23 Kasım 2015

"Babamın yanına gitmek istiyorum."

mn-106

İlkokul birinci sınıfa giden bir çocuğun ne derdi olabilir ki… Öğretmen biraz fazla ödev veriyordur, kalemi zor tutuyordur, harfleri birbirine bitiştiriremiyordur, okulda bir arkadaşına canı sıkılmıştır ya da ne bileyim yaramazlık yapmıştır da annesi ceza vermiştir, babasına küsmüştür, kardeşiyle kavga etmiştir… Ne derdi olabilir ilkokul birinci sınıfa giden altı yaşında bir çocuğun…

Bu sabah babaannesiyle birlikte muayene olmaya gelen Mehmet altı yaşında, ilkokul birinci sınıfa gidiyor. Geçen hafta aşı olmuş, kolu şişmiş, boğazı ve kulağı ağrıyormuş, ateşi de yükselmiş. Babaannesi anlatıyor.

Mehmet, solgun biraz gülümsemiyor, benden korkmuyor muayene olurken, itiraz etmiyor, ağlamıyor, nazlanmıyor. Önden iki süt dişi düşmüş, yenileri çıkacak daha güzel dişlerin olacak diyorum gülüyorum, hiç tepki vermiyor. Babaannesi anlatıyor. ‘’Yemek yemiyor doktor hanım ama çikolata cipse hayır demiyor.’’

Benim de oğlum bire gidiyor biliyor musun diyorum Mehmet’e. ‘’Senin de öğretmenin çok ödev veriyor mu?’’ Yine babaannesi anlatıyor. Mehmet’le konuşamıyorum. Soluk ve halsiz… Bademcikleri şişmiş, kulağında da iltihap başlamış, ciğerlerinde bişey yok, antibiyotik başlayacağım bir hafta sonra kontrole gelin diyorum babaanneye. Mehmet’e de çikolata ve cipsi azaltmasını meyve yemesini söylüyorum, ‘’daha çabuk iyileşmelisin’’…

Babaanne anlatıyor. ‘’Dün tansiyonum yirmiye çıktı doktor hanım, o kadar çok ağladı ki Mehmet. ‘’ Hastalığına yoruyorum içimden, bilemem ki… Merak etmemesini, inşallah ilaçlarla düzeleceğini, düzenli kullanmaları gerektiğini filan söylüyorum yine. ‘’Tansiyon ilaçlarınızı hergün alıyorsunuz değil mi?’’

Babaanne anlatıyor. ‘’Dün misafirliğe gitmiştik Mehmet’le. İçerde çocuklarla oynuyordu. Arkadaşları koşarak yanıma geldiler. Mehmet camdan aşağı atlayacak diye bağırıyorlardı. ‘’ Fısıltıyla anlatıyor babaanne. Mehmet duymasın diye. Niye yaptın oğlum diye sormuş. Babasının yanına gitmek istiyormuş Mehmet. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum.’’ Fısıltıyla soruyorum, ‘’Mehmetin babası nerede?’’ ‘’Öldü’’ demiyor babaanne. Sağ avucunun üzerine kafasını yatırıyor gözlerini kapatıyor, yine fısıltıyla ‘’iki sene önce’’ diyor. Gözleri kıpkırmızı oluyor birden fakat ağlamıyor Mehmetin yanında. Arada dönüp Mehmetin başını okşuyor. Gülerek, çikolatayı cipsi az yesin di mi doktor teyzesi deyip bana dönüyor. Gözleri kan çanağı…

Bu sabah ilkokul bire giden altı yaşında bir çocuğu muayene ettim. Solgun ve mutsuzdu. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum. Camdan atlarsam ölürüm siz de beni babamın mezarının yanına gömersiniz.’’ demişti, bir gün önce onu pencerenin önünde yakaladıklarında. ‘’Ne yapalım doktor hanım?’’ diye soran babaannesine bir profesyonel(!) olarak söylemem gerekenleri söyledim. Fakat çok uğraşsam da Mehmet’in yüzünü güldüremedim.

‘’Yetimin başını okşamak’’ yetimi güldürmek yetimi mutlu etmek… Bitmek bilmeyen savaşlar, savaş coğrafyalarının yetim çocukları, çocuklar… Gülen çocuklar, ağlayan çocuklar, ölen çocuklar… Üç noktalı yerleri doldurmuyorum. Bütün gün doldurmaya çalıştım yapamadım.

Sadece…

İnsan ömrü uzun bir cümle. Noktadan önce cümle içinde kullanmamız gerekenler var. Yetim başı okşamak da onlardan biri…

Masamın üzerindeki şekerlikte şeker kalmamış. Çekmecemdeki balonlar bitmiş.Biliyorum Mehmetin bir balon ya da şekerle halledebileceğimden büyük sıkıntıları var. Fakat şeker çikolata ve balonlar güzel başlangıçlardır.

Ben bugün hazırlıksız yakalandım. Mehmet odamdan bir kere bile gülümsemeden çıktı.


Zehra Betül





Çiçek

Kurumuş, kokusuz bir çiçek gördüm,
Unutulmuş bir kitabın sayfaları arasında;
Ve bu çiçek tuhaf hayallerle,
Doldurdu ruhumu ansızın:

Nerede açtın, ne zaman, hangi baharda?
Çok mu yaşadın, kim seni koparan?
Tanıdık mı, yabancı bir el mi?
Ve neden seni böyle bırakıp gittiler?

Sevecen bir buluşmanın mı,
Yoksa ölümcül ayrılıkların anısına mı,
Ya da ıssız kırlarda, orman gölgelerinde yapılmış,
Bir yalnız yürüyüşün ardından mı buradasın?

Yaşar mı şimdi çiçeği solduranlar?
Acaba şimdi neredeler?
Yoksa onlar da, şu gizemli çiçek gibi,
Çoktan cansızlaşıp gittiler mi?

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Çeviren: Ataol Behramoğlu

Ayşa Hanıma Mektuplar IX

“Comptine D’un Autre Ete”

Zannediyorum gülüyordun
Biz oturuyor sol dizimizi kalbimize çekerek
Resimleri seyrediyorduk görmüş kadar olarak
Resimlerde dağlara bakıyordun
Dağlarda yüzün yankılanıyordu
Biraz durdun. Sanki
Yıllarca duruyordun
Sen dururken her şeyin durduğunu
Havanın düşüp buzla tuz olduğunu görüyorduk
Ellerimiz duruyordu. Parmak uçlarımızda
Suratlarımız. Tenimiz ve kokumuz durup düşüyordu
Hatırlıyor musun? Bekliyordun. Beklemek eskiyordu
Bir insan sanki
Giden yol değil. İçimden bir ömür geçiyor
Sayıklar gibi

Sayıklar. Göğü ellerine yığar gibi annem
Dua ederdi. Annem yaşamak kadar ölüyordu
Yaşamak annem kadar güzel

Ecel. Kendime ecel kadar yakınım
Kendime Allah kadar uzak
Yaşamak içime yuvarlanan bir taş
Gül tıkırtısı, sümbül kokusu, ikindi uykusu

Her kılıç kendini kesiyordu
Her ayna kendini gösteriyor
Her saat zamanı göstermiyordu
Biz senin gülüşünden müsaade isteyip
Yüzünün bir köşesinden atlas gibi
Kayıp düşerken.

Şimdi kendimin
Ait olduğunu hissettiğim yerdeyim
Zannediyorum kendimde.

Nâzım Hüsnü,

Kaynak: tuemsanat


Avlular Gazeli

ev ne, duvar! Avlu bir gülümseme
göz kırparsan taşın bile kalbi var!

ev ne, zaman! Avlu haziran gibi iyi
sudan işlek, gökyüzünden çalışkan

ev ne, karanlık! Avlu fenerli deniz
zeytin ağacından ada, gölgesinde yunuslar

ev ne, vatan! Avluda atlas açık
ovaları sevindir, hisli dağlara da çık!

ev ne, büyük! Avlu gezgin lunapark
gıcırdasın ahşap sesli dönme dolap

ev ne, cümle! Avlu şiirden hece
İ-dil-ba-na-av-lu- ol!

ev ne, batı! Avlun aşkın doğusu
iki ağaç bir gece rüzgârlar kavuşacak

ev ödevse avlu aşk, ne şiirler kopacak!

Haydar Ergülen

20 Kasım 2015

Doğu-Batı Divanı'ndan Seçmeler

Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık
bunca umudu, terkedilişi,  kaybetme
ve kaybolma duygusunu? (s.15)


Gerçekten de bir yanlışı bir başka yanlışla
düzeltircesine,  telâşla savrulmuştuk oradan
oraya: Kimi getirsek gözümüzün önüne kırık
dökük eşyaları çağrıştıracaktı. Yitirilen bunca saf hedef, 
geridönüşsüz kararların yıprattığı uykular, 
sabah uyanınca yüzümüzde patlayan 
yalnızlık damarı ya da yanımızda yatan yabancının
bir akıntıda hızla uzaklaşan gövdesi: İçimizde 
toplananlar çapraz sağlamada bulduğumuz şaşkın
bir eksiği kapatmaya asla yetmeyecekti.  (s.16)


"Bilemiyoruz" diyordu son yıllarında,
"Tahmin edebilir mi bir kırlangıç gerçekten de
fırtınayı? " (s.20)


Anlaşılmaz oysa insan: Nasıl birdenbire
başlayan yağmur uzaklaşıp gitmişse biz daha
şemsiyeyi açmadan.  (s.20)


Sorulsa,  bütün sorular ağır gelecekti.  (s.26)


izini; düşünebiliyor musun: Aylarca aramış her
yerde, her an: Bir gün gelmiş, belli ki sınırı var 
umudun ve arayışın, De Quincey gibi sabit fikirli
bir adama bile -kaybettiğini anlamış Ann'i, 
hoş gerçek miydi kurmaca mı bunu kestirmek güç, 
hele ki Coleridge'le yarıştırırcasına afyon yuttuğunu
unutmazsak.  (s.27)


...Merak etmişimdir hep:
Çocukluk arkadaşları ile yeniden başka bir hayatı
paylaşabilir mi insan? (s.28)


Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,  (s.30)


...içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir. (s.30)


Chateaubriand'ın René'sinde rastladım -bilmem
sever misiniz?- onu nerdeyse tarif eden bir
cümleye: "Yorgun düşmüştü sevilmekten" diyor
bir kahramanı için kitabın - kadınlardan başını
alamadı hiçbir zaman, uçlara sürükledi kendini, (s.37)


çekip gitmiş güneşin bıraktığı soğuk iz. Elleri
titriyor, bu kaçıncı kadehte. Uzun bir metastazdır
viski ve güzellik: Kendi kendine demir alan bir gemi. (s.40)


sonsuz bir derbederlikten söz edilebilirdi, hazırdı sanki
gitmeye: Aslında çoktandır geciktiği uzak bir yere. (s.44)


Konuşmayı denedimdi tabii, ama siz de bilirsiniz ya
belli bir yaştan sonra çok karışıyor düşünce örgüsü
insanların: O anda aklından geçenlerle geçmişin
sınırlı bir dilimi durmadan içiçe geçiyor ve bir tek
kendilerinin mantığını kavradıkları bir düzenden
sökün ediyor görüntüler ve kelimeler ve birkaç işaret.
...
almışlar haberi, hâlâ aklı almıyordu anlaşılan,
ihtiyar bir adam neden hayattan öyle vazgeçer. (s.46)


söküp taşıyordu notaları. Genç bir çift izin
almadan ilişti masaya, Avram'ın soru bile 
sormaksızın getirip önlerine koyduğu iki susuz
rakı bardağı gibi uçarı, katılmışlardı neşeyle
peçeli kırık geceye. Adam, yorgun yalnızlığının
içinden, sazların dinlendiği bir an hatırlamıştı
Kemanî Sahak efendinin o unutulmaz unutulmuş
valsini: "Git kendini çok sevdirmeden". (s.51)


..."Ne arıyorsun
burada bu halde?" diyebilmişti, koluyla ağzına
giren damlaları silerek. Ancak o zaman başını
kaldırıp bakmıştı kadın, aylardır duymadığı
sesin geldiği yüze. "Kaybettim oyunu değil mi?"
demişti önce - ama bir soru gibi çıkmamıştı
sözün sesi: "Film de bir boka benzemedi zaten."
Öylesine açıktı ki bunları artık kimseye
söylemediği: "Her gece buraya geliyorum aslında,
seni göreceğimi umduğumdan falan değil, içeride
ışık yanıyor ve bana çok iyi geliyor bu." (s.65)


Herkes farkında oyunun da, rol gereği dalgın.  (s.66)


Keder kuşlarını bende gördüm.
...
Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
unutmam ben ayrıntıları, kimdi
hatırlamıyorum tabii, ne önemi olabilir (s.79)


"Kapattığın fincanın içinde kaldın. (s.82)


Bir yanlış anlamalar zincirini Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşamaz insan: (s.90)


kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler." (s.92)


"Kimsenin, hiçbirimizin gelmezdi
aklına, işin bu boyutlara varacağı." (s.104)


İnsan önce kendisinden yola çıkmayı öğrenmişse
dönüp gene kendine varır.  (s.109)


Bir şiirin yükünü, sığasını, genleşme eğilimini belirleyen etmenler onu doğuran atmosfere sıkı sıkıya bağlıdır. Yükleme, istif, şiirin daha çok eksiltmeyle yazıldığını bilen biri için riziko dolu kavramlardır.  (s.126)


içine girmeye çalıştığım resmin dışındayım ben. (s.127)


Bir gün nasılsa yolumu yitirdim, bir daha onu bulamadım. Kimse, bile isteye, evini yurdunu terketmez: Kişiyi saran koşullar, kuşatan vakit, sıkıştıran ötekiler hazırlar izlerin silinmesini. Neden sonra, nice çırpınışın ardından, yeniden kendi evini yapmaya kalkışır. Onu üzerine kuracağı yer kalmamışsa evini oradan oraya taşıyacaktır.  (s.128)


Bulamıyordu ki kimse, en doğru kelimeyi. (s.135)


Enis Batur
Doğu-Batı Divanı I
Kırmızı Yayınları

16 Kasım 2015

Geri gelmeyecek Şeyler vardır, çeşitlidir-

Geri gelmeyecek Şeyler vardır, çeşitlidir-
Çocukluk - bazı Umut şekilleri - Ölmüş olanlar -
Ama Sevinçler - İnsanlar gibi - bazen Yolculuk yaparlar ya -
Yine de kalırlar -
Arkasından ağlamayız Yolcunun - ya da Denizcinin -
Hoştur rotaları -
Bize uzun uzun anlatacaklarını düşünürüz
Buraya döndüklerinde -
"Burası!" Tipik "Buralar" vardır -
Belirlenmiş Mevkiler -
Yerinde durmaz ki Ruh -
Dormaz O - kaç Kulaçta da olsa
Kendi Öz Yurdu -

Emily Dickinson
Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

Yaşım Su

önüme düşüyor
dünyanın dönerken çıkardığı ses
sonra bir mümkün kapısında
birdenbire kayboluyor
ve bütün hızımla üşüyorum.
seninle sevişirsem geçer diye
düşünmem neye yarar
anlıyorum ki öğrenememişim
bir nehrin neresinden akacağımı
ve bir bulut tam o sırada
şaşkınlığıma dökülüyor
yaşım su
dağlardan geliyorum
belli ki daha geçmemiş acemiliğim
fakat seni çılgınca seviyorum

Kin-Yeh


Me-ti ile Kin-yeh, Lai-tu’nun güzelliği üstüne konuşuyorlardı. Me-ti, gülümseyerek şöyle dedi: “Bence mutlu insanlar bize hep güzel görünüyorlar. Sen de Lai-tu’yu mutlu ediyorsun.” Kin-yeh: “Hayır”, diye karşılık verdi, “onu mutlu eden ben değilim; o kendisini benim için mutlu ediyor.”

(Me-ti’den)