Yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2023

YAZDIĞIM BÜTÜN ŞİİRLERİ BENDEN ÇALMIŞLAR GİBİ ÖZLÜYORUM

Sarıkamış 1974, 5 EKİM. şiirler yazmıştım. Ama şimdi, şiir uzak. Uçuşup duran, üst üste gelip birikmeyen şeyler var, içim dolu bunlarla. Biliyorum ki şiir bunlar. Ve şiirin kendindeki huzursuzluk bu. -Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şeyi sorusuna kızıyorum. Neredeyse “dokunmayın şiire” diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir. Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne. Barajdaki su, kendine bırakılmış kanallardan akar. İnsan bütününün arkasında bekleyen şiirin aktığı kanallar değil mi şair? Şairler olmasaydı, şiir üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü. -Şair şiirin aleti olmalı. Çekici. Birbirine sahiplik ve uyum düzeni içinde çalışmalı ki şiirin zararlı tortuları yeryüzüne gelmesin. Çünkü onun bünyesinde de insandaki gibi ihtiraslar var biliyorum. Şair şiirin bu ihtiraslarını arkadaş edinirse, tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi, halkının başına utanca eğdirir. Kötü şair çiviye değil aynaya vuruyor. O zaman kırık parçalar içerisinde çehremizi dilimlenmiş görüyoruz. -Diyorum ki şiirle mücadele esastır. Ama bunu belli etmemeli. (Örneğin zorlanmış şiir, alet edilmiş şiir). Şiirin iyi tabiatı ve iyi zamanında ona çekiç ol ve onu kendi haline bırak.

Kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum. Özellikle yayınlandıktan sonra. Başka şairlerin getirdikleri şiirleri okuduğum gibi. Ben de şiirimin bir okucusuyum. Tabiî öteki okuyucularla önemli bir farkım var: onlar okuduklarıyla vehmederler. Şiirden aldıkları, büyüttükleri kendi içlerindeki bir kabiliyettir. Gördükleri eğitimle ve meslekleri ile de ilgili olarak çoğalmış veya eksilmiş hatta bitmiş kabiliyet. (Okul kitaplarındaki birkaç gazel kaside koşma ve İstiklal Marşı'ndan başka şiir okumamıştı. 1950'lerden sonra rahatlıkla politikaya atıldı. Bakan. belki hatta Başbakan bile oldu pek yaşamadı.) Ben sana anahtarı Yalnız Bende bulunan bir odaya girer gibi okurum kendi şiirimi. Onun hatıraları bendedir.

Zıtların ortak düşman karşısında yaklaşmaları gibi, inanışları farklı da olsa, şairler arasında gizli bir dayanışma vardır. Ortaktırlar. Ne var ki bunun mahiyetini anlatmazlar. Televizyon aletinin resmi nasıl getirdiğini anlatamaması gibi. Açıklamaktan perdelenmişizdir. Oysa resmi ileten dalgalanın ve aletin hatıralar edindiklerini arifler bilir.

Sanmayın ki hep yüceltiyorum şiiri. Zorlaştırmıyorum da. Sadece ne olduğunu ve bizim ne olduğumuzu bildirmeye çalışıyorum. Kötü şirin, isyankar şiirin, teslimiyetçi şiirin hallerini bilirsiniz. Bunların oluşunu, toplumun yapısıyla ve şairin yaratıcı katındaki yeriyle açıklamak mümkündür desem,deminden beri söylediklerimle çeliştiğim düşünülebilir. Ama çelişki yok, öyledir Düşünün ki bütün oluşlar ilahi takdir icabıdır ve bepsinin de bizim gördüğümüz kadarı ile sosyolojik bir açıklaması vardır. Yeni doğan çocuklar büyüyüp konuştukca, harfleri ve kelimeleri ana babaları ve çevrelerindeki insanlar gibi telaffuz etmedikçe büyümezler. Her yörede başka bir şekilde söylenir kelime. Oysa kelime bunların hiçbirisi değildir. O esasını bilmediğimiz şiir gibi vardır ve bizim duvarlarımızın, perdelerimizin arkasındadır.-

Sinek vızıltılarını rahatlıkla duyan ve bunu beslenmesinin ve hayata devamının başlangıcı yapan kurbağa, bir iki metre ilerisinde gürleyen sahra topunu duymaz, Hayatta bunu bilmekten başka bilgi edinememiş biri bile Allahı hemen tasdik mevkiindedir. Aksi oluşlara ve daha neleri bildikleri halde aksine yönelenlere hayret ederim, Büyük hayret ederim ve bu sima karşısında büyük korku duyarım. -Ve varlığımın derinliklerinde taşadığım "Olmak" hevesimi düşünüp korkuyorum. Bu hevesimin iradesi bulunsaydı ve kendi buyruğu ile var olabilseydi, rezil ve perişandım. - Korkumuzun nedenini araştırmak istemedim. Biliyorum ki oraya erişemeyiz. Ve biliyorum ki ne kadar korksak yine de az korkarız. Biliyorum ki bizi korku duyacağımız düşünce ve varlıklardan saklıyor yaratan, Korkumuz onların sezinlediğimiz etkilerinden ileri geliyor. Onları, o sesleri duysaydık, gerçeklerini düşünebilseydik, onlarla yüz yüze bırakılsaydık hemen ölürdük. Yaşasak bile akıl sahibi kalmazdık. Ve o zaman tebliğe muhatap olamazdık. Bunları düşünüce korkuyorum. Hayretim büyüyor ve sır ve sırrın sahibini biraz daha idrak ediyorum. Ve görüyorum ki yeni idraklerim yeni perdelerdir. Vardıkça hedefin uzaklığı büyüyor. Şimdi geç kaldığımın telaşıyla ruhen çırpanıyorum. Her secdenin ele geçmez bir fırsat olduğunu anlıyor ve "secdede olmadan secdede olmak" larımı ah-vahile anıyorum. Utanç içerisindeyim. 
Şiirle başlayıp, şiirin uzanabildiği yerlere kadar ilerledik.
(Ah şiiri bir de yazılan şeylerden ibaret saymasak.)
Günlük hayatta bile "şiir gibi" deriz. Asırlardır insan içine vuran şiirlerin ötesindedir "şiir gibi" derken işaret edilen bile. Şiir, o ana şiir damarı, tıpkı insan gibi, yaratana doğru gayret etmektedir. Bütün kainat ve içerisinde ecdadımız ve geleceğimizle biz evinden kaçmış gibi, yeniden yuvaya, O'na, eşyanın ve mananın tek mirasçısına varmaya çabalıyoruz. Yıldızlar bu nedenle, içine yüzlerce dünya sığacak kadar büyük, saatler bunun için çalışıyor, ay bu yolculuk içinde ikiye yanıldı.

Şiir tarafından ihmal edildiğim bütün zamanlarda, kendi halime, yalnızlığıma zalimce bir hayranlık duyuyorum. İçim kabarıyor, bıraksalar da ıssızlarda başım önümde, kendime gömülerek dolaşsam. -Yüzüm uçsuz bir çöle dönük dursam, korksam. Hemen arkamda kentler, yeşillikler, insanlar ve ilişkiler olsa bile. Yazdığım bütün şiirleri benden çalmışlar gibi özlüyorum. Onların sahibi olmadığımın bundan daha inandırıcı delili olabilir mi? Hiç olmazsa yalnız bana ait bir tek şiirim bulunsaydı. Var olmak hevesim işte böyle başkaldırıyor. Fakat masum olmasına, bağışlanabilmesine çalışıyorum Onu eğitiyorum. Onu okuyarak yatıştırıyor ve kalın parmaklıkları aralıyarak ağına düştüğü insanperestlikten özgürlüğe kurtarıyorum.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

DERKEN ON DAKİKA SONRA O HÜZÜN GELMEYE BAŞLADI

İstanbul 1965. şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiye’de oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıt’taki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye “çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim” dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entellektüel gelişini hisseder gibi oluyorum.

-Hulusi efendinin ocak tarafına yönelmesini beklemeden, onun, aşağı yukarı hepimizin etinin içini, iskeletinin şemasını görür gibi, sakin, içerden bakışı altında dışarı çıktım. Sonradan bir önceki vapura doğru. Karaköy’e kadar yürüyeceğim. Vapur için öğrenci pasom var. Kadıköy’den Suadiye’ye kadar dört kilometreyi ya yürüyeceğim ya da yürümeyeceğim. Otobüs yirmibeş kuruş. Benim bu gece on kuruşum var. Şimdi kim olduğumu anlıyorum, elimde net delillerim var, zihinsel bütün imkanlarımla, duyularımın bütün imkanlarıyla şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü. Gittikçe büyüyen o absürtle kolkola girmiş birbirimize yaslanarak yürüyoruz. İnadına; yalvarışlarım, peşpeşe koşuşlarım, israflarım, dil döküşlerim, yenişlerim bastırıyor. Oysa şimdi başlıyor gibi bir şey, Çemberlitaş’a doğru yürüyorum. İnsanlar, karanlıktan aniden çıkıp havlayan köpeğin karşısında kalakalan çehrede kanın çekilişi gibi çekilmişler. Ah İstanbul benimsin. Sokaklarını üleşir gibi basan insanlar yok.-

Ve işte bir kere daha, Çemberlitaş’ı geçince Piyer Loti caddesine doğru, asfaltla kaldırım taşlarının birleştiği tozlu ve çöplerin birikintiler yaptığı noktada, gözlerimi yerden bir an bile kaldırmadan yürüyorum. O bakır beş kuruşluklardan bulmaya çalışıyorum. Sultanahmet otobüs durağına kadardır bu iş. Ondan sonra nedense bulunmaz. Ve işte bir beşlik. On adım, yüz adım daha ve işte iki beşlik daha, hemen hemen yan yana. Döndüm tamamlayınca. Cağaloğlu yokuşundan inmeye başladım. Gülhane’den bu saatlerde geçmeye korkarım. Derken Sirkeci. Son trenlerin kalabalığı, hep geç kalmış erkekler. Bu alandan bu saatlerde hep rüzgar çıkacakmış ve birbirimize karışacakmışız gibi geçtim ve bir kere daha geçtim. Köprüde bir velinin eli çağırmış ve tutmuş gibi dağılır bu. Vapur ışıklarını yakmış bekliyor. Turnikeler evlerin bahçe kapıları gibidir. Beklemedeki kitapçılar kapanmıştır. Kitaplar üzerine çekilmiş kapaklar soğuk. Kısa boylu tıknaz satıcısı, tezgahının etrafında bir yağ bidonuna sürünüyormuş gibi sürüklediği o birkaç adımlık yerden ve tüm gün süren duygusuz alış verişinden sonra şimdi karısının koynunda sabahlamaya çalışıyordur.

-Vapur ev gibi alır, sarıp sarmalar, sıcak bir köşesine çeker ve bütün geçmişin o güne has bir hülasasını içime çörekler. -karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. Beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalayarak eğildi: “arkadaşım” dedi, “şimdi sen bana tam beş lira vereceksin, eksik olursa, anladın mı gücenirim.” Yol boyunca ısrar etti. Vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da pörsümüş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: “Yuh be, adam olacak, şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk.” Sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. Sıkı sıkı yumduğu avcunu açarak bozuk paralarını göstererek, “işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım,” (beni gösterdi) “şuna bakın, adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı, rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim”, (beni gösterdi) “anlayışsız vapurcu seni para; para! Hepimizin parası, para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende, kimi onda, para hepimizin. Ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be.” Birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanında oturuverdi. Hafif fısıltıyla, “haydi abi” dedi, “sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti.”

Vapurdan, gecenin sessizliği içinde bir yalak akıntısı gibi çıktık. Dört numaralı Kadıköy-Bostancı otobüsüne seçilip yöneldi bir kısım, biletçi önden itibaren gelmeye başlıyor, bakır bozuklukları biraz sıkılarak uzattım. Yol boyunca bileti parmaklarımın arasında yuvarladım, buruşturdum, açtım, okudum, tekrar katladım, Bağdat caddesinden sahile doğru inen Akın sokakta iki yanlı evlerin bahçelerindeki bütün köpekleri havlatarak inerken farkına varmadan elimden düşürdüm.

Oda: Şimdi başka bir hülasası geçmişimin.

Oda ve sen

Dayanabilirsen

Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.

Odun sobasının yanındaki küçük sehpanın üzerinde unutulmuş küçük bir elmayı ağır ağır yedikten sonra, yataktaki bir kokuyu araya araya uyudum.
***

İSTANBUL 1964, gece yansı uyanıverdim. Hiç bir ağrım yok. Yeterince uyuyup uyanmış gibiyim. Zihnim aydınlık. Suadiye Şaşkınbakkal'da Akin sokakta tek başına yaşıyan yaşlı bir teyzenin onbir nolu evinde kirada oturuyorum, yüz lira veriyorum ayda ve gece yansı hiç bir neden yokken uykum kaçıyor, açık gözlerim, karanlıkta tavana doğru bakıyorum, vücudum huzur içinde ve sanki içimi boşaltmışlar, ağırlığım yok, onun yerine içinde bir memnuniyet duygusu. Çok memnunum. Memnun ve kayıtsız memnun ve tasasız. Kendimi memnun hissediyorum. Çok çok memnunum. Derken on dakika sonra o hüzün gelmeye başladı. Döşeğin yününden yayılıyor gibi, karanlık havanın bileşiminden açığa çıkıyor ve bana bulaşıyor gibi, aracı ile uzansam yakalayabilirmişim gibi apaçık hüzün. Nasıl acı çekiyorum şimdi, bari bilseydim ne demek olduğunu, kalbimdeki köpürüşünü durdurabilseydim. Ama bütün uzuvlarım bir bir onun bayıltıcı sarışlarına kapılıyor. Günümü düşündüm, sevgilimi, hayır, bunu gerektiren bir şey olmadı.

***

ANKARA 1977 EKİM. Ramazan ayı içinde tam Kadir gecesi tamamladığım bir hatmim vardı. Bağışlamak veya bir camide bağışlamak için nedense vakit olmadı. Meğer sahibini bekliyormuş Fethi Ağabey gitti. Hepimize bir kalbimiz bulunduğumu, gözü yaşlı olmak gerektiğini anlatarak gitti.

İki üç saat süren sohbetlerinden sonra, gafletimizin derinliklerinden çıkarıp, kalbimizin ve omuzlarımızın üzerine koyduğu sorumluluğumuzun tahammül edilmez ağırlığı ve hüznü içerisinde evlerimize dağılırdık. Bir mahalleye imam olmuşsak, kısa süre sonra o mahallenin bakkalı manavi terazi hakkını korumaya başlıyor muydu başlamıyor muydu? Bir yere memur olmuşsak, o memuriyetin ehli miydik, değil miydik mesai arkadaşlarımız bir süre sonra, dillerinden küfürleri bırakıyor, kadın içki kumar kelimelerini yanımızda ağızlarına almaya korkuyorlar mıydı? Bunlardı mesele. Girdikleri her yerde, ahlaksızlığı, çürümeyi, yabancılaşmayı, kalp katılığını zapt altına alabilecek insanları, bu şahsiyet noktasına getirebilecek yegane unsur olan islamın, bizden uzak, yaşamadığımız, kabuğun altındaki o büyüleyici parıltılarını birbiri ardına önümüzde boşaltıyor. içimizin bilmediğimiz o kederli açlığını ayaklandırıyor, bir kaç gün çöllere düşmüş gibi yalnızlık çekiyorduk.

Fethi Ağabeyle birlikte, zamanımızda ve yaşadığımız düzen içerisinde, zaten havuzuna giremediğimiz dervişliğin, sohbete, birilerinin önünde diz çökmeye bağlı büyük medeniyetin büyük fırsatlarından biri daha gitti.

***

Annesi daha yeni yatırmış gibi saçlarını başını düzeltmiş gibi ve ah inanılmazı inançlı avuçlarını açıp Allaha yalvardıktan sonra hemen ölmüş bir çocuk gibi yatıyor.

Hiç acı çekmemiş gibi yatıyor.

***


SARIKAMIŞ 1974, vicdanen rahat olmamız yetmiyor. başkalarının hakkımızda yanlış kanaatler edindiğini görmek üzüyor bizi. güya kendisi izindeyken ben aleyhinde komplo hazırlamışım.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 


HEP ŞUNU ÖĞÜTLERİZ İÇİNİZE DÖNÜN

ANKARA 1978. tek başımayım, bana bir ses konuşuyor. Eğer uyuyakalmıyorsam sonuna kadar dinliyorum. Ilık ve güzel bir ses. Sonunda böyle karar veriyorum. Tırmalamıyor okşuyor, itip yıkmıyor, biraz eşeleyip kabartıyor. Ve sonunda uykum kaçıyor. Balkona çıkıp toksinlerini çıkaran kente bakıyorum. Ve dinlemeye devam ediyorum. Yadırgamıyorum kendimde böyle bir ses duymayı. Garibime giden, benimle "siz" diye konuşması. Pek ciddî. Pek sevimli. Bakın:

-Kusurlarınızı gerçeğiyle görebilmek için ne yapabilirsiniz? Kendinizi hiç bir an unutmamak mı? Aklınız kendi aklınıza nasıl bakacak? Kendinizden dışarı adım atıp yörenize bakmanız mümkün olsa bir köşede kendinizi de görebilecek misiniz?

Bunların bir yolu vardır. Hep birlikte olduğunuz kendinize sözcülük yaparken, gerçeği yansıtmıyorsanız birgün / yakalanırsınız. Yalanın kendini ele vermesi için olumsuz olması gerekmez. Yalan yalandır. Yani, maden şiire gelecek sözümüz (şair olduğumu biliyor) söylediklerinizi bilmeden fazla konuşmayın. 
Hep şunu öğütleriz: İçinize dönün. 
Çabucak, daha ilk adımlarda kaybolacağınız, tanımadığınız bir yerde ne işiniz var? O halde içinize dönmeyin. Sanat yapıyorum adına içinizin kendi halinde düzenli kılcal akıntılarına, kendi özel ışığında yolları, çıkışları belli kentine, bilmediğiniz araçlarla girince perişan olacaksınız. Peki diyeceksiniz, üstün şeyler, ruhun yücelikleri, adalet ve merhamet olguları, sevgi, inanç, bunlar nerede? Onları öğerken, ögütlerken ve biz benimserken, onları bulacağımız yer neresi?

Şöyle söyleyeyim: Hareketlerinize dönün. Onları gözleyin. Güzelleştirin ve göreceksiniz onlara içinizden biçeceğiniz değerler dengeler sizin içinizle dışınızla birlikte güzelleştirecektir. (Ah diyorum, güzelliğin güzelliği)
Şimdi açalım: Ne demek harekete dönmek? 
Şu demek ki hareketin nesnesine çevirin bakışınızı. Hareketin kaslarına ve fiziğine.
Bunları güzelleştirmek demenin anlamı, içerdekilerle özleşmeyen güzel bir dış değildir. Bu da yalan olur. Hemen yakalanır. Döndürerek söyliyeyim bir de: Bile bile yapmadığınız şeylerin içinizdeki güzel karşılıkları neye yarar? Söyleyin, sadaka vermenin gereğine inanıyor ve öğütlüyor da, imkânlarınıza rağmen vermiyorsanız neye yarar? Esirgediğinizden değil, belki değil, fakat yapılması gereken bir hareket var. Yani, örneğin cebinizden para çıkaracaksınız, vereceğiniz kişi ya da kişileri bulmak için soru soruşturacaksınız, diliniz içinizdeki inancın düşüncenin ve kararın hareketini yapacak ve (ayaklarınız) yürüyeceksiniz, gizli ya da aşikare eliniz onun eline uzanacak, ve eliniz uçacak kadar boşalmış gibi kendinize gelecek. İşte içinize kavuştunuz, onu dış yaşantınıza malettiniz. Sadaka verdiniz. Sınıflaşma yarasına merhem oldunuz. Güçsüzleri korumadan yasaların işe yaramadığını anladınız. Güzel, şimdi evinize dönün ve kullanmadığınız için kendi kendine çürüyen ama aslında başkalarının ihtiyacı olan eşyalarınıza gözlerinizi dikin. Şimdi milyonları olanlara değil, olmayanlara bakıyorsunuz. Gördünüz mü ne kadar zenginsiniz. Bu zenginliği kime mi vereceksiniz? Kimseyi bulamıyor musunuz? O zaman kımıldayın, hareket edin, bana kadar gelin, işte adresler. 
Böyle böyle çoğaltın söyliyeceklerimi. Ve böyle öyle bunlan yapmadığınız sürece söyleyin nereye kadar yaşar nereye varırsınız? Suyu kurumuş bir göl yatağında nereye kadar yürüyebilirsiniz? Kitapları yanıp kömür olmuş bir kitaplıkta yepyeni elbiseleriniz kravatınız boyalı ayakkabılarınızla işiniz ne?
İçinizde ve elinizde karşılığı bile bulunduğuna bakmadan yaparak yaşayın inandıklarınızı. Başkalarına söylemeden, başkalarına söyleyerek, entellektüelce zevkini tatmayı bir yana bırakarak yapın inandıklarınızı. Sözleriniz değil, ama güneş doğmamışken, gecenin sabaha karşıki besleyici karanlığında sizi mescide giderken görmek inandırır beni.
Bu yapılmayınca inancınız toplumsal bir anlam kazanmadan kaybolup gidecektir. / Son cümlemi ihtiyatla dinlemiş ol aklında tut düşün / İnançla hareketin aynı amaca yöneldikleri sanılırken / aslında hareket yok, var sanıyorsunuz / gerçekte ters yönde oluşan, aynı inançtaki kişilerde size karşı çürütüçü ve etkenliğinizi yokedici ya da azaltıcı ya da geciktirici bir eleştirinin gelişmesine neden olacaktır. İçki içen kâfir der / çünkü kendisi içmiyor / ama karşılaşağı her eksik eteğin arkasından üç adım atar. Ya da yine çapraz bir eleştiri: camiden çıkmaz rüşvet alır. Görüyorsunuz ya savunduğumuz ahlâka, beyinsizce davranışlarla başkalanının ağzına atmıyacaksınız. Görüyorsunuz ya müslümanın her şeyi tamam olsa da, bir iki ilkeye uyamasa itibarını yitiriyor. Ne güzel, hoşuma gider bu eleştiri benim. / Siz hiç: Lâikliği över faizciliği körükler insanlara ekonomik hayvanlar der, öteyandan da kötü evlerden dışarı çıkmaz diye bir eleştirinin yapıldığına duydunuz mu? Bunların hepsi aynı kapıya çıkıyor diye mi acaba? / Başkalarında bir özellik bir hak bir normallik gibi kabullenen zina, rüşvet, haksız kazanç kumar, içki, ihtikar, istifcilik, faizcilik yalan soygun, sapıklık müslümana yaklaştırılmaz. Hem de onlar tarafından bile. Niye? Zira islam inancında doğru ile yanlış kesin olarak ayrılmıştır. Açık bir alan kalmamak üzere belirlenmiştir. Mahrem aile hayatından ticarete devlet idaresinden konu komşu ilişkisine kadar. Yani kişi islamiyetin işine geldiği kadarını yaşıyamaz.

Duyuyorum, bunlarla sanatın ne ilgisi var deyip duruyorsunuz. Söyleyin iki hayatınız mı olacak? Biriyle inancınızı / fillen / yaşarken, ötekiyle sanat mı yapacaksınız? Ne saçma! Olamaz bu! Ama oluyor bile. Yazık ki böyle bir iki canlılar var. Ve acısı bunu farketmemişler dolu. (Şimdi içim eziliyor. Söylediklerini anladım) Kısaca toplıyayım: İçiniz sizindir. Arkanızdaki içiniz. Ben yargıyı dışınıza bakarak vereceğim. Bir süre de olsa bir arada olundukta namaz kılmayan birinin saklanmasına imkan yoktur. Bir sonraki vaktin girmesi eserinizi ışık altına alır ve bu ışıkta içimiz de bir parça görünür. Sadece yargımız için, açıklamasanız bile. 
Böyle söyledi. Sustu.
Tekrar bir gün tekrar konuşacağına dair elimde senet yok. 
Susuyordu konuştu.
Konuşuyordu yeniden sustu. Kara kara düşünüyorum. Ya artık bir kere daha duyamazsam kendimi?
avutacak gibi değil
yordum seni gözlerim
kabaran sulara
eş çocuklar / aklıma bir hançer aradım
sızlayan ellerim bileğim kabaran sırtım
gidip vurdum geldim vurdum
elime bakışların sıcak: sevgilimdensin
açıldın eşyaya yayıldın
dağlara gitsen kurda kuşa ayrılsan
çiçeklere böceklere baksa başın
diye anlattım hüzündür diye yazdım
genç kalbimin yalanları ne acılar duydum
ve düşünmeye başladım hüznü bu
çağdaşlarımın öldürdüğü kelimeyi
evvelini
kalbimdeki yerini evlerini
hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan
koruyana ki
çekip dizimizi karnımıza
toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak
cennet hediyen cehennem benim eserim
hamdolsun hamdolsun dünyadaki dehşetten
koruyana ki
bize gizli kendisine açık nedeni
bir hüzünle korur parçalanıp giden özümüzü
O zaman yatağa çekilmeye başladım
Kendimi o duvara bu duvara vurdum
Duygusuz ev
Habersiz bahçeye açılan kapı
Ve ah anlatamamak elinin altındaki sayfaları
Dokununca yanan ışığa olanları
O zaman boylu boyunca üzerindeyim
Elimdesin ey hayat
Bir ceset gibi al
Bırak kolayca bir kuytuya şimdi çırpın esişlerinle
Bütün kıyılardan bir yalvarış gibi geç
Darmadağın et uykularındaki köyleri
Kır kır denizin gemilerini
Hâlâ camın önündeyim. Hüzün mü demiştin? Hayır. Şimdi geçince hatırlanmıyor bile. Bir tek sandalyem, bir küçük masam var, oturdum. Kim olduklarını bilmediğim konuklar var kapıda. Sessiz, kapıyı vurmadan, dimdik kımıldamadan duruyorlar içimde.
Ve ben kımıldamadan duruyorum ölümümün başında
Bana bu gece ölümüm gösterildi
Büyük ak saçlı başım
Dolunay gibi kaydı iki taşın arasına
Dört kutsal kelime duydum
Acz
Nasip
Rahmet
Ölüm
Dört kutsal kelime daha duydum
Tutsaklık
Teklif
Kabul
Özgürlük
Ve dört kutsal kelime daha duydum
Kendi sancağımdı tutunduğum
Zulmedince kendim
Lutfedince sen
Seni andım hamdettim sana taptım

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

ÖLÜM, BEKLENEN SEVİMLİ BİR OĞULDUR ONUN İÇİN

Ölüm, beklenen sevimli bir oğuldur onun için. Son nefesin belirsizliğinden duyduğu korku hariç ölüme hazırdır. Hiç ölmiyecek gibi ev işlerini görür kışlık zahiresini tedariklerken bir yandan da dört gözle ölümü bekler gibidir. İnancı o kadar samimidir ki küçük odasının duvarları öte dünyayı engellemez. Ruhunun büyük bölümü ahirete sarkmıştır. Sabırla ve hazır. Allahın takdirini beklemekte ve umulacak en büyük şeyi O'nun cemalini görmeyi ummaktadır. 
...
(Düşün bir kere, bir kaç ay ayrı kaldığımız kışlık evimize yeniden alışmamız kaç dakika sürebilir -Geliriz ve onların değiştirmeden sakladığı hatıralarımız ordadır. - Aylarca, hatta yıllarca yarı kaldığımız, özlediğimiz annelerde bu durum daha da parlak ortaya çıkar.

Anneyi görür görmez özlemimiz en şiddetli tonuna yükselir. Kısa net ve mübarek bir heyecan.

Fakat bu, hatıralarımızı en fazla muhafaza eden anne önünde ne kadar dayanabilir. Yarım saat sonra adeta onunla kaybedecek vaktimiz kalmamıştır. İkinci gün ise artık gurbete dönebiliriz. Fakat hiç olmazsa bir hafta kalmamız gerekir. Çünkü anne aynı durumda değildir. Onların yavrularına -çabucak bitmeyen bir özlemleri, yavrularını seyrederken doymadıkları bir şey vardır. Henüz kızken sahip olmadıkları, sonra birden içlerine alıp, ağır ağır sahip oldukları bu varlıkların yüzünde sanki bir türlü inanamadıkları bir şey vuku bulmaktadır da onu yakalamak için ellerine geçen fırsatı kaçırmak istememektedirler. Yavrunun bedeni, kişiliği ve fikirleri büyüdükçe (ve çocuk anneye sığamıyacak kadar büyüdükçe) çocuğun annenin içindeki karşılığı küçülmekte ve anne, buna karşılık varlığını dengede tutabilmek için ona karşı özlemini büyütmektedir. Çocuklar annenin bu durumundan müstakildir. Hatıralarını hiç değiştirmeden saklayan belki de yeniden karşılaştıklarında kendilerini hemen tanımaları için olduğu gibi muhafaza eden anneye şunu nasıl söyliyebilinler: "Sana hemen doymamızı istemiyorsan hatıralarımızı biraz değiştir!" Hiç bir çocuk bunu anneye söyliyememiştir. Bu söyliyebilmek için önce keşfetmek gerekir. Fakat ne fayda var. Buna inanacak bir kadın anne olmaya nasıl devam edebilir. Sevgilinin anneden, annenin sevgiliden kaydığı nokta burada olmalı. Sevgili bize ait hatıraları değiştirir. Biz de ona ait olanları durmadan değiştirmekte ve yorumlamaktayız. Böylece karşılıklı başkalaşmalar içinde gittikçe olgunlaşan bir özlem yontmaktayız. Birbirinden ayrı iki sevgilide titizlikle hazırlanan, kavuşma günü yaklaştıkça çabucak son pürüzleride giderilen iki ayrı özlem heykeli vardır. Kavuşmayla birlikte bu ikisini karşı karşıya koyup, konuşturmak aylarca sürebilir. İki heykeldir karşılıklı geçip konuşan, tartışan ve anlatan ve anlatan. İki heykeldir, uzun uzun birbirlerini tartacak ve tanımaya çalışacaklardır. Yabancıdırlar.
Heey nasıl da uzuyor anne çocuk ve sevgili.
Oysa ne tuhaf galiba leyleklerden söz ediyorduk.

Cahit Zarifoğlu
Yaşamak 

EVLAT BAĞLILIĞI BABA VE ANALARDA KALBE BAĞLI BİR URGANDIR VE İÇİNDE KAN DEVERAN EDER

21 ARALIK. öyle tütüyorsunuz ki gözümde Hamdolsun hasret çekiyorum. Eğer kavuşuyorsak, veya bu ihtimal varsa hasretimiz dünyadakinedir. Yüce şeyler iki türlü başlıyor. İlki dış şartlarla, adeta zaruretle, ikincisi içten, sen onu bilmeden. Birincisi ikinciye kapı açılması için bir fırsat.

Hasret.

Acaba diyorum ebedi olana, herşeyin mirascısı olana, kalbi dolu dolu hasret çekmek nicedir? Kavuşur gibi oldukça kavuşulamayan, ve kavuşulmadıkça hasret büyüyen, ve hasret büyüdükçe onu alabilmek için iç büyüyen ve bu yinelendikçe olanlar olanlar. Bunu anlatan kitaplar okudum. İnandım. Bense toprağınkilerle cebelleşiyorum. Duygularım bu yüzden şiddetli ve acı veriyor. Onları ancak uyumaya yakın zamanlarda rahatça taşıyabiliyorum. İşte o zamanlar bazı şeyleri saf şekilleriyle duyabiliyorum. Perdelediklerini sezer gibi oluyor ve onlardan emin oluyorum. Anlıyorum ki hiçlik yoktur. Elimizin altındakiler değişip duruyor. Dokunup sevdiklerimizi götürüp beş on kürek toprağın altına bırakıyoruz, geçirdiğimiz zamanlar bir elbise gibi sırtımızda duruyor.

TUZLA 1973, 21 ARALIK iki gündür bir kaç saatın dışında hep arazideyiz. Dinlenme anlarında denize, ve kıyıya yakın iki küçük adaya dönük ve kapişonu başına geçirerek oturuyor yine sigara içiyorum. Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Yöremizde insanlar gelip gitmeler. Yalnız ikimizin arasında gelişen, ikimizlik bir masanın yamaçlarına alınıyoruz. Oturuyoruz, bakıyor ve kımıldıyoruz ve hayat bizi önemsemeye başlıyor. Varoluş, bize görünen bir kapı aralıyor. Varlığı kendi benliğimizi bilmekle algalıyorken, şimdi iki benliği birden, iki posta pulunu birbirine yapıştırıyor gibi, duyarak, ayrıcalığmız olduğuna kapılmaya başlıyoruz. Bu durumu kelimelerle anlatamayız. Burada işe yarar kelimeler mahduddur. Sıra çabucak, kullandığımız ilk kelimeye gelir. Kullanınız, o da eskir

-İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, "birden sevdim" deriz, ya da "çok seviyor" deriz, bakın kelimesiz anlıyamıyoruz bu sevgiyi, Ve bu sevgi, kelimeleri hangi terkip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği kelimenin yüksekliği kadardır. Ve "sevgi öldü", "artık sevmiyor" dediğimizde, sevgi kelimeyle çeker gider.

Fakat çocuğa duyulan bağlılık böyle değil. "Kızımı çok seviyorum" diyorsam, ona duyduğum bağlılığı anlatmak için elimde, bu iyice eskimiş, yetersiz sözcükten başka araç yok. Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
...
Kendime ilk kez ayrılmayı önerdiğim zaman bunları düşünmüyordum bile. Sadece gururumdu. "Erkekliği ve kadınlığı hükümet ettik" diye bir mısra yazdım. Ne güzeldi ama, bundan daha açık olabilir miydi ruhumun hapisleri - Dünya ilişkilerindeki aşk araştırmakla ilerler. Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır. Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne inci boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; Kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır. O zaman mutluluklar bir baş ağrısı gibi gelir ev yıkalması gibi de çeker gider.

Kalbin çıkarı yücelerden olur. Gelin bir zaman kollayalım. Kalbimizle halleşelim. Görelim nasıl çıkarlar peşinde.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

ÇOCUĞUN ÇİZDİĞİ DÜNYA İSE SAF VE SEVİMLİ

Çocuğun çizdiği dünya ise saf ve sevimli. Ama bu saf dünyanın üzerine o çocuk diliyle serilen gülücükler dolu örtü azıcık aralandığı zaman orada ateş dolu çukurlar, kaçılacak hiç bir yeri olmayan dar bir dünya, gördüğü ışıkları tutmak için beceriksizce çırpınan ve hiç bir şeyi yakalıyamıyan bir hayat görülür. Ve o çocuk orada, tıpkı büyüdüğünde, bugün otuzdört yaşında olduğu gibi, öyle bir tek başınadır ki, zamanından çok önce, elinde olmadan sahip olduğu bu yanlızlığı koyacak yer bulamamış, ona çocukluğun bilgisizliği ve korkusuzluğu ile ellerini daldırmış, onu üstüne başına, yanaklarına gözlerine bulaştırmıştır.
...tam objektifin camına bakarken, o, üç ayak üzerinde duran, arkasındaki kara torbanın içine bir adamın başını ve bir kolunu gizledigi kocaman fotoğraf kutusunun içindeki karanlığa, bir bakıma o andaki duyguya, ana baba çocuk olmanın hissine bakmaktadır. bu resimde büyük kardeş göründüğü yaşında ve fotoğrafın çekil diği zamandadır. Ama ötekinin yaşını idrak ederken içimizde bir karışıklık meydana geliyor. Zira o, resme baktığımız zamandaki bize, bizim de gözbebeklerimizden içeriye bizim de geleceğimizdeki bilinmeyenlere bakmaktadır. Bu şaşırtıcı oluş karşısında bocalıyoruz. Bu nasıl bir çocuk. Hem hiç büyümüyor, terketmiyor beni, hemde yaşamak arzumun önüne geçerek, varsa bütün geleceğimi açlıkla benden önce yaşıyor, bitiriyor. Ve ben ulaştığm zamanlarda bana yaşamak olarak yetecek bir nesne bulamıyorum. Onun bencillikle yaşayıp bitirdiği bir hayatla nasıl yapayım. Değersiz bulup sağa sola attığı kırıntıları bulup onararak (meselâ memurluk ederek) yaşıyorum. Ve şimdi yazarken, romanıma değer verdiğimi anlıyor. Elimden alıp o yazıyor, bir yazar olarak direttiğim zaman içimdeki bütün kapıları çarparak gitmeye kalkıyor. O zaman herşeyi bırakarak peşine düşüyorum. Neticede romanı devam ettireceğim diye bir davranışım daha yanına kalıyor, bakıyorum elimdekilere, sonundan başından bir kaç sahne. Ve haklı olarak düşünüyorum, böyle mi olmalıydı. Hata mı ediyorum acaba? İnsan bir katilin kalb seslerini kulağıyla duymadan onu nasıl anlatabilir.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

12 Şubat 2016

kalbiyle söyleşen

dağ köyünde körbağırsak sancısa
konur karnın ağrıyan yanına
alev gibi tuğlalar
/ Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu

Cahit Zarifoğlu

04 Kasım 2015

Ödev yaparken, küçük ‘’e’’leri ve küçük ‘’a’’ları ‘’çok zor, yazamıyorum’’ diye ağlayan Aliemir’in, Senden istediği sabrı istiyorum.

mn-103

Bir gece önce herşey çok net ve bulutsuzken sabah uyandığımda bu bulanıklık neden. Ruhumun güneşli, parçalı bulutlu, fırtınalı ve ya yağmurlu hava durumunu hangi meleğinin eline verdin Allahım. Sebepsiz yere yükselip kanatsız uçmaya başlıyorum, kollarım önce bir çift kanada dönüşüyor sonra birden felçli kuşlar gibi yere çakılıyorum. Hiç kanatları felç olmuş kuş görmedim, kuşların kalbine de felç iner mi? Hiç bir kuşun yere çakıldığını da görmedim, gösterme… Seninle aramızda mektuplar var, içleri ayna dolu. En güzel cevap yazan Sensin. Ben sabırsızım, öyle halketmişsin, kalbime dokunmayan cümlelerimi dinleme…



hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan
koruyana ki
çekip dizimizi karnımıza
toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak
cennet hediyen cehennem benim eserim
hamdolsun hamdolsun dünyadaki dehşetten
koruyana ki
bize gizli kendisine açık nedeni
bir hüzünle korur parçalanıp giden özümüzü


Ve ben duruyorum ölümümün başında
Bana bu gece ölümüm gösterildi
Büyük ak saçlı başım
Dolunay gibi kaydı iki taşın arasına
Dört kutsal kelime duydum
Acz
Nasip
Rahmet
Ölüm

Cahit Zarifoğlu (Yaşamak)



Ödev yaparken, küçük ‘’e’’leri ve küçük ‘’a’’ları ‘’çok zor, yazamıyorum’’ diye ağlayan Aliemir’in, Senden istediği sabrı istiyorum.


Zehra Betül

06 Ekim 2015

Yaşamak / Cahit Zarifoğlu

İSTANBUL 1968. Neden diye sormayın hemen. -Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.

Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı.

Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz. Az sonra karşımızdadır o, merhamet bile olsa. Hemen fiyatını sorar bazılarımız, ama bazılarımızca da hayat pazarlık etmeye değmez. Söylenen ücreti her zaman açık duran cüzdanlarından çıkarır, -bütün dikkatleri ellerindeki YENİ'nin üzerinde olduğu için-dalgınlıkla karşılarındakilere teslim ederler.

/ Kandırılanlar aldanmamaya çalışanlar olmalı. Bırakın ihtiyacınız olanı fazla kazanarak karşılasınlar-

Bir kravat alırken sevinin ve deyin ki "aradığımı biliyorum"

Bu ona erişmenizin garantisi değildir ama, sıkıntımızın kaynağını bilmemiz bakımından tahammülümüzü artırır. Ama o bir düşünce belirmemişse kötü şekilde kaynağın açığındayız. "Sıkıntımın nedenini bilmiyorum" demekteyiz.

Şu an da ne var?

Burada niçin'im.

Sıkıntı kollarımı göğsümde kavuşturmuş. Soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor.

Bütün bir hafta nasıl geçmiş farkında değilim. Hatırlamaya, hayalimde yeniden yaşamaya değer ne var. Unutmayı arzu edecek bulanık, kötü bir saatim olsaydı bari.-

Anlamsız geçen bir hafta, ötekilerle birlikte içimde bir hava kabarcığı gibi dolanıyor. Ona nasıl hâkim olunacağını bilmiyorum. Onu rahatça dışarı atabilmem için herkes gibi benim de sırtımda, iki kürek kemiğinin ortasında bir aralık olmalıydı.

Kardeşim Bodler, o kabarcığı bir türlü dışarı atamadığı ve o, bütün vücudunu dolduracak kadar büyüdüğü için öyle olmadı mı?

Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.

Tecrübesiz olsaydım kalbimi seçmelerindeki düşmanlığı anlayamazdım.

-Ona acımadan söyliyelim: Hedeflerinde doğrudurlar. Farkında olmadan, kendimizi ordan oraya atarken, aslında kalbimizi kaçırmaya, hedeften çıkarmaya çalışıyoruz.

Buraya niçin geliyorum sanki.

Her seferinde aynı yorgunlukta ayağa kalktığım, ve ana yola giden önemsiz yokuşu denize inen dalgalara karşı koyar gibi çıktığım halde.

Şehre yürümek kolay mı?

Oturuyorum öylece.

Havanın, denizin, denizdeki hareketin, dizlerime sürtünerek koşan çocukların, sessizlikle önüme bırakılan çayın, motor gürültülerinin, ıssızlık içinde korku doğurarak kayan yelkenlilerin, sağ omuzumu ağırlaştırarak ufka inen güneşin, ve gelip giden insanların hayata doğru kımıldatamadıkları bir varlığım şimdi.

Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.

Kederli olduğum da söylenemez zaten. -Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var.

Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok. Ağırlıksız duran bedenimi küçümsiyeceklerdi. Sonra da birbirlerine dürterek, ya da ilerdeki arkadaşlarına göz işareti vererek beni gösterecekler, “kalbini yok etmişin haline bakın, hınzır pek de pratik, belli etmiyor hiç” diyeceklerdi.

Ama iyi ki yoklar.

Yüzümü saklamayı düşünmeden durabiliyorum.

Fakat hayret önümde bir çocuk düştü.

Dizi kanadı. bunun bir başlangıç olacağını düşünmüyordum.

Bir çokları dönüp baktılar. Çocuk düşerken bağırdı galiba. Ya da aynı anda bir sandalye devrildi. Yan masalardan ufağı kaldırmak için doğrulanlar oldu. Ben bile kımıldadım.

Ama uzakta olmasına, dostları ile hararetli hararetli çene yapmasına rağmen anne yetişti ona. Hatta denebilirki sırtı dönüktü, hiçbirşey görmüyordu. ama yinde de o yetişti. Daha kaldırırken, o ancak bir saniyelik zamanda her noktasını gözden geçirdi. Bakışları diz'den geçerken kanı gördü, orayı tespit etti, çabucak başka yerlere atıldı. Yüzünü, ellerini, avuçlarını, başını endişeyle sımsıcak dolaştığını onu emniyete aldığını gördük. Sonra bir eli ile çenesinin altından tutup acı çekiyor mu diye gözlerine baktı.-Çoğu zaman çocuğun yüzünde aceleyle kıpırdayan, acının şiddeti ile hiç orantısı olmayan, daha çok mahiyeti bilinmeyen korkulara dayanan ifadeler ne çabuk, içten gelerek inanırlar. Ama o ifadeleri yumuşatmak, gözyaşlarını durdurmak ne kadar da kolaydır onlar için. Yaranın üzerine eğilerek, oradaki ızdırabı yukarılara gitmemesi için tehdit ederler.

Karşımdaki anne de sesini çocuğunkine benzeterek, iyice büzüp öne doğru uzattığı dudakları ile
-Uf mu oldu, diye söylendi.

Çocuk, kendi küçük hayatına yaklaşmaya çalışan bu kocaman varlığın aradaki mesafeyi kapayışındaki hünere hayran kaldı ve sustu. -Bu kez de o, başını anneninkine yaslayarak yaranın üzerine eğildi, acı kendi dizinde değil, bir oyuncak bebeğin, ya da acı çekmeyen bir eşyanın üzerindeymiş gibi, kayıtsız, anneyi taklit ederek dudaklarını büzdü.

-Uf uf oldu, dedi.

Anne parmağının ucuyla dize yapışıp kalan minik taş parçalarını düşürmekte, tozu silmekteydi. -Çocuk anneden, onun parmaklarından, yüzündeki ifadeden emindi. Acı bunların arkasında kalmıştı. -Fakat bir ara başını çevirdi çocuk, yöresindekilere baktı.

/ Böyle durumlarda, herkesin anneyle aynı oyunu oynaması gerekli.

Beceremeyenler başlarını çevirsin.-

O gözlüklü, siyah mantolu yaşlı kadın, çocuk tam düşerken yüzüne gelen, yaşlılığından ve şefkatinin büyüklüğünden dolayı orada derin izler bırakan korkulu endişeyi silkip atmayı ihmal etmişti. Onun için, onu oradan silmek büyük yorgunluğa malolabilirdi anlaşılan. -Çocuk gördü bu yüzdeki ifadeyi, kandırıldığını sezdi ama şimdilik anneye güveni daha fazlaydı, yine de şüpheyle ikinci bir yüz aradı. Yan masadaki amca, o kalbi boşalmış olan, anneyi anlamasına rağmen, ona katılma esnekliğini kaybetmiş, o, kalbi boş amca da kendilerini katı bir yüzle izlemekteydi. Sonra o başlarına gelip dikilmiş, biraz önceki oyunlarını ebediyyen unutmuş gibi durup, bakan çocuklar. Hele o sarı saçlısı, sert bakışlısı. -Evet, evet  çocuğun şüphesi yoktu artık, anne onu kandırmaktaydı. -Böyle olunca da acı, onu tutmuş olandan kurtuldu, süratle parmağın ucuna geldi ve oradan -toplu iğne başı gibi incelip sivrilerek- çıktı yeniden yaraya girdi. O zaman hızla ağlamaya başladı çocuk. Anneyse yarayı temizlerken ihtiyatsizlik ettiğini zannetti.-

Fakat acıyı başıboş bırakacak değildi.

-Bu mu yaptı sana, bu mu diyerek, şimdi de çocuğun düştüğü yeri dövmekteydi anne.

-Oh olsun sen nasıl kanatırsın nonoşumun ayağını, ha! söyle çabuk... Çocuk bir süre yere acır gibi baktı, fakat sonra da dizlerini bükmeden, beceriksizce eğilerek, avucunun içiyle toprağa vurmaya çalıştı.

Acı yeniden annenin eline geçmişti. -Ve bu kez daha htiyatlı davrandı. Çocuğu kaldırdı yerden, etrafındakileri görmemesi için avucuyla küçücük yüzü örterek, göğsüne bastırarak götürdü. Böyle oldu. Ve ben

Bunun bir başlangıç olacağını düşünmüyordum.

Biraz ilerdeki masada, sırtın bana dönük oturuyordun. O gözlüklü mütecessis nine ve orta yaşlı iki bayanla birlikte. Çocuk önümde düşmüştü ve herkesle birlikte sen de döndün. Henüz farketmemiştim seni. Bir çokları gibi herhalde dönmüş sende bakıyordun. Olay ikimizin ortasındaydı tam. -Çocuk ilk ağlamasını kesip yöresine bakışını kaldırınca, ve galiba yaşlı nineye bakıyordu, ben de onunla baktım ve gördüm. -Kadının yüzündeki ifade, çocuğa annesi tarafından kandırılmakta olduğunu, aslında acı'nın devam ettiğini ilham eden ifade sanıyorum tam anlamı ile yeni değildi. Eski senelerden kalma başka ifadelerle de karışmıştı.

Hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. Tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. Durmadan sormaktaydı. Hayattan ne beklediğimi sormaktaydı. Beni önce, mutlaka bir şey beklemek gerektiğine zorluyor, sonra da alay ediyordu. -Tanrıya inanıp inanmadığığımı sormaktaydı. Ölebilmek için her ihtiyacımı tamamlayıp tamamlamadığımı sormaktaydı. / Anlaşılan kendisi bu bakımdan bazı hatalar yapmıştı. Günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı. İlerlemiş yaşına rağmen kendine iyi gelen bir ölümü sağlayamadığını, göçmekte zorluk çekeceğini anladım.-

Bu durumda ona bakmak zordu. Huzursuz kımıldayarak ondan kurtulmaya çalıştım. Fakat bakışımı tutmuştu. ondan ayrılamıyordum, tanışmıştık bir kere. -Tekrar karşılaştığımız takdirde, sorularını, ikinci kez tekrarladığını bilerek, düşündü mü der gibi, başkalarının öğrenmelerine duyulan güvensizlikle, yine alay ederek tekrarlıyacağını düşünüyordum. -Fakat umulmadık bir anda başka, herhangi bir şeyle ilgilenmeye başladı. Ne kadar usta, ne kadar biliyor diye düşündüm. Birden sahipsiz kalmıştım. Bakışım, yere paralel durmak zorunda bulunan, fakat içindeki sertlik süratle yumuşayan bir bakır tel gibi eğiliyordu boyuna. Durumumun saçmalığını kavrayıncaya kadar bir an bocaladım. -Bu belki de devam edecekti ama, seni hissettim. Evet bakıyordun, yanılmamıştım. Başkaları çocuğa ve anneye bakarken sen artık bendeydin. Bunu hissetmemden ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum ama, bakışlarımız karşılaşınca kaçtın, önüne döndün. Oysa çocuk henüz bitmemişti ve dönmen için zamanın vardı. Fakat dönmüştün. -Omuzlarından bana dokunup kaldığını anladım.

Görüyordun, beni hissediyordun.

Ve o zaman başladı.

İşte yine birşey var.

Bakıyordum sana.

Kalkıp gidenler şimdi önemle kalkıp gidiyorlardı. Garsona seslenmeleri önemliydi. Denizdeki hareket önemliydi. Yörem çoktandır aldırmaz olduğu muhtevasını elde ediyor, onu ağır ağır kazanmaya çalışıyordu. Bunun sana baktıkça gerçekleşmesi şaşırtıcıydı. Oluyordu. -Hayatı yeniden elde ediyordum. O anla değişebileceğim şey ne olabilir.

Farkına varmadan “bütün bunların, hatırasız haftaların, kalbimi farketmelerinden korkmamın sebebi var” diyordum.

Şimdi birşeysin benim için… Varsın.

Fakat bocalıyordum.

Gizlice düşündüğüm, farkedilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiç bir teşebbüste bulunmadan birden bire atmak için yine hayal mi kuruyordum.-

Dedim ya işte, bocalıyordum.

Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?


Cahit Zarifoğlu / Yaşamak / s. 171-177
Beyan Yayınları / İstanbul

24 Eylül 2013

Gelecektim. Ama daha bir kötü hatıram olsun istemedim.

Niye yazıyorum ki bunları.

İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. Açıp gösterelim. Yine de anlatıyoruz ama. Bizi farkedince eşyaların arasına gizlenmeye çalışan bir böceğe benziyor anlattıklarım.

Gelecektim. Ama daha bir kötü hatıram olsun istemedim. Ona böyle yazdım. Merhametle bakarak gülümsedim. Görünüşü acımayı da zorlaştırıyor insana...


Cahit Zarifoğlu - Yaşamak

30 Mart 2012

Yaşamak

Neden diye sormayın hemen. Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.
Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı.

Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz.

Sıkıntı kollarını göğsümde kavuşturmuş. Soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor.

Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.

Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.
Kederli olduğumda söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felâket geçirenlerim var.
Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok.

Hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. Tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. Durmadan sormaktaydı. Hayattan ne beklediğimi sormaktaydı...Günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı.

Bu durumda ona bakmak zordu. Huzursuz kımıldayarak ondan kurtulmaya çalıştım. Fakat bakışımı tutmuştu, ondan ayrılamıyordum, tanışmıştık bir kere. Tekrar karşılaştığımız takrirde, sorularını, ikinci kez tekrarladığını bilerek, düşündü mü der gibi, başkalarının öğrenmelerine duyulan güvensizlikle, yine alay ederek tekrarliyacağını düşünüyordum. Fakat umulmadık bir anda başka, herhangi bir şeyle ilgilenmeye başladı... Birden sahipsiz kalmıştım. Bakışım, yere paralel durmak zorunda bulunan, fakat içindeki sertlik süratle yumuşayan bir bakır tel gibi eğiliyordu boyuna. Durumun saçmalığını kavrayıncaya kadar bir an bocaladım. Bu belki de devam edecekti ama, seni hissettim. Evet, bakıyordun, yanılmamıştım...Bunu hissetmemden ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum ama, bakışlarımız karşılaşınca kaçtın, önüne döndün...ve dönmen için zamanın vardı. Fakat dönmemiştin. Omuzlarından bana dokunup kaldığını anladım.

Görüyordun, beni hissediyordun.

Ve o zaman başladı.

İste yine bir şey var.

Bakıyordum sana.

Şimdi birşeysin benim için...Varsın.
Fakat bocalıyordum.

Gizlice düşündüğüm, farkedilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiç bir teşebbüste bulunmadan birden bire atmak için yine hayal mi kuruyordum.

Dedim ya işte, bocalıyorum.

Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?

Cahit Zarifoğlu/Yaşamak s.168-174