Güvercin Gerdanlığı

Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"

A.Esra Yalazan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A.Esra Yalazan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Şubat 2016

Şiir; hakikat ve şair...

Bazen berbat bir ‘sıkışmışlık’ duygusundan sıyrılabilmek için kendime hayali seyahatler icat ediyorum. Bu his daha ziyade bildiğim, tanıdığım dünyayla arama mesafe koyma arzusuyla ilgili. Geçenlerde bir arkadaşıma anlatıyordum: “Bir gemi olsa, olmayan bir ülkeye doğru öylece binip gitsek. Geçmişe dair yanımıza hiçbir şey almasak” dedim. Ama sonra o çıplak yalnızlık hissi ürpertti beni. Aniden “Sevdiğimiz şiir kitaplarını, şarkı söyleyebilen güzel sesli kadınları, kekremsi şarapları, hatta mümkünse biraz da yeşil erik alalım” dedim. “Olabilir ama istersen kitap yerine direk şairleri alalım, hem zaten sen bazılarını da tanıyorsun” diye dalgasını geçti benimle. Hemen itiraz ettim tabii. “Yok istemem, ben aralarında bir süre gönüllü bulundum, hâlâ ara sıra ziyaretlerine gider, onlara hayatın sıkıcı gerçeklerinden bahsederim. İyi çocuklardır ama mümkünse biz sadece yanımıza onların ‘sonsuz’ mısralarını alalım” dedim.

YERYÜZÜNDEN SÖKÜP ATAMAZSINIZ!

Hakikaten bir süre zamanın ve hayatın tutsaklığından kurtulup ufuk çizgisine bakarak sadece sevdiğim şiirleri okumak isterdim. Şair Ahmet Güntan’ın söylediği gibi “edebiyat dünyayı araya sokar, şiir dünyayı aradan çıkarır” çünkü. O saf şiir için edebiyatın unutulması gerektiğine inanıyor. “Şair olunmaz, doğulur” diyor. “Ya öylesinizdir ya da değilsinizdir” demek istiyor açıkça. Fevkalade haklı. Onları tanırım, dedim ya aralarında biraz bulundum. Edebiyatçılara karşı da biraz mesafeli ve ‘acımasız’. Onun şiir üzerine yazdığı makaleleri okurken hınzırca gülümsedim. “Edebiyatçı doğulmaz, olunur” diye ekliyor sonra.

Şairsiz şiirin korunabileceğine pek inanmıyor sanırım. Burada yollarımız biraz ayrılıyor. Ben şiirin şairden çok daha güçlü olduğuna inanırım. Bu düşüncem, yazının yazarından daha önemli olduğu inancından biraz farklı. Şiir, kâinatın var oluşundan bu yana sebebini insanın içine sır olanda bulduğu, kelamın hayata en ‘saf’ haliyle dokunabildiği o sihirli ânın tezahürüdür. Şiir sevmeyebilirsiniz, onun hakikatine vakıf olamayanlar gibi küçümseyebilirsiniz ama has şiirin gücünü reddedemezsiniz, onu bozamazsınız, yok edemezsiniz. Yeryüzünün kabuğundan söküp atamazsınız. Toprağın altında çürütemezsiniz.

İKİ DUYGU ARASINDAKİ BOŞLUK…

Şairin bakışı, varlık sebebi şiiri kadar saf ve bozulmamış olabilir mi, çok emin değilim doğrusu. Ama yaşayan hiçbir canlı türüne benzemedikleri kesin. İçinde bulundukları ânın rengini, kokusunu, tadını, ruhunu kendilerinin bile sezemedikleri telaşsız bir iyimserlikle ‘sonsuzlaştırabilen’ hayaletlerdir onlar. Dünyayı tedirgin ve dalgın bakışlarıyla süzmeye başladıklarında, gelecekte bizi benliklerimizden büsbütün uzaklaştıracak mısraları doğurmaya hazırladıklarını anlarsınız. Onlara göre hayat iyilikleri, kötülükleri, sürprizleri ve bilinmeyenleriyle tam da olduğu gibidir. Doğaldır. Sadece sıralamasında genellikle bir yanlışlık vardır. Zamanı hep ileriye doğru akan bir nehir gibi algılamazlar çünkü. Belki de insanın gündelik yaşamını çok ciddiye almadıkları için zaman onların istediği biçimde akar. Usulca, kendiliğinden, çoğunlukla tersine... Sesleri, resimleri size hayatta bütün bildiklerinizi unutturan büyülü mısralarla taşıdıklarında, binlerce yıldır yeryüzüne kazınan işaretleri ahenkle birleştirip yepyeni bir kelam edercesine söylediklerinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanırsınız nedense. Şiir biraz da o masalı kadim uygarlıklardan süzülmüş bir zarafetle anlatabilme sanatıdır bence.

Herhalde şiiri tanımlamak için binlerce cümle yazılmıştır. Ben son okuduklarımdan Ahmet Güntan’ınkini çok sevdim: “Şiir iki duygu arasındaki boşluktur. Duygu değildir” demiş. Biraz iddialı ama bence şiirin ne olduğunu hatta ne olmadığını çok net bir biçimde has bir şairin keskin cümleleriyle anlatıyor. Üstelik de uzağında durmayı seçtiği, biraz küçümsediği düz yazıyla.

YOLCULUK LİSTESİ

İşte ben iki boşluk arasında durabilen, o siyah boşluktaki geniş âlemde duyguları hırpalamadan onlara belli belirsiz dokunabilen şairlerin, hiç büyümek istemeyen, hayata aldırış etmeyen, dalgın, vahşi tabiatlı, hırçın, çocuksu hallerini de seviyorum. Gücenmesinler bana, bildiğim dünyayı geride bırakmaya hazırlanırken muhtemelen o ‘huysuzları’ yanıma almak istemezdim ama o gemiye binmeden evvel her birinden tılsımlı mısralar alıp ruhumun tenha bir köşesinde itinayla saklamak isterdim. Bütün dünya bizi terk ettikten sonra bile hayatın neden ve nasıl kutsal olabildiğini gizlice kulağıma fısıldasınlar diye.

O bilinmeyene yolculuk için mesela Levent Yılmaz’ın Afrika’sını alsam. Gözlerimi kapatıp benzersiz mısralarına gelişi güzel dokunsam: Sana erguvan yetiştirmek istedim bugün/ Bir taşın üzerinde çalıştım gün boyu/ Kömürle karıştırdım kiremit tozlarını./ Zeytin ezdim, biber kattım içine./ Eski zaman kimyagerli gibiydim, görsen,/ ağzım çürüksulular yalısı,/ sana verebileceklerimin en iyisini vermeyi diledim./ Beceremedim deyip uzaklaşırken/ Arkamdan bağırış çağırış geldi çocuklar/ avuçlarında çiçekler. Birhan Keskin’in zihnimi kamaştıran şiirlerinden birisini de cebime atsam: Çiçeklerin eksilen suyuna su/ yazın yanına hatırayı ekledik,/ çekirge sesleri ve/ öğle güneşinin altında narın/ olgunlaşmasını bekledik./ Bekledik, başka başka odalarda/ çektiğimiz ağrı dinsin,/ bir çocukluk düşü gibi/ ince bir sızıya dönsün diye/ yaza sedeften bir anlam yükledik. Şiiri vaktiyle ‘içerden’ sevdiren usta bir şairin, Hilmi Yavuz’un ezilmiş erguvanlarını boğazın kıyısında yalnız bırakmak istemem doğrusu: Ezilmiş erguvanlar! Hâlâ uçuk bahçeler görüyorum/ ve o bahçelerde kadınlar hâlâ kuytu!/ ve hâlâ yabanıl sonyazlar üreten dilleriyle tek ve tenha görünüyorlar!.../ bu nasıl olur? Bunca talandan sonra…demek hâlâ...sevdaları içerden yazan biri var, ne tuhaf / siz bunu hiç bilmiş miydiniz?/ ezilmiş erguvanlar... Ve tabii ki bütün zamanların şairi Attila İlhan çıkmaz sokaklarda ezberlediklerimi soğuk bir rüzgâr gibi yüzüme vursun isterim: sen benim hiçbir şeyimsin / yazdıklarımdan çok daha az / hiç kimse misin bilmem ki nesin/ lüzumundan fazla beyaz/ sen benim hiçbir şeyimsin…

Sonsuzluğa açılan mısralardan öyle çok var ki nereye gittiğini bilmeden yalpalayan o titrek gemi seçtiğim şiirlerin ağırlığına dayanır mı bilmiyorum. Geçen gün not defterimde buldum. Nerede okumuşum hatırlayamıyorum: “Gövdenin gündüzü, ruhun gecesidir. Gövdelerin işi bitince insanda ruhların işi başlar” demiş bir ozan. Hakiki şiir, tam da her şey bitti zannederken ruhun ayaklandığı o ışıltılı başlangıç değil midir zaten?

Lüzumlu not: Bu yazıyı yazdığım akşam boş bulunup yine bazı şairlerin arasına karıştım. Hilmi Yavuz’un şiirini ne kadar özlediğimi söyleyince kıyamet koptu. Yazar, şair kıskançlığının basit, sıradan eğlencesi başka bir yazının konusu olsun. Ama bu vesileyle Tanpınar’ın fevkalade manalı bir sözünü hatırladım. “Büyük şairler zamanın ötesine büyük mısralarla geçer,” Ötesini başkaları görecek. Benimki sadece bir his!

A. Esra Yalazan
zaman: Şubat 07, 2016 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, şiir sanatı

Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'

Çocukluğun sevinç tomurcukları henüz patlamadan yok edilen eksik bir hayattan geriye ne kalır?

Serin dağ rüzgarlarının ‘yoksunluğu’ derinden hissettirdiği çorak topraklarda oğullardan kalan tek bir ayakkabı, nefes kokusunu hatırlatan taze bir gelincik, yüreği kavuran koyu bir ağıt, boş odalarda sessizliği yırtan tabak, çanak sesleri, karda iz bırakan tedirgin kuş adımlarıyla gülümseyen bakışlar,  acıyla gölgelenen vaktinden çok önce buruşmuş yüzler. Geriye ne kalır?

Her sene bugün 28 Aralık’ta benzer düşüncelerle, artık büsbütün incinmiş adalet bilincimle o sabaha dönüyorum. Hayata vicdanıyla tutunmaya çalışan herkes gibi kendimi büsbütün çaresiz hissediyorum. Yüzlerce kez baktığım fotoğraflar, izlediğim belgeseller, okuduğum yazılar beni her defasında ‘insan’ olmaktan utandırıyor. Yine de kimilerinin hala ‘katliam’ demekten çekinen zehirli diline rağmen devletin, iktidarın, militarizmin ve bu güçlere koşulsuz biat eden merkez medyanın ne kadar alçalabileceğinin çıplak fotoğrafı olan ‘vahşeti’ hatırlamanın ve hatırlatmanın gelecek için umut barındırdığına inanıyorum.

Üç sene sonra Roboski katliamının tek bir faili bile yargı önüne çıkarılmamışken geriye kalan kelimelerin gücüne sığınmaktan, bıkmadan usanmadan, umutsuzluk çukurunda boğulmadan adalet talep etmekten başka ne olabilir?

Banu Güven’in hazırladığı belgeselin başında 13 yaşındaki oğlu Muhammed Encü’yü kaybeden Ubadullah Encü anlatıyordu: “Kendim oğlumu arıyordum. Sırtındaki kıyafetten tanıdım. Sol elinde katır ipi vardı. Ondan daha büyük çekmiş onu, bu tarafa gel, diye.  O sırada bomba atmışlar. Kafasını kendi çıkardım bu taraf (eliyle tarif ediyor) dümdüz. Bir tane burun, bir göz, bu kadar (başının yarısını gösteriyor) kafa kalmıştır. Tanıdım, dedim benim oğlumdur. Çıkardım, temizledim. İki üç kez öptüm orada”.

Buna benzer onlarca anne, baba, kardeş, akraba ve dostların anlattıklarını dinledikten, izledikten sonra söz bitiyor aslında. Söylenecek, yazılacak her kelime hayatın hakikatine fazla gelir. Ama dedim ya başka çaremiz yok. Bu katliamları unutturanlara, otuz yıldır bu kirli savaşın sürmesini farklı yöntemlerle destekleyenlere, süreci oy devşirmek için kullanırken emri kimlerin verdiğini halkına, 34 çocuğun, gencin ailelerine açıklayamayanlara inat hatırlamak zorundayız.


‘Yazarlar arasında Dostoyevski, Tolstoy’ olmalı’

Müge Tuzcuoğlu’nun yayına hazırladığı, yazarların katkıda bulunduğu ‘İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlamak’ adlı kitabın giriş yazısında kitabı hazırlama nedeni net bir dille anlatılıyor: “Hatırlamadıkça, hatırlamak için aramadıkça; nasıl bir dünya yarattığımız ortada. Hatırlamadığımız için gücümüzün neye yettiği de…Bunlara hiç değinmeden ortak hatırlamanın ve ortak hafızanın gücünü göstermek istedi bu kitap. Yaşananların, birey birey hayatlarımızın, hayatlarımızda neye tekabül ettiğini göstermek”.

Roboski’yi hatırlamak, yanık kokan o acıyla yüzleşmek sadece bu katliamla yüzleşmek değil elbet. Geçmişin üzerine çekilen bütün kirli örtüleri kaldırıp altına gizlenenlere de cesaretle bakmak anlamına geliyor. Dersim, Sivas, Maraş, kanlı darbeler ve otuz yıldan fazla süren savaşın çamurdan tortusu da o karanlık çukurda bütün suçlarını itiraf etmek için asıl sahiplerini bekliyor. Bu korkunç ezilmişlik hissinden açıkça yüzleşmeden kurtulmak mümkün mü?

Belki bir katliamdan sonra toplumun farklı kesimlerini ilk kez bir araya getirerek gerçek bir dayanışma duygusuyla hazırlanan, hafızayı diri tutan bu tür çalışmaları önemsiyorum bu yüzden. Kitabın hazırlık aşamasında Roboskili  birkaç gence danışmışlar. Onlardan biri, “Roboski ne kadar anlatılırsa o kadar iyi! Bence mesela yazarlar arasında, Dostoyevski olmalı, Tolstoy olmalı..” demiş. Bu cevap, bölgede yaşayanların algısını göstermesi açısından da çarpıcı bir örnekti.


‘Delidir meşe ağaçları’

Sonra Müge Tuzcuoğlu’nun “Delidir meşe ağaçları” diye başlayan yazısını okudum. Olay gecesinin tanıklarıyla konuştuklarını aktarıyordu. Olduğu gibi…O uğultulu patlamayı, basınçla yerinden fırlayıp metrelerce öteye düşenleri, gökten yağan katır ve insan parçalarını, saatlerce kayaların dibinde ölü taklidi yapanları gördüm. Son anda kelime-i şahadet getiren parmaklarını da…Çocukların inlemelerini, katırların kişnemelerini, kırılan dalların çıtırtılarını, yangının cızırtısını duydum.  Yanık kokusu havada asılı kalmıştı. Orada tam o çaresizliğin ortasında duruyordum sanki. Onların yerine bu dünyadan yok olmak istedim. Sonsuza kadar yazsam kelimelerin o anı anlatamayacağını, iyileştiremeyeceğini biliyordum çünkü.

Ama okudum sonuna kadar. Onlar için, geride kalanlar için. Otuz kırk lira para kazanabilmek, eve çay, şeker, ekmek getirebilmek için dağlarda, sınır köylerinde kardeşleri kadar çok sevdikleri katırlarla kaçakçılık yapmak zorunda bırakılan çocukları hiç unutmamak için tekrar tekrar okudum. Her şeye rağmen yazının umuduna sarılarak.

Atları çok sevdiğinden veteriner olmak isteyen 13 yaşındaki Muhammed’in hayallerini düşündüm. O meşeliğin ortasında yaşarken biri ona 14. Yaş gününde Buzatti’nin ‘Yaşlı Ormanın Gizemini’ hediye etseydi, kim bilir ne çok sevinirdi. İstediklerinde bir hayvana, insana dönüşebilen, barındıkları ağaçlardan dilediklerinde çıkabilen cinlerin hikayeleri ona nasıl hayaller kurdururdu acaba?

Bir daha hiçbirinin istese de kitap okuyamayacağını, şırıldayan bir nehrin kenarına çöküp türkü söylemeyeceklerini, bilgisayarı alabilmek için ilk kaçağına çıkan Orhan gibi üşüdüklerini belli edemeyeceklerini, Seyithan gibi sevgililerine mesaj atamayacaklarını, birbirlerine ‘aşkın formülünü sorup gülüşemeyeceklerini bilmek geride kalan bizlerin hayatını da epey eksiltiyor.


‘Bizi öldürenler bizim gibi insan mı’

Çocukların dağlardaki ‘koruyucu melekleri’ deli meşeler misali, kayıplarımızın üzerine titremeli, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın diye hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Kitaba katkıda bulunan yazarlar ve tanıklar sonsuz Roboski yolculuğunda güçlü bir adım daha attılar. Bu halkanın bir parçası olmak her şeyden evvel devletlerin zorbalığından korunabilmek adına önemli. Ne demek istediğimi Fahreddin Hacı Selim’in ‘Halepçe’den Roboski’ye’ ve Ehmed Huseyni ‘nin ‘Bellek Acısı’ başlıklı yazılarında daha açık görebilirsiniz. Huseyni, 1960 yılında Rojova’nın Amude kentindeki bir sinemada çıkartılan yangında diri diri yanan 300 çocuktan biri olan Ebdulsemed’in babası. “Acıdır Amude’nin çiğ ateşinde yuvarlanan ve sabahın şafağında patika yollarda Roboski’ye doğru yola çıkan…Yaratıklar, geyiklerin rüyasını görürler acıda, katliamların kuytusunda ve sırrında gezerler, peki bunlar, bizleri öldürenler bizler gibi insan mı? Evet çocuk! Taze çocukluğunun unutulan yanlarını kandıracak bir şey yok mu, alnına yazılan sadece bir matem; uzun bir matem çok uzun, varoluşun başlangıcından yeşil taçtaki Kürtçe türküye kadar”. Böyle yazmış çocuğunu bir başka katliamda kaybeden baba.

Romancı Haydar Karataş yazısında Roboski’deki fotoğrafların bütün anlatılanları toptan bitirdiğini söylüyor: “Ve öyle olur ki bazen bir fotoğraf karesi genel insanlık durumunun bir belgesi haline gelir…Ama o sadece bir fotoğraf karesi değildir; Kürdün hikayesinde bütün anlatıların sonudur. Şöyle oldu, böyle oldu denen her şeye noktayı koymuştur. Toplum o fotoğraf karşısında dilsiz kalmıştır”.


‘İstenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmiş, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ değil. Katliamlardaki ortak suskunluğa yürekli bir direniş aynı zamanda. “Bir kessen bin çıkan deli meşe ağaçları” misali hatırladıkça yaşayacak olan çocukların sevincini hatırlatmaktır. Asırlardır bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktır. Katliam sırasında köyünü arayarak  “Bizi katlettiler, öldürdüler, annemizi babamızı alın gelin” diye haykıran Servet gibi kardeşlerimizin elinden tutmak ve o katırlar gibi inat ederek o elleri hiç bırakmamaktır.

Kurtulanlardan birine sormuşlar; “Katliamdan 4 ay sonra bir çocuğun oldu. Adını da serdar koydun. Onun doğumunda ne hissettin ve neden Serdar? ”O anlatırken yine orada soğuk bir kayanın dibinde oturmuş çaresizce onları izliyordum: “O doğduğunda şehit arkadaşlarımın anneleri geldi aklıma. Sevincimi hiç yaşayamadım. Üzerimize bombalar yağdığında parçalanan bedenler gökyüzünden düşerken bazı parçaları ağaçlara takıldı. Ağaçların üzerine düştü. 34 insanın bedeni ağaçların üzerinde kaldı.
Kürtçede “ser dare me” derler. Ser-dar ismini ise bunu andırsın diye koydum. Ağacın üstü demek…”

Hal böyleyken kitabın isminin nereden geldiğini de hatırlatmak lazım. “Katliamı yapmış biri olarak , üzerine bir de kürtaj benzetmesi yapacak kadar pişkinleşebildikleri için, bizler mutlaka istenmeyen çocuklar’ız!”

Biz ‘istenmeyen çocuklar’ ne kadar kalabalığız aslında değil mi? Göremedikleri gücümüz tam da orada, umudu yeşertebilen kelimelerde saklı.


İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak’ / Hazırlayan Müge Tuzcuoğlu / İletişim Yayınları

A. Esra Yalazan
zaman: Şubat 07, 2016 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Deneme, uludere uludere

17 Mart 2015

Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak

Ben Didem Madak'ın şiirleriyle çok geç tanıştım. Şiirlerini bulduğumda onu kaybetmiştik. Sevgili Mahmut Temizyürek, konuşmasının sonunda "Şiir turna kuşudur, döner gelir, kaybolmaz" dedi. Onun bu harika tespitine katılıyorum ve küçük bir ekleme yapmak istiyorum. Şiir bana göre nereden ve nasıl ne vakit geleceği belli olmayan bir mucizedir. Onunla karşılaştığınızda eğer gerçekten severseniz hayatınızın geri kalanında onu karnınızda, yüreğinizde, bakışlarınızda, kelimelerinizde taşıyacağınızı da sezersiniz. 

Didem'in kitaplarından birini rastgele açıp efsunlu kaleminden dökülen tek bir mısra okuduğumda onu bir daha hiç unutmayacağımı anlamıştım. Farklı iklimiyle has olduğunu hissettiren şiir fena esir alır insanı. Bunu öğreneli çok olmuştu ama o ansızın hayatıma sızıp 'Hiç borcu olmadığı için çok acıyan şiirleriyle' bilerek acıttı canımı. 

Didem Madak'ın 'Grapon Kağıtları' ismini verdiği kitap için yazdığı cümleler, hayatıyla iç içe geçen şiirinin çıplak tabiatını da açıkca gösteriyor: "Bu kitapta yer alan şahıs ve mekanların gerçekle alakaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları...hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazetmeyenler, Grapon Kağıtları'nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler". 

Tanışma fırsatı bulamadığım ama şiirleriyle çok eskiden beri tanıdığım hissine kapıldığım şairi bir kaç cümleyle anlat deseler zorlanırdım, onun 'şeffaflığını' şöyle iyice esneterek, içinden geçerek, kelimelerinin saçlarını usulca tarayarak anlatmak isterdim.

Şair, dünyayı tersine çevirerek, kelimelerin anlamını eğip bükerek, tek bir mısranın tılsımlı gücüyle bildiğinizi sandığnız her şeyi parçalayarak siz daha ne olduğunu anlamadan bilinç dışınıza sızıverir. Üstelik ketumdur. Kendi tahayyül gücünün, duygularının üzerine kapanır. Ama ben Didem Madak'ın şiirinde daha evvel hiç tanık olmadığım türden çırılçıplak bir 'açıklıkla' karşılaştım ve öncelikle bu bakışa çarpıldım. 'Hayatımın üzerinde imkansız kuşlar uçuyor' diyerek 'özgürlüğünün' peşinde koşan bir şair, ruhunun karanlığını, neşesini, kederini sakınmadan, lüzumsuz imgelere, abartılı metaforlara sığınmadan öylece seslendiriyordu.


Didem anne, kızkardeş, abla, dost, uzaktaki melankolik yabancı, ustalaşmamak için direnen 'acemi şair', mahalleden çocukluk arkadaşı, masal mırıldanan bir çocuk, pazarcı teyze, beyaz tülbentli nine, çingene bir şarkıcı ve daha pek çok suret oldu benim dünyamda. Aslı neyse sureti de oydu. Sonra tabiatla, nesnelerle, hayali varlıklarla ilişkisini sevdim. Muhabbet kuşlarına, kuyruğu kopmuş tekirlere, reçel kavanozlarına, hırdavatçılara, tencerede usulca pembeleşen irmiklere, mahzun bir limon ağacına, hep aynı şarkıyı çalan laternaya, çerçilere, eprimiş defter sayfalarına, tespih böceklerinin izlerine onun gözüyle baktım. Kendi melankolimle bakakaldığım o hayatı sevdim. Onu sevince zamanın ondan çaldığı eksik kalmış şiir hayatını da sevdim. Bazı mısralarında ölümü coşkuyla çağırıyordu sanki. Dünyaya böyle meydan okuyuşunu, 'yüzünü güvercinlere', yüreğini okura teslim edişindeki samimiyeti sevdim. Ve elbette kadın olduğu için 'ötekileştirimenin' altını kalınca çizmeden kadınlığın tılsımını, ızdırabını, çelişkilerini şiiri pek sevmeyenlere bile sarsarak anlatmasını. Bir de 'sona' yaklaştığını anladığında acı ironisinden zinhar ödün vermeden, yeryüzünün kalın kabuğuna şiiri özenle bırakma  tutkusunu.


Bacakları arasından doğurdu zaman

Ben Didem Madak'ın şiirinde kardeşinin, annesinin, dizlerini kanata kanata sek sek oynadığı arkadaşının, sevdalandığı delikanlıların, mahalleli gençlerin elinden tutan, onları iyilikle yıkayan merhametinin şiirdeki karşılığını hissedebildiğimi sanıyorum. Ve bunu önemsiyorum doğrusu. Okurunu kollarını açıp onları olanca içtenliğiyle kucaklayan ama aynı zamanda mesafesini de koruyabilen az şair tanıdım. 

Şiirinin temel meselesinin de izahı da zor tıpkı konuşkan şiiri gibi. Kelimeleri insan atlasının bütün kıvrımlarında, kılcal damarlarında sükunet, yaşam sevinci, acı bir ironi, derin kederi ve dikenli diliyle dolaşıyor çünkü. Büyümeye direnmenin büyülü zaferinden, yalnızlığın loş ve huzursuz sokaklarına, zehirli kelimeleri tane tane ihtimamla - hiç de öyle yapmıyormuşçasına- yutarak doğurduğu , 'bacakları arasından' tekrar tekrar doğan zamanın kırılganlığına, kadınlığın bütün hallerinden, mısralarıyla sığındığı Tanrı'nın ışıltılı kainatına doğru sıçrarken 'doğum-yaşam-ölüm' sarmalını büsbütün altüst ediyor.

Gündelik hayata dair kavramları, kelimeleri, nesneleri, imgeleri, sesleri kendine has melodisiyle bestelerken ezberlenmiş 'şair' kalıplarını da yıkıyor. Aksak notaların ruhuna sadık bir dümbelekçi, dünyayı hep aynı renklerle boyamak isteyen melankolik bir ressam, limonlarını şefkatle okşayarak satan bir pazarcı, paslı iğnesini kalbine taammüden saplayan bir terzi, tutturuk bir taş ustası, otları kendi haline bırakmayı seven bir bahçıvan, nihayetinde tekinsiz bir masalcı oluveriyor.

Onun hakikat algısıyla dünyanın kabuklu gerçekliği arasındaki mesafenin çok geniş olmadığını düşünüyorum.  Belki bu yüzden onunla ilgili aklıma gelen ama nasıl dillendireceğimi bilemediğim paslı soruların cevabını yine onun 'şeffaf' şiir yıldızlarında gördüm. Kadın yazar-şair vurgusunu öne çıkaranlara cevabı gayet net ve anlamak isteyen için yeterince ironik: "İyi şairler çekince uzayan laflar etmekten imtina eder, kendilerini fazla beğenmez, cinsiyetlerini de öyle herkesin gözüne sokmazlar. Zaten ben daima iyi bir şair gibi davranmışımdır. Tilkilerle olan sorunlarım dışında tereddütte kaldığım hususları cemiyet hayatına fazla yansıtmamışımdır".

Didem Madak'ın hüznünü kucaklayan çocuksu neşesi çoğunlukla acıtıyor. Uyandırıyor, kamçılıyor, kışkırtıyor ve tuhaf bir şekilde kendine has özel acısıyla yine şifa dağıtıyor. Didem Madak'ın 'saf' olduğu için böyle yazdığına inananların, onun yüreğindeki karanlık uçuruma yeterince cesur bakamadığını da farkettim açıkcası. O, derinliğinin gücünü sadeliğinden, içtenliğinden aldığını, süsten, kibirden, 'anlaşılmaz' olanın küstahlığından azade evrensel bir şiir ağacının dallarında tedirgin kuşlar misali dolaştığını ciddi bir mizah algısıyla gösteriyor: "Erimiş bir merdivende oturup dinledim. Benimki düzyazıya kaçmıştı. İlk defa dizelerimin kaç santim olduğunu düşünmek zorunda kalmıştım. Sersemce işlevden bahsetmek için de geç bir saatti". Eğer bir şair  'Şiir şiir olalı böyle şiirsizlik görmemişti' diyebilecek kadar 'açıksa', yüce gönüllüyse, hafifliğiyle ağırsa onun düzene boyun eğmeyen duruşunu da unutmamak lazım bana kalırsa. Şiirine ışıktan noktayı koyan, tadını beğenmediği kelimeleri gözünün yaşına bakmadan tükürüp atan, ucu olmayan dizeyi şiire yakıştıran, acının en katı halinden pulbiber mahallesinin sahici insanlarını yaratan da hep o nasılsa.

Onun zamanının kanatlarıyla benimki kızkardeş olduğundan belki rutubetli, ıssız mağaramın duvarlarında yankılanan biricik sesini umutsuz, tedirgin, telaşlı, kederli, ürkek zamanlarımda hatırlıyorum. Şiirinin cadıları, melekleri, büyücüleri sıkıca kavrıyor incecik bileklerimi. 'Tanrı'nın büyük buğdayları andıran ayaklarını' onun bakışlarıyla görüyorum. 'Sözlerin arasındaki boşluğa' sığınıp acı çekmemeyi deniyorum bazen onun gibi. Karanlık şiirlerden başka saklayacak ganimeti olmayanları düşünüp umutlandığım da oluyor.


Ben onun 'Dilimin ucunda deyip hatırlayamadıklarımıza' şiir ithaf eden akıllı deliliğine kıkırdamayı, 'eski eski kokarken' yeniye arzuyla, aşkla, bazen öfkeyle tutunmasını sevdim. Fotoğraflarda hayalet gibi dolaştığımdan belki her fotoğrafta defolu bir kelebek gibi çıktığına inanmasına camkırıklı gözlerimle güldüm. Sevinçli bir kalbi, sevinçli bir çocuğa benzetmesine sahiden çok sevindim. Ölü kelimelere minik mezarlar kazdığını, kelimelerin mezarlığında gece bekçiliği yaptığını öğrendiğimde kayıp kardeşimi bulduğumdan iyice emindim artık. Her şeyden evvel ve her şeyden sonra, onu bana getiren dilin hakikatine bir kez daha minnettar oldum.


Dil deyince onu andığım eski bir yazıdan devamla....

Ve dil nihayetinde insanı insana ulaştıran en sağlam köprüdür. Bir gün kendisini küçümseyenlerden intikamını sinsice alır. Geçmişle, gelecekle, kayıp 'şimdiyle' bağımızı koparmamak için anlattığımız hikâyeler, sahip çıktığımız dil bizi hakiki benliğimize kavuşturur, hayatı ebedi kılar. En bozulmamış hâlimiz de, en koyu karanlığımız da hep onun sürprizli oyunlarıyla, musikisiyle, anlam katmanlarıyla görünmez mi?

Hayatında hiç masal, hikâye dinlememiş, şiirin hakikatine henüz kavuşmamış bir insanın bile daha ilk karşılaşmada dilin masumiyetini, vahşetini, ilkelliğini, tanrısallığını ürpererek sezebilmesi ne garip değil mi? Rüyasında sislerin içinden kuru dallar gibi yükselen geyik boynuzlarını, gölgesinde mektup yazdığı salkımsöğüdü, hayalinden çıkmayan soylu ve yorgun bir yüzü, gelmeyeceğini bildiği hâlde beklediği aşkın sonsuzluğunu, toprağa karışan yağmur tıpırtısını, sonrasında tüten kekremsi insan kokusunu, dilini tutkulu bir âşık gibi sevmeden nasıl anlatabilir ki insan?

Peki, siz hiç ahlat ağacı gördünüz mü? O ağacı, yarasını yalayarak iyileştiren bir kedi gibi tırtıklı diliyle güzelleştiren şairle tanıştınız mı?

Bu dünyaya misafir olduğu kırk bir sene boyunca çocuk, kelime, anne, harf, şair, dost, bulut, ağaç, mektup, sevgili, kedi, kuş ama belki de en çok “mavi bir kelebek” olan Didem Madak, ah’larını, sevmenin buğusunu, duayı, zamansızlığı anlattığı şiirlerinde insanla dil arasındaki kadim ilişkiyi sadeliğiyle çıplak kılıyor: “…İnsan çıtır ekmeği ısırdığında/ Kırıklar dolar kucağına/ İşte orası umudun tarlasıdır./ Ve orada başaklar ağırlaştığında, / sayısız ah dökülürdü toprağa… İç ses, diye söylendim/ Ve ah dedim sonra/ Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim/ …/ Dallarına salıncak kurardı çocuklar,/ Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar./ Meyveleri tatsızdı/ Eski bir lanetten dolayı/ Herkes dişlerdi acı meyvelerini,/ Ve herkes söverdi ona./ İsmini yazardı herkes onun bağrına./ Ah derdi, o ah!/ …/ Bıçağın ucundaydı insanların hafızası/ “İnsan unutandır/ ve insan unutulmaya mahkûm olandır”/ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!/ …/ Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,/ Ulaşılmazdı,/ Sen sarılmak istesen ona,/ O sana sarılmazdı./ Ne çok dikenin vardı Tanrım!/ Ne çok isterdim,/ Sana sarılamazdım./ Ve şöyle derdim o zaman: Ah!”

Günlerdir çocuk kalabilmiş bilge bir şairin “Grapon Kâğıtları”ndan şeffaf kayıklar yapıyorum. İroniyle acılaşmış “Pul Biber Mahallesi”nde avarelik etmekten yorulunca “yuvama” dönüyorum. Sonra “Ah’lar ağacının” altına çöküp beni büyüten kederlerim, küçük sevinçlerim, kayıp hayallerim ama en çok da Tanrı’nın bize bağışladığı “dil mucizesi” için şükrediyorum. Tanrım, “Bir şair kaderini, ölümüyle nasıl çağırır, onu nasıl böyle incelterek yazabilir” diyorum: “Gülümsedim o sıra,/ Bazen sevinirim,/ Sevinmek nedense hep yedi yaşında/ Ve… ah dedim sonra,/ Ah!../ Bazen Ah, diyorum durmadan,/ şimdi ben ahlatın başında,/ otuz iki yaşımda./ Ahlar ağacı gibi./ Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,/ Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,/ İstedim, hep istedim,/ Sen iste derdim, iste yeter ki/ Vereyim./ Her istediğimi verdim./ Arttım, fazlalaştım,/ Eksikli yaşamaktan./ Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./ Başka bir şey istemem/ Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/ Hesabımı tam vermekten başka./ …/ Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek/ Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta.”

Ona bu dünyanın yüzüne bakıp “senden korkmuyorum” dedirten, dilini kendiliğinden dikenli, sessiz ve isyankâr kılan ruhunun dehlizlerinde gizlice dolaşmak istiyorum. Dilin dibi kurcalanabilirmiş gibi ona “mavi kuşlar, mavi çocuk mezarları” düşleten acılarını düşünüyorum geceleri. Şiirlerinde dilinin zarafetiyle gösterdiği yalnızlığını kazısam altından hepimize benzeyecek “vahşi bir puhu kuşu” çıkacak diye ürküyorum.

Dili böyle “ölesiye” bir tutkuyla okşayamadığımdan belki yine yalnızlığımın üstüne kapanıp, çaresiz kendimi kâhin sesinin kucağına bırakıyorum: “Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım Tanrı’nın eliydi,/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,/ Çok şey görmüşüm gibi,/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan/ Ah dedim sonra,/ Ah!/ …/ İç ses diye söylendim./ Gel!/ Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla./ …/ Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…”

Didem Madak ya da sen olduğun gibi ruhunla, isminle,  'gözüm', geç bulduğum, iyi ki bulduğum, hayatın yalan olmadığına 'şiirin imkansızlığıyla' beni ikna eden kızkardeşim, dilinin buğusuyla ürperen gamzelerinden serçeler su içiyor durmadan. Hala hayatın içinden şiir fışkırıyor, gördüğün ve hissettiğin gibi dünya, hala. Ah!


A. Esra Yalazan
http://t24.com.tr/yazarlar/esra-yalazan

zaman: Mart 17, 2015 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Deneme, didem madak

Yaşlanmak mı sükunet mi?

Eski çağlardan beri insanın hayatını kültürel olarak zenginleştiren, modern hayatla beraber unutulan ‘sükunet’  yaşlanmayla birlikte daha mı kolay anlaşılır. Ya da azalan arzular, seçenekler, hormonlar, artan tecrübeyle birlikte sükuneti doğal olarak mı davet eder? Felsefeci, yazar Wilhelm Schmid, yaş almaktan ziyade insanın hakikat olarak gördükleriyle ve onları kabullenmenin ardındaki sırla sohbet ediyor.

Onu her gece aynı pozisyonda, hep aynı koltukta karşısındaki mavi ışıklı kutuya dalgın bakarken görüyorum. Onları ayırabilecek hiçbir kuvvet yokmuş gibi birbirlerinin hayaline sarılmış öyle sessizce oturuyorlar. Koyu lacivert sabahlığı, ensesine gevşekçe tutuşturdu dağınık, beyaz topuzu,  hayat belirtisi göstermekten ürken ifadesiz yüzü, sınırlı bir hayatı ‘sonsuzluk’  hissiyle esnetiyormuş duygusu veren kıpırtısızlığıyla beni biraz hüzünlendiriyor. Ama ümit veren bir ışığı da var karşı pencerede boyaları eprimiş bir tablo gibi asılı duran bu görüntünün. İtalyan yazar Svevo’nun yaşlılık tecrübelerini aktardığı ‘Boş Zamanlarım’da andığı doktorun benzetmesini hatırlıyorum onu seyrederken; “İhtiyarın vücudu hangi yana devrileceğini bilmediğinden ayakta durur” diyordu. Geleceği, loş bir odanın perdelerinden sızan kızıl gölgelerde hayal etmek bazen iç burkucu olabiliyor ama hakikate dokunun merhametli bir yanı da var. Yaşlı komşumun mağrur duruşu, biraz sıkıntılı görünmekle beraber modern insanın kaybettiği ‘sakin olma’ hissini, onun etrafında çiçeklenen ‘sükunet’ iklimini de düşündürüyor. Ve bugünlerde başucumda duran kitabı.


Daha önce ‘aşk’ ve ‘mutsuz olmak’ hakkındaki denemelerini de ilgiyle okuduğum Wilhelm Schmid, ‘Sakin Olmak’da doğal akışına bırakamadığımız yaşlanma sürecinde, hayat ileriye doğru yavaşlayarak akarken ihtiyaç duyduğumuz sakinliği kazanmayı bir erdem olarak da sorguluyor. Felsefeci Schmid, her ne kadar “olaylara itidalle bakmak yaşlanmanın en büyük imtiyazlarındandır” diyorsa da atmış yaşına geldiğinde sakin kalamadığını da itiraf etmiş. Ama “insan hissettiği yaştadır” türünden fiyakalı cümlelere cevabı net; “insan genellikle hissettiğinden daha yaşlıdır” diyor. Bu denemelerde,  yaş almaktan ziyade insanın hakikat olarak gördükleriyle ve onları kabullenmenin ardındaki sırla sohbet ediyor. Yaşlanma sürecinin zıddına bir hayat kurmaya çabalamak yerine hayatın kendisiyle birlikte bir ‘yaşama sanatı’ keşfetmek kendi bireysel ve toplumsal anlamını da yaratıyor.

Schmid isabetli bir tercihle tabiattan örnek vermiş. “Doğa yaşamın geçip gitmesine ve yeni bir yaşamın doğmasına mani olmayarak kendisi ebediyen genç kalır…Yani iyi kötü serpilebilen bitkiler gibi, kendisi için ve başkaları için çiçek açmaya devam etmek, ayrıca solmaya da razı olmak…Hayatın kemale ermiş dolgunluğunu tecrübe etmek ve onun zamansal sınırını sükunetle kabullenmek”. Peki çok eski çağlardan beri insanın hayatın kültürel olarak zenginleştiren, modern hayatla beraber unutulan bu kavram sahiden yaşlanmayla birlikte daha mı kolay anlaşılır. Ya da azalan arzular, seçenekler, hormonlar, artan tecrübeyle birlikte sükuneti doğal olarak davet eder mi?

Sanmıyorum; onun daha ilk denemesinde hatırlattığı gibi, kutuplaşan duygular doğal çelişkileriyle esas yüzünü gösterir. Korku ve umut, mutluluk ve acı benzeri medcezirli haller, ‘hayat ve ölümün’ arasında salınmanın da provasıdır bana göre. Orada devreye giren ürkütücü hesaplar bazen pişmanlıklarla birlikte (istesem yapabilirdim, hala vaktim var mı, artık değer mi vb) insanın sükunetini sinsice çalmak için kapıda bekler. Henüz hafıza gücünü yitirmeden, ilk karanlık çocukluk anılarından itibaren biriktirdiklerimizle yüzleşebilmek ve onlara rağmen sakin kalabilmek o kadar kolay değil tabii. Hafızamızın ve arzularımızın da bizden bağımsız kendi iradesi var çünkü.


Hazzı özlememek

Neyse ki en acı olayları en derine kaydedebilen hafıza aynı zamanda unutabilme ve hatırladıklarını yeniden kurgulayabilme yeteneğine de sahip. İnsana bahşedilen en büyük hediyelerden biri bu bence. Gençliğin küstah ve şuursuz tavrı, yaşlılığın tecrübesiyle yer değiştirdiğinde insanın yüreğini sıkıştıran o kesif bezginlik hissi öyle kolayına geçmiyor elbet. Schmid’in ‘hala’ diye adlandırdığı, genellikle olumsuz anılan bu dönemde hayatın sadeliğine ve tercihleri bilinçli hale getiren olgunluğuna şükretmek gerekiyor belki de. Hala birilerini mutlu edebilme, arzusu mesela. Yaşlanırken çocuklukta yaşadıklarımıza benzer bir tür muhtaçlık, ‘çaresizlik’ hissiyle tekrar karşılaşmamızın kıymetli bir anlamı olmalı, diye düşünürüm ben. ‘Kundaktan kundağa’ uzanan geniş çemberin ucunda yaşadıklarımızı kainatın önemli bir parçası kılan sebepler vardır mutlaka.


Biliyorum bu satırları okuyanlar, henüz o ‘hala’ aşamasına gelmeden nasıl bu kadar rahat yazabildiğimi sorgulayacak. Onlara kısaca ve kibarca şunu söyleyebilirim; Yazı henüz yaşamadan yaşamayı hatta’ yaşlanmayı’ da mümkün kılar ve hayatı böyle hissetmek ve ifade etmek alışkanlık olur bazen. Ama unutmayın insan kuytusunda kıymetli bir mücevher gibi sakladığı kederine, acı çekmeye, tembelliğe ve kendisine zarar veren daha pek çok tuhaf duruma alışabiliyor. Schmid, yaşlılıkta ‘alışkanlıkların’ o kadar kötü olmadığını da hatırlatıyor. “Yaşama sanatı alışkanlıkların bilinçli iradesidir” diyor. Ona hak veriyorum, değiştirmenin güç olduğu koşullarda direnmek yerine tanıdık ağaçların köklerine tutunmak ‘köksüzlüğe’ meyleden zor süreçte şifa da olabilir.

Hazların zevkine daha çok varmak kısmı yeterince berrak değil mi? Hayat yokuş aşağı daha hızlı akmaya başladığında bazı anların tekrarlanamaz olacağı bilinci ruhu karartmak yerine aydınlatır. Ilık bir yaz akşamı baygın bir ıhlamur ağacının altında sükunetle oturmak sadece ‘şimdiyi’ esneten o anı değil geçmişi hatırlamayı da muhtemel ıstırabına rağmen zevkli hale getirebilir. Seneca’nın söylediği gibi “Hiçbir hazzı özlememek alır hazların yerini”. Tamam itiraf ediyorum, böyle münzevi bir halin tadını çıkarabilmek yazmak kadar kolay değil. Yine de hatıra ve özlem kırıntılarıyla genişleyen anın içine ateş karşısında gevşeyen tembel bir kedi misali uzanmak hazzın ömrünü de uzatır. Her an haz peşinde koşup hızla yorulmaktan iyidir.

Neşeli bir tefekkür

Merak etmeyin, bu yazının muradı yaşlanmadan ‘yaşlılık’ güzellemesi yapmak değil. Schmid’in modern ölümcül günahkar diye tanımladığı  ‘depresyonun’ ve onunla karıştırılan ama daha ziyade yaşlılıkta insanı melankoliye sürükleyen yalnızlığın, içsesini dinlemenin, hayata rikkatle temas etmenin, tefekkürün, ölümle ‘dostane’ bir ilişki kurmanın o kadar da fena olmadığı ihtimalini paylaşma çabası. Biliyorum, her hayat hikayesi kendi inancı, dinamikleri ve tecrübeleriyle şekillenir. Ama eğer her şeyin geçip gitmesinin önüne geçilemiyorsa, yaşlanmak adı verilen bu tabii döngüyü tevekkülle karşılamak doğum sancısını andıran ölüm acısını, dünya ağrısını biraz olsun hafifletmez mi?

Yazarın dediği gibi yaşlılıkta bile hayatı ‘kuşbakışıyla’ görebilmek mümkün değil ama bazı hatlar giderek belirginleşiyor, hayatın karmaşık yumağı usulca çözülüyor. Bu kadarını durduğum yerden anlıyorum. Belli bir yaştan sonra - mutlaka yaşlılık olması gerekmiyor- bir tür hesaplaşma başlıyor, bu da kaçınılmaz. Varlığın sorgulanması, bu hayatı nasıl yaşadığımıza dair sorular her koşulda eksik kalacağı gerçeğini yok etmez ama geride bırakacaklarımızı tasavvur edebilmek açısından iyi olabilir. Schmid’in hatırlattığı gibi kurcalamayı neşeli bir tefekküre dönüştürebilmek mümkün. Eğer bunu içtenlikle becerebilirsek hayatı kendi sorularımız ve itiraflarımızla anlamlandırdığımız o keskin yüzleşme sürecinde daha sakin olabiliriz belki.

Ancak dediği gibi sükunetin de nefes alması gerekir. Sakin olmaya verilen molalarda gençler gibi hırçınlaşmak da kaçınılmaz çelişkilerden biridir. O ‘sükunet mesafesini’ yaşlılığa direnmeden kırıp çocuklaşmak, sonra yine o dingin alana çekilip dünyayı dışarıdan seyrederek huzur bulmak sahiden bir tür ‘ustalık’ gerektiriyor galiba.

Sizi bilmem ama ben herhangi bir dönemi tekrar yaşamak isteyenlerden değilim. Bütün sıkıntılarına rağmen ‘anın ve hayat çizgisinin’ biricikliğine inanırım. Hüznü heybesinde taşıyan neşeli çoban misali bütün duyguların zıddıyla bir arada yaşanması gerektiğini düşünürüm. Hayatın hassas terazisinde eksik kalanların kıymetini ancak böyle kavrayabiliyorum çünkü.

Ve hayat korkulan ve anlamsızlaştırılan ‘ölümle’ anlam kazanıyor yeniden. Yaşamın sınırlılığı, başkalarının hatıralarında, ruhunda, bedeninde yenilenip ebedileşme ihtimaline rağmen bizi ‘daha iyisini’ bekleme saçmalığından kurtarıyor. Malum, ölüme hazırlanmak üzerine çok kesin sözler söylenebilecek bir mesele değildir. Ama eğer seçme şansım olsaydı son gün gelip çattığında Schmid gibi sıradan, sevdiğim bir gün gibi yaşayabilmeyi isterdim. Yağmur sonrasının rayihasıyla tüten bir avuç toprak, limon kokulu yaprakları ürperten serin bir rüzgar, sevdiğim bir şiirin eksik hatırladığım mısraları, taze bir bahar kokusu ve yaraları iyileştiren ‘insan olma’ mucizesine derin şükranla…

*Sakin Olmak – Wilhelm Schmid / İletişim Yayınları – Çev. Tanıl Bora


A. Esra Yalazan
Kaynak: http://t24.com.tr/yazarlar/esra-yalazan
zaman: Mart 17, 2015 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Deneme

25 Ağustos 2014

İlhan Berk ve İklimler

Saçları serin rüzgârlarla esmeye başlayan ağaçların, her seferinde nedense vaktinden evvel göç eden kuşların, solgun renkleriyle hayata meydan okuyan tabiatın, sarımsı, tozlu sokaklarda telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların ‘hırçın’ mevsimine yaklaşırken niyetim ‘İklimler’i’ anlatmaktı. Andre Maurois’nın romanı olan İklimler’i…

Levent, hayatımda okuduğum en sakin, en insani ve aynı zamanda en çarpıcı kapak yazılarından birini yazmış o kitap için: “Sahaflarda buldum bu romanın ilk baskısını. Varlık Yayınları’ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle. Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: ‘Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşında okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum. Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum… Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan… Değişmemiş. Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri. Sana aldım’. Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. ‘Her an yeni bir hayat serilir önümüze’, ‘birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı’ diyor ve ‘kaderimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu’ diye bitiyordu kitap. Helikopter’in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz, bu dünya güzeli kitabı unutuluşa terk etmeyelim diye.”


SÖZCÜKLER DE YORULUR

Son birkaç gündür bu özel prova baskıyı çantamda taşıyıp, her fırsatta ben de kitabı sahaflarda bulan ‘o sevgili’ gibi heyecanla okuyordum. Daha yarısına gelmeden hayat, kendisini beklenen bir ‘sonsuzluk’ haberiyle hatırlattı. Her daim genç bir delikanlı gibi hissettiğini, ihtiyarlıktan sadece sözcük olarak hoşlandığını söyleyen usta bir şair, 90 yıl boyunca harflerini, desenlerini kazıdığı yeryüzünü terk etmeye karar vermiş. İlhan Berk’in gidişi birdenbire olmadığı için sanırım kimse şaşırmadı ama benim ruh iklimim değişti biraz. O da çekip gidince sözcükler biraz daha öksüz kaldı gibi hissettim. İklimler’i bana hediye eden genç şairi aradım, Levent Yılmaz’ı. Pek bir şey konuşmadık. Kırık bir sessizlikten sonra, “O sonunculardandı, geriye pek kimse kalmadı” dedi. Bazen sözcükler de yorulur ve siz onları daha fazla hırpalamamak için biraz susarsınız. Biz de öyle biraz sustuk işte…

Sonra kitabı çantama atıp, nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Hava iyice serinlemişti, üşümüştüm ama eve dönmek istemedim. İsli, küçük gaz lambalarıyla aydınlatılmış parktaki ayağı kırık masalardan birine oturup, karanlık bir vadinin içinde salınan fıstık çamlarının arasından elmas gibi ışıldayan boğaza baktım bir süre. Yan masada genç kızlar fısıldaşıyordu. Hiç ihtiyarlamayan zamansız şairin sesini işittim: “Sevgilim, İşte Eylül / Ve İşte senin usul usul seğiren yüzün / Zaman ki sonsuzdur / Bitmemiş şiirler gibidir / Bazı hüzünleri / Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir…”

Rüzgârdan dağılan saçlarımı toplamaya çalışırken ürperdiğimi fark ettim. Böyle zamanlarda sözcüklerle dokunabileceğine inandığın insanların sesini duymak iyi geliyor. Bir yakınımı aradım, meşgulmüş. Gülerek “Her zamanki gibi halim” dedi. Ona “Zaman yok ki, sana öyle geliyor” demedim. Onu meşgul hayatına terk edip şimdiki zamanın içinde biraz daha geriye gittim. İlhan Berk’i, ‘Uzun Adamı’ ilk gördüğüm güne…

Sıcak ama esintili bir yaz sabahıydı. Deniz kenarındaki heybetli bir dut ağacının gölgesindeki ahşap bir masanın etrafında toplanıp hararetle şiirden, edebiyattan ama daha çok hayatın kendisinden bahsettiğimizi hatırlıyorum. Bir de çok genç olduğumuzu, çok güldüğümüzü, çok içtiğimizi, sonrasında çok yüzdüğümüzü, çok yürüdüğümüzü. Her şey birdenbire sözcükler gibi köpürerek çoğalmıştı. Günün sonunda gençliğin acımasızlığıyla beslenen bir küstahlıkla ona “Bizden en fazla 70 yaş büyüksünüz, nasıl böyle zinde olabiliyorsunuz” demiştim. Gerçekten hepimizden daha dinç görünüyordu. Çalıların arasından bulduğu çatlak bir su kabağını elime tutuşturup, “Ben bulduğum her şeyi toplarım, dağlardaki güzel kokulu otları, senin gibi uzun bacaklı ‘leylek kadınların’ mavi bakışlarını, sevdalı konuşmaları… Siz daha ne olduğunu anlamadan ben onlardan başka bir dünya yaparım, arkamdan böyle bakakalırsınız” demişti. Yaptı da; otlardan kitaplar, kadınlardan resimler, sözcüklerden çok özel sesi olan masal gibi şiirler yaptı… Hiç ihtiyarlamayan şiirler…

Şimdi, yeni bir sonbaharın başlangıcında, İklimler’i anlatmaya niyetlendiğim serin bir gece yarısı “Sözcükleri kaldırın, dünya durur” diyen bir şairin sözcükleriyle karanlık bir ormanda, usulca kayboluyorum: Su geceleyin yürüyor dikkat ettim / Geceleyin biz uyurken ağaçlara / Hiç unutmam bir gün geç vakit / Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı / Büyüme saati bir ormanın / Şöyle iyice dinlesem sanırım artık / Bütün ormanları büyürken duyarım / Beni beklemişler kardeşçiğim / Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü / Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini / Bir kere girdikten sonra şiirlerime / Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini…


A. Esra Yalazan



zaman: Ağustos 25, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Hayali Cihan Değer, ilhan berk, şiir sanatı

22 Nisan 2014

Sessiz Vedaların Kışı ve Anne Michaels

Kıpırtısız bir gölün kıyısında, boyunlarını çok hafif bir rüzgârla eğen sazlıkların arasındaki sarı nilüferlere bakarken kökleriyle yuvalarına tutundukları ilk ânı hayal ettim. İnsandan çok daha uzun yaşayabildiği söylenen o mahcup bitkiler için zaman yoktu. Tohumlarını tabiata savuranları tanımıyor, bildikleri hayatla hiç vedalaşmayacakmış gibi sessizce salınıp duruyorlardı. Eğer insanın bitkilerle ilişkisi hakkındaki çok eski gerçekleri bilip, ‘başlangıç ve bitiş’ tasavvuruna sahip olabilselerdi, sert tecrübelerle yaşlandıkça bizim kadar rahatlayabilirler miydi?

Sonbaharın son cılız ışıklarıyla bulutlanan gölün üzerindeki tahta iskelede oturmuş, yeşil, minik kadifemsi başlarını hayvanlara özgü o bilinçsiz neşeyle suyun içine daldırıp çıkaran ördekleri izlerken, geleceği tutkuyla merak eden insanın başlangıçlara karşı böylesine hoyrat olabilmesinin gerçek sebeplerini merak ediyordum. Bir gece evvel yabancı bir otel odasında okumaya başladığım kitabın ‘âşıklarıyla’ sonunu sezemediğim uzun bir seyahate çıkmıştım. Onlara can veren yazar, başlangıç ânına adım attıkları efsunlu anları, birbirlerinin içinde nasıl kaybolduklarını, anılarla bedenlerinin eksikliklerini tamamlayan hikâyelerini o kadar çarpıcı cümlelerle anlatıyordu ki sonlarını hiç bilmek istemiyordum. Baktığım her nesnede, insan yüzlerinin gizli haritasında onları görmek, iç dünyalarını görünmez bağlarla ören mucizevî keşiflerine tanık olmayı arzuluyordum sadece.

Avery ve Jean’ın güçlü sevgisi, şiddetli bir akıntıyla sürüklenip şekillenen taşlar gibi yavaşça zihnimde hayat buluyordu. Avery, “hep motellerde buluşalım, yüzyıl beraber olduktan sonra bile” diyordu. Ben huzurla ve hınzırca gülümsüyordum. Günbatımının cılızlaşan ışığıyla önümden geçiyorlardı. Güneş geride bıraktıklarını aydınlatırken Jean o günün hareketsizliğinin sadece onlara ait olduğunu düşünüyordu. Küçük mutfak penceresinin önünde, ağaçların arasından süzülen rüzgârı dinleyip baş başa yemek yerlerken Avery, hayatında ilk kez o basit mutluluğu tattığı için kendisini bu dünyaya ait hissediyordu. Birbirlerine anlattıkları hikâyelerin içinde kendilerini şaşırtan cümleler oluyordu genellikle. Jean, “birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun.Bedeninde hissedebiliyorsun” diyordu. O vakit içiniz burkuluyordu biraz. Unutmanın sandığınız kadar kolay olmadığını hatırlatıyordu size yazar. Karanlık ormanın içinde trenin tıkırtısı usulca kaybolurken, Jean aşk ânının, ‘tek bir gecede insanın tenine nüfuz edebileceğini, bir dalın ucuna toplanan su damlası gibi birikerek gelmediğini –tüm hayatını başka bir hayata geçirme ânı olmadığını- daha çok arkamızda bıraktıklarımızla tanımlandığını’ söylüyordu. Avery içinse ‘aşk ânı’ daha başkaydı. Uzun zaman önce içinde bir parça kopmuştu ve yıllar boyu sisteminde dolanarak kendisine acı veren bu tehlikeli parçayı sonunda tanımıştı. Artık o ağrıya dönüp şöyle diyebiliyordu: “Ah, demek o sendin.” Sonra yan yana uzanıp, avuçlarının içine Dünya haritasının yumuşak kıvrımlarını çizerek yıldızlı hikâyeler anlatıyorlardı. Avery onun kolunu okşarken, Jean aklına gelen bütün bitki isimlerini sayıyordu. Ve o sırada erkek onunla birlikte yaşlanmanın nasıl olacağını hayal ediyordu. Kadının geçmişi hakkında her şeyi biliyordu ve bu acısını keskinleştiriyordu.

Uyuyan bir çocuk gibi…

Anne Michaels’la Ekim 98’de tanışmışım. Sinemaya da uyarlanan Bölük Pörçük Yaşamlar isimli ilk romanının içine bu tarihi not etmişim. O kitabı çok sevdiğimi bana yazdıklarını telefonda okuyan bir dostuma heyecanla anlattığımı hatırlıyorum. Ürperten satırlarını onunla paylaştığımı da: “Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”

Michaels’in şair kimliği iki romanında da etkisini fazlasıyla gösteriyor ama onu bir romancı olarak cazip kılan sadece dili incelikle kullanması değil bence. O anlatmak istediği meselenin etrafındaki bilgi kırıntılarını bir bilim insanı titizliğiyle araştırıyor, yorulmadan biraraya getiriyor ve onları müthiş bir ustalıkla hikâyesini tamamlayan önemli ayrıntılar olarak doğru yerde ve zamanda kullanıyor. Üstelik bunu yaparken kimi modern romancılar gibi anlatımını sıradan cümlelerle basitleştirme tuzağına da düşmüyor. Geçtiğimiz günlerde Türkçede yayımlanan Kış Mezarı’nı okurken herkes tarafından kolay anlaşılma telaşıyla üslubundan ödün vermek istemeyen Michaels’in, yazıyı, insanı, tabiatı, sevmeyi kutsayan zarafetine bir kez daha hayran oldum.

Bu roman sadece birbirlerini arzuyla, tutkuyla, aşkla, içlerine hapsettikleri korkularla, cesaretle keşfedenlerin değişimini sorgulamıyor. Savaşların hiç geçmeyen izlerini, yurtlarından uzaklaştırılan göçmenleri, mülteci kamplarının dramını, insanın yaşadığı sürece kendine ‘yuva’ aramasının çaresizliğini, onu bulabilmek için nelere katlandığını da anlatıyor. Mimarlığın aşkla kesişen çatallı yollarını, çocukların korkularını, kederini, önsezilerimizin tehlikelerini, kaderi, rüyalarımızdaki gizli işaretleri, bağışlayabilmeyi, sevmenin görünmeyen köklerini ve daha pek çok meseleyi savrulmadan, hikâyesinin ana damarlarından uzaklaşmadan, sihirli mısralarıyla hatırlanan uzun bir şiiri fısıldar gibi yazıyor.

Tensel bilginin sırrı…
“Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır” cümlesini okuduktan sonra dalgın bakışlarım Boğaz’ın karşı kıyısındaki evlerin göz kırpan ışıklarına karıştı. Sonradan hatırlanmadığı için aktarılamayan ne çok basit, sıradan anı var, dedim kendime. Muhtemelen o da kahramanlarının mırıldandığı hikâyelerini dinlerken kendisiyle ilgili daha evvel hiç fark etmediği özelliklerini keşfediyordu. Ve söylediği gibi anılarımız aslında hatırladıklarımızdan çok daha fazlasını barındırıyordu. Acele etmeden usul usul şiirlerini yazan, sadece iki romanla önemli edebiyat ödüllerini kazandığı halde fani olmanın acısı ve hırsıyla sık sık kitap yayımlama hevesine kapılmayan bu kadını neden önemsediğimi tekrar düşündüm. Anne Michaels, sadece bir yazar olarak beslemiyordu beni. Ben onun okura kimi zaman mesafeli ama şefkatli anlatımıyla dokunabilen samimiyetini çok sevdim.

Sessiz vedalardaki mahrem soyluluğu beğenirim. Kış Mezarı’nı içindeki sessizliği gürültüyle, gürültüyü sükûnetle, tevekkülle bastırabilenlerin ‘vedalarını’ anlamaya çalıştığım bir dönemde okudum. Ve doğrusu havada uçuşan duygu ve düşünce parçacıklarımı büsbütün kuşattı. “Bazı sürgünler o kadar derindir ki, dışarıdan sükûnet gibi görünür cümlesiyle” çok sevdiğim kayıp bir dostuma tekrar kavuşmuş gibi oldum. İhtiyaç duyulduğunda yanı başımızda olmayan gerçeğin ‘yıllar sonra gölün bir tarafından dalıp diğer tarafından çıkan su kuşları gibi kafamıza dank ediverdiğini’ hatırlatan incelikli mizah duygusuna bayıldım.

Daha önce belirgin olduğu halde fark etmediklerimizin bir tür hayattan kaçış olduğunu onun cümleleriyle kabullendim. Yazar bir bölümde soğuk kış gecelerinde, sevilen yazarları tekrar tekrar okuma isteğinin sarsılmaz inancından bahsediyordu. Bu romanla onun her yazarın son âna kadar içinde taşıdığı bu iyimser ümidini içtenlikle paylaştım. Üç bin yıl öncesiyle bugünün insanı arasında kurabildiği köprünün sağlamlığına epey şaşırdım. Bizden evvel yaşamış olanların bildiklerini hissedebilmek için gerekli olan bir tür ‘tensel bilgiden’ de bahsediyordu. Zihnin bir şeye inanması için bedenin de inanması gerektiğini hatırlatıyordu bana.

Kaç kişi beklemeye razı olur ki?

“İnsan kendini affedebilir mi, kendimizle ilgili bildiklerimiz bizi hep huzursuz mu eder, farklı arayışların peşine düşmeli miyiz, başkasının bizi affedebilmesi için sonsuza kadar beklemeli miyiz” sorularının karmaşık cevaplarından ben o acayip hikâyelerin anlatıcısı kadar emin değilim doğrusu. Ama Avery’nin annesi Marina’ın Jean’a söylediklerinin, içimde çok derinlerde bir yerde gizlenen hakikat bilincime fena halde dokunduğunu biliyorum: “Her çocuklukta bir kapı kapanır. Yas içindeki yolculuğumuza devam ederken, sadece gerçek aşk bizi bekler. İnsanlar arasındaki gerçek sadakat işte budur. Bütün destanlarda, kuşaklar boyu dayanan bütün hikâyelerde her zaman aynı gerçek vardır: aşk, yaraların sarılmasını beklemelidir. Birbirimiz için bu bekleyişe katlanmalı, acıma duygusuyla ya da yargılayarak değil, sanki affediş bir randevuymuş gibi beklemeliyiz. Kaç kişi, başka biri için bu şekilde beklemeye razı olur ki? Çok az…”

Kitabın kapağını kapatıp, üzerindeki durgun bir göle yansıyan melankolik katırtırnağı ağacı görüntüsüne bakarken Avery’i, Jean’ı, hatırlayabildiği acılarıyla kendini keşfeden, yabani sevgisiyle bir kadını ve erkeği belki istemeden yakınlaştıran Lujcan’ı ilerde özleyeceğimi fark ettim. Jean’ın çocukluğu, anıları ve farkında olamadan anılarının oluşturduğu ağ, bir zamanlar sadece Avery’e verdiği bir hediye olmuştu. Sonra o hediyeyi başka birine vermişti. Sevginin bütün ayrıcalıkları arasında en etkileyici olanı buydu: “Başka birinde, sezgilerle, mantık dışı bir tercihle ya da masum bir arzuyla, hiçlikten, tarif edilemez bir hasretten çıkan hüzünle göze ilişen ve kelimelerin yetersiz kalacağı kadar derin anılara tanık olmak.”

Ve kadim hayat, her şeyden çok hikâyelerle, anılarla oluşan o mucizevî ‘hediyelerin’ asıldığı dev bir Noel ağacına benziyordu.

(Kış Mezarı, Anne Michaels, Doğan Kitapçılık, 2010, çev: Elif Günay)

A.Esra Yalazan

http://aesrayalazan.wordpress.com/




zaman: Nisan 22, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, anne michaels, Deneme, Hayali Cihan Değer

Her sabah ezanında duamdı Tanrı’ya/ onu içimden sök al, huzur ver yerine/ her gece geri aldım duamı/ dayanamam o boşluğa, huzur dediğim ne

Anatole France’la Unutulamayanlar


Kadim şehri kucaklayan camilerin kuşattığı bir meydanda yaşlanan çınarların altında mırıl mırıl konuşuyorduk. Titrek yaprakların kızıl taş duvarlara yansıyan gölge oyunlarını seyrederken işittiğim boğuk sesten memnundum. Odunkömürüyle yanan tütünü içime çektiğimde gündelik sıkıntılar nargile şişesinin içinde bir süre fokurdadıktan sonra dudaklarımın arasından, burnumdan yavaşça çıkıp bir daha hiç gelmemek üzere bedenimden, zihnimden uzaklaşıyordu. Kalabalığın uğultusuna rağmen hırçın ruhum da uysallaşmıştı sanki. Üzerinde oturduğumuz gülünç tahtlar beni hem eğlendiriyor hem de garip bir güven hissi veriyordu. Arada hortumların uzantısındaki uzun ince gövdeleri kucağımıza koyup hayatı zorlayan dertlere karşı dervişçe susuyorduk. Bir an hayat hep öyle kadife gibi yumuşacık olsun, kendiliğinden akıp gitsin istedim. Serince bir bahar esintisi, samimi sohbetiyle sağlam tutan bir dost ve derin fokurtulara eşlik eden düşünceler…

Arada tahtımıza uğrayan ateşçi sönen korları yenilerken, dünyanın bildik ritminden azade, binlerce yıldır kirletilen ‘dilden’, genetik kodlarla alışkanlıklarını miras alan insanın tutsaklığından, ‘kavuşamamanın’ dayanılmaz çekiciliğinden ve buna benzer birbirlerine uzaktan dokunan mevzulardan bahsedip durduk. Bir ara yolda okumaya başladığım, ismi güzel (Öğle Uykusu Bir Sanattır) akademik dili nedeniyle kendisi biraz sıkıcı olan kitabın çağrıştırdığı hislerle iyice gevşedim, göz kapaklarım ağırlaştı. ‘Öğle uykusu hazzının’ çocukluk yıllarına, tembelliğe, ülkelerin coğrafi özelliklerine hapsedilme koşullarını düşünce, anaokulu yıllarımda öğle uykusuna direnen küçük kızın beyaz pikenin altındaki hülyalı saatlerini ve onun geleceğe dair puslu hayallerini hatırladım. O günler hem çok yakınımdaydı, hem de çok uzakta… Çok uzun gibi görünen bu ‘aralıkta’ olabilecek ne varsa yaşayıp görmüştüm; buna biraz çocukça ama içtenlikle inanıyordum hakikaten o anda. Ürpertici bir kesinlikle, “yine de güzeldi” dedim kısık sesle.Kısa sessizliklerde, öğle uykularına yakışan romanların yazarlarını zihnime çağırırken Anatole France, konuşmamıza uygun, basit ama iç burkan hain cümlesini söyleyiverdi: “İnsanlar doğar, acı çeker ve ölürler.”

Yıldızı hiç sönmedi…


Geçen yüzyılda sanat, felsefe, tiyatro, anı, hikaye, şiir, roman gibi farklı türlerde pek çok eser bırakmasına rağmen, en çok Kırmızı Zambak isimli romanıyla hatırlanan Anatole France, itibar edilen bir edebiyat eleştirmeniymiş. 1875’ten itibaren Le Temps’da yazdığı eleştiriler sonradan Edebiyat Hayatı başlığıyla dört cilt halinde yayımlanmış. Türkçeye çevrilen bütün romanlarını eğlenceli bulduğum ironik yazarın hırçın eleştirilerini de okumak isterdim doğrusu.

Dreyfus olayı başladığında Emil Zola’nın hazırladığı bildiriye ilk imzayı atan yazar, 1921’de Nobel’i aldıktan sonra Fransa’nın önemli düşünürlerinden biri olarak hatırlanmış, ancak birinci dünya savaşından sonra unutulur gibi olmuş. Kitabın çevirmeni Tahsin Yücel, onun ne Balzac gibi hep aynı ilgiyle okunan büyük yazarlardan, ne de eleştirmenler ve okur tarafından yüceltildikten sonra yıldızı sönenlerden biri olduğunu söylüyor.

Kırmızı Zambak, evlilik ve sanatçılar hakkındaki tartışmalarıyla, siyasi hayata ayna tutan portreleriyle dönemin sosyolojik fotoğrafını da çeken bir roman, dolayısıyla sadece trajik bir aşk hikâyesi diye tanımlamak doğru değil. Üstelik gerçeğe dayanan dedikodulu bir hikâyesi de var. Bu romanı Paris’in ünlü edebiyat salonlarından birin sahibi olan Madam de Caillavet ile yaşamaya başladıktan sonra ondan esinlenerek yazdığı söyleniyor.

Aşk da sofuluk gibidir…

Genç yaşında zorunlu bir evlilik yapmak mecburiyetinde kalan bir kadının yaşadığı tutkulu ilişkileri anlatan bu kitabı hayatın hakikatine dokunan dili ve can acıtan mizahıyla hatırlıyorum. Bu romanın bende bıraktığı en kuvvetli iz, ‘kontrolsüz büyüyen ihtiraslı aşkların insanı nefes alamaz hale getirip bir gün ansızın mantıklı hiçbir neden olmadan uçup gittiği’ gerçeğiydi sanırım. İnsanın yıllar sonra neden bittiğini bile anlayamadığı ihtiraslı ilişkilerin aksak ritmini, koyu hüznünü, şiddet içeren öfkesini hatırlarken hissettiği boşluğu, aklı küçümsemeyen güçlü bir duygu zenginliğiyle anlatan sahiciliğini sevmiştim.

Yazar, büyük aşkların nasıl tükendiğini okuru acımasız sona hazırlayarak anlatırken fettan kahramanı Therese, romanın içinde başka bir roman okuyor: “Aşk da sofuluk gibidir. Geç gelir. İnsan yirmi yaşındayken ne o kadar âşık olur ne de sofu. Özel bir eğilimi, bir tür doğuştan ermişliği varsa o başka. Bir kadın, tutkuya, yalnızlıktan ürkmez olduğu yaşta boyun eğer çoğu zaman. Tutku dindışı bir keşişliktir… Bunun için büyük tutkun kadınlar, büyük çilekeşler kadar ender görülür. Hayatı, dünyayı iyi bilenler, kadınların zayıf göğüslerine gerçek bir aşkın dikenli gömleğini seve seve giymediğini bilirler.”

Bu yarışta hep hayat kazanıyor…

Ben daha gençken ‘büyük çilekeşler kadar ender görülen tutkulu kadınların, erkeklerin’ o kadar az olduğunu bilmiyordum. Belki de hiç azalmayacağını sandığım hayat coşkusuyla hakikati görmeyi reddediyordum. Evet, bütün dünya hiç durmadan ‘ihtiras tramvayıyla’ seyahat etmiyordu ama edebilenlerin hikâyeleri çok özeldi ve bana göre onlar hayata kattıkları renkli anlarla her daim hatırlanmaya değerdi.

Onca yıl sonra inancım neden ve nasıl köreldi bilmiyorum. Galiba insan biriktirdiği ağır tecrübelerle en güçlü duyguların bile bir gün iyi hatırlanamayan rüyalar gibi silikleşebileceğini tevekkülle kabullenmek zorunda kalıyor. Kim kimi ikna edecek yarışında nedense hep hayat kazanıyor. France, bu kitapta “Kaygılı, oynak, bencil, tutkulu, kendini vermeye düşkün, geri çekilmesi çabuk, yeryüzünde rastladığı her güzel şey içinde kendini cömertçe seven bir ruhun içinde olup bitenleri nereden bilebiliriz ki” diye soruyor. Bu soruya asla tam olarak cevap veremeyen ‘insanın’ tam da bu nedenle yazarlar için hiç tükenmeyen çok zengin bir malzeme olduğunu düşünüyorum. Hepimiz biraz öyleyiz çünkü. Ruhun o loş odasındaki önemsiz gibi görünen müphem kıpırtıların nedenlerini, duyguların kırılma anlarını hissedemediğimiz için her seferinde hiç bitmeyecekmiş gibi başlamaya cesaret edebiliyoruz muhtemelen.

‘Onu içimden sök al..’

Nargile fokurtularıyla başlayan günün sonunda, mavi saatlere eşlik eden bir uysallıkla çöken akşama boyun eğip hiç acele etmeden sahile doğru yürüdükten sonra bodur ağaçlara asılmış ampullerle süslenmiş salaş bir lokantada oturduk. Karanlık denizin üzerinde menevişlenen renkli ışıklara bakarken insanın hayatta kalma içgüdüsünün muazzam gücünden bahsediyorduk. Bir ara “o büyük aşkların öfkesi bile çok azalıyor zamanla değil mi, nasıl geçiyor” dedim ona. “Eğer hakikiyse yine de izi kalıyor biliyorsun” dedi. “Biliyorum ama yine de sonrasında boşlukta boğulmamak için her şeye rağmen o güçlü duyguya tutunmak istiyoruz bazen. Sonra ansızın yorulup sarıldığımız ağaçtan aşağı bırakıveriyoruz kendimizi. Bir gün nefes alamayacak kadar acıyla içerden çürüyen insan nasıl hayata devam edebiliyor öyleyse, hangisi gerçek” diye sayıklıyordum çocuk gibi. “Bu sıkıntılı hissini anlatan dizelerim var, kitaba almamıştım. Bak yeri geldi” dedi hınzırca. Eve döndüğümde Birhan Keskin’den ‘elektrikli’ bir not aldım. Sadece o dizeler vardı ve bazen saatler boyu konuşarak ifade edemediğimiz duygu karmaşasını usta bir şair sadece iki dizeyle karın boşluğumuza sapladığı bıçağı çevirerek, usulca anlatıyordu: “Her sabah ezanında duamdı Tanrı’ya/ onu içimden sök al, huzur ver yerine/ her gece geri aldım duamı/ dayanamam o boşluğa, huzur dediğim ne!”

Kırmızı Zambak’ın ve o keskin dizelerin sancısıyla yatağa doğru giderken yüz yıl evvel yazılan romanının zavallı kahramanına aldırış etmemeye çalışıyordum; hiç durmadan son okuduğum cümleyi fısıldıyordu kulağıma: “Seni ancak sende unutabilirim, kendimi sadece sende kaybedebilirim.”

A.Esra Yalazan

zaman: Nisan 22, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Anatole France, Deneme

13 Eylül 2013

İlk Aşk’la ‘Son Şans’ arasındaki rüya, gençlik ve Turgenyev

O küçük romanla yıllar evvel sevdiğim bir yazarın köşesinde tanıştım. Sonradan denemeler kitabına da girecek olan yazıyı yazan kıymetli şahsın ismi Ahmet Altan. İsmi size bir yerlerden tanıdık geliyor, değil mi? Hani şu okuduğunuz gazeteyi ayakta tutabilmek için mücadeleyi seven bir ekiple günde on sekiz saat çalışıp, haftanın altı günü memleketin ve gazeteciliğin sorunlarını herkesin anlayabileceği basit bir lisanla anlatan, haber toplantılarından vakit bulduğunda ‘finans müdürü’ olarak sokaklarda koşturan tek yayın yönetmeni olarak tarihe geçecek romancı. Aslında bir zamanlar kendisi sadece yazar olarak anılmak istediğini söylüyordu ama sanırım hayat ona biraz kötü davrandı. Şimdi o çok özlediği sakin, huzurlu yazı hayatına dönmek için anlaşılmaz bir ‘deli inadıyla’ yarı açık cezaevinde gün sayarken, her türlü saldırıya karşı gazeteyi savunmak için gece yarılarına kadar kalesinde nöbet tutuyor. Aslında onun yazarlığı hakkında şahane fikirlerim var elbet lakin Türkçeyi onun gibi incelikli kullanan özel bir yazarı Turgenyev’in yanına sıkıştırıp, durduk yerde harcanmak istemem doğrusu. Ne de olsa aynı zamanda yayın müdürüm olur kendisi.   

İHTİYARLIĞA İLK ADIM…
   

Söylediğim gibi o denemeyi okuyana kadar Turgenyev’in onu şöhrete kavuşturan Babalar ve Oğullarisimli romanıyla, Bir Avcının Notları başlıklı hikâyelerini okumuştum sadece. Özellikle nihilist Bazarov’u çok sevdiğimi hatırlıyorum. Ama İlk Aşk başka türlüydü sanki. Masumiyeti pek hırpalanmamış, el değmemiş duyguları naif bir üslupla anlatan, okuyanda mutlaka iz bırakan çarpıcı bir hikâyeye benziyordu. Ahmet Altan, yazısına “Akşamüstüne doğru, hiddetli küçük bir kız gibi tıpırtılarla camlara vuran nisan yağmurunun bende bir cam kadehin içinde oturuyormuşum duygusu yaratmasıyla eğlenip kendimce hülyalara daldığım sırada posta geldi ve içinden Turgenyev’in ‘İlk Aşk’ romanının eski baskılarından biri çıktı” diye başlıyordu. Kitabı biraz karıştırmış ama okumamış. “On üç yaşındayken okunmuş bir kitabın içimde bıraktığı izleri kırk altı yaşında aynı kitabı bir daha okuyup da çiğnemek istemedim; o kitabı ilk okuduğumda kendimi kitabın kahramanına yakın bulmuştum, şimdiyse kendimi babaya daha yakın bulmak gibi bir tehlike vardı, bunu göze alamadım’ diyordu. 

Tuhaf bir şekilde kitabı ilk okuduğumda ben de onun gibi kendimi romanın genç kahramanı Vladamir’e yakın bulmuştum. Bu yazı vesilesiyle tekrar okuyunca klasikleri yıllar sonra karıştırıp neler kaçırdığını fark eden ‘hafızasız’ okurlar gibi gençlikten ihtiyarlığa doğru atılan ilk adımın sancısını derinden hissettim.
 O ‘ilk aşk’ın ürpertisinden, kaotik heyecanından ‘son şans’ın can çekişen bezginliğine uzanan sisli yolculukta gördüğümüz bulanık rüyaların içinde dolaştım bir süre.   

TOLSTOY VE DOSTOYEVSKİ BİLE ONU KISKANIYORDU
   

İnsan gençken aşk denilen o yakıcı, aldatıcı duyguyla tanışmak için kendini her türlü tehlikeye atma cesaretini gösterirken, bir gün ansızın yorulduğunu hissedip gelecekte yaşayabileceği muhtemel aşktan nasıl böyle hiç korkmadan, pişmanlık duymadan vazgeçebiliyor peki? Eğer Ahmet Altan’ın yazdığı gibi “her aşk, kaçınılmaz olarak ilk aşksa” tecrübelerle yıpranan insanın zamanla kesik, yara, çürük izlerinden örülmüş çelik gibi bir zırhla dolaşmaya başlaması anlaşılır elbette. Vaktiyle Tolstoy’u, Dostoyevski’yi bile kıskandıran Turgenyev, romanın sonunda ilk aşkının başına gelenleri öğrenince gençliğin ne olduğunu anlatıyor: “Gençlik! Hiçbir şeyi umursamazsın, evrenin tüm hazinelerine sahipsin sanki. Hüzün bile avutur seni, kendine güvenin ve pervasızlığın sonsuzdur. Oysa günlerin iz bırakmadan çabucak geçer, yok olur, güneşte mum gibi erir. Ama senin güzelliğinin bütün sırrı belki her şeyi yapabilmekte değil de, her şeyi yapabileceğini düşünmekte. İlk aşkımın hayalini neredeyse tek bir kederli solukta, içim sızlayarak yolcu ederken neler umuyordum. Peki, hayallerimden hangileri gerçekleşti?”.   

NASIL BİR HAYAT HAYAL EDİYORDUK?
   

‘Son fırsatın’ hâlâ ümit etmeye açık ama yine de çok kırılgan olduğunu hatırlatan o filmi seyrederken Turgenyev’in söylediğine benzer gerçekleşememiş hayalleri çoktan kaybettiğimizi düşünüyordum.Belki de sır, gençliğe bahşedilen o büyülü güçte gizliydi. Her şeyi yapabileceğini sandığın, tarifi sözcüklerle mümkün olmayan, kontrol edilemeyen o garip güçte… 

Aşkta ‘son şans’larını kullandıklarına dair seyirciyi fena halde ikna eden aktörlerin şiirsel ayrıntıları süzerek oynadıkları filmde, erkekler tarafından artık cazip bulunmadığına inanan orta yaşlı bir kadınla, kendine güvenini kaybetmiş yaşlı bir erkeğin tesadüfi buluşması anlatılıyordu. Tam da ‘İlk Aşk’ı hatırladığım günün akşamı böyle bir filmi izlemek biraz canımı sıktı doğrusu. Başımızı döndüren o saf duyguya ilk dokunduğumuzda, sevdiklerimiz için mutluluk veren bir acıyla kıvranmaya başladığımızda nasıl bir hayat hayal ediyorduk ve sonunda neyle karşılaşıyorduk. 

Kimileri aşkı her zaman ‘ilk aşk’ gibi yaşama cesaretine ve enerjisine sahip olabiliyordu. Ahmet Altan, on beş sene evvel yazdığı o denemesinde, ilk aşkının çok kalabalık olduğunu, âşık olduğu bütün kadınları ilk aşkı olarak hatırladığını söylüyordu. Özlem hep aynı özlemdi.   

ÂŞIK OLMA İHTİMALINDEN VAZGEÇMİŞ BİR KADIN…
   

Birbirlerini en çaresiz zamanda ürkek ‘yürek çarpıntılarıyla’ sevmeye çalışan Harvey ve Kate’in iç burkucu konuşmalarını dinlerken kendine güvenen o ‘sağlam’ cümleleri hatırladım. Kırık bir ümitsizliğe rağmen hayatı yarı yolda terk etmek istemeyenler için aşk hep ‘ilk aşktı’. Kadın buluşma yerine gelmeyen adamın önünde âşık olma ihtimalinden çoktan vazgeçmiş, ruhu yalnızlığın tenhalığıyla çürümüş bir kadın gibi konuşuyordu önce: “Birbirimiz hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Yaşadıklarımız gerçek değildi. Ben huysuz bir kadınım. Yaşadığın yere dön” diyordu. Ama sonra erkeğin merhametli bir bakışıyla içinde aniden incecik bir cam kırıldı, toz olup dağıldı. Aşkı artık ‘ilk aşk’ gibi yaşayamayacağına inanan kadın ağlayarak konuşmaya başladı: “Sen içime öylece daldın. Bu bana acı veriyor. Zamanla hayal kırıklığına uğramak benim için rahatlatıcı olmuştu. Bunu benden aldığın için sana kızgınım.” 

Onları izlerken aşka dair tanıdık hislerim alaycı bir kederle soğudu. Turgenyev’in “en ters duyguların, düşüncelerin, kuşkuların, umutların, sevinçlerin ve acıların kasırga gibi birbirine karıştığı bir çeşit kaos” diye tarif ettiği ‘ilk aşkı’ yıllar sonra yine öyle yaşayabilmek için aşkı ağulu dikenleriyle kabullenebilme yürekliliğine sahip olmak gerekiyordu. Kate topuklu ayakkabılarını çıkarıp Harvey’nin koluna girdi. İhtiyar, haşmetli ağaçlara eşlik eden geniş bir yolda iyice küçülene kadar yürüyüp kayboldular. Mavi, soğuk ekranda hayatlarının başlangıcı olan ‘son’ yazısı kaldı.

A. Esra Yalazan

zaman: Eylül 13, 2013 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Deneme

Buzda bir balık gibi hissedenler; Tezer Özlü ve Pavese..

Omuzlarından aşağıya dökülen uzun sarı saçlarına, Modigliani’nin kadınlarını anımsatan eğik duruşuna, uzun parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasına, melankolik tebessümüne bakarken onun sesini duymaya çalışıyordum. Tütünle boğulmuş gibiydi sanki. Üstünde ‘Çocukluğun Soğuk Kış Geceleri’ yazan sararmış kitaptan henüz bir satır bile okumamıştım. Merakla yüzünü inceliyordum. Ansızın bir yerden hatırlayacakmışım gibi bakıyordum hiç yaşlanamayacak olan o genç kadına. 

Hayatı rüyalardan bilincime sızanlarla kavramaya çalıştığım uyurgezer yıllardı. Hani şu yeni yetmelerin ikindi vakti, deniz yorgunluğundan sonra serin çarşaflarda hayallerini dinlendirdikleri, sonra kalkıp buz gibi karpuz yedikleri, yerken çekirdekleri arsızca havaya tükürdükleri, tükürürken mutfaktan gelen kızartma kokularını içlerine çektikleri, akşamları ıhlamur kokan bahçelerde biraz daha fazla kalabilmek için evdekilere saçma yalanlar uydurdukları yaşların sonuna gelmiştim. 

O GÜÇLÜ YAZMA İSTEĞİ...
 

“İnce bacaklarımla aydınlık yaz günlerinde yokuşu koşuyorum” diye başlayan sert hayat hikâyesini okuduktan sonra çatlak ruhum bir daha huzur bulmadı. Sadece kitap yüzünden değil, büyüyordum. Kalabalık bir plajda, ‘ince bacaklarıma’ yapışan kum tanelerine, zamana, insanlara aldırmadan okuduğum kitap, ‘makul’ hayatın dışına sıçrama eşiğim olmuştu. O ‘yalnız’ kadını, onun sevdiği ‘yalnız yazarları’ ve hakiki yalnızlığı anlayabilmem için daha çok büyümem gerekiyor sanıyordum. Çok uzun sürmedi. 

Onun öldüğü yaşa geldiğimde hakkında bir yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim doğrusu. Neden düşüneyim, insan o yaşta böyle şeyler düşünmüyor ki... Sadece bende açlık, susuzluk gibi güçlü bir yazma isteği uyandırdığını hatırlıyorum. Sonra onun kadar cesur olmadığım için yazamadığımı da... 

Tezer Özlü’nün yazdıklarını gençken okuyanların pek çoğu, çocuksu bir heyecanla kendi hayatında iz bırakanları yazmak istemiştir muhtemelen. Onun orta sınıfın alışkanlıklarına, beğenilerine aldırmadan, sözcüklerin uyumunu pek düşünmeden, insanlara nasıl dokunacağını hesap etmeden yazdığı ‘kolay’ cümlelerini okuyunca yazmanın çok basit olduğunu düşünürseniz fena halde yanılabilirsiniz. Öyle can yakan, sade bir üslubun kendiliğinden akışını sezebilmek, doğallığını anlayabilmek için, bir yazarın kendisiyle acıları arasına koyduğu mesafenin derinliğini de hissedebilmek gerekiyor çünkü. 

BEN ASLINDA SÜREKLİ ÖZLÜYORUM
 

Onun durduğu uçurumun ucundan korkusuzca hayata bakabilen bir kadın olduğunu kendisi hiç gizlemeden anlattığı cümlelerde görüyorsunuz: “Ben çılgınlık dünyasına en derin, en sonsuz yolculuğu yaptım. En acı veren yolculuğu yaptım... Çılgınlık yoluyla kurtuluşumu ne büyük bir cesaretle tamamladım. Tüm acılardan, gövdelerden, güneşlerden, ana babalardan ve çocuklardan, güvenden ve güvensizlikten, tüm düzenlerden. Bir insanın yaşamı kırk yıl da olabilir. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok.” 

Bu cümleler, yazarın son döneminde yazdığı kısa notlardan oluşan kitabından. Düzeni ve güveni ürkütücü bulan bu ‘dikenli’ kadın, hayata tutunma biçimlerini, yalnızlıklarını sevdiği yazarların peşinde koştuğu yılları anlatan bir kitap yazmıştı. Kafka, Svevo ve Pavese’nin izini sürdüğü bu uzun yolculuğun başında “Kentten ya da ülkeden ayrılmadığım günlerde oteli değiştiriyorum. Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla çekip gitmeyi nasıl isterdim” diyor. O bir başka yazarın izini sürerken sığındığı sözcüklerle kendinden hep çekip gitti aslında. Mırıldanır gibi yazdığı defter notlarında, yalnızlığının ürkütücü görüntüsünü Pavese’yle hatırlıyor: “Çocukluğum. Dün, buz gibi bir gölde, ördeklerin yüzdüğünü gördüğümde, aklıma Pavese’nin kız kardeşine yazdığı son mektuptan sözler geldi: ‘Kendimi buzda bir balık gibi hissediyorum.’ Ben de, kendimi buzda bir balık gibi hissediyor. Söyleyemiyordum.” 

Bu satırları okuduğumda onu kendisiyle aynı yaşta ölen Pavese’ye iten o güçlü duygunun tam olarak ne olabileceğini düşünüyordum. Torino’da küçük bir otel odasında intihar eden o huysuz, kapalı adamın sadece yazarlığını beğenmiyordu kuşkusuz. Üstelik kendisine göre epeyce ‘süslü’ olan romancının günlüklerindeki keskin yargılar da onun dünyaya aldırmaz bakışına biraz uzak duruyor gibiydi. Ama yine de onları birleştiren görünmez bir bağ vardı sanki. Hafif bir esintiyle birbirlerine dolanan uçurtmalar gibi yeryüzünün boşluğunda buluşmuşlardı. Zaman içinde Pavese’nin eksik, tutkulu hikâyeler anlattığı romanlarını okurken tuhaf bir ‘hiçlik’ duygusuyla karşılaştım. Çok sevdiği kırlardaki, çoğunlukla sıkıldığı şehirlerdeki hayatları bazen içinde sakin mısraların gizlendiği şiirli cümlelerle anlatıyordu ama bir şey olmuyordu. Nedense, onları bir kitapta, bir kasabada, loş bir otel odasında birleştiren kaderin, çocukluktan kalan o yoğun ‘hiçlik’ duygusu olduğuna inanıyorum. Acı değil sadece hiçlik! 

YERYÜZÜNÜN HİKÂYELERİ SONSUZDUR 


Altı yaşında kaybettiği babası ve hayatı boyunca kendisine kötü davranan kadınlar yüzünden karamsar olduğu söylenen Pavese, ölmeden önce mektuplarını ve notlarını yakmıştı. Ama belli ki on beş sene boyunca yazdığı günlüklerin yayımlanmasını istemişti. Tuhaf bir biçimde onu dünyada üne kavuşturan da şiirlerinden ve romanlarından ziyade ‘Yaşama Uğraşı’ adıyla yayımlanan günlükleri oldu. 12 Mayıs 1947’de defterine şunları yazmış: “Bir yazarın, şiire, edebiyata en büyük katkısı, yaşarken ona hayatının edebiyata en uzak görünen bölümlerini aktarabilmesidir. Ona sadece boşuna harcanmış gibi değil, aynı zamanda bir kötülük, bir günah, bir çöküntü belirtisi gibi gelen günlerini, alışkanlıklarını ve yaşantılarını... İnsanın hayatını böyle şeyler zenginleştirir. Her hayat hikâyesinin çocukluk dönemini düşün.” 

Tezer Özlü, o ‘çocukluk dönemini’, gençliğini, kafasına yediği elektroşokları, erkeklerini, deliliğini, sevişmelerini, sevemediklerini kendisini bile taklit etmeden güçlü bir yazı sezgisiyle anlattı. O yazmanın dünyaya, acılara karşı bir savunma biçimi olduğuna inanıyordu. Tıpkı ‘bu kahrolası yeryüzünün o büyük yalnızını ne kadar çok seviyorum’ diye anlattığı Pavese gibi. 

Beckett’in “Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başkasının gözyaşları diner” cümlesini, “Yeryüzünün hikâyeleri sonsuzdur. Biri anlatmayı bitirdiğinde, bir başka yerde, bir başkası anlatamaya başlar” diye değiştirmişti. 

Gitmek için biraz acele ettiler ama anlatmayı hiç bitirmediler aslında. Hâlâ kendi yalnızlıklarının izini sürenlerin, bazen ‘buzda bir balık gibi hissedenlerin’ yazılarıyla her seferinde biraz daha büyüyorlar.

A. Esra Yalazan

zaman: Eylül 13, 2013 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Deneme

25 Kasım 2012

Kadere yenik düşen zaaflar

Son âna kadar beklersek mutlaka gerçekleşeceğine inandığımız mucizenin, ruhumuzun kuytusunda taşıdığımız umudun kaybolup gitmesine müsaade etmeyen ışığın özü nerede saklı? Ya da aynı soruyu gündelik hayatın diliyle şöyle mi sormak lazım acaba. İnsan nasıl olur da bir işe, insana, tutkuya, bir hayale tutunup ondan asla vazgeçemeyeceğine inanmaya başlar. Onu hayatın yaşamaya değer olduğuna inandıran sadece ‘hayali’ bir gücün kör tutsaklığı olabilir mi? Bu zaafını fark ettiğinde kıpırdayamama çaresizliğine nasıl dayanır? Geriye dönüp baktığında üstüne kapanan zamanın tahrip eden gücü müdür onu istediği gibi yaşamaktan alıkoyan? “Bir gün başaracağım; istediğim gibi bir işe, aşığa, aileye, hayale, hayata kavuşacağım” arzusunu saplantı haline getirenler aslında tam olarak neden korkuyorlar?

Bu ürpertici soruları hatırlatan Teğmen Drago’yu ben çok sevdim. Onun kimilerine acıklı bir ‘hayal’ gibi görünen hayatına eşlik etmek, hiç azalmayan umudunu, hayal kırıklığını, yalnızlığını paylaşmak beni epey heyecanlandırdı. Buzatti’nin ikinci dünya savaşı sırasında askerlik yaparken yazdığı Tatar Çölü’nün kahramanıyla daha gençken tanışmak ister miydim, bilmiyorum doğrusu. Hani bazı kitaplar kaderine boyun eğip, o deliyle buluşmak için ‘doğru zamanı’ bekler, denir ya, işte tam da böyle bir kaza oldu galiba.

Buzzati, 1940’da yayımlanan ilk romanını yazarken, kahramanı Giovanni Drogo gibi kaderine teslim olmuş. O sırada Corriera Della Sera gazetesi için savaş muhabirliği yapıyormuş. O yıllarda onu yazarlık serüvenine hazırlayan üç tutkusu olduğundan bahsediliyor: Dağ, resim ve şiir. Gerçekten de bu roman, onun tutkularının buluştuğu bir masal ülkesi gibi: Akşam saatlerinde moraran gölgeli dağlar, yeryüzü çöllerinde görülmeyen düşsel sarı ışıklarla parlayan eşsiz resimler ve umutlu bir ‘yalnızlığı’ anlatan destansı bir şiir.

Rahatsız etmek için yazılmış sanki!

Buzatti’nin romanını okurken, ‘karamsar’ hikâyeleri incelikle anlatabilen yazarların, hatırlayamadığımız rüyaları iyimserlikle bize fısıldadığını düşünüyordum. Bu acayip his, elle tutulamayan bir nesneyi tarif etmeye benziyor biraz. Şimdi ben size, bu roman, askerlik eğitimini tamamladıktan sonra hayallerindeki savaşçı kahramana dönüşmek için yola çıkan ama sonunda kimsenin gitmek istemediği bir kalede ömrünü tüketmeyi tercih eden askerin sıradan, tekdüze hayatını anlatıyor desem, büyük bir ihtimalle kasvetli bir iç çekişle yazıyı bırakacaksınız. Hikâyenin yalnız kahramanını pek merak etmeyeceksiniz. Yazar, okuru tam da bu düşünceden uzaklaştırmak, şaşırtmak, sarsmak hatta taammüden rahatsız etmek için yazmış sanki bu huzursuz kitabı.

Hep daha iyisini yapabileceğimize dair saf bir inançla yolunuzda yürürken, aslında artık fazla vaktinizin kalmadığına dair tuhaf değişimin ilk ürkütücü işaretini gördüğünüz ama görmüyormuş gibi yaptığınız o kırılgan ânı hatırlıyor musunuz ? Muhtemelen hayır. İnsan hızla akıp giden hayatın içinde durup böyle ayrıntıları düşünmez çünkü. Teğmen Drago, durduk yerde size bunu hatırlatıyor mesela. Ya da bazen, hiç gelmeyeceğini bildiğiniz o adamı, kadını bekleyebilme, telafisi mümkün olmayan bir hatayı düzeltebilme, gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir hayale kavuşabilmek için ihtiyacınız olan o tuhaf, anlaşılmaz gücü nereden bulabildiğinizi merak ediyor musunuz? Böyle sinsi meraklarımızı hangi karanlık mezarla gömüyoruz? Tanıdık alışkanlıkların rehavetiyle, bu garip soruların cevabını ömrünü sadece bir mucizeyi bekleme uğruna tüketen roman kahramanları düşünür sanıyoruz. Mutlak gerçeğe inanan düşüncelerle yaşamak bizi yaralayan duyguların zehirli dikenlerinden koruyor çünkü.

Hiçbir şeyin boşuna olmadığını kendimize hatırlatmak için Teğmen Drago ve asker arkadaşları gibi kendimize olmayan düşmanlar yaratmıyoruz belki ama hayatımızı anlamlı kılacak bir beklentinin, umudun, hayalin esiri oluyoruz. Sanırım herkes o gizli esaretin bedelini farklı biçimlerde ödüyor. Sadece edebiyatta değil, hayatla kurduğum o müphem ilişkide de en çok ilgimi çeken çelişkilerden biri, insanın neden başka seçenekleri varken bir türlü hayaliyle örtüşmeyen bir hayattan çekip gidemediği. İnsan o paslı takıntıyı nasıl yaratıyor ve neden hayatını düzelteceğine inandığı saplantılarından kurtulamıyor?

Uyuşturan alışkanlıklar...

Bu tuhaf soruların cevabı, biraz da güzelliği, gerçeği, inancı nerede görmek, hayatı nasıl tüketmek istediğimizde gizli sanırım. Yazar, hayatının başlangıcında iç karartıcı bir kalede istemeden yaşamayı tercih eden kahramanını şöyle anlatıyor: “Asker arkadaşları da bir alışkanlık haline gelmişti. Tüm bunlar ona aitti ve bunları terk etmek Drago’ya acı verecekti. Ama, aslında o bunu bilmiyordu, ne gitmesinin kendisine nasıl bir çaba gerektireceğinden, ne de kaledeki birbirinin tıpkısı olan günleri baş döndürücü bir hızla yutup gittiğinden haberdardı. Dünle evvelsi gün birbirinden farksızdı; üç gün önce olmuş bir şey de yirmi gün önce olmuş bir şey de sonuçta ona eskiden olup bitmiş bir şey olarak görünüyordu. Böylece o fark etmeden zaman akıp gidiyordu.”

Buzzati’nin ‘Bastiani Kale’si, hiç el değmemiş, görkemli bir hazineye benzettiği yılları düşünmeden harcadığımızı göstermek için kullandığı şiirsel bir metafor elbette. Her gün tekrarlanan ritüellerin bizi nasıl kuşattığını tersten anlatan büyülü bir masal. Çok da mutlu etmeyen alışkanlıklardan kurtulmak acı verdiği için mi bu masala katlanıyoruz. Yoksa geri dönüp en baştan hayata başlamak ağır ve fazla geldiğinden mi o ‘umut’ yumağını söküp atamıyoruz içimizden?

Esas olan bu hayat değil mi?

Koskoca bir ömrü ıssız bir kalede tüketen adamı yazan Buzzati’nin, yirmi iki ayda bile neler olabileceğini anlattığı bölüm biraz yaralıyor okuyanı: “Yirmi iki ay yeni ailelerin kurulması, çocukların doğması hatta konuşmaya başlaması, otların olduğu yerde kocaman bir evin yükselmesi, güzel bir kadının yaşlanıp artık hiç kimse tarafından arzu edilemez hale gelmesi, bir hastalığın, uzun hastalıklardan biri dahi olsa, harekete geçmesi, bir süre duraklayıp iyileşme umudu vermesi, sonra daha da derinleşerek yeniden ortaya çıkması için yeterlidir.” Bu satırları okuduğumda, bana on beş senesini boşa harcadığını, çaresiz bir kabullenişle sıradan bir hadiseymiş gibi anlatan arkadaşımı hatırlayıp sıkıntılı bir acıyla gülümsedim...

İnsanlık hallerini, böyle yakıcı, dikenli cümlelerle okumak insanı tuhaf bir biçimde sağaltıyor aslında. İmkânsız olsa da ancak o ‘iyileşme’ umudunun olduğu yerde yazdığımız kadere inanarak huzura kavuşabileceğimizi biliyoruz çünkü. Sona doğru ilerlerken hala kaçan fırsatları yakalayabileceğine inanan Drago gibi esas olanın yaşadığımız ‘bu hayat’ olmadığına içtenlikle inanmak istiyoruz. Asıl önemli olanın şeyin, gerçek hayatımızın henüz başlamadığı fikrinde tuhaf bir biçimde inat ediyoruz. Bu şefkatli hislerle avunmak bizi diri tutuyor.

Sanırım insan gençken çok uzun, renkli ve istediği gibi olacağına inandığı bu yolculukta arzularını sürekli ertelemenin haklı kibriyle başına gelenleri biraz küçümsüyor ne de olsa. Ama kaçınılmaz olarak “Nasıl olsa daha vaktim var” diyerek sürdürdüğü hayatın sonunda, Drago’nunkine benzer bir yarayla “kendisi dışında, herkesin umutlanmak için öyle ya da böyle az aya da çok bir nedeni olduğunu” sanıyor bazen. O vakit, omuzları çöküyor ve haliyle biraz yoruluyor.

Drago, romanın sonlarına doğru uykuya dalmış, hiç kıpırdamayan zarif ve masum bir bebekle karşılaşıyor ve bir zamanlar onun gibi olduğunu hatırlıyor. Ve belki kendini onda görebildiği için yılmıyor. Sonunu bir han odasında yalnız, mum ışığında, yenilmez bir savaşçı gibi karşılamaktan vazgeçmiyor. İçinde yeniden müthiş bir ümit doğuyor. “Kalenin tepelerindeki kuşkulu bekleyiş, kariyer konusundaki kaygılar, bekleyişle geçen uzun yıllar küçücük basit bir şeye dönüşüveriyor.” O karanlık ölüm eşiğini atlattıktan sonra yeniden gençliğinin tazeliğine bürüneceğine inanıyor.

O küçücük ‘basit şey’, sonsuz bir ‘son’ hissine dönüşüyor. Drago, yeniden umutlanıyor. Karanlıkta hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen son anlarında tekrar gülümsüyor...

A. Esra Yalazan

zaman: Kasım 25, 2012
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, altı çizili satırlar, Deneme
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Mobil sürümü görüntüle
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

Bu Blogda Ara

  • Ana Sayfa

Blog Arşivi

  • ▼  2026 (117)
    • ▼  Haziran (9)
      • KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ...
      • UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ
      • BARIŞ BULAMAM VE SAVAŞACAK DEĞİLİM
      • AŞK HÜKMEDİYOR BURADA
      • İTHAF
      • İSTEMEM EKSİK OLSUN
      • KANLI MASAL
      • NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE
      • HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYA...
    • ►  Mayıs (53)
    • ►  Nisan (34)
    • ►  Mart (6)
    • ►  Şubat (6)
    • ►  Ocak (9)
  • ►  2025 (6)
    • ►  Aralık (3)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Ekim (1)
    • ►  Eylül (1)
  • ►  2023 (219)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (37)
    • ►  Temmuz (15)
    • ►  Haziran (39)
    • ►  Mayıs (27)
    • ►  Nisan (27)
    • ►  Mart (6)
    • ►  Şubat (39)
    • ►  Ocak (28)
  • ►  2022 (200)
    • ►  Aralık (32)
    • ►  Kasım (4)
    • ►  Ekim (10)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (28)
    • ►  Nisan (32)
    • ►  Mart (50)
    • ►  Şubat (9)
    • ►  Ocak (18)
  • ►  2021 (181)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Kasım (13)
    • ►  Ekim (18)
    • ►  Eylül (16)
    • ►  Ağustos (12)
    • ►  Temmuz (18)
    • ►  Haziran (42)
    • ►  Mayıs (26)
    • ►  Nisan (31)
    • ►  Mart (1)
    • ►  Şubat (2)
  • ►  2020 (21)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (2)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (2)
    • ►  Mayıs (3)
    • ►  Nisan (3)
    • ►  Mart (1)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2019 (95)
    • ►  Aralık (3)
    • ►  Kasım (23)
    • ►  Ekim (21)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (11)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (8)
    • ►  Mayıs (3)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Mart (8)
    • ►  Şubat (6)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2018 (59)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Ekim (1)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (10)
    • ►  Mayıs (9)
    • ►  Nisan (9)
    • ►  Mart (10)
    • ►  Şubat (10)
    • ►  Ocak (4)
  • ►  2017 (387)
    • ►  Aralık (10)
    • ►  Kasım (6)
    • ►  Ekim (21)
    • ►  Eylül (10)
    • ►  Ağustos (37)
    • ►  Temmuz (32)
    • ►  Haziran (58)
    • ►  Mayıs (59)
    • ►  Nisan (19)
    • ►  Mart (53)
    • ►  Şubat (41)
    • ►  Ocak (41)
  • ►  2016 (641)
    • ►  Aralık (48)
    • ►  Kasım (36)
    • ►  Ekim (56)
    • ►  Eylül (60)
    • ►  Ağustos (25)
    • ►  Temmuz (29)
    • ►  Haziran (74)
    • ►  Mayıs (54)
    • ►  Nisan (49)
    • ►  Mart (54)
    • ►  Şubat (56)
    • ►  Ocak (100)
  • ►  2015 (611)
    • ►  Aralık (53)
    • ►  Kasım (36)
    • ►  Ekim (49)
    • ►  Eylül (85)
    • ►  Ağustos (62)
    • ►  Temmuz (24)
    • ►  Haziran (36)
    • ►  Mayıs (64)
    • ►  Nisan (65)
    • ►  Mart (56)
    • ►  Şubat (49)
    • ►  Ocak (32)
  • ►  2014 (946)
    • ►  Aralık (42)
    • ►  Kasım (82)
    • ►  Ekim (115)
    • ►  Eylül (105)
    • ►  Ağustos (113)
    • ►  Temmuz (103)
    • ►  Haziran (23)
    • ►  Mayıs (81)
    • ►  Nisan (76)
    • ►  Mart (121)
    • ►  Şubat (56)
    • ►  Ocak (29)
  • ►  2013 (2238)
    • ►  Aralık (110)
    • ►  Kasım (67)
    • ►  Ekim (48)
    • ►  Eylül (245)
    • ►  Ağustos (208)
    • ►  Temmuz (230)
    • ►  Haziran (120)
    • ►  Mayıs (125)
    • ►  Nisan (234)
    • ►  Mart (229)
    • ►  Şubat (284)
    • ►  Ocak (338)
  • ►  2012 (2855)
    • ►  Aralık (355)
    • ►  Kasım (380)
    • ►  Ekim (330)
    • ►  Eylül (316)
    • ►  Ağustos (276)
    • ►  Temmuz (333)
    • ►  Haziran (190)
    • ►  Mayıs (305)
    • ►  Nisan (328)
    • ►  Mart (42)

Etiketler

A. E. Housman A. Hicri İzgören A. Kadir a. kadir bilgin A. Turan Alkan A. Turan Oflazoğlu A. Vahap Akbaş A.Ali Ural A.Ertan MISIRLI A.Esra Yalazan A.Kadir Paksoy Abbas Kiyarustemi Abdulbâki Ârif Efendi Abdulkadir Budak Abdullah ANAR Abdullâh Bin Revaha Abdullah Eraslan Abdullah Harmancı Abdullah Kibritçi Abdullah Rıza Ergüven Abdullah Tukay Abdulvahap Bozbey Abdurrahim Karakoç Abdurrahman Adıyan Abdurrahman Sami Paşa Abdülali Rezaki Abdülbâki Gölpınarlı Abdülhak Hamit Tarhan Abdülhak Mihrünnisa Abdülhak Şinasi Hisar Abdülkadir Budak Abdülkadir Bulut Abidin Dino Acar Erdoğan Adam Zagajewski Adejda Mandelstam Adem Erdoğan adem özbay adige batur Adnan Azar Adnan Benk adnan durmaz adnan özer Adnan Satıcı Adnan Uzun adnan yücel Adom Yarcanyan Adonis Adrian Păunescu Adviye Altıok Afif Obay Afshin Yadollahi afşar timuçin ÂGÂHÎ Agostinho Neto Agustín Tavitian Ağlamak Şiirleri Bercestem ah muhsin ünlü Ahî ahmed arif Ahmed Emin Ahmed eş-Şehavi Ahmed Gazali Ahmed Rasim Ahmed Şamlu Ahmet A. Şentürk ahmet ada ahmet altan Ahmet Bozkurt Ahmet Cemal Ahmet Doğan İlbey Ahmet Edip Başaran ahmet erhan Ahmet Ersoy Ahmet Göze Ahmet Günbaş Ahmet Güntan ahmet hamdi tanpınar Ahmet Haşim Ahmet Hâşim Ahmet İnam Ahmet Kalkan Ahmet Koyutürk Ahmet Kutsi Tecer Ahmet Maruf Demir Ahmet Muhip Dıranas Ahmet Murat Ahmet Mücahit Bülbül Ahmet Necdet Ahmet Oktay Ahmet Özer Ahmet Paşa Ahmet Savaş Özpınar Ahmet Soysal Ahmet Süreyya DURNA Ahmet Şevkî Ahmet Şirin ahmet telli Ahmet Uluçay ahmet uysal ahmet ümit Ahmet Veske Ahmet Yüzeroğlu Ahmet Zeki Yeşil Ahmetcan Asena ahmethan yılmaz Ahu Tükel Aıg HIGO Ai Çing Aidin Salih akgün akova Akide Ufuk Türkelli Akif Emre Akif Kurtuluş Akif Paşa Akira Kurosawa Al-Sulakah Alaeddin Özdenören Alain de Botton Albert Nyathi Alberto Ruy-Sánchez Alda Merini Aldo Pellegrini Aldous Huxley Alexandr BLOK Alfonsina Storni Alfred de Musset Alfred de Vigny Alfred Lord Tennyson Ali Asker Barut Ali Ayçil Ali Biçer Ali Cengiz Akdeniz Ali Cengizkan Ali Duran Topuz Ali Efendi ALİ EKBER ATAŞ Ali Emiri Efendi Ali Erdoğan Ali Güzelyüz Ali Haydar Timisi Ali İhsan Atiş Ali Kınık Ali Lidar Ali Narçın Ali Narçin Ali Nesin Ali Nihad Tarlan Ali Osman Öztürk ali pektaş Ali Püsküllüoğlu Ali Rıza Çamur ali şeriati Ali Tekmil Ali Yüce Alişan Hayırlı Âlişanzâde İsmail Hakkı Bey Aliya İzzetbegoviç Allen Ginsberg Almila Alp Almira Şehrazat Alpaslan Arslan Alper Canıgüz Alper Çeker alper gencer Alper Hasanoğlu Alper Öktem Alphonso de Lamartine Altay ÖKTEM altı çizili satırlar Altı Çizili Satırlar Alvarlı Efe Amado Nervo Amin Maalouf Amiri Akilli Ana KALANDADZE Anaflaksi Anatole France Andre Chenier Andre Rivoire ANDRE' BRETON Andree Chedid Andrei Tarkovski Andrew Jolly Andrew Marwell Andrey VOZNESENSKİ Angelus Silesius Anıl Engin Anladım ki Leman Sam anna ahmatova Anna Bijns Anna Dau Anna Grigorievna Dostoyevski Anna Hebert Anna Rouse Anne anne michaels Anne Sexton Anne Şiirleri Bercestem Annemarie Schimmel Antanas Baranauskas Anton Çehov Antonia Pozzi Antonio Lopez Antonio Machado Aram Pehlivanyan Archibald MACLEISH Ardalan Serferaz Aret Vartanyan Ariel Dorfman Arif Akpınar Arif Ay arif damar Arif Nihat Asya Arif ODABAŞ Arife Kalender Arivara Narihira Ariwara no Narihira Arkadaş Z. Özger Arkadaş Zekai Özger Arno Herrmann Arno Holz Arseni A. Tarkovski Arslan Tekin Arşiv arthur rimbaud Arthur Schopenhauer Arthur Symons Arzu Eşbah Arzu Eylem Asaf Çiyiltepe Asaf Hâlet Çelebi Asghar Farhadi Asım Öz Asım Yapıcı Aslı Durak aslı erdoğan Aslı Serin Asuman Susam Âşık Baba Karakılçık Âşık Dertli Aşık Garip Aşık Hüdai Aşık Veysel Aşk Yorgunu Aşka Çağrı Atakan Yavuz Ataol BEHRAMOĞLU Atatürk ates cemberi Atharva Atılcan Saday Atilla Birkiye Atillâ Özkırımlı attila ilhan Attila Jozsef atze August Strindberg Avetik İsahakjan Avi Pardo Avnî (Fatih Sultan Mehmed ) Aydın Güleç Aydın Hatipoğlu aydın şimşek Ayfer Feriha Ayfer Tunç Ayhan Bozkurt Ayhan Hünalp Ayla Aydemir Aynur Şakman Ayrılık Şiirleri Bercestem Aysel Ergül Aysel Ergül Keskin Ayşe Arman Ayşe Sarısayın Ayşe Sevim Aytekin Karaçoban ayten mutlu Azer Yaran Aziz Kağan Güneş aziz nesin Aziz Şerker Azize Su Bab Aziz baba Baba Efzel Baba Şiirleri Bercestem Baba Tahir Üryan Babür Pınar Bağdatlı Ruhî Bahâ Zuheyr bahadır cüneyt Yalçın Bahadır Dadak Bahaettin KARAKOÇ Bahar Çınarlı Bahe Amca Bahtiyar İstekli Bahtiyar VAHABZADE Bai Juyi Bâkî Baki Ayhan T. Baki Süha Ediboğlu balkabağı balzac Banira Giri Banksy Banu Savaş Baran Barbara Guest Barbra Streisand Barış Özdemir Barış Pirhasan Barış PİRHASAN Bayburtlu Zihni Bayezid Bestami Bayram Balcı Bedirhan Gökçe Bedirxan Bedrettin Cömert Bedri Rahmi Eyüboğlu behçet aysan Behçet Kemal ÇAĞLAR Behçet Necatigil Behlül Dündar Behruz Kia bejan matur Bekir Fuat Bekir Necati Bekir Sıtkı Erdoğan Bekri Mustafa Bela Tarr Bellek Şiirleri Bercestem Berat Zarifoğlu berceste Berceste Arşivi Bercestem Beren Saat berfo ana Berfo Kırbayır Berkan Ürgen Bertan Onaran Bertolt BRECHT Bervaj Şerif Beşikteki Kedi beşir sevim Beşşar bin Burd Betül Dünder Betül Gezen Betül Mardin Betül Tarıman Betül Yazıcı Betül Zarifoğlu Bhartrihari Bibliyofil Bilal Can Bilâl Kolbüken Bilal Tırnakçı bilge karasu Bilgin Adalı Bilhana Birdal Akar Birgül Oğuz birhan keskin Björnstjerne Martinius Björnson Blaga Dimitrova Blaise Cendrars bloga veda Bob Marley Bobby Sands Bojana Apostolova Boris Pasternak Boris Vian Brene Brown Breyten Breytenbach Buğra Alp Giray buket cihan temür Bulat Şalvoviç Okucava Burak Dikoğlu Burak Uzun Burhan Eren Bülent Ecevit Bülent Güldal Bülent Kale Bülent Kumral Bülent Özcan Bülent Özdaman Bülent Parlak bünyamin durali Bünyamin K. Byung-Chul Han Cafer Keklikçi Cafer Turaç cahit koytak cahit külebi cahit sıtkı tarancı Cahit Zarifoğlu Cakuren Can Alkor Can Bahadır Yüce Can Dündar Can Öz can yücel Caner Fidaner Cansever Eyüboğlu Captain Hook Carl Sandburg Carlos Drummond de Andrade Casar FLAİSCHLEN Cavidan Tümerkan Cavit Kürnek Cavit Mukaddes Cegerxwîn Celâl Fedai Celal Sahir Celâl Sahir Erozan Celal Sılay Celal Soydan Celâl Üster Celal Yalvaç Cem Akaş Cem Doğan Cem Savran Cemal CUMA Cemal Safi cemal süreya Cemal Süreyya Cemal Tunçdemir Cemalettin Taşken Cemil Kavukçu cemil meriç Cemil Sena Cenânî Cenap Şahabettin Cengiz Aytmatov Cengiz Çandar Cengiz Numanoğlu Cervantes Cesar VALLEJO cesare pavese Cevahir Bedel Cevahir Sipahi Cevat Akkanat Cevat Çapan Cevat Çeştepe Cevat Şakir Kabaağaçlı Cevdet Karal Cevdet Kudret Solok Ceyhun Atuf Kansu ceyhun yılmaz Cezmi Ersöz Charles Baudelaire Charles BAUDELAİRE Charles Bukowski Charles C. Finn Charles Lamb Charles Olson ChatGPT Che Guavera Che Guevara CHE LAN VIEN Chin Tzu - Hao Chon Sang Beong Christian Fürchtegott Gellert Christina Georgina Rossetti Chuang Tzu Cihan Aktaş Cihan Çetinkaya Cihan Oğuz Cihat Duman Clement Marot coşkun ertepınar Coşkun Yerli Covid-19 Cumali Ünaldı Hasannebioğlu Cüneyd Suavi Cüneyt Özdemir Cyrano de Bergerac Czeslaw MILOSZ Çay Şiirleri Bercestem çehov Çelik Gülersoy Çetin Altan Çeviri Şiirler Çiğdem Dürüşken Çiğdem Sezer Çiğdem Talu Çisel Onat Çocuk ve Kitap Çocuk/luk Şiirleri Bercestem dagmar nick dağ öğretisi Dante Alighieri Dante Gabriel Rossetti David DİOP David Herbert Lawrence Delmira Agustini Demir Özlü Deneme Denemeler Deniz Durukan Deprem Derek WALCOTT derya önder Destansı Öykü'den Detlev Von Liliencron Devrim Murat Dirlikyapan Devrim Sevimay Dexter Didem Gülçin Erdem didem madak Dilaver Cebeci Dilek Akın Dilek Değerli dilek kartal DilekÇörek Dinçer Ateş Dinçer Sümer Dino Buzzatti Doğan Ergül Doğan Hayat Don Quijote Donna E. Norton Dost Körpe Dost Şiirleri Bercestem dostoyevski Du Mu Dua Duma Boko dumur Dursun Ali Erzincanlı Duygu Asena Duygu Güner Dücane Cündioğlu Dündar Sansur düşsel Dylan Thomas e-kitap e. e. cummings Ebdulla Peşew Ebdulrehman Mizûrî Ebru Aydoğan Ebru Cündübeyoğlu Ebru Yalçın Ebû Bekr Yahya b. Bakiy Ebu'l Kâsım Eş-Şâbbî Ebu’l-Atâhiye Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî Ebubekir Eroğlu Ebuzer Ebü’l-Alâ el-Maarrî Ebülbeka Salih Bin Şerif Ece AYHAN ece temelkuran Edgar Allan Poe edip cansever Edip Cansever Edith Piaf Non Je ne regrette rien Edith Södergran Eduardo Galeano Edward A. Murphy Jr. Edward Stachura Edwin Muir Efe Murat Eflâtun Efrain HUERTA Egemen Berköz Ehmedê Xanî Ekaterina Yosifova Ela Dinçer Elena İvanova Elias Canetti Elif Akyol Elif Gizem Elif Ruhefzâ elif şafak Elif Şebnem Akal Elif Şiirleri Bercestem Elif Tanrıyar Elizabeth Barrett Ella Wheeler Wilcox Else Lasker-Schüler Elvan Okaygün Elvan-ı Şirazi Emel Güz Emel İrtem Emile Verhaeren Emile Zola Emily DICKINSON Emin Akdamar Emin Baş Emin Bülent Serdaroğlu Emine OKUMUŞ Emirhan Oğuz Emiş Bahar Emrah Altınok Emrah Ece emrah serbes Emre Demir Emre Dursun Emre GÖKCE Emre Gümüşdoğan Emre Konuk Emre Miyasoğlu Emre Sururi Ender Şahin Enderunlu Vasıf endişe Endre Ady Enes KİŞEVİÇ Engin Geçtan Engin Özmen Engin Turgut Engin Yurt Enis Akın enis batur Enis Behiç Koryürek Enrik Nordbrandt Enver Ercan Epiktetos Eray Canberk Ercan Kesal Ercan Yılmaz Ercüment Behzad LÂV Ercüment Uçarı Erdal Alova Erdal Ceyhan Erdal Çakır Erdal Öz Erdem Arslan Erdem Bayazıt Erdinç Durukan Erdoğan Alkan Erdoğan Kul Erdoğan Tanaltay Erel BREDA Eren Safi eren talu Erge Özcan Ergin Doğru Ergin GÜNÇE Erhan Güleryüz Erica Jong erich fried Erich Kastner Erich Maria Remargue Erik Stinus Erkan Oğur Erman Artun Ernest Bryll Ernesto Cardenal Erol Çankaya Erol Malçok Ersan Erçelik Ersin Ergün Ersin Hoşgenç Ersin Salman Erzurumlu İbrahim Hakkı esarerin bedeli Esîrî eskimo Esmeray esra elönü Esra Güzelipek Esra Zeynep Esrâr Dede Eşekli Kütüphaneci Eşrefoğlu Rûmî Ethem Baran Etsujin Eugene Guillevic Eugenio Borgna Eugenio Montale Ev Şiirleri Bercestem Eylül Gökdemir Eyüp Akbulut ezher ezra pound fadıl öztürk Fahrettin Çiloğlu Fahrettin Irâkî Faiz Ahmed Faiz Fang Vei Teh Faraj Bayrakdar Faris Kuseyri Farouk Goweedah Faruk Günindi Faruk Nafiz Çamlıbel Fâtımâ Zehrâ Merinos Fatih Demirci Fatih Yavuz Çiçek Fatih'te 4 kardeş Fatma Barbarosoğlu Fatma Cevdet Hanım Fatma Savcı Fatma Şengil Süzer Fatma Topuz Çetinkaya Fatos Arapi Fatoş Balı Fatoş Yıldız Fatva Tukan Faysal Soysal Fazıl Hüsnü Dağlarca Federico Garcia Lorca Fedor Sologub Fedya Filkova Fehmi Koru Felix Arvers Ferhad Abidini Ferhad Pîrbal Ferhan ŞAYLIMAN Ferhat Uludere Ferîdûn-i Muşîrî Ferîdûn-i Tevellelî Ferîdüddîn Attâr Ferit Edgü Ferman Karaçam Fernando PESSOA Ferruh Tunç Fethi GİRAY fethi naci fethullah gülen Fevzî el-Maʿlûf Feyza Can feyzi halıcı Fırat Bahşi Fidel Castro figen yıldırım Fikret Demirağ Fikret Özdal Filibeli Ahmed Hilmi Filiz Zibek Firdevsî France Bonneau Francesco Petrarca Francis Bacon Francis Jammes François Coppee François Coppée François Villon Frank O’Hara Frida Kahlo Friedrich Halm Friedrich Hölderlin Friedrich Rückert Friedrich Schiller Frithjof Schuon Fuat Edip Baksı Fucivara Teyka Fujiwara no Okikaze Fukuhara Kiyoshi fulya codal Furkan Çalışkan Furuğ Ferruhzad Fuzûlî Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Fyodor Tyutçev G. Askerî Gabriel Celaya Gabriel Garcia Marquez Gabriel Josipovici Gabriel OKARA Gabriela Mistral Gabriele D’annunzio Gaius Valerius Catullus Galip Sevindir Gam Şiirleri Bercestem Garbis Cancikyan Gary Snyder Gassan Satar gazze avazı Gelincik Şiirleri Bercestem Geoffrey Brock Georg Trakl Georgi Gospodinov Gerard de Nerval Gertrude Durusoy Gevheri Gevorg Emin Gılgamış Destanı Giacomo Leopardi Gim So-Vol Gioconda Belli Giosue Carducci Gitmek Şiirleri Bercestem Giuseppe SEREMBE Giuseppe Ungaretti Glenn Meade goethe Gonca Özmen Gökçenur Ç. Gökçer Tahincioğlu Gökhan Akçiçek Gökhan Ergür Gökhan Özcan Gökhan Yalçın Göksel Duruturna Gönül Çapan Gönül Çınarlı Guillaume Apollinaire gunnar ekelöf Gustavo Adolfo Becquer Gülcihan Atalay Gülenay Börekçi Güliz Kerse Gülsüm Cengiz Gültekin EMRE Gültekin Sâmanoğlu gülten akın Gülüş Şiirleri Bercestem Güner Özkul Güneş Bor Güneş Şiirleri Bercestem Güngör Varınlıoğlu Gürkan Kesici Güven Adıgüzel Güven Turan Güvercin Güvercin Gerdanlığı Güvercin Şiirleri Bercestem Gyodai hacı Hacı Bayram-ı Veli Hadewijch Hâfız İbrâhîm Hafız-ı Şirazi Hafsa bint Hamdûn el-Hicâziyye Haheperesenb haiku Haikutu Hakan Albayrak Hakan Arslanbenzer Hakan Göksel Hakan Gülhan Hakan Kaynar hakan savlı Hakan ŞARKDEMİR Hakkı Aytaç Hâlâ Halide Nusret Zorlutuna Halikarnas Balıkçısı halil cibran Halil Köksal Halil Köksel Halil Yörükoğlu Halim Öznurhan Halim Şefik Güzelson Halim Yağcıoğlu Halim Yazıcı Halina Poswiatowska Halit Asım Hallac-ı Mansur Haluk Levent Halûk Madencioğlu Hamdi Özyurt Hamdûne bint Ziyâd el-Mu’eddib Hamid Mosaddık Hamit Macit Selekler Hamo Sahyan Han Şan handan güler Hande Şiirleri Bercestem Hangi Burc Nasıl Bir Asıktır Hans Magnus Enzensberger Harindranath Chattopadhyaya Harry CHAPİN Hart Crane Haruki Murakami Hasan Aksay hasan ali toptaş Hasan Bin Sabit Hasan Güçlü Kaya Hasan Hüseyin Korkmazgil Hasan İzzettin Dinamo Hasan Rıza Soyak hasan tan Hasan Varol hasibe Haşim Çatış Haşim Hüsrevşahi HaşimHüsrevşahi haşmet babaoğlu Haşr 14 Hatâyî Hatem Türk Hatırla/mak Şiirleri Bercestem Hatice Ebrar Akbulut Hatice Meryem Hayâlî Hayali Cihan Değer Hayati Baki Hayati İnanç Haydar Bilginer haydar ergülen Hayedah Haygazun Kalustyan Hayretî Hayrettin Karaca Hayrettin Turan Hayriye Ersöz Hayriye Ünal Heidegger Heinrich Heine Heinrich Wilhelm von Gerstenberg Hemin Henri Michaux Henrik Nordbrandt Herbert Mason hermann hesse Herta Müller heykel Hıdır Toraman Hicabi Kırlangıç hikaye Hilal Karahan Hilmi Haşal hilmi yavuz Hint Edebiyatı Ho Chih Fang Hokuşi Horiguchi Daigaku Horikava Hanım Hovhannes Tumanyan Hrant Dink Hsi Chun Hsiao Yen Hsue Tao HU ŞÖ Hugh MacDiarmid Hukuk Pornosu Hulki Aktunç Hulûd el-Mualla Hûşeng-i İbtihâc (Sâye) Hüdâi Hülya Deniz ÜNAL Hülya Soyşekerci Hüray-Caner Fidaner Hüsamettin Arslan Hüseyin Akın Hüseyin Alacatlı Hüseyin Alemdar Hüseyin Atabaş Hüseyin Atlansoy Hüseyin Avni CİNOZOĞLU Hüseyin Avni Dede Hüseyin Baş Hüseyin Cahid Doğan Hüseyin Cahit Hüseyin Emin Öztürk Hüseyin FERHAD Hüseyin Gönel Hüseyin Peker Hüseyin Siret Özsever Hüseyin Şahin Hüseyin Yurttaş Hüseyn-i Vefâyî Hüsrev Hatemi Hüzün Şiirleri Bercestem Hz. Ali Hz. Fatıma (r.a.) Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Muhammed S.A.V. Ignaz Franz Castelli Ilgım Veryeri Ilgıt Ezgi Üner Îliyyâ Ebû Mâdî Ingmar Bergman Ion Minilescu Irmak Zileli Irwin D. Yalom Issa Işık Tabar Gençer Italo Calvino Itrî Iuvenalis Ivan Turgenyev Ivo ANDRICH İ. Bahtiyar İstekli İbn Şucâ İbn Umeyr İbn-i Haldun İbn-i Hazm İbnü'l Kayyım el Cevziyye İbrahim Alaeddin Bey İbrahim Alâettin Gövsa İbrahim Baştuğ ibrahim berber İbrahim Çolak İbrahim Halil Baran İbrahim Karaca İbrahim Karagül ibrahim kiras İbrâhîm Nâcî İbrahim Ormancı İbrahim Paşalı İbrâhim Râşid Efendi İbrahim Sadri ibrahim Sarışın İbrahim Soylu ibrahim tenekeci İbrahim Tenekeci Şiirleri Bercestem İbrahim Tırsî İbrahim Tökel İçikava Hanım İçimi Titreten Şiirlerden Mısralar Bercestem İdris Ekinci İdris Mahfi Erenler İdris Özyol İhsan Deniz İhsan Fazlıoğlu İhsan Fikret Biçici İhsan Üren İhsan Yüce İhtiyarlık Şiirleri Bercestem İkrime Kara İkyu Socun İlayda V. İlber Ortaylı İlhami Atmaca İlhami Bekir ilhami çiçek İlhami Emin ilhan berk İlhan Demiraslan İlhan Geçer İlhan Şevket Aykut İliyya Ebû Mâdî ilk düğme İlker İşgören İlker Nuri Öztürk İlker Pamukçu İmâduddîn-i Nesîmî İmam Aygün İmam Bûsîrî (Kaab bin Zubeyr) İmam Şâfiî İmparator Shotoku İmre Madach İmru'l Kays İnan Arslanboğan İnan Ulaş Arslanboğan İnci Aral İncil İndeks İngeborg Bachmann İnnokenti Annenski İntihar Şiirleri Bercestem İpek Ertürk irem nas isa karaaslan İshak Meşbeşe İskele Şiirleri Bercestem iskender pala İsmail Erünsal İsmail Hakkı Altuntaş İsmail Hami Danişmend İsmail Haydar Aksoy İsmail Karakurt İsmail Keskin İsmail Kılıçarslan İsmail Uyaroğlu İsmet Binark ismet özel İsmet Zeki Eyuboğlu İsolde Kurz istanbul siirleri İstanbul Şiirleri Bercestem ivan bunin İzumi Şikibu İzzet Göldeli İzzet Sarayliç İzzet Yaşar J. D. Salinger Jacgues Prevert Jack London Jack Micheline Jack Thomas Jacopone de Todi Jacques Prevert James Clarence Mangan james joyce Jan Ender Can Jana Seyda Jaroslav Seifert Jean Baudrillad Jean de La Fontaine Jean-Jacques Rousseau Joachim Gasquet Johann Ludwig Uhland John Ashber John Berger John Donne John Fowles Johnny Cash Jon Krakauer Jorge Luis Borges José Agustín Goytisolo José de Espronceda Jose Emilio Pacheco Jose Maria de Heredia Jose Marti Jose Mauro de Vasconcelos Jose Mujica Joshua Wong Juan Gelman Juan Melendez Valdes Juan Ramon Jimenez Judith Herzberg Jules Supervielle Julia Samuel Julian Tuwim julio cortazar Jura Soyfer Kaan Demirdöven Kaan H. Ökten kaan ince Kaan Otçu Kabe Kader Büyükbingöl Kader Şiirleri Bercestem Kadı Burhaneddin Kadınlara Dair Kadir Aydemir kadir bal Kadir Ünal Kadir Yılmaz Kadri Çelik Kadriye Yılmaz kafka Kağızmanlı Hıfzî Kalidasa Kalp İle İlgili Ayetler kalp ile ilgili hadisler Kalp Şiirleri Bercestem Kamala Das Kameriyeli mezar Kamil Yeşil Kamuran Demir Kâmuran Şipal Kanşaubiy Miziev Kaptan Zor Kar Şiirleri Bercestem kar yağıyordu karanlığa Karaca Ahmednâme Karacaoğlan Karikatür Karin Karakaşlı Karl Marx Kasa İratsume Kayhan Yükseler Kayser Eminpur Kazı Nazrul ISLAM Kazım Güler Kazım Koyuncu Kelmal Atakay Kemal Atakay Kemal Bayrakçı Kemal Burkay Kemal Gündüzalp kemal özer kemal sayar Kemal Sayar Kemal Taştekin Kemal Varol Kemal Yüksel Kemalettin Kamu Kemâlî Kenan Çağan Kenan Çağan Şiirleri Bercestem Kenan Demiray Kenan Işık Kenan Karabulut Kenan Özcan Kenan Rifâî Büyükaksoy Kenan Sarıalioğlu Kenan Yavuz Kendine Sürgün Kadın Kenneth Rexroth Kenzaburo Oe Ketayun Amuzegar kırmızı Kıvılcım Vafi kızım Ki Tsurayuki Ki-No Tomonori Kikaku Kin-Yeh Kiraz Şiirleri Bercestem kirin tepesindeki agaca ovgu Kirkor Zohrab Kishu Kitabevi Kitabın Ortası Kitap Kitap Hırsızlığı Kitap Sektörü Kito Knut Hamsun Kobo Abe Koca Ragıp Paşa Kohei Koho Kenniçi konfüçyüs Konstantin M. Simonov Konstantinos Karyotakis Konstantinos Kavafis Kont Libri Koray Feyiz Köksal Özyürek Krzystof Kieslowski Kul Himmet Kur'an-ı Kerim kurbati Kuseyyir Kuş Şiirleri Bercestem küçük iskender Külbe-i Ahzan Külbe-i Ahzân Şiirleri Bercestem Kürşat Başar Küskünlük/Dargınlık Şiirleri Bercestem Kyogoku Tamakene La Edri La yağın lale müldür Langroodi Langston Hughes lao tse Lao Tzu Latife Tekin Leconte de Lisle Leman Neşe Koyutürk Leo Buscaglia Léo Ferré Leon Felipe Leonard Cohen Leonardo Lorenz Leonardo Sinisgalli Leopold Staff lermontov Levent Sunal Levet Gültekin Leylâ el Ahyeliyye Leylâ Hanım Leylâ Şahin Li Ling Li Po Liçezar Elenkov Liya Zerya Lo Men Lord BYRON Lord Chesterfield Lou Andreas-Salomé Louis Althusser louis aragon Louis Macneice Louis-Ferdinand Céline Louise Glück Louise Labe Lu Tong Luis Sepulveda Lütfullah Bender Lütfullah Sami Akalın lütfü şener M. Aşır Karabacak m. bülent kılıç M. Fatih Çıtlak M. Hanifi İspirli M. Ragıp KARCI M. Sadık Kırımlı M. Sunullah ARISOY M. Uğur Derman m.çolak M.Grech Ganado Mabeyinci Pavlos Machi Tawara Madımak Mahir Çelik Mahmud Derviş Mahmud Erol Kılıç Mahmur Derviş Şiirleri Bercestem Mahmut Avcı Mahmut Celâlettin Paşa Mahmut Kanık Mahmut Kaya Mahmut Özkızıl Mahmut Temizyürek Makbule Aras Makbule Aras Eivazi Maksim Gorki Maksut Koto mal beyanı Malatya mansy Margaret Randall Marguerite Yourcenar Mari Nasır Maria Banuş Maria Pawlikowska Marianne Moore Marina Abramovic Marina İvanova Tsvetaeva Mario Benedetti Mario Goloboff Mario Levi Mario Wirtz Marisol Mark Carney Markar ESAYAN Marquez Martha Medeiros Martin Gardella Martin Niemöller Masaoka Shiki Masuma Ahadova Matsuo Başo Matthias Claudius Maurice Careme Maurice Maeterlinck Maurice Rollinat Mavi Tuğba Karademir Max ELSKAMP Max Jacop Maya Angelou Mecid Mecidi Mecit Ömür Öztürk Mecit ÜNAL Meclup Berker Mehdi Akhavan Sales Mehdî Firdevsî-i Meşhedi Mehdî Hamîdî Şîrazî Mehdi Muzaffer Sâveci Mehdî-i Ehevân-i Sâlis Mehmed Es'ad Efendi mehmed kemal Mehmed Uzun Mehmet Akif Ersoy Mehmet Akif İnan Mehmet Akif Koç Mehmet Alagaş Mehmet Aslan Mehmet Atalay Mehmet Aycı Mehmet Baş Mehmet Başaran Mehmet Başkak Mehmet Can Doğan Mehmet Coşkundeniz Mehmet Çetin Mehmet Çınarlı Mehmet Efe Mehmet Emin ARI Mehmet Emin Yurdakul Mehmet Erte Mehmet Fidan Mehmet Gemci Mehmet Görmez Mehmet Gündoğdu Mehmet H. Doğan Mehmet Hakkı Suçin Mehmet Hameş Mehmet Kanar Mehmet Kaplan Mehmet Müfit Mehmet Nuri Sönmezer Mehmet Okumuş Mehmet Orhan Durdu Mehmet Rauf Mehmet Sadık Kırımlı Mehmet Said Aydın Mehmet Solak Mehmet Şahin Mehmet Şayir Mehmet Taner Mehmet Yaşın Mehmetakın Güre mektup Mela Huseynê Bateyî Melayê Cizîrî Melda Olcaytu Melek Arslanbenzer Melek Paşalı melih cevdet anday Melih Kibar Melis Kaya Melisa Gürpınar Memet Fuat Memet Sefa Öztürk menekşeli vadi Meral Asimov Meral Okay Mercimek Ahmed Meretiko Metin Meriç Gizem KOYUTÜRK Merle Travis Meryem Mine Çilingiroğlu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mesîhî meşa selimoviç Metin Akbaş Metin Akdeniz Metin Ali Poyrazoğlu metin altıok Metin Celâl Metin Cengiz Metin Çalışkan Metin Demirtaş metin eloğlu Metin FINDIKÇI Metin Güven Metin Kaygalak Metin Münir Metin Önal Mengüşoğlu metin üstündağ Metruk Şiir Mevlânâ Celâleddîn mevlana idris Mevlüt Çetinkaya Mezar Şiirleri Bercestem Mibu No Tadamine Mibu Tadamine Michael De Montaigne Michael Drayton Michel Tournier Mignos Radnoti Miguel Angel Asturias Miguel Hernandez Mihai Eminescu Mihail Nuayme Mihrî Hâtûn Mikail Mirdoraghi Milan Kundera Mina Urgan Mine Söğüt Mir Mahfuz Ali Mirza Asadullah Han Galib Mizah Mohsen Namjoo Mohsen Namjoo Ey Sareban Molla Câmî monique charles Moritake Arakida Muammer Baran Muğayir Muharip Muhaddere Nabi Özerdim Muhammed ABDULLAH Muhammed Ali Behmenî Muhammed Ali Taha Muhammed Çelik Muhammed el-Mâgût Muhammed Emin Akkoyunlu Muhammed İkbal Muhammed Mazhut Muhammed Palewi Muhammet Kuzuba Muhammet Nur Doğan Muhammet Tasa Muharrem Coşkun Muharrem İnce Muharrem Keçeci Muharrem Özcan Muhibbî Muhsin Boz Muhsin İlyas SUBAŞI muhsin kalender Muhsin Kızılkaya Muhsin Yazıcıoglu Muhyiddin İbnü'l-Arabî Muhyiddin ŞEKUR Munise Yetim Muradî Murat Bardakçı Murat Can Koyutürk Murat Germen Murat Kapkıner Murat KAPKINER Murat Kara murat menteş Murat Özel Murat Solgun Murat Sözer Murathan Çarboğa Murathan Mungan Murphy Yasaları Musa Ağgün Musa Anter Mustafa Akar Mustafa Aksoy Mustafa Atabay Mustafa Atiker Mustafa Aydoğan Mustafa Burak Sezer Mustafa Ceylan Mustafa Durak Mustafa Düzgünman Mustafa Erdem Özler Mustafa Güzelgöz Mustafa İslamoğlu Mustafa Kara Mustafa Kaylı Mustafa Köz Mustafa KUTLU Mustafa Nazif Mustafa ÖZÇELİK Mustafa Pehlivanoğlu Mustafa Ruhi Şirin Mustafa Sâdık er-Râfiî Mustafa Seyit Sutüven Mustafa Suphi Mustafa Tatçı Mustafa Uçurum Mustafa Ulusoy Muzaffer Alper Muzaffer Dereli Muzaffer Kale muzaffer kenara cek aglayacagim Muzaffer Ozak Muzaffer Serkan Aydın Muzaffer Tayyip Uslu Mücahit Kaçar Müfit Can Saçını Müge Yüksel müjdat gezen Mümin Hakkıoğlu Münir Özkul Münire Daniş Mürsel Sönmez Müslüm Yücel Müşir Fuat Müştak Erenus Müştehir Karakaya Mütenebbî Müzik N.Vaptsarov Nabi Nâbi-zâde Nâzım Nâdir-i Nâdirpûr Nafiz Nayır Nahid Sereşki Nahîfî Nahit Ulvi Akgün Nail Varal Naim Kandemir Naime Erlaçin Nakagawa Kazumasa Nakahara Chuya Nakata Nancy Sinatra Bang Bang Naojo Naser Neşo Nasrettin Hoca Fıkraları Naşi Abbas (Ali b. Abdullah b. Vasıf) Nathan Alterman Nathaniel Tarn nazan bekiroğlu Nazan Danişmend Nazım Hikmet Ran Nâzım Hüsnü Nazik El Melaike Nazir Akalın Nazlı Özburun Nebi nebiye arı Necat USLU Necâti Bey Necati Cumalı Necati Ünsal Necdet Adabağ Necdet Evliyagil Necip Fazıl KISAKÜREK Necmeddin Okyay Necmettin Halil Onan Necmettin Topçu Necmi Zeka Nedîm Nedret İşli Nef'i Neil Gaiman Nelson Mandela Nergihân Yeşilyurt Neriman Calap Nermin Yıldırım Nesîmi Neslihan Özer Neşâtî Neşe Yaşın Neşet Ertaş Neşideler Neşidesi Nev'î Nevzat Çelik neyzen tevfik Neyzence Nezih Onur Nicolas Guilen Niels Hav Nietzsche Nigar Hanım Nigar Hasanzade Nihan Bora nihat behram Nikola Madzirov Nikolay Alekseyeviç Neksarov Nikolay Vaptsarov Nikoloz Barataşvili Nikos Kazancakis Nil Beyoğlu nilay özer nilgün arıkan Nilgün Gürbüz nilgün marmara Nilgün Öngider Gregory Nilgün Sarıgül Nima Yusiç Nimet Yıldırım Nina Cassian Nisa 147 Niyâzî-i Mısrî Nizâmî-i Gencevî nizar kabbani Noriko Ibaraki Novalis nur bulum Nur Saka Nur Tanrıbuyurdu Nuray Mert Nurcan Uğurlu Nurdan Ünsal Nurduran Duman Nureddin Cerrahi Nurettin Durman Nurettin Özdemir Nurettin Rüştü Bingül Nurettin Topçu Nuri Bilge Ceylan nuri can Nuri Demirci nuri erkal nuri pakdil nuriye zeybek Nurullah Ataç nurullah genç Nurullah Gümüştaş O. Henry Octave Mirbeau Octavio Paz Odisseus Elitis Oe Mitsuo Oemaru Oğlum Oğul Şiirleri Bercestem oğuz atay Oğuz Bal Oğuzhan Akay Oğuzkan Bölükbaşı Ohannes Şaşkal okan savcı Oktay Akbal Oktay Ercanlı Oktay Rifat Olcay Yazıcı Olgun Arun olric omur hanimla guz konusmalari Onat Kutlar Ono Komaçi Onur Caymaz Onur Çalı Onur Şenli Orçun Üçer orhan alkaya Orhan Kemal Orhan Kotan Orhan Pamuk Orhan Seyfi Aras Orhan Seyfi Orhon Orhan Suda Orhan Şaik Gökyay orhan veli orhun basat Oruç ARUOBA Osamu Dazai oscar wilde Osho Osip Mandelstam Osman Aydoğan Osman Çakmakçı osman çift Osman Elbek Osman Hakan A. Osman Hamdi Bey osman konuk Osman Müftüoğlu Osman Nevres Osman Özdemiroğlu osman sarı Osman Serhat Erkekli Osman Tuğlu Osman VELİOĞLU Osmanlıca Şiirler oswald lewinter Otar Çiladze Otomo no Yakamochi Otomo Sakanoe Hanım Otomo Yakamoçi Otto Erich Hartleben Ovidius Oya Uysal Ozan Can Türkmen Ozan Hazar Ozan Önen Ozan Taşdemir Ö.Faruk Pekuz Ölüm İle İlgili Ayetler Ölüm İle İlgili Hadisler Ölüm Şiirleri Bercestem Ömer Asan Ömer Bedrettin Uşaklı ömer çelik Ömer Doğan ömer erdem Ömer Ertürk Ömer Faruk Dönmez Ömer Faruk Hatipoğlu Ömer Faruk Toprak Ömer Ferid Kam ömer hayyam Ömer Lütfi Mete Ömer Nazmi Ömer Şişman Ömür Dediğin Önder Yılmaz Ötkir Haşimov Özcan Ünlü Özcan Yalım Özdemir Asaf Özdemir İnce Özge Dirik Özgür Ballı özkan mert Özlem Çiçek Özlem Sezer P. Auster P. B. Shelley pablo neruda Pablo Urbanyi Pakize Suda panter Par Lagerkvist Patti Smith Paul Celan paul eluard Paul Geraldy Paul Valery Paul VERLAINE Payıma Düşen pdf Pedro Salinas Pedro Shimose Pedro Tamen pejmurde dilim Pelin Onay Pencere Şiirleri Bercestem Penceremde Buğu Pentti Saarikoski Perihan Baykal Perihan Mağden Pertev Pervin-i Bamdad Pervîn-i İ’tisâmî Perviz Hâifî Peter Laugesen Petra Lambeck Peyami Safa Peyo Yavorov Philip Larkin Philodemos Phippe Soupault Pınar Öğünç pia Pierre Abeilard Pierre Corneille Pierre de Ronsard Pierre Guyotat Pierre Reverdy Pierre-Jean de Béranger Ping Hsin Pinhanca Pinhan Pir Sultan Abdal Po Chu-I polat onat Porphyre Eglantine Prens Otsu Prenses Yoza Primizie Del Deserto Prof. Sadettin Ökten Publius Ovidius Naso pucca puşkin Qalib Bagirov Queen The Show Must Go On R. Uren Rabia Bayraktar Râbia Hâtun Rabindranath Tagore radio tarifa sin palabras Rafael Alberti Rahmi Emeç Rahşan Ecevit Rainer Maria Rilke Raj K. Bose Raja Atta Mohammad Khan Rajasekhara rakı şiirleri Rakı Şiirleri Bercestem Ralph Waldo Emerson Ramazan Kayan Ramazan Parladar Ransetsu Râsih Rasih Güran Rauf Parfi Raymond Radiguet Rebi' es-Sa'id Recai Hurma Recâizâde Mahmut Ekrem Recep Küpçü Recep Şükrü GÜNGÖR Recep Tayyip Erdoğan refik durbaş reha yünlüel Rekin Teksoy Remy de Gourmond Renas Jiyan Rene Char Rengin Soysal replik Replik Reshma Aquil Resul HAMZATOV resulullahla benim aramdaki farklar Reşat Nuri Güntekin Reşit Galip Rıdvan Canım Rıdvan Göksu Rıdvan Ünal Rıfat Efendi Rıfat Ilgaz Rıza Halilov Rıza Polat Akkoyunlu Rıza Tevfik Bölükbaşı Richard Henry WILDE Richard Wilbur Rig-Veda Rober Koptaş Robert Bly Robert BRIDGES Robert Burns Robert DESNOS Robert Frost Robert Musil Roberto Juarroz Roger Garaudy Romain Gary Roni Margulies Röportaj ruben dario Rûdekî Semerkandî Rufinus Ruhan Odabaş Ruhi Su Ruhsati rupen sevag Ruşen Çakır Ruşen Hakkı Ruth W. Lingenfelser Rüstem Budak Rüştü Onur Rüzgar Gibi Geçti Ryokan Sabahattin Ali Sabahattin Eyüboğlu Sabahattin Kudret AKSAL Sabahattin Yalkın Sabri Altınel Sabri Esat Siyavuşgil Sacide Bayraktar Sezgenç Sadık Armutlu Sâdık Hidâyet Sadık Yalsızuçanlar Sadullah Paşa sahir üzümcü Sahnede bir bezgin kadın Said Yavuz Said-i Nursi Sait Faik Abasıyanık Sait Köşk Sait MADEN Salah Birsel Salih Bey Salih BOLAT Salih Mercanoğlu Salih Mirzabeyoğlu Salih Tur Salim Çalık Salvatore Quasimodo Samet Köse Sami Baydar Sami Hazinses Samih Rifat Sâmiha Ayverdi Samuel Beckett Samuel Ullman Sandal Şiirleri Bercestem Sandor Forbath Sandor Marai Sandor Petofi Santaro Tanıkawa Sappho Sara Teasdale Sarah Blasko All I Want Sarkis Çerkezyan sarmaşık çiçeği Savaş Ay Savaşa gitme oğlum Saygyo Schopenhauer Seamus Heaney Sean Penn seda aydın Sedat Anar Sedat Bozkurt sedat umran Sefa Kaplan Sefer Selvi Seher Keçe Türker Sei Shonagon Selahattin Batu Selahattin Özpalabıyıklar Selahattin Yıldırım Selahattin Yolgiden Selahattin Yusuf Selam Yaşar Selami Karabulut Selçuk Erdem Selim Gündüzalp Selim ileri Selim Temo Selma Meerbaum-Eisinger Selma Özeşer sema enci Sema Karabıyık Semih el Kasım Semiha Kavak Semra Tunç Senai Demirci senem gezeroğlu Sennur Baybuga Sennur Sezer Serap Aslı Araklı Serap Erdoğan Sercan Leylek serçe Serdar Aygün Serdar Ünver sergey yesenin Serkan Engin Serkan SANÇ Serkan Yıldırım Serpil Atılgan Sertaç ÖNER sevda cemre Sevgiden caydığım yerde darıl bana Sevgiye ve Sevenlere Dair sevim burak seyhan erözçelik Seyid Hüseyin Nasr Seyit Pelitli Seyit Rıza Seyyid Seyfullah Hazretleri Seyyidhan Kömürcü sezai karakoç Sezai Sarıoğlu Sezen Aksu Sezgin Kaymaz Seziland Shahin Najafi Sıddık Akbayır Sıddık Ertaş Sıdık Bakır Sırrı Süreyya Önder sıtkı caney Sibel Alırkan Kuruca Sibel Bengü Sigara Şiirleri Bercestem Sigmund Freud Sîmîn Bihbehânî Simone Weil Sinan Oruçoğlu sitare soğuk dağ Sohrab Sepehri Solon son buluşma Sonbahar Şiirleri Bercestem Soner İşimtekin soysal ekinci Stanislaw Grochowiak Stefan George Stefan Zweig stein steinarr Stepan Çipaçov Stephane MALLARME Stevie Smith Su Tung Po Sualp Tansan Suat Engüllü Suat Taşer suavi kemal yazgıç Sulhi Ceylan Sully PRUDHOMME Sultan Abdülaziz Sun Yu-T'ang Suna Aras Suna Tanaltay Sunay AKIN Suphi Aytimur Susan Nolen-Hoeksema Susan Sontag Susana Soca Suskunluk Şiirleri Bercestem Sute Hanım Süheyl Ünver Süheyla Taşçıer Süleyman Çelik Süleyman Çeliker Süleyman ÇOBANOĞLU Süleyman Nazif Süleyman Rüstem Süleyman Rüşdî Süleyman Salom Süleyman Uludağ Süleyman Unutmaz Süleyman Yeşilyurt Sümeyye Şeker Sünbülzâde Vehbi Efendi Süreyya BERFE Sylvia Plath Şaban Abak Şaban Teoman Duralı Şafak Tarhan şafak temiz şahan çoker Şahap Sıtkı Şahin Akdemir Şahin Uçar Şahnur Bilgi Şakir Özüdoğru Şavkar Altınel Şefik Cebrî şehmus ay Şem‘ u Pervâne Mum ile Pervane Şiirleri Bercestem Şemsi Belli Şemsi Paşa Şeref Bilsel Şeref Hanım Şerif Erginbay Şerko Bekes Şevket Seydialioğlu Şeyda Mohammedi Şeyh Galib Şeyh Said Şeyhî Şeyhmus Diken Şeyhülislam Yahya Efendi şibumi Şiir şiir sanatı Şinâsi Şinasi Özden Şinasi Özdenoğlu şiraze Şirin Çevik Şirin Mehran Şirin Tatlı Şirinevler Kitabevi Şota Nişnianidze Şu-Sin Şule Gürbüz şükran belen Şükran KURDAKUL şükrü erbaş Şükrü Hatun Şükrü Karaca Şükrü Koyutürk Şükûfe Nihal Başar T.S.Eliot Tadeusz Rózewicz taflan Taha Ayar Taha Kıvanç Tahir Abacı Tahir Olgun Tahir Riyad Tâhirü’l-Mevlevî Tahsin Saraç Taigi Takahama Kyoshi Takakuwa Ranko Talat Sait Hamlan Talha Bora Öge Talip Apaydın Tan Doğan Tanıl Bora Tao Yuan-Ming Tarafe Tarık Dursun K tarık tufan Tarkan Ragıpoğlu tas parcalari Taşlıbahçe Taşlıcalı Yahya Bey Tayfun Talipoğlu Tayfun Taşlıoğlu tayyibe atay Tekin Gönenç Teodora Doni Teoman Teselli Şiirleri Bercestem Tevfik Akdağ Tevfik El Zeyyad tevfik fikret Tevrat tezer özlü Theodore de Banville Theophile Gautier Thomas Bernhard Thomas Mann Tibullus Tim Robbins Timur Gorgin Tokadizâde Şekib Efendi Tolga Bozkurt Tolstoy Tom Waits Tomris Uyar Toni Morrison Toprak Ana Tove Ditlevsen Tozan Alkan travenian Tren Şiirleri Bercestem Tristan Dereme Trivalluvar Tu Fu Tudor Arghezi Tufan Genç Tuğba Çelik Tuğrul Asi Balkar Tuğrul Keskin Tuğrul Tanyol Tukaram Tuncer Köseoğlu Turgay Demir turgay fişekçi Turgay Kantürk Turgay Özen Turgay Uçeren turgut uyar Turgut Uyar Turgut Yanartaş TURUNCU Tülay Kale Türk Şiiri türkan ildeniz tweet Uğur Kaynar Uğur Uyanık uludere uludere Ulus Baker Ulus Fatih Umay Umay Umberto Eco Umberto Saba Umman Şahiner Ummu’l-kirâm bint el-Muʻtasım umut sarıkaya Ursula K. Le Guin Usanmak Şiirleri Bercestem Usûlî Utku Çakıl Uyku Şiirleri Bercestem uzak kederler için ülkü tamer Ümid Gurbanov Ümit Aydın Ümit Gedik Ümit Karabulut Ümit Kıvanç Ümit Yaşar OĞUZCAN Ümit Zeynep Kayabaş Ümran Ay Üryan Üsküplü İshâk Çelebi v. kayra vahap kaya Vapur Şiirleri Bercestem Vasfi Mahir Kocatürk Vasko Popa Vatsyayana Vecdi (Abdülbaki) Vecihi Timuroğlu Veda Şiirleri Bercestem Vedad Benmusa Vedâlar Vedat Türkali Vehbi Taşar Velemir Hlebnikov Vellâde bint Mustekfî-Billâh Venus Khoury-Ghata Veronica Micle Veronica Shoffstall Veselin Hançev Veysel Çolak Veysi Erdoğan Vicente Aleixandre victor hugo Villers de L'lsle-Adam Vilma Kuyumcuyan Vincent van Gogh Vincenzo Cardarelli Violeta Parra Virginia Woolf Vitezslav Nezval Vladimir Mayakovski Vladimir Solovyev Volkan Özkaraman Voltairine de Cleyre Vu Yhuy Tuanvi Aydın Vural Bahadır Bayrıl Vüs'at O. Bener W. Generous Blackstone W. H. AUDEN Walt Whitman Walter de la Mare Wang Wei Warsan Shire Wilfred A. Peterson William Blake William BUTLER YEATS William Carlos Williams William Empson William Shakespeare William Stafford William Wordsworth Wim Wenders Wislawa Szymborska Woi Chuang Wolfgang Borchert Wolfgang Sachs Wu-Ti Wystan Hugh Auden Xavier Villaurrutia yadigar ünver Yağız Gönüler Yağmur Şiirleri Bercestem Yahya Düzenli Yahya Kemal Beyatlı Yako Asdeso Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yakup Yaşa Yalçın Ergir Yalnızlık Efendi Yalnızlık Şiirleri Bercestem Yaman Dede yannis ritsos Yaprak Şiirleri Bercestem Yasemin Çongar yasemin özçelik Yasin Erol Yasmin Levy Adio Kerida Yasunari Kawabata Yaşamak yaşar güvenir Yaşar Miraç Yaşar Nabi Nayır Yaşar Nezihe Bükülmez Yaşar Nezihe Hanım Yavuz Bülent Bakiler Yavuz Sultan Selim Yazabilen Yaratık Yehuda Amihay Yelda Eroğlu Yelda Karataş Yenişehirli Avnî yevgeni yevtuşenko Yıldız Tilbe Yılmaz ARSLAN Yılmaz ERDOĞAN Yılmaz Güney Yılmaz Odabaşı yi men Yol Üstündeki Semender Yol/cu/luk Şiirleri Bercestem Yolanda Prelorenzo de Marinis Yorgo SEFERIS Yorgo Temelis Yorgunluk Şiirleri Bercestem Yosa Buson Yosano Akiko Yu Hsuan Chi Yukio Tsuji Yukon Hanım Yunus EMRE Yunus Kaplan Yusuf Alper yusuf atılgan Yusuf Has Hacib Yusuf HAYALOĞLU Yusuf Hemedâni Yusuf Özkan Özburun Yusuf Ziya ORTAÇ Yücel Kayıran Yüksel Özoğuz Yves Bonnefoy Zabi Hamis Zafer Ekin Karabay Zafer Şenocak zafer şık Zafer Yalçınpınar Zambak Şiirleri Bercestem Zareh Yaldızcıyan Zaven Biberyan Zbigniew Herbert Zehra Betül Zehra Kaya Zekeriya Tâmir Zeki Bulduk Zeki Ömer Defne Zeliha Balamur Zeliha Eliaçık zerrin taşpınar Zeynep Zeynep Altıok Zeynep Didem Zeynep el-Meriyye Zeynep Elif Arkan Zeynep Güngör Kaya Zeynep Kamilov zeynep köylü Zeynep Nazan Bostan Zeynep Sevde Paksu Zeynep Tuğçe Karadağ Zeynep Uzunbay Zihni Hazinedaroğlu Zinaida Gippius Ziya Alpay Ziya Avşar Ziya Gökalp Ziyâ Muvahhid ziya osman saba Ziyâ Paşa Zuhâl Yılmaz Zühal Özaydın Züheyr b. Ebî Sülmâ Züleyha Yılmaz Zülfü Livaneli Zümra Zülal Çalış Zvonko Maković

İstatistik

statcounter

Basit teması. Blogger tarafından desteklenmektedir.