23 Eylül 2012

Ay Valsi

1/ Yeni ay:

vaktidir, kalksın dağınık uykulardan
rüyasını gerçek sanan sarhoş zaman

yaktığınız köprülerin ışığı
daha ne kadar aydınlatır karanlığı

nereye kadar kökler kayış koparan otları
hafıza tarlasından? kaç kere kırılabilir

kalbin kristali? kaç kere kopabilir
inceldiği yerden sesin telleri

daha ne kadar uzak olabilirsiniz
: değer gördükçe kibirlenir insan…

2/ Hilâl:

yüreği küllüğe dönmüşe ne desin ateş
ne denir bir ömür kül örtene yazmasıyla

suçlandığın şarapsa eyvallah
şaraptan gül damıttı ağzın

pişmanlığın ayaz aşklarsa
çelikten cürufu göz suyunla yıkadın

küfran anlar yıllarca döne döne
öğütülmediyse belleğin değirmeninde

: insanı iç gömleği yakar
yakar da çıkaramaz…

3/ İlk dördün:

kalbiniz tandır, sesiniz har
size dönüyoruz ey kutsal nar

sökülsün susuz kuyulardan çekilmiş
anılar, dökülsün boynumuz önünüze

: kovulduğumuz kapılardan başka eşik
labirentten başka beşik yoktur anladık

ey yüce geçmiş el verin bize gecede
yana yakıla aradığımız hâlâ o tandır…

4/ Dolunay:

azalır mı azaldı sanılan acılar
geçer mi geçti sayılan aşklar

yoktur bazı soruların cevabı

: doğru zamanda sorulmuş
doğru sorulardır, geçmişin
insana verdiği cevaplar

: yara soğudukça artar sızı…

5/ Son dördün:

ey kalbimdeki sapsız bıçak!

ağırlığın yaşamaksa
sıcaklığın aşk…


Hilal Karahan

Sestiniz Sesi Gördüm

1/ Sestiniz, sesi gördüm bir akşamüstü apansız:

sanki eski bir göğü tutuşturup
sürmüştünüz yüzüme

elişi kuşlar, bergüzar ağaçlar
sermiştiniz çocukluğuma:

iğde dalı koklamış olmasa
okşar mı toprak
topuklarını tohumun

amberi özlemese, sever mi çiçek
ellerini dolaşan saçında
rüzgârın

omzuna yaslanınca asmaların
bir ağır akşam
yıkıldı yıkılacak gölgeliğe…

2/ Sestiniz, yüzüne dokundum gürültülü bir gecenin:

kalbim, o derin uğultu
sesinizi kor sandı

şefkatle değil, ah öyle değil
damarlarınızla dolayıp
boğdunuz kalbimi

sonra ödünç bir kitap gibi
sessizce ve gecikmekten utanarak
aldığınız yere koydunuz

: ardınızdan sürüklenen kalbimdi
bütün bir gece…

3/ Sestiniz, çoğul bir sevgidir iz:

sizi sevmek bir ömrü sevmekti

ağzınızda öptüm
sürüdüğünüz tüm cesetleri

başka kadınlarda kalmış
ellerinizle okşardınız
çırpınan kanımı

su içmek, sigara yakmak kadar
doğaldı sizde kaçmak

beni sevmenize alışmak
yenilmekti, gittiğinizde
yüreğimi kesecek acıya

en güvenli duyguydu
yokluğunuzda
sığındığım ağrı…

4/ Sestiniz, kırıldı kırılacak içine eğilen giz:

bir kuyunun içinden sesleniyordunuz

gördüğünüz tek ışığı
aydınlık sanıyordunuz

hayır, delirmiyordunuz
hiç yoktuk biz

: sizi ben yarattım
eksik etimden

kangreni sever
şizofren…

5/ Sestiniz, sesinizden başlardı her gece:

içimde yarım ne kalmışsa
sesinizle tanımladım

siz geri çekildikçe
boşluğa daha sıkı sarıldım

uzak limanları hep size
neyi özlesem
hep size tamamladım

yakardım, biat ettim
yerlere eğildim önünüzde

iki ruhtum yıllarca tek beden
: varlığınıza ihtiyaç
ve yokluğunuza öfke…

6/ Sestiniz, ağır ağır indiniz merdivenlerini gecenin:

ne çabuk geçti o ateşin zamanı
akrep ne vakit soktu yelkovanı

her solukta kora dönüyorsa söz
közün düğümünü ne çözebilir ağızdan

susun, ne deseniz kırılacağım
düşecek avuçlarınızdan bu oyuk ayna

acıyı düşünmek daha çok ürkütür acıdan
ağzınızla susturun kalbimi eğer susturacaksanız!..

7/ Sestiniz, gecenin içinden geçip gittiniz:

her aşk bir hatadır bittiğinde…


Hilal Karahan

BAŞKALARININ TOPRAĞINA KÖK SALAN AĞACA, DALLARINA DOLANAN KUZEYRÜZGÂRININ SÖYLEMEDİKLERİ

ne çok giz vardır anlatmakla yükümlü olduğum, ne çok siz
beni ben yapan inceliği silkeleyip kabuğumu sevdiniz.

“ne zaman geldimse gittiniz / ne zaman yaklaştımsa ittiniz.”
ne zaman uzansam kuşkunuz düşer önüme.
bir kayayı örerken varlığını unuttuğunuz
ve her nasılsa göz bebeğinize açılan
uçurumu düşerim, sizi size anlatabilmek için.
kendini kin ve öfke ile savunmayı henüz öğrenmemiş
bir çocuk solumasa, çatlağınızdan sızabilmek için sarsılmazdım
:sizde neler yaşayacağım bir bilseniz.

anıları akşamın ateşiyle demleyip ısınıyorsunuz.
yetişemediğiniz için bekliyorsunuz
:dönüşlerdir gerçek yolculuklar.
yarıları dikkatle tamamlıyor acılar.
erken büyümüş çocukların gözlerini bilirsiniz.
görmese de bilir
tutkularıyla yalnız bırakılanlar.

tırnaklarıyla okşuyor yüzünüzü zaman.
akrebe geçirdikçe dişini
ı
lık
ı
lık
ı
lık
düşüyor yelkovan odanızdan. akşamın didik didik ettiği
yaranıza küfür basıyorsunuz. kirleniyorsunuz
sesin çamurunda. söylemeseniz de biliyorum
nefreti, bilir kayıp bir adres gibi
tekrarlarda bulunmuş duygular.

(alelacele bir incelik oysa sevgi.
ihtiyaç duyduğunu, ihtiyacı olmayana verme çabası.
yalnız sevgi terbiye edebilir insanı. kimi zaman budar,
çaresiz bırakır; kimi zamansa kökleri ve dalları birleştirip
gövdeyi doğrulur. her deneyimin yalnız sevmeyi
bilmek için yaşandığını görebilseniz.)

zarifsiniz, korkudan korkuyorsunuz siz.
öyle sıkı kavrıyorsunuz ki kuralları, çağırsam, kuru bir dal
vantuzumda! sizi kırmak ya da taşımak değil,
solungaçlarınızı tanıyın istiyorum.
‘sanırım tıpkı ben’ sanrınızla,
sevinç ve kederiniz öylesine başkalarına ait ki…

:başkalarının toprağına kök salan bir ağaçsınız, yüksek
sesle çağıranların günlerine sıralanmış
ilişkileri yaşayan figüransınız.
sizden kaçıp size dolanıyor kuzey rüzgârı.

ne çok giz vardır anlatmakla yükümlü olduğum, ne çok siz
beni ben yapan inceliği silkeleyip kabuğumu sevdiniz.


Hilal Karahan

KARDAN ADAM VE KARLAR ERİDİĞİNDE DONMUŞ BULUNACAK KEDİ YAVRUSU

ürkütseler güvercinleri uçacak ellerin, okşansa bahar sanacak
saçımda gezinirken, yazılsa tarih olacak bir aşkın
terinden soğuyacağını bilmez. çağrılsa gözü kara
sevgili olacak bakkalın yanından geçerken, öpülse
yaraları iyileşecek dizlerin, karanlıkta bir çift vatkanın
ve alelacele giyinilmiş kesin ifadenin
peşinden dolandığını da bilmez. üstelik gürül gürül akan hayatın
bir kadının açılan bacağından olmadığını düşünmezsin henüz
beklemeyi bile öğrenmemişken.

usulca yerini alan selamlarla başlarsın sabahçı kahvesine,
gevrek simide ve yüz gram peynire. ısıttığın avcunun
çay bardağı kadar olduğuna aldırmaz bir çocuğu büyüten yüzün.
hep bir mısradan ödünç alındığını sandığım zarafetin,
karşılıklı oturur keskinliğinle. kirpiklerin paslanıp kırıldıkça
erkek olur o yavru kedi mırmırlığındaki gözler.
kahramanlık tükürmedikçe dünyaya, aldırmaz hiç kimse
yarığındaki yalnızlığa.

derdi gücü sana yetişmek olan yağmura inat,
yağmuru delen damlaların belini sararak,
“seni ben ellerin olasın diye mi sevdim”
yokuşuna tırmanır, alelacele yetişirsin kendine;
anlaşılmadığın, sanıldığın ilişkilerde.
birine tutunduğun kopuk uçlardan dolanırsın
sevgi yumağına. heyecanla beklenen
bir mektup yerine, posta kutusuna sıkışmış sıradan
bir şeyler gibisin, arasalar var olacaksın.
oysa birdenbiredir tüm alışkanlıklar;
hızı kav-ramaktır aşklar
kısaca alışılıp terk edilmişsin.

işte yağmur, gece.
'kendim'leri izlerken karanlık, “bir yerine geldim
ki gecenin sen yoksun” yarığına yığılıyor, hep kara
kalemle çizilmiş sandığım, keskin,
dünyaya meydan okuyabileceğine inandığım yama
köşesine çekiliyor küçük yahudi hüzünlerinden,
taş plakta dönen, kırık:

--onu bende yaşayan
anlaşılmamış bir tohum
beni onda yaşayan
çorak topraklar--

hiç var olmayacaksın yazmasam ve hiç
öğrenmeyeceğim yoksulluğu varlığından. ağzım küf
kokmayacak dehlizimde dolanmasan. küfreder
gibi susmayacağım seni anlayabildiğim kadar sanmasam.
binlerce insan var seni binlerce yapan.
hiç kimse kendisinde yaşadığından
başka senler olabileceğini düşünmez.

aslında bir şarkıya dolaştığını kimseler bilmediğinden,
“seni ben ellerin olasın diye mi sevdim”
yokuşunu hep yalnız çıkarsın, uçuklayan
bir ıslıkla, gecenin çok saklı sokağına. ürkütmekten
korkarak elinin güvercinlerini, kimseler dokunmaz saçlarıma.

yazılsa tarih olacak bir aşk, üşür küçülür kalır ortasında.

Hilal Karahan

Koro Her Zaman Haklıdır

Koro

Yaşamdan başka ölüm yoktur
Mutluluk çocuklara mahsustur
Onların da ölümleri damla damla
Birikir aylarla, yıllarla
Yürüdükleri yollar bir tabuta dönüşür

Her insan kendi tarihiyle başbaşa
Boyuna dünyayla ilgili kitaplar okur
Sokağa bir ilmek gibi açılan camlarda
Bir katılma isteğinin acısını dokur
Kendi ayakizlerine basar oysa
Kendi kendine konuşarak büyür

Ben

Keşke yeniden doğmak gibi bir şeylere inansam
Biri önümdeki şu bira bardağını yenilese
Ben söylemeden, çağırmadan
Bacalardan yükselen duman
Bir deniz köpüğüne dönüşse...
Değişsin diyorum, her şey değişsin
Hiçbir şey kalmasın ayakları üstünde

Sen

Ne güzeldin, uzayan hep uzayan ellerin vardı
Bütün çocukların ağzıyla konuşur gibiydin
Gözlerinden bir gül çıkarıp atamasan da
Her bakışın bir gül dolgunluğuyla açardı
Bunun için hiç uçurumlara yürümedin, denizleri bilmedin
Duraklarda hep kendini bekledin
Herkesin indiği otobüslere bindin usulca

O

Yalnızlığı bir uçurtmadır ki takılacak yer arar
Denizlerin dibinde yürüdüğünü sanırsın
Ruhu olan bir gölgedir, bedeni kimbilir nerde
Önüne gelene kendi adını sorar
Bunun için sözlükleri devretti birkaç kere
Ölüm, denizde mahsur kalmış bir gemidir ona
Her kıyıda fener olmak gibi alışkanlıkları vardır

Biz

Kuşların teyellediği bir göğün altında
Birdenbire sökülen dikişler gibiyiz
İplerimiz uçuşup duruyor havada
Takacak yerimiz yok, boynumuzdan başka

Siz

Uzaksınız, niye böylesiniz, çoğul ve sessiz
Tarihinizi kitaplara alınmayacak olaylardan seçersiniz
Kapılarınızda çiçeksiz girilmez yazıları
Sizin kanınızda aynalar dolaşmaz mı
Kendi ölümünüzü gazete ilanlarından öğrenirsiniz

Onlar

Susmaktan yosun bağlamış ağızlarıyla
Bir gün konuşmaya başlarsa, ne oldu
Demeye kalmadan bir fotoğrafçı çağır
Ve havada yakala seslerinin resmini
Altına ayı, günü, saat, yazmasan da olur

Ben

İktidar akıyor nereye elimi atsam
Irmakları deniz boğuyor, denizi toprak
Ben de bir gün şair olursam
Dersem ki artık enel hak
Dünya beni gönderlere çekersen
Ne olur, ne olur rüzgarsız bırak

Sen

Kirpiklerin tozlu dünyaya bakmaktan
Çamurlar üstünde tüten buhur gibisin
Yalnızsın, üzgünsün ve kederlisin
Yaşam akmaya başlıyor tırnaklarından
Toprağın ve suyun bütün gizlerini belledin
Seni gökyüzüne gömecekler bunun için

O

Bedeninin kaleleri, burçları var
Geçilmez, yazıyor duvarlarında
Ve bir çift meme ucu mazgallarında

Biz

Sevgilerimiz de rastlantısal, nefretlerimiz de
Hep kendimize çarpıyoruz en olmadık yerlerde

Siz
Bir sabah postal sesleriyle uyandınız
Diyelim ki akşamdan kalmaydınız- misal
Önünüze kızarmış ekmek, bir bardak çay
Radyodaki marşlara kulak kabarttınız
Hapishanelerde dediniz yerimiz var münhal

Onlar

Ölülerini hep kefenlere sararlar
Bir yaşam boyu sıkılı duran yumrukları
Toprağın üstüne çıkmasın diye

Koro

İnce yazıyla yazılan bu şiir
Kalın duyarlıklara seslenecektir
Kimse yaşarken bir şey okumasın artık
Ölümün şiir herkese yetecektir...

Ahmet Erhan

Düşler Bir Ses Bulur Bende

bir çocuğun düşüyüm ben
büyülü yaz akşamları
ben üflerim mızıka söyler
sesimiz tutar sokakları

ılık bir ses taşırım yorulmadan
sonsuz özlemler büyütürüm yarına
ben mızıka çalarım
siz onu duymasanız da
mızıkamın içindedir yaşam

kardeşler ben çalayım siz görün
nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar
soluk soluğa yeni aşklarla
yorulmaz yaşlı bir yürek bile
gülüşler ona akar da

ben mızıka çalmazsam
ne özlemleriniz olur ne ayrılıklarınız
yalnız bir yıldız gibi boşluğa
düşer yaşlı dünyanız

bir çocuğun düşüyüm ben
mızıkamın sesi yeryüzüne değer
uyurum uyanırım hep aynı şarkı
ne sesim eksilir ne umut biter.


Haydar Ergülen

Karşılığını Bulamamış Sorular İçin

serin rüzgârlar taşır
bir dostumun yüzünü yakan mevsim
incelmiş bir hayatın kederiyle
sessizce durur anıların yamacında
renginden su alan resim

odalara sığmazdık odalar dar
içinde gizli bir ses ölürken
dönenip durdu heves
dağlar dağlar

saatleri biz sustururduk
korkusuyla kendi sesimizin
yokederdik kardeşliğini
gündüzle gecenin

karardı baktıkça gözler
balkon derinliğindeki dağlara
heves yollara düştü
tedirginlik korkulara

yüzün gecikmiş bir mektupta
anlaşılır dürüst ve ıslak
yitirilmiş bir anıyla çıkageldi
güneyin ılık sokaklarından

-her ses bir renge yakışır
su kendi bildiğince akar
hiçbir şeye benzemez içimizdeki uçurum
ne kadar acemi harcı olsa da
ölümle karşılanmalı bazı sorular.


1979

Haydar Ergülen