Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...
Prof. Dr. İsmail Erünsal
Başlıktaki bazılarımızın hemen itiraza yelteneceği bu cümle, 50'li yıllardan itibaren Sahaflar Çarşısı'na gitmeye başlamış, kendisi de bir dönem sahaf dükkanı işletmiş ve Osmanlı sahafları üzerine kitap yazmış bir isme, Prof. Dr. İsmail Erünsal'a ait. Erünsal, asırlardır süregelen bir geleneğin bugün evrildiği noktaya bakarak yapıyor bu tespiti. Zira meslek erbabı da, sattıkları kitaplar da, müşteri ve mecra da değişmiş durumda. Yeni zamanın ihtiyaçları, kendi tercihlerini doğuruyor. Size de olanı kabullenmek düşüyor...
İsmail Erünsal'ın Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabı, 15 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü. Mesleğin tarihsel gelişimini, dönemlerin yüksek kıymete sahip kitaplarını ve bu kitaplara kimlerin talip olduğunu bu eser aracılığıyla takip etmek mümkün. Ancak alan ve satanın kimliği, alınan ve satılan metaın sembolik değeri ne kadar yüksek olsa da Cumhuriyet dönemi sahaflığı hakkında yapılmış böyle bir çalışma henüz yok. Yakın tarihin takibini yapmak için hatıralara ve hafızalara muhtacız...
İsmail Erünsal'ın yolu, okuma yazma öğrenmeden önce düşmüş Sahaflar Çarşısı'na. Ve bu ilişki uzun yıllar kesintisiz devam etmiş. Sahafların kültür ortamında yetişen Hoca, akademik çalışmalarını da o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa etmiş. Tesbitlerini, bu birikim ve tecrübeden hareketle yapan İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...
Hocam, günümüz sahaf ortamını geçmişle mukayese ettiğinizde karşımıza nasıl bir manzara çıkıyor?
Sahaflık denince bizim aklımızda Nizamettin Bey'in ya da Raif Yelkenci'nin dükkanları ve oralardaki yazmalar, eski Osmanlıca kitaplar canlanıyor. Biz Sahaflar Çarşısı'nda kıymetli eserler satıldığına şahit olduğumuz için sahaflığı öyle biliyoruz. Oysa sahaflık ikinci el kitap satma işidir. Eski sahaflar; kendileri de bir miktar âlim olan ve kitaptan anlayan insanlardı. Kitapları değerlendirebilirlerdi ve dükkanlarında iyi kitaplar tutarlardı. Öyle sahaf da, öyle kitapda kalmadı artık. Şimdi Müneccimbaşı Tarihi ya da Tacü't-Tevarih lazım olsa kolay kolay bulamazsınız. Kitap olsa da talep yok. Sahaflar gibi müşteri de karakter değiştirdi. Kitaplar biraz pahalandı. İnsanlar istenen paraları çıkarıp kolay kolay veremiyor. Ama biz veriyorduk.
Ne değişti?
O zamanki ilim adamı ile bugünkülerin yaklaşımları farklı. Eskiden kitap almak, kütüphane kurmak, o kitabı kütüphanede bulundurmak önemliydi. Başka yerde Tacü't-Tevarih okuyamazdınız çünkü. Kütüphaneye gidecek vaktiniz olacak, gittiğinizde kütüphane açık olacak... Kitapların fotokopisi de yoktu. Şimdi pek çok kitap elektronik ortamda mevcut. Sadece kitap meraklıları kitap alıyor, onların da sayısı çok azaldı. O insanlar okumaktan ziyade koleksiyon tamamlamak hevesindedir. Hatırlarım, Allah rahmet eylesin Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin oğullarından bir tanesi kitap meraklısıydı. Bir divan arardı mesela. 'Sende vardır!' dediğimizde 'Var ama bendeki nüshanın sağ tarafında bir sinek pisliği var. Temizini arıyorum' derdi. Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı. Şimdikiler araba, arsa, yazlık, kışlık alıyor. Zenginlerden kitap toplayan kimse kaldı mı bilmiyorum. Eskiden en az 15 - 20 kişi vardı. Kitapçılar onları bilir, kitap ayırırdı.
Tek başına sahaflığı konuşamıyoruz yani. Sosyo kültürel boyutları çerçeveyi genişletiyor...
Gayet tabii. Araştırmacıların ve kitap meraklılarının geçirdiği değişimden bağımsız değil. Bizim bildiğimiz sahaflar genellikle kitap meraklılarına hitap eden yerlerdi. Küçük dükkanları vardı. Kaliteli kitaplar bulundururlardı. Mesela İbrahim Manav yazma eser satardı. Ancak iki kişinin sığacağı 4 - 5 rafı olan ufacık bir dükkanı vardı. Ama koyduğu bütün kitaplar kıymetliydi. 1930'daki 40'lardaki sayı yoktu biz yetiştiğimizde. Şimdi de bizim zamanımızdaki kitaplar yok. Necati Bey para üstü olarak tanesi 1 liradan Osmanlıca Reşat Nuri Güntekin romanları seçtirirdi. Şimdi o romanların tanesi 100 lira.
Osmanlı dönemini yazarken pek çok belge kullanmışsınız. Cumhuriyet dönemi için benzer kayıtlar mevcut mu?
O yıllarda ne yaşandığını tespit etmek zor. Harf değişmiş, eski harfin ticareti de yok. Sahaflık gibi bir şey kalmamış tabii. Bırak kitap satmayı, ellerinde bile bulundurmuyorlar. Ancak belli kişilerin koleksiyonlarında bir şeyler var belki. İlk dönemlerde eski kitap pek değerli bir şey değil. Bildiğimiz manada sahaflık ancak 1940'larda, 50'lerde başlamış.
Ne kadar sürelik bir kesintiden söz ediyoruz?
Kesinti de yok aslında. Ders kitabı falan satmışlar. Sonra da öyle devam etmiş. Eskiden de sahafların önemli bir kısmı ders kitabı satardı. 30 dükkan varsa bunların 10 tanesinde falan eski kitap bulunurdu.
Meslek tanımında bir değişiklik olduğunu söyleyebilir miyiz?
Hacı Muzaffer (Ozak), "Sahaf, ölülerin kitaplarını dirilere satan kişidir." derdi. Değişiklik yok yani. İkinci el kitap satıyorlar neticede.
Peki o geçiş dönemini yaşayanlara ait hatırat türü kaynaklar var mı?
Yok, hayır. Hiçbir şey yok. Bizde zaten hatırat türü zayıftır. Ne Osmanlı döneminde ne de sonrasında böyle bir kayıt tutulmamış. 40'larda, 50'lerde kimse kitap almıyor. Kitaplar yerlerde sürünüyor. Bu kültürün yeniden canlanması zaman aldı. Eşimin ailesi İzmir'deydi, o vesileyle İzmir'e gidip geliyordum. Karşıyaka'da bir iki kitapçıdan eski kitap bulurdum. Kitapçılar bu kitapların kıymetini anlamıyordu. Bir keresinde o dükkanlardan birinde kalın yazma bir eser gördüm. Başı yok, sonu yok. Adam, 'Bunu da al, 5 lira!' dedi. Alıp ne yapacağım. Taşımak bile iş, baktım darılıyor mecburen aldım. Getirdim evde duruyor. Tıpla ilgili Arapça bir kitap. Birgün İbrahim Manav'ın dükkanında otururken bahsi geçti Acem Nihat ben doktorum, getir okurum dedi. Yazmadan anlardı. Getirdim, baktı ve '300 lira vereyim' dedi. 5 liraya aldığımı söylemiştim halbuki! Aradan 3 - 5 sene geçti. Birinin cenazesindeyiz, Nihat yanıma yaklaştı, cebime bir rulo koydu. 'Al arkadaş, bu senin. O kitaptan çok para kazandım!' dedi. Eve gidince baktım ki Hattat Hulusi Efendi'nin bir yazısıymış bana verdiği. Çok meşhur bir talik hattatı Hulusi Efendi. Benim anlamadığım yazmanın hatırası bu. Eski kitaba kimse para vermiyordu ki o zamanlar. O yüzden almak istememiştim. Bilen değerlendirebiliyordu ancak.
Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?
İlkokula gitmeden önce. Allah rahmet eylesin Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı hocaefendi Beyazıt Camii'nde vaaz verirdi. Babam da onu çok severdi. Pazar günleri beni alır götürürdü. 6 -7 yaşındayım. Gidip gelirken Sahaflar Çarşısı'ndan geçerdik. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nu orada gördüm. Gözümün önüne gelir. Kırmızı bir elbisesi vardı. Üzerinde acayip bir cübbe, başında külah... İbnü'l Emin'i galiba bir kere gördüm. Bazen sergiden kitap da alırdık. Okuma yazma öğrendikten sonra dini kitaplar almaya başladım. Ilişki öyle devam etti. Fakülteye geldikten sonra da zaten İbrahim'in (Manav) dükkanından çıkmazdık. Dersten sonra gelir orada kitap karıştırırdık. Sonra Enderun'u kurduk. Orası bir ocak oldu. Çok gelen giden olurdu. Uzun bir sure orada vakit geçirdik.
50'lerin sahafları ve sahaf müdavimleri kimlerdi?
Çocuktum, çok net hatırlamıyorum. Raif Yelkenci'nin dükkanını dışarıdan görürdük. Hasır sandalyede oturan bir adam, 'O Raif Yelkenci!' derlerdi. Karşısındaki de bilmem hangi profesör. Dükkanında bir ya da iki sandalye vardı. Fazla kimse girip oturamazdı. Sahaflar Çarşısı'nın alt kapısının girişinde, Kapalı Çarşı'nın duvarındaydı yeri. Üniversiteye girene kadar sahaf dükkanına girecek statümüz yoktu. Ancak kapısından geçerken içeri bakardık. Müdavimlerin hepsi meşhur, piyasanın okumuş yazmış adamlarıydı. Necmettin Hilav Karayolları'nda mühendisti ama Arapça'ya lugat hazırlayacak kadar vâkıftı. Sahaflar Çarşısı'na gelirdi. Hilmi Yavuz, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Adnan Erzi... Hepsini orada tanıdım. İbrahim'in (Manav) dükkanında her zaman iki üç kişi bulunurdu. Çay içer, onları dinlerdik.
Sahaflık 30'larda kaybettiği itibarı o yıllarda geri kazanmıştı öyle mi?
Sahaflar hiç bir zaman itibar kazanmadı. Bizim nezdimizde itibarı vardı o ayrı. Türkiye'de insanlar kitaba para vermez. Şimdi kitaplar, tablolar, yazılar para ediyorsa zenginler 'Bende de var!' diyebilmek için satın aldığındandır. Hattat Hamid'e 5 liraya yazı yazdırırdık. İki öğle yemeği parasına Türk ressamlarının tabloları satılırdı. Kimse yüzüne bakmazdı ki!.. Kitaplar da öyleydi. Bu tür şeylerin değer kazanması için toplumun belli bir seviyeye gelmesi gerekir. Geri kalmış toplumlarda tercihler farklıdır. Çok mühim bir belge buluyoruz ama ancak biz seviniyoruz. Tarihin bir bölümünü değiştirdiniz diyelim. Adam için hiç bir şey değişmiyor ki. Eskiden az da olsa okuyan bir kesim vardı, şimdi okumuyor insanlar.
Sahafların kıymetli kitap satmak yanında bir de kültür muhiti sağlama özelliği var. Bu ortamlara da devam ettiniz mi?
Gayet tabii, o fonksiyonu hep vardı. Osmanlı zamanında da varmış. Sahaf dükkanları aydınların gelip oturduğu, kitap baktığı, sohbet ettiği yerler. Bu kimliği şimdi de devam ediyor. Ancak artık insanlar dükkanlara gitmek yerine internetten alış verişi tercih ediyor. Şimdiki durumda internet alışverişi bir zaruret. Çünkü piyasadaki kitap sayısı çok fazla ve bunların hepsini bir dükkanda bulmanıza imkan yok. NadirKitap.com başlıbaşına sahaflık yapıyor. Siteye girip lazım olan kitabı arıyorsunuz, kimde olduğunu gördükten sonra fiyatlarını mukayese edip istediğinizi alıyorsunuz. Artık böyle olacak. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal.
Sahaf dükkanlarında bir araya gelen muhitin size etkisi nasıl odu?
Çok tabii bir muhitti o. Biz talebeyken MTTB vardı. Ondan önce Aydınlar Ocağı, Milliyetçiler Derneği. Oralarda konferanslar olurdu. Hepsine giderdik. Milliyetçiler Derneği şimdiki Birlik Vakfı'nın bulunduğu yerdeydi. Hemen her akşam oraya gider çalışırdık. Müzisyen arkadaşlar çalar, söyler... Gece, 2'den, 3'ten sonra vapura yetişmek için yürüyerek Kabataş'a giderdik. Öyle bir hayattı. O muhitler bir ihtiyacın ürünüydü. Şimdi o hayatı devam ettirmek mümkün değil. Bugün o ortamlar varlığını sürdürse bile kimse gitmez.
Enderun Kitabevi'ni de o yıllarda kurdunuz değil mi?
Evet, Enderun da bir ihtiyacın neticesinde kuruldu. Bir araya gelecek yer lazımdı. Kitap bulursak rafa koyalım, aldığımız kitabı da yüzde 25 kârla satalım. Beklentimiz o kadardı. Yeni ortamlar doğmaya başlayınca insanlar dağıldı. Her şeyin bir zamanı var, yaşatamazsınız. Sahaflığın da öyle. Eski tarz sahaflığın zamanı doldu, küçük dükkanlardan elektronik ortama geçildi.
Sahaflarla sıkı ilişkiniz hangi tarihe kadar devam etti?
80'lerin başlarından itibaren sahaflara çok gidip gelememeye başladım. O tarihlerde ortam değişmeye başlamıştı ama eski usul iş yapanlar vardı. İbrahim Manav, Tunç, Hacı Muzaffer, İsmail devam ediyorlardı. Biz iş yoğunluğu sebebiyle gidemez olduk.
Osmanlı sahaflarının katalog yapmadıklarını belirtiyorsunuz kitabınızda. Cumhuriyet dönemi için böyle bir çalışma var mı?
Sahaflarda katalog yoktur. Yurtdışına kitap satan bir kaç müessesenin teksirle çoğalttığı özel çalışmaları vardı sadece. Dükkanlarda kitaplar yığın halinde durur. Sahaflar bilir hangi kitabın nerede olduğunu ama kayıt tutulmaz. Müşteri açısından da işin en zevkli kısmı odur. Gider eşelenirsiniz, karşınıza ilginizi çeken bir şey çıkarsa alırsınız.
Sahaf müdavimlerinde bir müddet sonra koleksiyonerlik zuhur eder. Siz koleksiyon yaptınız mı?
Yazma kitaplarım var. Basma almadım pek. Zamanında aldıklarımın çoğunu da dağıttım. Yazmaları da çalışsınlar diye meraklılara veriyorum. Benim yazmalardan epey tez yapan oldu.
Koleksiyonerliğe nasıl başlanır ve nasıl yol alınır?
Kitap koleksiyonerliğinin iki türü var ya yazma eser alacaksınız ya da basma. Her ikisinin de kuralları ayrı. Basma eser alan için taş baskı bir tercihtir. Başkası bulak baskısı biriktirir. Çok parası varsa Müteferrika takımı yapar. Akademisyense tarihleri toplar. Edebiyatçıysa tezkireleri, divanları toplar. Ben Osmanlı döneminde basılan divanları toplamıştım. Yazmada sanat değerine göre eser toplamış olsam şimdi çok zengindim. Biz sadece işe yarar mı, kullanır mıyım diye baktık. Bir kısmını da neşrettim. Bunlardan biri Mir'atü'l-Işk, Anadolu'da Melamilikle ilgili kaleme alınan ilk kitaptır. Dünyada tek nüsha.
Sizin bütçenizde biri için erişilebilir miydi fiyatı?
O kitap erişilmezdi aslında. İbrahim Manav'ın esnaflığı sayesinde alabiliyorduk. 'Al, yazarız deftere!' diyordu. Süleyman Nazif'in ailesinden 30 kadar yazma almıştı. 70'lerin sonlarında 27 bin lira gibi bir para vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Ben içinden 5 kitap seçtim. '22 bin lira!' dedi. Aldım tabii. O paraya Marmara Ereğlisi'nde deniz kenarında 2 dönüm arsa alınıyordu. 2 - 3 senede ödedim. Ortalama alıcı kitap alırken, tezhibine, cildine, yazısına bakar. Oysa kıymetli yazmaların çoğu yüzüne bakılmayacak durumda. Batılıların aldığı kitaplar da öyle. Bu tür koleksiyonculuk biraz ilgi ve kültür istiyor. Zenginler pek girmiyor bu sahaya.
Yazma esere nasıl değer biçilir?
Yazma uzmanı olmak için elinizden en azından 3-5 bin kitap geçmesi lazım. Bu bir aşk meselesi. İlgili olmanız lazım. Ben ne öğrendiysem merakım sayesinde öğrendim. Bir yazma gördüğüm zaman içim bir garip olur. Hissediyorsun eline aldığın kitapta bir şey olduğunu. Türkiye'de yazmadan anlayan kimse yok. Bir aralar elimde bir İbn-i Arap Şah Tarihi vardı. Onu göstermek için Merhum Hilmi Türkmen'in Süleymaniye'deki deposuna gittim. Yerde bazı kitaplar gördüm. Süleymaniye Kütüphanesi'ne vermiş, bir sene tutmuş, sonunda işimize yaramıyor diye geri vermişler. O sıralarda Marmara Üniversitesi'nde çalışıyorum. Bizim dekan kütüphaneye kitap almak istiyordu. Yerdeki kitaplara baktım, aralarında tek nüsha bir kitap var. Ahmedi'nin Yusuf ile Zeliha'sı. Bildiğimiz Ahmedi değil, Azerbeycanlı başka bir Ahmedi. Süleymaniye'de bir sene kalmış ama anlamamışlar. Hepsini aldım. O kitabı 3 yıl sonra bir katalogda gördüm. Bizdeki nüshadan haberleri yok. Ellerindekinin tek nüsha olduğunu farketmedikleri halde 25 bin mark fiyat koymuşlar...
Sizin sahaflara devam ettiğiniz Osmanlı bakiyesi, devr-i kadîm insanlarından kimler vardı?
Eski devri görmüş insanlardan bir tek Raif Yelkenci vardı o yıllarda. Onun dükkanına girmeye statümüz yetmezdi. Hacı Muzaffer gibi o zamanın kıdemli isimleri ise Cumhuriyet devri adamlarıydı. Ama kitaptan anlarlardı. Nizamettin Aktunç'un dükkanının önünden geçiyordum birgün. 'Hoca gel sana bir kitap ayırdım!' dedi. Çıkardı, '200 lira!' 'Tamam', dedim. Sahafla pazarlık edemezsiniz. Bir kez pazarlık ederseniz bir daha kitap ayırmaz size. 15. asır güzel bir Tezkiretü'l-Evliya. Anlıyor ki ayırıyor! Renkli adamlardı onlar. Herbirinin nev'i şahsına münhasır özellikleri vardı. Her şey gibi sahaflık da zamanla çehre değiştirdi. Şimdi eski kitaplar yok, eski müşteri de yok. Ama yeni bir müşteri ve yeni kitaplar var. Onlara da sahaflık yapacak yeni mecralar var. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. Benim gibi bir adam internetten kitap okuyor. Eskiden öldürseler okumazdım.
Prof. Dr. İsmail Erünsal
Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Kitap Sektörü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Sektörü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ağustos 2019
20 Nisan 2018
Genelde dar gelirli kesim satın alıyor.
Türkiye’nin son yıllardaki en büyük sorunu -belirgin bir şekilde telaffuz edilmese de- ekonomik kriz. Dile getirmekten kaçınılan bu kriz, hemen her sektörü derinden etkiledi, etkiliyor. Can Yayınları’nın sahibi Can Öz ise kitap pazarında tam aksi bir durumun yaşandığını söylüyor.
“En çok, dar gelirliler kitap satın alıyor” diyen Öz, Diken’e, okurun Türkiye’nin sorunlarından uzaklaşarak huzuru nasıl aradığını anlattı…
‘Kitap okuru Türkiye ile dertli olmaktan bıktı’
Türkiye’de ‘sessiz’ bir ekonomik kriz yaşanıyor. Enflasyon ve işsizlik rakamlarında dünyayla kıyaslandığında rekorlar kırılıyor. Kişi başına gelir her geçen gün düşüyor. Halk yoksullaşırken, bu arada kitapçılar da sessiz sedasız kapanıyor. Siz ise kitap pazarının büyüdüğünü söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor?
Mümkün oluyor çünkü yayıncılar krizin çocuklarıdır. Dolayısıyla biz kriz olmasa da, krizdeymişiz gibi yaşarız.
Niye?
Türkiye’de ekonomik kriz olduğunda, bunun olacağını önceden hisseden, daralma yaşayan ve krizden sonra da en hızlı toparlanan sektör, yayın piyasasıdır. Ayrıca insanlar kriz olduğunda, daha az sokağa çıkıyor, evlerinde kitap okuyor, kitap satışları da artıyor. Mesela geçen yıl kitap piyasası büyüdü.
Ortalama bir kitabın fiyatı 17 lira. Asgari ücretin bin 300 lira olduğu düşünülürse bir kişi ancak üç saat çalışıp bir kitap satın alabiliyor. Türkiye’de kitabı kim alıyor?
Genelde dar gelirli kesim satın alıyor. Bu süreçte sadece kitap alımının şekli değişiyor. Okuyucu kitapçı yerine internetten indirimli kitapları alıp okuyor.
Zenginler kitap okumuyor mu peki?
Zenginler çok kitap satın almaz. Zaten gelir arttıkça kitap alımının arttığı yönünde bir veri de yok.
İnternet üzerinden kitap neredeyse yarı fiyatına satılıyor. Türkiye’de klasik kitapçılık bitiyor mu?
Bence bitiyor. Tüm dünyada kapanış rotasına girdi. Ama bu Türkiye’de daha hızlı. İnternetin pazar payı yüzde 27’lere vardı. Bu oran, Avrupa ortalamasının üzerinde.
Bu sorun geçenlerde Başbakan Davutoğlu’na kitapçılar tarafından iletildi. Fransa’da devletin, kitapçılara kapanmasınlar diye maddi destek verdiği ve internet üzerinden kitap satışına da sınırlamalar getirdiği anlatıldı. Davutoğlu ise ‘En sevdiğim şey kitapçı gezmek, biz de hemen kitapçılarımıza bu desteği verelim’ demiş. Böyle bir devlet desteği kitapçıları kapanmaktan kurtarır mı?
Çok rahatlatır hem de. Aslında kitapçılara verilebilecek en büyük destek, kitapçıların rakiplerinin raflarında korsan kitap satmasını engellemektir.
Kitapçılar korsan kitap mı satıyor?
Üç sene önce Adana’daydım. Çamlık Plaza’da, Kitapsan’ın kitabevi var. Ve karşısında korsan kitapçılar var. Korsan kitapçı vitrinine şunu yazmış: “Eğitime yüzde 100 destek, kitapta yüzde 70 indirim.” Peki ne oluyor? Müşteri Kitapsan’dan çıktığında ‘korsan’ satıcı müşteriye “Elinizdeki kitabı ne kadara aldınız, kazık yemişsiniz bizde daha ucuz, iade edin” diyor. Hükümet gerçekten istese bu korsan işini bir haftada bitirir.
Yılda kaç kitap basılıyor ?
2015’te edebiyat ve kültür kitapları toplam 49 bin basıldı. Bu rakam Avrupa ortalamasının çok üstünde. Çünkü bunların çoğu devlet desteğinde basılan din ve eğitim kitabı.
Siz, ‘Raflar aslında kitap okurlarının dertlerini yansıtıyor’ diyorsunuz. Kitapçılardaki raflara baktığınızda sizce Türkiyeli okurun en büyük derdi ne?
Valla benim gördüğüm, en büyük derdi; dertli olmaktan bıkmak. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesine kadar Türkiye’de olan bitenle ilgili kitaplar çok daha fazla satıyordu. Özellikle siyasi, Ergenekon ve Kürt meseleleriyle ilgili kitaplar… Şimdiyse Türkiye’deki gündeme biraz daha teğet geçen kitaplara yönelim var. Benim buradan çıkardığım sonuç; insanların artık Türkiye ile ilgili düşünmek istemedikleri.
Babanız Erdal Öz bir edebiyatçıydı. Kurduğu Can Yayınları da edebiyatı kollayan bir yayınevi. Türkiye’de son yıllarda kişisel gelişim kitapları, edebiyat kitaplarıyla yarışacak güçte. Niye?
Kişisel gelişim kendi okur kitlesini yarattı, pazarda yeni bir pay oluştu. Yani edebiyat okurları edebiyattan vazgeçip de kişisel gelişim okumuyor. Aksine Türkiye’de siyasi ve basın özgürlüğü baskısı arttıkça, edebiyat okuru zıplaya zıplaya artıyor. Kişisel gelişime gelince, 2002- 2010 arasında kariyer ve hayat planlamaya dair kitaplar tavan yapmıştı. Bugünse daha spiritüel ve huzur arayışına yönelik kitapların okunduğunu görüyoruz. Raflarda artık kariyerin yerini huzur arayışı aldı.
Siyasi iktidarı eleştiren yazarların kitaplarını basan yayıncılar, baskıya uğruyor mu? Örneğin yayıneviniz, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat tehdit edilen ve cezalandırılması istenen Can Dündar’ın kitabını bastı. Ne yaşadınız?
Tabii ki baskı hissediyoruz. Bir kere korkuyoruz. Çünkü bir anda hedef gösterilebilirsiniz. Birtakım ilkel güruhlar kapınıza gelip sizi her an öldürebilir. Türkiye’de her meslekte olduğu gibi böyle bir korku bizde de var, yalan değil. Ancak doğrudan bir baskıyla karşılaşmadık. Henüz Can Yayınları aranıp, ‘şu kitabı sakın basmayın’ denmedi.
Peki, ya sosyal medya?
Orası küfür, kıyamet… Troll’ler dadanıyor sürekli. Dündar’ın kitabı çıktı, etmedikleri küfür kalmadı. Bu profillere baktığınızda az takipçili kullanıcılar olduğu ve kendilerini Can Dündar’a küfür etmeye adamış olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla baskı biz yayıncılarda değil, yazarlarımızın üzerinde var.
Siyasi iktidar, kendi görüşüne yakın yazarları ve yayınevlerini destekliyor mu?
Desteklemez olur mu? Gazetelerde köşeler veriliyor, hepimiz görüyoruz. Okullarda da oluyor bu. Mesela okul yöneticisinin yakın olduğu ilçe belediyesi başkanıyla görüşülerek, onun da akrabasının ilişkili olduğu yayınevinin kitapları alınıyor. Okullardaki etkinliklerde de yazarlar kendilerini baskı altında hissediyor.
Türkiye’de bazı yayınevlerinin aynı zamanda kendi kitabevi zincirleri de var. ‘En Çok Satanlar Listesi’nin üst sıralarına kendi yayınladıkları kitapları koydukları ileri sürülüyor. Sizce böyle bir haksız rekabet yaşanıyor mu?
Yayın piyasasında haksız bir rekabet elbette var ama bu kitabevi zincirleri üzerinden yaşanmıyor. Kitabevi kendi yayınladığı kitabı tabii ki daha çok sergiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok bence. Asıl haksız rekabet nerede var biliyor musunuz?
Nerede var?
Bu kitaplar satmazsa çok satanlar listesinde rafların tepesine konmuyor. Ancak bu kitapların da satılması için önlerde sergilenmesi gerekiyor. Yani o listelerle ilgili çok fazla spekülasyon var.
‘En Çok Satan Kitaplar Listesi’ bizde kitabevinden kitabevine, dergiden dergiye değişiyor. Herkes kendi listesini açıklıyor…
Bu listeler aslında her hafta değişiyor ve nasıl bir ortalama alınıyor anlamıyorum. Türkiye’de bunun oturmuş bir formülü yok. Biz yayıncılar olarak bu durumdan çok rahatsızız. Herkes kendi kitabının listeye girmesini istiyor. Bununla ilgili yayıncılar olarak nasıl bir mütabakat sağlarız inanın bilmiyorum.
Kitap satın almak için kitabevine giren okur, genel bir tarama mı yapıyor yoksa en çok satanlar bölümündeki kitabı mı tercih ediyor?
Bir kitabın satış listesine girmesi kadar satışı artıran başka bir şey yok. Bu yüzden okur tercihini, kitapçının en önde görünen rafındaki kitaptan yana kullanıyor. Aslında kitabı sattıran gerçek faktör vitrinde durması. Eminim ki bu çok satan kitaplar, arkadaki raflara konsa satış rakamları düşük olur.
E-kitapta durum ne? Türkiye’de okur rağbet gösteriyor mu?
Türkiye’deki E-kitap piyasası bakkal dükkanını bile döndürmez. Bol bol indiriyoruz ama hiç okumuyoruz.
Kitap eleştirmenlerinin sayısı çok arttı. Dergiler, kitap ekleri, bloglar kitap kritikleri yayınlıyor. Eleştirmenler, okurun tercihinde etkili mi? Kötü eleştiri bir kitabı bitirebilir mi/ öldürebilir mi?
Ben de Ömer Türkeş’in, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabının eleştirisi satışları nasıl etkiledi merak ediyorum mesela. Çok sert ve haksız bir eleştiriydi. Eleştirmenlerin bir kitap hakkındaki olumlu ya da olumsuz görüşleri satışları neredeyse hiç etkilemiyor.
‘Eleştirmenlerin yorumları okuyucu etkilemiyor’ diyorsunuz. Peki, köşe yazarları örneğin Ayşe Arman köşesinde bir kitabı eleştirse ne olur?
Satışlar patlar. Ayşe Arman ya da Ertuğrul Özkök gibi yazarların köşelerinde bir kitaba yer vermeleri her zaman satışları arttırır. Üstelik bahsettikleri kitapları sevmeleri ya da sevmemelerinin bir önemi yoktur. Kitaptan bahsetmeleri bile yeter. Özellikle Mirgün Cabas’ın yayından kaldırılan programında, bir kitap değerlendirilmesi yapıldığında satışlar muazzam artıyordu
Yayınevlerinde çalışan editörlerin hepsinin ortak bir derdi var. O da, ‘yazarların şişkin egolarıyla başa çıkabilmek.’ Siz, bir yayıncı olarak yazarlarla çok yakınsınız. Yazarlar sıradan insanlardan çok mu farklı?
Yazarın en büyük sermayesi yazdığı kitap. Ve bu kitabı editöre verdiği zaman tüm varlığını emanet etmiş gibi oluyor. Bu yüzden sıradan insanlara göre her zaman biraz daha hassas ve bazen de saldırgandırlar. Ama bence Türkiye’deki yazarların egosu yüksek değil, aksine güvensizler. Yayıncıya, editöre, kitabının satılacağına ve kendisine özen gösterileceğine inanmıyorlar.
İyi yazarlar gelişmiş dünyada çok zengin. Bizde yazarların hakettikleri telif ücretini almaları niye hala zor? Birgün bizim de şairlerimiz, hikaye ve roman yazarlarımız zengin olacak mı?
Bizde de zengin olan yazarlar var ama Türkiye’de kitap yazmak dışında başka bir iş yapmak zorunda kalmadan geçinen kesim, yüzde ikiden fazla değildir. Oysa ülkenin en çok kazanan yazarının normal şartlarda uçak satın alabilecek kadar para kazanıyor olması gerekir. Türkiye’dekiler, Avrupa’daki yazarlara kıyasla nal topluyor.
Minez Bayülgen
“En çok, dar gelirliler kitap satın alıyor” diyen Öz, Diken’e, okurun Türkiye’nin sorunlarından uzaklaşarak huzuru nasıl aradığını anlattı…
‘Kitap okuru Türkiye ile dertli olmaktan bıktı’
Türkiye’de ‘sessiz’ bir ekonomik kriz yaşanıyor. Enflasyon ve işsizlik rakamlarında dünyayla kıyaslandığında rekorlar kırılıyor. Kişi başına gelir her geçen gün düşüyor. Halk yoksullaşırken, bu arada kitapçılar da sessiz sedasız kapanıyor. Siz ise kitap pazarının büyüdüğünü söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor?
Mümkün oluyor çünkü yayıncılar krizin çocuklarıdır. Dolayısıyla biz kriz olmasa da, krizdeymişiz gibi yaşarız.
Niye?
Türkiye’de ekonomik kriz olduğunda, bunun olacağını önceden hisseden, daralma yaşayan ve krizden sonra da en hızlı toparlanan sektör, yayın piyasasıdır. Ayrıca insanlar kriz olduğunda, daha az sokağa çıkıyor, evlerinde kitap okuyor, kitap satışları da artıyor. Mesela geçen yıl kitap piyasası büyüdü.
Ortalama bir kitabın fiyatı 17 lira. Asgari ücretin bin 300 lira olduğu düşünülürse bir kişi ancak üç saat çalışıp bir kitap satın alabiliyor. Türkiye’de kitabı kim alıyor?
Genelde dar gelirli kesim satın alıyor. Bu süreçte sadece kitap alımının şekli değişiyor. Okuyucu kitapçı yerine internetten indirimli kitapları alıp okuyor.
Zenginler kitap okumuyor mu peki?
Zenginler çok kitap satın almaz. Zaten gelir arttıkça kitap alımının arttığı yönünde bir veri de yok.
İnternet üzerinden kitap neredeyse yarı fiyatına satılıyor. Türkiye’de klasik kitapçılık bitiyor mu?
Bence bitiyor. Tüm dünyada kapanış rotasına girdi. Ama bu Türkiye’de daha hızlı. İnternetin pazar payı yüzde 27’lere vardı. Bu oran, Avrupa ortalamasının üzerinde.
Bu sorun geçenlerde Başbakan Davutoğlu’na kitapçılar tarafından iletildi. Fransa’da devletin, kitapçılara kapanmasınlar diye maddi destek verdiği ve internet üzerinden kitap satışına da sınırlamalar getirdiği anlatıldı. Davutoğlu ise ‘En sevdiğim şey kitapçı gezmek, biz de hemen kitapçılarımıza bu desteği verelim’ demiş. Böyle bir devlet desteği kitapçıları kapanmaktan kurtarır mı?
Çok rahatlatır hem de. Aslında kitapçılara verilebilecek en büyük destek, kitapçıların rakiplerinin raflarında korsan kitap satmasını engellemektir.
Kitapçılar korsan kitap mı satıyor?
Üç sene önce Adana’daydım. Çamlık Plaza’da, Kitapsan’ın kitabevi var. Ve karşısında korsan kitapçılar var. Korsan kitapçı vitrinine şunu yazmış: “Eğitime yüzde 100 destek, kitapta yüzde 70 indirim.” Peki ne oluyor? Müşteri Kitapsan’dan çıktığında ‘korsan’ satıcı müşteriye “Elinizdeki kitabı ne kadara aldınız, kazık yemişsiniz bizde daha ucuz, iade edin” diyor. Hükümet gerçekten istese bu korsan işini bir haftada bitirir.
Yılda kaç kitap basılıyor ?
2015’te edebiyat ve kültür kitapları toplam 49 bin basıldı. Bu rakam Avrupa ortalamasının çok üstünde. Çünkü bunların çoğu devlet desteğinde basılan din ve eğitim kitabı.
Siz, ‘Raflar aslında kitap okurlarının dertlerini yansıtıyor’ diyorsunuz. Kitapçılardaki raflara baktığınızda sizce Türkiyeli okurun en büyük derdi ne?
Valla benim gördüğüm, en büyük derdi; dertli olmaktan bıkmak. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesine kadar Türkiye’de olan bitenle ilgili kitaplar çok daha fazla satıyordu. Özellikle siyasi, Ergenekon ve Kürt meseleleriyle ilgili kitaplar… Şimdiyse Türkiye’deki gündeme biraz daha teğet geçen kitaplara yönelim var. Benim buradan çıkardığım sonuç; insanların artık Türkiye ile ilgili düşünmek istemedikleri.
Babanız Erdal Öz bir edebiyatçıydı. Kurduğu Can Yayınları da edebiyatı kollayan bir yayınevi. Türkiye’de son yıllarda kişisel gelişim kitapları, edebiyat kitaplarıyla yarışacak güçte. Niye?
Kişisel gelişim kendi okur kitlesini yarattı, pazarda yeni bir pay oluştu. Yani edebiyat okurları edebiyattan vazgeçip de kişisel gelişim okumuyor. Aksine Türkiye’de siyasi ve basın özgürlüğü baskısı arttıkça, edebiyat okuru zıplaya zıplaya artıyor. Kişisel gelişime gelince, 2002- 2010 arasında kariyer ve hayat planlamaya dair kitaplar tavan yapmıştı. Bugünse daha spiritüel ve huzur arayışına yönelik kitapların okunduğunu görüyoruz. Raflarda artık kariyerin yerini huzur arayışı aldı.
Siyasi iktidarı eleştiren yazarların kitaplarını basan yayıncılar, baskıya uğruyor mu? Örneğin yayıneviniz, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat tehdit edilen ve cezalandırılması istenen Can Dündar’ın kitabını bastı. Ne yaşadınız?
Tabii ki baskı hissediyoruz. Bir kere korkuyoruz. Çünkü bir anda hedef gösterilebilirsiniz. Birtakım ilkel güruhlar kapınıza gelip sizi her an öldürebilir. Türkiye’de her meslekte olduğu gibi böyle bir korku bizde de var, yalan değil. Ancak doğrudan bir baskıyla karşılaşmadık. Henüz Can Yayınları aranıp, ‘şu kitabı sakın basmayın’ denmedi.
Peki, ya sosyal medya?
Orası küfür, kıyamet… Troll’ler dadanıyor sürekli. Dündar’ın kitabı çıktı, etmedikleri küfür kalmadı. Bu profillere baktığınızda az takipçili kullanıcılar olduğu ve kendilerini Can Dündar’a küfür etmeye adamış olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla baskı biz yayıncılarda değil, yazarlarımızın üzerinde var.
Siyasi iktidar, kendi görüşüne yakın yazarları ve yayınevlerini destekliyor mu?
Desteklemez olur mu? Gazetelerde köşeler veriliyor, hepimiz görüyoruz. Okullarda da oluyor bu. Mesela okul yöneticisinin yakın olduğu ilçe belediyesi başkanıyla görüşülerek, onun da akrabasının ilişkili olduğu yayınevinin kitapları alınıyor. Okullardaki etkinliklerde de yazarlar kendilerini baskı altında hissediyor.
Türkiye’de bazı yayınevlerinin aynı zamanda kendi kitabevi zincirleri de var. ‘En Çok Satanlar Listesi’nin üst sıralarına kendi yayınladıkları kitapları koydukları ileri sürülüyor. Sizce böyle bir haksız rekabet yaşanıyor mu?
Yayın piyasasında haksız bir rekabet elbette var ama bu kitabevi zincirleri üzerinden yaşanmıyor. Kitabevi kendi yayınladığı kitabı tabii ki daha çok sergiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok bence. Asıl haksız rekabet nerede var biliyor musunuz?
Nerede var?
Bu kitaplar satmazsa çok satanlar listesinde rafların tepesine konmuyor. Ancak bu kitapların da satılması için önlerde sergilenmesi gerekiyor. Yani o listelerle ilgili çok fazla spekülasyon var.
‘En Çok Satan Kitaplar Listesi’ bizde kitabevinden kitabevine, dergiden dergiye değişiyor. Herkes kendi listesini açıklıyor…
Bu listeler aslında her hafta değişiyor ve nasıl bir ortalama alınıyor anlamıyorum. Türkiye’de bunun oturmuş bir formülü yok. Biz yayıncılar olarak bu durumdan çok rahatsızız. Herkes kendi kitabının listeye girmesini istiyor. Bununla ilgili yayıncılar olarak nasıl bir mütabakat sağlarız inanın bilmiyorum.
Kitap satın almak için kitabevine giren okur, genel bir tarama mı yapıyor yoksa en çok satanlar bölümündeki kitabı mı tercih ediyor?
Bir kitabın satış listesine girmesi kadar satışı artıran başka bir şey yok. Bu yüzden okur tercihini, kitapçının en önde görünen rafındaki kitaptan yana kullanıyor. Aslında kitabı sattıran gerçek faktör vitrinde durması. Eminim ki bu çok satan kitaplar, arkadaki raflara konsa satış rakamları düşük olur.
E-kitapta durum ne? Türkiye’de okur rağbet gösteriyor mu?
Türkiye’deki E-kitap piyasası bakkal dükkanını bile döndürmez. Bol bol indiriyoruz ama hiç okumuyoruz.
Kitap eleştirmenlerinin sayısı çok arttı. Dergiler, kitap ekleri, bloglar kitap kritikleri yayınlıyor. Eleştirmenler, okurun tercihinde etkili mi? Kötü eleştiri bir kitabı bitirebilir mi/ öldürebilir mi?
Ben de Ömer Türkeş’in, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabının eleştirisi satışları nasıl etkiledi merak ediyorum mesela. Çok sert ve haksız bir eleştiriydi. Eleştirmenlerin bir kitap hakkındaki olumlu ya da olumsuz görüşleri satışları neredeyse hiç etkilemiyor.
‘Eleştirmenlerin yorumları okuyucu etkilemiyor’ diyorsunuz. Peki, köşe yazarları örneğin Ayşe Arman köşesinde bir kitabı eleştirse ne olur?
Satışlar patlar. Ayşe Arman ya da Ertuğrul Özkök gibi yazarların köşelerinde bir kitaba yer vermeleri her zaman satışları arttırır. Üstelik bahsettikleri kitapları sevmeleri ya da sevmemelerinin bir önemi yoktur. Kitaptan bahsetmeleri bile yeter. Özellikle Mirgün Cabas’ın yayından kaldırılan programında, bir kitap değerlendirilmesi yapıldığında satışlar muazzam artıyordu
Yayınevlerinde çalışan editörlerin hepsinin ortak bir derdi var. O da, ‘yazarların şişkin egolarıyla başa çıkabilmek.’ Siz, bir yayıncı olarak yazarlarla çok yakınsınız. Yazarlar sıradan insanlardan çok mu farklı?
Yazarın en büyük sermayesi yazdığı kitap. Ve bu kitabı editöre verdiği zaman tüm varlığını emanet etmiş gibi oluyor. Bu yüzden sıradan insanlara göre her zaman biraz daha hassas ve bazen de saldırgandırlar. Ama bence Türkiye’deki yazarların egosu yüksek değil, aksine güvensizler. Yayıncıya, editöre, kitabının satılacağına ve kendisine özen gösterileceğine inanmıyorlar.
İyi yazarlar gelişmiş dünyada çok zengin. Bizde yazarların hakettikleri telif ücretini almaları niye hala zor? Birgün bizim de şairlerimiz, hikaye ve roman yazarlarımız zengin olacak mı?
Bizde de zengin olan yazarlar var ama Türkiye’de kitap yazmak dışında başka bir iş yapmak zorunda kalmadan geçinen kesim, yüzde ikiden fazla değildir. Oysa ülkenin en çok kazanan yazarının normal şartlarda uçak satın alabilecek kadar para kazanıyor olması gerekir. Türkiye’dekiler, Avrupa’daki yazarlara kıyasla nal topluyor.
Minez Bayülgen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


