20 Aralık 2016

Kaybolan kitabevleri ve sığlaşan sosyal hayatımız

Türkiye’nin en köklü kitabevleri yüksek kiraları ödeyemediği veya internetten kitap satışlarıyla rekabet edemediği için bir bir kapanıp yerini, kozmetik, kıyafet ve ayakkabı mağazalarına bırakıyor. Gittiğimizde, kitabın çevirmenini sorabileceğimiz, öneri alabileceğimiz, çay içip sohbet edebileceğimiz kitabevi bulmak, çoğu kentte her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Zaten internetten kitap satışının da büyük bir bölümünü kontrol eden zincir mağaza kitabevleri kaplıyor her yeri…

Kitabevinde esas olan nicelik mi nitelik mi?

Bir kitabevi, yaptığı işin ruhuna uygun hareket edecek ise yayınladığı müzikten, çalışan elemanının niteliğine, kitapların sunuluş biçimine kadar her şey bir bütünlük oluşturmalıdır. Oysa zincir mağaza kitabevleri:

Kitaptan anlayan ve çevirmenlerden haberdar nitelikte eleman çalıştırmaz.
Sizin çalışanla diyaloğunuz kitabın ellerinde ya da başka bir mağazalarında olup olmadığını öğrenmekle sınırlıdır.
Kaliteli kitapların raf ömrü, satma kriterlerinden dolayı çok kısadır. Dolayısıyla sizin için çok önemli bir kitabı görmekten mahrum kalma ihtimaliniz çok yüksektir.
Herhangi birçok satan kitap, büyük bir alanı kaplayarak yüzlerce adet sergilenirken, akademik nitelikli kitaplar ancak bir adetlik yer bulur kendine raflarda ya da hiç yer bulamaz.
Kitapla ilgili ilgisiz yüzlerce obje her yanı kaplamıştır. Yeter ki satacak bir şey olsun!
Kitap da satan süpermarketlerde ise durum içler acısıdır. Birçok satmayan, kötü çeviri, özensiz baskılı depo kitapları, popüler kitapların yanında “şok fiyatlarla” satışa sunulur. Çocuğuna, çok sayıda kitap alma sevdasındaki birçok veli sepetine attığı 8-10 kitapla oradan ayrılırken o çocuğun ruhunu ne kadar örseleyeceğinin farkında değildir. Çocuk, bu kitaplarla buluşunca bir daha kitap okumak ister mi hiç emin değilim.

İnternet kitapçılığı ve kamusal alan!

İnternetten kitap satışıyla ilgili sorun, oradan kitap satışına karşı olup olmama şeklinde anlaşılmamalıdır. Taşrada zor koşullarda bulunan ve herhangi bir kitabeviyle bağ kuramayan okurun, kitaba ulaşım kolaylığı hiç yabana atılır bir şey değildir. Sorun: kampanya adı altında yapılan aşırı yüksek indirimlerin kentlerin kitabevlerine rekabet şansı bırakmamasıdır. Bu durum bariz şekilde tekelleşmeyi doğurur ki kültür alanında tekelleşme çok tehlikelidir.

Dağıtım ağını da elinde bulunduran tekeller, başta küçük yayınevlerine yaşama şansı bırakmayacak ve okuru isterse manipüle edebilecektir. Şimdilik ucuza kitap alan okuru, uzun vadede, tekellerin sunduğuyla yetinme sonucu beklemektedir. Bu durum, capcanlı olması gereken etik, estetik ve sosyal sorumluluk sahibi kitabevlerini, giderek çok az uğrayanının olduğu ölü mekanlara çevirir. Oysa entelektüel insanların, yazar, şair, çevirmenlerin, okurların ve çocukların hemhal olup birbirlerinin hayatlarına dokunabilecekleri en önemli mekanlardır kitabevleri.

Bir kentin sosyal dokusunun kalitesi, kitabevleri, sanat merkezleri, sokakları, meydanları, tiyatroları ve konser salonlarının varlığı ve niteliğiyle belli olur. Sanal dünyalarda dolaşıp, AVM’lerde vakit geçiren bireylerin, aile ve arkadaşlık ilişkileri de AVM’leşir. Bir süre önce AVM’lerin pazar günleri kapatılması gündeme geldiğinde ticaret bakanı “ticari kaybın yanında AVM’ler halkımızın yaşam tarzı olmuştur artık, kesinlikle kapatamayız” diyerek bu acı gerçeği çok çarpıcı bir biçimde dile getirmişti. Bizden söylemesi…

Tekelleşme her yerde

Geçtiğimiz yıl Amerikalı yazar James Patterson, bir sermaye grubuna ait olmayıp bağımsız olması ve çocuk reyonu bulundurması koşuluyla kitaplarının telif geliri olan 1 milyon doları küçük kitabevlerini korumak için onlara bağışlamıştı. Tekelleşme her yerde…

Fransa ise internetten kitap satışında en fazla yüzde 15 indirime izin verip, kitapların kargo ücretini alıcıya ödetmeyi yasal olarak uygulayarak kendi sosyal mekânları olan kitabevlerini korumaya çalışıyor. James Patterson’un duygusal çıkışına sevgiyle gülümserken, çözücü olmaya daha yakın duranın Fransa’nın uyguladığı yöntem olduğunu söylemeliyiz.

Stefan Zweig’ın Sahaf Mendel adında müthiş bir uzun öyküsü vardır. Sahaf Mendel’in başına gelen ilginç ve trajik olayları merak edenlere kitabı okumasını salık vererek biz, onun başka bir yönünden bahsedelim. Yılların sahafı Mendel için okumak yaşamanın kendisi olmuştur adeta ve okuduğunu kendine saklamaz o, Cannetti’nin Profesör Kien’i gibi kaçınık değildir. Yaşayan bir kütüphane olan Mendel, birikimiyle nice öğrenciye, akademisyene yardım ve rehberlik eder. Onların tezlerinin olgunlaşmasında büyük bir katkıda bulunur. Kıyıda, köşede hangi kitap ve araştırma kalmışsa Sahaf Mendel’in hafızasındadır.

Yazının başından beri anlatmaya çalıştığımız şeyin özü özeti budur belki de!


Erol Malçok

Kuru Ayaza Bıraktın Beni

Beyaz çarşafların üzerinde,
Sağıma dönemez’im.
Soluma dönemez’im.

Münker duvar,
Nekir pencere.
Dilim, cenin dili.

Rahim’den aldın,
İnce yağan kar altında
Kuru ağaca döndürdün
Kuru ayaza bıraktın beni.

Takık dişlerimi aldın
Beyaz bıyığımı incelttin
Kara boşluğa yumdun ağzımı,
Kımıldayan er kolumu
Demirlere bağladın.

Tüm Kitap, çekildi hücrelerimden.
Cümle kılcal zaman, iplik gibi çekildi.
Doksan dokuz adın, döküldü sofradan bir bir.
Kaldın usumda, savrulan bir edat gibi ey nehir.

Mehmet Taner

Mehmet Taner'in Vezinler kitabının ithaf yazısı:
Kuruyan, giderek yalnızlaşan bir zihnin
işittiğim tek serzenişi ile,
çekildiği yatakta doğrulup söylediği sözlerle,
Babamın Anısı’na:
“...kuru ayaza bıraktın beni!”

Beni Hayata Geri Verdiğin Sırada

Beni hayata
Geri verdiğin sırada,
Orada olamam.
Yapraksız bir dal gibi;
Bir ırmak yatağı gibi, kurumuş.

Teşekkürler gene de
Bu ışık damlası için
Aramızda.

Acı-Bilinç için,
Ki kendisine
Değer
Katlanmaya.

Yeşerecek olan
O uzak yaprağın bilinci,
Körpe ağaçlarda.
Kalsın
Titreşim,

Lütfunla,
Baharlar boyu
Kırık boynumun
Okluğunda,

Yarı söz, yarı karanlık kara.


Mehmet Taner


18 Aralık 2016

Şen olasın Halep Şehri

İşte geldim gidiyorum
Şen olasın Halep Şehri
Çok ekmeğin, tuzun yedim
Helal eyle Halep Şehri

Sana derler Arabistan
Dört tarafın bağ u bostan
Haber geldi nazlı dosttan
Durmak olmaz Halep Şehri

Aşık Garip düştü yola
Hızır yardımcısı ola
Göründü gözüme sıla
Sen kal burda Halep Şehri

Aşık Garip

Şen Olasın Halep Şehri

Hiç kimse senin kadar
yakıştıramamıştır hüznü kendine
Hüzünler ki aşkın ve şiirin
yıllanmış sarabıdır
damıtılmıştır acıların imbiğinden
Hüzünler ki şairlerin yüreğiden uçuşan
sararmış çiçek tozlarıdır
Biraz da şairlere özgüdür hüzün

Bozkırın yalımına direnen
solgun bir gül gibi yüzün
Acının, sabrın ve yalnızlığın
sessizliği sararıyor
yorgun güzünde alnının
Ve artık bir bir şey bırakamıyorsun
bekleyişlerden başka kendine
Biraz da şairlere özgüdür bekleyiş

Hiç kimse senin kadar
alışkın değildir ayrılıklara
Ayrılıklar ki nişanlısıdır hasretin
acılar ve türkülerle çeyizlenir
bekleyişlerin sararan güzüne
Ve hasret kızıl bir güldür
ayrılıkların mendiline nakışlanmış
Biraz da şairlere özgüdür hasret

Kerem'i kül eden yangındır gurbet
ferhat'ın sabrıyla çatlayan kayadır
Sarınarak acının yorganına
sararmış bir yaprak gibi nakışlar
bekleyişlerin gergefine hüznü
Gurbet biraz da halep demektir
söylenir adı efsane efsane
Biraz da şairlere özgüdür gurbet

Ayrılıkların çanı vurduğunda
savrılır pişmanlığın kızgın külleri
Bütün sevdalar hasretin yalımıyla tutuşmuş
bir bozkır türküsüdür kerem'in kavruk bağrında
ve artık
yollara düşmenin zamanıdır
şen olasın halep şehri
Biraz da şairlere özgüdür ayrılıklar....

Ahmet Telli

Piraye İçin Yazılmış Saat 21 Şiirleri - 18 Ekim 1945

Kale kapısıdan çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
"- Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
    çalıştık gücümüzün yettiği kadar
                                                   seni bahtiyar
                                                                    kılalım diye.
    Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
                                              devam ediyor hayat.
    İçimiz rahat,
    gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
    gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
                                           işte geldik gidiyoruz
                                                            şen olasın Halep şehri..."


Nazım Hikmet Ran

Otobiyografi

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.

Doğu Berlin - 11.09.1961
Nazım Hikmet Ran