"50 yıl yarım asır ediyor Ahmet biliyor musun? Benim hayatta yorulduklarımın 2 katından bile çok yorulmuşluk ediyor. Söylemesi; benim nazarımda dile bile kolay değil. Böyle düşününce neden ufacık şeylere birden bu kadar çabuk, büyük sinirlendiğini, hemen dudağını sallandırıp surat astığını anlayabiliyorum. “Birikmişlik” bi tutam da “tükenmişlik”. Bu kadar yorucu şeyin en büyük parçalarını 3 evladının doldurduğunu biliyorum. Ama bizi nasıl sevdiğini, bize ne kadar gururla, gözlerin dolarak baktığını da biliyorum. Hayatının içinde süzülen o güzel balonun içinde Leman ve Murat’la durduğumuzu biliyorum. Ne çok sevildiğimizi biliyorum. Bir tek sizin sevginizden, samimiyetinizden şüphe duymama lüksümüz var sanırım. Ya da anne babanın en güzellerine sahibiz, o yüzden böyle düşünmem. Ama hayatımda doldurduğun yerin hepsi kocaman güzelliklerle dolu babam. Herkes çok kıymetli benim için, çok kolay çok büyük sevebiliyorum insanları ama seni kusursuz seviyorum ben baba. Sana kötü hiçbir şeyi konduramıyorum. En çok senin yanlış anlamandan korkuyorum. Senin bana kızmandan çekiniyorum. Yüreğinde kapladığım yeri bozarım yanlışlıkla diye içim titriyor. Beni koyduğun yeri çok seviyorum. Oradaki dokunulmazlığımı, orada duyduğum sevgiyi güveni çok seviyorum.. Çok şanslıyım senden yana baba. Hep böyle hissettim, hiç değişmedi. Seninle hep gurur duydum. Sakındığın, bizi esirgediğin şeyler, olaylara baktığın pencereler, sakinliğin, verdiğin dingin huzur, telaşsız ses tonun, her zaman bulduğun o kimsenin göremediği ama aslında en kolay olan yollar hepsi benim içimdeki babayı büyüttü. Seni benim içimde dokunulmaz kıldı. Varlığının verdiği hissiyatı bilemezsin. İyi ki varsın aşkım babam, gri saçlı adam. İyi ki doğdun. Ömrün uzun, sağlıklı, bizimle dolu olsun. Seni sevmelerin en yücesiyle seviyorum. Gözlerimden öptüğünü biliyorum. İYİ Kİ VARSIN!"
Ayşem
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
kızım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Şubat 2018
12 Şubat 2018
Sigara Yaktıran Bir Mektup
Yaşını saymayı bırakalı epey zaman oluyor. Bilmiyorum kaç oldun... Rakamın her sene artması küçük çocuklar için ne kadar heyecan veriyorsa, babamın yaşının artması da bir o kadar hüzünle kaplıyor yüreğimi.
Murathan Mungan bir kitabında; "Bu yaz çırak olmaya verecekler beni. Oysa daha ellerime bakıyorum, büyümemişler." diyor. Bende senin saçlarına bakıyorum. Akların çoğalmış iyice. Yaşlı bir babam, yaşlı bir partonum var ve kalbi hâlâ çocuk.
Bu doğum gününde sana ne saat, ne kitap, ne de başka bir şey almak geliyor içimden. Sana çok kıymetli bir hediye veriyorum baba. Senin hiç bilmediğin, çok seveceğin bir anını hediye ediyorum sana...
Bir ay evvel, seni miden için hastahaneye götürmüştüm. Operasyonun ardından gözlerini açtığında hâlâ narkozun etkisindeydin. Bundan dolayı hatırlamayacağın o hazin ve bir o kadar kıymetli anıyı unuttuğunu düşünüyorum.
Başında bir hemşire ve yaşlı babasını hastahaneye getirmiş bir hanımefendi vardı. Gözlerini açtığında "babanı mı getirdin hastahaneye? Beni de kızım getirdi" dedin. Ardından hanımefendiyle hemşire "baba" üzerine konuşunca ağlamaya başladın...
"Bana babamı neden hatırlattınız!" demeye başladın. "Baba! Baba!" dedin. Gözlerinden yaş aktı kalbime. Allah bana acını, yokluğunu yaşatmasın dedim.
Seni çok seviyorum Güzel Adam!
Hep böyle güzel kal.
Murathan Mungan bir kitabında; "Bu yaz çırak olmaya verecekler beni. Oysa daha ellerime bakıyorum, büyümemişler." diyor. Bende senin saçlarına bakıyorum. Akların çoğalmış iyice. Yaşlı bir babam, yaşlı bir partonum var ve kalbi hâlâ çocuk.
Bu doğum gününde sana ne saat, ne kitap, ne de başka bir şey almak geliyor içimden. Sana çok kıymetli bir hediye veriyorum baba. Senin hiç bilmediğin, çok seveceğin bir anını hediye ediyorum sana...
Bir ay evvel, seni miden için hastahaneye götürmüştüm. Operasyonun ardından gözlerini açtığında hâlâ narkozun etkisindeydin. Bundan dolayı hatırlamayacağın o hazin ve bir o kadar kıymetli anıyı unuttuğunu düşünüyorum.
Başında bir hemşire ve yaşlı babasını hastahaneye getirmiş bir hanımefendi vardı. Gözlerini açtığında "babanı mı getirdin hastahaneye? Beni de kızım getirdi" dedin. Ardından hanımefendiyle hemşire "baba" üzerine konuşunca ağlamaya başladın...
"Bana babamı neden hatırlattınız!" demeye başladın. "Baba! Baba!" dedin. Gözlerinden yaş aktı kalbime. Allah bana acını, yokluğunu yaşatmasın dedim.
Seni çok seviyorum Güzel Adam!
Hep böyle güzel kal.
Sevgilerle...
Neş'en
19 Haziran 2017
Babanın Yokluğuna Gitmek
Ne vakit babamın yokluğuna gitsem
Babam bana bir şey diyor.
Diyorum ki, bir yerdeyim ben baba
Bir gökte. Gökte gece var, ay var,
Sen de varsın. Ama hercai bir şey sanıyor
İnsanlar beni böyle görünce.
Oysa benim karnımda bir zehir var.
İçimde çok uzakta biri kalmış da
Onu çok özlemişim gibi bir zehir var.
Babam burası yatmak için çok güzel, diyor.
Sen de kaldır kıçını biraz gez dünyayı,
Kastamonu’ya git mesela Devrekani’ye
Çok güzelmiş de, bak o zaman geçecek,
Dünya göreceksin, gülümsüyor.
Elim soğuk mermeri okşuyor.
Onun yokluğuna giderken biz
Kardeşlerim annem hepimiz
serin ufkundan geçiyoruz Balkanların
ve bizim oraların havası
Sanki hepimizin zehrine iyi geliyor.
Bana “sen kalk, güllerin altını çapala,
dünyayı belle, ben artık gideyim,” diyor.
Bir elim öbür elimi okşuyor.
Birhan Keskin
Babam bana bir şey diyor.
Diyorum ki, bir yerdeyim ben baba
Bir gökte. Gökte gece var, ay var,
Sen de varsın. Ama hercai bir şey sanıyor
İnsanlar beni böyle görünce.
Oysa benim karnımda bir zehir var.
İçimde çok uzakta biri kalmış da
Onu çok özlemişim gibi bir zehir var.
Babam burası yatmak için çok güzel, diyor.
Sen de kaldır kıçını biraz gez dünyayı,
Kastamonu’ya git mesela Devrekani’ye
Çok güzelmiş de, bak o zaman geçecek,
Dünya göreceksin, gülümsüyor.
Elim soğuk mermeri okşuyor.
Onun yokluğuna giderken biz
Kardeşlerim annem hepimiz
serin ufkundan geçiyoruz Balkanların
ve bizim oraların havası
Sanki hepimizin zehrine iyi geliyor.
Bana “sen kalk, güllerin altını çapala,
dünyayı belle, ben artık gideyim,” diyor.
Bir elim öbür elimi okşuyor.
Birhan Keskin
12 Temmuz 2016
Bakele
Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.
Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
“Sen yorulma, ineği ben sağarım.” Gider sağardı.
“Su vereyim mi Bakele?” Verirdi.
Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.” Yakardı.
Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
“Sen niye okumuyosun dede?”
“İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek, kelebek öldürülmezdi.
Öğrenirdim.
Bakele macirdi.
“Macir ne demek dede?”
“Göçmen demek oğlum.”
“Göçmen ne demek?”
Başka memleketten gelmiş insan demekti.
Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.
Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı klitapları kendim okumayı öğreniyordum.
Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.
Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.” Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğutur da getirirdi hem.
“Semiha çay koy.” derdi babam. Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırttıracaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.
Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.
Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geliyordu gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
Ne edecekti?
Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüze düştü, annem ağlar, babam ağlar, köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.
Vesile?
“Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.
Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedeğimin eteğine.
“Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?“
Anlattı.
“Canım” demekmiş.
Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.
İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele...” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim….” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”
Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem.
Sezgin Kaymaz
Bakale / April
Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
“Sen yorulma, ineği ben sağarım.” Gider sağardı.
“Su vereyim mi Bakele?” Verirdi.
Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.” Yakardı.
Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
“Sen niye okumuyosun dede?”
“İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek, kelebek öldürülmezdi.
Öğrenirdim.
Bakele macirdi.
“Macir ne demek dede?”
“Göçmen demek oğlum.”
“Göçmen ne demek?”
Başka memleketten gelmiş insan demekti.
Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.
Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı klitapları kendim okumayı öğreniyordum.
Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.
Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.” Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğutur da getirirdi hem.
“Semiha çay koy.” derdi babam. Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırttıracaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.
Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.
Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geliyordu gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
Ne edecekti?
Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüze düştü, annem ağlar, babam ağlar, köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.
Vesile?
“Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.
Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedeğimin eteğine.
“Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?“
Anlattı.
“Canım” demekmiş.
Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.
İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele...” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim….” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”
Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem.
Sezgin Kaymaz
Bakale / April
16 Haziran 2016
Kızım bugün seni bu yuvadan okuluna yollarken seninle biraz da vedalaşıyorum
Kız çocukları kuş yavrularına benziyor. Doğdukları yuvada anne-babalarının gözetiminde hızla büyürler. Zamanı gelir kanatları ile uçma denemelerine girişirler. Kısa bir süre uçarlarsa da yine yuvaya dönerler. Nihayet o gün gelir ve bir daha dönmemek üzere uçup giderler.
İnsan yavrusunun bir farkı, yuvadan uçsa da ailesini ve yuvasını unutmaması, o yuvanın her zaman yuvası olduğunu bilmesi sanırım.
İki yıl önce kızımı üniversiteye yolladığımda kendisine şöyle dediğimi hatırlıyorum, 'kızım bugün seni bu yuvadan okuluna yollarken seninle biraz da vedalaşıyorum. Çünkü sen bu çıkışınla yuvandan da çıkmış oluyorsun. Yoo üzülme! Üzülmen için demiyorum, bu işin doğası böyle, 2 yıl sonra gelecek ve kısa bir süre sonra da ya iş ya da evlilik nedeniyle çıkıp gideceksin.'
Rahmetli babamın benim için 3 defa ağlamasına şahit olmuştum: İlk hatırladığım sünnet olurken; kirvemin kucağında ağzıma lokumlar tıkılırken, babamla göz göze gelmemle ağlamaya başlamam bir olmuştu; çünkü babam ağlıyordu, bir terslik vardı ve bu benim de ağlamam için yeterli bir sebepti.
İkincisinde 20 yaşındayım; yaşayıp yaşamadığıma dair endişeler yaşattığım iki yıllık bir ayrılık sonrası bir akşam, açık dış kapıdan avluyu geçip odanın kapısını açıyor ve sessizce odaya giriyorum. Yer sofrasındaki annemin sırtı kapıya dönük, babam tam karşımda, elindeki kaşığı ağzına götürürken göz göze geliyoruz. Lokmalar boğazında düğümleniyor ve "Ahmedim!" deyip sessizce ağlamaya başlıyor. Ne olduğunu anlamaya çalışan annem arkasını dönüyor ve beni görmesiyle o da "Oğlum!" diye hıçkırarak ağlıyor. Bende sofraya oturuyor, elime kaşığı alıp gözyaşlarına eşlik ediyorum.
Son olarak evlendiğim gün; tören akabinde kolumda eşimle evden içeri girerken bir kenarda babamın ağladığını gördüm. O an bunları sevinç gözyaşları sandığım için bu defa ağlamayıp tebessümle geçiştirdim.
Günlerdir boğazım düğüm düğüm. Kısa kısa ağlama nöbetleri geliyor. Yaz yağmurları gibi görünüyor ama içimde fırtına bulutları, gök gürültüleri ve şimşekler. Hazırım diye bir şey yokmuş. Her fırsatta bu yeni evliliğe, bu yuvaya dair acemice dualar: Rabbim kadelerini güzel eyle, sevdir. Birbirlerine olan muhabbetlerini artır. Sofralarına bereket, hanelerine huzur ver. Hayırlı ve salih evlatlar nasip et. İlâ âhir...
İnsan yavrusunun bir farkı, yuvadan uçsa da ailesini ve yuvasını unutmaması, o yuvanın her zaman yuvası olduğunu bilmesi sanırım.
İki yıl önce kızımı üniversiteye yolladığımda kendisine şöyle dediğimi hatırlıyorum, 'kızım bugün seni bu yuvadan okuluna yollarken seninle biraz da vedalaşıyorum. Çünkü sen bu çıkışınla yuvandan da çıkmış oluyorsun. Yoo üzülme! Üzülmen için demiyorum, bu işin doğası böyle, 2 yıl sonra gelecek ve kısa bir süre sonra da ya iş ya da evlilik nedeniyle çıkıp gideceksin.'
Rahmetli babamın benim için 3 defa ağlamasına şahit olmuştum: İlk hatırladığım sünnet olurken; kirvemin kucağında ağzıma lokumlar tıkılırken, babamla göz göze gelmemle ağlamaya başlamam bir olmuştu; çünkü babam ağlıyordu, bir terslik vardı ve bu benim de ağlamam için yeterli bir sebepti.
İkincisinde 20 yaşındayım; yaşayıp yaşamadığıma dair endişeler yaşattığım iki yıllık bir ayrılık sonrası bir akşam, açık dış kapıdan avluyu geçip odanın kapısını açıyor ve sessizce odaya giriyorum. Yer sofrasındaki annemin sırtı kapıya dönük, babam tam karşımda, elindeki kaşığı ağzına götürürken göz göze geliyoruz. Lokmalar boğazında düğümleniyor ve "Ahmedim!" deyip sessizce ağlamaya başlıyor. Ne olduğunu anlamaya çalışan annem arkasını dönüyor ve beni görmesiyle o da "Oğlum!" diye hıçkırarak ağlıyor. Bende sofraya oturuyor, elime kaşığı alıp gözyaşlarına eşlik ediyorum.
Son olarak evlendiğim gün; tören akabinde kolumda eşimle evden içeri girerken bir kenarda babamın ağladığını gördüm. O an bunları sevinç gözyaşları sandığım için bu defa ağlamayıp tebessümle geçiştirdim.
Günlerdir boğazım düğüm düğüm. Kısa kısa ağlama nöbetleri geliyor. Yaz yağmurları gibi görünüyor ama içimde fırtına bulutları, gök gürültüleri ve şimşekler. Hazırım diye bir şey yokmuş. Her fırsatta bu yeni evliliğe, bu yuvaya dair acemice dualar: Rabbim kadelerini güzel eyle, sevdir. Birbirlerine olan muhabbetlerini artır. Sofralarına bereket, hanelerine huzur ver. Hayırlı ve salih evlatlar nasip et. İlâ âhir...
05 Ekim 2015
Kendi ölümüne beni hayattayken hazırlamaya çalıştı
Bugün babaannem ilk defa uzun uzun ölümü anlattı bana. 'Ölüm Allah'tan, sabırlı güçlü olmak lazım' dedi. Kendi ölümüne beni hayattayken hazırlamaya çalıştı. Ağladım ağladım ağladım, çok ağladım. Uzun uzun sevdi. Aklıma sen geldin. Birkaç yıl önce yola çıkınca mesaj atmıştın bana. 'Hepinizi son görüşüm olabilir diye düşünerek sarılıyorum kapıdan çıkarken' demiştin. Bende bugün öyle hissettim işte.
18 Temmuz 2015
...
Babamın kabrini ziyaretimizde kızımın yakaladığı bir an. Babamla dargın ayrılan annemin mezarının başında duruşu.
26 Nisan 2015
21 Ekim 2014
ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin
25 Ağustos 2013
İyi geceler
Niye bilmiyorum ama seni düşününce hep gözlerim doluyor. Sende de öyle oluyor mu tontonum? İlerde bir gün okul, iş, evlilik bi şekilde senden ayrı olacağımı bilmek nasıl bir hüzün bilemezsin. Ben büyüyorum baba. kucağına alıp sevemeyeceğin kadar büyüyorum git gide. Ne kadar korkunç değil mi? Sen git gide benim oranı buranı sıkarak sevemeyeceğim kadar yaşlanıyorsun. Seni sımsıkı basarak sarılmaya kıyamayacağım kadar yaşlanıyorsun git gide. Babaammm seniii nasıl çok nasıl delice nasıl kıyamayarak seviyorum bir bilsen. En değerlimsin sen benim grı saçlım. Seni çok seviyorum. İyi geceler.
10 Nisan 2013
leman neşe koyutürk
Hani bazen ağlıyosun ya böyle hıçkıra hıçkıra hatta hiçbir sebep yokken,durup dururken ya da sıkıntıdan, o sıralar elimden hiçbir bok gelmiyo, nedense sadece sana, göz yaşlarına, bi de ağzından çıkan kelimelere bakmak geliyo içimden sadece ama sadece, belki ağlarsan acın diner diye ya da sana bakınca 18-19 yaşlarımda ben de böyle olursam, aklıma senin hallerin gelsin diyedir.. ama hala mantıklı bi neden bulamadım. Acın diniyomu ağlıyınca, ya da seni sakinleştirince, ya da bişeyler içince, ya da sana sarılınca bende ağlayınca veyaaaa dün olduğu gibi ACILI AMA ÇOOK ACILI Bİ ÇİĞKÖFTE yiyince mi tamam cevabı duyuyorum ben ♥
01 Nisan 2012
Son Buluşma
Hafızamda geriye doğru bakarsak; dedem hiçbir zaman kötü biri gibi kayıtlara geçmemiş. Hep iyi, sevecen, sıcak kanlı.. Karşılaştığımız anda da öyleydi gözümde… Benim bitanecik dedemdi. Odaya girdiğim an “Ayşe’n geldi hacı dede” dedi bir kadın. Sonra dedem ağır bedenini bana çevirip gözlerime bakarak “Ayşe’m” dedi. Ne diyerek karşılık verebilirdim ki? Karşımda ki bir yabancı gibiydi… Dede diyebildim gerisi gelmedi… Aslında ona söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. Görüşmediğimiz 13 sene içinde anlatacak çok şeyim olmalıydı, ama olmadı.
Babam ellerine kapanıp “affet” dedi suçluymuşçasına.. O da cümlesini devam ettiremedi ellerine kapanıp ağladı! Bir baba ağlar mıydı ki? O gün uzun süren ayrılığın ilk ve son buluşmasıymış meğer. Bir daha yanına gidemedim. İstanbul’a döndükten 3-4 ay kadar sonra eve geldiğimde muhteşem bir sessizlik vardı. Her zaman ki deli dolu halimle salona dalıp “bu ne ölü evi gibi yaa” dedikten sonra annem “deden…” dedi. Anlamıştım! Evimiz ölü eviydi! Dedem ÖLMÜŞTÜ. Oysa ben daha ona doymamıştım. O saf kokusu bende bağımlılık yapmıştı ve benim o kokuyu tekrar içime çekmem gerekiyordu! Ölmüş olamazdı! O gün uyandığımda dedemin ölüm haberini alacağım aklıma gelmezdi… Ölümü ilk kez bu kadar yakınımda hissetmiştim. Fazla yakınımda! Her gün biraz daha alışmış olarak uyanıyorum yokluğuna. Ama hiçbir zaman tamamen alışmış olarak değil! Hala aklımda ve kalbimde… Seni çok özledim dede…
Ayşe’n
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












