Ana içeriğe atla

Ölümcül Şiirler

“Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.”


Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.

Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!

“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül. Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.

Bir köpek, elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası. Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?

İlk kez tokat attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya ve sıcaktır şiir…

Babam, devamlı meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı kendi boşluğuna terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.

Belki de sessiz bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, günde bir kez merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve saf insan anlayışına göre fazla bilimsel ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.

Bir dereceye kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey, annem için ise rahatlık (lüks değil), istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.

Babam insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve kapatan bir saygı uyandırmıştı. Bir gün elimde kumbaramla odasına girdim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş ışığını hayallerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.

Kumbaramı açıp bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum. Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir, ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.

Babam nadiren benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.

Babam o günden kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.

Annemin, “Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı. Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, tv dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan hayali seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kızmıyordum, suçlamıyordum da onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.

Hem nereden bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla hızlanıyor…

Babamdan sonra bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz bir sakatın koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin gerçekleşmesini mi yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın seccadesinde namaz kıldı.

Evimiz, babamın gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce yaşamını sürdürdüğünü sezmem zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi yeniden yeniden canlanıyordu sanki.

Ve ben şair oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup, yeni bir hayatın içine gönüllü hapsoluyordum.

Yayın dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan midem bulandı. Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi, yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.

Bir zaman sonra babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Ve babam sürekli beni gözetliyormuş gibi hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek daha kötüydü.

Bir gün babamın ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.

Babam yıllardır Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış. Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.

Sonra, yani çok değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.

Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”

Tam babama göre bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu satırları karıma okuduğumda, bir özür beklercesine yüzüme bakmış, okuma yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir zaman, Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de o teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.

Hızlı hızlı yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim, sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım. Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız yoktur.

Hareketsiz, soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?

Polisi aradım. İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:

- Ölümcül bir şiir yazdım memur bey, dedim.

- Efendim?

- Karımı öldürdüm…

Gerisi, şiiri bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.


Emre Miyasoğlu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...