Ana içeriğe atla

Yerleşik Bir Yabancı: Metin Altıok

‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin.
Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’



İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.

Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.

Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.

Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.

Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.


Edebi Yolculuk

O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.

1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.

İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.

Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.


Pars ve İntihar

Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.

Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.

Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.

Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’

Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.

Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.


Acı Üzerine İnşa

Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.

Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.

Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.


Madımak’ta Ölüm

Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.

Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.

Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.

Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Veda Şiirleri Bercestem

Uzun yıllardan sonra  Sana bir daha rastlarsam Seni nasıl selamlamalıyım  Susarak mı, ağlayarak mı? Lord Byron “Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,” Sürgünlerin uzmanlığını. Bir vapur nasıl kalkar bir limandan. Tren nasıl acı acı öter, öğrendim. Cevat Çapan Büyük istasyonlardaki büyük vedalar için Trenler uzun bekler güzel bir gelenektir Büyük istasyona benziyor artık bu ev Tren bir yolcu daha edinecek demektir Abdülkadir Budak Son Tren sessizce perondan ayrılırken, Baş öne eğilir hafiften, Umuda veda, Köksal Özyürek O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Mini minnacıktı kadın. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. Nazım Hikmet Elveda gençlikte geçen günüme Ezirâil el atıyor canıma Yanarım gençlikte, o zamanıma Acı tatlı günler hep hayâl oldu Nerde gençlikteki geçen çağlarım Sustu bülbül gazel döktü bağlarım Her gün hatırlarım her gün ağlarım Veysel ağ...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

Şiir/lerde Çocukluğumuz

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk; Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk… Necip Fazıl Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma, meraklıdır ölülere çocuklar. Nazım Hikmet çünkü Zeynep diye bir kız çocuk “canavarın zamanı yoktur” demişti yıllarca araştırdım bulamadım aslını belki de haklıydı, kimbilir Turgut Uyar Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı Murathan Mungan “Dostça gülümsedi. Bu gülümseme sanki bana değil de çocukluğuma gitmiş gibiydi.” Romain Gary özlüyorum pişirdiği ekmeği kahvesini dokunuşunu çocukluğum büyüyor içimde günden güne. göz kulak oluyorum kendime ölürsem çünkü utanırım annemin gözyaşlarından Mahmut Derviş başını cama dayayan çocuk hoşçakal ben burada kalıyorum güneşin altında anteni çıkar radyonu aç düşlerini unutma Ahmet Güntan kocadım, geri ver çocukluğumu anne eşlik edebileyim diye küçük serçelere …dönüş yolunda senin bekleyiş yuvana. Mahmut Derviş Çocukluklardı bilincimin iskeleti ...

ÇOCUK VE ALLAH

ÇOCUĞUMA SÖYLEDİĞİM HERHANGİ BİR AKŞAM SERENADI Sana büyük bir mezar hazırlayacağım, Benden ve ölümden sonra. Ve oradan efsaneler vereceksin, Sen bütün çocuklara. Allah'a karşı güzelliğim devam eder, Göklerden avuçlarıma düşen renk. Uykular içinden hatıraları, Şehri nasibine terk ederek. Koyunlara ve büyük ağaçlara Dağılan akşamlar vakti. Sezilir ki sularda parıltılar, Ve gecelerden yıldızlar gitti. Babam, bir hikmet gibi beni uyandırır, O karanlıklardan ki ruhumun. Beklerim aşkın selametini, Bir zafer kadar yorgun. Dağlara, gölge vurmayan dağlara, Akşamı götüren kuşlarım. Benim gelmeyen sarhoşluğumdur, Bağlarda kalan salkım. Meçhulün hayatına kalbi misafir eder, Evlerde güzel çeşmelerin suları. Uzaklaşır gemiler gibi sahilden, Varlığın yelken arzuları. SİYAH MERMERLERDE KALAN Tanrım izin verecek, Kaybedilmiş geceler hakkı için. Seni azat edeceğim Ellerimde bir çiçek. Oynamaktan çocuğum, sade ve sonsuz, Kuşlar uçarken mesela. Karanlıklarda yeniden te...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

İnsanın sabır kuvvetini zayıflatan geçmiş ve gelecek zorlukları gereğinden fazla düşünmek, onu güçsüz zavallı ve ümitsiz kılar.

 Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham (gerçek dışı düşünceler) yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin (asılsız düşüncelerin) tahakkümüyle (baskısıyla) ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle (sanmasıyla), sabır kuvvetini mazi [geçmiş) ve müstakbele (geleceğe) dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya (şikâyete) başlar.“ (Lem’alar, 2. Lem’a, 4 Nükte) Asıl sorun, baştaki dertlerin büyüklüğü değil, sabrın o dertlere yetmiyor olmasıdır. İnsan sabır kuvvetini gereksiz işlere dağıtmış, şimdi ihtiyacı olan sabrı geçmişe ve geleceğe pay etmiştir. Ordusunun yarısını sağ cepheye, diğer yarısını sol cepheye göndermiş ve düşman karşısında yapayalnız kalmış bir kumandan gibi, daha savaş başlamadan yenilmiştir. Kaderindeki musibetlere tahammül edebileceği güç ona verilmişken, bu gücü israf edip, dayanıksız bir biçimde musibetlerin karşısına çıkmıştır. Çekilen en ağır acıların, yaşanılan vakte düşen miktarı, t...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser