Oturdukları yerden, sırtlarını dayadıkları ağacın çok uzun zaman önce köklerini saldığı, belli belirsiz yükselen, önlerindeki tüm manzarayı görmelerine imkan veren tepeden, sazlıkların gölgelerinin vurduğu yerlerde lacivert karaltıların gezinmesine izin veren göletin pembe sularını görüyorlardı. Göz alabildiğine uzanan sazlıkların o çok hafif rüzgarda salınışlarının, sakince silkelenen devasa bir kilime benzettiği uçsuz bucaksız ovada, sessizlik artık en kuvvetli zamanını yaşayan ve canlı-cansız her türlü varlığa kendi gücünü tartışmasız kabul ettirmiş uzun bir mevsimmişçesine hüküm sürüyordu.
Saçlarının arasındaki elini hareket ettirmeye çekinerek, yalnızca parmaklarını saçın buklelerinin arasında kaydırarak ve parmaklarla buklelerin yerlerini değiştirerek okşuyordu çocuk kızın saçlarını.
Kız da orada, , önlerinde uzanan manzaranın tamamını o an yaratıyormuş, oluşturuyormuş ve gözlerinden aktarıyormuşçasına hareketsizce duruyor, iki elinin arasına aldığı oğlanın diğer elini, aralarındaki ve etraflarındaki sessizliği besleyebilecek sakinlikte okşuyordu.
“Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim” dedi kız birden bire.
Oğlanın kulaklarının dışındaki incecik tüyleri yalayarak geçti ve kulağın içine doğru hareketlerine devam etti ses dalgaları. Bir zar titreşti, birkaç küçük kemik hareket etti içeride. Pembeden koyu laciverte dönüştü çocuğun orta kulağındaki sıvı. Bir silah patladı sanki oğlanın aklında. Hiç ördek kalmadı suda, hepsi havalandı…
