31 Aralık 2012

Servistan

Servistan II
Özeleştiri

Çâkeri miydim ki ben gamın?
Çökerdi yüreğime dembedem,
Fakir bir de gam yükünü,
Bir de elemin yükünü,
Çekerdim.
Divâne miydim ki devâsâ dertler,
Yetmezmiş gibi yüreğime,
Başka yüreklerin dertlerini düşünür,
Deşerdim.
Serveri miydim ki servistânın?
Hayatın huysuz atında süvari,
Olan ben,
Akıbet buraya gelecek birini
Esrik, çılgın ama sessizce
Severdim.
Onu sevmemek mümkün müydü?
“Kün” emri onda yinelenmiş gibiydi,
Ben ise gözlemci bir rüzgâr,
Durup eğlenmeye vakit mi var?
Eser ve giderdim.

Servistan IV
Yâsin sükûneti

Sevilen sevene karşı sessiz,
Başkasına sevinçler de dağıtsa...
Sükût, kara yazısı sevenlerin,
Onlar da ne türlü bir kâğıtsa,
Hep keder üstüne yazdılar aşkı.
Sessizce haykırıp durdular,
Bu da ne biçim bir ağıtsa.
Bizim illerde kara sevdâ gibiydi kar
Çünkü sessizdi ak da olsa.
Karanlık ve derin bir sükût idi kar,
Acısı uzardı, sevinci kısa;
Şimdi dilerim yine yağsın, buz kessin ortalık,
Buz kessin, karayel essin, her bir şey tükensin.
Bilirim helâke gidecek ben,
Kalacaklar arasında sensin.
Yetmez mi, “ Hüzünler Perisi” yetmez mi?
Sana bir “ İnşirah Sûresi” neşesi
Bana bir “Yâsin” sessizliği.

Hüsrev Hatemi


Non Dolet-2

Günlerin gözeneklerinden süzüldü,
Bir masal, öte yana geçti
Masalın bile inanılmazıydı,
Masal da değil belki 'Hiç'ti....
Demek bu kadar sürecekmiş 'Büyü'
Ey 'Acı' çekil köşene ve uyu
Geçmişler olsun 'Yürek Kadırgası'
Fırtına dindi ve göründü Kıyı.


Hüsrev Hatemi


Neylerin Çağırdığı

Duyuyor musun noktalığımızı?
Evrende.
Noktalar, noktalar, noktalar
Ve seçilmişliğn
Bende.
Daha fazla seninleyim, ben uzaktan uzaktan
Duvarlar berisindeyiz böyle
Yakınır mıyım ayrılıktan?
Ruhlar öteden beri yalnız kim anar sevgiyi,
Beden mi?
Kim en
mutlu anlarda hıçkıran içimde O mu?
Sen mi?
Yalnızlığımızda gülümsedik ve avunduk,
Tek tek bulamadığımız mutluluğu sunduk birbirimize,
Daha eskiydi kişinin mutsuzluğu.
Yüzü kırışan denizler dibinde oralı olmuyor karanlık,
Sevmiştik yüzeyden yüzeyden,
Ve bir anlık.
Bir od yaktıydık gönülde
Söndü ne yazık...
Oysa gönülde od yakmak da ne?
Gönlü oda yakmalıydık.
Haykıran ben miyim şimdi sessiz?
Daha bestelenmemiş türküleri,
En uzaktan uzaktan;
Daha fazla seninleyim
Ben uzaktan uzaktan.

Hüsrev Hatemi

Edinburg Şarkısı

İzleri acıların silindi mi?
Silindi mi yarıklar tarlalarda
Yağmurlarıyla yeni acıların
Sırası gelen yeni yüreklerde
Yeni acılarla yağan yağmurlar
Yarıkları kapatmış mıdır onlar?
Sevgiler sıradan mıydı sanmam...
Kutlu günlerde ümitlerle doğan,
Sevgilerin yok olması bizdendi,
Biz yele verdik;
Sır oldu sevgiler, sele verdik...
Savrulan yeleleriyle sevgileri,
Süvariler ufka bakardı sessiz;
Sonra karanlık yüzlü atlılar,
Yağmurlar kaybetti izlerini,
Tarlalarda yarıklar kapanmıştı...
Yeşerdi yöre, sonra bir süre,
Geçti.
Sevgi savruluyor yel önünde yine,
Gün bitti bize göre değil yarın,
Yarın bize göre bir gün değil!
Sanırım ki bizim yürek yarıklarını,
Yeni yağmurlar değil
Ölüm kapatacak artık


Hüsrev Hatemi


Ağlamaklı Şiir

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim..

Ali Lidar

Mütereddit Şiir

Layıksan da bilemem uzağındayım ben sevmelerin
Peronlar dolusu küfürüm battım tepeden tırnağa
Kimde neyi kınadıysam dolaşıp beni buldu
İkimiz bir hatayız sevişmesek iyi mi ne
Belki bir tür fanteziyim gerçekte ağır aksağım
Bende iyi olan her şey bir tür halüsinasyon
Uzaklaş kurtar kendini sonrası dramatizasyon..

Ağaran her tel saçım bin saçmalık bin hata

Gel sen günaha girme orta yerde buluşalım
Benden eksik kalan yerde kırlangıçlar birikir
Susuz kedilere su ver yazın her yer kerbela
Adımla müsemmayım kerbelayı iyi bilirim
Sen bilmezsin ben hayatta en çok Ali'ye üzülürüm
Sen benimle ağlamazsın duyarlılıklarımız farklı
Gel sen benimle uğraşma bütün uğraşılar üzülür..

Şimdilik sakinim ama her şey değişebilir
Yeryüzüymüş gökyüzüymüş reddetmem bir ana bakar
Annemden beridir kimse bakmadı senin gibi
Bakma artık bakma öyle sana bakmalarıma
Sana böyle bakmalarım çok anlama gelebilir
Ali'nin alnına çalınan kılıcım belki de ben
Ali aslında olumlu olumsuz bir sürü anlama gelir..


Ali Lidar


Hayatın Provası Olmaz

Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..

Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim..

Ali Lidar

Müphem Şiir

Al işte düştün sen kendin düş kapımın yan dalı
Göğsüm daralsa da biraz yakamda bir ferahlık
Taliydin hem izafi as'lolmadan kayboldun
Vehimdi zaten mutluluk kaybın sayılmaz vahim
Temaşa bekleme boşa belki hayırdır gidişin

Yan yana gelmemiz bile bizatihi günahtı
Sen Havva'ydın ben elma Adem o ara müphem
Mutluluk sandığımız şey nevrotik bir bozukluk
Eskiler nevrotiğe ne derlerdi hiç bilmem.

Çoksa da telaşa mahal alınma sen üstüne
Hint keneviri stokum epeyce idare eder
İyi kızlar cennete kötü kızlar her yere
Kalbi kırık adamlar cehennemin dibine gider..

Ali Lidar

Helallik Şiiri

Sırtını son kez gördüğümden beri
yüzümde, gidiş yönünde tekerlek izleri.
Mor gabriel, Neve-Şalom, Sultanahmet.
Hepsinin fotoğrafı önünde tek tek allaha yalvardım
dinle diye beni.
Şaşırma, ne de olsa hepsi
aynı allahın evi..
Çok hakkın var üstümde helal etmezsen
kul hakkı bu, şaka değil eğer helal etmezsen
dua etmeyi bir yana bırak
camiye gidip allahın halısına bile basamam utancımdan..

Ailesince dışlanmış cüzzamlı bir kurbağayım.
Kendime bile fazlayım bu ayıp bana yeter
Büyüklük sende kalsın, beni affet,
hem sen affedersen, belki allah da affeder..

Ali Lidar

Güvercin Telaşı

Yaşadıklarımdan hayal ettiklerimi çıkarttığımda
Geriye kocaman bir hayal kırıklığı kaldı.
Gerçi matematik oldum olası zayıf bende
ama konu bu değil şimdi..
Hayattan tamamen ümidimi kestiğim anlarda bile
şaşırmaktan alıkoyamadım kendimi
yavrusuna yiyecek götürmek için çırpınan serçeye.
Ya da her bozulduğunda yuvası
dehşetli bir tutkuyla aynı yere
çer çöp taşıyan güvercine.
Ne var dedim kendi kendime, ne var
Ne var da tutunmaya çalışıyorsunuz bu kadar
Bu rezil hayata?
Çıkamadım tabi işin içinden
ve serçelerle güvercinlere havale ettim bütün ontolojik kaygılarımı..


Rakı ya da Kafka ya da Xanax ya da Perec
hepsinde aradığım şey aynı aslında.
Usanmadan her defasında bozulan yuvasına
çer çöp taşıyan güvercinin
hevesidir yakalamaya çalıştığım her neyse..
Benden geçen şeylerin farkındayım elbette
İçimden geçenlerle ters orantılı hemen hepsi
Gölgesine sığındığım rakı şişesinin görkemi
Azalsa da o son lanet duble içildiğinde
gecenin son saatlerinde
İçinde serçeler ve güvercinler gezinen
laflar etme arzusu doluyor bir yerlerimde.
Ağzımı açacak oluyorum
ama dinleyen kimse yok
Neyse diyorum sonra, neyse
Neyse..

Ali Lidar

Ay Tutulması

Birlikte oturduğumuz parklara senden sonra da gittim
epeyce vakit geçirdim ve kaybettim ve üzgündüm
bitiremediğim şarapları diplerine boşalttığım mavi ladinler büyümüş
çocuklar gördüm oyunlarına büyük bir ciddiyetle devam eden
bağ değil büyü bozulmuş köpek gibi pişmanım..

Aynı anda hem sana hem kendime hem tabiata
yerli yersiz küfürler sıralarken bir taraftan
öptüğüm diğer kızlar da aklımdan geçmedi değil
ama sen başkaydın şarabın içinde aspirin

baş ağrısına engel olur diyen tıp öğrencisi
niye yalan söyledi olsaydın da konuşsaydık..

Hiçbir yere sığamıyorum oh mu olsun ki bana
gidenler bildiklerini de beraberinde götürür
ay tutuldu misal dün sıradan bir doğa olayı
ama aklım ermedi boş boş baktım havaya
olsaydın da anlatsaydın kafam böyle karışmazdı
olmadı öpüşürdük aklıma takılmazdı..

Ali Lidar

Bürde

kış geldi sen gelmedin, oysa dudakların
ve kar beyazı gerdanınla bembeyazdın

soğudum yüzünde

kapadın kapısını yalnızlığın, kalbinin de
saçının her telinde binlerce kuş cesedi

kış geldi sen gelmedin ve avcuma bıraktın
karasevdanın kara örümceğini, ben ayazdım

boğuldum hüzünde

kış geldi kış geldi, sen gelmedin gelmedin
böyle naçar bıraktın hem beni hem kendini

sevdanın güzünde.

Refik Durbaş

Güvercinler

Bir ağaç bir mezartaşını yutuyordu çarşıkapıda
"İçimizde kıpırdanırken İstanbul"
Bir çocuk mabedlerin susamışlığını satıyordu
Sesini hatırlayamadığımız bir su testisinde
Güneş sanki günahımızdı üstümüzde.

Sonra bu güvercinler niye varlar
Bir anıyı yaşatmak için mi
Ölümsüz bir ses mi taşımak için ötelere
Avuç içlerinde camilerin.



Erdem Beyazit

Masumiyet Defteri

öyle yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerinin üstüne
devriliyor durmadan
her şey nasıl bu kadar berrak
her şey nasıl bu kadar yeni
elimi bıraksan unutacağım
buraya bugün gelmediğimi
açılmış masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
deseler ki vaki oldu emri hak
işte ebedi hayat dedikleri
kara kapanır sana şükrederim
böyle hayal ederdim cennetini
öyle yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerine bakıyor
senelerdir göz kırpmadan
varlığının anlamına varmış da
sanki ordan buraya yürüyüşü
o sen miydin söyle gördüğüm
kar yüzünün kızarmasından eriyordu
o gün bugündür ben kar olmak isterim
üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim
bir titreyiş gibi düşeyim dile boynuna senin
bir kez olsun dokunup yerlerde sürüneyim
bu kışı bana bir aşkı hazırlar gibi hazırladın
herşey o kadar berrak o kadar yeni
daha önce gösterseydin ey sevgili
bela zanneder geçerdim mucizeni
bana baktı, bir yabancı…
bizi biri çok eskiden tanıştırdı
adımı sevgili mırıldandı
kardan gelmiş kardan gidiyordu
açılmış masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü


Cevdet Karal
(Merdiven Şiir Eylül-Ekim 2005)

Her aşk ilk aşktır

”İçimde o bildik ritim yükselmeye başlıyor; uyuşuklukla yayılmış olan sözcükler şimdi sorguçlarını kaldırıyor, şimdi silkeliyor; düşüyorlar, yükseliyorlar, düşüyorlar, yükseliyorlar yine.”
V.Woolf, Dalgalar

Her şey bir ritim meselesi. Aşık olmak, yazmak, konuşmak, kalp atışı, nefes almak, bakmak, yaşamak, hepsi ritim tutturmakla oluyor. Geceleri kalbimde çarpıntı oluyor. Dilimi yutacağım sanıyorum. Bir Hayati Vasfi Taşyürek şiiri geliyor aklıma. Rüyamda dişlerim büyüyor. Aynaya bakıyorum tuvalette. Dişlerim ağzımda büyüyor -nerede büyüyecek- büyüyor, ağzımdan dışarı çıkıyor, ve dökülüyor birer birer. Uyandığımda dişlerimi kontrol ediyorum. Duruyorlar. O da duruyor. Uyudukça küçülüyor. Saçları ne kadar uzun. Uyurken, saçları biraz daha uzuyor. Kısa saçlı bir sevgilim olsun istedim. Yüz hatları keskin. Uzun, sivri bir burun. Hafif bir ışıkta gölge yaratan hatlar.

”Omuzlar arasından yakaladığım anlık bakışları seviyorum.” V.W.

Aşk, hiçbir sıralamaya tâbi değil. Her aşk, ilk aşktır -kusura bakma P. Aşkta deneyim aktarılmaz. Aşklar birbirinden ayrı değildir. Aşk bir bütündür, parçalanamaz. P. benim ilk aşkımdı. P. benim ilk aşklarımdan biriydi. P. o mahalledeki en güzel şeydi. Nuri Abi deliydi, Fahriye Teyze her gün camları siliyordu, Turan Amca bahçede ayak topu oynatmıyordu, mahalle bakkallarında deftere yazdırma dönemi bitmişti, sanat müziği ve arabeskin fantezide buluştuğu yıllardı, meslek liseliler üniversitelere alınmıyordu, üst katımızda çöp ev vardı, her yerde böcekler, böcekler, Gregor Samsa komşumuzdu, bir şeyleri canımız pahasına muhafaza etmeye kararlıydık, herkes birbirinin evini gözetliyordu, bilinçaltına atılanlar banyo suyuna karışıyordu, banyo suyunun götürdüğü imgeler içimizdeki hastalığı derinleştiriyordu, Türkiye harekete geçmişti, merkez sağa kaymış eski Ülkücüler tozlu çekmecelerdeki üç hilalli rozetlerini bulup çıkardılar, evimiz üç artı birdi, artı bir bendim ve benim odamın penceresinden P.’nin odasının penceresi görülebiliyordu.

”Yüreğim kaburgalarımı dövüyor.” V.W.

İyi bir kitap arıyorum. İyi bir kitap bulduğumda, okumayı bırakacağım. Okudukça eksiliyorsun. Eksildikçe susuyorsun. Sustukça görüyorsun. Gördükçe anlıyorsun. Anladıkça seviyorsun. Sevdikçe oluyorsun, kendin oluyorsun. Kendin oldukça, kişiselleştirmiyorsun, içselleştiriyorsun. İçte bir tedavi gerekli. İçeride korkunç şeyler olmuş, oluyor, olabilir. İçeriye bir kurşun sıkmalı. İçlerinde kendi cesedini taşıyanlarımız var. Bir gece, bir rüya göreceğim ve o rüyadan uyanmayacağım. Ben uyanmadığımda lambalar yanmaya devam edecek. Lambaların yanmasının hiç kimseye bir yararı olmayacak. Lambalar bir şehri neden aydınlatır gece yarıları. Ben bir gün uyanmadığımda, altını çizdiğim cümleler kaybolacak okuduğum kitapların içinden. Altı çizilmiş her cümle, uzviyete ilişiktir çünkü. Kütüphane tipinde bir mezar tasarlıyorum. Dokuz tahtadan kaç raf yapılır -iki sıra dizersen epey kitap alır. Ve belki kitap yeniden ağaca tahavvül edebilir, toprağa karıştığında.

”Hız, sıcaklık, erimiş etki, yanardağdan fışkırırcasına, cümleden cümleye akıştır bana gerekli olan.” V.W.

İyi bir koltuk arıyorum. Üzerinde okumak için. Yeri geldiğinde uzanmak. Pencerenin önünde yeri hazır. Gece yatakta, gündüz sandalyede geçiyor. Arada yürüyorum. Bir de bisikletim var. Bu şehirde dokuz milyon bisiklet var. Evde koltuk ve halı olmaması, evde koltuk ve halı olmaması gibi basit bir sorun olmaktan çıkıyor her geçen gün ve diğer bazı sorunlarla birleşerek, başkaları için anlamsız problematikler oluşturuyor. Her an birşeylerle karışıyoruz. Yansımalara itimat ediyoruz. Uyumadan hemen evvel vücudumdaki imajları görebiliyorum. Günün yansımaları. Bacaklarımız ve kollarımızın uyuşuk hatıralarla dolu olması gibi Proustyen bir durum. Beden imajları yakalıyor, imajlar bedene yansıyor, yapışıyor, banyo suyuna karışıyor -imajlar suya dayanıksızdır. Bazen kova burcu olduğumu unutuyorum.

”Kendime ilişkin genel kanımın ne olduğunu hatırlayamıyorum.” V.W.

Dün gece sabaha kadar uyuyamadım. Uykudan önceki son an ile uykunun ilk anı arasında bir gerilim oluyor, sıçrıyorum. Uykuya taşınmaya çalışılan imgeler dökülüyor yatağa. Bir duvar örülüyor, sabaha kadar çarpıp duruyorum. Kendimden parçalar görüyorum kesik kesik; Satuk Buğra Han’ın sarayında, Horasan’da, Maveraünnehir’de, Ertuğrul Gazi’nin peşinde, Yusuf Mamay’ın dizinin dibinde, Mirahor’da, Sarayderesi’nde görüyorum kendimi. Dedelerim, köyün kalesinde dizdardı. Osmanlı tebâsı olunca talihimiz ters döndü, kale yıkıldı, kasaba unutuldu. Kasaba, hususi olarak oraya gitmeyenin yolunun düşmeyeceği bir yer. Bir yere giderken o kasabadan geçilmiyor. Anadolu yarımadasının içinde bir ölü nokta. Coğrafi bir boşluk. Ama belki de bu mağduriyetin yarattığı müthiş bir hırs, inat, örgütçülük insanlarda. Dizdaroğlu İsmet, davalara vekâlet ederdi o kasabada. İki dal sigara karşılığında bir dava izlerdi. Ben günde dört vakit namazı camide kılardım o zamanlar, sabah kalkamıyordum. Fenni sünnetçi Ahmet Amca, caminin avlusuda beni gördüğünde, gülerek ayağa kalkar ‘namaz arkadaşım geldi’ derdi, elimden tutarak içeri sokardı beni. Onun yanında saf tutardım. Dedem, Türkeş’i hiç sevmedi. Erbakan’a inanırdı ve Ecevit’i severdi rahmetli.

”Yüzyılların ağırlığını atamadan yerimden kımıldayamam.” V.W.

Bütün benzetmeleri, benzeyişleri, yakıştırmaları, çağrışımları iptal edelim. Kelimeler serbest kalsın. Mecazlar, metaforlar, ironiler, semboller, imâlar tedavülden kaldırılsın. Kimsenin kulakları çınlamasın. Dipnotlar, kaynaklar, referanslar, parantez içleri, formüller, kısaltmalar, şerhler, tekzipler, teşbihler mesnedini yitirsin. Bütün ölçüler nispetini kaybetsin. Görüntü, kadrajından kurtulsun.

”Bilinci, ağaç kütüğüne balta gibi inen biri gerekli bana.” V.W.

Emre Demir




Huzur-ı Hilkatte

Bitsin bu belâlı râh Rabbım,
Artık yeter âh ü vâh Rabbım!
Pek güç bu dikenli yolda gezmek
Yokmuş yaşamakta neşve gerçek…

Senden ararız penâh Rabbım
Ettin bizi pek tebâh Rabbım
Yokluk bize en büyük saâdet
Varlık senin olsun âh Rabbım!

Dünyâda nedir zavallı insân?
Bir hiç ki bî-huzûr u nâlân
Bir hiç ki muztarib, meded-hâh
Ümmîd ile dâimâ der: Allâh…

Hayfâ ki bulur hayâtı pâyân
Bin derd ile âşikâr u pinhân;
İnsanları sensin, eyleyen sen
Akliyle pür-ıztırar-ı tuğyan

Bıktım yaşamaktan âh, sad âh,
Yâ Rab, ne uzun şu ömr-i kütâh,
Müncî bize bir O’dur, bu mâlûm
Olsun diyemem adem de ma’dûm

Varlık nedir anladım ben eyvâh
Bak her nefesin bir âh-ı cangâh,
Verseydin eğer beka hayâta
Bilmem ne olurdu hâlim Allâh!

Tokadîzâde Şekib Efendi

Dikkat, Okul Var!

Şanssız mıydık? haksızlık olur şimdi
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara

Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Az mı dolandık Başkentin sokaklarında
Ama işte şölenin kaçınılmaz acısı
Bizim payımıza düştü sonunda

Aşkımız şimdi görklü bir hayatın
Yabancaya berbat bir çevirisi
Sen metinde üç beş satır atladın
Ben geçmiş zamanda dondurdum fiilleri

Sen ki özenle katlanmış bir mendil gibiydin
Düşünür müsün zaman zaman acaba
Nelerle ödedik şu mevsimi
Ve gün nasıl vuruyor topuklarımıza

Şanssızım diyemem ben kendi payıma
Oluyor böyle şeyler ara sıra
Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim
Bütün çocuklar anlar da


Cemal Süreya

30 Aralık 2012

Uludere (Roboski) Katliamı - Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit Kıvanç [...



Ağlama anne, güzel yerdeyim!

Bugün 28 Aralık 2012, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Sözü uzatmak istemiyorum. Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.


Bugün Uludere’nin, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Bilgisayarımda Ümit Kıvanç’ın belgeselini izliyorum. (*)
İçim acıyor.
Sevgili Ümit belgeselinin adını, “Ağlama anne, güzel yerdeyim!” koymuş.
Bombardımanda oğlunu kaybeden o anayı izliyorum.
Anlatıyor.
Acıların en katmerlisi gelip yüz hatlarına, bakışlarına yerleşmiş...
Diyor ki:
“Rüyamda gördüm oğlumu. Bana, ‘Ağlama anne, güzel yerdeyim!’ dedi.”
Bir baba sanki Kürtçe ağıt yakıyor, yitirdiği oğlunu anlatırken.
Yaşadığı acıyı ele vermek istemediği için olacak sürekli yutkunarak konuşuyor.
Gözyaşlarını içine akıtıyor.
Kaçağa giden oğlundan söz ederken, “Geçim için, aç kalmamak için...” cümlesini not ediyorum.
Annesinin gözleri doluyor:
“Hepsi ciğerimin bir parçasıdır.”
Belgesel fotoğraflarla başlıyor.
Bombardımanda ölen 34 Kürdün isimleri yaşlarıyla birlikte yazılmış.
Bedran 13...
Muhammed 13...
Erhan 14...
Orhan 14...
Savaş 14...
Bilal 16...
Celal 16...
Cemal 17...
Mahsun 17...
Adem 19...
Adem 19...
Cihan 20...
Bir annenin sesi:
“Dünya durdukça onları özleyeceğim.”
Kaçağa giden çocuklardan birinin ablası yanaklarına dökülen gözyaşlarını silerken şöyle diyor:
“En büyük amacı İstanbul’a gitmekti, oraları görmekti.”
Bir başkası:
“Düğünleri severdi, bir de halay çekmeyi...”
Bir baba:
“Bu bombaları, bu acıları hak etmedik.”
Belgesel şu notla açılıyor:
“28 Aralık 2011‘de, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski (Ortasu) köyünde otuz dört köylü, Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler tarafından bombalanarak öldürüldü.
Türk basını, devlet ne diyecek diye on küsur saat bekledi. Bu sırada köylüler yakınlarının parçalanmış cesetlerini taşıyorlardı.
Üç gün sonra, sokak ve salon eğlenceleriyle yılbaşı kutlandı, hiçbir şey olmamış gibi... Gelmiş geçmiş en vicdansızca yılbaşı kutlaması herhalde buydu.
Devlet, olayı soruşturup sorumluları yargılamadı; olay hakkında tatmin edici bir açıklama bile yapmadı.
Mazlumder ile İnsan Hakları Derneği, olayın hemen ertesinde Roboski Platformu adı altında kampanya başlattı.
‘34 yalnız bir sayı değildir’ görüşünden yola çıkan kampanya sırasında, ölenlerin kısacık -çoğu henüz yirmi yaşında bile değildi- hayat hikâyeleri yazıldı, dağıtıldı.
İki derneğin desteğiyle çekilen bu filmde, ‘o gece’nin kısa bir öyküsü ile birlikte, esas olarak, otuz dört insanın hikâyesi yeralıyor.”
Belgeselde devlet büyüklerinin, hükümetle Ak Parti sözcülerinin yaptıkları açıklamaları izliyorum.
Öylesine bir duyarsızlık ki.
Gerçekten hazin.
Özür dilemeyi geçiyorum.
Bu konuda hükümeti eleştirmeyi karalama kampanyası diye niteleyen Tayyip Erdoğan bağırıyor:
“Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum.”
Akıl alır gibi değil.
“Bizim aileden iki kişi gitti” diyen bir babanın sözleri:
“Tayyip Erdoğan yanlışlıkla diyor, şöyle diyor, böyle diyor, ama biz her şeyi biliyoruz.”
Lafı dolandırmak gerekmiyor.


Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.
Hasan Cemal / 28 Aralık 2012

29 Aralık 2012

Gün Doğumu Şiiri

Sen bir şeysin işte, incesin
Gün aydıransın, yüz güldüren
-İnce belli çay bardağı-
En geniş zamanlarda beraber içilen rakının
ilk yudumusun.
Ses titretensin, hayal kurduran
Uykularını kaybetmiş gözlerimi
En güzel rüyalarla uyutansın..

Bir şeysin işte sen, bir kendine benzeyen
Ay ışığı gibi serin mavi bir ışık
-Yoksul evlerinde kurulan kuzine-
Baharı selamlayan kardelenler gibisin
Koparmak en büyük günah..

Şey gibisin işte şey, tarif edemediğim
Ruh sağaltan, iç gıcıklayan
Ev yapımı şarapsın, içmelere doyulmayan
Boyacı çocukların tırnak aralarına
saklanmış umutsun, ekmek parası kadar aziz.
Heyy ! Sen, gün doğuran
Kutlu olsun gün doğumun..

Ali Lidar


Güvercinli Güvercinli

Çiçekçilere soruyorum,kupa papazlarına,kumrulara
Eğreltiotlarına
Kimya kitaplarına
Karpuz satıcılarına soruyorum balkondan bağırarak
Bilmemek ayıp değil ki öğrenmemek ayıp
Ama sevdamızın her şeyden bir fazla oluşuna kimsenin aklı ermiyor
Okul kırmış çocuklardan bir fazla uçarı
Adem'le Havva'dan bir fazla çıplak
Gerçi esmeriz ya,Marliyn Monroe'dan bir fazla sarışın
Bir fazla İstanbul efendisi yaşlanmış çınarlardan
İstanbul dedim de aklıma orda olduğum geldi
Karı muhabbetlerinde mi her allahın günü
Carıl curul mu yine tatlı kaçık İstanbul
Ne halt edersen et en çok sedef bakışını arıyorum senden ayrıyken
En çokdan çok da dünyaya meydan okuyan gülüşünü
Şiirim diyorum ona,bu sözü bir fazla hak ediyor bütün şiirlerimden
Yaban gülüm diyorum
Çılgınlığım
Vazgeçemediğim
Birden güvercinli güvercinli gülüyorum
Bak
Sevdamıza bir numara dar geliyor sanki şimdi yeryüzü

Akgün Akova

Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.


Mehmet Akif Ersoy






28 Aralık 2012

Yirmibeş Yıl Önce Yine Beraberdik

Lal Ded okyanusda yüzen bir sandal. Okyanus, aşk. Üryan, yollara düşmüş Lal Ded. Sevgiliye:


"Gök de sensin, yerde sensin!
Hem alansın, hem verensin!
Hem çiçeksin, hem derensin!"

diyor.


Mektubunu okurken o Keşmir'li dilberi hatırladım. Kelimelerinde ezeli Nur'un en muhteşem lem'aları. Birden bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede gülümseyen yıldızlar. Kelimelerin mektupdan gök'e uçtu, gök'e, yani gönlüme. Kelimelerin musiki oldu. Tevrat haklı: önce kelam vardı, kelam, yani sen.


Bütün kitaplar yavan, bütün şiirler soluk, bütün şarkılar ahenksiz. Zirvelerdesin, büyük mustariplerin, büyük ermişlerin, büyük ruhların kanat çırpdığı zirvelerde. Ve kendimden utanıyorum, ben toprağım, sen arş. Ben ten'im, sen gönül. Ben alev'im, sen ışık. "Ben sen'im" diyorsun. Saçlarımı okşamak istediğin zaman, kendi saçlarını okşa. Lal Ded'i hatırladım, gerçekde Lal Ded sensin, her asırda başka bir adla tecelli etmişsin.

Leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. Leyla bir mısra, sen bir destansın. Leyla bir kıvılcım, sen bir şafaksın. Leyla bir tecessüs, Leyla bir masal, Leyla yaşamayan, Leyla bir yarım.

Hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir? Lamiam benim. Sen doyulmayan,sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.

Romeo'yu düşündüm ve güldüm. İmtihandan geçmeyen bir sevgi, bir saman alevi. Artık yirmi beş yıl önceye dönmek istemiyorum. Senin yanında zaman yok. Elest bezminden beri dudak dudağayız, seni kaburgamdan yarattım, hayır, gönlümden yarattım, kafamdan yarattım, belki de ben senin kaburganım. Cennette beraberdik ve ismin Havva’ydı. Yirmi beş yıl önce yine beraberdik. Ad’ın bilinmeyen'di, özlenen'di.



Yirmi beş yıl önce yine beraberdik, geceleri rüyalarımı süslüyordun, gözyaşlarımda sen vardın. Her kadında seni arıyordum.Yirmi beş yıl önce adın hasret'ti, sonra ümit oldu. Seni bulmadığım için, seni bulamadığım için gözlerim kapandı. Seni düşünerek intihar etmedim. Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum Lamiam.

Her kitabımda sen varsın. Hind'i ben yazmış olamam. Bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. Bende büyük olan ne varsa senin eserin. Sen günahlarınla bensin, ben faziletlerimle sen. Levislerini takdis ediyorum. Onlar olmasa insandan çok tanrıya benzerdin ve sana yaklaşamazdım. Teninle kadınsın, sesinle Tanrı. Istıraplarımı takdis ediyorum. Senin bende sevgiye layık bulacağın tek büyük taraf ıstıraplarım, ıstıraplarım yani sensizlik.

İki gündür çocuklarınla beraberim. V. çalışıyor, yarın gelecek. Hepsi iyi. Onlarla beraber olmak içime su serpiyor, dinleniyorum, öksüzlüğümü unutuyorum ve hayat geçiyor. Evet Lamiam, benimki nankörlük. Onbir gün, onbir gecede bütün hazları yaşadıktan sonra yanıp yakılmak; ama cennetten kovulan Adem'in şikayeti bu.



Arzularımı susturamıyorum. Şımarığım, yaramazım, alçağım. Sel yatağına çekilmedi henüz. Mektuplarınla yaşıyorum. Garip bir hayat bu, seninle yatıyor, seninle kalkıyorum, ama yine de mütehassırım, yine de Lamiam benim, bütünüm, kemalim, zindanımı aydınlatan ışık, gözbebeğim.

Sana yolladığı kitaplardan utanıyorum. Sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku. Muhammed'e nasıl iman ettiklerini anlıyorum. Tek mucize kelam. Kelam, yani sen.


Sabahleyin uyandığım zaman ezanı dinliyorum, sonra şarkılar söylüyorum sana.

Öperek...


Cemil Meriç

Mutsuza kim bakacak?

                        Müjde Bilir'e

İki sigaram kaldı bu gece için maviş anne
İki muhabbet kuşum.
İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim, biri mutsuz
Ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?
Dünyaya bile bir dünya anne lazım.
Biri sen ol maviş anne, biri ben.
Dünyanın bütün sabahlarına iki bilet al da
birlikte gidelim maviş anne
Bana da kendi serüvenimden bir yer ayırt,
Şefkate söyle o da gelsin.
Özledim onu, o da gelsin saçlarıma dokunsun
Bilir misin, büyüler bile ninniyle büyür
Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası...
Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
Bilir misin maviş anne?
Ben çekildiğim her fotoğrafta
Defolu bir kelebek gibi çıkarım.

Mavi kareli gömleğiyle hatırladıkça babamı
Kırpıp kırpıp fotoğrafları, döküyorum başımdan aşağı
Sanırım ben assolist oldum maviş anne
Şimdi mutluyum
Geçmişini mi yok ettin kızım diye soran
Bir babadan kurtuluşumu kutluyorum
Babama söyle, o gelmesin maviş anne
Birileri mutsuzsa, mutsuzlara nergis yolla,
Bir kırmızı battaniye,
onlara bir mutluluk çadırı yolla
sonra belki, ben de gelirim

Kuşlarımı da bırakayım gitsinler
Dışarıda ölürler mi sence
Postacı mektup bile getirmezse onlardan
Ben bir anne gibi ağlarım sonra
Bırakmayayım, gitmesinler bari maviş anne
Ölürler yazık dışarıda!
Onlar birer yıldız olursa
Biri mavi, biri yeşil
Ben onlara bakarım maviş anne.

Kalbimi de büyüttüm sonunda
Artık bazen gözlerime tırmanıp bakıyor sokağa
Kirpiklerime tutunuyor, o ince parmaklıklara
Öyle çok büyüdü yani, görsen şaşarsın.
Kalbim sanırım büyüyünce
Sokaklarda ağlayan biri olacak
Rezillik yani maviş anne!
Kalbim komik kaçacak
Kaçmaması için sen en iyisi kalbime de
Benim serüvenimden bir yer ayırt
Aman, mutsuz bir yer olmasın!

İki sigaram kaldı bu gece için
Yüzyıl yetecek çocukluğum,
İki muhabbet kuşum,
Biraz da ateşim var.
Dua ediyorum ateşe
Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
Aman umutsuz bir yer olmasın!

İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim biri mutsuz
Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.

Ben ölürsem mutsuza iyi bak!

Didem Madak


Dirimin Yüklemi

sürüldüğüm çölün rengini kabullendim

susmanın koyu gölgelik
zamanın telörgü sendromuna yakalanmış
içedönük boş bir korkuluk olduğunu
akrebin iğnesinden öğrendim

neden dedim bu yanılsama kimden
birlikte saf tuttuğumuz kum denizinde
rüzgârın bu yakıcı tepkimesi
hangi zehrin içgüdüsü ve acelesi nereden

çok şükür ki
akrebin ölüm dansını da biliyordum
damarlarıma giren acıyı
at kanıyla beslemenin sırrını da

serinlik diyorlar buna, bağışıklık
inanç, güven, sadakat

oysa içimde dolaşan serum
yeni kırılmış bir karanfil ıtırıydı, bildim
hayatın yangısı da gövdemi saran iklimden değil
dirimin canfeza yüklü zarından gelmişti
öğrendim

ister kopar, ister savur: aldırmam
çok şükür
sürüldüğüm çölün zehrine de alıştım

Fatih Yavuz Çiçek


Aşık Olan

yaşamında
bir kere söylenmiş
bile olsa aşk
içinde bir fısıltıyla
ömrünce yankılanır

aşık olan
zemheride yaşlı bir çobandır
zordadır ama
mutlaka hayatta kalır…



Banu Savaş


Yürek Ve Ten Masalı

gitmek; dağlara açılan eskil bir kapı eşiğidir, bilesin
gitmek, “mai ve siyah” * bozkırın kendine yürüyüşü
aslında çiçekleriyle donup kalmasıdır
ulu bir çınarın

böyle buz tuttum
böyle düştüm ben şeddatın kuyusuna
ve yatılı bir keder
çıngıraklı yılan gibi çökünce en zarif köşelerime
kalbimi çektim çıkardım
böyle dönüştü gövdem sarı sabır otuna

şimdi kuruyan dallarım
pul pul dökülen aşkın ölüm habercisi gibi dururken göğsümde
kaçıp sığındığım dağlardan bile saklıyorum gözlerimi
susuyorum
ve yağmur aksanıyla konuşan bir aynadan kopup geldiğimi
kurda kuşa söylemeye dilim varmıyor
anlıyorum
bir düşün,
başka bir düşte hayat bulma şansının bittiğini

iki kırık ayna diyorum sadece
“iki kırık ayna
tamamlamazmış birbirini”**

Temrin/Aralık 2012 Sayı:56

*Halit Ziya Uşaklıgil
**Seyit Pelitli



Fatih Yavuz Çiçek


Hüzünce

dallar kırılırken
ince bir sızı güvercin kanadında

uzun bir hayatın yorduğu baba
sessizlikle dinlendiriyor gözlerini

ve şubat ömrünü yarılamışken
kar kokusu eşliğinde işaret bekliyor
kervan

her şey dönerken aslına
fatiha af dilemedir baba adına.

M. Aşır Karabacak

Güz Yorumcusu

Eylül işte değiştirerek geliyor eziyor hırpalıyor
sonra da coşturuyor beni Yeni bir haz olarak hayatın
sonbaharında gizli Sarışınlık kokuyordu diyerek
Daha iri bir nokta koymadan cümlenin sonuna
Nureddin Durman


Neden susayım usta, kırmızı bir gök yağıyor üstüme
Dörtnala içiyorum rüzgârın soğumuş yapraklarını
Göğsümdeki âteş düşüyor soyunmuş dudaklarıma
Savurup atıyorum taflan yemiş çocukları, alnından
Yürü yürü çoğalıyor eylül denen yol,
Geçiyor eşiklerden yağmur kokulu saçlarıyla iki sevgili
Ve birdenbire uçuruma düşüyor simyası yalnızlığın...
Islak çöl ıslıkları yapışıyor moraran parmaklarıma usta
Eylül denen ölüm çiçeğine veriyorum son nefesimi
Kurşuna dizilmiş düşlerden tanıyorum hayalifener çocukları
Sesime katık yaptığım hüznünden ve içime batan aşk teknesinden
Çıkarıp alıyorum incecik çığlıklarını çocuk yanımın
Bir sonbahar aynasında unutmak istiyorum yoksulluğunu ülkemin
Alışmak toza toprağa bulanmış karanlıklarına serin sokakların.,,
Biliyorum, hüzün akşamlarında dökülüyor bütün sırlarım usta
Kalbe değen yıldırımlar yazıyor aklıma kara sevdalı bulutlar
Işıktan sesleriyle ölüyor kuşatılmış bahçelerdeki çiçekler
Küskün zambaklar sığınıyor gecemin üşüyen dar kapılarına
Kapanmış pazarların titreyen meydanlarında düşüyorum sayımdan
Elimde eli sevgilinin ve içimde uçamayan kuşların sessizliği
Bahçeye koşan kokusundan tanıyorum nefesini eylülün...
Ben ölürsem, kim taşıyacak onca gök gürültüsünü usta
Kim toplayacak uçarı hüzün şimşeklerini çocukların kalbinden
Kıyılarına vura vura ancak ben yürürüm lodoslu dalgaların
Sarhoş sokakların ruhunu ben döndürürüm boynu bükük yaprağa
Lezzetli güz sofralarında kalan sevinçlerini bilirim çocukların
Ateşler içinde yanan güller bana anlatır sırlarını
Herkes adına toplarım hüzün soluyan kuşları o serin sokaklardan
Ölüp ölüp dirildim usta, yağmurla yıkadılar cesedimi
Sağnak yemiş caddelerinde kayboldum güngörmüş kentlerin
Unutup sonbaharı, poyraz bakışında ısındım sevgilinin
Gözlerinin limanına demirledim intihar yüklü bulutları
Ellerimle topladım cüretkâr gözyaşlarını yazıklı şarkılardan
Sessizce ağladım, alnıma koyarak sıcaklığını gülücük çukurunun
Küçüldükçe gözlerim tanıdım eylülün sarışın mahzunluğunu
Bir hüzzam şarkı söyle, dinsin içimin melali usta
Yarı uçuk kentlerde zaten ağlıyorum bütün yoksullukları
Eylülün aynasında bir ben, bir de poyraz bakışı sevgilinin
Ve küçük bir çocuğun destan okuyan gözlerini bırakıyorum
Çamur bakışlı sokaklar kaçıyor adımlarımın uğultusundan
İşte sana usta, söylediğin o hüzzam şarkıyı bırakıyorum
Hüzün mü? Hâlâ mümkün! Ben çekip gidiyorum...


Özcan ÜNLÜ

Kar

Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip geçer
Her affın içinde bir intikam gelir gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

Sezai Karakoç

Tabirsiz Rüyalar Atlası

Kara toprağın kendi kendine dönmesinin adını ölüm koymuşlar
Atların yelesinde savrulan hüznümün kalbinde atan bu aşkı ölüm koymuşlar
Kara büyülerin tezgâhında biçilmiş ve düğümlenmiş nice intihar çığlıkları
Her masal bittiğinde gökten düşen üç elmanın adını ölüm koymuşlar

Bense dilsizlerin konserine gidiyorum aşkın namazsız kıblesinden
Cehennem göğüslü ağıtların şirazesi kaçmış defterinden
Hüzün ayazda kavrulmuş bir bahar çiçeği gibi üşürken içimde
Bir telaşa kapılmışım bir telaşa âlemin şu yalancı gölgesinden

Bahar senin göbek adın demişti dilini bilmediğim bir gökyüzü
Suskun ırmak deltalarından ve rüyaların tuzlu gözyaşlarından
Hayal denizlerinden karaya vurmuş mısralar dermeye giderdim her akşam
En büyük yalan sendin ey dünya ve sendin kırık kalplerin ümidini çalan

Bir af dilekçesiyle senden sana doğru yola çıktığım günün akşamında
Gönlüm ki ateşin suyun ve toprağın ortasına kurulmuş bir idam sehpasında
Kalabalıkların uğultusuna karışmış yalnızlıklar sinek gibi üşüşürken başıma
Aşk kırık bir ok misali saplanmış kalbimin en senden yanına

Merdivensiz göğe çıkmanın adresini sorarsan miraçtır derim
Rahman olan Allah’ım yükselt içimin asansörlerini mağfiret katına
Kılıçlarının parıltısından gözü kamaşmayan kimsenin kalmadığı
Yükselt kalbimi nefsin sahrasına serilen bir yüce cihat sofrasına

Bakır bir yalnızlığın ortasında gümüşten gözyaşlarını seyrediyorum
Sadece suların bilebileceği bir berraklığın mahallesine gidiyorum
Üstümde kendi kendisine âşık bir baharın ayak sesleri çınlıyor
Ve ben bembeyaz bir atın üstünde ölüm meleğini bekliyorum

Mehmet BAŞ

Hoş Eser-Sin Ömrüme…

Sevgili “emri olur”

a…
Geldiğinde geceydi. Yara deşti. Gitmedi…

Katran çalınan saatlerdi, iyi hatırlıyorum. Uzaklardan gelen ve yılların hasretini damar damar içine çeken bir hâlle hüzün, kemanlar sokağındaydı. Caddede küçük bir dereyi andıran yağmur akıyordu âheste. Söylenecekler birikiyor, suskunluklar tezini hazırlıyordu. Üzerime üzerime geliyordu bilindik acılar. Bu acılar binip de nereye gidiyordu. Hüzzam denilen ağır bestenin davetlisiydik. Vakitlerden ölüm, mekânlardan boşluk. Bir dolduruş tarifine özenmiştik belki de. Beynimde küçücük evlerine koşuyordu karıncalar. İçimdeki yuvanın kapısı kapanıyordu, bilirsin. Toprağı karanlık basıyor ve bir araba lâstiği karınca yuvasını eziyordu. Tahammülü güç, evet; bunun anlamı sen gelirken gidiyordun, ben varacakken düşüyordum. Farların, sokak lâmbasının ve bir de hatırı hep kalacak olan mumun ortaklığında o geceye girdim. Yapabildiğim tek şeydi seni dinlemek, vazgeçmedim. Israrla, vefâyla derledim duygularımı. Düşüncelerimi düşlerine sardım. Taş basarken gönlüme, kelime kelime seni ayıkladım. Tuhaftı, tevâfuktu, pürgamdı; artık ne dersen de. Fakat sen anlatırken melodi atına binip hikâyeni, bir şeyler akın ediyordu vadilerime. Nasıl bir teslimiyet tütüyordu ki yüzünde, kalem secdeye kapanıyor, kâğıt yanmaya koşuyordu. Öylesine mi diyeceksin, yok… Bunun açılacak kapanacak bir yanı yok. Kapıyı sökmüşler çünkü evi sırtlayıp götürmüşler. Bir deniz var bildiğim, bir de imtihan. Her ikisi de o kadar sık değişiyordu ki, tanışık çıkıyordum tutulan dilinle. Senin yanında olan benim ciğerimi yarıyordu. Neyse yakan, sarayını kuruyordu yitikliğime. Sen ticaret için mi gelmiştin, satıcılar-alıcılar… Yamalı hırkalar ve kokulanmış yâr tütsüleri. Getirdiklerin çok götürdü benden. Varlığıma dair bir emare bulursan dön geri. Yokluğumu iç yapıp veririm kederimi üzülme, başım-gözüm üstüne… Kalbim üstüne diyorum bir de hani, telâş etme. ‘Hiç gitme’ cümlesini sükûta bağladım. Yangınını giderecek yangınımı topladım, nasıl dilersen öyle olsundu. Her şeyi oluruna bıraktım. “Aman aman” diyordun. Senin gibi eman diledim, ne çok şey diledim, neler dilendim. O kapının tokmağından elim, eşiğinden başım eksik olmasın. Gözyaşım, aşk dergâhının bulanık suyu olsun varsın. Cayır cayır yansın kötülüklerim, iyiliklerim adına yâr kalsın. Büküldüm, yuvarlandım soluna, sağdan bir dağ mağaramı kucaklasın. Geçip gitsin ömrüm, duracak dermanı kalmadı. Nasılsa o hâlden çıksın aşka, ne bileyim demesin, bildiğini unutsun. Tazelesin aklını melâlim. İyi mi ettim, kötü mü ettim bilemedim, sevdim. Sen o albümün içinde inci oldun bana. Senin için hana gittim, seninle döndüm, sesinle olduğum yere dimdik çöktüm. Bir esere karşı mı bütün bu sözcükler. Bir beste misin yoksa, yoksa sadece söz müsün sese giydirilen? Özündeki mânâ alıyor beni. Ülkeni soruyorum, “mahcubuz” diyorsun. Yolcusun, dört numaralı koltukta vagonları dolduruyorsun. Teslimiyet, vakar ve hüzün. Ne demişse yâr, neyi diyememişse “emri olur”. İsmin emir’den bir olur. Olur dedin ya, her şey hâllolur diye düşünüyorum. /Saat üçü geçiyor. Seni sorduklarında cümlem hazır: Geldiğinde geceydi. Yara deşti. Gitmedi…

Fâtımâ Zehrâ MERİNOS

Ene’l Aşk

“Suyu bildin mi Çelebim?”
“Lütfedip bildirirsen Lalam”
“Su, hayatın aynıdır. Hayat sudan ibarettir. Can olan ne varsa nebatatta, hayvanatta ve adem
oğlunda, suyu çekip aldığında ondan hayatı da alırsın…”
“Doğrudur Lalam”
“Su temizler, tâhirdir. Susuz kalan nesne kirlenir. İnsan kendini de nefsini de su ile temizlemelidir”
“Hakikattir, Lalam”
“Ve dahi su muallaktır, kalb gibi. Durduğu gibi durmaz, değişir. Gâhi buhar olur göğe uçar,
gâhi buz olur yerinde kâvi kalır.”
“Ben su gibi miyim Lalam?”
“Senin özün topraktır ve dahi tabiatın ‘ebu tûrab’ olsa gerektir.”
Çelebi bir nice zamandır zihnini meşgul eden düşüncelerde yüzüp giderken beş vaktin beşinde
de bulunması gereken yerde birkaç defa yokluğunu hissettirmişti. Ders esnasında da zihni bir
yerde takılıp kalıyordu. Geçip giden o hadiselerden sonra sükûnete ermişken Çelebi’nin bu
hali Lalasını endişelendirmişti.
“Toprağı bildin mi Çelebim ?”
“Lütfederseniz öğrenirim Lalam.”
“Toprak, suyun vatanıdır, hayatın var olduğu, varlığın kendini bulduğu yer. Toprak cesettir, su
ona can verir. Ademoğlu topraktandır”
“Lalam öyle buyurursun da lakin ben etten kemikten bir beden görürüm. Toprak nerdedir.”
“Çelebim günlerdir bunu mu düşünür?”
“Çok şey düşünürüm amma bu sualime cevap değildir ?”
“Sualine cevap da vardır. Bilmez misin, ol Hüdai ‘Nebi idin dahi Adem dururken mâ ü tin içre’
der. İnsanı yoktan var eden onu balçıktan halk etmiştir. Balçık, su ve topraktandır. Dersin ki
Çelebim etten ve kemiktenim, lakin söyle bakalım bu dediklerinin özü nedir, kökü nerdendir ve dahi sonunda yine neye dönerler?”
“Lalam lütfedip izah ederse…”
“O bedeni et ve kemik haline getiren su ve topraktır. Toprakta yetişen, su ile büyüyen nebatat ve dahi topraktan bitenlerle kanlanıp canlanan hayvanat değil midir yediğin içtiğin? Etini et yapan topraktan gelen değil midir? Can çıkıp gittiği vakit o beden yine toprak olmayacak mıdır? Ve sen bilmez misin, her şey aslına döner. Ol can dediğin de ruhtur. Ruh, toprak ve sudan evveldir. ”
Çelebi sustu, yersiz bir gerginlige neden olmuştu. Gerçi hocası alışıktı böyle çıkışlarına ama kendini
elevermek istemiyor gibi geri çekildi. Yine göğsünü daraldığını hissetti, midesinde de yanma vardı, yüzü ekşidi. İzin isteyip odadan ayrıldı.
Sarayburnu’nda gitmeyi adet edindiği çınar ağacının altında durdu. Ne zaman gelse buraya sanki kendisiyle birlikte zamanda dururdu. Hayata ara verir, düşünür, hesap yapar, ağlar, söylenir, güler, bazan küfreder ve sonra bu mola bittiğinde hayata kaldığı yerden devam ederdi.
Geride bıraktığı günleri ayları yaşanmışlıkları düşündü burda, kimi yerde güldü kimi yerde ağladı. “Ben
ne yapmışım” dedi, “Bunu nasıl söylemişim” dedi. Çocukluğundan beri sesiz, sakin, kendi halinde biri
olarak bilinirdi. Ama son üç ay yapmadığı kalmamıştı. Bereket ki saltanat ailesine mensuptu. Der-saadet yaptıklarına tahammül etmiş, edemediği yerde çok sevdiği Lala’sını devreye sokmuştu. Çok şükür artık her şey sütlimandı. Gerçi annesi onun için aklı gidip geliyor, demişti ya; buna çok güldüğünü hatırladı.
Sonra yüzü asıldı, başka bir şeyi daha hatırlamıştı. O acem kızını köşkün hizmetinden çıkarıp tekrar
saraya gönderen Lala’sına “Emrini geri al yoksa kelleni alırım” diye haber yollamış, o da “kellemiz size
fedadır, lakin bir kaşı karaya feda değildir” cevabını vermişti. Sırçalı köşke geldiğinde mutfak işlerine
bakan bu Acem kızı okuma yazma bildiğinden Lala’nın hizmetine bakmış, mektup ve yazışmalarla
ilgilenmişti. Lala’nın yanında ayrı bir kıymeti vardı. Fakat bu kız Çelebi’nin gönlüne düşünce ve Çelebi kızdan bir karşılık görmeyince her şey değişti. İçinden çıkamadığı bir labirentte dolaşıp durdu, dolaştıkça hırçınlaştı. Acem kızının saraya tekrar gönderilmesiyle bu fırtına sakinleşmişti biraz. Bir gün Lalası
“Mecazlarla uğraşma, aşkın hakikati varken” dediğinde “Anlat Lalam” dedi…
* * *
“Ateşi bildin mi Çelebim”
“En çok onu bildim Lalam”
“Getirenden mi bildin, gönderenden mi?”
“Kendimden bildim Lalam?”
“Nice haldir bu, söyle bakalım”
“Şöyle ki Lalam, ateş zahirde ışıktır, alevdir, hârdır. Aydınlık gibi gelir evvelinde, gözünü gönlünü alır ve dahi sonunda da aklını başından. Birdenbire sarar dört yanını…”
“Acem sarmaşığı gibi mi Çelebim?”
“Acem sarmaşığı gibi Lalam. Öyle bir ateşdir ki ahirinde pervaneler gibi düşersin avucuna… Amma
Lalam bildim ki hepsi bendendir… Baktığım zaman, görmeyi murat ettiğim şeyi gördüm; duymayı murat ettiğim şeyi duydum. Alevler sardıkça her yanımı, daha da sarsın istedim. Anladım ki Lalam, ateş bendedir benim gözümde, gönlümde, idrâkimde. Başı da sonu da bende.”
“Sendendir de oğul, yine de gönderenden bi-haber, getirenden de gafil olma. Ol ateş-i aşk ki bazen hezimettir bazen ganimet; kimine ferasettir kimine dalalet. Sen onu kendinden ve dahi getirenden bilirsin. Kamil insan getirenden bilmez gönderenden bilir. Getirene meyl etmez, gönderene meyl eder. Ondandır ki muhabbeti Mevla’dan bilir, muhabbetle ancak O’na yönelir. Mevla’da fani olur, aşkta son mertebede budur Çelebim”
“Erenler nasıl fâni olmuşlar Lalam”
“Bizler toprağız Çelebim, içimizde can taşırız, su dahi bize hayat verir, toprak gibi filizler veririz. Bir yanımız hayattır, hayattan geçemeyiz. Ol demir de topraktandır ve lakin toprak gibi değildir, kâvidir, cevheri kuvvetlidir, kendini arındırıp saflaşmıştır. Ol erenler demir gibidir, insandaki cesedî yönlerden sıyrılmışlardır, nefsi arzular bedenî arzulardır, bed huylar, kem sözler, kötü davranışlar insan olmamızdandır. Bunlardan sıyrılan saflaşır, saf olan kıymetlenir. İşte ilahi aşk saf cevherde şekillenir, Ol Erhame’r rahimin, “Yere göğe sığmadım, mümün kulumun kalbine sığdım.” buyurur ve bu hal yalnızca kalb-i selim yani teslim olmuş, saflaşmış bir kalp için mümkündür. İşte bu hal ile fani olunduğunda erenler kendi benliklerinden geçerler.
Hallac-ı Mansur’un “ene’l hak” dediği bu hal üzredir. Ve dahi aslında “ene’l aşk” dense yeridir.
“Lalam ben aşk dedim helak oldum, ol erenlerden Mansur böyle bir kelam eder de nasıl helak olmaz?”
“Sabır, Çelebim sabır… Onun da cevabı var.“
Çelebi Lalasının bir sualden kaçtığını daha önce hiç görmemişti, şaşırdı ama anladı ki bu işin ardı var.
Beraber pazar yerini dolaşmaya çıktılar, sonra Lala bir demirci dükkanının önünde durdu. Çelebi’yi yanına alıp dükkandan içeri girdi. Demirci hürmetle selamladı içeri girenleri ve yer gösterip işine devam etti. Lala, merakı yüzünden okunan Çelebi’ye, ustanın elindeki demiri gösterdi.
“Bu demir midir Çelebim?”
“Öyledir Lalam”
“Peki bu ateş midir?”
“Öyledir Lalam”
Sonra usta demiri kor ateşin içine soktu, ateşi harladı. Beklediler… Çelebi “Lalam” diye söze girecek oldu, Lalası “Sabır Çelebim, sabır” deyip susturdu. Sabırla demir ateşin içinde kızardı, korlaştı. O zaman Lala ustaya işaret etti, usta da demiri ateşten çıkarıp Çelebi’ye doğru uzattı.
“Çelebim bu demirin ucundaki kor mudur ve dahi ondan çıkan da ateş midir?”
“Öyledir, Lalam”
“Peki bu demir, “ben ateşim” dese yalan mıdır?”
“Bu hal üzre doğrudur Lalam”

Lala’nın işaretiyle usta demiri suya soktu ve bir süre su içinde tutarak soğuttu. Çıkardığında demir eski halini almıştı.

“İşte Çelebim, erenler bu demir gibidir, ol Mansur da bu demir gibidir. Onlar ilahi aşk içinde sabır ile pişerler öyle bir dem olur ki cisminden sıyrılır, Sevgili de fani olurlar. Demirin ateşte fani olup “ben ateşim” demesi gibi Mansur da “ene’l hak”der. Amma o halde çıkınca demirin suya girip yeniden dirilmesi gibi,cismani ve insani hale döndüğünde ol kişi “ene’l hak” dese sözü yalandır ve dahi katli vaciptir. ”

“Lalam, anladım ki demir ateşe teslim oldu bundan dolayı ateşle var oldu. Bende teslim olmuş bir kalp yoktu Lalam, ben onun için küle döndüm. Ben devayı getirenden bildim, gönderenden bilmedim. Sebeblere takılıp kaldım Lalam, müsebbib olanı yani sevilmeye en layık olanı göremedim…Halbuki kalp O’nun için değilse niye vardı…”

Adige Batur



Anlatılmayan

I.

bahçemde,
kanayan; ama sessizce kanayan bir ağacın
melali kuşanan yapraklarını
iki güvercin okşuyor kanatlarıyla

ben bu ara / yorgun ve duyuyorum
hüznün gövdenden yayılan müziğini

II.

kendini,
her gün başka şehirlerde unutan
ülkesinde dağları olan, bazen kırlara giden
anlatılmamış bir masalı gibi çocukluğumun

III.

şimdi gittikçe yaklaşıyor şehre İsa
siliyor keman seslerini bir yağmur
düşümde hep o gücenik karartı
ve saçlarında anneme giden trenler olurdu


İsa Karaaslan

Çok Şey Var Ki Geride Kaldı

Çok şey var ki, geride kaldı
Dönüş yolları kapalı,
Kara otağ içindeyim;
Yerde de kara bir halı...
Çok şey var ki geride kaldı
Nice sisli-sevgili yüz
Her biri bir yönden öksüz
Kiminin ardında kalınır,
Kiminden önce ölünür
Zamanla her şey silinir,
Bir gerçek yalnız bilinir:
Tanrı verdiydi, O aldı....
Ne çok şey geride kaldı
Ne çok şey geride kaldı

Hüsrev Hatemi


Nerdesin

göğe baktım gözü yaşlı
yer baktım yer yaşlı
sular bugün kan tadında
eski yeni, büyük küçük, kara kızıl
tüm dertlerim burdalar
sen neredesin?

sen ve kuşlar
gözyaşının gözyaşına
benzediği kadar benziyorsunuz
vurulan bir ceylanın yavrusuna söylediği
şarkıyı söylüyor onlar
bu sabah yine kondular tel örgüye
beni acımla başbaşa bırakmadılar
sen nerdesin?

hava soğuk, dışarda kar yağıyor
her zaman ellerim üşürdü
bugün içim üşüyor
hasretin geldi, hayalin geldi
bak, kokun da geliyor
bugün Yakub oldum bre hey
ey acıların kadını
sen nerdesin?


Mustafa İslamoğlu


27 Aralık 2012

Qiblegeha Aşiqan

subh û êvarî şeva tarî şemala kê yî tu
leyletul qedr û berat in nûra mala kê yî tu
çîçeka baxê îrem şûx bejn û bala kê yî tu
bo Xwudê key bêje min kanê şepala kê yî tu
dêm kitêb e zulf e haşî şerhê xala kê yî tu

dilbera gerden şefîf î danuwa durra ‘Eden
nazik û mewzûn letîf î nexliya selwa çîmen
gullîbas î, gulqiyas î, gulenî gulpîrehen
ahûya deşta Tetarê rehzena aska xeten
horiya baxê beheştê çav xezala kê yî tu

qiblegaha aşiqan î şengala ebrûzirav
hate burca şaneşînê sed melaîk çûn silav
dax û kovana evînê sotî canê min tevav
extera subha se’îd î reşrihana ta belav
filfila hindûstanê zulf û xala kê yî tu

ew çi dême şahebax e gulşena darul qerar
sed hezaran nal û awazê di bulbul çar kenar
helqe pê da bes tu hatin ‘eqreb û îlan û mar
nêrgiza şehla şepal î asemîna mêrxuzar
lebxemûş î meyfiroş î dêmpeyala kê yî tu

pêncî salî şehlewendî keftime çaha resed
min nizanim çerxê dêm e tê heye burca esed
çengelek avête dil kun kir li min dad û meded
qelbekî hişk û sufalîn min divêt can tê ebed
şah li textê dilberê fikr û xeyala kê yî tu

sefhekêşa katibê xeybê ji nûra la yezal
xaleke wa l’gerdenê mîslê Berê reş mah û sal
sedhezaran rekbehacî tên tewafa zulf û xal
netrik û şutrî û îlan dane ber bayê şemal
laubal î çardexal î çardesala kê yî tu

şehkitêbek min divêt behsê muhebbet bit temam
sed tilism û sihre tê da pêkve Suryanî meqam
ebceda ‘eşqê me xwend û ‘eql û wendakir we mam
horiya baxê beheştê tûtiya tawusxeram
xeyrî batey padîşaha min delala kê yî tu

Mela Huseynê Bateyî

Nedense

nedense
bir kadını sevmeye hep memelerinden başlanır
bir şeyi hatırlatmak mı ona
yoksa bir şeyi hatırlamak mı
bilmiyorum
ama nasıl bir şeyse güzel bir şey
üstelik sonsuz da.

Turgut Uyar

Memiş Emmi

Bizim köyün meteliksiz Memiş’i
Yoksulluktan yiyemezdi yemişi
Kader ile ters giderdi her işi
Adamcağız çekti çekti ölmedi

Duttan düştü bel kemiği kırıldı
Kafatası yedi yerden ayrıldı
Sınıkçılar geldi tek tek sarıldı
Memiş gene çekti çekti ölmedi

Kanser oldu Ankara’ya saldılar
Ölür diye ağıdını çaldılar
Böbrek ile ciğerini aldılar
Memiş gene çekti çekti ölmedi

Yazın karpuz yüklü kamyondan düştü
Tekerlerin ikisi üstünden geçti
Bir gün ilaç diye DDT içti
Memiş Emmi kustu kustu ölmedi

İt daladı kırk gün yaptılar aşı
Sanırsın Azrail bunun kardaşı
Üstüne devrildi değirmen taşı
Bizim Memiş çekti çekti ölmedi

Hacı’m Memiş’ini dile getirdi
Ecel bir gün vâdesini yitirdi
Bir gün nezle geldi aldı götürdü
Vay Memiş’im çeke çeke zor öldü

Sınıkçı: Kırık-çıkıkları bağlayan, tedavi eden kimse.


Âşık Baba Karakılçık

Ne beyân-ı hâle cür'et ne figâna tâkatım var

Ne beyân-ı hâle cür'et, ne figâna tâkatım var.
Ne recâ-yı vasla gayret, ne firâka kudretim var.

Yanayım mı hasretinden geçeyim mi ülfetinden
Hele derd ü firkâtinden sana bin şikâyetim var

Nice etmem âh ü efgân beni yâre geçti yârân
Nigeh etmez oldu cânân buna pek kasâvetim var

Düşüp ol cefâ-şiâre gönül oldu pâre pâre
Çekerim gamın ne çâre geçemem mahabbetim var

O fısıltıyı işittim düşüp ardı sıra gittim
Yanılıp bir işdir ettim şu kadar kabâhatim var

Geziyordun eşbeh eşbeh dedi kim ki gördü peh peh
Beri gel ki sana ey meh dahi çok hikâyetim var

Lebin olmuş ayn-ı şerbet gönül istek etti gâyet
Beni nâre yakdın elbet öperim harâretim var

O meh işte bana nisbet ediyor seninle ülfet
Bana Vâsıf açma sohbet sana pek adâvetim var

Enderunlu Vasıf


Öldüğüm gün

Öldüğüm gün
Sokağımdan bir kadın geçsin istiyorum
Güzel ya da çirkin
Ama karalara bürünmüş bir kadın
Kalabalık görünce evin önünü
Gözlerini kaldırıp pencereme bakmalı
Aklına ben gelmeliyim
Ağlamalı

Öldüğüm gün
Hava yağmurlu olsun istiyorum
Cenezeme gelenlerin hepsi ıslanmalı
Biri "Zaten ters adamdı
Böyle günde ölünür mü? " demeli
Diğeri rahmetle anmalı beni
Dostumu düşmanımı anlamalıyım
Silerek dudaklarından
Dua kırıntılarının izini
Yanımdan uzaklaşınca hoca
ilk defa
Yarınımı düşünmeden
Rahat bir uykuya dalmalıyım.


Erdoğan Tanaltay

Memleketimden İnsan Manzaraları

Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
      yorgunluk ve telâş
Bir adam
      merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
      -Galip Usta-
tuhaf şeyler düşünmekle
meşhurdur:
"Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü
5 yaşında.
"Mektebe gitsem" diye düşündü
             10 yaşında.
"Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü
                                                    11 yaşında.
"Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar" diye düşündü
 15 yaşında.
"Babam neden kapattı dükkânını?"
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına"
     diye düşündü
                     16 yaşında.
"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü
   20 yaşında.
"Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?"
diye düşündü
21 yaşındayken.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
                         22 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
        23 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
        24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
        50 yaşına kadar.
51 yaşında "İhtiyarladım" dedi,
                  "babamdan bir yıl fazla yaşadım."
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
kaptırmış kafasını
düşüncelerin en tuhafına:
"Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?"
                                                   diye düşünüyor.
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.

Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
       Haydarpaşa garında bahar
Sepetler ve heybeler
merdivenlerden inip
merdivenlerden çıkıp
merdivenlerde duruyorlar.

Nazım Hikmet

Sesin Rengi

Ne zaman nereye gitmedimse,
Hiç kimseyi incitmedimse,
Konular birikti kendiliğinden;
Ben ne kadar biriktirmedimse.

Özdemir Asaf

Çelişki

tehlikeye işarettir sınırda kalmak
ağ örülüdür göğüm bakılınca
parantezim ol kalbime ak

gövdesinde üşüyen adam
kardeşliğin uzun yakınıma dur
bahçen geniş girebilirim
doruklarım derindir yolcuyken
zamanım bol ufkuma kan

zarafetin sızdırıp serinliği içime
ne bir sonum ne de başlangıç
kükreyiş ol tenimi şaşırtan

şaşırt korkunç sularımı
taylar içimi deli koşuyor
yarasalar koşuyor, kurbağalar
aşka karşı duruyor
evlilik resmi duvarda
gerginlik hissi ya da
gitme hakkımı kullanıyorum
itiraz çocukluğumdur
varlığını çelişkime sunan adam

içimden dışıma bir dağ boşalıyor!

Betül Tarıman

Karda İzler

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün
Bir uçurum kıyısında vursunlar beni ki dünya
Uğuldayıp duran bir uçurum değil miydi zaten

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün

Adımı yazıyorum kar üstüne ve ıslığını çığlık
Gibi incelterek yetişiyor ardımdaki tipi bana
Siliyor adımı bir dal kırarak çam ormanından

Geçmişim kar sessizliğiyle özetleniyor artık
Anılarım buz tutmuştur aşklarım kar yangını
Ömrüm parmak uçlarımda eriyen bir kar tanesi

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün

Kar yağıyorken milyon bekerel hüzün yağıyordur
Derim ki kar ve hüzün bir aşkın seyir defteridir
Yolculuklar ve ayrılıklarla anlatılabilir ancak

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün
Bir uçurum kıyısında vursunlar beni,vursunlar
Bir kahkahayla çekip giderim karlı ovalardan

Şairler vurulmalıdır,hayat yakışmıyor onlara

Ahmet Telli

Hoşça bak zâtına

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gâmsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvâmsın sen
Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i İsi-i Meryem’sin sen

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma
Merciin Hâlik-i eşyâdadır eşyâ sanma
Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma
Başkasın kendini sûretle heyûla sanma
Keşf ile sâbit olan mâ’niyi dâ’vâ sanma
Hakkına söylenen evsâfı müdârâ sanma

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
İnleyip sırrını fâşeyleme ağyâra sakın
Düşme bilmezlik ile varta-i inkâra sakın
Değmesin âhların kâkül-i dildâra sakın
Sonra Mansûr gibi çıkman olur dâra sakın
Arz-ı acz etmeyesin yâreden ol yâra sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***


Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende
Sendedir mâ’den-i envâr-ı fütüvvet sende
Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende
Ma’rifet sende hüner sende hakiykât sende
Nazar etsen yer ü gök duzâh u cennet sende
Arş u kürsiyy ü melek sendedir sende

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
Hayftır şâh iken âlemde gedâ olmayasın
Keder-âlûde-i ümmîd ü recâ olmayasın
Vâdî-i ye’se düşüp hiç ü hebâ olmayasın
Yanılıp rehrev-i sahrâ-yı belâ olmayasın
Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın
Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
Merk-i hâtif gibi bu kayd-ı sivâdan güzer et
Erişen hâr u hasa âteş-i aşkı siper et
Dâmenin tutmaya âsâr-ı alâyık hazer et
Şems veş hâhiş-i Munlâ ile azm-i sefer et
Sâf kıl âyineni kâbil-i aks-i suver et
Hele bir cem’-i havâs eyle de Gâlib nazar et

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen


Şeyh Gâlib

Agora Meyhanesi

Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum.
Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir, boşalan kadehlere
Şarkılarını dolduruyorum,
Tabağımdaki her zeytin tanesine
Simsiyah bakışlarını koyuyorum*
Ve, kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamların şerefine içiyorum:
Burası Agora Meyhanesi
Burda yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burda saçların her teline
Bir galon içilir
Sen, bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir.
Burası Agora Meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası.
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde
Kahreden bir hafiflik.
Bu akşam
Umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil.
Bu da bir nevi namuslu serserilik.
Dışarıda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği,
Gönlümde bütün dertlerin
Hora teptiği gece bu
Camlara vuran her damlada
Seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu...
Birazdan plaklarda şarkılar susar,
Kadehler boşalır,
Umutlar tükenir
Mezeler biter
Biraz sonra
Bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne,
Birazdan bu yağmur da diner.
Sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma,
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boşver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Herşeyden habersiz onu da yıkar;
Sen mes'ut ol yeter ki
Ben olmasam ne çıkar.
Dedim ya:
Burası Agora Meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere
Meydan okuduğu yer
Burası Agora Meyhanesi,
Burası kan tüküren
Mes'ut insanların dünyası...

-
(*) Simsiyah bakışların tangosu

Onur Şenli