Ana içeriğe atla

Abdülbaki Gölpınarlı'nın Tarihi İstanbul Konuşması

Bir çeşit yol tarifi vardı.. Bir çeşit ev tarifi: “…oraya vardın mı sağa dön. Solda bir bostan göreceksin…doğruca git. Gene soldan, köşede: önünde koca asırlık bir çınar ağacı, cumbalı, sarayyavrusu bir konak…

 Sağda az meyilli bir yokuş…

 Vur o yokuşa! Aşağı-yukarı yüz adım ötede, sağda: bahçesinde salkım söğüt; küçük, kuş yuvası gibi ahşap bir ev.. 14 numara! Karşısında küçük bir bakkal  var; Bakkal  İbrahim  Efendi…

 İşte o ev Selvinaz Kalfa’nın evi…

“ Bir çeşit gidiş vardı… Bir çeşit dosta gidiş: Yanları açık, tek yahut çift atlı sayfiye arabasına kurulurdunuz. Yanınızda torununuz, ön tarafta damat bey.. Yaya bir saatte varılacak yola, sağı-solu seyrede ede yarım saatte varırdınız. Siz arabaya binerken arabacı yerinden iner, yardıma “müheyya” dururdu. Varacağınız yere varınca “dur”‘ dediniz mi, gene hemen yerinden atlar, önüne kavuşturur, hizmete amade bir hal alır: gerekirse tutunmanız için elini değil “kolunu” uzatır: parasını alınca da “teşekkürler” eder, “hayırlar” dilerdi…

 Bir çeşit hitap vardı…

 Bir çeşit söz söyleyiş: Kadına hanımefendi denirdi: Erkeğe beyefendi…

 Yaşlıca ve sakallı zata efendi hazretleri.. Erkeğe paşam diyenler bulunurdu ve bunlar ekalliyetlerdi: yani azınlıklar. Arabadan inen “hayırlı işler” derdi arabacıya…

 Arabadan inene “güle-güle” derdi arabacı…

 Bir çeşit vapur yolcululuğu vardı…

 Bir çeşit dostluk: Aynı semtte oturanlar, aynı yola gidenler buluşurlardı vapurda. Hemen herkesin oturduğu yer belliydi. Yerden temennalar…

 İçten iltifatlar…

 Hal-hatır soruş…

 Biraz belki “riya” da vardı…

 Bir çeşit iltifat: Oğul sorulurken, mahdum beyefendi denirdi. Oğuldan söz edilirken, mahdum bendeniz…

 Babaya peder denirdi, anneye valide…

 Kızdan kerime cariyeniz diye söz edilirdi. Peder duacınız denirdi babadan bahsedilirken…

 Ve muhatap her sözü bir estağfirullahla karşılardı. Gidilirken babanın eli öpülürdü, annenin eli…

 Ve duaları alınırdı. Küçükler öpülürdü. Yaşdaşlarla görüşülürdü. Evde kalanların gönülleri hoş olurdu…

 Gidenler kutlulukla, sevinçle giderlerdi…

 “Esnaftan…

” diye kınayanlar yok değildi: Belki de çoktu…

 Fakat “Biz esnafız, bizde yalan yok “demeyen esnaf yoktu. Seyyar satıcıların sesleri besteliydi, sözleri ezgili…

 Ürküten, can alan, uyuyanı uyandıran ses yoktu. Ezan, namaz kılmayana bile bir “ruh sükunu” ydu …

 Bir müzik vakfesi…

 Bir huşu anı…

 Sabah salası “dilkeş-i haveran’dan, ezanı saba”dan…

 Öğle, ikindi, yatsı ezanları, önce hazırlanmış makamlardandı. Akşam ezanının ise bambaşka bir ahengi, bambaşka bir dokunuş tarzı vardı…



Mahalle kahvesinin bir çeşit vazifesi vardı. Bir çeşit içtimai toplantı yeriydi orası. Her sabah işine giden oraya uğrardı…

 Herkes birbirleriyle bir kere daha görüşürdü. Hasta yoksulun iyaline, kimsesiz kadının haline orda çare aranır, bulunurdu. Doktor yollanırdı…

 İlaç alınırdı…

 Kömür gönderilirdi. Para toplanırdı. Bunlar yollanır, gönderilirken de: yollayanlar, gönderenler söylenmez, yardım olduğu bildirilmezdi: “Akrabanızdan biri göndermiş…

” denirdi…

 “adını söylemedi”…

 Bir çeşit külhanbeylik vardı…

 Bir çeşit emniyet kolu:  Mahallenin namusundan mesul sayardı kendilerini bunlar. Mahallenin bekçisine,  karakoluna yardımcıydılar.  Bunlar yüzünden uykuda ürkmezdi insan…

  Uyanan uyanacağı zaman uyanırdı. Geçinirdi mahalleliden bunlar…

 Ellerinden bir kaza çıkarsa hapishanede mahalleli yardımcıydı bunlara…

 Ve üzüntülü…

 Bir çeşit hizmetçi kadın vardı…

 Bir çeşit ev halkından olanlar: İhtiyarlayan dadı olurdu “ana yarısı”…

 Genci evlendirilirdi; kocasıyla o eve bağlı kalırdı. Varlıkları birdi, yoklukları bir…

 Bir çeşit yaşayış vardı…

 Bir çeşit huzur ve sükûn: Sabah ezanında kalkılır…

 Kuşlukta işe gidilir…

 Gün batarken ya meyhaneye uğranır ya eve dönülür; fakat yatsıdan sonra uyunurdu. Geç kalan genç, “terliksiz” çıkardı odasına…

 Kimseyi uyandırmazdı…

 Herkesi sayardı. Geceleyin ne korna sesi vardı ne vapur düdüğü, ne radyo haberi, ne mahalleler arasında çocukları uykularından belinlendirip sıçratan, sinirlileri de delirten otomobili ilân yaygarası; ne mahalle arasında kafeterya, ne çalgılı gazino…

 Bir çeşit hayır dileyiş vardı…

 Bir çeşit gönül alış: İnşaatta çalışan, yol kazan, odun kesen, kol gücüyle bir iş gören kişiye rastlanınca, “kolay gelsin” denirdi. Bu söze muhatap olan, bir an işini bırakır memnun olur, “eyvallah” der, yeni bir güçle işe başlardı…

 Bir çeşit aşinalık vardı…

 Bir tarz kardeşlik: Yolda, kıble yönünden gelen davranır, rastladığına selâm verirdi; sıra onundu. Ve büyük, küçüğe; yaşlı, gence; atlı, yayaya “ilk selam veren” di. Selam, verilen tarzdan daha da güzel bir tarz alınır…

 Bu rastlantı hayra yorulur…

 Her iki yolcu da ferahlı, kutlu, yoluna devam ederdi…

 Bir çeşit yola çıkış vardı…

 Bir çeşit yola yöneliş: Evden, el-yüz öpülerek ayrılanın ardından su dökülürdü…

 “Su gibi git, su gibi gel; engel tanıma; rastlarsan su gibi aş” demekti bu. Arabaya binen yolculara, şehrin sınırlarını aşınca önce arabacı “uğurlar olsun” derdi. Bunu duyanlar, “uğurun Hakka olsun” sözüyle karşılık verirler, birbirlerine de “uğurlar olsun” derlerdi. Yolculukta rahatsızlanana yardım edilir, çocuklar eğlendirilir, ihtiyarlara yer verilir. Yol, karşılıklı saygıyla sürer gider, aşılır biterdi…

Bir çeşit nezaket vardı…

 Bir çeşit insanlık: Lokantada bir masaya oturan, o masada evvelce oturmuş olanlara mutlaka “müsaadenizle” der, izin alır; yer var da oturursa, “afiyet olsun” demeyi ihmal etmez, “teşekkürle karşılanırdı. Yemeyi önce bitiren, gene oturanlara “afiyet olsun” demeden gitmez. Bir çeşit hatır saymak vardı…

Bir çeşit insanca saygı: Toplulukta gizli konuşulmazdı. Kimsenin sözü kesilmezdi. Bağıra bağıra konuşmak pek ayıp sayılırdı. Herkes birbirinin sözüne riayet eder. Özüne saygı beslerdi ve bu saygı bilmeyenler pek ayıplanırdı. Kaçınılırdı onlardan…

 “Meclis bozan” denirdi onlara ve pek nadir bulunurdu böyle kişiler…

 Bir çeşit hoşgörü vardı: “İnancı inanılmasa bile hoşgörüş: ayıplananın ayıbını örtüş…

 İnancı ayrı olan sağsa, gıyabında “Allah hidayet etsin” diye anılırdı. Ölmüşse “dinince dinlensin” denirdi. Körün, sağırın yanında körlükten, sağırlıktan söz edilmezdi. Ayıplananın yanında o ayıbını hazırlatacak sözden kaçınırdı ve böylece bir mecliste herkesin ilk düşüncesi buydu…

Yollar tertemizdi. Ayrıca da; herkes sabahleyin kapısının önünü sular, süpürürdü. Nasılsa yolda bir taş…

 Hem de küçük bir taş gören giderken durur; bir çocuğun sürçmesine, bir âmânın düşünmesine sebep olur diye hemen eğilir alır, yolun kenarına kordu. Yolda birisinin düşürdüğü küçük bir ekmek parçası, bir simit parçası gören eğilir onu alır. Öper, yahut öper gibi ağzına doğru götürür, sonra ya bir duvar kovuğuna ya bir ağaç yarığına kordu. “Nimet” ti ve nimete hürmet getirirdi. Mahalleli birbirini tanır, severdi. Uygunsuz kişi hiçbir mahallede tutunamazdı. Bir ölüm bütün mahalleyi kapsardı. Cenaze kalkar kalkmaz, o eve “önce kıble komşusundan” çorbasıyla, etlisiyle, tatlısıyla bir tepsi yemek gelirdi…

 Ertesi gün sağ, sonra sol komşudan. Ve bütün bunlara öbür komşular sırayla katılırdı, bir hafta yaslı evde yemek pişirmek zahmeti düşünülmezdi. Sabahleyin evde ilk iş “lambanın şişesini silmek” olurdu. Lamba şişesine hoffladıktan sonra küçük incecik bir sopaya sarılı temiz bir bez şişeye sokulur; döndürüle döndürüle, şişe gıcır-gıcır silinir; üstü de silindikten sonra kenara konur; lambanın gazına gaz eklenir; fitili temizlenir; hususi makasla kesilir; idare kandili de aynı tarzda hazırlanırdı. Ne elektrik vardı, ne elektrik kesilmesi! Ne küçücük bu günün eğri-büğrü, kırık-dökük mum istifi…

Şehrin yollarında, iki yanda ağaçlar vardı…

 Pencerelerde fesleğenler…

 Bahçeleri vardı her evin…

 Bahçelerde  güller, çeşitli  güller, karanfiller…

 Yol kenarında gecesefaları…

 Bir  meydan vardı…

 Geniş güzel: Ortasında suyu pırıl pırıl büyük bir havuz. Girişinde sağda, iki güzel, temiz kahve: asırlık çınarlarla, kestane ağaçlarıyla gölgeli…

 İkinci kahvenin sonunda tertemiz bir lokanta…

 Buluşulur, oturulur, sohbetler edilir. Yemek yenilir, dinlenilirdi. Üstatlar gelirler…

 Şiirler okunur…

 İstekliler “baygın âşıklar” gibi onların yüzlerine, sözlerine dalarlardı. Küllük denmişti nedense vaktiyle…

Sonradan Güllük olmuştu adı. Uçan kuşun kanat sesi duyulurdu orda…

 Alınan verilen soluk, işitilebilirdi. Şehzadebaşı’ndan, Beyazıt’tan giderken sol yanda bir kahve vardı. Adı, Fevziye’ydi…

 Haftada bir musiki âlemi kurulurdu orada. Hoca’dan Büyük Dede’ye, Büyük Dede’den Şevki Bey’e dek nağmeler cağlardı, besteler dile gelirdi, güfteler duyulurdu gönülde. Ama ayrı bir söz, bir fısıltı duyulmazdı…

 Nefes alınmazdı sanki. Birisi bir para düşürmüştü yere…

 Hemen ayağını basmıştı üstüne. Sesi, bu ahengi bozmasın diye…

 Boğaz, Göksu, Haliç, Kağıthane. Kıyılardaki yalılar…

 Ordaki musiki âlemleri…

 “Hammiğnesi” kayıklar…

 Nağmeler, elemler, emeller…

 Bütün bunlar ne söze sığar, ne yazıya gelir…

 Dostluk vardı, vefa vardı; Söz vardı öz vardı;  Sükûn vardı, rahat vardı, ruh vardı, Huzur vardı, feyiz vardı, zevk vardı, Neş’e vardı, edeb vardı, can vardı; Canan vardı, hicran vardı…

 Aşk vardı…

 Şimdi “yol”u sormayın; bilen yok ki…

 Evler burunsuz…

 dümdüz yüzlü. Hepsi de birbirinin aynı…

 tanınmaz ki…

 Şoför arkadaş, sakallıya baba…

 Amca; gence abi diyor.  Kadın’a artık  “bayan” demeyi de unutmuş…

 Teyze, yenge, abla diyor. Vapurda “bildik” yok…

 “Belli  yer” kalmamış. Ezan  artık  inanana  “Aziz  Allah” dedirtmiyor…

 adamı ürkütüyor; “Lâhavle” dedirtiyor. Seyyar satıcıların sesleri canından bezdiriyor herkesi.. Mahalle kahvesi hiç kalmadı. Külhanbeylik, “haraççılık” olmuş. Geceyle gündüz belli değil. Yollar, pislikle dolu mu dolu. Apartmanlarda oturanlar birbirlerini tanımıyorlar…

 hepsi her gün bir olayla dertli…

 Elektrik muma, gaz lambasına muhtaç ediyor adamı. Ağaçlar kesilmekte…

 Çeşmeler musluksuz. Kalanların kitabeleri, aynaları, kırılmayı bekleyen boynu bükük zavallılar…

 Küllük; eğri büğrü merdivenli, yamrı-yumru duvarlı otomobil mahşeri…

 Seyyar satıcı pazarı…

 Çiğ renkli kilim duvarlara asılmış, Gözleri zedeliyor. Pislik birikintileri ayakları kaydırmakta. Biber, et, soğan kokuları buram buram. Borazanlı satıcıların sesleri kulakları tırmalıyor ve bu “meydanlıktan  çıkmış” meydanın  sonunda, irfan  merkezimiz  Üniversite! Çalışanın hatırı mı sorulur…

 Tanıyan mı var onu? Selâm, bir “gericilik “. Hiç böyle şey olur mu? Ne ilkel töre!.. “Uğurlar olsun” ne demek? Dense bile yok buna karşılık veren…

 Masaya oturanın “afiyet olsun” demesine şaşanlar bulunur…

 “Nereden tanıyor ki bu bizi” diyor içinden ve cevap bile vermiyor…

Beş kişi bir araya gelse, beşi de bağıra bağıra konuşuyor bu gün…

Yahut “ee… iii… uuı..’.’ diye inleye inleye, kesik konuşmak moda olmuş…

İnanca, dine, imana saygı değil, “sövgü” var artık. Müzik piçleşmiş…

Ne Doğulu, ne Batılı, fakat şu muhakkak ki bizim değil, değil, değil.. Ve biraz değil çok pek çok zırdeli!…

Ve biz, bu ülkede artık garibiz: “Gâh olur gurbet vatan gâhi vatan gurbetlenir…”


Abdülbâki Gölpınarlı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...