Tâhirü’l-Mevlevî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tâhirü’l-Mevlevî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Nisan 2022

Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem

Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem;
Altmış senelik ömrün, elinde nesi kaldı?


Gaflet mi tegafül mü nedir? Neyse uyan bak
Bî-hûde güzâr eylemesin müddet azaldı

Tahirü’l Mevlevî

***

Ben didişmekden usandım savlet-i ağyar ile
Cây edindim külbe-i ahzânı kalb-i zâr ile

Dem-güzârım şimdi nây-i sîne-i bîmâr ile
«inzivada zevk-i halvet buldu dil, dil-dâr ile»



***

Ey nâle, yeter çırpınışın tâk-i sipihre
Ben öyle sağır mâkes-i şivenden usandım


Ey âh-i tehassür, feleğe saçma şerâre
Tâbınla olan leyle-i rûşendcn usandım.

Ey tîr-i kazadan açılan şerha-i sine
Dil-hânedeki perdeli revzenden usandım.
 
Ey mev'’id-i dîdâr, benim olma serâbım
Doydum yalana, va’de-i pürfenden usandım

***

"Cennet, anaların ayakları altındadır" hadisini açıklayıcı olarak ise şu şiiri nazmetmiştir:

Evladım diyerek candan kucaklar
Bulsa imkânını ruhunda saklar
Bu kadar şefkat, bu kadar sevgi
Bulunmaz sanırım babada belki
Onun için demiş Nebiyy-i zîşân:

Ananın ayağı altında cinân
Ey evlâd, ananın bastığı yere
Sür yüzünü, ruhun cennete gire



***

Vefâtından on yıl önce yazmış olduğu bu şiirde, şiir yazmasının boşa geçirilmiş bir emek olduğunu söylemesine rağmen; o, şiiri, düşünce ve duygularının tebliğ vasıtası kabul ettiği için ölünceye kadar şiir yazmaktan geri kalmamış, İslâm'a yöneltilen saldırılara karşı, yazdığı şiirlerle İslâm'ın yüceliğini dile getirmiş ve İslâm'ı savunmuştur. İslâm'ı savunduğu şiirlerinden biri şudur: 

Dini de Dinsizliği de Bilmeyen Bir Densize 

Ey zübbelik olusun diye ilhâda hevesle 
Söndürmeye kalkan güneşi sıska nefesle 

Bir sıska solukla güneşin şu'lesi sönmez 
Azminde senin akl u şuurun da görünmez 

Bak, bir dene, kandil-i ilâhi'yi git üfle 
itfaya muvaffak olamazsın onu püfle 

Sıçrar sana Hakk'ın oradan kahrı şirârı 
Boylarsın o dem ka'r-ı cehennemdeki nârı 

Bigâne kalır ruhuna da rahmet-i Hakk'ın 
Takibe koşar hâtıranı la'neti Hakk'ın 

Şeytan bile senden olacaktır müteberri 
Yapmaz o senin ettiğin ilhâd ile şerri 

Sen bâtılı hak, hakkı da bâtıl sanıyorsun 
Cehle dayanıp gaflet ile çalkanıyorsun 

Bir kerre düşün vârise ger zerre şuûrun 
Baykuştur olan düşmen-i bî-rü’yeti nurun 

Bir hayvan o, yok nura nigâhında tahammül 
Sen insan isen aç gözünü eyle teemmül 

Tetkikte çalış dini, onu etmeden inkâr 
Insâf ile, ihlâs ile kıl cehdini ikrar 

Evvel çalışıp öğrenerek sonra hüküm ver 
Zirâ olamaz câhil olan hâkim-i dâver 

Çekmekte senin bilmeyerek halt-ı kebirin 
Hep hande-i tezyifini bâlâ ile zîrin 

Hakkında dua etmede kalbim, sana kinsiz 
Ey cehline aldanmış olan sâdece dinsiz 

Âkif gibi ben de diyorum Rabbi Kerim'e 
Envâr-ı huda gösteri ver halk-ı esîme 

"Müminlere imdâda yetiş merhâmetinle 
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle" 


Şiirlerinde, yaşamı süresince karşılaştığı sıkıntıları ve ihanetleri de dile getiren şâirin, 
Beyanü'l-Hak dergisinde yayınlanan şu şiiri sanki onun çileli hayatının bir aynasıdır: 

Gazel 

Gâh inşân nâ'il-i ikbâl olur ‘âlem bu yâ 
'Âric-i eflâk âli'l-'âl olur âlem bu yâ 
Gâh darb-ı müşte-i takdire uğrar ensesi 
Şadme-i edbâr ile pâ-mâl olur'âlem bu yâ 
Gâh bir hiçden'ibâretken çıkar herşey olur 
Fikrini infâz, için fa"âi olur âlem bu yâ 
Gâh herşeyken düşer piste-i hiçâ hiçede 
Mevki'i duçâr-ı istibdâl olur âlem bu yâ 
Gâh olur ki cümle indinde görürken ihtirâm 
Gâh bir şekvâ-yı kîi-ü kâ! olur âlem bu yâ 
Gâh olur ki fethine hasret çekenler meclisin 
Şeddine yâ feshine meyyâl olur ‘alem bu yâ 
Ser-nüvişt-i millet-i merhûmeden bahş eyleyen 
Gah olur beyhude bir kavvâl olur f âlem bu yâ 
Bir taraf da böyle hırgür bir tarafda gîr ü dâr 
Hûn-ı nâ-hak çullara seyyâl olur r âlem bu yâ 
Kör ebe oynar gibi ba'zen siyâsiyyât-ı mülk 
Böylece bâzice-i etfâl olur \âlem bu yâ 
Dûd-ı ğafletden kararmış ufkumuz inşâf edin 
Belki bir nûr-ı hüdâ cevvâl olur âlem bu yâ "

***

Ey Tâhir hayâtın baharı geçti
Şu mevsim ömrümün artık güzüdür

***

Her ne dem Îsî-i la'l-i yâri tezkâr eylerim
Hâtır-ı zârı onun şevkiyle bîmâr eylerim
Sîneme müjgânlarından çâre ümmîd eyleyip
Cânımı âmâcgâh-ı merge ihzâr eylerim
Yâd edince âb u tâb-ı gonce-i ruhsârını
Dâğ-ı hasretle ser-â-pâ cismi gülzâr eylerim
Hâbdan bang-i enînimle o şûhu kaldırıp
Fitne-i hâbîdeyi nâlemle bîdâr eylerim
Ârzû-yı setr-i mâ-fi'l-bâl ederken yârimi
Gördüğümde aşkımı eşkimle izhâr eylerim
Cürm ise dil-dâde olmak kurretü'l-aynım sana
Ben o cürmü işledim ey mâh ikrâr eylerim
Tîğ-i gamzense cezâ-yı cürm-i ser-bâzân-ı aşk
Ben ona cân u teni minnetle îsâr eylerim
Maksadım Tâhir gazel yazmak değildir böylece
Hâl-i kalb-i zârımı dildâra iş'âr eylerim

***

Nesîm-i ravza-i firdevs hîç dânî çîst
Peyâm-ı yâr ki nâ-geh be yâr mî âyed

(Cennet bahçesinin rüzgârı nedir bilir misin? 
Zaman zaman yârdan haber gelmesidir.)  

***

Kalmadı kalb-i hazînimde nevâdan gayrı
Ne olur vâdi-i tenhâda sadâdan gayrı

Bana hoş görmemiş olsam da cefâdan gayrı
Ne görür ehl-i cefâ bende vefâdan gayrı
Ne bulur şem’ yakan kimse ziyâdan gayrı?

***

Mahabbet tarîkı ne dik yokuşmuş
Bu şeydâ tabîat orada koşmuş
Bir zaman sanırdım o koşma hoşmuş
Fakat şimdi artık canımı sıktı

Ne müşkil belâ bu, sevilme, sev de
Olmasın vefâ hiç kühende, nevde
Gönül dedikleri şu vîrân evde
Ne kadar vefâsız oturdu çıktı!

Her kimi sevdimse oldu cefâcı
Birini görmedim olsun vefâcı
Her biri sanırsın birer kiracı
Sîneme girip de içinden yıktı

Aşkın âteşine tutuştum yandım
Bin türlü acıklı renge boyandım
Tâkatim tükendi artık usandım
Sevgiden yaralı yüreğim bıktı

Bakışı ne kadar olsa da süzgün
O süzgün bakıştan içerim üzgün
İnledim, âhengi olmadı düzgün
Sevdâdan rûhumun sazı kırıktı

***

Söyleyen kadar da muammer olmaz
Unutulur gider şi’rin kötüsü

İyisi olunca dâimâ yaşar
Şâirin çürüse bile ölüsü

***

Doğduğumdan beri çekdim durdum 
Yine de gelmedi pâyân-ı çileye 
Bu sefer karnıma marpûç geçirip 
Beni döndürdü felek nargileye

***

Eli boş gidilmez gidilen yere 
Rabbim boş gelmedim ben, suç getirdim 
Dağlar çekemezken o ağır yükü 
İki kat sırtımla pek güç getirdim

***

Sofiyyenin irfânı; bilmekten ziyade, tatmak olduğundan, yalnız tasavvuf kitaplarını okumakla iktifa edip seyr ü sülükta bulunmayanların öğrendikleri kîl ü kâlden ibâret kaldı. Ömründe şeker yermemiş bir kimsenin şekerin tatlı olduğunu bilmesine döndü. Binâenaleyh sofiyye eserlerini okuyup da yanlış- doğru bazı şeyler öğrenmek doğru de­ğildir. Kamil bir mürşidin terbiyesiyle seyr ü sülükta bulunup ilmi zevke tebdil eylemek elzemdir. 

***

Cihâd: Uğraşmak demektir. Bundan dolayı düşmanla harb etmeye cihâd denil­miştir. Cihâd, asgar ve ekber, yâni küçük ve büyük diye ikiye ayrılmıştır. Cihad-ı asgar; düşmanla, cihad-ı ekber, nefisle uğraşmaktır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz; bir gazâdan avdet ederken; "Cihâd-ı asgardan, cihâd-ı ekbere dönüyoruz" buyururdu. Çünkü nefisle uğraşmak, en çetin bir düşmanla çarpışmaktan zordur. Çünkü düşmanla çarpışmak hayatın birkaç gününe münhasırdır. Nefisle mücahede ise bütün bir ömür müddetince devam eder.

Tahirü’l Mevlevî

Koşma

Seyrine daldığın şu coşkun dere
Gözümden çağlıyan hicrân yaşıdır
Dikkat et basdığın ezdiğin yere
Yüzümden ibâret pınar başıdır

Süzülüp geçerken o gamlı dere
Sıçrar da bir damla durduğun yere
Gelirse o şâyed sana bir bere
Ağlıyan rûhumun sitem taşıdır

Cevrinde kanıyan yüreğim dâğlı
İrâdem zülfünün teline bağlı
Gönlümü doğrayan kılıcı zağlı
Sevdânın kesilmez bir savaşıdır

Felek de benimle olmuş kavgacı
Serpiyor üstüme belâdan saçı
Ölüm dedikleri olsa da acı
Duyduğum acının en yavaşıdır

Alnımın yazısı bezdirdi beni
Kalbinden yaralı gezdirdi beni
Ayaklar altında ezdirdi beni
Belki toprağımı başda taşıdır

***

Terk edip gitdin nihâyet kimsesiz evlâdını
Ayrılıkmış mihr-i bî-pâyânının âhir sonu
Nüh felekden yâdıma târîh-i menkûtun gelir
Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu

***

“Mesnevî’de şiiriyet arayanlar şunu bilmelidir ki, Mesnevî’de şiir değil maarif ve hakayık ve tevhide müteallik vekayi’ bulunur. Mesnevî’nin bir beytinde Hazreti Mevlâna: 

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdet est
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

.:......
1
..:.,.b.
J
._:,\(..>
L.
~
ı.S
_,:.:.
..::.--1
.:,!
§
.?-·
~..,..,.
..b.l
J
~-:!-
.:......
1
..:.,.b.
J
._:,\(..>
L.
~
ı.S
_,:.:.
..::.--1
.:,!
§
.?-·
~..,..,.
..b.l
J
~-:!-
Bizim Mesnevî, vahdet dükkânıdır. Münderecatında vahdetten başka negörürsen o puttur”  buyuruyor. Nazım Vahdetperesti de, demiştir ki: “Ben kafiye düşünüyorum. Sevgilim ise, benim didarımdan başka bir şey düşünme. Ey benim kafiye endişem! Benim indimde devlet kafiiyesi sensin. Ki vuslat demektir. Harf nedir  ki, onu düşünmekle meşgul olacaksın? Harf nedir? Bağların etrafındaki dikenden duvar gibidir. Ben harfi de, savtı da, ondan mütehassıl kelâmı da ortadan kaldırır, bunların vasıtalığı olmaksızın seninle konuşuyorum, diyor.” Demek ki Hazreti Mevlâna, şairliği ve dâhiliği değil, ancak ve ancak ilahîliği düşünmüş ve onu gaye edinmiştir. Cenab-ı Pir Efendimiz, Rabbanî hakikatler neşri emeline mukabil, kafiye perdazlık hevesiyle söz söylemiş olsaydı Farisi edebiyatın şairler sultanı olurdu. Fakat o zaman sadat-ı urefa ve hazeratı sofiyenin Mevlânası olamazdı.


***

Şuarâ için, fart-ı hassâsiyet mahsûlü denir. Tehassüsdeki ifrâtın hastalık olduğu, o nevî mütehassisin hasta bulunduğu söylenir. Şu kavle göre, en hisli, en ziyâde merîz insanlardır. Maalesef ben de o zavalılardan biriyim. Çünkü hassâsiyet denilen devâ nâpüzeyr bir illetin, şifâ nâ ümîd mübtelâsıyım. Bu hasta, dâhilî ve hâricî birtakım âlâm ve esbâbın tazyîkiyle inler, hattâ  nâlezenliği bazan da yıllarca sürer. İşitenleri acındırmakla  berâber, usanç verdiği de olur. Hasta, verdiği melâli, pekâlâ takdir eylediği hâlde, iniltilerini kesemez. Zîrâ o, tellümât ile iztırâbâtının hafiflediğini tevehhüm eder. Belki aks-i feryâdını duymakla tesellî bulur. Benim de (Dîvân nâmına tertîp eylediğim şu mecmûa, bu türlü tavsiyeleri muhtevîdir ki, herbiri enfüs ve âfâkı muhtelif teessürâtın kalbî ve rûhî şîveleridir. İçlerinde gülümsemeyi andıranlar varsa, o gibileri bâzı mesâib karşısında gayri ihtiyârî salıverilmiş zehrîn handeleridir... Medîd ve mükerrer akislerini yalnız kalbimin duyacağı o iniltiler, ben öldükten sonra da Felek kubbesini çınlatsınlar. İhtimâl ki, birinin bir tanîni, insaflı bir sâmiin merhamati hissini galeyâna getirir de, sâhibi hakkında ALLAH rahmet eylesin düâsında bulunur. Bir tarafa gitmiş olanların, burada kalanlardan bekledikleri de ancak budur.

Tahir Olgun
Tâhirül-Mevlevî

29 Mart 2022

Mersiye

Mersiye birinin ölümü üzerine duyulan teessürü ifade etmek için yazılan manzumedir. Mersiyelerde şart olan te'sîrin gösterilebilmesi için, yürekten müteesir olmuş bulunması lâzımdır. Öyle olmazsa mersiye diye yazılan  o mısrâların mezâr taşlarını karalayan ısmarlama ölüm târihlerinden farkı olmaz. 

Hemşirezâdem Fatma Vediatullâhın irtihâli dolayısıyla yazdığım tarihli bir mersiye:

Makdem-i sa'd-i meserret-bahşı hâher-zâdemin
Şevk-i diger verdi de kalb-i sürûr-âbâdıma
Beş vakit âmin ile yâd eylerim târihini
Hıfz-ı kuds-i Kadire olsun Vediâ Fâtıma

h. 1325

Kıt'asiyle doğduğun tarihi yazmışdım senin
Şimdi zabt etmek ne müşkil irtihâl-i ahzenin

Vâlid-i gurbet-karârından emânettin bana 
Ben (Vedia) ismini vermiştim evlâdım, sana 

Sen idin bir sermedi feyz-ı- bâhârı ömrümün 
Çehre-i- sâfındı dâim neşvezarı ömrümün 

Ey samîm-i rûhumu tenşît eden dilber melek; 
Gıbta etti mânevî ezvâkıma zâlim felekl

Pençesi bir derd-i bî-dermânın oldu dil-hirâş, 
Kıldı gülbün kamet-i vâlânı mecbûr-i- firâş 

Bir devâdan âfiyet kesbetmedi derd-i rien 
Olmadı bir vechile kabil helâs ü tebrien 

Bir hazânî renğ çökmüşken ruh-i gül-gü-ûnuna 
Güller açtı öksürük herdem leb-i pür-hûnuna 

Doğdu da Allâhına kalbinde eşvâk-ı suûd 
Mahz-i rûh oldun tamamen, eyledın mahv-i vücûd 

Vermemiştin bir zaman sen ruhsat-i gaflet dile 
Azm-i- vahdet eyledin ezkâr ile, tevhîd ile 

Ey benim çarh-ı fenâdan âfil olmuş yıldızım,
Hâline ârâm-i kalb ü rûh olan öksüz kızım,

Rihletinden anladım ki hâtırın gafil değil 
Cismin âfil olsa da rûhun senin âfil değil 

Adn'e uçtun sen de biz kaldık peyinde kaygulu 
Bister-i gufrânda artık istirâhat et, uyu 

Dâgdâr-i hasret oldukça dayın didârına 
Hâk seni meclâ-yi eltâf eylesin envârına 

Düşdü bir târîh, kayde mevt-i süziş-nâkini 
Ceddenin âguşu yavrum, sardı cism-i pâkini (*)

h. 1347 

(*) Merhume, büyük annesinin kabrine gömülmüştü.)

Tâhirü’l-Mevlevî



Yine pür cûş-û hurûş oldu derûnum bu gece

Yine pür cûş-û hurûş oldu derûnum bu gece
Döndü bir fırtınaya sabr-ü sükûnum bu gece
Canfûrüz ahım ile sine-i- zârım yandı
Dem-hurûş eşkim ile garka-i hûnum bu gece
 
Değdi mızrâb-ı- tahassur yine evtâr-ı dile
Yaralı kalbim ile nale füzûnum bu gece
Âh ey aşk; zebun-küşlük olurum bu kadar
Rûh-ı- bi-tâba acı, fazla zebûnum bu gece
 
Ben usandım yaşamak nâmına çırpınmaktan
Var ölüm râhatına meyl u- rükûnum bu gece
Ey karanlıkta boğulmuş olan ufk-i- ümmîd;
Sana da etmiş eser tâli-i dûnum bu gece
 
Necm-i ümmîd değil, bir ufacık lem'â bile
Görmüyor, baksa da gerdûna uyûnum bu gece
Sarsılıp sarsar-ı hicrân ile Tâhir; 
Döndü bir fırtınaya sabr ü sükûnum bu gece

Tâhirü’l-Mevlevî

01 Temmuz 2017

Hiç Nazma Çalışmamak Gerekmiş

Sinnim bu yıl oldu altmış altı
Mazi nazarımda bir karaltı

Altmış bu kadar sinin bî-süd
Olmuş yalñiz hayât fersüd

Beyhüde bu müddetin mesiri
Mahsûlü nedir? Za’f-i pîrî

Gafletle dem-i şebâb geçmiş
Lâkin ne kadar harâb geçmiş

Şâirliğe yeltenüb de hâme
Biçmiş baña bir siyâh câme

Bak bende olan hatâya cürmle
Uğraşmışım elli yıl şi’irle

Sermâye-i ömrümün yegâne
Meksûbu olan beş on terâne

Guyâ ki nişâne-i kemâlât
Divân-ı muhaccem-i hayâlât

Bunlar ile şâ’ir oldu kaydım
Keşke çatışup da yazmasaydım

Hem-râz ederek zebân-ı ‘aşkı
Nazm etmiş idim beyân-ı aşkı

Olmuşdu o âteşîn beyânım
Âlâm-ı derûna tercemânım

Bir âh idi sineden kabarmış
Yazmış da fezâ-yı çerha varmış

Onlarda olan mev’âl-i derdi
Guyâ ki gönül hââya verdi

Ahlardı göreydi sınf-i eslâf
Fehm etmeyecek gürüh-ı ahlâf

Ahlâfı bırak da hâle bak ki
Kaç zihnin olur karîn-i derki

Bilmem ki buna nasıl şaşılmaz
Oldum daha sağken anlaşılmaz

Nazm etmesi pek de boş emekmiş
Tedvine çalışmamak gerekmiş

Onlardan ümîd edib de yardım
Rahmetle yâdımı umardım

Dili bağlamışım çürük hayâle
Karyağdı güvendiğim cibâle

His eyleyerek nedâmet-kâr
Yaz ey kalemim şu beyti tekrar

Altmış bu kadar sinin bi-sûd
Olmuş yalnız hayât fersüd

Tâhirü’l-Mevlevî


Merhum Tahir'ül Mevlevi anlatıyor; "Abd-i aciz, vaktiyle Ticaret ve Ziraat Nezareti Maadin Kalemi mümeyyizi idim.(*) Nezaretin ormanlardan, madenlerden, varidatı olduğu için, devletin bazı daireleri iki ayda ve resmi günlerde maaş aldığı halde, biz aylığımızı her ay muntazaman alırdık.

Bir defa Kurban bayramında devlet daireleri maaş vermişti, lakin biz alamamıştık. Çünkü aybaşına on, onbeş gün vardı.

Arife günü eve dönüyordum. Cebimde ancak on kuruş bulunuyordu. Bununla kurban alamayacağım için, mahzundum. Teessür içinde giderken, karşıma bir fakir çıktı ve sıkılarak "muavenetinize muhtacım" dedi. Bu adam dilenci değil, devlet düşkünü bir kimse idi. Üstü başı eskice olmakla beraber, temizdi. Para isterken de yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Fakat cebinde ancak on kuruş bulunan bir adamdan yardım istenilmesi, Allah'ın bir cilvesi idi. Sanki içimden bir ses; "on kuruşun bulunup bulunmaması müsavidir. Cebindekini ver de ondan kurtul" dedi. Olanca nakdim olan iki çeyreği, o adama verdim. Teşekkür etti, gitti. Bana da bir neşvedir geldi. Hakkın şu garib cilvesine karşı kendimi tutamıyor, gelenin geçenin nazar-ı dikkatini celbedecek derecede gülüyordum.

Eve geldim. Allah Rahmet eylesin, validem;

-Oğlum, birinde alacağın varmış, şunları getirdi, bıraktı diye, elime on Mecidiye tutuşturdu.

(*) Tahir Efendi bu memuriyete, 1 Şubat 1904 tarihinde, 370 kuruş maaşla başlamıştır.

Kaynaklar

1-Tahir'ül Mevlevi, Şerh-i Mesnevi, Cilt. 6, s. 135, Şamil Yayınevi, İst.
2-Dr. Atilla Şentürk, Tahir'ül Mevlevi-Hayatı ve Eserleri, Nehir Yayınları, İst. 1991

16 Aralık 2014

Mezar Taşı Yazısı

Eli boş gidilmez gidilen yere
Boş gelmedim ya Râb ben suç getirdim.
Dağlar çekemezken o ağır yükü
İki kat sırtımla çok güç getirdim.


Tahirü’l Mevlevî’

29 Ağustos 2014

Ayrılık İniltisi

Ayrılık ne kadar acı bir şeymiş
Ateşten gömlekmiş, can onu giymiş
Derdin ki: Hakîkat acıklı neymiş
Gönlümün âhını sevdiğim! Bilsen

Zikrinden ibâret bütün gün sözüm
Yolunu bekliyor hasretle gözüm
Ağlarım, inlerim sanki öksüzüm
Gelsen de gözümün yaşın silsen

Ayrılık günleri oldukça aşkın
Savleti artıyor gönlümde aşkın
Kalbimin olmada kederi taşkın
Vaktidir görünsen, neşvem kesilsen

Kırıldı rûhumun kolu, kanadı
Hayâtın kalmadı bence bir tadı
Ölümden beter bu yaşamak adı
Gel artık vefâsız! Düşmen değilsen


Tâhirü’l-Mevlevî

Garîbseme

Yâd eyledikçe vaslını cânım garîbsedim
Hecrin ile tükendi tüvânım garîbsedim
Geçdikçe âh ayrı zamânım garîbsedim
Sıktı beni muhît ü mekânım garîbsedim

Vaslın imiş meğerse beni ömre aldatan
Hoş gösteren cihânı, dile neşveler katan
Şimdi durur yabancı bana sevdiğim vatan
Sensiz vatanda rûh-ı revânım! Garîbsedim

Doğmuş iken vücûdum onun sadr-ı pâkine
Gurbet gibi esefle bakar dîde, hâkine
Karşımdaki minâreciğin kalb-i çâkine
Aks etti de acıklı figânım garîbsedîm

Olmuş gözümde lâne-i mâtem bütün büyût
Bâb-ı tarabda perde olan nesc-i ankebût
Gûş ettiğim o zemzemeler nerde? Hep sükût
Sarmış cihânı hüzn-i nihânım, garîbsedim

Gurbet elinde şâm-ı garîbân hazîn olur
Lâkin vatanda olması hayret-karîn olur
Yurdum bana firâkın ile âteşîn olur
Yanmaktadır o nâra cenânım, garîbsedim

Bir sakf-ı gam görünmededir âsümân bana
Beytü’l-hazen meâli demektir cihân bana
Gönlüm gibi fezâda iyan imtihân bana
Artık yetiş ki neşve-resânım! Garîbsedim

Ersin hitâma gayri şu leyl-i mükedderim
Doğsun benim de ufkuma mihr-i münevverim
Tâhir! Rebî’-i makdem-i dildârı beklerim
Bitsin yeter şu ân-ı hazânım, garîbsedim


Tâhirü’l-Mevlevî

Usandım

Fevkımda duran çarh-ı müzeyyenden usandım
Tahtımda olan hâk-i mülevvenden usandım
Dünyâ denilen gamlı nişîmenden usandım
Beytü’l-hazen adım, o meskenden usandım

Ezmekte ser-i şûrişimi kubbe-i nüh-tâk
Altında onun taşmada kalbimdeki eşvâk
Bir lâle gibi sıkmada vicdânımı âfâk
Boynumdaki bu halka-i âhenden usandım

Döndüyse hazân yaprağına bendeki çehre
Yok minneti hâverdeki pür-şa‘şaa mihre
Ey nâle! Yeter çarpınışın tâk-ı sipihre
Ben öyle sağır ma‘kes-i şîvenden usandım

Yanmakla fezâ sâhasını etmek inâre
Gûyâ bu imiş gönlüm için hükm-i sitâre
Ey âh-ı tehassür! Feleğe saçma şerâre
Tâbınla olan leyle-i rûşenden usandım

Kavs-i kaderin attığı ok sath-ı zemîne
Ancak geliyor, saplanıyor kalb-i hazîne
Ey tîr-i kazâdan açılan şerha-i sîne!
Dil-hânedeki perdeli revzenden usandım

Bî-tâbi-i hicrân ile ben öyle harâbım
Deryâ-yı fenâ mevcesine nakş ber-âbım
Ey mev‘id-i dîdâr! Benim olma ser-âbım
Doydum yalana, şîve-i pür-fenden usandım

Gülzâr ediyor kan gibi çeşmimde teressüm
Her jâlesi bir eşk ile hem-reng-i tecessüm
Ey gonce-dehen! İster isen etme tebessüm
Gözyaşlarımın açtığı gülşenden usandım

Sîr oldu gönül feyz-i dil-ârâ-yı felakdan
Zevk almamada dîde temâşâ-yı şafakdan
Âlâm-ı firâkın ile bıktım yaşamaktan
Hattâ, inan ey neşve-i cân! Senden usandım

Ma‘şûka-i rûh oldu bana tayf-ı memâtın
Artık beni şâd eyleyecek ân-ı vefâtım
Tâhir! Gömerek tûde-i âlâma hayâtım
Âlem beni boğmakta, o medfenden usandım


Tâhirü’l-Mevlevî

Olmayacak Temennî

Karanlık basmışken toprağa suya
Ufuklar dalmışken sisten uykuya
Çekilip yalınız ben bir kuytuya
Gönlümün âhını uyutabilsem!

Acısa hem bana, hem de kendine
Düşmese bu kadar aşkın derdine
Kandırıp kalbimi aklın pendine
Bir az müddet olsun avutabilsem

Rûhumu kanatan gonca bir güldü
Oradan kan değil, ömür döküldü
Kırıp çiğnediği kadeh gönüldü
O gönül kıranı unutabilsem!

Cevriyle yıpradı, bitti mihen de
Kalmadı tahammül canda, bedende
Diyorum zâlimi sevmeyim ben de
Şu sözü -ne olur?- bir tutabilsem!

Tâhirü’l-Mevlevî

Ağlıyor karşımda solgun sonbahar

Olması kâbil mi gönlüm neşve-dâr
Ağlıyor karşımda solgun sonbahar
Hüzne müstağrak bihâr ü kûhsâr
Ağlıyor karşımda solgun sonbahar!

Dökmede dallar bütün evrâkını
Kaplamış sisler cihân âfâkını
İnletip âhı semânın tâkını
Ağlıyor karşımda solgun sonbahar!

Ey sirişk-i hasret artık sen dökül
Geçti mânendi şebâbet devr-i mül
Sanki ömrüm, gördüğüm pejmürde gül
Ağlıyor karşımda solgun sonbahar!

Tâhirü’l-Mevlevî

Tâhirü’l-Mevlevî'nin Koşmaları

1
Muhabbet tarîki ne dik yokuşmuş
Bu şeydâ tabiat orada koşmuş
Bir zaman sanırdım o koşma hoşmuş
Fakat şimdi artık canımı sıktı

Ne müşkil belâ bu, sevilme, sev de
Olmasın vefa hiç kühende, nevde
Gönül dedikleri şu viran evde
Ne kadar vefasız oturdu çıktı!

Her kimi sevdimse oldu cefacı
Birini görmedim olsun vefacı
Her biri sanırsın birer kiracı
Sîneme girip de içinden yıktı

Aşkın ateşine tutuştum yandım
Bin türlü acıklı renge boyandım
Takatim tükendi artık usandım
Sevgiden yaralı yüreğim bıktı

Bakışı ne kadar olsa da süzgün
O süzgün bakışdan içerim üzgün
İnledim, ahengi olmadı düzgün
Sevdâdan ruhumun sazı kırıktı

2
Ezel meclisinde “belâ” dedimdi
Dolular içerken aşkın tasıyla
O neşve huruşa gelmiş de şimdi
Taşıyor gözümden hicran yasıyla

Ufkumu kaplayan o yas dumanı
Gösterdi karanlık bana her yanı
Matemli bir renge boyadı cânı
Sıvadı kalbimi keder pasıyla

Üzüldüm sararmış bir yaprak gibi
Ezildim çiğnenmiş bir toprak gibi
Coşkunum köpürmüş bir ırmak gibi
Ruhumun dinmeyen ağlamasıyla

Artıyor içimde aşkın ateşi
Oluyor bir sitem yangını eşi
Ömrüm baharının batmış güneşi
Kurumuş hayatım kış havasıyla

Saçıyor felek hep üstüme yalım
Satıyor felâket karşımda çalım
Dökülmüş yaprağım, kırılmış dalım
Sevdanın sürekli fırtınasıyla

Bitirdi sabrımı candaki coşma
Halime acı da artık savuşma
Belki tesir eder sana bu koşma
Bir âşık okursa bağlamasıyla

3
Seyrine daldığın şu coşkun dere
Gözümden çağlayan hicran yaşıdır
Dikkat et bastığın, ezdiğin yere
Yüzümden ibaret pınar başıdır

Süzülüp geçerken o gamlı dere
Sıçrar da bir damla durduğun yere
Gelirse o şayet sana bir bere
Ağlayan ruhumun sitem taşıdır

Cevrinle kanayan yüreğim dağlı
İradem zülfünün teline bağlı
Gönlümü doğrayan, kılıcı zağlı
Sevdanın kesilmez bir savaşıdır

Felek de benimle olmuş kavgacı
Serpiyor üstüme belâdan saçı
Ölüm dedikleri olsa da acı
Duyduğum acının en yavaşıdır

Alnımın yazısı bezdirdi beni
Kalbinden yaralı gezdirdi beni
Ayaklar altında ezdirdi beni
Belki toprağımı başta taşıdır

4
Göğsüme saplanıp zehir bırakan
Ayrılık yayından fırlayan okmuş
Kalbime işleyip ruhumu yakan
Cevrinin açtığı derin oyukmuş

Hecrinle çağladım ırmağa döndüm
Ezildim yolunda toprağa döndüm
Çiğnendim devrilmiş bayrağa döndüm
Bu kadar mezellet doğrusu çokmuş

Hayatın çilesi dolduysa doldu
Çekdiğim belâlar çekilmez oldu
Emel bahçesinin gülleri soldu
Ettiğin sitemler ne de soğukmuş

Yürekte sevgiden istek kesilmiş
O hissin terkini can sağlık bilmiş
Zulmüne bu yine teşne değilmiş
İçerim o zevke epeyce tokmuş

Sabrımı tüketti artık bu sevdâ
Uyanmış gönülde var şöyle hülya:
Aşkın benim için korkulu rüya,
Yahut ki masalmış: Bir varmış, yokmuş!

5
Mazmunu şi’rimin yetim sesidir
Duyanı ağlatır her sözüm benim
Dinle; bir yaralı iniltisidir
Akisler verince iç yüzüm benim

Gönülden kurulmuş bir ağa düştüm
Tutuldum, çözülmüş bir bağa düştüm
Aşkın çıkmazında toprağa düştüm
Ne kaldı iradem, ne özüm benim

Eylerim her yana ye’s ile nazar
Görünür feza bir karanlık mezar
Şu mihnet gecesi uzar mı uzar
Kıyamet günü mü gündüzüm benim?

Vefa dedikleri manasız lugat
Vehimden, ademden ibaret evet!
Aradı elli yıl cihanı fakat
Görmedi vefayı hiç gözüm benim

Horladın vefasız! Boynu büküldü
Terk ettin, gözünün yaşı döküldü
İnledi, inledi nihayet öldü
Gönül ismindeki öksüzüm benim

Ey Tâhir! Gönül de çıktı aradan
Arasın kendini bana aradan
Metanet verirse eger Yaratan
Kalmadı dünyada pürüzüm benim

6
Ayrılık deruna gerçi öd saldı
Çok şükür müddeti hayli azaldı
İftirak ateşi sabrımı aldı
Kavuşmaya lâkin iki gün kaldı

İki gün kırk sekiz saatken heman
İndimde ne bitmez, tükenmez zaman
Az daha tahammül gönül! Şu hicran
Bitecek, gidecek vakti daraldı!

Dilerim bu müddet çabucak dolsun
Göz görsün yüzünü, can onu bulsun
Ey saba! Evvelce hizmetin olsun
Zülfünden bir şemme, gönül bunaldı

Şu kısa müddeti dürüp de büksem
Karşına geçip de diz üstü çöksem
Çektiğim dertleri hep saysam döksem
Anlamış olurdun hecrin ne maldı


Tâhirü’l-Mevlevî