Ana içeriğe atla

Her Taş Bir Kelime

Şiirlerimin hiçbir eskizini yok etmiyorum. İlk defter halinden son dosyalanmış haline kadar, arada defalarca yeniden yazılan şiirleri tutuyorum. Şiirin hikâyesini bütün bu yazılanlardan daha iyi o arşiv anlatır çünkü!

Bir şiirin hikayesini yazmak, şiirin gelişini yazmaktır. Gelir çünkü. Bir sestir başlangıçta. Çağırır… Çağırmakla kalmaz, ruhu ele geçirir. Gelen sesin ne söylediği size de açıklanmış değildir. Bir perdeyle var olur. Ruhuna gireceği şairi derinliğine çağıran büyük vakum. O vakumdan hangi harflerin aktığı, hangi kelimelerin size yağdığı hiçbir zaman bilinemez. O nedenle bir şiirin hikayesini yazmak, sesin hikayesini yazmaktır. Sesin gelişini, esir edişini…

Çünkü şiir başlangıçta sadece sestir. Kelimeleri yoktur. Anlam yoktur. Kağıt kaleme sahipsem bana kelime olarak görünen şeydir… Bu nedenle beş kitabın sonuncusundan başlamak istedim. Çünkü diğerlerine hiç benzemeyen bir kuvvetle geldi. Bir göktaşı gibi aktı ve düştüğü yerde büyük bir krater açtı. Bir ses krateri. Ve ben o kraterde bulduğum sesleri kelime yaparak taşa dönüştürdüm yeniden. Aslına dönüştürdüm yani. Sonsuzluktan süzülmüş küçük siyah taşlar. Parlaklığı ile kalbin sonsuzluğa ait olduğuna işaret eden…

Duyduğum sesin peşinden gittim

Bir ses duyduğunuzda o sesin nereden geldiğini hissedersiniz. Bir yönü vardır. Bana görünen bir şehirdi; Urfa'ya gittim ilkin. Duyduğum sesin peşinden gittiğimi orada daha çok anladım. İbrahim Peygamber'in dergâhında oturup kelimeleri bekledim. Geldiler... Diğer şiirleri de getiren bozkır manzarası perdeleri açtı önümde. Büyük bir hayret ve büyülenmeyle taşlarla konuşmaya başladım. Her taş bir kelimeydi. Orada anladım…

Soğmatar'da bir gün hatırlıyorum; yalın ayak tepeleri yürüyorum. Şiir zaten yürürken gelirdi… Tepeleri bir zar gibi örten taşlara basarken duyduğum sesler bir senfoninin notaları gibi zihnimde belirmeye başladı. Bir yapı kurmak o anda mümkün değildi belki ama heybemde hep taşıdığım kağıt, kalem yardım etti.

Bazen duyduğum bir ses o kadar yaklaşıyordu ki, kelime oluyordu. Benden doğumunu isteyen kelimeler, dizeler bir bir kağıda düşüyordu. Nefesimi kesen bir hızda yazıyordum. Bazen yorulacak kadar çok. Bir kaya kovuğunda, dağın gölgeli bir yüzünde, bir nehir kıyısında olmak fark etmezdi. Kelimenin beni durdurduğu her yerde durdum. Şiiri kaydetmekle görevliydim sanki. Bu görevin beni iyileştiren bir şey olması, devam etmemi sağladı. Şiir ağıt değil miydi zaten?

İlkinde on gün kaldım; İbrahim'in yurdunda İbrahim'le bir konuşma başlatmak, sürmekte olan o konuşmaya dahil olmak için. Aksi zaten mümkün olamazdı. O çağrıya kulak vermeyen biri, zihin akışını bozacak serüveni göze almış demektir! Sonra İstanbul'a döndüm. Evime… Ama İstanbul ev değildi artık. İstanbul'da duyamadığım o ses beni geri çağırdı. Tekrar gittim. İkinci defa. Ama bu kez sesin coğrafyası genişlemişti. Daha ileriye gitmeliydim. Karacadağ'ın taşlarını aşarak Diyarbakır'a gittim. Diyarbakır'da Kervansaray Otel'in avlusunda otağ kurdum. Orada günler geceler boyu şiiri dinledim.

Kervansaray'ın avlusunda sabahladığım gecelerde, şiir gökyüzünden yağmaya başlamıştı sanki. Taşa bakıyorum şiir, güle bakıyorum şiir, servi ağaçlarına bakıyorum şiir. Şadırvanda akan su şiir. O avluda duyduğum sesleri başka hiçbir mekânda o kadar güçlü hissetmedim.

Daha sonraları Kervansaray'ın eski adının “Deliller Hanı” olduğunu öğrendim. Delil, rehber demekmiş. Hacca giden yolculara rehberlik edenlere verilen ad. Hac yolcularının toplandığı bir durakmış Kervansaray. Güneye doğru yola çıkmadan konakladıkları, iyi dileklerini, huzurlarını bıraktıkları bir avlu. Oradaki huzur başka neyle açıklanır? Defalarca gittim geldim. İstanbul'a gitmek üzere bindiğim uçakta durmadan yazıyordum. Ama İstanbul'a iner inmez kesiliyordu. Tek kelime yazamıyordum.

Tekrar doğuya gitmek üzere yola koyulduğumda yine başlıyordu. Böylece iki ay boyunca gidip gelerek o sesi tamamladım. Daha doğrusu ses tamamlandığını bana gösterdi. Şiirin duvarı kalındır. Ardında ne var, çok göstermez. Duvar çekildiğinde neyi gizlediğini fark etmezsiniz artık. Böylece şiir kapandı. Elimde koca bir defter vardı. Ama diğer kitaplardaki gibi işçiliği uzun sürecek şiirler değildi. Dize yapısı akan bir formda, kısa oluşmuştu. Alt alta sırlanan kısa dizeler. Neredeyse bitmişti.

Ben şiirde seçmeye önem veririm. Çünkü vazgeçtiklerimizin bizi daha çok anlattığına inanırım. Bizi anlatan, sahip olduklarımız değil, vazgeçtiklerimizdir. Ne kadar çok kelimeden vazgeçersem, şiire o kadar çok yaklaşmış olurum diye düşünürüm hep. Bilemiyorum. Terki terk'e varmak isteği belki de! Şiiri bu bakımdan heykele benzetirim. Ekleme değil, eksiltme yaparım üzerinde. Yeniden yazdığım yahut eklediğim çok nadirdir. Yazım süreci bitince, nelerden vazgeçeceğim ilk okumada kendini az çok belli eder. İkinci okumada daha da netleşir. Böylece ilk okumalardan kalanlar kağıda geçirilir. Şiiri defterden kurtarıp beyaz bağımsız bir sayfada görmek önemli. Çünkü şiir, sükûnetini o aşamada kazanır. Kendi başına ne olduğunu o sayfada gösterir. Kağıtta gördüğüm şiirin hangi sıralama ile kitaba yerleşeceğini az çok bilirim. Yazılış ritmi, yerini az çok işaret eder çünkü. Şiirler yerlerini bilerek gelirler.

İbrahim kitabında şiirlerin işçiliği uzun sürmedi. Sadece sıralama ve bölümleme konusunda çalışmam gerekti.

İlk düzeltme, eksiltmelerden sonra daktiloda temize çektim. Daktiloda yazılmış halini beyaz kağıtlara geçirirken şuna dikkat ettim; ses nerde kapanıyor, imge kendi mantığını nerede oluşturuyor. Şiiri kendi sükûnetine bırakmak için ses nerede kapanıyorsa ve söylenen imgenin mantığı nerede tamamlanıyorsa orada kestim. Bundan sonraki aşama şiirlerin sesli okunmasıydı. Günün farklı saatlerinde, okumalar yaptım. Bazen sabah erken uyanıp yüksek sesle okuduğum oldu. Çünkü şiirin henüz gün doğmak üzereyken algılanışıyla gün ortasında yahut akşam algılanışı farklıdır. Bazen sevdiğim bir dizeden, günün başka saatlerindeki bir okumada hiç hazzetmediğim için elediğim oldu.

Şiirlerin hikâyesini anlatan arşiv

Son görevim sıralamayı yapıp, şiirlere başlık bulmak. Daha doğrusu başlıkları beklemek; çünkü isim günü vardır. Bazı şiirlerin adı önden gelir. Fakat çoğunun adı isim gününde zuhur eder. İsim için rüyaya yatmak gibi. O günü/günleri genelde hissederim. Böylece kitabın adını da koyacak bir isim halesi oluşur. Bütün o aşamaları geçen şiirleri bir dosya haline getirdikten sonra, şiir duygusu gelişmiş ama şair olmayan tanıdıklarıma okuturum. İbrahim kitabının dosyası hazırlandığında okumak üzere verdiğim herkesin bir solukta bitirdiğini gördüm. Ara vermeden süren o okumalar, ses dışında, akışı da çözdüğüm konusunda bana güven vermişti. Böylece çok da bekletmeden dosyayı yayıncıma ulaştırdım. Yayıncım şiirlerin tamamından etkilenmişti. Diğer kitaplarda olduğu gibi İbrahim'in Beni Terketmesi dosyasına da, yayıncıma iş bırakmayacak şekilde hazırlandım. İşimi tam olarak bitirip öyle sundum. Bu anlamda editoryal bir destek almıyorum.

Tabii bir de okuru kitaba çağıracak olan kapak var; kapak işin tek kolektif ve keyifli yanı. İbrahim şiirlerinde dolaşan kaplanı yayıncım hissetmişti. Bana “Bir kaplan gördüm ve bence kapakta o kaplan olmalı.” demişti. Somut bir kaplan tasviri yerine stilize, soyut çizgiler düşündük. Zaten şiirde de kaplanların çizgilerinden söz ediliyordu. Böylece kapak tamamlanmış oldu.

Şiirlerin ilk halinden, kitap olana kadar geçirdikleri evrimi yaşamış olmak bana fazlasıyla ilginç gelir. Şeyleri biriktirmeyi sevmediğim halde, bir gün başkalarıyla da paylaşmak üzere, hiçbir eskizi yok etmiyorum. İlk defter halinden son dosyalanmış haline kadar, arada defalarca yeniden yazılan şiirleri tutuyorum. Şiirin hikayesini bütün bu yazılanlardan daha iyi o arşiv anlatır çünkü!

Bejan Matur

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Veda Şiirleri Bercestem

Uzun yıllardan sonra  Sana bir daha rastlarsam Seni nasıl selamlamalıyım  Susarak mı, ağlayarak mı? Lord Byron “Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,” Sürgünlerin uzmanlığını. Bir vapur nasıl kalkar bir limandan. Tren nasıl acı acı öter, öğrendim. Cevat Çapan Büyük istasyonlardaki büyük vedalar için Trenler uzun bekler güzel bir gelenektir Büyük istasyona benziyor artık bu ev Tren bir yolcu daha edinecek demektir Abdülkadir Budak Son Tren sessizce perondan ayrılırken, Baş öne eğilir hafiften, Umuda veda, Köksal Özyürek O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Mini minnacıktı kadın. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. Nazım Hikmet Elveda gençlikte geçen günüme Ezirâil el atıyor canıma Yanarım gençlikte, o zamanıma Acı tatlı günler hep hayâl oldu Nerde gençlikteki geçen çağlarım Sustu bülbül gazel döktü bağlarım Her gün hatırlarım her gün ağlarım Veysel ağ...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

Şiir/lerde Çocukluğumuz

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk; Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk… Necip Fazıl Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma, meraklıdır ölülere çocuklar. Nazım Hikmet çünkü Zeynep diye bir kız çocuk “canavarın zamanı yoktur” demişti yıllarca araştırdım bulamadım aslını belki de haklıydı, kimbilir Turgut Uyar Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı Murathan Mungan “Dostça gülümsedi. Bu gülümseme sanki bana değil de çocukluğuma gitmiş gibiydi.” Romain Gary özlüyorum pişirdiği ekmeği kahvesini dokunuşunu çocukluğum büyüyor içimde günden güne. göz kulak oluyorum kendime ölürsem çünkü utanırım annemin gözyaşlarından Mahmut Derviş başını cama dayayan çocuk hoşçakal ben burada kalıyorum güneşin altında anteni çıkar radyonu aç düşlerini unutma Ahmet Güntan kocadım, geri ver çocukluğumu anne eşlik edebileyim diye küçük serçelere …dönüş yolunda senin bekleyiş yuvana. Mahmut Derviş Çocukluklardı bilincimin iskeleti ...

ÇOCUK VE ALLAH

ÇOCUĞUMA SÖYLEDİĞİM HERHANGİ BİR AKŞAM SERENADI Sana büyük bir mezar hazırlayacağım, Benden ve ölümden sonra. Ve oradan efsaneler vereceksin, Sen bütün çocuklara. Allah'a karşı güzelliğim devam eder, Göklerden avuçlarıma düşen renk. Uykular içinden hatıraları, Şehri nasibine terk ederek. Koyunlara ve büyük ağaçlara Dağılan akşamlar vakti. Sezilir ki sularda parıltılar, Ve gecelerden yıldızlar gitti. Babam, bir hikmet gibi beni uyandırır, O karanlıklardan ki ruhumun. Beklerim aşkın selametini, Bir zafer kadar yorgun. Dağlara, gölge vurmayan dağlara, Akşamı götüren kuşlarım. Benim gelmeyen sarhoşluğumdur, Bağlarda kalan salkım. Meçhulün hayatına kalbi misafir eder, Evlerde güzel çeşmelerin suları. Uzaklaşır gemiler gibi sahilden, Varlığın yelken arzuları. SİYAH MERMERLERDE KALAN Tanrım izin verecek, Kaybedilmiş geceler hakkı için. Seni azat edeceğim Ellerimde bir çiçek. Oynamaktan çocuğum, sade ve sonsuz, Kuşlar uçarken mesela. Karanlıklarda yeniden te...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

İnsanın sabır kuvvetini zayıflatan geçmiş ve gelecek zorlukları gereğinden fazla düşünmek, onu güçsüz zavallı ve ümitsiz kılar.

 Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham (gerçek dışı düşünceler) yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin (asılsız düşüncelerin) tahakkümüyle (baskısıyla) ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle (sanmasıyla), sabır kuvvetini mazi [geçmiş) ve müstakbele (geleceğe) dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya (şikâyete) başlar.“ (Lem’alar, 2. Lem’a, 4 Nükte) Asıl sorun, baştaki dertlerin büyüklüğü değil, sabrın o dertlere yetmiyor olmasıdır. İnsan sabır kuvvetini gereksiz işlere dağıtmış, şimdi ihtiyacı olan sabrı geçmişe ve geleceğe pay etmiştir. Ordusunun yarısını sağ cepheye, diğer yarısını sol cepheye göndermiş ve düşman karşısında yapayalnız kalmış bir kumandan gibi, daha savaş başlamadan yenilmiştir. Kaderindeki musibetlere tahammül edebileceği güç ona verilmişken, bu gücü israf edip, dayanıksız bir biçimde musibetlerin karşısına çıkmıştır. Çekilen en ağır acıların, yaşanılan vakte düşen miktarı, t...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser