24 Nisan 2016

Ali Emiri Efendi: Divan-ı Lügat-ı Türk'ü keşfeden tarihimizin en büyük bibliyofili, koleksiyoneri ve kütüphanecisi

1 - Medeniyet biraz da kütüphane, arşiv ve koleksiyon demektir

Bilimsel ilerleme ve eğitimin bazı olmazsa olmaz enstrümanları ‘metodik şüphecilik’ üzerine inşa edilen ‘sistemli eleştirel yaklaşım’, (tekrarlı) gözlem, (çoklu tekrarlı) deney, tümevarım ve tümdengelimdir. Yetkin bir eğitimci kadrosu (akademik heyet), günün ihtiyaçlar ve problemler küresini kuşatan fonksiyonel bir müfredat, zengin bir arşiv, müfredata dair pratiği simüle etmeye ehil laboratuar düzenekleri, kuvvetli kütüphaneler ve sistemli-bilinçli-tematik koleksiyonlar da, ilmin (ve ilmi eğitimin) diğer sine qua non’larındandır.

Arşivler, kütüphaneler ve koleksiyonlar, ilim ve eğitim için olduğu kadar; bir medeniyet dairesinin asli komponentlerini, antropolojik-folklorik-etnolojik arka plânının temel koyucu mahiyetteki yapı taşlarını, ilmi-irfani birikimlerinin asal eksenini, ruhi-kültürel kodlarının en karakteristiklerini gelecek kuşaklara taşıyan ‘aktarma organları’ olmaları bakımından da hayati fonksiyona haizdirler. 19. asrın ikinci yarısıyla, 20. asrın ilk çeyreğine tekabül eden geç Osmanlı döneminde, ‘arşiv-koleksiyon-kütüphane’ sahalarında emek harcamış, eser ortaya çıkarmış olan en önemli sima, hiç kuşku yok ki Ali Emiri Efendidir. O, alanında öylesine yetkin işlere imza atmıştır ki, günümüzde bile, onun ayarında arşivci, koleksiyoncu, kütüphaneci, bibliyofil bulmak fevkalâde müşkül bir iştir.

Bu noktada, şu sualin sorulması; onun yol açtığı provokasyon, muhatabının hadiseyi farklı bir prizmadan ve sıra dışı bir dalga boyunda algılamasına neden olabileceği, ve, kendisine maruz kalanı, sınırlarını aşmaya zorlayan ufuk açıcı bir ‘Tanrısal sezgi’ melekesiyle donatabileceğinden, yerinde olacaktır: Ali Emiri Efendi ve ondan feyz alan talebelerinin insanüstü gayretlerle toplayıp, değerlendirerek tasnif ettikleri, akabinde de, milletin hizmetine sundukları irfan-ilim-tarih-kültür hazinelerimiz olmasaydı, vatan dediğimiz bu topraklardaki yaşantımız acaba nasıl şekillenirdi ve hangi istikametlere doğru yönelirdi?

Doğrusu, bu spekülatif soruya kesin ve ilmen kabul edilebilir nesnellikte bir cevap verebilmek çok zordur. ‘Ali Emiri Efendiyle, onun izinden gidenlerin gayret ve say’ı olmasaydı, kültürümüzün kimi kadim kodları kaybolabilir, irfanımızın bazı çeşmeleri kuruyabilir, ve, geleneksel ilimlerin cumhuriyet kuşaklarına aktarılmasını sağlayacak olan kimi ‘bağlantı kayışları’ da kopabilirdi’ gibi ihtimaliyetçi ve (epistemik değil) doxa (zan, sanı) mahiyetinde bir argüman serdederek mezkûr suale mukabele ediyor oluşumuz bundandır.

2 – ‘Tanzimat bürokrasisinin köksüz Batıcılığı’ vs. 2. ‘Abdülhamit’in senkretik modernizmi’ sorunsalını Ali Emiri üzerinden okumak

1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi’nin hayatını, bir ansiklopedi maddesinin girizgâhı düzeyinde (komprime ederek) özetlemek icap ettiğinde, şu ifade, üstadı ziyadesiyle tarife ehildir diye düşünüyorum: O, edebiyat araştırmacısı, tarihçi, koleksiyoner ve kütüphaneci idi.

Ali Emiri, gerek ailesinin ve yakın çevresinin muallim ve münevver vasıflarıyla mümeyyiz olan unsurlarından, ve, gerekse de, çok da düzenli olmamak kaydıyla, devrin eğitim sisteminin imkânları vasıtasıyla temel eğitimini almıştır. İleride işine yarayacak mesleki ve ilmi donanımı ise, büyük ölçüde, oto-didaktlara yakışan bir iç disiplin ve azimle yürüttüğü şahsi gayretleriyle, adeta doymazcasına gerçekleştirdiği çoklu disiplinli okumalarıyla elde etmiştir.

Böylesi bir yetişme prosesinden çıkan Ali Emiri, parlak vasıfları sayesinde, 19 yaşında iken, Diyarbakır’a gelen Şark Vilayetleri Islah Heyetinin gözüne girmeyi ve onların kâtibi olmayı başarmıştı. Bu suretle de, imparatorluğun çökme ve çözülme döneminin, kâh Tanzimat anlayışıyla ve kâh 2. Abdülhamit’in usta işi (sui generis) politikalarıyla izale edilmeye, bu olamıyorsa, ertelenmeye çalışıldığı bir tarihsel süreçte, genç bir Osmanlı bürokratının, imparatorluk coğrafyasının bir ucundan diğerine sürükleneceği, meşakkatli hizmet maratonu başlamış oldu.

Üstad’ın, Anadolu, Rumeli ve Arap coğrafyası gibi çok geniş bir sahada sürdürdüğü memuriyet hayatı; imparatorluğun parlak dönemlerini ihya etmek adına, onun kadim zihniyet kodlarını inkâr edip, yerine Batıcı bir paradigmayı ikame etmeye çalışan bürokratik seçkinlerle; bu ihya hareketini, geleneksel olanla barışık bir tarzda yürütmeye çalışan 2. Abdülhamit’in reformist – senkretik yaklaşımlarının bazen çatışan ve bazen de çakışan-örtüşen anlam dünyası ve pratiklerinin maddi ve fikri sahalardaki izdüşüm ve örüntülerinden oluşan kompleks bir arka plân üzerinde şekillenir.

3 – Hayatından bazı köşe taşları

Harput, Sivas, Selanik ve Adana’da başkâtiplik; Kozan, İçel, Kırşehir, Leskovik ve Yenişehir’de muhasebecilik; Harput, Erzurum ve Halep’te defterdarlık; Yanya, Yemen ve İşkodra’da maliye müfettişliği yapan Ali Emiri’nin bahse konu bu memuriyetleri, 1876-1908 döneminde gerçekleştirmiştir.

1908’de emekli olan Ali Emiri, emekliliğinde Milli Tetebbular Encümeni ve Tasnif-i Vesaik-i Tarihiye Encümeni başkanlığı ile Tarih-i Osmani Encümeni üyeliği yaptı. Günümüzdeki Başbakanlık Osmanlı Arşiv Dairesi Tasnif Komisyonuna denk olan mezkûr hey’etin başında bulunduğu sırada, bütün yaratıcılığını ve gayretini ortaya koyarak geliştirdiği tasnif tarzı, bilâhare ‘Ali Emiri Tasnifi’ diye anılacak, ve, Türk – İslâm arşivcilik, bibliotek ve tasnif usûl silsilesinde çığır açacaktır.

Vakıflara, eski eserlerin bakımsızlık ve ihmalini anlatan uzun raporlar, tenkitler, dilekçeler veren üstat, bunlardan umduğu sonucu alamamış olacak ki, bu resmi kanalların yanı sıra, cumhuriyetle birlikte unutulan bir manzum tarzını, dokunaklı ve çok samimi bir edayla yazılması adetten olan‘vicdanname’yi de kullanmıştır.

1916’da, sonradan ‘milletime bıraktığım en önemli eserimdir’ diyeceği, Millet Kütüphanesini kuran Ali Emiri Efendi; buraya hayatı boyunca toplamış olduğu, 4,500’ü yazma, 16,500 civarındaki çok kıymetli eseri bağışlayarak, gerçekten de misli zor görülür bir fedakârlık ve kadirşinaslık örneği sergilemiştir. Üstat, 1918-1922 döneminde, alanında çok önemli araştırmalar yayınlamış olan referans mahiyetindeki ‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nı çıkarmıştır. Bu önemli ve çığır açan eser, maddi imkânsızlıklar ve imparatorluğun yaşadığı inhitat ve çözülme dönemi yüzünden, uzun ömürlü olamamış ve ne yazık ki 31. sayısında yayın hayatından çekilmek zorunda kalmıştır.

Türk – İslâm kültür dairelerine, kavramın sözlüklerdeki hakiki manasıyla, ‘adanmış’ bir ömrün ardından, 23 Ocak 1924’de  İstanbul’da vefat eden Ali Emiri Efendi’nin kabri Fatih Camii haziresindedir.

4 - Diyâr-ı Bekr’den imparatorluk periferisinin dört tarafına, oradan da Dersaadet’e uzanan bir ilm-irfan yolculuğu

Dedesi, döneminin önemli yerel şairlerinden Saim Seyyid Mehmed Emiri Çelebi olan Ali Emiri’nin babası ise, Bağdat - Diyarbakır arasında kervanlar çalıştıran önemli tüccarlardan Mehmet Şerif Efendi idi. Ailenin iki önemli ferdinden birisinin ilim ve irfana, diğerininse mal ve paraya adanan hayatlar inşa etmiş olmaları, Ali Emiri’nin çocukluğunda ve ilk gençliğinde bir miktar sıkıntı, çelişki ve ikilem yaşamasına neden olmuştur.

Başlangıçta, baba mesleğini, ticareti, tercih etsin diye oğluna epey tazyikte bulunan, onu sürekli olarak ticari pratikler içine sokmaya gayret eden Mehmet Şerif Efendi, oğlunun, çok küçük yaşlardan itibaren kitaplardan başka bir şeyle ilgilenmediğini görüp, üstüne üstlük, ticari pratikleri küçümseyen, hatta istiskal eden nobran tutumlarına da şahit olunca, Ali Emiri’nin sadece ilimle uğraşmasına razı olmak zorunda kalmıştır.

İlk tahsilini yaptığı Diyarbakır Sülukiyye Medresesinde amcası Feyzullah Fevzi Efendiden büyük feyz alan Ali Emiri, yaşıtları çelik çomak oynarken, çılgınlar gibi okumuş; binlerce beyitlik divanları ve başta Hz. Ali olmak üzere ehlibeytin kelam-ı kibarlarını adeta hıfzederek ezberine almıştı bile.

Bütün gün ve gece kitaplarla uğraşan, bilgi haznesini sürekli güncelleyen Ali Emiri, başını yastığına koyduğunda, o gün öğrendiklerini içinden tekrarlayıp, gözlerinin önünden geçirmeden uykuya dalmamayı adet edinmişti.

Üstadın, ‘Tezkire-i Şuara-yı Amid’ adlı eserinde bunlara dair tafsilatlı bilgi vardır. Nihayet beklenen olur ve Ali Emiri’nin genç zihni ve benliği, ağır bir sürmenajın cenderesinde ezilmeye başlar. Çare için başvurulan hekimler, okumaya ara vermesini ve seyahat ederek tebdil-i mekân ederek ‘kafa dağıtması’nı önerirler. Bunun üzerine, Mardin Sancağında Tahrirat ve Rüsumat Müdürü olan dayısının yanına giden Ali Emiri, burada da boş durmayarak, 3 yıllık bu ‘dinlenme’ sürecini, Arapça ve Farsçasını mükemmelleştirmek ve şiirle olan ünsiyetini geliştirmekte kullandı.

1876’da 5. Murat’ın tahta çıkması üzerine yazdığı cülusiyeyi Diyarbakır vilayet gazetesinde yayınlamasıyla birlikte oluşan tesirler, beklenenden çok daha kuvvetli oldu. Öyle ki, gelen geri bildirimler arasında, sadece yerel ve bölgesel tepkiler değil, payitaht adresli aksülâmeller dahi vardı.

5 – İçinde kütüphanesi, annesi, polemikleri, kedisi ve kendisi olan bir hayat

Evlenmeyen ve kitaplarıyla kurduğu münasebet, şefkatli bir ebeveynin evlâtlarıyla tesis ettiği muhabbetle yarışan Ali Emiri’nin, hiç kuşku yoktur ki, kitaplarından sonra, bu cihanda en aziz bildiği ikinci varlık Annesi idi. Ona karşı duyduğu muhabbet, evlenmemiş diğer birçok kitap dostunda görüldüğü üzere, pek kuvvetli idi.

Evleneceği kızın annesini üzebileceği fikrine bile katlanamadığından, buna teşebbüs bile etmeyen, hatta, yakın çevresine bakılırsa, izdivaç idesini aklından dahi geçirmeyen Ali Emiri Efendi; egosu, kitapları ve anneciğinin oluşturduğu o çok özel kozmosunun mahremiyetine, sadece kedilerin girmesine izin vermiştir. Evlenmemiş kitapperestlerin, muhterem valideleriyle kurdukları bu tarz küçük cemaatlerin demirbaşının ‘felis catus (felis domesticus)’ oluşu, evrensel bir durumdur. ‘Müzmin bekâr ve kitapperest erkek; tapılmak raddesinde sevilen anne; çok zengin bir kütüphane; kibrin ve ‘dünya yansa bir avuç otum yanmaz!’ müdanâsızlığının tecessüm etmiş hali olan kedi(ler)’ dörtgeni, oldukça zengin bir anlam dairesine referans verdiğinden, çok katlı alt okumalara da müsaittir. Bu haliyle de bu sorunsal, müstakil bir çalışmanın (hatta, belki de bir doktoranın) nesnesi olmayı ziyadesiyle hak eden bir husustur bana kalırsa.

6 – Ali Emiri padişahı uyarıyor, bunun üzerine Sultan Reşat Çanakkale Gazeli’ni yazıyor

Ali Emiri Efendi’nin Osmanlı hanedanına karşı beslediği derin muhabbet, onun araştırıcı, koleksiyoncu, tasnifçi, arşivci özellikleriyle birleşince, ortaya; sultanların bütün şiirlerini toplayan; tuğralarını, divanlarını, okudukları kitapları tespit eden, (ve, hiç kuşku yok ki, çok yoğun bir mesai ve emek harcanmış olan) ‘Cevahir’ül Müluk’ gibi önemli ve anıtsal bir eserin çıkması hiç de şaşırtıcı değildir.

Umumi Harp devam ederken Sultan Reşat’a gönderdiği bir mektupta, padişahı ‘Yüce ecdadınızın manzum eserlerinden mürekkep hazinede size ait yer boştur’ şeklindeki uyarması, sultanı, Çanakkale zaferini terennüm eden meşhur gazelini yazmaya teşvik eden en birinci amildi.

7 – Ali Emiri vs. Fuat Köprülü = Osmanlı vs. Cumhuriyet = Doğu vs. Batı = Yerli vs. İthal 

Klasiğe ziyadesiyle yaslanan bir muhafazakar münevver olması hasebiyle, modernizm ve onun taşıyıcısı ve uygulayıcısı olan Batıcılar(Tanzimatçılar)’la arası hayatının hiçbir döneminde iyi olmadı Ali Emiri’nin. Bu duruşun, had safhada mücadeleci olan kişiliğiyle birleşmesi, ortaya, siyasi ve ideolojik muarızlarına, zaman zaman kahredici de olabilen şaşırtıcı bir asabiyetle saldıran ve bundan da görünür bir zevk alan bir varoluş biçiminin ortaya çıkmasına yol açıyordu. Bu vasfını, kendisine haksızlık edenlere (ya da, en azından, kendisine haksızlık ettiğine inandıklarına) karşı sergileyen Ali Emiri Efendi, bu gibi hallerde, şirazesinden çıkabiliyor ve giriştiği amansız polemik içerisinde bir ideolojik taassubun dillendiricisi mevkiine düşebiliyordu.

Ali Emiri’nin inatçı ve sert diskuru, onun, en çok da Fuat Köprülü ile olan münasebetlerini karakterize eden bir vasfıydı. Zirâ, Fuat Köprülü, Osmanlı düşünce hayatı, akademyası ve tarihçiliği alanlarında, o güne değin asla dillendirilmemiş olan bazı yeni fikirleri, üstelik de yepyeni bir üslûpla, fikir hayatına katmakta bir beis görmüyordu. Ali Emiri Efendi’nin Fuat Köprülü’ye olan husumetinin arka plânını, mezkûr ‘muhafazakâr (yerli) vs. modernist (batıcı)’ dikotomisi üzerinden okumak, bu bakımdan hakikatle mutabık bir teorik çözümleme metodu olarak gözükmektedir.

Bu bahsin başlığında kendisine yer açmış olan bir dizi eşitliğin (özdeşliğin) hülasası, aslında, Ali Emiri vs. Fuat Köprülü şeklinde formüle edilebilecek olan antagonizmadır. Entre parenthes belirtmeliyim ki; iki aydın arasındaki diyalojik ilişkiyi kuşatma hususunda; antagonizma terimi; bu metinle aynı dalga boyunu, ve, benzer koordinatları paylaşan anlam uzaylarının oluşturduğu bir ekosferde, dikotomi’ye göre daha ehildir.

İşte bu antagonist karşıtlık, Osmanlı harsına çok ciddi bir polemik mecrası kazandırmıştır. Mezkûr husus, yukarıda andığımız ‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’ydı. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı ilim kodlarını ve kültür problematiklerini, Batı Medeniyet Dairesinin dayattığı anlayışlar, enstrümanlar ve imkânlar üzerinden okumayı teklif eden cesur argümanlarının, ‘Milletin harsında yol açabileceği muhtemel tahribata karşı’ çıkarmıştır bahis konusu periyodiği Ali Emiri Efendi. Onun, iddiasının arkasında nasıl da bütün maddi ve gayrı-maddi varlık ve imkânlarıyla durduğunun nişanesi olan bu dergi; aynı zamanda da, fikri mücadele dairemizde, bir aydının, sadece ve yalnızca, bir başka aydına karşı çıkardı ilk ve tek periyodik olması bakımından da önemlidir.

Sert polemiklerin yanı sıra, nadiren şiir gibi edebi eserlere de yer veren dergi, çok az sattığı için Ali Emiri tarafından finanse ediliyordu. İstanbul’un işgal altında olduğu verili konjonktürde, yayıncısı, fon sağlayabileceği saray, yabancı ülke elçilikleri, ya da dini misyonlardan hiçbirisini sürece dahil etmeyi uygun görmediğinden, kaynakları tükendiği noktada, adeta ‘nerede trak, orada bırak!’ anlayışı çerçevesinde, dergisini kapatma kararı almıştır. İmparatorluğun can çekiştiği bir sırada, özgün gündemini inşa edip, kendi (dar ve rafine) okurunu yaratan, muhatabı olan bir avuç aydının serebral korteksinde neden olduğu entelektüel elektriklenmelerle, onların münevverane tatmin hislerinin ve bunların nörolojik düzlemde karşılığı olan adrenalin ve türevi keyif verici ve ödüllendirici kimyasallarının tavan yapmasına neden olan kavgacı fikir ve polemik dergisi, gökyüzünde görülmesinin hemen ardından kayboluveren bir kuyruklu yıldız misali, varlık sahnesinden çekilivermişti sanki.

Öte yandan, varlık sahnesinden çekilenin, salt, Ali Emiri’nin mütevazi dergisi olduğu mezkûr okuması, aslında son derece de eksiktir. Bu okumanın hakikatle mutabakatı o denli zayıftır ki, bunun zahiri bir doğruluk değeri taşıdığından bahsetmek bile ilmen sakat bir argüman serdetmektir. Bu naif okumanın şal olup üzerini kapattığı batındaki hakikat; esasen, bütün görüngüleriyle, palas pandıras tarih sahnesinden inmeye zorlananın, Osmanlı İmparatorluğunun bizatihi kendisi, eski düzenin birebir ana gövdesi olduğudur. Mezkûr dergi, aysbergin su yüzündeki parçası bile olamayacak kadar önemsiz bir ayrıntıydı.

‘Doğu Ufku’nda, Ali Emiri Efendi-‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’-2. Abdülhamit gibi ‘Yerli’ unsurlarla, onların anlam dünyaları ve kabulleri ufuk çizgisinin altına doğru göçerken; ‘Batı Ufku’nda ise, Fuat Köprülü Bey’in, yeni rejimle, cumhuriyetle ve onun eyleyicileriyle birlikte yapacaklarının önlemeyen yükselişine şahit olunacaktır artık. Fuat Köprülü’nün, ahfadı olduğu ‘Köprülüzade’ soyunun, Osmanlı İmparatorluğunu yaşatmak için ortaya koyduğu kayda değer gayretleri bilenler, onun, ortaya çıkan bu yeni resimde, mezkûr soydan gelen üstün vasıflara ve akli melekelere haiz birisinin, geleneğin karşısında ve ‘Batıcı modernleşme’nin yanında yer alış şeklindeki boy gösterişini, köklü bir sürecin, tekamülünün belli bir evresinde, kendi kendisini inkâr etmesi, ya da, kendisinin tam manasıyla zıddına dönüşmesi olarak değerlendirebilir hiç kuşkusuz.

8 – ‘Sureti fotografisinde zaptolunanın ruhuna ne haller olur?’

Avusturalya’nın asli sahipleri olan Aborjinler, Kuzey Amerika’nın Avrupalı barbarlarca istilâsı öncesindeki arkaik sakinleri olan kızılderililer, Orta Asya’daki Türkik kavimler gibi kadim toplumların yanı sıra; Çin, Hint, İslâm ve Japon medeniyet havzaları gibi çok köklü kaynaklardan beslenen geniş halk kitleleri, gerek pre-kapitalist formasyonlarda, ve, gerekse de kapitalizmin erken evrelerinde, modernleşmenin tezahürlerine karşı mesafeli durmuşlardır. Bu husus; şamanizm, paganizm, animizm, Budizm, Taoizm, Hinduizm, Jainizm (Caynizm) gibi kadim inanç sistemlerinin inanlılarının imajinasyonlarıyla, İbrahimi geleneğin müntesiplerinin modernizm öncesine ait olan muhayyele ve mutasavverelerinin, teknolojik pratikleri olabildiğince gündelik hayatlarına sokmamak şeklindeki bir direnci gündemde tutma çabasıyla kendisini açığa vurur.

Bu tavrın, bu metnin bünyesinde kendine yer bulacak olan tezahürü pre-modern zihin-algı ile fotoğraf çektirmek arasındaki rabıtadır. Varlığı ruh-madde, malzeme-bilinç, iç dünya-dış dünya diye kompartımantalize eden, ve bu ayrımların arasına da adeta Çin Seddi örerek, icat ettiği bu antagonist dualizmi mutlaklaştıran; bunun doğal bir sonucu olarak da, kutsalı dünyadan kovalayarak gökyüzüne öteleyen, böylelikle de onu aşkın (müteal-transandantal-metafizik) bir inanç nesnesi kılan modern-aydınlanmacı-pozitivist anlayış için fotoğraf çektirmek sadece ‘fotoğraf çektirmek’tir.

Bu operasyonun, basitmiş gibi görünen bu ameliyenin, varoluşu bütüncül (holistik) kavrayan, kozmosu monist bir açıdan yorumlayan kadim-geleneksel bir zihin için ifade ettiği anlamlar ise çok daha karmaşık ve problemlidir. O, fotoğraf kâğıdı üzerinde somutlaşan görüntüsünün de salt maddeden ibaret olmadığına; onun da, malzemeye aşkın olan bir çeşit ruhu olduğuna; ya da, kendi ruhundan bir parça taşıdığına; veyahut da, kendi ruhunun bütünüyle fotoğraf üzerine naklolduğuna inanır. Bahse konu zihinde-algıda, ruhtan soyutlanmış ve tek başına varlık sahasına çıkmış olan bir suretin, salt görüntüden ibaret olan iki boyutlu bir simülasyonun yeri yoktur anlayacağınız.

Özellikle de hayatının son 30 yılında, o sıralarda Osmanlı coğrafyasında, suretini gelecek nesillere bir karanlık kutu marifetiyle miras bırakma pratiği çok popüler olmasına karşın, Ali Emiri Efendi’nin, bir poz fotoğrafını bile çektirmemiş olmasını, onun, yukarıda kuşatmaya çalıştığım kadim kaygı ve tercihlerle hareket etmiş, bir diğer deyişle, ‘sureti fotografisinde zaptolunanın, ruhuna ne haller olur?’ endişesiyle davranmış olmasıyla irtibatlandırmanın aşırı yorum olmayacağını sanıyorum.

9 - Bibliofillik ile bibliomanyaklık arasındaki o ince kırmızı hat aşılmaya görsün…

Nadide, özellikle de yazma eserlere meftun olmak, tetiklediği ödül mekanizmaları ve bunun sonucunda da, bünyeye pompalanmasına neden olduğu (doğal endorfinler gibi) had safhada keyif verici enzimler yüzünden, insanda tam bir bağımlılık-tiryakilik hali yaratan uğraşıların başında gelir. Bahse konu bağımlılığın yol açtığı hâl, insanın üst benini (süper-ego) iptal eden, id’inin (ilkel olan alt benliğinin), ve hatta, kimi zaman da, ‘r-kompleksi’nin (sürüngen refleksi de denilen en agresif, en hayvani yanının) benliğine-kişiliğine hakim olmasına yol açabilen bir beladır. Bu belâ, insanı bazen kontrolden (zıvanadan) çıkarır, bazen de çıldırtarak, insanlık familyasının dışına bile atabilir.

Ali Emiri işte böylesi bir entelektüel bağımlılığın, bu bağlamdaki bir münevverane tiryakiliğin pençesine duçar olmuş idi. Bir diğer deyişle o, gerçek bir bibliyofildi. Aklına düşen bir eseri (özellikle de o eser yazma ise) ve evrakı elde etmek için denemeyeceği metot, girişmeyeceği teşebbüs yoktu. Dolaştığı memleketlerde, değerli eserlerin müellif nüshalarını (yazarın bizzat kendisi tarafından elle yazılan suretini) toplamak için (maddi ve manevi) olağanüstü gayretler sarf etmesi, onun karakteristik özelliklerindendi. Kitap peşindeki mesaisi sırasında, bibliyofilliğinin zaman zaman bibliyomanyaklık sınırlarını zorlar hale geldiği de olmuştur. Yanya’da görevliyken aldığı nadir bir Arapça eserin 2. cildinin Yemen’in başkenti Sana’da olduğunu öğrenmesiyle birlikte, Babıali’ye dilekçe vererek Yemen’e tayinini istemesi, bu haline bir örnek olsa gerektir.

Peşinde olduğu nadir bir (yazma) eseri satın alamadığı durumlarda, Ali Emiri, hemen her yola başvurarak onu ‘bir şekilde’ ödünç alıyor, akabinde de kopya ederek sahibine geri veriyordu. Onun bizzat yazdığı (müstensihi olduğu) 750 civarındaki el yazmasının, Millet Kütüphanesinin raflarındaki yerlerini alması, işte böylesi hırsların, çabaların ve mesailerin sonucu gerçekleşmiştir.

Okumadığı zamanlarda ya kurduğu Millet Kütüphanesinde, ya da, her biri can dostu olan sahaflarda konumlanmış olan üstat; vefat eden bir kitap dostunun terekesinin nereye düşeceğine dair yaptığı isabetli tahmin ve arkasından da, adeta ‘anında kitapların başında bitivermesi’yle herkesi şaşırtır ve ‘Ali Emiri, Beyazıt’taki nadir eserin kokusunu, taaa Diyarbakır’dan alır’ şeklindeki latifelerin odağına otururdu.

Abdülhamit’in Muhacirin Komisyonu 1. azası Rıza Paşa, ya da Hazine-i Hassa muhasebecisi Halis Efendi kitap toplamak hususundaki en büyük rakiplerindendi. Almayı düşündüğü, lakin elde edemediği nadir bir eser bunların eline geçerse, yerinde duramaz, hasedinden çatlar ve  demediğini bırakmazdı.

Bibliyofillikten bibliyo-manyaklığa geçişe dair olan tarihteki ekstrem örnekler hatırlandığında, Ali Emiri’nin bu sahadaki kimi uç davranışlarının bile insana sıradan ve normalmiş gibi geldiği de kaydedilmesi gereken bir husustur.

Tarihin kaydettiği en namlı, en önemli koleksiyonerlerden (meşhur biblio-manyaklardan şeklinde de okunabilir) Kont Astreler’in 52,000 ciltlik devasa bir kitaplığı vardı. Kitaplarının neredeyse tamamı çok nadir ve değerli olan Kont cenaplarının, varlığını kitaplara hasreden birisi için çok sıra dışı sayılacak bir özelliği vardı: kont ümmiydi ve ömrü hayatında da bir satır bile okuyamamıştı.

Bir başka patolojik koleksiyoncu vakası da Don Vensan’ın kitaplar uğrunda yaptıklarıdır. Don Vensan, işi, mezatta almak istediği kitabı kaptırdığı en samimi arkadaşını, arkadan vurarak öldürecek kadar ileri götürmüştü.

Bahsettiğim örneklerdeki patolojik ve kriminal unsurlar dikkate alındığında, Ali Emiri Efendinin iflah olmaz bibliyofilliğinin, onların yanından bile geçemeyecek denli masumane ve kabul edilebilirlik sınırları içinde kaldığı, bu yüzden de, bu tutkunun, bibliyo-manyaklık şeklinde tavsifinin yanlış olacağı teslim edilecektir diye düşünüyorum. Öyle ya, zerrece anlamadığı eserlere bir ömür adamak, ya da, onların uğruna cinayet işlemenin yanında, Ali Emiri Efendinin yaptıkları olsa olsa masum huysuzluklar derekesinde kalır ki, bu durumda da bize, ‘bu kadar kusur kadı kızında da olur’ demekten başka bir tavır yakışmaz doğrusu.

İmparatorluğun bir ucundan diğerine koşuşturmak şeklindeki memuriyet hayatının temposu onu çok yoruyor ve canından aziz bildiği kitaplarıyla yeterince uğraşamıyordu. Bu yüzden de, Halep memuriyeti sırasında istifa eden Ali Emiri, kitaplarını toplayarak payitahta dönmüştü. O günden ölümüne değin geçen zaman zarfında, 1.5 yıllık Yemen memuriyeti dışında, resmi görev almamış, epeydir plânladığı üzere, sadece kitapları ve kütüphanesiyle uğraşmıştır.

O zamanın bibliyofillerini, günümüzün modernist (post-modernist tabiri buraya daha mı uygun düşüyor ne?) kitap tutkunlarından ayıran en önemli özellik, Ali Emiri ve onun ayarındaki Osmanlı kitapperestlerinin, çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmaları ve yüzlerce, hatta, binlerce eseri, satır satır, dize dize ezberlerine alabilmeleriydi. Ali Emiri’nin ezberindeki beyitlerin 100,000 ilâ 200,000 arasında olduğu söylenir. Bu evsaftaki bibliyofillere ‘ayaklı kütüphane’ denmesinin nedeni, onların kitaplarını sadece kitaplıklarında değil, aynı zamanda beyinlerinde-belleklerinde de koruma altına almış olmalarındandır.

10 - Milletin verdiği maaşlarla alınanlar Millet Kütüphanesi eliyle yine milletin olmalıdır

Ali Emiri, Diyarbakır’daki çocukluğu ve ilk eğitimi sırasında, birbirinden zengin kütüphanelere dair olan sayısız menkıbelerle büyütülür. İrfan ehli olan büyükleri, ona, eskiden beldede on binlerce, hatta yüz binlerce kitaptan mürekkep zengin kitaplıklar olduğunu defalarca hikâye etmişlerdir.

İbnü’l-Esir’in ‘El-Kamil Fi’t Tarih’de ‘Şarkın Sultanı’ Selahaddin Eyyubi’nin Haçlıları Hittin’de yendikten sonra Diyarbakır’a geldiğini, ardından da kentin alimlerini ve zengin kütüphanelerinden derlediği binlerce değerli el yazmasını yanına alıp Mısır’a Ehl-i Sünneti hakim kılmaya gittiğini okuyan Ali Emiri Efendi, daha o sıralarda çok zengin bir kütüphane kurmanın, bu suretle de İslam Milletine hizmet etmenin hayallerini kuruyordu. Emiri’nin bundan sonra artık yegane hedefi vardır: Nadir yazmaları, özellikle de Hanedana ait olan orijinal eserleri her ne pahasına olursa olsun toplamak ve milletine mal etmek.

Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesinde 1916’da kurduğu Millet Kütüphanesine,16,500 nadir ve kıymetli eserden oluşan özel kitaplığını vakfeden Ali Emiri, bu suretle de hayatının en büyük emeline erişmiştir artık. Mütareke yıllarına gelindiğinde (1918-1922), Ali Emiri, yaptığı yeni satın almalar ve hayırseverlerin yaptığı bağışlarla kütüphanesini daha da zenginleşmiştir. Millet Kütüphanesi, mevcudundaki gerçekten nadir, hatta bir kısmı unique (dünyada biricik) olan eserleriyle, alanında, sadece İstanbul’un değil, bütün dünyanın en önemli ihtisas kitaplıklarından birisi haline gelmiştir.

Tam bu sırada, 1920’de Fransız işgal kuvvetleri komutanı, ki İstanbul’daki yabancı misyon şefleri içinde en itibarlılardandır, bizzat Millet Kütüphanesine giderek Ali Emiri’ye şu teklifi yaptı: ‘Kitaplarınız için size 3,000 İngiliz Lirası (o zaman için çok ciddi bir servet olan bu tutar, 30,000 Osmanlı Lirasına bedeldi) ödeyeceğiz. Onlar için Paris’in en mutena semtinde kuracağımız bir Şarkiyat Enstitüsünün başına müdür olarak sizi geçireceğiz. Ömür boyu bu işi yapacak ve dolgun bir maaş alacaksınız. Müslüman hizmetliler ve Bolulu aşçılar maiyetinizde olacak, tek kelimeyle ‘yaşayacaksınız’.

Ali Emiri Efendinin cevabı sert, net ve kısadır: ‘Bu kitapları milletimin bana verdiği maaşlardan aldım. Onlar benim değil milletimindir. Bu teklifi ben duymadım, siz de tekrarlamayın. Aksi takdirde bastonumu kafanızda kırarım!’

11 – ‘Kütüphane Dervişleri’

Ali Emiri gibi bibliyofiller, kütüphanede çalışanlarının, kitap aşığı olması gerektiğine inanır. Bu da yetmez, yanı sıra dervişane yaşamaları, kitapseverlere daima yardımcı olmaları, kütüphaneyi evlerinden öte, bir nevi ibadethane olarak kabul etmeleri de icap eder.

‘Kütüphane Dervişleri’ tabiri caizse, hayatın diğer veçhelerinden, gündelik maişet derdinin ‘harala gürelesinden’ kitaplara sığınan tiplerdir. Bunlar, kitap gibi yaşar, kitapların içinde yaşar, kitaplar için yaşarlar. Kitaplardan faydalanmak isteyenlere de canı gönülden hizmetle mükelleftirler. Zira, ‘Kütüphane Dervişleri’ bilirler ki kütüphaneye gelenler ‘aşık’, aradıkları kitaplar ise ‘maşuk’tur. Kütüphane Dervişlerinin vazifesi aşık ile maşuk arasındaki muhabbetin tesisini kolaylaştırmak ve ‘müşterek bir zevk hali’nin oluşmasına hizmet etmektir.

Kuzey Amerika, Avrupa, Rusya ve Japonya’da kütüphane çalışanlarının kondisyonu, ‘kitaplık dervişi’yle tam örtüşmese de, yine de, kitaplardan faydalanmak isteyenleri memnun edecek düzeydedir. Ülkemizdeki durum ise ne yazık ki tam bir faciadır. Kütüphanelerimiz 1960’ların sonundan bu yana geçen yaklaşık 45 yıl boyunca, her geçen gün, ne yazık ki, daha da kötüye gitmiştir.

Bunun en önemli nedeni, kütüphane çalışanlarının büyük kısmının kitaptan, kitap okumaktan ve kitap okuyanlara hizmet etmekten hoşlanmamasıdır. Diğer birçok yapısal-köklü-tarihi handikapla da birleşerek, kitap sevgisine karşı adeta yok edici bir ‘voltran’ oluşturan bu husus, kütüphanelerimizin, bir nevi, ‘ziyaretçisi olmayan mabed’ler olarak temayüz etmesinin en göze çarpan nedenlerindendir.

Kütüphane çalışanlarımızın, Ali Emiri Efendi gibi bibliyofillere hakim olan ‘kütüphane dervişi’ kipinde yaşamalarını ummanın, beklenti çıtasını çok yukarıya koymak olduğunun farkındayım. Lâkin, çok değil, 9 yıl sonra, 2023’te, dünyanın en ileri 10 ülkesinden birisi olacağı iddiasını dillendiren bir ülkenin kütüphanecilerinin de, günümüzdeki cari hallerinden çok daha ileri-kaliteli-eğitimli-istekli-motive bir düzeyde olmalarını ve hiç olmazsa Yeni Zelanda, Kanada, İsveç ya da Avusturya kütüphanecileri ayarında hizmet üretmelerini beklemek de hakkımız olsa gerektir.

12 - Bazı kişilik özellikleri

Saman alevi gibi parlayan bir öfkeye sahip olan Ali Emiri, fikren karşıt olduklarıyla giriştiği polemikler ve kendisine haksızlık edenlere karşı sergilediği tutumlar dışında, son derce de nazik ve mültefit biriydi. İltifata ise hiç ama hiç dayanamaz; hele de pohpohlanmaya bayılırdı. ‘Emir-i Mülk-i Sühan’, Üstad-ı Azam’, ‘Fazıl-ı Muhterem’ gibi abartılı hitaplar onun en ziyade meftunu olduğu yaklaşımlardı. Hele de bunlar, şayet, mevki makam sahibi kişiler, alim, edip ve ulemadan eşhas tarafından dillendirilmişlerse, Ali Emiri Efendi adeta çocuklar gibi sevinir ve bu hitapları olabildiğince çok kişiyle paylaşırdı.

‘Hafız-ı Kütüp’ ve ‘Kütüphane Müdürü’ gibi dönemin yaygın tabirleriyle başı oldum olası hoş olmamış olan üstat, kendisine ‘kütüphane nazırı’ denmesini tercih ederdi. ‘Millet Kütüphanesi Nazırı’ ibaresini içeren gösterişli mührünü bütün resmi yazışmalarında kullanmaktan hususi bir haz alan Ali Emiri için yegâne alış veriş olayı kitap almaktı. Bunun dışında, evine bir gün bile bir somun ekmek almadığı, ya da bunu becerecek pratiklerden yoksun olduğu, hakkında speküle edilen anekdotlardandır.

Haftanın belirli 3 gününde sahaflara uğrayan Ali Emiri Efendi, her biri çok samimi dostu olan sahaf esnafının onun için özel olarak ayırdığı eserleri toplar, akabinde de, bunların üzerinde çalıştıktan sonra, onları Millet Kütüphanesi’nin kartotekslerine ekleyerek, mezkûr kütüphanenin ilgili rafındaki yerlerine transfer ederdi. Sahaflara yaptığı programlı ziyaretlerinden eli boş döndüğü gün çok mutsuz olan Ali Emiri Efendi, koleksiyonuna ekleyeceği anlamlı bir eseri bulamamanın yol açtığı stresin tetiklediği sert bir migren atağının pençesine düşerek dönerdi evine.

13 - Divan-ı Lügati’t-Türk’ü keşfetmesi Ali Emirinin en büyük hizmeti olmuştur

Türk kültürünün başyapıtı sayılan Divân'ı Lügât-it Türk'ü dünyaya kazandıran Ali Emiri efendi olmuştur. Bu benzersiz ve paha biçilemez kıymetteki eserin Ali Emiri tarafından keşfi neredeyse polisiye filmlerine konu olacak cinstendir.

Hadiseyi kamuya mal eden Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge, Eylül-Ekim 1945’de Yeni Sabah’ta tefrika ettiği yazılarında, bu enteresan keşif olayını ayrıntılarıyla aktarmıştır.

Mezkûr kitabın varlığı ve içeriğine dair tafsilat, asırlardır, adeta bir efsane gibi, kulaktan kulağa aktarılmış olmasına karşın, Türk-Osmanlı medeniyet havzasında, bu anıtsal eserden ilk bahseden Katip Çelebi olmuştur. Onun, Keşfü’z zünun isimli önemli eserinde, Kaşgarlı Mahmut’un, Türkçe’nin hem bilimler, hem sanatlar ve hem de gündelik konuşma bağlamında Arapça’dan geri olmadığını ispatlamak adına kaleme aldığı eserinin içeriğinden bahsetmesi, onu tetkik etmiş olduğu şeklinde yorumlanmıştır.

Katip Çelebi’den neredeyse 300 yıl sonra, bu eseri görmek, görmekle de kalmayarak, satın alarak Türk kültür dünyasına kazandırmak Ali Emiri Efendi’ye nasip olmuştur.

Üstat,  sahaflara uğradığı bir gün, mûtat olduğu üzere, Sahaf Burhan’a uğrar. Ali Emiri Efendi ‘Bir şeyler var mı?’ diye sorunca sahaf ‘Bir kitap var ama sahibi 30 (altın) lira istiyor’ der. Ali Emiri ‘aman ne diyorsun, bu bir servet, o paraya eli yüzü düzgün bahçeli bir ev alır insan! Neymiş bu, kiminmiş, kim satıyormuş?’ diye feveran edince, sahaf Burhan Bey, olayın ayrıntılarını paylaşır: ‘Bu kitap 1 haftadır bende. Yüklüce bir paraya Maarif Nazırı Emrullah Efendiye satarım diye düşünüyordum. Ona götürdüm. O da ilmi encümenine havale etti. 1 haftalık tetkikten sonra 10 lira teklif ettiler. ‘Kitap benim değil, başkasının ve 30 liradan aşağıya da satmıyor’ deyince ‘Biz o paraya bir kütüphane alırız, istemiyoruz, al kitabını’ diye iade ettiler’

Sözüne burada virgül koyan satıcı, özel bir yerde sakladığı kitabı incelemesi için üstada verir.  Kitabı önce umursamaz bir edayla tetkike başlayan Ali Emiri, hemen akabinde boğazını temizlemeyip, ayağa kalkar. Mimik ve jestlerinin satır aralarını okumaya ehil birisinin, Ali Emiri’nin surat ifadesinin yavaş yavaş değiştiğini, ve, yüksek tansiyondan dolayı sürekli pancar gibi kırmızı olan suratının ve boynunun renginin de giderek solarak, adeta kül rengine tahvil olduğunu anlaması işten bile değildi. Lâkin sahaf Burhan, o çapta, o kalitede, o kalibrede ve o grado bir insan sarrafı değildi. Bu yüzden de, ne muhatabının gark olduğu derin heyecan kasırgası yüzünden kalp çarpıntısıyla yaprak gibi titrediğini ve ne de, alnından aşağılara doğru ağır ağır süzülen soğuk ter damlalarını fark ettirmeden silmeye çalışmasını algılayabilmişti.  Ali Emiri ise, bir taraftan kendisini toparlamaya çalışırken, diğer yandan da ‘Allah’ım ne inanılmaz bir şey bu böyle: Türk kültürünün en büyük hazinesi; efsanevi sözlük elimde işte’ diye düşünmekte, ve, onun için biçilen 30 lira edere ‘çok pahalı!’ diye tepki veren maarif nazırıyla, onun görevlendirdiği ‘ilmi heyet’in derin cehaletine için için gülmekteydi.

Yaptığı kısa tetkikat sonunda, elindeki kondisyonu yorgunca, sayfaları ise dağılarak sırası karışmış halde olan eserin Divan-ı Lügat’it Türk olduğundan artık iyice emin olan üstat, kendisine satmaya çalıştığı eserin, dünyada eşi benzeri olmayan bir kültür hazinesi olduğunu anlamaması için, sahafa alabildiğine sakin gözükmeye çalışmakta, bir taraftan da, sayfalarını çevirdiği yazmayı, satın alma kararı vermiş bütün bibliyofillerin standart tavır olarak sergiledikleri ‘değersizleştirme-itibarsızlaştırma’ operasyonuna tâbî tutmaktaydı:

‘Eser çok yorgun, üstelik dağınık; sayfaları eksik de olabilir. Hem de müellifini çıkaramadım, Kaşgarlı bir zat imiş, ismi de Mahmut mu ne, öyle bir şey işte. Anlayacağın Sarı çizmeli Mehmet ağa bu müellif! Ben sana maariften 5 lira fazla teklif ediyor ve 15 lira öneriyorum’ der.

Ali Emiri’nin ilgisinden memnun, ancak, onun fiyat kırma tutumunda da rahatsız olan sahaf, kitabı konsinye olarak elinde tuttuğunu, 30 liradan bir kuruş aşağıya satmaya mezun olmadığını, bu meblağı veren olmazsa, onu sahibine iade edeceğini söyleyerek devam eder sözlerine:

‘Kitap, Maliye Nazırı Vani Oğullarından Nazif Paşa’nın ailesinden yaşlı bir hanıma aitmiş. Sıkıştığı için, Paşanın tembihi üzerine ve onun biçtiği bedelle, 30 liraya satmak istiyormuş. Dediğim gibi, 29 altın lirayı bile kabul edebilecek durumda değilim’. Lâkırdısının burasında, adeta ‘kifayet-i pazarlık’ dercesine kitaba doğru hamle eden sahaf Burhan’ın bu kararlı tutumu, dünyaca ünlü bibliyofil Ali Emiri Efendi’nin anında taktik değiştirmesine neden olur.

Üstat, ‘işte şimdi işin rengi değişti’ diyerek, çok nadir ve çok kıymetli bir yazmayı ele geçirmenin arifesinde her daim yaptığı üzere tulûata başlar: ‘muhtaç, yaşlı ve yalnız bir kadına yardım hem şer’en, hem de beşeren vazifedir, öyle değil mi ama? Evet, pahalı mahalı, ama, ne yapalım, Osmanlıya hızmet etmiş bir paşazadeye yardım etmiş olmak için bile almak lâzım bu yorgun ve meçhul kitabı, öyle değil mi mirim? Peki öyleyse, borca girmek pahasına alıyorum onu, bana başka çıkar yol bırakmadın zirâ’.

Lâkin, üzerinde sadece 10 (altın) lira vardır. Kitabı bırakarak parayı tedarike gitse Burhan Beyin onun bu yokluğunda tamahkârlık edip, onu, kıymetini bilen birisine daha pahalıya satabilme ihtimali gözden ırak tutulmaması gereken bir tehdittir. Öyleyse, bu riskli yol tercih edilmemeli, kitabı asla elinden bırakmamalıdır. Sahaf Burhan, veresiye kitap veren esnaftan olmadığından tek yol kalmaktadır. Ali Emiri Efendi kitap elinde dükkânın kapısına çıkar ve duaya başlar: ‘Allah’ım, ne olur dostlarımdan birisi şimdi buradan geçsin ve beni bu müşkül vaziyetten kurtarsın’.

‘Allah yüzüne bakar’, duası kabul olur ve, 1-2 dakika içinde, ahbabı, eski Darülfünun edebiyat muallimi Faik Reşat Bey dükkanın önünden geçiverir. Ondan 20 lira borç ister. Dostunda 10 lira vardır, onu alır ve hocayı bakiye 10 lirayı bulması için ikna eder. Parayı tedarik eden Faik Reşat Bey kısa zamanda döner ve ödeme tamamlanır. Satıcının talebi üzerine 3 lira da bahşiş bırakılır.

Türk fikir hayatının şah eseri, 'Baş Yapıt (Opus Magnum)'ı artık bulunmuştur ve Ali Emiri Efendinin ellerindedir; diğer bir deyişle, emanet artık ehlindedir.

Ali Emiri elde ettiği bu muhteşem zaferden öylesine sarhoş olmuştur ki, önüne gelene olayı anlatır. Kitabın epeydir peşinde olan bir başka zat ise, dönemin güçlü simalarından, Türkçülüğün teorisyeni Ziya Gökalp’tir. Koşa koşa Ali Emiri’ye giden Gökalp; kendisinden zerrece haz etmeyen üstadın çok soğuk ve adeta istiskal eden tutumu üzerine, darılarak ayrılmak zorunda kalır. Kitabı, piyasada dolaşan söylentilere göre 30 (altın) lira olan maliyetinin100 misli, hatta 500 misline satın almayı kafasına koyan dönemin muktedirlerinden Gökalp, kitabı görmeye bile muvaffak olamamıştır.

Gördüğü muameleyle onuru kırılsa da, Lügat için yeni hamleler peşinde olan Gökalp, bu kez de, Ali Emiri’nin hatırını kıramayacağı 2 çok önemli zatı, üstadın baba dostu olan Diyarbakır mebuslarını aracı yapar. Ama nafile, onlar da kitabı bile göremeden ayrılırlar üstadın evinden.

Ali Emiri’nin ardından, ulemadan kitabı ilk gören Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge Emiri’nin evinde 2 ay boyunca hummalı bir çalışmaya girişir, eserin dağılmış sayfaları toparlar, onları sıraya sokar. Bu operasyon sonunda, kitabın tamam olduğu ortaya çıkar.

Lügat için, başta İngiltere, Fransa, Almanya ve Macaristan merkezli olmak üzere, çok sayıda yabancı enstitü, üniversite ve vakfın, 100,000 (altın) liraya kadar teklif götürdükleri, ancak, her seferinde, Ali Emiri Efendi’nin ‘olmazzz, zirâ, atık o Millet Kütüphanesinin bir parçasıdır ve milletime aittir!’ diyerek, teklif sahiplerini kovaladığı şeklindeki iddia, döneminin en gözde dedikodularından birisi olarak dilden dile aktarılmıştır.
Kitabı satmaya kimselerin razı edemediği Ali Emiri Efendi, araya sadrazam Talat Paşa girince, hiç olmazsa, lügatin basılmasına muvafakat verir. Bu suretle de, Türk kültür hayatını sonsuza kadar değiştirecek olan, asrın değil, binyılın buluşu, en anlamlı ve en doğru şekilde değerlendirilmiş, ve, Türkçenin gramer ve kamusu, kendisini ana dil bellemiş milletiyle bir daha ayrılmamacasına kenetlenmiştir.

14 – Diz çök şimdi önünde Emiri Efendi’nin

Bu etüdü, kendisi de bir bibliyofil olan yazarının, tarihimizin en büyük bibliyofilinin önünde, Yahya Kemal Beyatlı’nın, ‘Eski Şiirin Rüzgârıyla’ adlı eserindeki Ali Emiri Efendiyle ilgili dizelerini paylaşarak sergilediği ihtiram duruşuyla kapatalım:

Muhtaç isen füyûzuna eslâf pendinin
Diz çök şimdi önünde Emiri Efendi’nin

Âmid, o şehr-i nur, öğünsün ile’l-ebed
Fazl-ü faziletiyle bu necl-i bülendinin

İklim-i Rûm’u gezdi otuz yıl taraf taraf
Bir maksadıyle tab’-ı nefâ’is-pesendinin

Yekpâre nur olan bu kütüphâne-î nefis
Yekpâre servetiydi bu âlemde kendinin

Ecdâd-ı pâkimiz gibi vakfetti millete
Hayranı oldu halk, eser-î bîmenendinin

Yâ fahr-i kâinât, sen îfâ et ecrini
Divân-ı kibriyâ’da bu şark encümendinin

Bu hakir satırların müellifi, 'Üstad, Muallim, Hoca' bildiği Büyükler'inin sözünü dinler; o vakit, Yahya Kemal'in dizelerini emir telâkki etmem icap eder tabiatıyla. İşte bu yüzden, Kalkıyorum bu metni tamamlarken ayağa, ve, Ali Emiri Efendi'nin azîz ve muhterem hatırası önünde diz çöküyorum a cânım efendim!


15 - Eserleri:

Tezkire-i Şuara-yı Amid (Diyarbakırlı Şairler Tezkeresi, İstanbul, 1909), burada tuhaf fıkralarla kendisinden de bahseder;
Nevadir-i Eslaf (Önceliklerin Nadir Eserleri), bazı nadir yazmaların, kendi notlarının eklenmesiyle oluşan edisyon kritiği;
Levami-ül-Hamidiye (Hamdedicilerin Nurları, İstanbul, 1894).
Cevahir-ül-Müluk ( Meliklerin Mücevherleri, İstanbul, 1911).
Ezhar-ı Hakikat (Gerçek Çiçekleri, İstanbul, 1918).
Osmanlı Vilayat-i Şarkkiyyesi (Osmanlı Doğu İlleri, İstanbul, 1918).
Şeyh Emin-i Tokadi Hazretlerinin Tercüme-i Hali (İstanbul, 1950).

Seçilmiş kısa kaynakça:

Cevahir’ül-Müluk, Ali Emiri Efendi, Kubbealtı Neşriyat;
Esami-i Şu’ara-yı Amid, Ali Emiri Efendi, Yeni Zamanlar Neşriyat;
İşkodra şairleri ve Ali Emiri’nin diğer eserleri, Hakan T. Karateke, Enderun Kitabevi;
Yemen Hatıratı, Ali Emiri, Hece yayınları;
Ali Emiri’nin izinde, M. Serhan Tayşi, Timaş Yayınları;
Hakikat çiçekleri – Ezhar-ı hakikat, Ali Emiri, Kaynak Kitaplığı;
Ayaklı Kütüphaneler, Dursun Gürlek, Kubbealtı Neşriyatı;
İslâm Ansiklopedisi (MEB);
İslâm Ansiklopedisi (Türkiye Diyanet Vakfı);
Ali Emiri Efendi ve dünyası – Ali Emiri Efendi and his world, sergi katalogu, Türkçe-İngilizce, Pera Müzesi yayını;
Osmanlı Doğu Vilâyetleri – Osmanlı Vilâyât-i Şarkiyyesi, Ali Emiri Efendi, Babıali Kültür yayını;
Ali Emiri’nin gözüyle Diyarbakırlı şairler, Abdurrahman Adak, Kent Işıkları yayını;
Ali Emiri Efendi, (cd), yapımcı: Ayşe Böhürler, seslendiren: Cemal Hünal, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını.



Kaynak: ziyaversencan.blogspot.com.tr/

SENİ İÇİME GÖMDÜM BİR ACI ROMAN; BİR SIR, TANRIM, KURTAR BENİ BU AŞKTAN...

Sevgili Tomris Uyar'ın Adnan Semih'in düşünsel etkisinde kalarak Andrew Jolly'den çevirdiği bu biçim olarak küçük ama içerik olarak dev yapıt Kafka, Camus ve Dostoyevski karışımı bir estetik tatla kimlikleşiyor, belleklerimizde bir hüznün romanı olarak irileşiyor.

Yapıtın yazarı hakkında yeterli bilgiye ise ulaşılamamış. Ancak bu bilge başka bir roman daha yazmış bu bilgiye ben ulaşmadım çünkü araştırmadım. Araştıranlara bin selam olsun. Diğer kitabının adı; A Time of Soldiers. Başka kitapları var mı? Bilmiyorum. Bilen varsa beri gelsin, dergimizin önümüzdeki sayılarında bunu konu edinsin. Belki de konu edinen olmuştur. Onlar bağışlasın beni.

Seni İçime Gömdüm, yaşamın odağında parçalanan aşk, sevgi değil ama bunların üstünde ya da bunların da anlamlandıramadığı psikososyal bir sürece denk geliyor. Yüreğe gömülen bir sevda neye denk gelir? Bence en acı ayrılıklara... Yapıt, ötekilerin romanı. Kavminden sürülmüşlerin...

Bir çığlığın romanı: Seni İçime Gömdüm (Lie Down In Me). Yalın! Romanın erkek kahramanlarından Kabrero, kimdir ne iş yapar varlığını nasıl tanımlar ona da bakalım inceleme boyunca. Ama bir sevdanın ardı sıra sürüklenen bir insana bakar gibi.

Roman: "Tan ağarırken ölmüştü kız." cümlesiyle başlar. Kızılderili olan bu kız, hastadır. Bakıma muhtaçtır. Yaralıdır. Hasta bir kıza tutkuyla eğilişin alanı bir evliliğe kayar. "Karı" olarak kendi topraklarının kızlarından birisini seçmez kahraman. Eski kamyonlar yağlı çadırlar misalidir hayat... O yüreğindeki yangına tutkundur.

Ağabeyine, sevdiği kızın ya da takıntılı bir şekilde içerikleştirdiği kadının hastalığından söz bile etmez:

"Ağabeyine yaradan söz açmayı düşünmedi bile. Duygularını tıpatıp açığa vuracak sözcükleri bulabilse de -diyelim ki vardı böyle sözcükler- yine bir işe yaramazdı; onun sözcükleriyle ağabeyinin aklından geçenler, birbirini tutmuyordu ki."

Ağabeyi Kızılderili sosyal kişilik/toplum yaşantısını kendi deneyimsel ve kültürel bilgisince gördüğü için kardeşinin vazgeçmesi yönünde düşünce belirtir. Ne kötü, rahip de aynı düşüncededir. "Rahip bir konuda daha uyarmıştı: Her şeyi göze alıp kızla evlenmeye kalkışırsa, kendisi de Kilise'nin üyesi sayılamayacaktı. O zaman kasabada hiç kimse bakmazdı yüzüne. Korku ve karanlık içinde tek başına yaşardı bundan böyle."

Sosyal dışlanma adına sosyolojik olarak kendi kavminin dışından biriyle; bir Kızılderili kızıyla olan "kendisine özgü duygudurum" içinden çevresine bakan dost adam, kızın ölümünde de o yalnızlıkta buluşur. Kendi bir yalnızdır ki yalnızlıklar ortasında.

Eşinin cenazesini dışlanarak yaşadıkları dağ kulübesinden kasabaya taşır. Geceleri hep onun yanına uzanır...

Bir sabah gümüş haydutları karısının cesedini çalarlar. Söylenmesi gereken nedir: "Kim çalmıştı onu? Bir adamın ölü karısı kimin işine yarardı ki? Kendisinden başka kimin gözünde bir değeri vardı zaten?" Gümüşçülerin...

Sanki tabutta gümüş gizlidir. Öyle de sanılmıştır. Ne ki gerçeği haydutlar öğrenirler. Çıkan hengâmede ise roman kahramanını yaralamışlardır. Olan olur, haydutlar ölü kadını geri verdikleri gibi yaralının da yarasını temizlerler. Yani Dağlı anlamında gelen Kabreros'un...

Kabreros ağbisinin yaşadığı kasabaya gelir. Zaman pek geçmez, haydutlar da arkasından. Ve haydutlardan biri: "Neye yaradı peki?" diye sordu. "Nereden bileyim?" "İyi ama bu işe girişen sensin. Bir erkeğe, bir kadının ölüsünü koskoca bir dağdan aşağı sürükleten sevgi, nasıl bir sevgidir ki?" "Bilmiyorum. Başka sevgi tatmadım ben." Tadılmamış bir sevgi için her şey...

Öyle ki, hayduda yani yabancıya açılan roman kahramanı içsel bir sürüklenişe girer: "Ona karımı sevdiğimi söylemek zorunda değildim. Bunu karıma bile söylememiştim, birlikte yaşadığımız iki yıl boyunca bir kere sözünü etmemiştim, gereği yoktu çünkü. Bu yabancıya açılmamın nedeni, belki de inancımı yitirmeye başlamamdır..." Ve sürer gider...

Kasabada, tabuttaki cesede inanmayanlar orada avlanmış olan bir yırtıcı kedinin gizlendiği dedikodusunu bile üretirler böbürlenerek... Ağbisine karısının öldüğünü bile zor da olsa kanıksatır. Ne ki ağbisi onun dağa gömülmesinin daha uygun olacağını belirtir. Ama o kişilik olarak; pek kimsenin yapmayı düşünemediği şeyleri gerçekleştirmenin pratiğidir.

Rahibin bir inanan olarak söyledikleri ise "din" olgusunun "egemen" olanla ilişkisi açısından bir bakış açısı sergilemeye yetecek şekildedir:

"İki gündür yoldayım. Yarın üç gün oluyor."

Rahip başını tabuttan yana çevirdi. "Üç gün ha? Onu hemen çıkarmalısın kasabadan."

"Gömmek için getirdim."

"Olamayacağını söyledim." Tartışma sürer. Rahip din hizmetlerinin bir ayrıcalık olduğunu savunmanın aktörüdür artık:

Kahraman, cesedin gömülmesi için çareler üretir: "Öyleyse ben de babamın aldığı yeri, çitin dışında Amerikalıların yanıbaşındaki ufacık yerle takas ederim."

"Amerikalılar Protestandırlar gerçi, ama vaftizliydiler."

"Öyleyse vaftizli olmayan Kızılderililer için de özel bir yer açın."

"Sonra ne olacak? Merkeplerle köpekler keçiler için, bütün canlılar için ayrı yerler mi açacağız?"

Görünen o ki, eşitsizlik iki kişi arasındaki bu konuşmada da en bağışlanamaz yanlarıyla sergilenmektedir.

"İnanılır gibi değil." Roman kahramanının yaşadığı süreç...

Yeni günler başlayıp bitiyor. İnsanlar korkularına yenikler. İnsanlar yenik! Korkusuna yenik insandan her şey beklenir. Korku ölümü, öldürmeyi getirir beraberinde.

Bir yandan ölen babalarının maddesel varlığını sürdüren ağabeyi onun aksine koşullarını genişletmiş refahını yükseltmiştir. Söz geçirdiği alanlar sistem içinde kardeşininkinden daha fazladır. Maddeyle gelen kimlikler, yüzyılımızı da yabancılaştıran, insanı insana kırdıran ideolojilerin teorik beslenme kaynaklarıdır.

Ceset dağlara gitmelidir. İnsanların kurduğu yasaların istediği budur.

"Karısı Kızılderili olduğuna göre kendi vahşi toprağına dönsün mü demek istiyordu? Oraların toprağı acımasızdı, çirkindi doğru. Ama onların aşkıyla ne ilgisi vardı bunun? İki yıl yeşil bir sevecenlik içinde yaşamışlardı orada? Oysa karısı ne kadar inceydi; aşkları, yumuşak, sevecen bir yaraydı. Sabahleyin güneş, eğreltiotlarını aralardı onları uyandırmak için. Vahşilik neredeydi? Az rastlandığı için mi vahşiydi bu aşk yoksa? Onu sevdim diye nelere katlanacağım Tanrım? Tanrım, kurtar beni bu aşktan!" İşte budur Kabrero!

Öyle ki kahraman bir bunaltıya düştüğü an kasabanın genelevine gider; bir ilişki yaşamaz. 16 yaşındaki genç orospu "çeyizini" biriktirmek için bu işi yapmaktadır. Ama hayat kadını: "Onu
öldürdüğünü söylüyorlar." Şeklinde bir duyumunu paylaşır. Düşünün Kabrero artık şu düzleme gelir: "Onu sevmekten korkuyorum artık." Utanç ve pişmanlığın romanı mıdır yoksa... Haydutların arkaik
inançlarının mı?

Haydutlar kasabaya geri dönerler. "Sen ve karın olmadan bu iş yürümez!" derler. Ağbisini, cesedi ve onu da alıp dağa doğru yollanırlar. Ne demeli haydutlardan biri de yaşam tarzını meşrulaştıran dinamikten gelen bir öğretmendir. Bu kişinin eşkıya olması tanık olduğu bir olayla ilgilidir. Jandarma tarafından on yaşında tecavüz edilen bir kız çocuğunun hatırasınadır. Jandarmanın yaşadığı toplumda sergilediği zulüm belki de bu kişiyi sosyal bir eşkıya yapmıştır. Kuşkusuz haksızlığa karşı gelip sosyal haydut olmuştur. Ancak bu tanımlamanın yerine oturması için gerekli olan birtakım veriler romanda eksik verilmiştir. Sosyal eşkıyalık geçiş toplumu özelliklerine sahip olan Türkiye'de, Yaşar Kemal'in İnce Memed ve Çakırcalı Efe romanlarında işlendiği gibi Latin Amerika edebiyatında da karşımıza çıkmaktadır. Tolstoy'da Hacı Murat. Mario Puzo'nun Sicilyalısı akla gelen örnekler arasında değerlendirilebilir.

Dağlara geri dönüş başlar. Acıyla indirilen ceset gerisingeri dağlara sürüklenir. Oysa o, bir kutsal mezara gömüp aşkına da acısına da son vermeyi düşünmüştür. Umudun çaresizliğini yaşamaktadır.

Yolda köylüler ve jandarmaların saldırısına uğrayan haydutlardan birisi ölür. Uzun boyunlu öğretmen olan, Kabrero'nun ufak bir oyunuyla uzaklaşır gider; eşinin cesedine haydut süsü vererek yamaçtan
yuvarlar. Ve kendilerini pusuya düşürenler tarafından haydut öldürülmüş olacağı sanısıyla özgürlüğüne kavuşur.

Çatışma bitip ortalık durulduktan sonra uçurumun dibine iner. "Karısının parçalanmış, yağmalanmış ölüsünü kollarına aldı..." Ve dedi ki: "Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm."

Camus, Kafka, Dostoyevski'nin iç bunaltan roman kahramanlarından biri mi desek bu da böyle işte "yakar" ve geçer. Varoluşun kapısını, anlamını ömrünün geldiği zamana kadar, sızısını daha önce yaşamadığı bir duyguyla aralar. Sonu ölüm ve ayrılık da olsa...


Jolly, Andrew: Seni İçime Gömdüm. Çev. Tomris Uyar. Ayrıntı Yay.
İstanbul, 1998

Aziz Şeker

Bab-ı Ali'de Yayınevleri

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim merkezi Babıâli, aynı zamanda Türk basınının da merkezi ve kalbidir. Divanyolu üzerindeki Sultan Mahmut Türbesi'nden başlayıp Sirkeci meydanına kadar kavisli bir şekilde inen bu cadde, bir orta noktada kırılır. Bu orta nokta Babıâli denilen, yani Osmanlı sadrazamlarının konağı, yönetim yeri olan, aynı zamanda da Paşakapısı denilen, valilik binasını orta merkez olarak alır. Sultan Mahmut Türbesi'nden, yani Divanyolu'ndan, köşeden başlayıp valiliğin uç noktasına, yani köşe noktasına kadar olan kısma eskiden Mahmudiye Caddesi adı verilmekte, valilikten aşağı ve Sirkeci'ye kadar olan kısmına da Babıâli denmektedir. Fakat bu iş 1934 yılında değişir. Osman Nuri Ergin yeni sokakların isimlendirilmesi ile ilgili görevlendirildikten sonra Sirkeci'den valiliğe kadar olan bölüme Ankara Caddesi, valilikten sonra Sultan Mahmut Türbesi, yani Divanyolu'nun başlangıç kısmına kadar olan yere de Babıâli Caddesi adını verir. Bu isimlendirmeye çok sinirlenen Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisi'nin "Ankara Caddesi" maddesinde bunu sert bir dille, ağırca eleştirir.


19. yüzyılın sonundan, 1870'lerden itibaren bu caddede kitapçılar yer almaya başlar. Yüzyıl sonlarında bu kitapçılar önemlerini ve sayılarını çoğaltarak caddenin Türk basın yayın dünyasının en önemli merkezi haline gelmesini sağlarlar. 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın sonuna kadar kitabevleri, matbaalar, gazete idarehaneleri, mücellitler, kırtasiyeciler, klişeciler velhasıl Babıâli Türk basınının kalbi olur. Reşet Ekrem Koçu "Büyük şehrin, dolayısıyla Türkiye'nin  fikir ve sanat merkez meşheri, İstanbul basının beşiği, bir politika kanalı, alimler, mütefekirler, müellifler, muharrirler, artisler güzergâhıdır. İstanbul'un büyük kitapçıları, en büyük kırtasiye mağazaları, mücellitleri, klişe atölyeleri, ilanat büro ve şirketleri, gazete ve mecmua bayileri, birkaç büyük matbaa, gazete ve mecmua idarehaneleri, bu caddenin iki kenarı boyunca sıralanmıştır" diye tanımlar Ankara Caddesi'ni. Gerçekten de bu bölgedeki kahvehaneler, berber dükkânları bile edebiyatla, siyasetle iç içedir. Nitekim İttihatçıların anılarından Sirkeci'deki berberde buluştukları, bazı hükümete yönelik işlerin oralarda fısıltılar halinde konuşulduğu bilinir. Yine burada ünlü Meserret Kıraathanesi'nde bir sürü insan hem Jön Türk neşriyatını el altından birbirlerine devreder, bir yandan da yine siyaset konuşurlar. Babıâli böyle hem siyasetle, hem yayın dünyası ile iç içe yaşayan bir mekândır.

Babıâli'nin ayrıntılı bir tarihi yazılamamıştır. Nitekim Türk basınının eskilerinden ve Babıâli'yi en iyi bilenlerden Münir Süleyman Çapanoğlu da "Basın tarihimiz yazılamamıştır" der ve Ahmet Rasim'in Vakit'te, Akşam'da ve bazı dergilerde, Ahmet Cevdet'in İkdam'da, Abdurrahman Adil'in İkdam ve Alemdar'da, Azim'de ve birkaç dergide yayımlanan basın tahine ait yazıları, hatıraları Arap harfleri ile çıkan gazete ve mecmuaların sütunlarında gömülü kaldığını, arada bir yeni harflerle çıkmış olan çıkan hatıralar ve notların da basın tarihini yazacaklar için kâfi olmadığını, eski Babıâli'yi bilenlere hatıraları yazdırmak, not almak, üstatların yazılarını gazetelerden dergilerden çıkarıp ayıklamak, yayımlamak gerektiğini ekler. Bu yazının yer aldığı kitabın yayımlandığı 1962 yılında hakikaten de çok sayıda yayıncı, gazeteci, eski kütüphane sahibi, eski kitabevi sahibi hayattadır.

Babıâli üzerine irili ufaklı çalışma yapanların başında Ahmet Rasim ve Ahmet Mithat Efendi gelir. Selim Nusret Gerçek, Server İskit, Münir Süleyman Çapanoğlu, Reşit Halit Gönenç, Orhan Koloğlu, Alpay Kabacalı, Ali Birinci, Nuri Akbayar, Yahya Erdem, Lütfü Seymen, Başak Ocak, Cem Atabeyoğlu, Cüneyt Okay, Naşit Baylav, Arslan Kaynardağ gibi araştırmacı ya da edebiyatçı, gazeteciler Babıâli ile ilgili çeşitli yayınlarda bulunmuşlardır. Fakat bu çalışmaların tümünü kapsayan topluca bir çalışma yoktur.

Babıâli kitapçıların yerleşmeye başladığı 1880'lerden günümüze, 1980'li yıllara kadar burada açılıp kapanmış yayınevlerinin, kitabevlerinin derli toplu tarihçelerine, kurucularının kimler olduğuna, aile bağları ve akrabalık derecelerine, ne zaman kapandıklarına, hangi zamanlarda ticari anlamda darboğazdan geçtiklerine dair hemen hemen hiçbir şey bulunmamaktadır. Bunlar sadece kıyıda köşede kalmış, notlar halinde, cımbızla toplanabilecek nitelikte belgelerde yer alır.

Babıâli Caddesi'nin 19. yüzyıldaki durumu hakkında Ahmet Rasim ve Ahmet Mithat Efendi çok güzel bilgiler sunarlar. gibi kitabı var. Kültür Bakanlığı tarafından yeni harflerle yayımlanan Muharrir, Şair ve Edip adlı kitapta çok ilginç bilgiler yer alır. Yine Ahmet Mithat Efendi'nin yazmış olduğu birkaç romanda hem Cağaloğlu'nun hem İstanbul'un diğer semtleri ile ilgili olarak çok güzel tasvirlere rastlanır. Bu kaynaklardan Babıâli Caddesi'nin açılışının 1865 yılında Hoca Paşa yangını sonrasına dayandığı anlaşılır. Islahat-ı Turuk komisyonu bazı binaları, evleri yıkarak caddeyi genişletir ve Babıâli Caddesi bu şekilde oluşur. İlk Babıâli kitapçısı hakkında Ahmet Rasim Vakit gazetesinde "Matbaa Tarihinden Bir Nokta" başlıklı bir makale yayımlar. Ahmet Rasim Efendi bir gün Babıâli'de otururken, Asır Kütüphanesi'nden Kirkor Faik Efendi'yle bir söyleşi yaparlar. Bunun üzerine Ahmet Rasim bize şu bilgileri aktarır: Babıâli'de ilk kitapçı dükkânı Toros isimli birine aittir. Dükkân, İkdam gazetesinin çıktığı İkdam Han'dadır. Ahmet İhsan Tokgöz ise Matbuat Hatıralarım adlı kitabında Mülkiye Mektebi'nde dersleri takip ederken, eski Babıâli yokuşunun matbuat hayatı ile son derece alakadar olduğunu, caddede Esat Efendi Kütüphanesi adlı tek bir Türk dükkânı bulunduğunu, sahibinin de hâkimlikte bulunmuş ulemadan olup Abdülhamid döneminde ara verdiği faaliyetine hürriyetin ilanıyla geri döndüğünü ve bu esnada Basiretçi Ali Efendi ile birleştiğini anlatır. Fakat her ikisinin de ömürleri vefa etmediğini, Esat Efendi kütüphanesi dışındaki kitapçıların da Ermeniler olduklarını ekler. Ahmet İhsan'ın bahsettiği Esat Efendi'nin bulunduğu tarihte Aleksan, Kaspar, Kirkor, Ohannes Efendiler kitapçılığa başlamış durumda gözüküyorlar. Bu bahsedilen tarih ise 1881 ile 1887 arasında bir yıl olmalıdır; çünkü Ahmet İhsan Bey Mülkiye Mektebi'nde 1881-1887 arasında okur. Dolayısıyla Babıâli'de ilk kitapçılık yapan kişi meselesi bu anılardan da pek ortaya çıkmamaktadır. Bir de bizim halen bildiğimiz saatli maarif takvimlerini yayımlamakta olan Maarif Kütüphanesi'nin sahibi Naci Kasım Bey'in babası Hacı Kasım Efendi'nin ilk Türk kitapçısı olmak gibi bir iddiası vardır. Çünkü bu bey 1862 yılında İran'ın Hoy kentinden İstanbul'a gelip hemen kitapçılığa başlar, fakat kitapçılığa başladığı mekân Babıâli'de değil, Beyazıt'ta Hakkaklar Çarşısı'ndadır. Daha sonra oğlu Naci Kasım Babıâli'de Maarif Kütüphanesi'ni kurar. Hüseyin Tutya da Yeni Şark Kütüphanesi'ni kurup 1970'li yıllara kadar Babıâli'de kitapçılık yapar. 1881 tarihli Annuaire Oriental'de İbrahim Hazım diye bir isme rastlanır. İbrahim Hazım Babıâli Caddesi 26 numarada, onun dışında Avedis Papazyan Babıâli Caddesi 18 numarada, Arekel Tozluyan Babıâli Caddesi 46 numarada görülür.

Bütün bu belgelerden ve notlardan çıkardığımız sonuca göre, Babıâli'deki ilk kitapçı bence Arakel Tozluyan Efendi'dir. Arakel Tozluyan Efendi 1875 yılında İstanbul'da Babıâli'de dükkânını açar ve çalışmalarını uzun zaman sürdürür. İşin başında daha yaptığı çok büyük bir hizmet, 1301 yılında (1884) yılında Matbaa-i Ebuziya'da Arakel Kütüphanesi kataloğunu bastırmış olmasıdır ki bu benim tespitlerime göre ilk ticari kitapçı kataloğudur. Babıâli kitapçılığının modern kitapçılık anlamında ve sahaflıktan ayrılan bütün ilk müteşebbisleri Ermenilerdir. Daha çok tömbekici, tütüncü dükkânlarında, kahvehanelerde, bir miktar Beyazıt'ta Sahaflar'daki dükkânlarda satılmakta olan matbaa baskısı kitaplar ancak bu ilk dönem Ermeni kitapçılar sayesinde modern anlamda bir ticari meta olarak karşımıza çıkar, vitrine çıkar, alınır satılır hale gelirler.

Bu Ermeni kitapçılarının çoğu gazete müvezziliğinden, gazete dağıtıcılığından gelmektedir. Eskiden çoğunlukla gazeteler sokaklarda, meydanlarda müvezziler aracılığıyla satılmakta, dağıtılmaktaydı, o yüzden bu müvezziler de çok önemliydi. Bu müvezziler aynı zamanda bu kitabevlerinde kitapçı oldukları zaman, gazetelerde abone ederek ya da posta yoluyla da bazı insanlara göndermek aracılığıyla gazeteciliğin gelişmesine hizmette bulunurlar.

İkinci bir grup olarak İran kökenli diye addettiğimiz Azeriler de Babıâli'de epey bir yer teşkil ederler. Maarif, Yeni Şark, Cemiyet gibi büyük yayınlar, büyük işler yapmış, yayın alanında isim olmuş bazı kitabevleri ve yayıncılar da Azeri kökenli, Acem denilen insanlardandır. İbrahim Hilmi Çığıraçan hakkında ciddi bir araştırma yapan Başak Ocak'ın tespitine göre Ermeni kitapçılar bilimsel ve edebi kitaplar ile okul kitapları piyasasını, İranlı kitapçılar da halk, medrese kitapları piyasasını ellerinde bulundurmaktadırlar. Bir de 1870'li yıllardan itibaren Beyazıt'ta, Hakkaklar Çarşısı'nda, Sahaflar Çarşısı'nda dükkân açan bazı kimselerin de daha sonra bu dükkânları kapatıp Babıâli'ye doğru kaydığını tespit ediyoruz ki, kitapçılık ağırlık merkezinin giderek Babıâli'ye doğru kaydığının bir göstergesidir bu.

1890'lardan başlayarak, 1900'lü yıllara doğru, yani Babıâli'de Ermeni ve İran kökenli kitapçıların ticari faaliyette bulunması sırasında birtakım Türk kitapçılar, müteşebbisler de bu faaliyetlere katılırlar. Bunların en başında yine Ahmed İhsan gelir. Servet-i Fünun mecmuasının sahibi ve yayımcısı olan Ahmed İhsan 1890 yılında bir arkadaşı ile birlikte Alem matbaasını satın alır ve yayıncılık işine başlar. Yine Hüseyin Kitapçı Babıâli'de önce İran kökenli bir kitapçı olan Şems Kütüphanesi'nde belli bir müddet çıraklık yapar, daha sonra kendisi Beyazıt'ta Zafer adıyla bir dükkân açar. Ardından o dükkânı kapatıp yeni köprünün başındaki dükkânlardan birini tutarak orayı İkbal Kütüphanesi yapar. Hatta bir ara bir İtalyan gemisi köprüdeki o dükkânların olduğu yere çarpar ve bütün kitaplar Haliç'te yüzmeye başlarlar. Bu tehlikelerden sonra Babıâli'nin üst tarafında bir dükkân kiralar ve yine 1970'li yıllara kadar kitapçılık faaliyetini sürdürür İkbal Kütüphanesi. 1896'da Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey bir kütüphane açar. İlk ismi Kitaphane-i İslam ve Askeri olan bu dükkânda önce daha çok askerlere yönelik, İslami bazı eğitici kitaplar yayımlanır. Daha sonra adı Hilmi Kitabevi'ne çevrilir ve kitabevi, sahibinin ölüm yılı olan  1963'e kadar faaliyette Babıâli'de bulunur. Özellikle meşhur Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bütün eserlerinin tek yayıncısı konumundadır. 1962 yılında hastalıklı bir haldeyken bile bazı yazarlara, edebiyatçılara mektuplar yazarak onlarla yayın anlaşması imzalamak isteyen, bu işe gönül vermiş bir kişidir İbrahim Hilmi Çığıraçan.

İmparatorluğun sonundan Cumhuriyet'e doğru Babıâli'deki Türk kitapçıların sayısı hızla artar, bu arada Ermeni kitapçıların azaldığı görülür. Bir kısmının yokluğu hem yaşlılıktan hem de genç yaşta ölümlerden kaynaklanır, bir kısmı ise tam çözemediğimiz bir şekilde kitapçılığı bırakıp başka mesleklere döner. Bunlardan Kaspar Efendi kitapçılığı belli bir süre yaptıktan sonra, Bağlarbaşı'nda bir bakkal dükkânı açar ve burayı işletirken ölür. Bir de istisnai durum vardır: Suhulet Kütüphanesi ve Matbaası sahibinin Osmanlı'daki ismi Leon Lütfi olup daha sonra Müslüman olarak Semih Lütfi adını alır. Hanımı ve ailesi ise hayatlarına Ermeni olarak devam ederler. Semih Lütfi Kütüphanesi'nin kapanış tarihi 1980'li yıllardır, Semih Lütfi ise 1940'lı yıllarda ölür. Karısı, yani Aznif Hanım ise 1980'li yıllara kadar yayın yapmadan o kitapevini, sadece eski bastıkları kitapları satarak devam ettirir. Ben öğrenciyken Aznif Hanım Sirkeci'de kütüphanesinin içerisinde karanlık, tozlu bir kasanın başında oturur, sıradan verirdi satıştaki kitapları. Eğer bozuksa arkadaki kitaptan vermez, kovardı. Ölümünden sonra, bina çok değerli olduğu için kitaplar kimsenin gözünde değildi. Kitapları önce Kuleli'ye yolladılar, garnizonlara, çünkü depolarında dağıtılamamış, satılmamış on binlerce kitap vardı. Bunların Kuleli Askeri Lisesi vasıtasıyla bütün garnizonlara dağıtılması için bir teklifte bulunuldu. Askerler bir kısmını aldı götürdü. Daha sonra binanın bir an önce boşaltılması gerektiği için bu kez Edebiyat Fakültesi'ne haber verildi; onlar da bir müddet, bir miktar seçip götürdüler. Edebiyat Fakültesi'nde kütüphanenin 2-3 gün boyunca kapısının açılacağı ve kitapların istenildiği kadar alınabileceği şeklinde bir şaiya çıktı; gerçekten de içeri girip, istediğiniz kadar kitabı torbaya doldurup götürebiliyordunuz. Böylelikle kitaplar dağılabildiği kadar dağıldı, dağılamayanlar da maalesef kâğıtçıya, hurdacıya gitti.

Babıâli yayıncılığının en zor dönemi bana göre 1928 yılıdır, çünkü 1928 yılının sonlarında ünlü harf devrimi dolayısıyla Babıâli'de bulunan bütün yayınevlerinin sermayeleri bir anda sıfıra inmiş olur. Depolarda binlerce eski yazı kitap vardı, bunların bir kısmı mektep kitapları, bir kısmı eğitime yönelik kitaplardır. Bunlar bir anda kullanılamaz, okutulamaz ve satılamaz hale gelir. Dolayısıyla 1982'deki bu sıkıntılı dönemde pek çok kitapçı, yayınevi maalesef kendini kurtaramamıştır. Fakat 1920'li yıllarda daha henüz yayıncılığa girmiş kitapçılar zarar görmemiştir, çünkü depolarındaki kitaplar eski harfli değildir. Bu durumu devlet birtakım önlemlerle düzeltmeye çalışır. 1928'de Latin alfabesi ile öğrenim yapılacak mektep kitaplarının basılması için bazı kitapçılara haklar tanınır. Fakat bu yine de kitapçıların zararlarını maalesef karşılayamaz. Dolayısıyla 1928'den sonra uzun zaman kitapçılarla devlet arasında birebir maddi anlamda bir alışveriş olur. Hatta maddi kayıpları o kadar fazladır ki 1932 yılında Ahmet Halit Kitaphanesi, Hilmi Kitaphanesi, Kanaat Kitaphanesi, ortak bir imza ile Türk Kitapçılığının Bugünkü Vaziyeti ve İstikbali başlıklı bir ortak rapor kaleme alarak kendilerince birtakım durum değerlendirmeleri yapar ve sorunlara bazı çözümler önerirler.

1880'li yıllardan 1940'lı yıllara kadar Babıâli'de dükkân açmış kişilerin, müesseselerin isimlerini ve dükkân numaralarını tespit edebildiğimiz en büyük kaynak Annuaire Oriental dediğimiz şark ticaret yıllıklarıdır. 1881'den 85'e kadar 3 kişinin adı geçer, daha sonra 1889 yılında 10 kitapçıya çıkar Babıâli'deki kitapçılar. Hemen hemen tamamı Ermenidir. 1889'da Artin Asaduryan, Biberciyan, Ohannes Ferit, Aleksan Kocabıyıkyan, Avedis Şamgoçyan, Kaspar Kayseryan, Kirkor Kayseryan, Karabet Keşişyan, H. Michel Arekel Tozluyan olarak aynı aynı kadro hemen hemen devam eder. 1896 yılında bunlardan farklı olarak Hüseyin Efendi ve İbrahim Hilmi Tüccarzade karşımıza çıkar. 1901'de Rauf Bey diye bir isimle karşılaşırız. Onun dışında bütün kadro aynıdır. Bu arada 1901'de Tefeyyüz diye bir isme rastlarız ki bu 1896 yılında Garabet Keşişyan'ın ölümünden sonra dükkânın devralınıp isim değişikliği yaşamasına dayanır. Tefeyyüz Kitaphanesi 1970'li yıllara kadar Babıâli Caddesi'nde faaliyette bulunur. 1913 yılında yine birtakım yeni isimler bu kitapçılara eklenir.

Sözünü ettiğimiz kitabevlerinin bazılarının tarihçelerine baktığımızda, örneğin Ahmet Halit Yaşaroğlu 1918 yılında Babıâli'ye gelir ve Talebe Defteri İdarehanesi adıyla bir idarehane açar ve Halit Fahri Ozansoy, Şükûfe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi edebiyatçıların ilk şiir kitaplarını basar. Bir diğer adı da Halk Kütüphanesi'dir. Ve 1920'de mütareke yıllarında kapanır. Ahmet Halit Bey 1920'den 28'e kadar bir yandan da hocalık yapar ve 1928 yılında sadece Şişli Terakki Lisesi'ndeki tarih hocalığına devam eder, onun dışında resmi vazifeden ayrılır ve vefat ettiği 1951 yılına kadar kitabevinde bizzat çalışır. Hanımı da öğretmen ve yazardır; hatta Naime Halit alfabesi diye çok özel bir alfabe yayınlarlar. Latin alfabesini öğreten bu alfabe çok tutulur. 1951'den 1973 yılına kadar da Ahmet Halit Yaşaroğlu'nun Ayhan ve Yıldız Yaşaroğlu adlarındaki iki oğlu 1973 yılına kadar kitabevini sürdürürler.

Meşhur Arakel Efendi 1876'da Babıâli 46 numarada dükkânını açar ve bilhassa Ahmet Rasim, Halit Ziya gibi Osmanlı dönemi Türk edebiyatçılarının çok önemli eserlerini yayımlar. Muallim Naci ile birlikte Talim-i Kıraat ve Mekteb-i Edep diye okul kitapları hazırlar ki bunlar çok tutulup belki 100 kadar baskı yapar. Arakel Efendi 1912 yılında ölünce oğlu Leon Efendi bir müddet işi sürdürür, ama 1914 yılında kitabevi kapanır. 

Yine Babıâli'de Cemiyet Kütüphanesi Hacı Kasım Efendi'nin oğulları tarafından kurulup daha çok popüler, folklorik, polisiye-roman, biraz müstehcen yayın, hikâyeler basar. Daha sonra her iki kardeş ayrı kitabevleri kurarak Cemiyet Kütüphanesi yayınlarına son verirler. 

Gayret Kütüphanesi Kirkor Faik'in Asır Kütüphanesi'nde tezgâhtar olduğu dönemde, yanında yetiştirdiği Garbis Balamutoğlu adında birinin kurduğu bir kitabevidir. Garbis Balamutoğlu'nun kardeşi Misak Balamutoğlu da Zaman Kitaphanesi'ni kurar ve 1970'li yıllara kadar İstanbul'da kitapçılık yapar. Zaman Kitaphanesi 1930'lu yıllarda Osmanlı kıyafetleri ile ilgili Avrupa'da basılmış kitapları burada özel klişeciler sayesinde Türkçe'ye çevirttirip basar.

Hâlâ faaliyette olan İnkılap Kitabevi'nin kurucusu Garbis Fikri Bey de Kayserili bir Ermenidir. 1907'de Kayseri'de doğar ve Kumkapı'ya yerleşir. 1930 yılında Gedik Paşa Ortaokulu'ndan mezun olur. 1930 yılında bir arkadaşı ile birlikte Cumhuriyet kütüphanesi adıyla bir kitaphane açar, fakat kütüphaneyi 1932 yılında arkadaşına bırakır ve Ankara Caddesi'nde 157 numarada İnkılap Kitabevi'ni açar, 1932-54 arasında burada faaliyette bulunur. Daha sonra 1962 yılında Aka Eren diye bir yayıncıyla birleşir, İnkılap ve Aka Kitabevleri adını alır. Ağırlıklı olarak ders kitapları yayımlarlar. 1971 yılında Garbis Fikri Bey ölür, 1984 yılında Aka Kitabevi ile ayrılırlar ve İnkılap Kitabevi hâlâ bildiğiniz gibi yayınını sürdürmektedir. Nazar Fikri Bey, Garbis Bey'in oğlu işin başındadır ve 3. kuşak Arman Fikri Bey halen bu dede müessesesini sürdürmektedir.

Yine eskilerden ve önemli kitabevlerinden Kanaat Kitabevi'nin kurucusu İlyas Bayar, bir Musevidir. 1898 yılında Babıâli'de bu dükkânı açar; oğlu Aslan Bayar'ın ölümüyle 1994 yılında Kanaat Kitabevi tasfiye edilir ve kapanır. Maarif Kütüphanesi 1895'te kurulur. İlk yeri Hakkaklar Çarşısı'dır, daha sonra Babıâli'ye geçer ve hepimizin bildiği ünlü saatli maarif takvimlerini çıkartır; şu an halen Babıâli'de faaliyette olan belki de tek kitabevidir. Remzi Kitabevi 1926 yılında Beyazıt'ta Ümit Kütüphanesi adı altında kurulur ve burada ilk defa Ömer Seyfettin'in Yüksek Ökçeler isimli kitabı ile Rudolph Valentino'nun Aşk Maceraları isimli kitapları basılır eski harflerle. Daha sonra 1930 yılında Babıâli'ye geçer, orada da Nazım Hikmet'in Sesini Kaybeden Şehir isimli eserini basar ilk kez. Bu eser çok büyük yankı uyandırır.

Babıâli'de bir yeni kitapçı 1935 yılında Zekeriya Sertel'in kardeşi Kenan Yusuf Sertel tarafından kurulur. Kenan Yusuf Sertel aslında tahmin olunacağı üzere daha çok sol yayınlar yapar, fakat çok fazla siyasi fikri olan biri değil, aslında tüccardır. Nazım Hikmet'in, Sabiha Sertel'in bazı kitaplarını bastıktan sonra, Nazım Hikmet'in tutuklanması, propaganda adına sorgulamaların başlaması üzerine 1938 yılında dükkânını Nail Çakırhan'a devreder ve İzmir'de tütün tüccarlığına başlar. Nail Çakırhan ise 1-2 sene orayı idare eder ve o da bir başka gazeteciye, Mithat Sertoğlu'na kitabevini devreder. Yeni kitapçıda çok ilginç bir şey, Babıâli'de olmayan bir sistemle okurlara emanet kitap verilmesidir. Böylelikle satın alma gücü olmayan bazı insanların belli bir depozito vererek kitapları geri getirmek şartıyla okumasını sağlamaya çalışılır.

İsmini tespit edemediğimiz ya da ismini tespit edip de hikâyelerini söyleyemeyeceğimiz meçhul bir sürü kitapçıdan örneğin biri Çiftçi Kütüphanesi'dir. Sahibi Ahmet Akif Bey'in daha milli mücadele başlangıcında Atatürk'ün resimlerini bazı kartpostallara bastığı ve bunların izinsiz ve kaçak basılmalarından dolayı işgal kuvvetlerinin pek çok kereler bu kitaphaneyi bastığı, hatta Atatürk ile ilgili bu kartpostalları müsadere edip kartpostalların yakıldığı, imha ettirildiği notlar, bilgiler mevcuttur. O yüzden de Çiftçi Kütüphanesi'ne dair basılmış Atatürk kartpostallarının hemen hemen hiç görülmediği ya da çok nadir olduğu şeklinde bilgilerimiz vardır.

1980'li yıllara gelindiğinde birtakım kitabevleri faaliyetlerini sürdürürken bilhassa gazetelerin Babıâli'den ayrılmaları, üniversitelerin daha değişik yerlerde yaygınlık kazanmış olması, sadece İstanbul Üniversitesi'nin o bölgede varlığını sürdürmesi, diğerlerinin başka üniversitelerin de genişleyip yayılması dolayısıyla, Babıâli de artık bir kitap merkezi, yayınevi merkezi olmaktan çıkar. Bu yıllardan sonra artan bir ivmeyle yayıncılar da Beyoğlu tarafına, İstiklal Caddesi'ne, Taksim'e, Şişli'ye doğru yayılırlar. Babıâli yayıncılığı ve kitapçılığı her ne kadar tamamen bitmiş olmasa da -çünkü hâlâ birtakım dağıtım evleri oradadır- eski önemini eski merakını veya okuyucusunu kaybetmiş durumdadır.

Nedret İşli

Kitap hırsızlığının kısa tarihi



Bay Lee

İnsanlar, hayatın anlamını sorgularken bazı aşırı ve abuk subuk şeyler de yapıyor. Mesela tam 800 bilim, tarih ve şiir kitabı çalan Nanjingli Çinli gibi. Bay Lee adıyla tanınan hırsız “Hayatın anlamını kavramakta zorluk çekiyordum. Cevabı bu kitapları okuyarak bulacağımı umuyordum,” dedi. Kitapları toplam altı haftalık bir süre zarfında yürüten Lee, yerel kitabevinin raflarını genellikle haftada dört kez tarıyormuş. Okuduğu kitapları satarak elinden çıkaran Lee, binlerce sayfayı hatmettikten sonra kitap çalmanın hoş bir eylem olmadığını öğrenmiş olmalı.


Romm Çetesi

Scorsese filmlerindeki suç örgütlerini çağrıştıran grup 1930’larda faaliyet gösteren kitap hırsızlarından oluşuyordu. Çete üyeleri kütüphane raflarından çaldıkları koleksiyon ürünü kitapları New York’ta yüksek fiyatlara satıyordu. Saygın antika eser satıcısı Charles Romm’un bu kitapsever haydutlarla karanlık bağları vardı. Romm Çetesi’nin çaldığı en nadir kitaplardan biri, Edgar Allan Poe’nun “Al Aaraaf, Tamerlane and Minor Poems” adlı yapıtının herkesin peşinde koştuğu bir kopyasıydı. Kütüphaneler hırsızlıklara önlem olarak önemli kitapları raflarından indirdi, güvenlik önlemlerini artırdı ve kitaplara yok edilmesi zor ayırıcı işaretler koymaya başladı. En sonunda olayın sorumluluğunu devralan New York Halk Kütüphanesi’nin özel detektifi G. William Bergquist hırsızları adalet önüne çıkarmayı başardı. Romm Çetesi’yle ilgili daha geniş bilgiye ihtiyaç duyanlar Travis McDade’in “Thieves of Book Row: New York’s Most Notorious Rare Book Ring and the Man Who Stopped It” adlı kitabına başvurabilir.


Lambeth soyguncuları

1610 yılında kurulan Lambeth Sarayı Kütüphanesi, Canterbury Başpiskoposlarının tarihi kütüphanesi ve arşiv bürosu olmasının yanı sıra İngiltere Kilisesi’nin belgesel tarihinin belleği olarak da bilinir. Kütüphane ayrıca sarsıcı bir kitap hırsızlığı olayına da sahne olmuştur. Aralarında 1500’lü yıllara ait nadir bir Fransızca metnin de bulunduğu—kitabın bütün dünyada günümüze kadar ulaşan altı-yedi kopyasından biri—yaklaşık bin 400 kitap kütüphaneden çalınmıştı. 1970’lerden bu yana hırsızlıklardan haberdar olan kütüphaneciler sadece 90 kitabın çalındığını düşünüyordu, ancak 2011’de şaşırtıcı gerçeği fark ettiler. Kitaplar Londra’da bir evin tavanarasında gizleniyordu. Artık hayatta olmayan hırsız—kütüphaneyle bağlantısı olan biri—herşeyi itiraf etmişti. Lambeth halen kitapları eski hallerine döndürmekle uğraşıyor.


Stephen Blumberg

Blumberg, tarihin belki de en ünlü bibliyomanı. Dayanılmaz bir kitap çalma ve istifleme dürtüsüyle boğuşan Blumberg toplamda 5,3 milyon dolar değere sahip 23 bin 600 kitap çaldı. Akıl hastalığı sorunları bulunan hırsız kitapları yok olmaktan kurtardığını düşünüyordu ciddi ciddi. Para kazanma amacıyla sık sık antika eşyalar çalmasına karşın kitaplarını hiç satmadı. Suçları nedeniyle hapse atılmasına rağmen 1990’larda salıverildikten sonra da eski numaralarını çevirmeye devam etti. Blumberg’in hırsızlık kariyeri boyunca çaldığı en nadir parçalar arasında Harriet Beecher Stowe’un “Tom Amca’nın Kulübesi” (Uncle Tom’s Cabin) ve Zamorano Seksen listesine—California tarihiyle ilgili kitapların ilk baskılarını içeren bir liste—ait kitaplar bulunuyor.


Farhad Hakimzadeh

Kitapların sayfalarını çalmak en az kitapların kendilerini çalmak kadar kötü bir şeydir. Hakimzadeh, İngiliz Kütüphanesi’ni sayfa sayfa soyuyordu. Servet sahibi bir işadamı, akademisyen, yayımlanmış kitabı bulunan bir yazar ve nadir kitap koleksiyoncusu olarak tarif edilse de deneyim, bilgi ve statüsü onu kütüphanin en nadir metinlerine (toplamda yaklaşık 150 kitap) neşter vurmaktan alıkoymuyordu. Hakimzadeh’in evinde 45 bin dolarlık bir harita ve 16 yüzyıla tarihlenen birkaç kitap bulundu. Kitapları neden parçaladığını kimse açıklayamasa da hırsız göründüğü kadarıyla Avrupalı seyyahların Mezopotamya, İran ve Moğol İmparatorluğu boyunca yaptığı yolculukların izini sürmeye çalışıyordu.


John Charles Gilkey
Bu adam, kitapları gereğinden fazla sevmek diye bir şey olduğunun kanıtı. Gilkey çalıntı kredi kartları ve karşılıksız çekler kullanarak ele geçirdiği kitaplar ve elyazmalarından 200 bin dolar kazandı. San Francisco’da Saks Fifth Avenue’da bir işyerinde çalışan Gilkey kendisine yeni bir kimlik—zengin, kültürlü ve ince zevk sahibi—oluşturmaya çalışırken Nabokov, Mark Twain ve diğer ünlü yazarların çalıntı ilk kopyalarını bu fantazisini beslemek üzere kullanıyordu. Gazeteci Allison Hoover Bartlett, Gilkey’in hikayesini “The Man Who Loved Books Too Much: The True Story of a Thief, a Detective, and a World of Literary Obsession” adlı kitabında yazdı.


Raymond Scott

Scott, kitap hırsızlarının playboyuydu. Yakınlarda hayatını kaybeden bu antika eser satıcısı çalıntı eser bulundurması—Shakespeare’nin oyunlarının ilk toplu basımı “First Folio”nun bir kopyası—nedeniyle hapse mahkum edildi. Yazarın ölümünden birkaç yıl sonra basılan kitabın bütün dünyada sadece 250 kopyası kalmıştı. Scott, First Folio’yu Küba’da gece kulübünde dansçı olarak çalışan kız arkadaşının bir yakın arkadaşı vasıtasıyla bulduğu gibi tuhaf bir hikâye uydurdu. Sürdüğü renkli hayat da dikkatlerin Scott’un işlediği suçlardan uzaklaşmasını sağlayamadı. Tutuklandığında şunları söyledi polislere: “Bir alkoliğim ve her gün kaliteli iki şişe şampanya içmem gerekiyor, ama sadece akşam altıdan sonra. Umarım karakolda şampanyanız vardır.” Mahkemeye Che Guevara gibi giyinerek katılıyor, sarı bir Ferrari kullanıyor çevresindekilere papyon ve pasta dağıtıyordu. Scott hapse atıldıktan sonra bile “First Folio”yı çaldığını inkar etse de biyograficisiyle yaptığı söyleşi sırasında bir tür itirafta bulunmuştu:

“Kitap bir banka kasasında saklanmıyordu—bir rafta tutuluyor ve sevgiyle korunuyordu. Sonra belki malum şahıs kitaba âşık oldu ve değerlendirmenin zamanı olduğunu düşündü. Belki bu kişi günlerini kuzu gibi geçirmektense bir gün aslanlar gibi yaşamak istiyordu. Hayatı Havana, Londra ve Paris’te doyasıya yaşamak. Bunu para olmaksızın, çok miktarda para olmaksızın yaşayamazsınız. Tabii ki bir peri masalından başka bir şey değil bu.”

Scott, Mart 2012’de, sekiz yıllık hapishane cezasının ikinci yılında İngiltere’deki Northumberland hapishanesindeki hücresinde ölü olarak bulundu.


William Jacques

“Tome Raider,” (Kitap Yağmacısı) lakaplı Jacques, İngiliz kütüphanelerinden toplam değeri 150 milyon doları aşan miktarda kitap çaldı. Dünyanın en prestijli müzayedeevlerini oyuna getirerek Thomas Paine, Galileo ve Robert Boyle’un eserlerinin çalıntı kopyalarını satmayı başardı. İlk hapis cezasını çektikten sonra kılık değiştirip takma isim kullanarak Charles Darwin ve Edward Lear’ın yapıtlarını çaldı. Kitapları araştırma amaçlı olarak kullandığını iddia ediyordu. Aralarında 19’uncu yüzyılda yaşayan Belçikalı yazar Ambroise Verschaffelt’in “Nouvelle Iconographie des Camellias”ının üç cildinin de bulunduğu birkaç kitap hiçbir zaman bulunamadı.


David Slade

Antika meraklıları için en büyük ihanet içlerinden birinin bir nadir kitaplar koleksiyonunu kâr hırsı uğruna talan etmesidir. David Slade adlı bir İngiliz kitap satıcısı Sir Evelyn de Rothschild’in aile kütüphanesinden 68 kitap çaldı. Koleksiyonu kataloglamak yerine zulasına atıyor ve müzayedelerde satıyordu. Slade, hırsızlıkları için borçlarını gerekçe gösterdi. Rothschild’in raflarından yürüttüğü nadir kitaplar arasında Louis Dupré, Chaucer ve T. E. Lawrence’ın yapıtları da vardı.


Helen Schlie

Emekli kitabevi sahibi Helen Schlie, Mormon Kitabı’nın (The Book Of Mormon) ilk baskısına sahip olmaktan gurur duyuyor. Kitabın 1830’da basılan 200 kopyadan biri olduğu düşünülüyor. Mormonlar Schlie’yi ve kitabı görmek, ona dokunmak ya da birlikte fotoğraf çektirmek için kitabevini ziyaret ediyor. Tahmini değerinin 100 bin dolar olduğu düşünülen kitap Schlie’nin dükkanında kilitli olmayan bir dolaptan çalındı. Schlie kitap kaybolduğunda üzülmüş, ama tanıdığı birinin kitabın sayfalarını satmaya çalıştığını öğrenince daha da üzülmüş. İşlediği suç nedeniyle hapis cezasına mahkum edilen Jay Michael Linford, daha önce Schlie’nin şiirlerinden oluşan bir kitap yayımlamış.


Elois Pichler

İlahiyatçı ve kütüphaneci Dr. Elois Pichler, St. Petersburg’da çalıştığı Rusya İmparatorluk Halk Kütüphanesi’nden kitap çalmak için özel bir palto diktirmişti. 1871’de nihayet yakayı ele verdiğinde çoğu nadir olmak üzere 4 bin kitap çaldığı tahmin ediliyordu. Pichler, kitapları astarına özel bir kesenin dikili olduğu paltonun içine tıkıştırıyordu. Yüzkarası kütüphaneci Sibirya’da sürgüne mahkum edildi—umarız paltolu ve kitapsız olarak.


Guglielmo Libri Carucci dalla Sommaja

İtalyan kont ve matematikçi Fransa’da kütüphaneler müfettişliği görevine getirilmişti, ancak güçlü mevkiini kütüphaneleri korumak yerine onlardan kitap çalmak için kullandı. Kont, beraberinde 30 bin nadir kitap ve elyazmasının bulunduğu 18 sandıkla İngiltere’ye kaçmaya kalkıştı. Çaldığı kitaplardan bazıları hiç bulunamasa da bir belge 150 yıl sonra yeniden su yüzüne çıktı. Fransız filozof René Descartes’ın 1641 tarihli mektubu, ABD’nin Haverford Üniversitesi kütüphanesinde bulunmasının ardından 2010’da Fransa’ya iade edildi. Eski bir mezunun dul eşi tarafından okula bağışlanan belgenin ünlü Libri olayıyla bağlantısı Hollanda Utrecht Üniversitesi’nden bir felsefeci tarafından internette tesadüfen ortaya çıkartılmıştı.








Kitapçılar biner biner kapanıyor !

Korsan yayınlar, ekonomik kriz, okuma alışkanlığının hızla azalması ve ücretsiz ders kitabı dağıtımı gibi nedenler yüzünden binlerce kitapçı kapanmak zorunda kaldı.


Bilgi Yayınevi sahibi Ahmet Küflü Türkiye’deki kitapçı sayısının 300’e düştüğünü açıkladı. Küflü, “Eskiden nahiyelerde bile kitapçılar varken bugün sadece büyükşehirlerde kitapçı açılıyor. Korsan yayıncılık kitapçıları bitirdi” dedi. Türkiye Yayıncılar Birliği Sekreteri Metin Celal de “Sektör her sene küçülüyor, kitapçıların rekabet yapmaya gücü kalmadı. Büyük marketler bile taksitle kitap satmaya başladı” diye konuştu. Yayıncılar kitapçılarda yaşanan krizi NTVMSNBC’ye değerlendirdi.

Ahmet Küflü (Bilgi Yayınevi Sahibi) SAYILARI 300’E DÜŞTÜ Türkiye’de kitapçı sayısı 300’e kadar düştü. Kitapçılar artık sadece büyükşehirlerde varlığını sürdürüyor ama her büyükşehirde değil. Örneğin Gaziantep ekonomisi büyük bir şehirdir ama kitapçı yok! Eskiden Iğdır’da da vardı, şimdi yok. Nahiyelerde, ilçelerde vardı... Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun memleketi olduğu için söylüyorum, Bozüyük’te vardı şimdi orada da yok.

KORSANLAR BANA TEŞEKKÜR ETTİ Korsanların artması kitapçıları bitirdi. Şöyle söyleyeyim: “Şu Çılgın Türkler” kitabından 1 milyon adet sattık, korsanı 4 milyon adet... Korsanlar bana telefon açtılar, “Ahmet ağabey çok teşekkür ederiz, 2 senedir bu kitap sayesinde geçiniyoruz” dediler!

KİTAP OKUMUYORUZ, PARA DA AYIRAMIYORUZ Şu gerçeği kabul edelim, uluslararası endekslerde kitap okuma alışkanlığında Türkiye son sıralardaki ülkelerden biri, kaç defa yayınlandı. Kitap okuma oranımız çok düşük. Kitaba para ayırmakta büyük sorun bütçeler kıt, gelirler az, milli gelir düşük. Korsan kitapların bu kadar büyümesinin bir nedeni de budur.

ALIYORLAR, BAKIYORLAR VE BIRAKIYORLAR Kitap üzerinde hassasiyetle durulması gerekiyor. İletişim organları değişti şimdi bilgisayar, internet var ama okumak başka şey. İnsanların okuduğunu da sanmıyorum. Kitap alıyorlar ama bakılıyor sadece. Son yıllarda edebiyatımız da Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sait Faikler yetişmiyor. Şair olarak da gelmiyor...

Metin Celal (Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri)
ÜCRETSİZ DERS KİTABI DAĞITIMI ETKİLİ OLDU 
Son 5-6 yıldır Milli Eğitim Bakanlığı’nın ücretsiz ders kitabı dağıtmaya başlamasıyla birlikte binlerce kitapçının kapandığını biliyoruz. Bu kitapçıların hepsi roman gibi kültür kitabı satmıyor. Kültür kitabı satanların sayısı 400-500’e kadar düşmüş olabilir. Kitapçılar rekabet edemiyor. Artık büyük marketlerde bile taksitle kitap satılıyor. Ekonomik krizde etkiliyor. Sektör her sene küçülüyor. İnternetten kitap satışının çok etkili olduğunu düşünmüyorum. İnternetten daha çok kendi bölgesindeki kitapçıda aradığı kitaba ulaşamayanlar almayı tercih ediyor.

Yavuz Tekçe (Kitapçılar Derneği Başkanı)
BU MESLEK DE BİTECEK 
Bizim elimizdeki verilere göre derneğimize üye 1083 kitapçı var. Kitap sektöründe son altı senedir çok ciddi bir sıkıntı var. Kitap ve kırtasiye birbirine karıştı. Kültür kitapları satan kitapçılarımız çok azaldı. Üyelerimiz yaşıyor ama kitap ve kırtasiye karışmış yanına cd koymuş yani meslek mesleklikten çıkmış. Mesleğin yürüyebilmesi için korsan kitapla etkili bir mücadele yürütülmeli. Kitap fiyatları da pahalı. Herkes kitapçı açabiliyor ama bunun bir kriteri olması lazım. Bende bu işi götürebildiğim kadar götüreceğim ama çocuklarımı kitapçı yapmayacağım. Bu meslek de bitecek. Artık büyük yayınevleri kendi kitapevlerini kuruyor. Bizim gibi küçük kitapçılar ayakta kalamayacak. Bizde artık 1 liraya boyama kitabı satmaya çalışacağız.

GÖKSEL DURUTUNA
ntvmsnbc

22 Nisan 2016

Sığda

Sokağı beğendim mi bir bakıp pencereden
Çıkıp gitmek olmalı özelliğim bu benim
Senin durman, küçük sevinçleri yaşadığımızın
Ey yağmur, ey sevdiğim

Durgunsa kahvelerin masalarında hava
Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten
Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim

Uzaktan en uygun ballı yemişleriyle
Tutup ötmeye ceylan, barınmaya kulübe
Küçük şeyler ormanına bir güven bir güven
Böyle yanılma hiç görmedim.

Ürküt kara martılarını kıyımızın
Yankılan, mutlu kayığımı sığdan kurtar
Ey ses, ey yakın geçmişe ağzımla verdiğim.

Gülten Akın