Ana içeriğe atla

Kültür, "şuracıkta kotarılan" bir sistem olabilir mi?

Kültür, bir şeye cesaret edebilme sorunudur, diyor Tezer Özlü. Üzerine bazen düşünür, bazen de hayatın talepleri öyle gerektirdiği için düşündüğümüzü bile bilmeden o adımı atarız. Kültür bir lüks değildir o takdirde. Damlaya damlaya, bazen de gürül gürül akarak bir medeniyete lâyık olmanın birikimini sağlar. Kültür gibi sanat da, insan varlığı üzerine düşünme konusunda bir tazelenme ihtiyacı ve arayışı demek. Dün söylediğine bugün yeni bir gözle bakmak, cahillere özgü olmayan bir cesaretle olası. 

Kültür, hayatı anlama ve düzenlemeye dönük yorum denemeleridir, öyleyse, hayatı üstlenme anlamını taşır. “Yaşamak umrumdadır” diyor ya şair…

Kuşkusuz kültür seçimler gerektirdiği için bir kısıtlanma, sınırlanma anlamını taşıyor. Gönlünüzce hareket etmiyor, çeşitli saikleri göz önünüzde tutuyorsunuz o cümleyi kurarken. Cinayet romanları yazarı Phyllis Dorothy James, "Samimi Olma Zamanı" başlıklı hatıratında yazarın okuruna ve kendisine karşı oluşturduğu “merhametli mesafe”den söz ediyordu. Kültür, özgürlüğünün sınırları üzerine düşünmeyi talep eder. Ontolojik olan üzerine düşünür, farklılığın değerini bilmeyi dert edinir. Aliya’nın çeşitli tariflerinden hareketle şu sonuca varabiliriz: “Dünyayı anlama çabası”; özlü olarak budur kültür, farklılıkları yok ederek dünyayı değiştirme isteği ise medeniyete karşılık gelmekte.

Ekmek gibi, su gibi tabii olan günün birinde bize nasıl da yabancılaşıyor? Türkiye toplumu olarak sanki türküler dışında ortaklaşa zevk alabileceğimiz bir kültürel kaynaktan yoksunlaştık. Dünyayı yorumlamaya ihtiyacımız yokmuş gibi, bu yorum zaafına rağmen onu değiştirebileceğimizi sanıyoruz. Öyle ya atalarımız cami mimarisinde zirveye ulaşmış, aynı formu abartılı bir şekilde taklitle yağmalamayı sürdürebiliriz gibi geliyor. Kültür merkezlerine birer stadyum muamelesini reva görüyoruz. Katılımcı sayısını yüksek tutmayı sağlayacak faaliyet, kolay başarı arzusunun bir yansıması olarak her yere sirayet ediyor. Kültür sanat merkezlerinin faaliyetlerinde bir parti taraftarlığı coşkusunu aramak, bir özgünlük ve sürekli çaba gerektiren, kişisel yorumların gelişmesine ihtiyaç duyan faaliyetlerin önünü almakla aynı şey. Bir de parti ve hükümet etrafında herhangi bir eleştiriyi hainlikle bir tutan işgüzar tarafgir memur mantığı açısından yaklaştığınızda, kültür daha fazla taraftar toplama başarısına kilitlenmiş bir kurum rekabeti alanına indirgeniyor. Bütün maharet sanki şu sorunun cevabında aranıyor: Kalabalığı daha fazla çekmek nasıl mümkün olabilir?

Bu aceleci yarış hevesi, daha fazla kalabalık toplama iştiyakı, gerçekten de değerli çalışmalara imza atmış bir belediyemizi 8 Mart’ta “Kadına Saygı” başlığı altında düzenlediği bir programın içeriğine bir defile dahil etmeye yönlendirmişti. Suavi Kemal Yazgıç, birlikte bu konu etrafında konuşurken çok etkili çalışma yönteminin artık “kotarmak” fiiliyle ifade edildiğini söyledi önceki gün. Sabırlı, planlı, bir ağ gibi kuşatan ve sağlam bağları olan çalışmalar yerine hızlı, yoğun katılım sağlamaya dönük ve “işte şuracıkta kotarılan işler”, bir bakıma AK Partili belediyelerin çalışmaları konusunda sorulara maruz kalan mütedeyyin yazarların çizerlerin de sabrını deniyor.

Üsküdar Belediyesi’nin Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde kurduğu Kabe maketi, bu konu üzerine düşünmek açısından çarpıcı bir deneyim. Kabe maketi eğitsel amaçlı olarak elbette yapılabilir, zaten Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Hacc ve umre eğitimi amaçlı olarak mütevazı boyutlarda yapılıyor öğrendiğim kadarıyla. Bağlarbaşı’nda maket kaldırılmadan bir iki gün önce gidip maketi inceledim. Üsküdar Belediyesi Kütüphane Müdürü Yakup Öksüz, maketin çocukların eğitimine dönük olarak yapıldığını anlattı. Niyet samimi, ancak faaliyet ne yazık ki sansasyona açık. Medya üzerine gidince maketin kaldırılması ise düşündürücü. Herhangi bir kültür sanat uygulaması ve faaliyeti kuşkusuz çok daha incelikli, amaçları ve araçları konusunda güvenli, sunulduğu insanlara ise saygılı bir hazırlık süreçleri talep ediyor. Elbette her faaliyetin halkı memnun etmesi beklenemez, aynı şekilde herhangi bir faaliyeti ille de “yüksek kültür” zaviyesinden bakıp onaylamak veya reddetmek zorunda değiliz. Gelgelelim, halkın vergisiyle gerçekleştirilen kültür sanat uygulamalarının memnun etmesi gereken şey kalabalıklar değil, hakikate saygı. Hakikat ise kendini ancak ihlaslı ve terle yoğrulmuş, fikir teatileriyle güçlendirilmiş çalışmalara açar diye düşünürüm.

Çocukların eğitimi değerli bir amaç, ancak bunun çatısı ve formatı ne ölçüde lâyıkıyla düşünüldü? Bağlarbaşı’na gidip gördüm, insanlar Maket Kabe’den etkilenmişler, ziyaretçiler gidip geliyor. Yaşlı kadınlar ve erkekler, genç kadınlar ve erkekler, çocukları ve torunlarıyla gelmiş, inceliyorlar maketleri. Dolayısıyla diğer belediyelerin de benzeri maketler yapmaya başlaması beklenilebilirdi. Kabe’nin biricikliği ve durduğu yer/bağlam kuşkusuz müminlerin ibadet duyarlığı ve ümmetin ortak bilinci açısından çok önemli, bu nedenle de maketler konusunda ne kadar titizlik gösterilse az. Beri taraftan gayet anlaşılır sebeplerle benzeri maketlerin olur olmaz yere yapılıp sergilenmesinin yurt sathında yaygınlaşması işten bile olmazdı. Bütün bu risklerin çeşitli kurullarda söz konusu edilmiş olması gerekirdi, diye düşünüyor insan.

Söz gelimi “İstanbul Kitaplığı”nı butik otel veya lokantaya dönüşmeye nasıl bir kurul zorluyor, merak ediyorum. Otele çevrilen kitaplıklar, AVM görünüşlü cami restorasyonu, 8 Mart defileleri, şehir meydanlarına yerleştirilen bir örnek saat kuleleri, kervanın yolda düzene sokulması aceleciğiyle sürdürülen kültür sanat faaliyetlerinin derme çatma, eklektik, şekilci yönünü ortaya koyan örnekler… Bütün bu örnekleri cesaretlendiren sebepler, hayatın ve sanatın daha sahici ve eleştirel bir bakışla okunması açısından düşündürmeli; Kemalist ideolojinin o tumturaklı ve buyurgan “yüksek sanat” beğenileri açısından değil. Kültür sanat faaliyetleri gerçekleştiren bütün kurumlar da bu sahiciliği konjonktürel hesaplara feda etmemekle mükellef, aksi takdirde Maket Kabe misali vazgeçip geri çekmeler mukadder.

Daha fazla seyirci toplamak üzere başlangıç veya yola çıkış ilkelerinin göz ardı edilmesi kuşkusuz bir ilkelerde ve amaçlarda sıkıntıya düşme göstergesi. 8 Mart hesabına bir defile düzenlemek başka nasıl izah edilebilirdi? O defile başörtülü kadınlara izletildi. Oysa kamusal yasaklı yıllarda verdikleri mücadeleyle bir siyasi oluşuma ivme kazandıran başörtülü kadınlar açısından defile, kendi mahremiyet kabulleri ve değer yargılarına ters bir piyasa faaliyetinin sahnesi.

“Salt kalkınma retoriği o kadar baskın ve o kadar işlevsel ki kültür ve sanat alanındaki durağanlığın sebeplerine kafa yormak kimilerine göre vakit kaybı, kimilerine göre de romantizm” diye yazmıştım, geçen yıl “Al Jazeera Türk”sitesinde yayımlanan “AK Parti’nin kültürelliğinin sorunları” başlığını taşıyan yazımda. Şimdilerde kalkınma retoriğinin etkilerinden bile söz edemezmişiz gibi geliyor. Bir taraftan “kültür” başlık olarak bir hayli yüceltilirken, “yerli ve İslami olma” iddiasına sahip gazetelerde kültür ve sanat sayfalarının ilk planda feda edilebilir bölümler olması nasıl izah edilebilir?

“Siyasi maslahat icabı kültür kotarma faaliyeti”, kurumların bir kültür siyaseti bulunmadığını düşündürüyor zaten. Sanatın ve kültürün “farklı” açıklamalarını çözümleme zahmetine katlanmak istemeyen kurumlar, her faaliyeti birbirine benzetirken sığlaştırıyor ve risk almamak adına kendi kendini tekrarlamakta buluyor çözümü. Muhafazakâr konformistliğin kültür ve sanat alanında yeni ve farklı çalışmalara yer açması sürpriz olurdu tabii. Dini semboller üzerinden sürdürülen faaliyetin tezlikle “İslami” olarak yorumlanması ayrı bir problem. İslam bir kendini tekrara ve zaman israfına izin veren bir din değil ve bu açıdan bakıldığında hayat tarzı olarak da sanatsal kaygılara açık. Ne İslami hayat tarzı ne de sanat dünyevi hesaplara düşkünlükle, sıradanlıkla ve konformizm ile kendini gerçekleştirir. Sürekli arayış içinde olmak, kusuru öncelikle kendinde bilmek, ruhsal değerleri öncelemek müminin ve sanatçının nitelikleri.

Değer yargılarımız emanetin ehline verilmesini talep ediyor, dostlar alış verişte görsünler tarzında kotarılan işlerle idare etmeyi değil. Belki de zamanında okunmuş kitaplar kadar zamanında yaşanmış mağduriyetler de yeter ve artar sayılıyor şimdilerde. Açıklanamaz hayal kırıklıklarının telafisi ancak bu şekilde açıklanamaz faaliyetlere yükleniyor sanki. Oysa İslami dünya görüşü de hazır bir paket değil, sürekli kendi zamanının sorularını kavramakla mükellef. Hayır; biricik ve sonsuzca geçerli haklı açıklama zamanında yaşanılmış mağduriyetler olamaz.

İslami kesim, ancak kendisine hakkaniyetli davranmayı yakıştırdığı sürece rövanşizmin ötesine geçip bir kültür farkı sunabilirdi. Kültürel faaliyeti yüce kültür sanat gözlüğüyle yargılama tavrından uzağım, ancak bu faaliyetin medya tepkisine göre şekillenmesini değil, istifadesine sunduğumuz insanlara saygı duyarak gerçekleştirileceği yönünde bir endişenin varlığına güvenmek istiyorum.

Cihan Aktaş

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...