Ana içeriğe atla

Derin değildi, kırıksız atlatır

Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.

İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.

Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.

Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.

Kimsenin merak etmediği mevzular

Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.

Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.

Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.

Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?

Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?

Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.

“Hoca”nın araç çantası

Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.

Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.

“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.

Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.

Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.

Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.

Reis’li mekanizmayı çözemedi

Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.

Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.

Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.

Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.

Ve “medeniyet”ten kastı…

Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.

Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.

Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.

Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.

“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.

Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:

Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.

Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.

Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.

Ümit Kıvanç

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...