28 Ekim 2012

Zarafet

Zarafet kelimesinin içini doldurabilecek özellikler nelerdir? Acaba hiç düşündünüz mü, zarif insan kime denir?

Zarif kelimesi zarf kelimesi ile aynı köktendir. Zarf, 'içine bir şey konulan kap' anlamını taşır. Mektup zarfı gibi. O halde zarif insan da, 'içinde latif ve hoş şeyler bulunan kişi' anlamına gelecektir. Soru şu:
Zarafetin içini dolduran bu latif ve hoş seyler acaba nelerdir? ! ..

Zarif olmanın ilk şarti hiç şüphesiz nazik olmaktir. Nazik olmanin ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken
'Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.' der. Bu bir bakıma zarafetin de
tanımıdır. Çünkü zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünkü.

Rüzgar, saba yeli yahut meltem iken güzeldir de haddini aşıp şiddetlenince
fırtınaya, boraya, kasırgaya durur. Dalgalar belli bir ahenkle sahile vururken hoşa gider de şiddetini artırınca çevresini yıkmaya başlar. Sevgi belli ölçülerde erdemdir de haddi aşınca adı ask olur, cinnete varır.
Yerinde bir öfke edep içindir de haddi aşınca insanı katil eder. Şakanın
normali nükte ve mizahtır; ama aşırısı maskaralık olur. Velhasil zarafet
bir itidaldir. Hani mevsimler içinde bahar gibi. Kış ve yaz haddi aşan
hava şartlarıyla vardır; ama baharda sıcak ile soğuğun, gece ile gündüzün,
belki tabiattaki ölüm ile canlılığın eşit ve dengeli oldugu görülür. Bunun
insan ruhuna yansıması da aslında insanin itidali, fıtratın en beğenilen
yüzüdür. İnsan ruhu iyilik ve güzellik ile gerçek kimligine kavuştuğuna göre, bir bahar zarafeti de insana en uygun olan tavrı sunar. Ne buyrulduğunu biliriz: 'İşlerin hayırlısı, orta hallice olanıdır. 'Bu düstur, derinine bakıldığında, aşırılıktan kaçmaktan öte zarafeti bize telkin etmektedir.

Her tavrın bir zarafeti vardır. Oturmanın, kalkmanın, iş görmenin, eşyaya
bakmanın, sosyal ilişkilerin, çalışmanın, dinlemenin ve tabii söz söylemenin... Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir ve kalite kazanır. Söz gelimi sanat eserleri ancak zarif bir duyuş, zarif bir bakış ile ortaya çıkabilir. Sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı vakit eşya da zarafet kazanır ve sanat olur. O halde sanatın kullandığı yöntem, baştan başa bir zarafetten ibarettir. Ortaya çıkan şey edepten sıyrılmış olsa bile yöntemin zarafetine halel getirmez.

Eşyanın zarafeti insanın ona yükledigi anlam ile ölçülür. Çivi, iğne, çengel, giyotin, mengene, kerpeten vb. eşya bir zindanda da bulunabilir, bir cilt evinde de. Zindanda aynı eşya ile işkence yapılır ama cilt evinde onlar bir sanat eseri için vardır. Yani birisi nezaket ve zarafet adına kullanılır, diğeri nezaketsizlik ve zulüm adına. Birinden estetik, diğerinden kötülük çıkar. Bunlardan ilki insan tabiatina uygun olan, diğeri onu insanlıktan çıkaran tavırlar olduğuna göre insanlığın da ölçüsü zarafete vabeste kalır. İnsaniyetli olmak demek, önce zarif olmak demektir.

Zarif kişide bulunmasi gereken özellikler arasında yüzün aydınlığı, vücut
ve elbisenin temizliği, güzel koku sürünme, görünümün iç açıcı oluşu,
konuşmanın düzgün ve akıcılığı, fikirlerin mantık ve akıl çerçevesinde
olması, müstehcenlikten kaçınma ve pis şeylerden uzaklasma gibi özellikler
vardir.*
Buna gülümseme, kararlılık, samimiyet, tek yüzlülük, sevgi, takdir hissi vs. de eklenebilir. Ama bizce hepsinden önemlisi sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu düzgün ve akıcı ifade etmekten, süslemekten ziyade içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi, yüksek anlamlar taşıması, yapıcı olması, gönül almasıdır. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiginde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade gibi. Bunlar yoksa mutluluk yoktur çünkü. Yani ki söz, candan ibarettir.
Ve canın tek gıdası zarafettir.

Iskender Pala

Kalıbını Secdeye, Kalbini Kıbleye Bırak

Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit. Secdenin alnını
nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü;
ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin. Kıblenin yüreğini nereye
götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her
tahiyyatta… Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın
selâmların sıcağını hissedemiyorsun. Adını bilmediğin bir deniz kıyısında
yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin
pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını
inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun.
Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan
nasibin pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının
dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun.
Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene…
Aynalarda aradığın avuntuları sök bakışının perçemlerinden..
Bulduğunu yitir bir tekbirin yankısında… De ki “ben buraya razı değilim!”
Yitiğini bul elini elin üzerine koymana fırsat veren vuslatın arefesinde..
De ki “ben sonsuzluğa adayım!”
Varı yok et secdenin yüzünde; benliğini sıfırın altına çek, varlığını
sonsuzluğun başına taşı.
Yoğu var et niyetin fısıltısında; ettiklerinin değil niye/t ettiklerinin
seni kurtardığını anla..
Diriyi öldür rükûların darağacında; teninden geç, bedenini yık dağ gibi..
Ölüyü dirilt dualarının burcunda; çağır günahın peltesinde dilsiz ettiğin
ruhunu..
Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum.
Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin. Namaz gülünün bin bahar
olup içinde yankılandığını bil de sevin.
Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu? Hiç olmazsa onu al yedeğine?
Sana müşfik bir vaize olsun…Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten? Yüzü
yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen.. Bu bize
lazım.. Hep lazım.. İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep…
İçimizdeki hüzün yol göstersin bize. Kırık kalbimiz, bükük boynumuz
Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin
kucağına akıtsın yakarışlarımızı.


Çevreni temiz tut


Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini
sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil. Ruhunun yanına park
et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver. Kapat kapıları; başkalarını
alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze… Lüzumsuzlukları terk et,
silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte
paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en
görkemli ahengini farket.
Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten,
gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten,
dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet
olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma
şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni
yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek. Namazın eşiğinde
doğrul yeniden. Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla.
Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil. Kâinatın
sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze
aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?


Bedenini pak eyle…


Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle. Güzel bir kokuyu koklar
gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın. Mevki ve makamını yansıtan
her türlü elbiseyi çıkar üzerinden. Irkınla övünmeyi bırak, kavminden
ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin
yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün
döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi
bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir. Her yanını saran kaygıları,
korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan
gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır. Gamı sil göğsünden,
dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen….

Ayıplarını kapat..
Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A’râf, 7/31) Ne
kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin. O bilir içinin
içindekini. O bilir niyetini. O bilir kendine sakladığını ve kendinden
sakladığını. Başkalarına görünür olmak için kılma namazını. Başkalarının
gözlerinden kaç. Başkalarının takdirinden uzaklaş. Niyetinin vadisine koy
kalbini. Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir.
Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.
Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek? Göründüğün gibi olamadığın kadar
ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin.
Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs, her türlü
gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken, kendi kendine sarılmışken,
> >elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken, yüzünü fanilerden dönüp
sonsuza çevirmişken, diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken, eğilip
doğru olmaya azmetmişken, secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken,
avret yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın
eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini yok
et, ört. Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl
elbisesine bürün.. İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale
yanaştır. Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle
söylediğini kalbinle de söyle. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak,
sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme…


Kalbini kıbleye bırak…


Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar… Seni dünyaya doğru çekiştiren
cezbeleri düşür yakandan. Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş.
Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur. Ruhunu ayrılıkların uçurumuna
sürükleyen hüzünleri sil. Dünün hüzünlerinden yüz çevir. Yarının
korkularını unut. An’ın içinde var et kendini yeniden. Yüzünün her
noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında
ağırlıyor seni. Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen
En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü.
Her şeyin alçaldığı, her işin meyvesizleştiği, her yüzün kirlendiği bu
çağda, kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne. Seni
özel eyleyen, seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel. Şehrin
telaşlarını, dünyanın çekip çekiştirmelerini, günübirlik sevdalarını
kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at.
Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede. Her secdede Kâbe’ye değdir
alnını. Yöneldiğinde, Kâbe’nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan
aziz bir misafir bil kendini.

Senai Demirci

Aslında seni çok özledim

Şimdi bulabildiğim tüm soru cümlelerini üst üste yığıp, bulabildiğim en merhametli cevabın dizlerine yaslamak istiyorum başımı.

Bulabildiğim en müşfik cümlenin önünde bir an olsun düşünmeksizin iyiden iyiye bitik, yorgun vücudumu yere bırakmak istiyorum.

Uzanmak ve hangi günahtan kalma olduğunu kestiremediğim acıların yorgunluğunu bir parça olsun üzerimden atmak istiyorum.

Uyumalıyım.

Hayatımın parçalarını nasıl bir araya getirebileceğim konusunda en küçük bir fikrim bile yok.

Nerden başlamalı ki?

Başı ve sonu iç içe geçmiş bir hikayede ortaya çıkacağı anı karıştırmış bir kahraman gibiyim.

Nerede ortaya çıksam yanlış karedeyim.

Kalbimden neler geçtiğini, kafamda biriktirdiklerimi, tasarladığım her şeyi bildiğini düşünüyorum.

En azından tüm bunları hissettiğini.

Belki de böyle bir beklenti benimkisi.

Çünkü bunları sana asla söylemeyeceğim.

Asla söyleyemeyeceğim.

Oysa o kadar dilimin ucundalar ki...

Rüzgar esse düşecekmiş gibi, gözlerime baksan, giderken başını bir kez geriye çevirsen, ağzımdan dökülüverecek kadar dilimin ucunda.

Uzunca susuşlarım, ağzımı bile açmadan öylece kalakalıp, bakışlarımı kaçırışım hep bundan.

Burada hava her geçen gün biraz daha soğuyor.

Zaman diyorum, biraz daha zaman.

Dilimin ucundaki kelimeler bu kış da donmazsa bir dahaki yıl uçmayı öğrenecekler.

Biraz zaman diyorum.

Kalbimin bir yanı sıcak kalabilirse bu kış, bir delilik daha yapacağım.

Ne bir portakal bahçesinde dolaştım ne de bir posta treninde yolculuk ettim.

Çiçekler bir açmaya görsün, bir çılgınlık yapıp hatır için öleceğim…

Aslında seni çok özledim...


Tarık Tufan

Niçin Ağlıyorsun, Mutlu Değil Miyiz?

Andre Gorz’un intiharı ve çağrıştırdıkları, bizi hayatımız üzerine bir kez daha düşünmeye kışkırtıyor. Çünkü koca bir hayat bile, bir son dakika gelişmesiyle yeniden anlam kazanabiliyor…
Novalis’in o ünlü sözünü değiştireceğim. Onun şiir için söylediğini, değiştirip aşk için söyleyeceğim. Umarım mezarında dönmesine yol açmaz bu: “Aşk, aklın açtığı yaraları tamir eder.” İsmet Özel’in sözünü ise değiştirmeme gerek yok. Ankara’da, İzmir Caddesi’ndeki bir kahvede, o sözü duyduğumuzda hepimiz yutkunmuştuk: “Aşk, doğmuş olmanın acısına insanın verdiği en derin karşılıktır.”
Bütün edebiyat tarihini, aşkın tarihi olarak (da) okumayı seviyorum.
İnsanın sıfır noktasıdır çünkü aşk. Herkesi tıpkı ölüm gibi eşitleyen en derin insanlık durumlarından ikincisidir. Birincisi ölümdür. Aşk, insanın içindekileri gösterir. İnsanın giyindiklerini çıkarır üzerinden. İnsan, giyinmemiş gözlerle ve her defasında ilk kezmiş gibi bakar dünyaya. Turgut Uyar, birçok konudaki ilklerini yazmıştır. İlk sigara deneyimi, ilk şiir…vs. Ama ilk aşk maddesinin karşısına şunu yazmıştır: “Her aşk ilk aşktır.”
Bunu okuduğumda, ilk aşkım sürüyordu. İnanmamıştım. O yıllarda, bir aşkın bitmesini ve başka bir aşkın başlamasını, bir dinin bitmesine ve başka bir dinin başlamasına benzetiyordum zihnimde. Hatta bir dizem şöyleydi: “İnsanlar bir daha aşık oluyorlar / İlkine inanamadıkları için.” Sonra ben de; “Bu dünyanın karanlığından bir aşk bahanesiyle kurtulamazsın” dizesinin yazarı gibi -belki de mecburen- her aşkın “ilk aşk” olduğuna inanmaya karar verdim.
Bizi dünyadan kurtarır aşk. Her defasında. Çünkü, dünyada kendisinden başka her şeyi gereksiz bir ayrıntı haline getirir. Bizi yaşamaktan böyle kurtarır. Bizi yaşamaya karşı böyle kışkırtır. “Gündelik yaşam mı? Elimizden gelseydi, onu hizmetçilerimize bırakırdık” diyenin bezginliğini de giderir; gündelik yaşamın kutsiyetini ve kıymetini o Alman filozofun da anlayabileceği bir eşiğe de çıkarır.
Aşk’ın tarihi olarak edebiyat tarihi…
Bir tarihçi, Lenin’in sonsuz Çar nefretini, Lenin’in ağabeyinin Çar tarafından idam edilmesiyle açıklıyor ve şunu söylüyor: Dünya tarihini, ailelerin tarihine kadar geri götürmeden doğru anlayamayız. Bu konuyu tarih felsefecilerine bırakalım. Ama edebiyat söz konusu olduğunda, onun tarihini kişilerin özel tarihine kadar geri götürmek zorundayız zaten.
Abdülhak Hamid’in Lüsyen Hanım’la yaşadığı (‘Batılı tarzda marazi’ diyeceğim) ilişkinin gerçek kökleri, onun Makber şiirinde aranabilir. Makber şiiri ise, Hindistan’dan dönerken vebadan ölen ve çöllerde gömülmesi gereken eski karısının mezarı başında yazılmıştı. Hamid, o şiir için “En beğendiğim değil; ama en sevdiğim şiirdir” der. Kusurlu bir şiirdir gerçekten. Ama özeldir. Ve elbette, kişisel edebiyat tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Mayakovski, o iri cüsseli korkunç Gürcistanlı, fotoğraflarındaki bakışlarıyla bile caydırıcı bir ifadeye sahiptir. Kitap sayfalarındaki siyah-beyaz gözlerinin içine bile rahatlıkla bakamazsınız. Ama aynı Mayakovski, o günlerde Lili Brik’e, hayatının trajik kadınına yazdığı mektupların tamamını “Fino köpeğin” diye imzalamaktaydı. Çünkü Lili Brik evliydi. Mayakovski’nin “Pantolonlu Bulut” ve “Flütlü Omurga” şiirlerindeki şiddet, insanî olanı doktrin adına dışlamak gibi bir yalınkatlığa düşmek istemiyorsanız, bilmelisiniz ki Devrim aşkından filan gelmiyor; Lili’nin ellerinden, gözlerinden, kokusundan, dişlerinden geliyor. Mayakovski’nin, Lili’yi göremediği gecelerde kalkan derisinin altından geliyor.
Ünlü düşünür Andre Gorz, 58 yıllık evliliği karısının ölümüyle biteceği sırada, bir ay önce, onunla birlikte intihar etti. Ve elbette, şimdiye kadar yazmış olduğu her şeye bu “özel” anda yepyeni bir üslûp (da) vermiş oldu.
Ama ben bu yazıyı, yine de hiçbir kadın tarafından sevilmemiş ve elbette yazdığı her şey bu “ özel” acı tarafından (da) üslûplaştırılmış olan başka bir büyük adamın sözüyle bitirmek istiyorum. 1900 yılında, bilinci tamamen çökmüş vaziyette, hasta yatağındadır. Prusya’ya evine dönmüştür. Kız kardeşinden başka kimsesi kalmamıştır hayatta. Elisabeth Nietzsche, Friedrich’in başucundan hiç ayrılmamaktadır. Bir ara, delirmiş ve ölmek üzere olan sevgili ağabeyinin trajedisine dayanamayıp ağlamaya başlar. Günlerce suskun kalmış Nietzsche, başını hafifçe yana çevirir ve zavallı kız kardeşine şunu sorar: “Niçin ağlıyorsun Elisabeth, mutlu değil miyiz?”

Selahattin Yusuf



Aşırı Hız ve Dikkatsizlik..

bu şiiri sadece sana yazmak kalbimi kırıyor aslında
bir ayçiçeğinin taşınması gibi başka güneşlere
geride kalıp hayatı oyalayan biri olsa
ben yazmasam, sen gitmesen, biz düşmesek
olmasa keşke yerçekimi, en çok itaat ettiğimiz yasa...

oysa biz istikbal yakardık hele hava güzelse
dünyayı ihmal eder başka mevzular açardık
en az beş yıl tecrübeli yalnızlıklar üzerine
halk tipi yalnızlıklarımız vardı, şaşkın ve âşık
bir çiçeğe temsil hakkı vermişiz diye...

şüphesiz böylesi hepimiz için daha iyiydi
daha kahverengi ve daha derin,
aleyhine gelişen bir hayata itiraz eder gibi
insanın aklına şark illerini getiren masumiyetin.

ama gelememiştir henüz hatasından dönenler
öyleyse aşırı hız ve dikkatsizlik hep bana çarpsın
beklemekten muhacir olmuş karşıt görüşlü trenler
çünkü şairler hayırsız oğullarıdır hayatın...


Furkan Çalışkan

zorluk derecesi

eşitlik bozuldu ve sabah oldu
böylece kalbim,
hakkındaki iddialara açıklık getirecek.

gizlediklerim ve açığa vurduklarım
zaten benim olanı çalmak gibi
bir şeyi unutmuşum hissi ile sana dönüyorum
ütünün fişi, gözlerinin rengi, kapının kilidi
seni unutmam gerektiğini hatırlamıyorum
gözlerin ve sen, toplam iki kişi…

biz sadece acımızı seçmekte özgürdük
acımız, evet kabul, olağan şüpheli
ve içimizde taşıdığımız o kömür
yıkadıkça kirlenen korkunç bir sevgi…

frene basma, insan gitmek için yapılmıştır
senden ricam ruhum ikimizin arasında kalsın
artık biliyorum, yolda olan yolda kalır
ikamet bitti madem, o kömür artık yansın!

kalplerdeki her şey açığa vurulup tahsil edildi
açıklayabilirim, belki…

yalnızlık ( allah ondan razı olsun), kör noktam
bu yüzden geldiğini göremedim
lakin göremediklerime de inanırım
sana da öyle inandım, ya rahman ya rahim…

Furkan Çalışkan

Tahrik

Bırakın ince kavak seslerini şehrin içinde
paralar yaşlı kızların koynunda yatarken
bırakın köprülerin üstüne yağmur
ve basma perdelerden lânet bize.
şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik
şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde
külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu
Sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza
peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu
yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda
yürek elbet acıyor esvap değiştirirken
bizden artık akması beklenilen kan da aktı
kovulduk ölümün geniş resimlerinden.
Efsanelerden kovulduk
kan ve demir kelimeleri söyleyince
elbiseler içindeyiz, şehrin içinde
önümüz iliklenmiş, ayakkaplarımız bağlı
kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok
altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde
eski savaşçılar vesair geçmiyor bulutlardan
çiçek alıp eve götürüyoruz
bunun bir delilik olduğunu bile bile
en ıssız duyguların ucunda karakollar
asmaların altı tuzak ve tuzak caddelerde
külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu
gözler kısılıp bakılıyor bize.
Biliniyor
bizim mahsustan yaşadığımız
biliniyor
şarkıların sırası bizde
biliniyor
hayat bizden razıdır
biliniyor
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.

İsmet Özel