Ana içeriğe atla

Martha

operatör, şu numarayı bağla artık
zor tutuyorum gözyaşlarımı
yıllar oldu, bakalım tanıyacak mı yaşlı sesimi, benim, tom frost,
evet, şehirlerarası arıyorum
kaç para yazar dert etme ne olur
kırk yıldan fazla oldu martha,
anımsa beni lütfen
seninle bir kahve içelim
eski günlerden bahsedelim
şiirler, yazılar ve martha,
her şeyim sendin,
senin her şeyindim
yarını hiç dert etmedik
kederlerimizi kaldırdık rafa
yağmurlu bir günde indirmek için
kendimi çok yaşlı hissediyorum
sen de yaşlandın tabi
kocan, çocukların nasıl?
biliyorsun, ben de evlendim
şanslısın, seni koruyacak birini buldun
o günlerde çok gençtik,aptaldık
şimdi olgunuz ve güzel günler geride kaldı
şiirler, yazılar ve martha
her şeyim sendin,senin her şeyindim
yarını hiç dert etmedik
kederlerimizi kaldırdık rafa yağmurlu bir günde indirmek için
hep düşünmeden davranırdım
sanırım hala öyleyim
o günlerde önemli olan erkek olmamdı
seninle birlikte yaşamayı hiç kavrayamadım
martha, seni seviyorum, görmüyor musun
eski güzel günler geride kaldı
şiirler, yazılar ve martha
her şeyim sendin, senin her şeyindim
yarını hiç dert etmedik
kederlerimizi rafa kaldırdık
yağmurlu bir günde indirmek için
yanı başında titrediğim sakin akşamları hatırlıyorum

Tom Waits



Tom Waits; but she comes not…


Her zamanki gibi uyanır uyanmaz tütüne uzandı ellerim. Günler süren uyuşukluğumun ellerime düşen yansıması çok açıktı; dökülmüş siyah ojelerimden göz kırpan solgun tırnaklarım. Yanımda büyük yüzü ve azalmaya başlamış saçlarıyla kocam yatıyordu. Yorgun ve huzurlu…Tanrı şahit ya, içki şişelerinin havada uçuştuğu kavgalarımız bile sonunda bitip, yerini ‘aile’ ortamının dinginlik isteyen sularına bırakmıştı bunca yıl…

Ama artık içemiyordum, midemin ve çocuklarımın, hayatımın en büyük yardımcısı, yaşam destek ünitem olan bourbonlarımla bir sorunu vardı. Zaten yaşam hep böyleydi, sizi sevenler sizin sevdiklerinizi asla kabullenemezler…

Verandaya çıktım, gün yeni yeni doğuyordu. New Orleans’lı olmanın bir güzelliği de budur; güneş doğmadan gün doğar. Gece boyu yağan piyano tuşları, güneşle birlikte yok olup sırasını bekler akşama dek. Kendimi bildim bileli bu hep böyledir; çünkü piyanolar, trompetler ve gitarlar asla yaşlanmaz.

Ama ben yaşlı bir kadınım artık. Bunu duymaya alışık olmayabilirsiniz, yani bir kadının kendi kendini ele vermesi sizin için şaşırtıcı bir şey olabilir. Olsun. Ben gerçekten yaşlı bir kadınım. Bir zamanlar diri birer aşk ikonu olan göğüslerim şimdi güneşte kalmış bir sigara paketi gibi solgun ve yorgun. Ama içlerinde hala tütün, hala aşk var. Çünkü zaman yalnızca bedeni yakar.

Her neyse, bu yazının benimle bir alakası olmamalı. Kendimi anlatmak için oturmadım masaya. Erken kalktığım her sabah gibi –neredeyse her gün- basit ritüellerimi yapıyordum. Birkaç saatliğine aileden, annelikten, akşama kadar çalışıp geceleri hala sevişmek isteyen bir kocadan sıyrılmak için verandada oturmuş neyi dinlediğimi bilmeden kulak kesiliyordum. Ama o gün ritüelim bozuldu, nasıl olduysa bozuldu işte. Saat 05:56’da telefon çaldı. Açtım, karşımdakini sanki tanır gibiydim. Sesini, konuşma tarzını biliyordum ama farklı bir şeyler vardı. Hastalıklı, yorgun ya da size nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama akoru bozuk bir elektro gibi çamurluydu sesi.

-Martha, bu sen misin?

-Evet, benim.

-Ben Thomas. Müsait değilsen ya da uyandırdıysam…

-Hayır, hayır Tom. Yalnızca bana bir dakika ver lütfen.

Ondan bir dakika istedim ama hemen hemen on saniye sonra tekrar telefondaydım. Sigaramı yakmak ve bir bardak su almak içindi bu zaman. O gün yaklaşık yarım saat konuştuk, Orleans’a geldiğini, beni görmek istediğini ama bunu kimseye söylemememi rica etti benden. Kabul ettim, bu zamandan sonra kaybedecek hiçbir şeyim olamazdı. Hayatımdan başka…

Pazartesi günü için sözleşmiştik, bir konser için burada olacaktı ve oturup birer kahve içsek bunun kimseye zararı olmazdı. Tom’u tanıdığım için, bir zamanlar daha da yakından tanımış olduğum için şanslıydım. Ama aksilikler ve kötü şans, güzel şeylerin yakasını asla bırakmaz. Bizim de akıbetimiz böyle oldu; neredeyse 40 yıl sonra, gömüldüğüm bu monoton hayatın içinden uyanmış, tek derdi mesai saatlerinde başarılı olmak olan sıradan bir adamın yanından kalkıp, o sabah telefonda Tom’la tekrar tanışmıştım. O artık Thomas değildi, çünkü Thomas, her sabah okula elinde bir sigarayla gelen her akşam da eve bitik bir viski şişesiyle dönen, sık sık kavga eden ve olur olmaz şeyler yapan bir çocuktu. Bazen bir taşa kulağını dayayıp dinler bazen de iki üç sigarayı birden yakıp içerdi. Fakat şimdiki adam, yani Tom, filmlerde oynuyor[1], eşi benzeri olmayan şarkılar besteleyip milyonlarca insanla sahnede çıldırıyordu. Kafasında neredeyse hiç çıkarmadığı şapkası, hala 18’lik bir serseriymiş gibi yerinde duramayışı, yaptığı esprilerle herkesi kırıp geçirmesi… Benim, Martha Nicole King’in, kırmızı bir Cadillac’ın arkasında parti çıkışlarında delicesine seviştiğim Thomas şimdi neredeyse her gece binlerce insanla sevişiyordu. Tüm bu olanları “talih”in penceresinden yargılayacak olsak; ben talihsiz eski aşk, o geçmişte terk edilen fakat şimdi herkesin kovaladığı güçlü-yalnız erkekti. Kim bilir, şanssız olan belki de ikimizdik. Çünkü, Thomas’ın bana bir gün çok sevdiği o şairden fısıldadığı gibi;

Siz ne güzeldiniz benimle bilemezsiniz
A harfinden bir çarşı güneşi yüzünüzde
Hèlene uyruklu bir rüzgârdınız her şiirde
Benimdi, Ronsard'ın bir ülkesiydi yeriniz.

Şimdi kim bilir İstanbul'sunuz değilsiniz
Bir f'diniz Önasya'larda o şey evlerde
Şimdi nasıl bir yalnızlık eser yüzünüzde
Uzun sular olur duymak gibi bir şeydiniz.

Şimdi h, şimdi M sesi ilk nasıl karanlık
İpek gibiydiniz iyisi mi anlatmamalı
Ben yokum ya yoksunuz bakın nasıl artık.

Şimdi bakın nasıl bir yalnızlık vuran benden
Şimdi şiirlerde benim yazdığım sıkıntı
Bayılırsınız bir rüzgâr oynatsam ülkemden[2]



Pazartesi günü gelmişti. Saçlarımı, yıllardır unuttuğum saçlarımı topladım. Aynanın karşısında epey vakit geçirdim.Uçlarından biraz kestim önce hepsinin, düzelttim, içimden nasıl gelirse o an, öyle yaptım saçlarımı. Sonra da, dediğim gibi işte, ucuz bir tokayla topladım. Kocam ofisine çoktan varmıştı, çocuklar okulda bir şeyler öğreniyor, başka insanlarda kendilerini keşfediyorlardı. Bense, kendimle ikinci kez karşılaşmak için evden çıkıyordum işte.



Buluşacağımız mekana gelişimin üzerinden neredeyse 10 dakika geçmişti ki, siyah ceketi, gri gömleği ve kanvas pantolonuyla Thomas içeri girdi, biraz etrafına bakındıktan sonra beni görüp karşıma oturdu. Siparişlerimizi verdik ve artık rahat bırakılabilirdik. Sesine çöken zaman onu ihtiyarlaştırmanın aksine sanki daha da gençleştirmişti. Temiz kalpli ama tehlikeli bir çocuk gibi konuşuyordu. Çıktığı talk-showlarda neredeyse nadiren gülen bu adam, karşımda hep bir buruk gülümseyişle otururken, konudan konuya atlıyor, bazen gözlerimiz doluyor hemen ardından da katılarak gülüyorduk. Neredeyse her şeyi konuştuk; çocuklarımızı, hayatlarımızı, aradan geçen 40 yıl neyi alıp verdiyse hepsini döktük masaya. Beat kuşağından, Bukowski’den, Jack Keruoac’ten, Boris Vian’dan, o çok sevdiği Türk şair İlhan Berk’ten… Bana birçok şey anlattı; Hemmingway’in mezar taşında “ayağa kalkamadığım için beni bağışlayın” yazdığını, şimdiye kadarki en lezzetli yemeğini Tulsa Oklahoma havaalanında yediğini, centilmen bir erkeğin akordeon çalmayı bildiği halde çalmayan olduğunu… Karşımda sanki farklı biri vardı, Thomas’la Tom’un arasında gidip gelen biri… Sonra dayanamayıp ona, “bir zamanlar dünyanın aynı sokağındaydık, ama şimdi bir sana bak bir de bana, hayata karşı ne gibi bir merakın, ne kadar hevesin kalmış olabilir ki artık Tom?” diye sordum. Sesimdeki kırgınlığı ve hayal kırıklığını anlamış olacak ki, cevap veren Thomas’tı;


“Merak edecek bir şeyler her zaman vardır, Martha. Kurşunların bilinci var mıdır sence? Kimin bedenine girdiklerini anlarlar mı? Buna bir cevap veremiyorum mesela. Ya da ömrü bir otobanın kenarında geçen ağaçlar ne hissederler? Peki, tamam. Daha kolay bir şey soracağım sana; Ella Fitzgerald, söyledikleri gibi o şarap bardağını sesiyle kırmış mıdır gerçekten?”

“Kadının sesine bakılırsa… Hiç de zor değil Thomas.”

“Sesine bakmak yetseydi benim bu sesle Beyaz Saray’ı havaya uçurmam gerekirdi.”


Biz ayrıldıktan sonra Roberto[3] ile buluşacak ve konserin olacağı salona birlikte gideceklerdi. Söylediğine göre ikisi Jim Jarmusch’un Down By Law filminin çekimlerinde tanışmışlar ve sıkı dost olmuşlardı. Thomas’ın şarkılarını ben de çok seviyordum, yani onun ‘hayran kitlesi’ne dahildim, hem de en başta. Onun eski sevgilisi oluşum, bana yaptığı o çok dokunaklı, iç kanatıcı şarkının[4] onun bir hayranı oluşumda hiçbir etkisi yoktu, bunu kesinlikle söyleyebilirim. Jarmusch’u da, Bukowski’yi de çok seviyordum, dünyayı sevişimin yapı taşlarıydı bu adamlar. Ve bu ince çizgide gidip geliyordum; karşımdaki adamın hangi yüzünü sevmeliydim? Hangisiyle konuşmalıydım? Tom’la mı yoksa Thomas’la mı? Bilemiyordum. Benim gibi o da bilemiyordu. Gökle yer arasında uçup duran bir salıncakta gibiydik ve uçtan uca gidip geliyorduk.


Kafenin loş ışıkları altında dağınık saçları, kemikli yüzüyle duvara yaslanmış karşımda oturuyordu. Thomas böyle bir adamdı işte. Herkesin içinde kendinden büyük bir çocuk olduğunun canlı kanıtıydı.[5] İnsanlar, kendilerini aklamak, hatalarını, ahmaklıklarını bir kılıfa uydurmak için suçu ‘içlerindeki çocuk’a atarlardı. Ama Thomas böyle değildi, çünkü kendisini yöneten o çocuğun aykırı, vurucu ve zapt edilemez oluşunu çoktan kabul etmişti.


Thomas, çocukken dünyanın garip sesler çıkarttığını düşünür, gündelik hayatta hiç dikkatimizi çekmeyen seslerden ürkerdi. Bu bazen bir kağıt hışırtısı bazen de yorganın sesiydi. Gece olunca tüm hayaletlerin, cinlerin yankıları üstüne düşer ve onu korkuturdu. 7 Aralık 1949’da doğan bu adam şimdi 60’larına gelmiş ve karşımda yeni tanışmışız ama birbirimizi rüyalardan ya da mistik güçlerimiz sayesinde biliyormuşuz gibi anlatıp duruyordu. Belki de anne ve babası öğretmen olan çoğu insan gibi, hayatının gidiş yönü ikisi de öğretmen olan müstakbel anne ve babasının tanışıp evlenmesiyle çizilmişti; farklılık ve farkındalık. Jack Kerouac ve Allan Ginsberg’le tanışıp Beat kuşağının eserlerine hayran olduktan sonra geleceğini gösteren ikinci tabelayı da tanıyıp, doğru yöne sapmıştı. Bu adamları, yani Beat kuşağının peygamberlerini babası gibi görüyor ve bu durumu şu sözleriyle açıklıyordu bana; “10 yaşımda babası tarafından terkedilmiş bir çocuktum ve bu adamlar ihtiyacım olan kılavuzlardı. ‘Sen benim babam mısın?’ diyerek dolaşıp dururken bu edepsiz adamlardan düzinelerce buldum yolumun üstünde.”


Ve tahmin edebileceğiniz gibi, Yolda[6] ve onun gibi tarifsiz kitapları okuyan herkesin yapmak isteyip de yapamadığını Thomas yapmıştı, 15 yaşında evden kaçtı. Aşçılık, gece kulüplerinde fedailik gibi işler yaptı. Benimle birlikteyken de bir gece kulübünün kapısında akşamdan sabaha kadar dikilip duruyor, sık sık kavga ediyor ve şarkılar yazıyordu. İçki ve sigaraya iyice bağlanmıştı. Alkol sorununun ne zamana kadar sürdüğünü bilmiyordum. Fakat anlattığına göre; 1978 yılında, ilk oyunculuk deneyimini yaşadığı Cennet Yolu[7] filminin setinde şimdiki karısı olan Kathleen Brennan’la tanışana kadar günde neredeyse en az 2 paket sigara ve oldukça alkol tüketmişti. Çoğu kadın, bu tarz bir durumda gereğinden fazla ve saçma bir duygusallıkla suçu kendinde bulup alınganlık edebilir; ‘benim yüzümden mi alkolikti?’ Ama farkındasınız, bu hayli komik olur. Gülebilirsiniz.


Thomas’ın yani nam-ı diğer Tom Waits’in bu kadar az turneye çıkması, fazla konser vermemesi hep dikkatimi çekmiş ve beni düşündürmüştü. Sebebini sorduğumda yine kendine özgü bir cümleyle yanıtladı beni; “yunusları besleme, yoksa bir dahaki sefere yiyecek için gemini batırırlar.” Thomas öyle şeyler söylüyordu ki, söylediğine katılmasanız bile ona haksızsın diyemezdiniz. Şarkıları da hep böyle oldu; etkileyici bir reddedilemezlik. Şunu da söylemeden edemem; Tom Waits şarkıları her ne kadar Beat’in ve siyah beyaz renklerin büyük izlerini taşıyor olsa da Russian Dance ve onun gibi bazı şarkılarından ben hep Tim Burton tadı almışımdır. Belki de şarkıları hakkında söylediği şu cümle her dinleyicisi gibi benim için de çok önemli ve gerçekti; “benim müziğim kulaklarınız için filmdir.” Tabi bunları ona hiç söylemedim, şarkılarına hayran olduğumu asla bilmemeliydi. Çünkü bunu önce kendim kabul edemezdim, karşımda oturan kişi benim için hala Thomas’tı. Bazı geceler ağzı burnu kanlar içinde kapıma gelen ve ne olduğunu sorduğumda “ibneleri devirmem o kadar kısa sürdü ki hıncımı alamayıp biraz da kendimi yumrukladım bebeğim!” diyen o adam; Thomas Alan Waits…

Gerçekten abartmıyorum, çılgının tekiydi. Bana o gün, ‘Shake It’ şarkısında derinden gelen vokalleri kendi banyosunda kaydettiğini söyledi. Karısından bahsederken de bana, karısının müzik tutkusuyla ilgili “aynı zamanda bir plak koleksiyonuyla evlendim” diyordu. Ama yine de karısı ve Casey, Kelly ve Sullivan adlarındaki üç çocuğu ona farklı bir açılım vermişti. Şarkılarını karısıyla birlikte yazıyorlar, albümlerine ortak imza atıyorlardı. Bunları duymak çoğunuz için rahatsız edici olabilir, yani bir düşünün; terk ettiğiniz adam dünyanın en ünlü müzisyenlerinden biri oluyor, sayısız filmde oynuyor ve bir aktrisle evlenip, başına gelen her şeyi 40 yıl sonra size loş bir kafede anlatıp duruyor. Bir kadının kalbi her şeyi unutur ama yok edemez. Yer altında ışığı bekleyen yaratıklar gibi saklanıp durur bütün eski aşklar, kavgalar ve nefretler. Bu yüzden benim de kafam hayli karışmıştı. Ama bunun ne zamanı ne de yeridir şimdi.

O gün yağmurlu bir Pazartesi’ydi. Pazartesiler hep yağmurlu olur zaten. Geçmişe dair bir şeylerin, birden önünüze atlayıp sizi karşılayacağı varsa bu mutlaka bir Pazartesi günü olur. İşte benim Pazartesi sendromum da buydu. Size Thomas’la ilgili bir çok şey anlatabilirdim, nasıl öpüştüğünü, nasıl seviştiğini, seviştikten sonra kaç sigara içtiğini, inleyip inlemediğini, hangi viski markasını tercih ettiğini, bir kadının en çok neresine vurulduğunu… Bu tür bir sürü bilgi verebilirdim size, ama hayır, sizin duymak istedikleriniz –en azından bu yazıyı okuyan güzel kızlar hariç- bunlar değil.Çünkü tahminimce Thomas ile Tom Waits farklı gülen, farklı konuşan, farklı sevişen, farklı yaşayan iki insan olmalı. Kısacası, sizin duymak istediklerinizle benim anlatmak istediklerim bu kadar ayrıyken ortaya ne olduğu belirsiz ama çok farklı bir portre yazısı çıkıyor işte. Şöhretin ve hakkındaki genel görüşlerin, hayranlıkların aksine ben, Thomas’la ilgili tamamen gerçek şeyler yazmak istedim. Ve sanırım bunu, gücümün yettiğince başardım.

Kafeden ayrılırken Thomas beni ve ailemi de konsere davet etti. İşte tüm konuşulanların en can yakan kısmı buydu. Biz artık iki yetişkindik. Kıskançlıklara zamanımız ve gücümüz yoktu. Bana yazdığı şarkıda, beni hala sevdiğini itiraf eden bu adam, şimdi kalkmış beni eşim ve çocuklarımla birlikte konserine davet ediyor ve bundan neredeyse hiçbir rahatsızlık duymuyordu. Bense, hem onu canlı dinlemenin heyecanı hem de o salonu dolduran binlerce insandan çok daha şanslı olabileceğimi hissediyordum. Fakat işin öteki yüzü hiç de iç açıcı değildi; yanımda kocam ve çocuklarımla gitmeliydim. Aksini yapıp tek başıma gitsem, önlenemez bir suçluluk duygusu ve huzursuzluk da benimle birlikte gelecekti. Ailecek Tom Waits konserine gidecektik, aslında hepsi buydu… Ve bu her şeyden daha acıydı. Ben Thomas’ı dinlemek isterdim, kırmızı Cadillac’ın arkasında elinde gitarı ve bacaklarının arasında tuttuğu ucuz bir viski şişesiyle birlikte…

Fakat olan oldu, o gece eşim ve iki çocuğumla birlikte Thomas’ı dinlemeye gittik. Alice, Time, Downtown Train, Telephone Call From İstanbul, All the World Is Green, Dead and Lovely ve Martha… O akşam söylediği şarkıları bir gün cansız bedenimi yakarlarken bile duyacağıma eminim. Onunla tanıştığım ve onun için ‘bir zamanlar’lı kipte kalmış bir kadın olduğuma asla pişman olmadım. Bu beni hiç üzmemişti. Ve size anlattığım o telefon konuşması, iki liseli genç gibi elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemeden oturduğumuz o saatler, 40 yıl sonra yaşanılan şu birkaç gün bana ne kadar şanslı biri olduğumu anlatmaya yetti de arttı bile.

Size Tom Waits’i çok iyi anlatabilirdim. Bırakın da bu kadar küstahlık yapayım, taptığım bir müzisyeni en iyi ben anlatamayacaksam bu dünyada yaşamam bile. Fakat ben Thomas’ı anlatmak istedim. Çünkü benim tanıdığım kişi oydu. Tom Waits’i anlamak ve tanımak istiyorsanız eğer bir iki şarkısını dinleyin yeter, en sıkı dostunuz olur çıkar. Ama Thomas yalnızca benimdi ve hep benim olacak…

Martha Nicole King

[1] Başlıcaları; The Outsiders, Rumble Fish, Down By Law, Ironweed, Mystery Train, Candy Mountain, Coffee and Cigarettes III, Wristcutters: A Love Story…

[2] Siz Ne Güzeldiniz Benimle Bilemezsiniz, İlhan Berk.

[3] Roberto Beninghi.

[4] Martha, Closing Time, 1973.

[5] “Her çocuğun içinde kendinden büyük bir çocuk vardır.” EceAyhan.

[6] On The Road, Jack Kerouac.

[7] Paradise Alley.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...