Ana içeriğe atla

"Talih her felâkette, çare olarak açık bir kapı bırakır,"

Kısacası, asilzademiz okumaya kendini o kadar verdi ki, gecelerini baştan sona, gündüzlerini de sondan başa okuyarak geçirmeye başladı. Ve böylece, az uyuyup çok okumaktan beyni kurudu, aklını yitirdi. Hayali, kitaplarda okuduğu şeylerle, büyüler, savaşlar, düellolar, yaralar, iltifatlar, aşklar, işkenceler, inanılmaz saçmalıklarla doldu. Okuduğu hayal icadı âlemin gerçek olduğu, kafasına öyle bir yerleşti ki, onun gözünde, dünyada daha gerçek bir öykü olamazdı..

*

Nitekim tamamen kaybettiği aklına dünyanın en çılgınca fikri geldi ve hem şerefini yüceltmek, hem de ülkesine hizmet etmek amacıyla, gezgin şövalye olmayı uygun ve hattâ gerekli buldu. Zırhını kuşanıp atına binerek dünyayı dolaşacak, serüven peşinde koşacak, okuduğu kitaplarda gezgin şövalyelerin yaptığı her şeyi yapacak, bürün haksızlıkları düzeltecek, tehlikeleri göğüsleyecek ve bu sayede, ebedî şan ve şöhret kazanacaktı.
*

Atına bu çok beğendiği ismi verdikten sonra, kendine de bir isim bulmak istedi; bir sekiz gün de bunu düşünmekle geçti; sonunda Don Quijote dedi kendine.

*

Artık zırhı temizlenmiş, miğferine siperlik takılmış, atına isim verilmiş, kendi ismi bulunmuş olduğuna göre, âşık olacağı bir kadın bulmaktan başka bir eksiği kalmamıştı; çünkü sevdasız bir gezgin şövalye, meyvesiz bir ağaç, ruhsuz bir beden gibiydi.


*

Sevgilisi diyebileceği birini bulunca daha da mutlu oldu. Bildiğimiz kadarıyla kendi köyüne yakın bir köyde, çok güzel bir çiftçi kızı vardı, ona bir süre âşık olmuş, ama anlaşılan, şövalyemiz hiç belli etmemiş, kızın da haberi olmamıştı. Adı Aldonza Lorenzo'ydu, hayalindeki sevgili sıfatını ona vermeyi uygun buldu.

*

Parası olup olmadığını sorunca, Don Quijote hiç parası olmadığını, çünkü okuduğu gezgin şövalye hikâyelerinde para taşıyanına rastlamadığını söyledi.

*

Hancı, handa ne kadar insan varsa hepsine konuğunun çılgınlığını, silâh nöbetini ve beklediği şövalyelik unvanını anlattı. Dinleyenler, deliliğin bu tuhaf çeşidine şaşırıp uzaktan bakmaya gittiler.

*

Bunları öyle bir cesaretle, pervasızca söylüyordu ki, adamların içine müthiş bir korku saldı. Adamlar hem korkularından, hem de hancının ısrarıyla, taş atmaktan vazgeçtiler.
*

Hancı konuğunun şakalarından hoşlanmamıştı; bu işi kısa kesmeye ve bir an önce, başka bir felâket olmadan, ona lanet olası şövalye unvanını bağışlamaya karar verdi. Don Quijote'ye yaklaştı, o aşağılık kimseler, kendisinden habersiz, böyle küstahça davrandıkları için özür diledi; bu arsızlığın cezasız kalmayacağını belirtti. Daha önce de söylemiş olduğu gibi, şatoda kilise yoktu; zaten yapılacak tören için kilise gereksizdi; bildiği kadarıyla, tarikat kurallarına göre, şövalye unvanının verilmesi için kılıçla ensesine ve sırtına dokunulması yeterliydi, bu da kırın ortasında bile yapılabilirdi.

*

Hancı bir an önce handan çıkıp gitsin diye, daha kısa sözlerle de olsa, iltifatta kusur etmedi ve onu, konaklama parası istemeden, memnuniyetle gönderdi.

*

Görülebilecek, işitilebilecek mesafeye geldiklerinde Don Quijote kibirli bir edayla, yüksek sesle, dedi ki:

"Dünya yüzünde La Mancha imparatoriçesi, eşsiz Dulcinea del Toboso'dan daha güzel bir kadın olmadığını herkes itiraf etmedikçe, kimse kıpırdamasın."

Bu sözleri duyan ve konuşan tuhaf adamı gören tüccarlar durdular. Hem görünüşünden, hem de sözlerinden, deliliğini hemen farkettiler,

*

Don Quijote ise, bu sopa yağmurunun altında bile çenesini tutmuyor, yere, göğe, haydutlara (onun gözünde adamlar öyleydi) tehdit yağdırıyordu.

Oğlan yorgun düşünce tüccarlar yollarına devam ettiler; zavallı adamın yediği dayak yol boyu konuşma malzemesi olmuştu onlara. Don Quijote yalnız kalınca tekrar ayağa kalkmayı denedi; ama sağ salimken kalkamadıktan sonra, dayak yemiş, neredeyse canı çıkmış halde, nasıl kalkacaktı? Her şeye rağmen kendisini mutlu sayıyor, olanları gezgin şövalyelere özgü bir talihsizlik kabul ediyor, bütün kabahati atına yüklüyordu. Bir türlü doğrulamıyordu, bütün vücudu paramparça gibiydi.

*

Şövalyemiz hâlâ uyuyordu. Rahip yeğeninden, olayın sorumlusu olan kitapların bulunduğu odanın anahtarını istedi, o da memnuniyetle verdi. Hepsi birlikte, kâhya kadın da aralarında olmak üzere, içeri girdiler ve irili ufaklı, gayet güzel ciltlenmiş, yüzden fazla kitap buldular. Kâhya kadın bunları görür görmez, alelacele odadan çıktı, sonra bir çanak kutsanmış su ve bir serpmeçle geri gelerek dedi ki:

"Alın, saygıdeğer Peder, bu odayı temizleyin ki, bu kitapların içinde bulunan büyücülerden kimisi buradaysa, onları bu dünyadan kovmak istediğimiz için bizi büyülemeye kalkmasınlar."

Kâhya kadının saflığı rahibi güldürdü ve berbere, kitapları birer birer kendisine vermesini söyledi; ne hakkında olduklarına bakacaktı, çünkü içlerinde yakılma cezasını haketmeyenler de olabilirdi.

"Hayır," dedi yeğen, "hiçbirini affetmemek lâzım, çünkü hepsi suçlu; en iyisi, pencereden avluya atalım hepsini, üstüste yığalım, sonra da yakalım. Ya da arkadaki büyük avluya götürüp orada yakarız, dumanı da kimseyi rahatsız etmez."

*

Şövalyelik kitaplarını okuyarak daha fazla yorulmak istemeyen rahip, kâhya kadına bütün büyük kitapları alıp avluya götürmesini söyledi. Kâhya kadın da zaten dünden razıydı, kitapları yakmaya can atıyordu, ne lâzımsa yapacaktı.

*

"Cervantes benim çok eski arkadaşımdır; şiirden çok talihsizlikte tecrübeli olduğunu bilirim. Kitabı yenilik bakımından fena sayılmaz; ancak başlangıçta kendine koyduğu hedefe ulaşamamıştır. Yazacağını vaat ettiği ikinci bölümünü beklemek gerek, belki bu düzeltmeyle, şimdilik kendisinden esirgenen hoşgörüyü elde edebilir. Bu arada, evinizde saklı dursun sevgili dostum."

*

Rahip artık kitaplara bakmaktan sıkılarak, ötekilerin hepsinin ayrım yapılmadan yakılmasını emretti. Ama berber bir kitabın kapağını açmış bulundu; adı Angelica'nın Gözyaşları'ydı.

Rahip bu ismi duyunca, "Bu kitabın yakılmasını emretseydim, gözyaşlarını döken ben olurdum," dedi. "Çünkü bu kitabın yazarı yalnız Ispanya'nın değil, bütün dünyanın en ünlü şairlerinden biriydi; Ovidius'un kimi fabllarını da çok iyi çevirmiştir."

*

Don Quijote daha sonra, para bulma işine girişti; şunu satıp bunu rehine koyup, hepsini de yok pahasına elden çıkarıp hatırı sayılır bir miktar parayı toparladı. Hazırlıklarını tamamlamak üzere, bir arkadaşından ödünç olarak küçük bir kalkan alıp kırık miğferini elinden geldiğince onardıktan sonra, silâhtarı Sancho'ya yola çıkacakları gün ve saati bildirdi ki, o da elzem olduğunu düşündüğü hazırlıkları yapsın. Yanına heybe almasını özellikle tembih eti. Sancho, yanına heybe alacağı gibi, dayanıklı bir de eşek alacağını söyledi; fazla yürümeye alışkın değildi. Don Quijote eşek konusunda biraz düşündü; silâhtarı eşekli herhangi bir gezgin şövalye var mıydı diye hatırlamaya çalıştı, ama aklına böyle biri gelmedi. Buna rağmen, ilk fırsatta daha uygun bir binek hayvanı ayarlayabileceğim, rastladığı ilk terbiyesiz şövalyenin atını alabileceğini düşünerek, eşeği yanına almasına karar verdi.

*

O sırada, o ovada bulunan otuz kırk yeldeğirmenine rastladılar; Don Quijote onları görür görmez, silâhtarına dedi ki:

"Talihimiz, olayları bizim isteyebileceğimizden de daha iyi bir şekilde yönlendiriyor. Bak şuraya, arkadaşım Sancho Panza, ileride otuz ya da biraz fazla, azman dev var. Onlarla savaşıp hepsini öldürmek niyetindeyim, elde edeceğimiz ganimetle zenginleşmeye başlarız. Bu kötü tohumları yeryüzünden silmek hayırlı bir savaştır, Tanrı'ya büyük hizmettir."

"Hangi devler?" dedi Sancho Panza.

"İşte şu gördüklerin," diye cevap verdi efendisi; "şu uzun kollu yaratıklar; kiminin kolları iki fersaha varır bunların."

"Ama efendim," dedi Sancho, "o görünenler dev değil, yeldeğirmeni; kola benzeyen şeyler de, kanatları; rüzgâr onları döndürdükçe, onlar da değirmentaşını hareket ettirir."

"Serüven konusunda tecrübeli olmadığın belli," dedi Don Quijote. "Bunlar dev; sen korkuyorsan kenara çekil, bu arada dua et; ben kıyasıya dövüşmeye gidiyorum tek başıma."

Bunları söyleyip atı Rocinante'yi mahmuzladı; silâhtarı Sancho'nun, saldıracağı şeylerin kesinlikle dev değil, yeldeğirmeni olduklarına dair haykırışlarına kulak bile vermedi. Dev olduklarından o kadar emindi ki, ne silâhtarı Sancho'nun sesini duyuyor, ne de, epeyce yaklaştığı halde, ne olduklarını farkediyordu. Var gücüyle bağırıyordu:

"Kaçmayın, korkak, alçak yaratıklar, size saldıran bir tek şövalye sadece."

Bu arada hafif bir rüzgâr çıktı ve iri kanatlar hareket etmeye başladılar. Bunu gören Don Quijote dedi ki:

"Dev Briareus'tan daha çok kolunuz olsa bile, sizden hesap soracağım."


*

"Kardeşim Sancho Panza, işte burada, serüven denen şeye boğazımıza kadar batabiliriz. Ama haberin olsun, beni dünyanın en tehlikeli durumunda bile görsen, bana saldıranların aşağılık, soysuz kimseler olduğunu görmediğin takdirde, beni korumak üzere elini kılıcına atmayacaksın; ama eğer saldıranlar aşağılık adamlarsa, yardım edebilirsin. Eğer şövalye iseler, sen şövalye unvanı almadığın sürece, şövalyelik yasalarına göre bana yardım etmene kesinlikle izin yoktur."

"Hiç merak etmeyin efendim," dedi Sancho, "dediğiniz gibi yaparım, zaten ben barışsever bir insanım, kavgaya, gürültüye karışmaktan hiç hoşlanmam. Tabii ki, kendimi savunmak sözkonusu olduğunda, bu yasalara pek aldırmayacağım; hem ilâhî yasalar, hem insanların yasaları, herkesin saldırı karşısında kendini savunmasına izin verir."

*

"Bu iş yeldeğirmenlerinden de beter olacak," dedi Sancho. "Bakın efendim, o adamlar Benedikten keşişleri; arabada da yolcular olsa gerek. Aman efendim, ne yapacağınızı iyi düşünün, şeytan sizi yanıltmasın."

"Sana söylemiştim Sancho," dedi Don Quijote, "sen serüven konusunda pek bilgili değilsin. Benim dediğim doğru, şimdi göreceksin."


*

"Efendim, bana öyle geliyor ki, bir kiliseye sığınmamız yerinde olur; çarpıştığımız adam kötü bir durumda kaldığı için, olayı Santa Hermandad'a haber verip bizi tutuklatırlarsa, hiç şaşmam. Doğrusu böyle bir şey yaparlarsa, hapisten çıkana kadar çok ter dökeriz."

"Sus," dedi Don Quijote, "sen gezgin şövalyelerin, kaç kişiyi itlâf etmiş olursa olsun, adaletin karşısına çıkarıldığını nerede gördün, nerede okudun?"

"Ben israf etmeden anlamam," dedi Sancho. "Tutumlu adamımdır ben; tek bildiğim, kırdaki kavgalara Santa Hermandad'ın baktığı; gerisine karışmam."

*

"Çok yanlış anlamışsın!" diye cevap verdi Don Quijote. "Şunu bil ki Sancho, bir ay hiçbir şey yememek, yediği zaman da elinin altında ne bulursa onu yemek, bir gezgin şövalye için şereftir. Sen de benim kadar çok öykü okusaydın, gayet iyi bilirdin bunu.
...
"Affedin efendim," dedi Sancho, "daha önce de söylediğim gibi, ben okuma yazma bilmediğimden, şövalyelik mesleğinin kurallarını ne bilirim, ne anlarım. Bundan böyle şövalye olan zat-ı âliniz için heybelere her tür kuru meyve dolduracağım; şövalye olmayan kendim için de, tavuk gibi daha tok tutan şeyler dolduracağım."


*

Ve bu dizeyle, çoban şarkısını bitirdi; Don Quijote bir şarkı daha söylemesi için yalvardıysa da, Sancho Panza ona katılmadı; çünkü şarkı dinlemekten çok uyumak eğilimindeydi. Efendisine dedi ki:

"Zat-ı âliniz bu gece yatacağınız yeri hemen ayarlasanız iyi olur; bu adamcağızlar bütün gün çalıştıklarından, gecelerini şarkı söylemekle geçiremezler."
*

"Gördüğüm kadarıyla, arkadaşım Sancho, bunlar şövalye değil, kaba ve aşağılık insanlar. Bunu söylememin sebebi şu: Gözlerimizin önünde Rocinante'ye yapılan saldırının haklı intikamını almama pekala yardım edebilirsin."

"Ne intikamı alacağız?" dedi Sancho. "Onlar yirmi kişiden fazla, bizse sadece iki kişiyiz, hattâ belki de bir buçuk."

"Ben yüz kişiye bedelim," dedi Don Quijote.

*

"Sizce ayaklarımızı kaç gün sonra hareket ettirebilir hale geliriz?" dedi Sancho Panza.

*

"Efendim, ben barışsever, uysal, sakin bir insanım; besleyip büyütmem gereken çocuklarım ve karım olduğu için, her türlü hakareti sineye çekmeyi bilirim. Yani, sizin de haberiniz olsun -emir vermek bana düşmez- kesinlikle kılıç çekmem; ne eşkıyaya, ne de şövalyeye. Şu andan, Tanrı huzuruna çıkıncaya kadar, bana yapılmış ve yapılacak olan bütün saldırıları affediyorum; yapan veya yapacak olan, ister soylu olsun ister soysuz, ister zengin olsun ister yoksul, ister efendi olsun ister serf; istisnasız her koşulda, her durumda."

*

"Efendim, madem bu felâketler şövalyeliğin ürünü, lütfen söyleyin, sık mı olurlar, yoksa belirli zamanları mı vardır? Çünkü bana öyle geliyor ki, iki hasadın sonunda, eğer merhameti sonsuz olan Tanrı imdadımıza yetişmezse, üçüncüsüne halimiz kalmayacak."

*

"Yine de şunu bil ki, Panza kardeşim," dedi Don Quijote, "zamanın silmediği anı, ölümün dindirmediği acı yoktur."

"Zamanın silmesine, ölümün dindirmesine kalmış bir felâketten daha kötüsü olabilir mi?" dedi Panza. "Başımıza gelen felâket, iki yakıyla iyileşecek olsa, yine o kadar kötü olmazdı. Ama görüyorum ki, bir hastanedeki bütün yakılar bizi doğrultmaya bile yetmeyecek."

"Şimdi bunları bırak da, iyi kötü gücünü toparla Sancho," dedi Don Quijote. "Ben de öyle yapacağım; bakalım Rocinante ne durumda. Bana öyle geliyor ki, zavallıcık bu felâketten epeyce pay aldı."

"Bunda şaşılacak bir şey yok," diye cevap verdi Sancho. "Kendisi çok iyi bir gezgin şövalye olduğuna göre. Benim şaşırdığım, bizim sağlam kaburgamız kalmamışken, eşeğimin bu işten tüy gibi sıyrılmış olması."

"Talih her felâkette, çare olarak açık bir kapı bırakır," dedi Don Quijote.


*

"Sizin ağzınızdan duymuştum," dedi Panza, "yılın büyük çoğunluğunda bozkırlarda, çöllerde uyumak, tam gezgin şövalyelere göreymiş, bunu talih sayarlarmış.

"O başka çareleri olmadığında, ya da âşık olduklarında öyledir," dedi Don Quijote. "O kadar doğrudur ki, iki yıl boyunca, sevgilisinin hiç haberi olmadan, bir kayanın üzerinde gece gündüz demeden, gökyüzünün gazabına maruz kalarak durmuş şövalyeler vardır. Bunlardan biri de, Galya'lı Amadis'tir. Adı Beltenebros olduğu sırada, Mahzun Kaya'nın üzerinde barınmıştır; sekiz ay mı, sekiz yıl mı, bilmiyorum, hesabını şaşırmışım. Önemli olan, Senora Oriana'nın bilmem hangi zalimliği yüzünden, orada ceza çekmiş olmasıdır. Ama şimdi bunları bırakalım da Sancho, Rocinante gibi eşeğin de başına bir belâ gelmeden gidelim."

"O zaman yandığımızın resmidir işte," dedi Sancho.

Otuz kere ah vah çekip, altmış kere iç geçirdikten, onu oraya getirene yüz yirmi kere lânet okuduktan sonra kalktı; yolun ortasında Türk yayı gibi iki büklüm kaldı; bir türlü doğrulamıyordu. Güç belâ, günün aşırı özgürlüğüyle başıboş dolaşmış olan eşeğine semer vurabildi.

*
Hancının karısı yakıları yapıştırırken, Don Quijote'nin kimi yerlerinin çok kötü morarmış olduğunu görünce, düşüşten çok dayağa benzediğini söyledi.

"Dayak yemedi," dedi Sancho. "Kaya çok girintili çıkıntılıydı." Her birinin ayrı bir yerini çürüttüğünü söyleyip sonra ekledi: "Hanımefendi, bir zahmet birkaç yakı da fazladan yapıverin, nasılsa lâzım olur; benim de zaten belim biraz ağrıyor."

"Demek ki," dedi hancının karısı, "sen de düştün."


*

"Öyleyse, sen bu iyi yürekli beyefendinin silâhtarı olduğuna göre," dedi hancının karısı, "görünüşe bakılırsa, niye bir kont bile değilsin?"

"Henüz çok erken," diye cevap verdi Sancho. "Çünkü daha bir aydır talihimizi deniyoruz, şimdilik bir fırsat yakalayamadık. Bazen insan bir şeyi ararken başka şey buluyor. Ama işin doğrusu, efendim Don Quijote'nin bu düşüşte aldığı yaralar bereler iyileşir, ben de sakat kalmazsam, umutlarımı Ispanya'nın en yüksek mevkiiyle değişmem."

Don Quijote bütün bu konuşmaları büyük bir dikkatle dinliyordu; elinden geldiğince yatakta doğrulup oturarak, hancının karısının elini tuttu ve dedi ki:

"İnanın bana, güzel hanımefendi, şatonuzda beni ağırladığınız için kendinizi talihli sayabilirsiniz, kendimi methetmiyorsam, insanın kendini övmesi değerini azaltır dedikleri içindir; ama silâhtarım size kim olduğumu anlatacaktır. Sadece şunu söyleyeceğim: Ömrüm oldukça size minnet edebilmek için, bana yaptığınız iyilikleri sonsuza kadar hâfızamda tutacağım; Tanrı beni böylesine aşka esir etmeseydi, aşkın yasalarına ve adını ancak mırıldanmaya cesaret edebildiğim o nankör dilberin gözlerine bağlamasaydı, bu güzel kızınızın gözleri, özgürlüğüme hükmederdi."

*

Katırcı, hancının kandilinin ışığında sevgilisinin halini görünce, Don Quijote'yi bırakıp gerekli yardımı yetiştirmeye koştu. Hancı da aynı şeyi yaptı, ama onun niyeti başkaydı; o, kızı cezalandırmaya gidiyordu; çünkü bu patırtının tek sorumlusunun o olduğundan emindi. Böylece masaldaki gibi, kedi fareye, fare ipe, ip sopaya misali, katırcı Sancho'ya, Sancho kıza, kız ona, hancı kıza vuruyor, hepsi o kadar hızlı hareket ediyordu ki, bir an durup ara vermiyorlardı. En güzeli de, hancının kandilinin sönmesi oldu; karanlıkta kalınca, hiç acımadan, rasgele vurmaya başladılar; ellerini attıkları yerde sağlam bir şey bırakmıyorlardı.

*

Don Quijote bu arada buhranı atlatmış, bir gün önce, sopalar vadisinde yatarken silâhtarına seslenmek için kullandığı ses tonuyla Sancho'yu çağırmaya koyulmuştu:

"Sancho, arkadaşım, uyuyor musun? Uyuyor musun, Sancho arkadaş?"

"Ne uyuması? Zavallı ben," diye cevap verdi Sancho, sıkıntıyla, küskünlükle. "Bu gece bütün şeytanlar beni buldu ya."

"Böyle düşünmekte şüphesiz haklısın," dedi Don Quijote. "Çünkü ya ben bir şey bilmiyorum, ya da bu şato perili. Bilmen gereken bir şey var... Ama bu söyleyeceğimi, ben ölünceye kadar bir sır olarak saklayacağına yemin etmen gerekiyor."

"Tamam, ediyorum," dedi Sancho.

"Herhangi bir kimsenin," dedi Don Quijote, "şerefinin lekelenmesine karşı olduğum için söylüyorum."

"Tamam, yemin ediyorum dedim ya," diye cevap verdi Sancho. "Zat-ı âliniz ölünceye kadar söylemeyeceğim; Tanrı kısmet etse de yarın söyleyebilsem."

"Sana o kadar mı kötülük ediyorum ki çabucak ölmemi istiyorsun Sancho?" diye sordu Don Quijote.

"Ondan değil," dedi Sancho, "ben hiçbir şeyi pek fazla saklamaktan hoşlanmam, saklaya saklaya çürümelerini de istemem."

*

Öyle terliyor, nöbetler, baygınlıklar geçiriyordu ki, yalnız kendisi değil, herkes öleceğini sandı. Bu fırtına, bu musibet, yaklaşık iki saat sürdü, sonunda da efendisi gibi rahatlamayıp, ayakta duramayacak kadar bitkin, harap kaldı.

Ama dediğimiz gibi hafiflemiş, iyileşmiş olan Don Quijote, hemen oradan çıkıp serüven peşine düşmek istiyordu; orada harcanan vakit, dünyayı ve dünyadaki muhtaçları kendi iyiliğinden, yardımından mahrum etmekmiş gibi geliyordu ona; hele balsamının verdiği güven olduktan sonra.

*

Hancı da aynı sükûnetle cevap verdi:

"Saygıdeğer şövalye, benim adıma herhangi bir hakaretin intikamını almanıza gerek yok; çünkü hakaret yapıldığında ben uygun bulduğum intikamı kendim almayı bilirim. Tek istediğim, zat-ı âlinizin gece handa yaptığı masrafı ödemenizdir; hayvanlara verilen saman ve arpanın yanısıra yemek ve yatak parası."

"Yani burası han mı?" dedi Don Quijote.

*
Ve Rocinante'yi mahmuzlayıp kargısını sapından tutarak kimse durduramadan handan ayrıldı; silâhtarı arkadan geliyor mu diye bakmadan uzun bir süre gitti.

*

"Señor Don Quijote, dönün efendim. Yemin ederim, koyunlara saldıracaksınız! Dönün; doğduğum güne lanet olsun! Bu nasıl bir delilik? Bakın, ne dev var, ne şövalye, ne kedi, ne zırh, ne parçalı ne de parçasız kalkan, ne lanet olası mavi kupa. Ne yapıyorsunuz? Tanrım, günahlarımı affet!"

*

Sancho bütün bu süre boyunca, tepenin üzerinden efendisinin yaptığı çılgınlıkları seyrediyor, sakallarını yolarak talihin onu karşısına çıkardığı ana lanet ediyordu. Efendisinin yere düştüğünü, çobanların da gittiğini görünce, tepeden inip yanına gitti; Don Quijote kendini kaybetmemişti ama, çok kötü durumdaydı.

"Don Quijote, efendim," dedi Sancho, "ben size dönün demedim mi? Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?"


*

"Şunu bil ki Sancho, insan ancak başkasından fazla bir şey yaparsa başkasından üstün olabilir. Bütün bu atlattığımız fırtınalar, yakında havanın sakinleşeceğine ve olayların bizim için hayırlı olacağına işaret ediyor; çünkü ne kötülükler, ne de iyilikler, daimî olamaz; kötülük uzun sürdüğüne göre de, iyilik yakında demektir. Kısacası, benim başıma gelen felâketlere üzülme, senin payın yok onlarda."

*

"Daha önce söyleseydiniz ya!" dedi Don Quijote. "Derdinizi söylemek için ne bekliyordunuz?"

*

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EBU’L- ATÂHİYE ŞİİRİ

Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimin üstünden.   Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim. Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim. *** Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibi,   Evimin kadınına özlemim arttı.  Acaba bizim kavuşmamız mümkün mü?  Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim. Allah tez elden beni seninle bir araya getirsin, beni bağlarımdan çözsün. *** Bana kabalık yapan kimse yüzünden mi kaba davrandın?  Onun için mi benden başkasıyla ilgilendin?  Bana sürekli destek verdin, onun için ben bütün istek ve arzuları görüyorum.  Sonunda zaman benim aleyhime değişince, sen de zamanla birlikte döndün. *** Seni defnedip sonra mezarının toprağını ellerimden silkelemek üzüntü olarak yeter…  Sağlığında benim için baz...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

BLOGDA GEÇMİŞE YOLCULUK MART 2023 - MART 2022

" Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı, Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı." William Blake  MART 2023 Bir insana öldürücü bir söz ediyoruz ve doğal olarak o anda ona öldürücü bir söz ettiğimizin farkına varmıyoruz. * Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamıdır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, develete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir. * Sözleri vefasız bir karakter hakkında olan Arya'ya benim adımı uyarladığı için Dostoyevski'ye darılmış gibi yaptım. Ona ayran gönüllü olmadığımı, eğer onu bir kere sevmişsem bunun bir ömür süreceğini belirttim. -Bunu göreceğiz sevgili Anna, dedi gülerek... * İşte buna imar şebekesi denir. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. Açık açık konuşalım. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz. İnşaat Türkiye'de yağma ve talan kaynağıdır. * Yer sarsıldıkça sarsılsın ki süresiz “Buna ne oluyor?” desin insan, çaresiz * göz ardı edilmemesi gerekir gizli...

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

BLOGDA GEÇMİŞE YOLCULUK MART 2026 - NİSAN 2023

Kapılarını yıllardır çalmadığım Eski dost evleri gibi Eski şiirlerim Kitaplarda Bekler beni… Girip dinlendiğim olur İçlerinde Bir kahve içimi Çıkıp giderim sonra Buruk bir hüzün Bırakıp geride… Ataol Behramoğlu MART 2026 Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz. * Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. * Bunlar ihtimal hiç okunmayacaktır, Günahkâr ölülerin Fatihaları gibi. * Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir.  * Yeni bir kente gideceğim burdan. Ne uğurlayan olacak beni, Ne orda karşılayan güvermiş bir sevinçle. * Sadece bir fotoğraf bütün bunları görmemize izin verir. Uzun uzun bakmamıza. Düşünmemize. Kendimizi görmemize. Tanıdığımız insanları görmemize. Kendi çocuklarımızı görmemize. Başka bir yerde, başka birinin hayatını hayal etmemize. * ŞUBAT 2026 elbette seviyorum Seni,  seviyor olmalıyım yani,  ama yaşlandım, unutuyorum,  karıştırıyorum sık sık  Senin...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Yaşamak

Neden diye sormayın hemen. Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz. Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı. Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz. Sıkıntı kollarını göğsümde kavuşturmuş. Soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor. Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum. Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim. Kederli olduğumda söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felâket geçirenlerim var. Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok. Hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. Tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. Durmadan sormaktaydı. Hayattan ne beklediğimi sormaktaydı...Günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı. Bu durumda ona bakmak zordu. Huzurs...

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi

4 Mayıs 1925  Sevgili ve Soylu Aliye,  Bana, geceleri sıkıntıyla ve uykusuzlukla nasıl baş ettiğimi soruyorsun. Bir mum gibi: Öyle ki, sabah olduğunda söndürüyor, ihtiyaç duyduğumda yeniden yakıyorum.  Tersine, dün gece iyi uyudum. Ama ben uykuyu uykusuzluk için seviyorum. Yeniden hazırım. Öyle gözüküyor ki ben, uyumak denen bu rahatı, dışarıdan bir rahatsızlık gibi gözüken o şeye tercih etmeyeceğim. O rahatlık seninle benim ellerimizde ve o rahatlık... bu karanlık gecede, hayaletlerle ve umutsuzlukla uzayıp giden zamanda, ah, şeytan bile telkinini esirgiyor şairden.  Pek çok kez telkin etti; kabul ediyorum. Yıllarca bunu arzuladım ve çok kötü şeyler yaptım: Gerçeklikle bağım koptu, uçtum, ayağım yerden kesildi. Bir kartal gibi dağa kaçtım. Deniz gibi çıplak ve dalgalıydım. Yaradılışın kötü doğası kalbimin kanını eli- me buladı. Kötülüğe iyilikle, iyi davranışla karşılık verdim. Yavaş yavaş bendeki iyi niyeti değiştirdiler. Kolay inanırlığı, rahatlığı, çocuk masumiye...

BLOGDA GEÇMİŞE YOLCULUK ŞUBAT 2022 NİSAN 2021

söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş. Louis-Ferdinand Céline ŞUBAT 2022 Sizi özleyeceğiz. Kaygılanmayın, başkası çıkar. * Hiç kimse terk etmez ülkesini ta ki ülke yorgun sesiyle Şunları diyene dek sana: Terk et beni. Kaç benden şimdi. Ne hale geldiğimi bilmiyorum şimdi. Fakat biliyorum ki herhangi bir yer benden daha güvenlidir. * "Sayısız günahlarımızı affeden Allâh’ın bir kulu olarak, neden bir suçu bağışlamayayım?" * Kuzugölü vadisinde çiçeklerle sohbet ederken, nerden bilecektim, sessizce derdini kuşlara ve kelebeklere anlattığını… Nerden bilecektim bu ceylan koşulu yiğidin, içinde onulmaz bir yara, tükenmez bir hüznün yer ettiğini… Habis tümörün sincice içine yerleşip sessizce Hasan’ımı kuşattığını…  * Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip ka...