sevgi, inanç, bunlar nerede? Onları öğerken, ögütlerken ve biz benimserken, onları bulacağımız yer neresi?

Şöyle söyleyeyim: Hareketlerinize dönün. Onları gözleyin. Güzelleştirin ve göreceksiniz onlara içinizden biçeceğiniz değerler dengeler sizin içinizle dışınızla birlikte güzelleştirecektir. (Ah diyorum, güzelliğin güzelliği)
Şimdi açalım: Ne demek harekete dönmek? 
Şu demek ki hareketin nesnesine çevirin bakışınızı. Hareketin kaslarına ve fiziğine.
Bunları güzelleştirmek demenin anlamı, içerdekilerle özleşmeyen güzel bir dış değildir. Bu da yalan olur. Hemen yakalanır. Döndürerek söyliyeyim bir de: Bile bile yapmadığınız şeylerin içinizdeki güzel karşılıkları neye yarar? Söyleyin, sadaka vermenin gereğine inanıyor ve öğütlüyor da, imkânlarınıza rağmen vermiyorsanız neye yarar? Esirgediğinizden değil, belki değil, fakat yapılması gereken bir hareket var. Yani, örneğin cebinizden para çıkaracaksınız, vereceğiniz kişi ya da kişileri bulmak için soru soruşturacaksınız, diliniz içinizdeki inancın düşüncenin ve kararın hareketini yapacak ve (ayaklarınız) yürüyeceksiniz, gizli ya da aşikare eliniz onun eline uzanacak, ve eliniz uçacak kadar boşalmış gibi kendinize gelecek. İşte içinize kavuştunuz, onu dış yaşantınıza malettiniz. Sadaka verdiniz. Sınıflaşma yarasına merhem oldunuz. Güçsüzleri korumadan yasaların işe yaramadığını anladınız. Güzel, şimdi evinize dönün ve kullanmadığınız için kendi kendine çürüyen ama aslında başkalarının ihtiyacı olan eşyalarınıza gözlerinizi dikin. Şimdi milyonları olanlara değil, olmayanlara bakıyorsunuz. Gördünüz mü ne kadar zenginsiniz. Bu zenginliği kime mi vereceksiniz? Kimseyi bulamıyor musunuz? O zaman kımıldayın, hareket edin, bana kadar gelin, işte adresler. 
Böyle böyle çoğaltın söyliyeceklerimi. Ve böyle öyle bunlan yapmadığınız sürece söyleyin nereye kadar yaşar nereye varırsınız? Suyu kurumuş bir göl yatağında nereye kadar yürüyebilirsiniz? Kitapları yanıp kömür olmuş bir kitaplıkta yepyeni elbiseleriniz kravatınız boyalı ayakkabılarınızla işiniz ne?
İçinizde ve elinizde karşılığı bile bulunduğuna bakmadan yaparak yaşayın inandıklarınızı. Başkalarına söylemeden, başkalarına söyleyerek, entellektüelce zevkini tatmayı bir yana bırakarak yapın inandıklarınızı. Sözleriniz değil, ama güneş doğmamışken, gecenin sabaha karşıki besleyici karanlığında sizi mescide giderken görmek inandırır beni.
Bu yapılmayınca inancınız toplumsal bir anlam kazanmadan kaybolup gidecektir. / Son cümlemi ihtiyatla dinlemiş ol aklında tut düşün / İnançla hareketin aynı amaca yöneldikleri sanılırken / aslında hareket yok, var sanıyorsunuz / gerçekte ters yönde oluşan, aynı inançtaki kişilerde size karşı çürütüçü ve etkenliğinizi yokedici ya da azaltıcı ya da geciktirici bir eleştirinin gelişmesine neden olacaktır. İçki içen kâfir der / çünkü kendisi içmiyor / ama karşılaşağı her eksik eteğin arkasından üç adım atar. Ya da yine çapraz bir eleştiri: camiden çıkmaz rüşvet alır. Görüyorsunuz ya savunduğumuz ahlâka, beyinsizce davranışlarla başkalanının ağzına atmıyacaksınız. Görüyorsunuz ya müslümanın her şeyi tamam olsa da, bir iki ilkeye uyamasa itibarını yitiriyor. Ne güzel, hoşuma gider bu eleştiri benim. / Siz hiç: Lâikliği över faizciliği körükler insanlara ekonomik hayvanlar der, öteyandan da kötü evlerden dışarı çıkmaz diye bir eleştirinin yapıldığına duydunuz mu? Bunların hepsi aynı kapıya çıkıyor diye mi acaba? / Başkalarında bir özellik bir hak bir normallik gibi kabullenen zina, rüşvet, haksız kazanç kumar, içki, ihtikar, istifcilik, faizcilik yalan soygun, sapıklık müslümana yaklaştırılmaz. Hem de onlar tarafından bile. Niye? Zira islam inancında doğru ile yanlış kesin olarak ayrılmıştır. Açık bir alan kalmamak üzere belirlenmiştir. Mahrem aile hayatından ticarete devlet idaresinden konu komşu ilişkisine kadar. Yani kişi islamiyetin işine geldiği kadarını yaşıyamaz.

Duyuyorum, bunlarla sanatın ne ilgisi var deyip duruyorsunuz. Söyleyin iki hayatınız mı olacak? Biriyle inancınızı / fillen / yaşarken, ötekiyle sanat mı yapacaksınız? Ne saçma! Olamaz bu! Ama oluyor bile. Yazık ki böyle bir iki canlılar var. Ve acısı bunu farketmemişler dolu. (Şimdi içim eziliyor. Söylediklerini anladım) Kısaca toplıyayım: İçiniz sizindir. Arkanızdaki içiniz. Ben yargıyı dışınıza bakarak vereceğim. Bir süre de olsa bir arada olundukta namaz kılmayan birinin saklanmasına imkan yoktur. Bir sonraki vaktin girmesi eserinizi ışık altına alır ve bu ışıkta içimiz de bir parça görünür. Sadece yargımız için, açıklamasanız bile. 
Böyle söyledi. Sustu.
Tekrar bir gün tekrar konuşacağına dair elimde senet yok. 
Susuyordu konuştu.
Konuşuyordu yeniden sustu. Kara kara düşünüyorum. Ya artık bir kere daha duyamazsam kendimi?
avutacak gibi değil
yordum seni gözlerim
kabaran sulara
eş çocuklar / aklıma bir hançer aradım
sızlayan ellerim bileğim kabaran sırtım
gidip vurdum geldim vurdum
elime bakışların sıcak: sevgilimdensin
açıldın eşyaya yayıldın
dağlara gitsen kurda kuşa ayrılsan
çiçeklere böceklere baksa başın
diye anlattım hüzündür diye yazdım
genç kalbimin yalanları ne acılar duydum
ve düşünmeye başladım hüznü bu
çağdaşlarımın öldürdüğü kelimeyi
evvelini
kalbimdeki yerini evlerini
hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan
koruyana ki
çekip dizimizi karnımıza
toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak
cennet hediyen cehennem benim eserim
hamdolsun hamdolsun dünyadaki dehşetten
koruyana ki
bize gizli kendisine açık nedeni
bir hüzünle korur parçalanıp giden özümüzü
O zaman yatağa çekilmeye başladım
Kendimi o duvara bu duvara vurdum
Duygusuz ev
Habersiz bahçeye açılan kapı
Ve ah anlatamamak elinin altındaki sayfaları
Dokununca yanan ışığa olanları
O zaman boylu boyunca üzerindeyim
Elimdesin ey hayat
Bir ceset gibi al
Bırak kolayca bir kuytuya şimdi çırpın esişlerinle
Bütün kıyılardan bir yalvarış gibi geç
Darmadağın et uykularındaki köyleri
Kır kır denizin gemilerini
Hâlâ camın önündeyim. Hüzün mü demiştin? Hayır. Şimdi geçince hatırlanmıyor bile. Bir tek sandalyem, bir küçük masam var, oturdum. Kim olduklarını bilmediğim konuklar var kapıda. Sessiz, kapıyı vurmadan, dimdik kımıldamadan duruyorlar içimde.
Ve ben kımıldamadan duruyorum ölümümün başında
Bana bu gece ölümüm gösterildi
Büyük ak saçlı başım
Dolunay gibi kaydı iki taşın arasına
Dört kutsal kelime duydum
Acz
Nasip
Rahmet
Ölüm
Dört kutsal kelime daha duydum
Tutsaklık
Teklif
Kabul
Özgürlük
Ve dört kutsal kelime daha duydum
Kendi sancağımdı tutunduğum
Zulmedince kendim
Lutfedince sen
Seni andım hamdettim sana taptım

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

ÖLÜM, BEKLENEN SEVİMLİ BİR OĞULDUR ONUN İÇİN

Ölüm, beklenen sevimli bir oğuldur onun için. Son nefesin belirsizliğinden duyduğu korku hariç ölüme hazırdır. Hiç ölmiyecek gibi ev işlerini görür kışlık zahiresini tedariklerken bir yandan da dört gözle ölümü bekler gibidir. İnancı o kadar samimidir ki küçük odasının duvarları öte dünyayı engellemez. Ruhunun büyük bölümü ahirete sarkmıştır. Sabırla ve hazır. Allahın takdirini beklemekte ve umulacak en büyük şeyi O'nun cemalini görmeyi ummaktadır. 
...
(Düşün bir kere, bir kaç ay ayrı kaldığımız kışlık evimize yeniden alışmamız kaç dakika sürebilir -Geliriz ve onların değiştirmeden sakladığı hatıralarımız ordadır. - Aylarca, hatta yıllarca yarı kaldığımız, özlediğimiz annelerde bu durum daha da parlak ortaya çıkar.

Anneyi görür görmez özlemimiz en şiddetli tonuna yükselir. Kısa net ve mübarek bir heyecan.

Fakat bu, hatıralarımızı en fazla muhafaza eden anne önünde ne kadar dayanabilir. Yarım saat sonra adeta onunla kaybedecek vaktimiz kalmamıştır. İkinci gün ise artık gurbete dönebiliriz. Fakat hiç olmazsa bir hafta kalmamız gerekir. Çünkü anne aynı durumda değildir. Onların yavrularına -çabucak bitmeyen bir özlemleri, yavrularını seyrederken doymadıkları bir şey vardır. Henüz kızken sahip olmadıkları, sonra birden içlerine alıp, ağır ağır sahip oldukları bu varlıkların yüzünde sanki bir türlü inanamadıkları bir şey vuku bulmaktadır da onu yakalamak için ellerine geçen fırsatı kaçırmak istememektedirler. Yavrunun bedeni, kişiliği ve fikirleri büyüdükçe (ve çocuk anneye sığamıyacak kadar büyüdükçe) çocuğun annenin içindeki karşılığı küçülmekte ve anne, buna karşılık varlığını dengede tutabilmek için ona karşı özlemini büyütmektedir. Çocuklar annenin bu durumundan müstakildir. Hatıralarını hiç değiştirmeden saklayan belki de yeniden karşılaştıklarında kendilerini hemen tanımaları için olduğu gibi muhafaza eden anneye şunu nasıl söyliyebilinler: "Sana hemen doymamızı istemiyorsan hatıralarımızı biraz değiştir!" Hiç bir çocuk bunu anneye söyliyememiştir. Bu söyliyebilmek için önce keşfetmek gerekir. Fakat ne fayda var. Buna inanacak bir kadın anne olmaya nasıl devam edebilir. Sevgilinin anneden, annenin sevgiliden kaydığı nokta burada olmalı. Sevgili bize ait hatıraları değiştirir. Biz de ona ait olanları durmadan değiştirmekte ve yorumlamaktayız. Böylece karşılıklı başkalaşmalar içinde gittikçe olgunlaşan bir özlem yontmaktayız. Birbirinden ayrı iki sevgilide titizlikle hazırlanan, kavuşma günü yaklaştıkça çabucak son pürüzleride giderilen iki ayrı özlem heykeli vardır. Kavuşmayla birlikte bu ikisini karşı karşıya koyup, konuşturmak aylarca sürebilir. İki heykeldir karşılıklı geçip konuşan, tartışan ve anlatan ve anlatan. İki heykeldir, uzun uzun birbirlerini tartacak ve tanımaya çalışacaklardır. Yabancıdırlar.
Heey nasıl da uzuyor anne çocuk ve sevgili.
Oysa ne tuhaf galiba leyleklerden söz ediyorduk.

Cahit Zarifoğlu
Yaşamak 

EVLAT BAĞLILIĞI BABA VE ANALARDA KALBE BAĞLI BİR URGANDIR VE İÇİNDE KAN DEVERAN EDER

21 ARALIK. öyle tütüyorsunuz ki gözümde Hamdolsun hasret çekiyorum. Eğer kavuşuyorsak, veya bu ihtimal varsa hasretimiz dünyadakinedir. Yüce şeyler iki türlü başlıyor. İlki dış şartlarla, adeta zaruretle, ikincisi içten, sen onu bilmeden. Birincisi ikinciye kapı açılması için bir fırsat.

Hasret.

Acaba diyorum ebedi olana, herşeyin mirascısı olana, kalbi dolu dolu hasret çekmek nicedir? Kavuşur gibi oldukça kavuşulamayan, ve kavuşulmadıkça hasret büyüyen, ve hasret büyüdükçe onu alabilmek için iç büyüyen ve bu yinelendikçe olanlar olanlar. Bunu anlatan kitaplar okudum. İnandım. Bense toprağınkilerle cebelleşiyorum. Duygularım bu yüzden şiddetli ve acı veriyor. Onları ancak uyumaya yakın zamanlarda rahatça taşıyabiliyorum. İşte o zamanlar bazı şeyleri saf şekilleriyle duyabiliyorum. Perdelediklerini sezer gibi oluyor ve onlardan emin oluyorum. Anlıyorum ki hiçlik yoktur. Elimizin altındakiler değişip duruyor. Dokunup sevdiklerimizi götürüp beş on kürek toprağın altına bırakıyoruz, geçirdiğimiz zamanlar bir elbise gibi sırtımızda duruyor.

TUZLA 1973, 21 ARALIK iki gündür bir kaç saatın dışında hep arazideyiz. Dinlenme anlarında denize, ve kıyıya yakın iki küçük adaya dönük ve kapişonu başına geçirerek oturuyor yine sigara içiyorum. Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Yöremizde insanlar gelip gitmeler. Yalnız ikimizin arasında gelişen, ikimizlik bir masanın yamaçlarına alınıyoruz. Oturuyoruz, bakıyor ve kımıldıyoruz ve hayat bizi önemsemeye başlıyor. Varoluş, bize görünen bir kapı aralıyor. Varlığı kendi benliğimizi bilmekle algalıyorken, şimdi iki benliği birden, iki posta pulunu birbirine yapıştırıyor gibi, duyarak, ayrıcalığmız olduğuna kapılmaya başlıyoruz. Bu durumu kelimelerle anlatamayız. Burada işe yarar kelimeler mahduddur. Sıra çabucak, kullandığımız ilk kelimeye gelir. Kullanınız, o da eskir

-İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, "birden sevdim" deriz, ya da "çok seviyor" deriz, bakın kelimesiz anlıyamıyoruz bu sevgiyi, Ve bu sevgi, kelimeleri hangi terkip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği kelimenin yüksekliği kadardır. Ve "sevgi öldü", "artık sevmiyor" dediğimizde, sevgi kelimeyle çeker gider.

Fakat çocuğa duyulan bağlılık böyle değil. "Kızımı çok seviyorum" diyorsam, ona duyduğum bağlılığı anlatmak için elimde, bu iyice eskimiş, yetersiz sözcükten başka araç yok. Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
...
Kendime ilk kez ayrılmayı önerdiğim zaman bunları düşünmüyordum bile. Sadece gururumdu. "Erkekliği ve kadınlığı hükümet ettik" diye bir mısra yazdım. Ne güzeldi ama, bundan daha açık olabilir miydi ruhumun hapisleri - Dünya ilişkilerindeki aşk araştırmakla ilerler. Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır. Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne inci boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; Kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır. O zaman mutluluklar bir baş ağrısı gibi gelir ev yıkalması gibi de çeker gider.

Kalbin çıkarı yücelerden olur. Gelin bir zaman kollayalım. Kalbimizle halleşelim. Görelim nasıl çıkarlar peşinde.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

ÇOCUĞUN ÇİZDİĞİ DÜNYA İSE SAF VE SEVİMLİ

Çocuğun çizdiği dünya ise saf ve sevimli. Ama bu saf dünyanın üzerine o çocuk diliyle serilen gülücükler dolu örtü azıcık aralandığı zaman orada ateş dolu çukurlar, kaçılacak hiç bir yeri olmayan dar bir dünya, gördüğü ışıkları tutmak için beceriksizce çırpınan ve hiç bir şeyi yakalıyamıyan bir hayat görülür. Ve o çocuk orada, tıpkı büyüdüğünde, bugün otuzdört yaşında olduğu gibi, öyle bir tek başınadır ki, zamanından çok önce, elinde olmadan sahip olduğu bu yanlızlığı koyacak yer bulamamış, ona çocukluğun bilgisizliği ve korkusuzluğu ile ellerini daldırmış, onu üstüne başına, yanaklarına gözlerine bulaştırmıştır.
...tam objektifin camına bakarken, o, üç ayak üzerinde duran, arkasındaki kara torbanın içine bir adamın başını ve bir kolunu gizledigi kocaman fotoğraf kutusunun içindeki karanlığa, bir bakıma o andaki duyguya, ana baba çocuk olmanın hissine bakmaktadır. bu resimde büyük kardeş göründüğü yaşında ve fotoğrafın çekil diği zamandadır. Ama ötekinin yaşını idrak ederken içimizde bir karışıklık meydana geliyor. Zira o, resme baktığımız zamandaki bize, bizim de gözbebeklerimizden içeriye bizim de geleceğimizdeki bilinmeyenlere bakmaktadır. Bu şaşırtıcı oluş karşısında bocalıyoruz. Bu nasıl bir çocuk. Hem hiç büyümüyor, terketmiyor beni, hemde yaşamak arzumun önüne geçerek, varsa bütün geleceğimi açlıkla benden önce yaşıyor, bitiriyor. Ve ben ulaştığm zamanlarda bana yaşamak olarak yetecek bir nesne bulamıyorum. Onun bencillikle yaşayıp bitirdiği bir hayatla nasıl yapayım. Değersiz bulup sağa sola attığı kırıntıları bulup onararak (meselâ memurluk ederek) yaşıyorum. Ve şimdi yazarken, romanıma değer verdiğimi anlıyor. Elimden alıp o yazıyor, bir yazar olarak direttiğim zaman içimdeki bütün kapıları çarparak gitmeye kalkıyor. O zaman herşeyi bırakarak peşine düşüyorum. Neticede romanı devam ettireceğim diye bir davranışım daha yanına kalıyor, bakıyorum elimdekilere, sonundan başından bir kaç sahne. Ve haklı olarak düşünüyorum, böyle mi olmalıydı. Hata mı ediyorum acaba? İnsan bir katilin kalb seslerini kulağıyla duymadan onu nasıl anlatabilir.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

24 Kasım 2017

Külfet

Hızır
Yumuşak bir çocuk ağzı
Hızır
Ağ atıp durdun diri denizin suyuna
Hızır
Bu balıklar platin

Kapı açık
Ev ve ben
Yalnızız güya
Odalar
Kalp duvarlarına ayarlı
Bir duygu kalabalığı

Seni seviyorum
Yankılanıyor bu
Sokakları kalabalıkla geçiyorum
Herkesin
Bakıyorum bir kefeni
Bir tabutu var sırtında

Bir sorum da var büyük kente
Sevgi hangi tenhada yaşanır
Hangi türbede ürer
Hangi mezbahada boğazlanır

Açık ağızları kadınların
Bir damla süt konuyor
Şiş gözlerine çocukların
Babalar pazularla
Ekmek aralarında kırbaçlanıyor

Duruyorum. Sis çöküyor üstüme
Engebeler bir bir kalkıyor
Bu kapılanası yalnızlıkta
Seni seviyorum
Seni duyuyorum kendimi

Ah yalnızlığım
Başını al git bir gün
Bırak beni
Dostlarla buluşup toplanalım başında
Asfalta yığılıp kalan ölünün

Buluşma saatında denizler
Saat kuleleri
On adım atınca ağaçlar
Pranga dükkânları
Ağzı düdüklü adamlar

Bir atmaca geçiyor başımdan
Önüm arkam boy boy tazılarım
Bir av sahnesinde bakışlarım
Dikkatle bakıyor gibi
Boyun hareketlerine bir güvercinin

Kapı açık
Ev ve ben
Baştan beri
İç içe kendi kendine
Konuşmaktan bıkmışız tükenmişiz

Ötede Hızır
Av sahneleri
Kalabalıklar şehirler


Cahit Zarifoğlu
Mavera Dergisi 122 / Ocak 1987, s. 2-3

S

İşte doğa işte ben
Karşılıklı bir sabah sohbetindeyiz
İnce ağızlı kelebek sancağımda
Çekirge dikkatli
Serçekuş
Gagası avucumda

Tablomuz hazır
Aslanla kaplan yanyana durdular
Tam yol kavşağında
Yerlerini aldılar

Kaslarından yayılıyor bana
Eğilip almanın
Bulup koparmanın değeri

Tilki göz kırpıyor
Mevlana’dan bir deyiş aktarıyor kartal
Şahin yarı yoldan dönüyor
Güvercin rahat bir nefes alıyor
Alçalıyor
Ve konuyor kanıma

Tablomuz resmimiz tamam
Kimse eksik
Kimse fazla değil
Bir sensin beklenen

Bu sabah ta uzaklardan
Duyuluyor dişiliğin

Bir pars mısın sen !
Defter arasında kurumuş yaprak mı
Bir ses
Bir ne

Kolay değil
Doğanın ortasında
Hayvanlarım tırtıllarımla
Kalın gövdeli ağaçlar
Birbirine girmiş sarmaşıklar
Bu hürriyetler arasında
Seni beklemek

Mavi çocuk mavi ışık
Nerdesin
Yine bir bakış mı kaldı aklında
Yolunda Azeri kamalar
Yamyam halkalar
Ah hayır zor değil beklerim daha

Doğa hazır
Bir kum saati gibi akıyorsun bende
Biliyorsun suçlu olan saçların
Vadedilmiş bir küçük parmak bile değil

Güneş yerini aldı
Geceden kalmış bir yarım ay da burda
Derken
Bir telefon meleklerin
Odaklandığı küreden

Anlattım ona telefonda herşeyi
“Ya o olmasaydı
Ya sevmek olmasaydı”
Düştüm oyalandığım kayalıklardan

Tabiat sönüyor şimdi
Kaplanlar
Gerçek kimliğine dönüyor

Tilki ürke
Aslan geyik avında

Şimdi korkularımla
Başbaşayım
Kum saati
Devrilmeyecek bir daha

Cahit zarifoğlu

05 Nisan 2017

Onun İçin

   Dün kalabalıkta
        .Sevmekten yorulmaktayım.
Yalpalyan bir sarhoş var
Şimşek vuruyor onu bir çırpıda
Seçip vuruyor
Fırtına çevreği de buluyor emiyor
Yılışık nemli bir şehvetle arzulanıyor
Bahar ayartıyor onu
Köprüde insanlardan yükselen buhar
Camların çiğneyip salonlara kustuğu sıcaklık
Sevmek yapışkan insan teri
İnsan kılı memesi kokarak
Kollarını eklemlerini yalıyor seni

ve şimdi aşkın evinde
iki yabancı insan
misina tutmaktan tuzlu sudan

birbirini duyamaz olmuş iki parmak gibi yatıyor
İstanbulda Suadiye mezarlığında
Yorgun uzman bir kalp

Kimbilir hangi kanlarda akıyor gövdemiz
Kimbilir kimin damarlarında hızlandırıyor sözlerim
Bir bohça aralanır çağırır üfürür – sıcak ve tüterek
Irmak denize boşaltır dağlardan kaçırdıklarını

Atın birden nalları dökülür – delice koşarken yine de
Bilki şöminenin içinden
Yanmış kül olmuş yine de
Seni gözlemekteyim

Bir kadın bir baş kesiyor gördüklerim
Bir kadın kendiyle oynuyor
Kendine ve çocuklarına parçalanarak
Soğuk sıcak yanıp donarak
Dar koridorda yay gibi vınlar
Ve duşa varamadan
Ufak kırmızı lambadan erikler yağar
Bir göz bir çağırma bir dur akar

Geri dön azarlandın
Koltuğa otur şöminenin içine bak
Şimdi hızlan ve hızlandır


Cahit Zarifoğlu

21 Şubat 2017

Ateşli Hastalıklar

 I

  Bir ateşli hastalık
  Orak ucu gibi geçmiş karnına

  Bilinmez rahmet saatı
  Birden çıtçıt - çıtçıt - çıt
  İsyan davulunu o
  Asmış boynuna

  Baktı ki bu ölümün ayak sesleri
  Daraldı mekan
  Can çekiliyor ayak uçlarından
  Tırnaklar soğuyor hücreler sahipsiz kalıyor
  Ve ömründe ilk kez
  Başlıyor duaya

  Bilinmez ne zaman birden açılır kapı
  Korku ve recade cennet yanıkları
  Neredeyse ilk kez ömründe başlıyor duaya

 Ama aklı önden atıldı
 Gönlü bir türlü titreşmedi:

 "Hiç yönelmedim Tanrıya" dedi"onca zaman"
 "Şimdi ölüm geldi
  Yalvarmak boşuna"

  Ama ölmedi orak uca çekildi
  Ateş
  Serin dağ başlarının
  Ahu ceylanına benzedi
  Dünya güzelleşti şarap lezzet kazandı
  Rahmet saatı devrini tamamladı
  İsyan davulu boyunda kaldı
  Ölüm sanki hiç yokmuş
  Olmayacakmışcasına uzağa durdu

  Bir vade verilmiştir.
  Bu iki fırsat yaratılmıştır
  Bir kement atılmıştır
  Cehennem soylu
  Başını çevirdi gitti öteye

  II

  Bir ateşli hastalık
  Kan kırmızı yuvarlar
  Görüyorlar bizi bocalarken karanlıkla
  Görüyorlar dördüncü zaman
  Ve alemi melekut boyutunda

  İzlenirken köşelerden
  Hangi gizliden sözedebilirler

  Hangi ate kalmadı rezil olmadık
  Yoo ben ondan öndeyim
  Mahcubluğum
  Onun dehşetinden az değil

  Ateş
  Bulamaçlı bir buğu gibi
  Sarıyor tenimi
  Bismillah
  Bir tertip antibiyotik
  Çay
  Şu aziz aspirin
  Hep çarelere tevessül olarak

  Yarab şifa sendendir
  Etten ottan değil
  Eğer kavi kulların olaydık
  Yemeden doyar
  Görmek için göz aramaz bakmazdık
  Mikroplar
  Hastalıklar şifalar
  Emrimizde olurdu
  Yine de taktirini gözlerdik
  Onu yeğlerdik

  Bir ateşli hastalık
  Eklem ağrıları ve baş
  Sanki yerinde değil
  Karyolanın yanında bir uçurum hissi
  Bahçede
  Sularla oynayan çocukların arasına karışmak

Cahit Zarifoğlu

Büyük Hayat

 I

  Kuru dalı ağacın
  Artık çok yaşlı, beli solgun
  Ve yok tomurcuklanmak umudu

  Böyle bakıyor çocuksuz  geleceğine
  Taş dolu ve güneşle kavrulu kuyuya
  Dikmiş gözlerini yıllardır
  Bakmakta gibi bir çöllü

  Oysa o seçilmişlerdendir
  Bir peygamberdir o
  Adı ibrahimdir
  Gür bir ağızdır o
  Bid şelale başıdır
  O kupkuru ve iklimsiz görünen
  Bir hayat çanağıdır

  İbrahim
  Yıldızlara bakıyordu sayısız
  Gece

  İbrahim aleyhisselam
  Irmak ağzı olundu
  Çoğalarak genişleyerek akmak
  İstiyordu ve işitildi

  Günler geçiyor
  İki hanımı iki ayrı hayat kaynağı
  Birinden büyük akıyor
  Ötekinden en büyük

  Derken
  Doğuyor o mührü taşıyan
  Çünkü istendi ve işitildi

  Büyüdün
  Çocuk

  Hangi çöle ilk adım
  Anne
  Götür

  Hangi yöne çevrilecek yüzü
  Anne bak

  Kenan ilinden bu kervan
  Develer arşı inmeye başlar
  Yol süresi
  Kırk kum gecesi

  Tepeler
  Tutmak ister gibi herbiri
  Gelenleri

  İşte tepeler içindeki vadi
  Üç çıkışlı
  Biri denize kuzeye ve güneye
  İşte çocuk işte anne
  Uçsuz bacaksız çöl
  Hiç kimse yok içinde
  Senle varılıyor o yere
  Senle bitiyor her yön her mekan
  Ayrılıp kaldınız kervan ıpıssız yürüdü kayboldu
  Baktınız
  Ancak bir melek anlatmasıyla anlaşılabilir
  O acele

  Yanıyor çölde çocuk , ah ecel
  Koş anne
  Yedi kez / Safadan Merveye
  Ve bak çabuk çabuk ufuklara
  Ne insan var ne cin ne de bir çizi
  Korkma korkma korkma
  Gel
  Tamam sesi duyuldu
  Çocuk suyu buldu
  Akan rızık öyle bol
  Kervanlar dönebilir
  İnsanlar toplanabilir
  Ağaç açabilir

  Baba gel zamanı
  Boyutları ve yönleri
  Ve yeri
  Ezelden belli
  Evi bil ve kur

  Baba gününde gelecektir
  Duvar yükselecektir
  Ak taş doğu kanatta
  Bembeyaz parıldayacaktır

  Kavimler konuğun olsun
  Taş taş üstüne konsun
  Çadır yanına çadır konsun

  Büyü ey belde
  Canlan
  Ve hüzırlan

  Bir gün
  Olgun bir incir gibi
  Patlayacak ve balını dökeceksin yeryüzüne


  II

 Tepeler arasına
 Demet demet iniyor çehreler
 Ap ak yüzler kavisli kaşlar
 Kalın dudakları beşerin
 Öpülen bir rüya katıyor içine

 Adım adım doluyor vadi
 Gözleri mercan develer
 Yüzleri ipekliler
 Atlas zenginlik genişlik
 Biri diğerinden yumuşak
 Biri ötekinde görevli

 Tepeler içinde vadi
 Vadi içinde Kabe
 Sana geliyorlar
 Böyle istendin Ve işitildin
 Her kime seslendinse
 Geliyor
 Ve yüzyıllar ne çabuk
 Eteklerine kara otlar takılarak
 Günah kapıları arlanarak

 Ak Taş benek benek kararıyor

 Vadi insan doldu
 Kimi elini alnına atarak
 Deprendiren bir rüya görüyor
 Çadırını yıkıyor o sabah

 Kimi elinde Kabeden bir taş
 Yaban illerde öpmek için
 Kabeyi öpmek yerine

 Kimi gözyaşını yolluyor önden
 Kuzey güney gurbetlerine

 Kâbe taşlarına şimdi
 Doğuda batıda putlar
 Değiyor
 Hadi Hacca gidelim
 İbrahimi hoş edelim dedikçe
 İkisini birden tutan eller
 Geldikçe Kabeye bunlarla geldiler

 Put araya girdi
 Ezada
 Gerek Sevinçte mutlulukta

 Vadi insanları artık
 Öte dünya şüphesi
 Yürekleri

 Vadi insan dolu
 Hani o su
 Unutuldu

 Kuyusuna taş üstüne taş atıldı
 Beldeden kovulan eller
 Cürhümiler
 Kinlerini beleyip berkiterek

 Hani o su
 İsmailin topuğuyla bulduğu

 Huzaa
 Düş suyun ardına

 Hayır kader
 Kitlendi üstlerine
 Sıyırdı palasını şeytan
 Biri
 Puta tapar Moaiblerden
 Hübel'i getirip dikiyor Kâbeye

  III

 İbrahim soyundan Kureyş
 Diğer bir kol Huzaa
 Çekilip bırakılınca titreyen
 Çeliği
 Arap kılıçlarının

 Kureyşten Kusayy
 Huzaadan Huleylin kızı
 Buluşuyor
 Dağın ikiye  ayırdığı ırmak

 Kusayyın elinde Kâbe anahtarları
 Vergileri o toplar
 O bakar hacılara

 Kusayy şöyle dedi
 Artık çadırlardan çıkalım
 Evler kuralım

 Dar'un Nedve
 En büyük evin
 Kusayın

 Kusayy öldü oğluna bırakarak şu kelimeleri
 Sen açmadıkça Kabeye kimse girmesin
 Kureyşin bayrağı senin elinde
 Hacılar
 Doymasın içmesine yemesine
 Sen vermedikçe

 Abdul Menaf oğulları Haşim ve dostları
 Kadınları
 Kâbe yanında
 Bir tas güzel koku içinde parmakları
 And içtiler birlik için
 Sürerek ellerini kabe duvarlarına

 Böylece görev ikiye bölündü
 Abdul Menafta vergi
 Abdud Dar'da Kâbe anahtarları

 Haşim ne güzel
 Nasıl titretici sesin
 . Siz Allahın evinin yakınlarısınız
    İşte hacılar geliyor
    Onlar Allahın misafirleridir
    Hiçbir misafir, onunkiler kadar
    Cömertlik beklenmez

 Haşim kurar yaz kervanını
 Kışınki de onun

 Yol Mekkeden Şama
 Yol üzerinden Yesrip / Medine
 Burada yahudiler
 Ve birbirleriyle kardeş iki oymak
 Evs ve Hazreç

 Haşim ve Yesripten Selma
 Evlendiler
 Bir oğulları varken öldü Haşim
 Kardeşi Muttalip Mekkeye götürürken oğlu
 Görenler şöyle dediler
 Bu Abdulmuttalip / Muttalibin kölesi
 Hayır dedi Muttalip
 Ama adı Abdulmuttalip kaldı.


Cahit Zarifoğlu

22 Kasım 2016

Taş Gemi

I
biraz yukardan
taş et
ot mu yoksa
taşetot
alır şaşmadan
gündüzden geceye geceden gündüze
ve bütün geleceklere
çağırır şimdiden ve el koyar
ne varsa
ne dökülse küreden

güneşi çıkarırken toprak
bir de süsler koşturur insanoğlunun
bir günlük atını
sıcak el üfler güneşi karnında köpükleriyle
bir göl huzurundan tutşup
başlar yanmaya
ve seslenir yüce dağ
serin
toplar kartalı yılanıyla

atlasın omuzlarından gencecik kayalar
eğildiler bir mermerin önüne

koşunuz ak saçlı bulutlar
denize yakın
bir çakılın kızgın yapısında
güneşle ilk kez selama durmuş
narin gövdeli soylu karınca


II
baş köşede
bak nasıl
denizin tanrıça köpüklerinden
bir de mermer balık
bir karanlık şehre
üstün nöbetçilerle giriyor

bunu gelecek çocukta olmak için
beklemek daha sonra
önce sipsivri bir başın
balçıkla Afrodite
merdiven dayayıp çıktığı
ağaçların huzurunda
onlar ne diye çocuklarını
balçıklara


III
rüzgâr da koşar
nasıl sever misiniz
ya kim bilir hangi sevincin
hangi gerçeğin çiçeği
göz nuru
hangi hangi geleceğin
ağacı gelir dize
çılgınlık gibi mutlaka
ışıklı imkan içinde

Sol burna mıknatıslı demir halka
acıklı hapşırır diye belkemiğinin
durmadan mutlu geçmişini

Ananız ve babanız
balalan ağızlarıyla
onurları durmadan azalır. Döllenirler
ve başımızın içi cenaze

bir cama bin çekiç
başınız cenaze
canlı tabutlarınızla
kutupsuz kıblesiz
hangi putun önünden geçmektesiniz


IV
Can akıldan geçerken üstün gemi
gelir yaslanır bir direğe
kızkardeşini kanıyla diz kapağını
göbeğine bir haç getirip gölgesine
aleksandirina usulü ağlayıp
nereden nereye ün saldı

Su demek ki taşın çakıl cinsinden
zamanla toprak
incecik zar kesmekte
çok 'mahirdi'
Ona
İlyada nasıl kendine benzetip
bakmışsa bugüne

gün ışığında bütün limanların
nasipsiz gemiye
sanki başka liman duruşu gibi
tanrıya yabanlaşamış
canların güneşi


V
Ne demek şu beyaz göğüslü
ince yapılı dansöz atlarla
iki lata uzanmak
kutsamak için
sevinç getiren
büyük yorgunlukla sevinç getiren
durmadan değişen ve yeniden gelen

kambur
o lezzetinde iştahlar getiren
köpükten kör balığı

... kutlanmaz göl ve toprak
temiz bir bilgiyle geçilir ellerine
su ekmek ama bir çift böcek
bir biri alnından
biraz tepeye
gerçekten biraz da tepeye
ne diye 'gidiyorlardı'

Düştür bağırır şimdi şarkıya
onlar eğilip geçiyorlar
gelir okyanus ayaklarına
En derin anlamlı tepenin
elleri şarap ağzında gülünce
Başları bir baş dönme anaforunda
yaşamakla erkekçe kaybediyorlar
ölüme ''mahcup''bir rölans
damarlarında koşan toprakla süslenip
ışığa pas diyorlar
intiharla gizlenip
hatırlarken çocukların sevinçle
ve babalarıyla ilk boy resimlerini


VI
biz işte hep soylu yapılar
ıslak taş gemide huysuz
uzakta ilk gülün akrebiyle sevişmekten
bi tek sarı ve sarsılmaz sesine güvendiğimiz
kanaryayı katlettik


Cahit Zarifoğlu

11 Ekim 2016

Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem

açık açık çağırır aşkını
burda mı daha mı uzakta
bütün bir geceye
dayar alnını

*

Anılar defterinde gül yaprağı
Gibi unutuldum kurudum

*

Eyvah hüzün bu
Eyvah hüzün yine

*

Şunu da yaz bedeli olsun 
Sabırla titreyerek öyle yalın 
Ve kimsesiz olmadan oturacağız 
Kıyısında ayrılığın 

*

Bir miktar da elbette ağlamak istersin
Saçın kararmış yakından neşeli insanlar geçmiştir
Haydi toprağa çök de ağla
Ve bre
Başının üstüne uykular çağıran adam

*

Cennetse sevdan çık dışarı

*

Üzgün melal içre ve âşık 
Yürüdüğüm deniz sahillerindeyim 

*

Ve elbet
Gözlerin sularımdan çekilince
ürkek bir ceylanla anlaşırım
yüzünün çok yakını olan bir limana
dilinin ve ağzının verdiği baş dönmesine
bahçeni tutan tavşanlara sığınırım

*

Anlıyorum kaçmaya zaman yok
Şafak birden doğrulacak

*

bir adam bir kadın var içimde iyice anladım 
bana bunu sessizce anlatıyorlardı 

*

öyle bir gittin ki benimle 

*

Yedi adam biri bir gün
bir aşk bir gün
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından

*

Ve ellerin uçuşan yapraklar gibi
Birden
Nasıl yalnız olduğumuzu anladım
Kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan

*

koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından 
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından 

*

sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle.Yalnızlıkla ben kaldım 
sevindiniz işte alın kurtulun. Aha size son atım 

*

Dönüyor burgaç,
Dünya üstten, yanlardan daralıyor.
Ovalardan,
Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi,
Karşısında olacaksın kaçtıklarının.

Dua et,
O gün henüz mahşer olmasın...

*

sen olabilirsin çaresi 

su içinde 
susuzluk hissinden ölen kimselerin 

*


*

O sabah bulutlar var yapma çiçekler gibi 
Görüş uzaklığı onbinlerce metre 
Elim dokunuyor her görüntünün tenine kalbine 
Bu bir köşk bu da eli çıralı adam 
Betonda bir gülümseme 
Şair bir kelime daha uzatıyor 
Saplanmıyor yine şaşkınım

*

Yaşamak bir sokak lambası gibi
Bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
Tek bir damla tek bir ses gibi
Aklıma düşüyor

*

Aşkımla boyun boyuna bir ejdarhayım 
Şehirde sen benim en çok sakladığım 
İçine girip korktuğum 
Çamlarını yıkamadığım karanlığını bozamadığım 
Sen benim durup durup saplandığım 
Mutlu an biraz uzun olmasın 
Yoksulluk gibi gideceğim bir yer var 
Efkarın aşılmaz yalnızlığın kaçınılmaz olduğu 

*

Ey zarif sen de ata yoluna meylettin
Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin

*

Soruyoruz kiraz dudaklı kızlar durdurup kır hayvanlarını 
Hangisi sahte bu geçen dakikalardan 
Hangisi hak

*

Sen sevgileri göğüsle ve ne olur anla. 

*

Ya bu kez ölenleri görmeliysek 

*

Oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.

*

bir acı mı ne gerek
öyle uykum var ki
öyle istiyorum ki

*

durup gelmeyince
iğne üzerinde yüzün gelip
kuşatmıştı beni
ama düşündükçe korkmak
yüzünle geldiğini

ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim

*

Sen hâlâ dizüstü 
Bunca anıyı besleyerek 
Sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle 
Mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla 
Görür gibi olarak açıp baktığımı 
Bense şöyle diyorum: 
Buradan bir acı kanamış boyuna 

Kuşlar hazır 
Öncü havalanmak üzre 
Şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar 

*

Aklımdan çıkmıyorsun dedim 
Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya 

*

Evet hatırladım
Küçük basit şeyler 
Yetiyor kederlenmeye
Ya mutluluğa 

*

Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim

*

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

*


*

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum 

*

Erkenden aşındırır aşkını

*

Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin

*

Eski şairliklerim gitti gözümden
Gayridir başka bir hal kuşanıyorum

*

De Zarif inle. Ta ki huzra vardın
Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın 

*

Boynuma bir ip at
Kölen diye yollarda gezdir beni

*

Çıkıp geliyorsun
Kor gibisin, bir kar gibisin
Soruyorsun: Zarifoğlu bana dargın mısın
Yoksa uyardılar mı seni sevdamızdan
'Yaşamak' bir perde gibi kalkıyor aramızdan

*

Sevgim uzanıyor
Soluk soluğa uyandırıyor menekşeleri
Görüyorum kıpırdanışlarını
Uykunda gül açan yanaklarını

*

Boğaziçi bir akımdır
Bir akan sudur
Nice dergahlar
Yeni doğan çocukların
Yamaçlarda mezarlıklar
Sever gibi bazıları
Açık havada gömülmeyi

*

Halk aşksızsa sokaklar
          banka dükkânlarıyla doludur

*

O tek kuşun yalnızca süzülüşü
Ani bir haber gibi salt bir kez ötüşünü
Dinliyor kumu balçıklı toprağı
Ağacı kayayı ve kuşu

*

Uyku beladır göç içinizedir
Sabır ve zaman içinizdedir
Kadın ve çocuk içiçedir

*

'Biz artık gitmeliyiz dağımıza anneciğim
Yorgun geldim savaşmadım ama
Bir ceset gibi ayaklarının dibindeyim'

*

korkularımız intihar dönemlerinde
kötü bir alışkanlık peyda olmuştur

*

Kolye gibi taşıyorum boynumda 
Varlığını onun 
Bir ceylan tutuyor ağzında 
Kuşlara takılıp gidiyor aklım 
Hergün kaçıyorum 
Yoksa gülüşün 

*

Koşup takıldığım çitlere bak

*

Kardeşim dedim
Acılarıma da kardeş olur musun

*

İşte
Bu çok yakıştı
Yanakları boyar elmalı şeker ve şoklarıyla
Bu son acı

*

İnsan
Yayını kurmuş telaşsız şaşmaz avcın

*

İki yol ağzında 
İşte bakın
İçimizden biri daha
Elinde dünyadan bir çıkın

*

Allahım 
Yol boyunca 
Düşerim sonra

*

Allahım 
Niçin halkettinse beni 
Kalbime söyle iyice 
Engellerden arınsın yolum

*

Allahım 
Yol boyunca 
Tarih boyunca 
Başıboş bırakma bizi 

*

Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor

*

Ayrılık vardı hep

*

Görevi bu olarak 
Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
Erkeçe sesiz ve erkekçe 
Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
Ağırlasın

*

Aşka ne zaman veda 
Demiş ki bu topraklar 

*

Ve şimdi 
anlat bana ey can tatlısı kız ki 
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
Hep şarkı sancıyan dizelerini 
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
Arasından destanlara sarkan yılanı 
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
Anlat durmadan

*

Babanın yüreği ordu yüreği 
/ Zırhını kırdı / 
Narası göğe vurdu 
Daha gür bir ses duyuldu 
Belki bir melek gülümsedi 
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
Belki ayağının dibine vuran sesten

*

Dilediğim en güzel hayat 
Çöplerin içinde rüya aradım 
Düştümse eğer sana bakarken düştüm 

*

Şimdi yoksun üstelik uzaktasın
            ellerin yapayalnız biliyorum
gözlerin dalıyor yine
            hep benim için olmalı

*

İlle gerek mi özlediğimi söylemek
ya da sevdiğimi seni 

*

Evlerle aramız açılıyor 
Çünkü savaşlardan biridir evlerimizden kaçanlar 

*

dışımda açıkça bir tazı koşuyor 
ölümlerde yorulup 
bir güle kapanan 

*

sık sık anne tekrarı 
ve kalbinde allah yazan çocuk 
kızlar hızlanan gelinler 
erkeklerde insan uğultuları 
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan 
ve dönülen bayrak 

*

yağmur alınlara doğruldu 
secdeye durdu süslendi ölümle sözleşen 
ateşli hastalar gibi 

*

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan 
Geçerdi babam 
Başında yağmur halkaları

*


*

-Bismillah, elif lâm-

Aşkım bir hüzün bulutuna dönüşüp 
Çöker dağının üstüne 
Havf ve reca makamında 
Dilimde

-İnna lillalıi ve inna ileyhi raciun-
Güzel hayatlar ve ölümler için.

*

Şiirlerin seni ele verir şehriyâr

*

-Şimdi üzgünüz arkadaş-

*

raskolnikof
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.

*

sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı

*

ama bir şarkıda geçer adımız

*

İnsanlık bizde kalsın fakat Allah 
Onları sorguya çekecek 

*

Derken 
Oğlunu gömen bir baba gördüm 
Açılıp duruyor gibi kafatası 
Elleri gidip kapanıyordu başına 

*

Üzülmüyorum korkmuyorum ağlamıyorum
Sadece
"Melenkoliniz uğradı" diyor pansiyoncu kadın
"Haber vereyim dedim yoktunuz dünden beri bekliyor odanızda"

*

Bir incelik gösterin
İncinmesin yüreğim

*

Değil mi ki kavuşmalarımız topal
Ayrılıklarımız koşar adım

*

Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu

*

Artık aşk insan kalbine sığmıyor

*

Aşka değdikçe gövdesi
Nar çiçeği gibi patlasın
Şerha şerha yarılsın

*

ihtiyar kızlar kocamış oğlanlar

*

- Gecelerimi ağırlıyamaz oldum

*

Hayret ve varolma tıkandı
Hayret ve haya tıkandı
Hayret ve hayret ve hayret
İlk kez geriye dönmek gerekiyor

*

Dünya, ölünün başucunda açık kalmış radyo.

*

Tanıyınca bir hoş oldu yaşamak!


Cahit Zarifoğlu