Şeyh Said ve arkadaşlarının idam sahnesi
Şeyhler hem paralı isyan ve hiyanetlerinin cezai sezasını çektiler.
Şeyh Said ile yardımcısı kırk altı kişi dün sabah Diyarbekir’de idam edildiler.
Bir Türk öldürmekle yetmiş kafir öldürmek kadar sevaba girileceğine kani olan hainlerin idamı halk ve asker taraından memnuniyet tezahüratı ile karşılandı.
Diyarbekir 29, saat 9.25 Muhbir mahsusumuzdan biz Diyarbekir’deki İstanbul gazetecileri tarihi geceyi birlikte yaşadık. İktisaslarımızı beraber yazdık. Saat 2.00 de Şeyh SAİD ile kırkaltı arkadaşını astık. Avdet ettik. Astık diyoruz, çünkü vatan hainlerini hüküm giydiklerinden, son nefeslerini verinceye kadar münevver zabitan mefkure uğruna döğüşen askerlerimiz, halk hatta kadınlarımız adım adım takib ettiler. Milli heyecan içinde hükmün infazına yardımda bulundular. Mehmetçikler vecd içinde ileri çıktılar. Beyler ve Şeyhler inkilabımızın kahar fakat adil karar ile asırlardan beri icra ve devam ettikleri zulüm ve fecayinin cezasının ilk defa gördüler. Mahkemede biz, tekelerin ve zavayanın sed ve ilgası kararını inkılapçı vatanperverlik göklerinden doğan samimi heyecan ve alkışların şevki ile titrerken bütün şeyhler sararmış gözlerinde fer ve yüzlerinde kan kalmamıştı. Karar okunurken matbuat levhasında yan yana oturuyoruz. Samiîn (dinleyiciler) her zaman fazla. Kadınlar tarafından her zamanki gibi gürültü duyulmuyor. Mazhar Müfit Bey idam edileceklerin isimlerini gür bir sesle sayarken, tasvipkar nazarlar isimler söylenirken parlıyordu. Avsunlarla hakimlerin dillerini bağlayamıyacaklarını nihayet idrak eden şeyhler, bu son celsenin tarihi anında okuyup üflemekten vazgeçmişlerdi. Beraat edenler mesrur (sevinmiş) çıktılar. Reis veciz hitabesinden sonra mahkumları götürünüz emrini verdi. Levhalar boşalmakta. Kadınlar dağılmaya başladı. Neferler gelip mahkumları kelepçelemeye başladılar. Kelepçeler, Şeyh SAİD’in kara yüzünden daha kara olan ellerini gayrı ihtiyari bir inkıyad (boyun eğme) ile genç bir jandarma, Kürdistan tahtına bedel idam sehpasına çıkan ve cezai sezasını bulmuş olan Şeyh SAİD zabitine uzandı. Bir anda kolları kelepçelenmişti. Hanımlar bir çoğu kalkmışlar fakat gitmiyorlardı. Bir zabit,
— “Hanımlar gidiniz”, diye haykırdı.
Asılacakların elleri kelepçelendiği vakit, salon boşalmıştı. Yanlız levhamızda yan yana biz muhabirler duruyorduk. Gözlerimizin sevinç parıltısı sanki şimşek çakıyor. Söz söylemiyoruz. Çok adil bir kararla cezalarını bulacak olanların hali ile mest olmuş gibiyiz. Hepsi şanaatlarının melanetlerinin ağırlığı altında kıvranıyorlar. Şeyh Abdullah zebani gibi gözlerini kayınpederine dikmiş,
— “Bu herifin narına yandık”, diye mırıldanıyordu.
Önümüzde oturan bir diğer hain şaşkınlık içinde bize hitap ederek,
— “Ruslarla çarpışırken yaralanmıştım. Keşke o zaman babam gibi şerefimle ölseydim”, diyordu.
Bu taraftan bütün bunlar söylenirken, diğer taraftan hapishane müdürü Osman Bey vurmakta devam ediyordu. Meşhur Hasan FAKİH bir kenarda ellerine esir düşen zabitanın verdiği elbiselerin miktarını hesaplıyor, kenarda hilmi hayatını milli mücahidedeki hizmetini nazarı dikkate alarak adalet gösteren İstiklal Mahkemesi’nin kutsi adaletine medyun (borçlu), cigarasını tellendiriyordu.
Hapishanede Son Gece
Hainlerin hepsi kelepçelendikten sonra, hainlere yürü emri verildi. Başta Şeyh SAİD olmak üzere bu kafile askerlerimizin parlak ve şerefli süngüleri arasında Diyarbekir’in geniş caddesinede yol almaya başladılar. Geniş nefes alan halk, damları bile doldurmuşlar, kin ve garaz ifade ediyorlardı.
Mahkumlar Hapishaneye Girdikten Sonra (1.08)
Mahkeme heyeti çalıştığı dairenin koridorunda dolaşıyordu. Müddeiumumi Süreyya Bey diyor ki hakimlere:
— “İtirazımız yoktur. Hüküm bu gece infaz edilecektir.”
Gazetelerimize vereceğimiz haberleri sessizce yazıyoruz. Sessizce telgrafhaneye gidiyoruz. Sessiz yemek yiyoruz. İçimizde ifade edemediğimiz bir sevinç çalkalanıyor. Kahr ve tedmir edilen irticaı ezmekten mütevellik bir gurur duyuyoruz.
İdam Sabahı Hapishanede Şeyh SAİD
Hapishanenin kapısından girdik. Merdivenleri çıktık. Şeyh SAİD hürcesinde yalnız. Hapishane müdürü Osman Bey’e hesap veriyor ve soruyor. Fakat uhrevi değil dünyevi galalerle meşgul. Arkasında bırakacağı altınların hırsı gözlerini yormuş. Bizi tanıyamadı. Ancak şeyh efendi hesabına oturdu. Gördükten sonra bizi tanıyabildi. Oturdu, vasiyet yazdı. Paralarını teslim etti. Bizi de şahit gösterdi.
— “Paraları evlatlarıma teslim ediniz”, dedi.
— “Kaç evladınız var?”
— “On.”
Evvela kızlarının isimlerini saydı.
— “Aişe, Hayriye, Azize, Fatime, Fahine…”
Son isimde tereddüdü görünce, kağıdı alıp kendisi yazdı..
— “Fahine”, dedi.
Sonra oğulları boğulan Gıyaseddin, Kaçan Ali Rıza, Selahaddin ile Küçük Ahmet ve Abdulhalik’in isimlerini mırıldandı. Göğüs geçirip,
— “Karılarım Fatime ve Nezife”, dedi.
Fakat nerede olduklarını söylemedi. Kendisine uzattığımız sigarayı aldı.
Şeyh SAİD’in Yazdıkları
Defterimize bir şey yazmak istedi. Şunu yazdı. “Vela ubali bisabi bi fucuzi reddi inkane mesrei fillahi ve fiddin Mehmed SAİD NAKSİBENDİ (Siz başıma gelenlerle uğraşmayı bırakın, umurumda değil. Bana verilen cezadan kurtulmak için hiçbir gayret de göstermiyorum. Önemli olan gittiğim yolun Allah ve din yolu olmasıdır. Arapça’dan bu tercüme tarafımızdan yapılmıştır). Bu cümle “Asıldığıma hiç acıma, zira Allah ve din uğruna” demek imiş. Daha bir şey yazdırmak istedim red etti.
Umumi koğuştaki mahkumları merkez hastahanesi nöbetçi doktoru Yüzbaşı Cemil Bey muayene ediyordu. Kapıdan girince boğuk mırıltılarla karşılaştık. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kırkaltı kişi dolaşıyordu. Evvela dikkatimize çarpan şey bu melunların müstekreh hırsı olmuştu. Bunlar dini, Allahı, evladı ve ailelerini unutmuşlar, paralarını, ağırlıkların tabalaranını gizlemeye çalışıyorlardı. Yağma ettikleri paraları yemediklerinden dolayı birbirleri ile dertleşiyorlardı. Evvela Şeyh Ali’ye yaklaştık. İğrenç hastalığını sorduk, utanmadan,
— “Bir gece ayazda kaldım belim üşüdü”, dedi.
Keza Ali Rıza da aynı hastalıktan mesabdı(?). Gazel söyleyen Arab ABDİ’ye belun kamitacı Şeyh ŞERİF.
— “Sus be herif”, diye haykırdı.
Şeyh İsmail Kahveciye olan ondört kuruş borcunu vermemizi söyledi. Meşhur Hasan FAKİH’e Jandarma Avni’nin elinden aldığı seksen sansar derisinden ahınarak sözediyordu. Şeyh Abdullah bizden sigara istedi. Verdik.
— “Yazdık”, dedi. “Biz hainlere uyduk, başkası uymasın.”
Siyaset Meydanında
Saat 12.00 de muhafız bölük kumandanı Nafiz Bey’in ince fakat sert sesi,
— “Haydi bakalım bir bir çıkınız”, dedi.
Kapının önünde bölük zincirlenmişti. Hafif ılık bir rüzgâr esiyor. Dağınık bulutlardan sıyrılan ay, bir lüks lambasının yardımı ile siyasetgaha gidenleri tanıtıyordu. Hepsi bir birine yaslanmış, öne Hasan Fakih tesadüf etmişti. Aralarındaki merasim kalkmıştı. Şeyh Said araya bağlanmıştı. Hanili Salih mertlik tavsiye ediyordu. Mustafa’nın oğlu Mamut helallaşıyordu. Diyarbekir’in kehine surları üstünden üstünden bakarak, bu diyarda adaletin, hakkın ilk defa tezahürüne şait olan ay gülümsüyor gibiydi. Kafile yol almaya başlarken bütün Diyarbekir halkının aşina olduğunu münis bir ses duyuluyordu.
Şeyh Şait,
— “Etme, etme.”
Saib Bey,
— “Şeyh Said nerede?”
Şeyh bu sesi tanıdı.
— “Saib Bey”, dedi, “hani ya, doğruyu söylersem kurtaracaktın?”
Saib Bey’in dudaklarının ucundan pek nadir ayrılan tebessüm belirdi.
— “Ne yapalım Said efendi, seninle Hınıs’da kuzu yiyemedik.”
Şeyh Said kurtulursa herkese kuzu ziyafeti vaad etmişti. Dedi ki,
— “Ben doğru söyledim, cezamı tahfif (hafifletme) etmeliydiniz.”
Saib Bey dediki,
— “Şeyh efendi bundan daha hafif ceza olur mu?”
— “Bundan daha ağırını söyle bakalım Saib Bey?”
Şeyh hem bu sözleri söylüyor, hem de gülüyordu. Sonra ilave etti.
— “Artık kuzu falan kalmadı. Ne olurdu Edirne’de yüzbir sene verseydin?”
Saib Bey’in birden tebessübü kesildi, munis sesi gürleşti, vakur ve muhtez(?),
— “Bu kadar Türk kanının dökülmesine ve ocakların sönmesine sebep oldun, cezanı çekeceksin dedi.”
Said gülümsüyor, bir şeyler mırıldanıyor ve yürüyor. Çok yıldızlı semadan ay, mehmetçiklerin süngülerine nurdan hale oluyor. Kalabalık kitlenin ayak sedasından başka bir ses duyulmuyor. Siverek kapısından çıktık. Ötede kırkyedi sehpanın muhip hayaletleri görüldü. Kolordu Kumandanı Mürsel Paşa, Vali Mithat Bey, İstiklal Mahkemesi azasından Lütfi Müfit Bey, Diyarbekir mebusları Cavit ve Şeref Beyler, bir çok zabitan ve halk ile karşılaştık. Geriden “Bir Türk öldürmekle yetmiş gavur öldürülmüş kadar teviye(?) girileceğini” kani olan vatan ve millet, teceddüt ve terakki düşmanları geliyordu. Yüz on gün evvel aynı mevkide mehmetçikleri boğazlayanlar, ne kutsi tecellidir ki mehmetçiklerin süngüleri arasında melanetlerinin cezasını bulmaya geliyorlardı. Sardın(?) etrafına toplaşıldı. Bu esnada göğsümüzü fazla gurur ve samimi heyecan ile kabartan bir manzara gördük. Halkın arasında zabit haremleri vardı. Vatan uğruna evlatlarını, babalarını kurban vermeye bila tereddüt rıza gösteren vatanın öz kızları bile dökülen kardeş kanlarının ödendiğini gözleri ile görmek istemişlerdi.
— “Ruzi mahşerde mahkeme ulacağız”, demiş Said.
Said, Saib Bey’e hitaben dediki,
— “Seni severim ama, Ruzi mahşerde mahkeme olacağız.”
Lütfü Müfit Bey sordu.
— “Beni mi çok seversin Saib’i mi?”
Şeyh Said gülümsedi,
— “Saib Bey’i sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Reisten Allah hoşnut olsun, en sevdiğim Süreyya Bey’dir.”
Heyecanla dedi ki, (Saib Bey)
— “Ruzi cezada adil hakimlerimizle öldürdüğün masum çocuklar, ocaklarını söndürdüğün biçarelerle mahkeme edileceksin.”
Said Mırıldandı,
— “Boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar”, dedi.
Mürsel dedi ki,
— “Türklerin en büyük düşmanı, Türkiye’yi ezmek isteyen kimdi?”
Şeyh Said bila tereddüt cevap verdi,
— “İngilizler’dir.”
— “O halde niye bu işi yaptınız? Din kalktı diyorsun, namazını kılmıyormu idin? Camilerde ezan okunmuyormu idi?”
Şeyh Said ibadete kimsenin karışmadığını, ezan okunduğunu itiraf etti. Alaşıla gelmiş köhne mefkuresinden buruşukluklarla, şüphelerle karışık beyninden geçen günlerin gelecek geceden farkı yok hükmünü veren hükmünü dimağından siyalar gibi oldu.
— “Ahmet Zihni Bey Futuhatı İslamiyesinde yazılıdır. Mehdi’nin hurucunda Türkler üçyüzbin asker vereceklerdir. Anlaşılıyorki Türkiye kıyamete kadar (islamiyeti) koruyacaktır.”
Şeyh Said bir müddet düşündü başını eğdi,
— “Fena yaptık. Bundan sonra iyi olur inşallah”, dedi ve bu son sözü oldu.
Sehpaı adaletin gömleğini giydirdiler. Sessiz yürüdü. Sesini çıkarmadan asıldı. Son nefesini verince etrafı alkışlarla çınladı. Kadınlar gönülden kopan bir sesle,
— “Kahrol”, diye haykırdılar.
Kulağımın dibinde bir ses,
— “Hani alçağın kerameti, ipi bile kopmadı”, diye bağırdı.
Şeyh asılıncaya kadar yirmi kişi daha dar ağacına çekilmişti. Seyre gelen halk ilmiğini bir şeyhin boynuna geçirmek için birbirleriyle cenkleşiyorlar, musabaka ediyorlardı. Aslan bir nefer Şeyh Ali’nin boynuna bizzat ilmiğini geçirdi ve ipi çekti,
— “Şehit düşen kardeşlerimin kanını ödedin”, dedi.
Bundan sonra matbuat, tayyareciler, muhabereciler, şöförler namına bir guruba mensub biri tarafından bir şeyh ipe çekildi.
— “İpi çeken var ol, nidaları, kadınların,”
— “Yaşa”, sesleriyle alkışlandı.
Vatanı parçalamak, Cumhuriyet’ten feyz alarak nuşu numa bulan mefküreyi çürütmek isteyenlere millet bu suretle cezasını kendi elleriyle verdi. İki saat zarfında kırk yedi kişi asıldı. Ertesi öğleye kadar ahali meydana giderek meslubları seyrettiler. Mutaassıb bazı kimseler, Şeyh Said asılırken evler yıkılacak, hareketi eder olacak korkusuyla geceyi dışarda geçirmişler. Şeyh asıldı fakat bir ev yıkıldığına dair henüz malumat yoktur.
Herkes sürur (?) vatanpervane ile avdet ediyordu. Dünyada en büyük zekvi hakkın tecellisini görmek, mazlumun susturulan ahı zalimin ettiğini bulması kadar insanın ruhunu mest eden, kalbe hakiki sevinç veren bir şey olamaz. İşte hakkın tecellisini gördük. Diyarbekir’in karanlık ve tenha sokaklarından geçerek eve dönerken, sürurumuzu tahlil ediyoruz, diyoruz ki, Şeriat ve din namına geçtiği yerde ölüm, elem bırakan ocaklar söndürüp, aileler yıkan mahkumların cezasını halkı verdi. Sonsöz olarak şunu ilave ediyoruz, “halkın verdiği ceza hakkın verdiği cezadır.”
Cumhuriyet, 30 Haziran 1341 Rumi, 1925
Miladi, Salı günü.
Doğan: Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
27 Ocak 2017
Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz,
Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz,
Rahmeti Mevla’ya yaklaşmakla mesrur olmuşuz.
Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.
Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.
Hâkimi Mübtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.
Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.
Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.
Hanili Salih Bey
Şair dedi ki: Her ne kadar dostların, sevgililerin, akraba u iyalin, çoluk çocukların… bakışlarından uzak olmuşsak da, onların sıcak ilgilerine bigane, muhabbetlerine hasret kalmışsak da, her ne kadar bu uzaklık bize dokunuyor, bizi yaralıyor, bizi içinden çıkılması zor durumlar girdabına koyuyorsa da ve her ne kadar içinde bulunduğumuz şu karanlık zindanın, şu karanlık gecesinin sabahı yaklaşıyor ve acımtırak bir firak kendini gösteriyorsa da gam değil… Çünkü biz, bedeli ne kadar ağır olursa olsun Mevla`nın rızasını, O`nun hoşnutluğunu ve ruz-i mahşerde Habibi`nin şefaatini ve komşuluğunu arzuladık. O`nun için dostların bakışlarıyla aramıza şu karanlık zindanlar, şu berdarlar girmişse de...
Devam ederek dedi ki: Şu ahvâl bizi Mevla`ya götürecek gibi… O`na yakınlaştıracak gibi… O`na olan hasretimizi, O`na olan özlemimizi dindirecek gibi… On yıllarca dostundan ayrı kalmış bir aşık`ın bu dostuyla artık görüşme zamanının geldiği, göründüğü gibi… Aşkının yakıp kavurduğu, kül edip savurduğu, maşukun cemaline wuslatın artık göründüğü gibi. Çılgın bir dengizin içinde çılgınca dalgalar arasında bocalayan kişinin halinde olduğu gibi bizim şu dar-ı dünyada, şu bizi elemden eleme, kederden kedere sokup sıkan, perişan eden fani hayattan çok daha mes`ud bir hayata, ölümün hiç olmayacağı bir makama götürecek gibi… İşte bu hal, işte bu düşünce Mevla`nın namütenahi rahmetinin bir tecellisidir. Budur bizi mesrur eden, sevince gark eden... Bu sevincin tarifini, şu makamda hissedilen duyguları tarif etmek zor; hatta mümkün değil. Burada, bu makamda, bu iklimde olmak gerektir bunu idrak etmek için.
2) Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.
Şair dedi ki: Doğru. Bu mübarek yolda acılar çektik. Perişan olmuş bir halkı cemaat haline getirmeye çalıştık. Bu mazlum Müslüman halkla el ele verip zulme başkaldırmak, Allah için bunu kabul etmemek için kıyam ettik. Kavga, zahiren aleyhimize döndü. İflas ettik. Evlerimiz-barklarımız, köylerimiz - kasabalarımız, şehirlerimiz ve daha bir bütün olarak memleketimiz harap oldu. Çoluk-çocuklar, akraba u iyal hepsi top ve tüfenklerden geçirildiler. Taze gelinlerin kucağındaki bebeler süngülerin ucuna takılarak uzaklara fırlatıldılar. Kadınlarımızın iffetlerine kirli eller uzandı. Taş, taş üstünde kalmadı. İşte, yakalanıp düşmana esir düştük. Böyle. Dünya gözüyle per u perişan olduk. Düşmana göre ve zahiri bakan gözlerce yenildik. Ha! İşte binanın önündeki meydanda darağaçlarını kurmuşlar. Berduş, cahil cühelayı toplamışlar ki nasıl asılacağımızı temaşa etsinler. Şafağın atmasını istemiyorlar, karanlıklar içinde, kabahatlerini gizleyerek bu cürümü icra etmek istiyorlar. Yani manzara bu. Doğru. Dünya ehline göre biz iflas eden tüccar gibi olduk. Yani biz böyle müflis olduksa da aslında mesele görünen gibi değil. Zaten dünya hayatı fanidir. O`na tutunan, peşine verip ardından koşan müflistir. Onun için hane-harap ve müflis olduksa da aslında mesele hiç de böyle değildir...
Devam ederek dedi ki: Şu kısacık ömrümüzde gördük. Dünya ehlinin gözü aç. Şu dünya metaı için birbirlerini kırıp geçirirler. Yazık, şu zavallı dünya ehli, şu saltanata göz dikenler bunun için vahşi katliamlar yaparlar, iktidarı ele geçirmeye göz dikenler masumların kanlarını akıtma pahasına, katliamlar, soykırımlar pahasına bunu yapmakta bir beis görmezler. Tahtlarına oturmak için tüm bunları mubah ederler. Dünya`ya ait bu kendilerinin olamayacak iktidarlarına kavuştuklarında bunu artık kendilerinin zannederler. Zannediyorlar ki devran hep onlardan yana olacak. Zannediyorlar ki bu saltanat ebeden onların olacak... Ama öyle olmuyor. Bir müddet sonra o ihtişamlı saltanatı terk etmek zorunda kalıyorlar. Değer mi yani? Ölüm onları korkunç bir halde yakalıyor. Ahirete dair hazırlıkları olmadığı halde, cezaya müstahak oldukları bir halde ölüm onları yakalıyor. Ve onlar Yaradan`ın huzuruna elleri boş gidiyorlar. Bu kimseler için Mevlamız cehennemin çılgın alevlerini hazırlamıştır. Zebaniler onları sabırsızlıkla bekliyorlar. Onların harabiyetleri kaçınılmazdır.
Fakat Mevla için kıyama kalkan şu bahadırların hali hiç de böyle değildir. Çünkü bunlar bilerek, hesap ederek bunu dava etmişlerdir. Kıyama kalktıkları zaman bunun ağır bedeline de kendilerini hazırlamışlardır. Yani onlar çok kârlı bir alış-veriş yapmışlardır. Her hal u karda onlar kazançlı çıkmışlardır. Metâı aldatıcı şu dar-ı dünya yerine, ahiretin `selam` yurdunu, oradaki daimi nimetleri ve firdevsleri tercih etmişlerdir. Yani biz şu elleri ve bedenleri esaret bağı ile bağlanmış olanlar, ayaklarına pranga ile, kurulmuş darağaçlarına götürülmekte olanlar diğer taife gibi değiliz. Mevlâ`mız bizim için beşerin tarifte aciz kaldığı nimet makamlarını hazırlamıştır. Rabbimizin hidayeti ve inayeti ile bizler zillete, O`nun kerih göreceği amellere, basit hayat tarzlarına iltifat etmedik. Hâsılı… Rabbimizin yardımı bu dünya hayatında bizimle olduğu gibi Ahiret yurdunun güzel nimetleri de bizim içindir. Selam yurdu bizim içindir. "Sakın onlara ölüler demeyiniz." Buyruğu bizim içindir. "En güzel rızklarla rızıklanmaktadırlar." Haberi bizim içindir. Ve daha sayamayacağımız nice ma`muriyet halleri... İşte bu nedenlerden dolayı şu dar-ı dünyadaki harabiyet vaziyeti, dar-ı uhra`da necatımızın, halaslığımızın vesikasının ta kendisidir, biiznillah...
3) Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.
Şair dedi ki: Kaldı ki biz batıl değil, hak ve hakikat ehliyiz. Bu bile, bu konumumuz bile tek başına bir galibiyettir. Manasıyla, sıfatlarıyla biz ehl-i hakkız. O`nun için bu bile kendi başına bir üstünlük, bir zaferdir. Bakınız tarihe. Göreceksiniz hep böyle olmuştur. Hak-Batıl mücadelesinde asıl manasıyla batılın üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Hiç kimse batıl bir dava uğruna mazlum kardeşinin katline giren Kabil`den iyi bahsetmiyor. Kimse onun kazandığını iddia etmiyor. Ama Habil için böyle mi? O her zaman gönüllerin muhabbet deryasında köşk ve kasırlarda olmuştur. Öyle ki o beşeriyet nezdinde hakkın görünen, tutulan, dokunan nurani bir çehresi olmuştur. Ama Kabil`in içine girdiği acınacak hâl hiç bir zaman taltif edilmemiştir. Batıl ve onun batıl ehli manası ve sıfatıyla batıl, yani boştur, hiçtir, yoktur. Berrak suların üzerindeki köpük gibi… Var/yoktur. Var zannedersin, ellerini attığın zaman bakıyorsun ki yoktur. Göze kaba görünebilir, şa`şaalı görünebilir... Bunun gibi göze kuvvetli de görünebilir. Ama asıl ve berrak suyun üzerindeki köpüğün manası ne olabilir ki?
Batıl ehli; zevk u sefa ehli, nefs-u şehvet ehlidir. Bunlar, bu karakterde olanlar ise, insanların en korkaklarıdır. Bunu muhakkik alimler delilleriyle tespit etmişlerdir. Kitab-ı azim-uş`şan onların bu vasıflarını saymıştır. Nebi (as)-i Zişan onların bu özelliklerini bir bir ümmetine göstermiştir. Böyle... Garip ama şu hak-batıl kavgasında batıl ehli daima sayısal çoğunluğu oluşturmuştur. Fakat bu sayısal çoğunluk onların haklılıklarına kanıt olmamıştır. Bu hâl kendi başına hiçbir zaman onların zahiri galibiyetlerinin nedeni, sebebi olmamıştır. Tarihte "Nice az olan topluluklar sayıca çok olan topluluklara galip gelmiştir." Durum böyle iken ve durum "Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz" fermanındaki gibi iken, ehl-i hak olan bizler nerde! Şu zavallı mahlûklardan korkmak nerde! Bir başımıza kalsak bile inancımızı muhafaza ettiğimiz sürece kesinlikle galip olan biziz. Onlar çok olsalar dahi mağlupturlar. Her şeyde olduğu gibi yüce İslam`ın galibiyet-mağlubiyete dair getirdiği tarif de özgündür. Ehl-î hakkı batıl ehline oranla daima moralli kılan, ümitvar eden de bu olsa gerek. Ne olursa olsun, korkmayız. Ölümlerden, esaret ve sürgünlerden, darağaçlarından, çoluk-çocuklardan ayrı kalmaktan, dünyanın sair nimetlerinden mahrum kalmaktan... Korkmayız. Çünkî biz inanıyoruz ki bunların tümü ve her biri birer imtihan vesilesidir. Kimse bunlarla bu fani dünyada ebedî kalmamıştır. Yakinen inanıyoruz ki bunların tümü sınama gerekçeleridir. Eğer imtihanı iman-İslam üzeri kazanırsak bunlardan daha çok nimetlerin bizleri beklediğine yakinen inanıyoruz. Hal bu iken biz neden ve kimden korkacağız. Biz korkmayız idamdan, zindandan, sürgünden...
Devam ederek dedi ki: Yani niye korkalım ki! Niye zalimleri sevindirecek davranışlar içerisine girelim ki! Yani biz izzetli mevkide iken zillete niye razı olalım ki! Böyle yapmayız. Böyle yapmak bize yakışmaz. Hamd olsun ki öyle yapmadık. Yine hamd O`na ki bizi sınırsız kuvvetiyle desteklemiş, O`nun kuvvetiyle yardım olunmuşuz. Çünkî biz, bize düşen şer`i vazifemizi yerine getirdik. Oturup neme lazım demedik. Zulme, tuğyana ve üzerimize deli seller gibi gelen şirkin ahkâmını kabul etmedik. Sineye çekmedik. Mazlum halkımızla bir olup ayağa kalktık. Allah için kıyam ettik. Biz dünyaya, onda yaşayan dost-düşmana, herkese Müslüman olarak var olduğumuzu gösterdik. Biz varız dedik. Şu yol geçmez mahrum beldelerde, şu sarp ve yalçın kayalıklar yurdunda, aha şu aç-perişan bırakılmış imanlı halkımızla beraber insanlara ve de zalimlere, sizin getirmeye çalıştığınız garbın ahkâmı bize lazım değil, biz onu almayız. Bu, ölümümüz ve kırılmamız pahasına da olsa. İşte, bunu yapmaya çalıştık. Hamd olsun... Mevla bize va`dini gösterdi. O`nun nurlu şeriatı hâkim olsun diye seferber olurken O`da va`di gereği yardımını gönderdi. Mesajımızın dost- düşmana ulaşmasını sağladı. O, içinde bulunduğumuz şu şehidlik nimetiyle bize en güzel yardımını gönderdiği gibi, mazlumca akıtılan kanımızla da çocuklarımıza, torunlarımıza davamızın mesajını ulaştırdı. Bu, O`nun bize dünyadaki en güzel yardımıdır. Hiç olmazsa, başımız dik yürüyoruz. Hiç olmazsa, çocuklarımız bizden dolayı utanmayacaklar. Hiç, hiç olmazsa, torunlarımız bizimle iftihar edecekler. Ve daha önemlisi, hiç olmazsa, biz onlara kötü bir örnek olmadık. Ve sayamayacağım sayıdaki daha nice nimetlerle mensur olmuşuz.
4) Hâkimi mubtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.
Şair dedi ki: Hâkim-i mubtil; yani hükmü geçersiz şu hâkimin elinden vurulmuş olsak da… Yani şu adaletten nasibi hiç olmamış, bi-insaf u bi-vicdan, paranın, makamın esiri, köle ruhlu ama zalimin ta kendisi ha şu kendini hâkim kabul etmiş serseri zorbanın elinden darağacına gitmemize bir karar çıkmışsa da… İdamımıza ferman çıkmışsa da, bunun şu miskal-ı zerre kadar kıymet-i harbiyesi yok yanımızda. Hem zalim, hem gasıb şu "ben hakim`im" diyen zavallı mahlukun verdiği karar( indillah`ta ona azap gömleği olur bi-iznillah) Allah katında makbul ve adil olmadığı gibi ehl-i vicdan ve insafın yanında da batıldır, onun `karar` dediği karar. Selim insanlık tarihi ise, onun hakkımızda verdiği bu idam fermanını ateşten bir mintana çevirip yanıyor haldeyken ona giydirecek, boynuna geçirecek ve nesl-i ati onu adalet ile yargılayacaktır. Dolayısıyla böyle bir cahilin elinden madrubin olduksa da, bu zalimliği gereği onun vazifesi olup o, bunu yapar. Yapmaktan geri durmaz.
Devam ederek dedi ki: Biz de kendi vazifemizi yaparız. Biz de kendi vazifemizi yaptık, yapıyoruz. Hakkın emri ile parlak ve nurlu şeriatın ahkâmını hakkıyla yerine getirmek, yerine getirilmesi içün vazifemizi yaptık. Asla bundan pişman değiliz. O zalimin görevi o ise bizim memuriyetimiz de hakkın hizmetinde bulunmak, hakkın, hak dawanın memur davetçileri, mücahidleri olmaktır. El-ân biz bunu yaptık. Kalben rahat, vicdanen müsterihiz. Amacımız İslam şeriatının canlanması, halkımız arasında neşv-u nema bulması, çocuklarımızın buna göre ahlaklanmasıdır... Yoksa birilerini ezmek, birilerine üstün gelmek, birilerini mağdur etmek bizim vazifemiz değildir. Pak şeriatımız buna cevaz vermez. Sadece bu amaçla, geçmişteki İslam davetçileri gibi İslam’ın ahkâmına sarıldık. Dinimiz bunu vacib kılmıştır. Ayrıca bu kıyama kalkarken amacımız bir mevki, bir makam, bir pâye almak değildir. Bu hiç olmadı. Karşılığında dünyevi başka bir lütuf da istemedik. Biz ecrimizi Rabbimizden bekleriz, işte biz bu vazife ile memurduk. Dünyevi, uhrevi mükâfatını vermek bizi bununla mevzuf kılan Mevla’ya aittir. İnancımız o ki Rabbimiz bizi böyle bırakmaz. Dünyada da ahirette de her birimize amellerimizin karşılığını tastamam verir. O, haşa kimseye zerre kadar haksızlık etmez. Kaldı ki O, pek merhametli olandır. Rahmetini müminlere has kılmıştır. Hamd olsun biz buna ümidliyiz. Güzel akıbet muttakilerindir...
5) Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.
Şair dedi ki: Şu zavallı, şu sarhoş, ne yaptığını bilmeyen kulların bizi cezalandırmaya kalkışmalarından asla ve kat’a perva etmeyiz, korkmayız, çekinmeyiz. Davamız hakkında vehm-vesveselere düşmeyiz. Propagandalarının tesirinde kalmaz, böylece yılgınlık, gevşeklik denilen hastalığa müptela olmayız. Onların şu cezalandırmaları sadece fani dünyanın yalancı yüzüne bakar. Asıl ceza değildir. Sadece dünyaya ait, bunun ömrüyle sınırlı bir şeydir. Oysa hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildir ki! Öleceğiz. Top yekûn. Hiçbir canlı yoktur ki ölümün acımtırak şerbetini içmesin… Öleceğiz ve bundan başka bir hayata, yepyeni bir hayata yeniden merhaba diyeceğiz. Hepimiz misafiriz buralarda. Yol üzerinde bulunan seferilerin birbirlerine düşmelerine hayf olsun. Biz insanlara yazıklar olsun…
Zulmen bize verilen bu cezanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira kul`un ameli de kendi gibi fanidir. Asıl ceza; bu mahkemede değil, Mahkeme-i Kübra`da, bütün amellerin ortaya döküldüğü, uzuvların birer birer dile gelip konuştuğu gündeki cezadır. Orada Mevlâ`nın merhamet ettiği hariç, müjdelediği salih kulları hariç gerisi züntiqam olan Rabbin şedid-ül iqab kamçısıyla cezalandırılacaklardır. İşte asıl ceza odur. Şu önümüzde dikilmiş darağaçları bizi Firdevslere götürecek birer Burak, birer Refref benzerindedir. O nedenle kulun bize zulmen ceza vermesinin ne kıymeti kalır? Bu inanç ve imanla yoğrulmuş İslam mücahidleri, zavallı mahlûkların zulüm ile verdikleri cezalardan korkmaları, perva etmeleri akıl kârı mı?
Devam ederek dedi ki: O hâlde bu dünya hayatını ebedi kılıp bize ceza verenlerin vay haline! Allah`ın nereden göndereceği belli olmayan azabından eminmiş gibi davrananların vay haline! Veyl onlara ki, onlar Allah dostlarına Allah`tan kokmayarak ceza veriyorlar! Veyl onlara ki, onlar bunu kendileri için iyilik zannediyorlar! Veyl onlara ki buna karşılık onları cehennemin korkunç vadileri bekliyor! Ya bizleri. Ya bu mübarek yolun mazlum davetçilerini! Ya bu mazlumiyetleri ile beraber, aç-sefil olmaları ile beraber şeriat-ı garra için gayrete gelip kıyam sancağını yükselten bu masum halkı ve bu halkın alim mücahid önderlerini!? Bizleri de Mevlâ`nın güzel mükâfatları, pek muhteşem ecirleri, çok lezzetli nimetleri, cennet-i âlâ, peygamber (Aleyhissalat u vesselam)ın komşuluğu, şehidlerle beraber olma, Arşı Âlâ`nın gölgesi... Bunlar ve ancak Rabbimin bildiği muhteşem bir hayat bekliyor. Dünyanız başınızı yesin ey zalimler!
6) Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.
Şair dedi ki: Heeyy! Ben Salih`im Salih!! Salâh ehliyim. Islah ehliyim. Düzeltip yola koyma ehliyim. Sulh ve sılm ehliyim. Şeriat-ı Muhammediyenin yılmaz davetçisi, fedakâr neferiyim. Güzel ahlaka davet eden, kötü ahlaktan men eden davamın bir mücahidiyim. Heyy! Ben buyum işte! Buyum/ Dine canımı feda ettim. Ona kurban oldum. Ona her şeyim feda, her şeyim kurban olsun. Ben buyum işte! Ya siz kimlersiniz ey zavallı güruh! Siz kimlersiniz ey biçareler?! Sizler, evet sözleri fesad ve yıkma, darmadağın etme, katliamlar yapma, masum insanların kanlarını haksız yere dökme ehlinin birer maşası, birer robotusunuz.. Nesl-i ati hayfımızı sizden alacak. Sizin yüzünüze tükürecekler biiznillah! Devamla dedi ki: Hak Teâlâ’nın büyük lütuf ve keremiyle zaten bizler O’nun cemalinin aşık`ı, elçilerinin aşık`ı davasının aşıklarıyız. Kevser suyunu ne de çok özler olmuşuz. Onun susayanları olmuşuz. Ondan iştiyakla içme yarışında olanları olmuşuz. Kevser suyu ve onun ehli bizleri bekler durur...
İşte yağlı urganı boynuma geçirmek üzereler. Durup bir an gözlerimi ileriye, istikbale diktim. Çok güzel kokular geliyor bana. Reyhanların kokusu, lalelerin kokusu, Selahaddin ve Hüseyin`lerin kokusu geliyor bana…
Selam size...
M. Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Haziran 2014 (117. Sayı)
Rahmeti Mevla’ya yaklaşmakla mesrur olmuşuz.
Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.
Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.
Hâkimi Mübtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.
Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.
Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.
Hanili Salih Bey
Şair dedi ki: Her ne kadar dostların, sevgililerin, akraba u iyalin, çoluk çocukların… bakışlarından uzak olmuşsak da, onların sıcak ilgilerine bigane, muhabbetlerine hasret kalmışsak da, her ne kadar bu uzaklık bize dokunuyor, bizi yaralıyor, bizi içinden çıkılması zor durumlar girdabına koyuyorsa da ve her ne kadar içinde bulunduğumuz şu karanlık zindanın, şu karanlık gecesinin sabahı yaklaşıyor ve acımtırak bir firak kendini gösteriyorsa da gam değil… Çünkü biz, bedeli ne kadar ağır olursa olsun Mevla`nın rızasını, O`nun hoşnutluğunu ve ruz-i mahşerde Habibi`nin şefaatini ve komşuluğunu arzuladık. O`nun için dostların bakışlarıyla aramıza şu karanlık zindanlar, şu berdarlar girmişse de...
Devam ederek dedi ki: Şu ahvâl bizi Mevla`ya götürecek gibi… O`na yakınlaştıracak gibi… O`na olan hasretimizi, O`na olan özlemimizi dindirecek gibi… On yıllarca dostundan ayrı kalmış bir aşık`ın bu dostuyla artık görüşme zamanının geldiği, göründüğü gibi… Aşkının yakıp kavurduğu, kül edip savurduğu, maşukun cemaline wuslatın artık göründüğü gibi. Çılgın bir dengizin içinde çılgınca dalgalar arasında bocalayan kişinin halinde olduğu gibi bizim şu dar-ı dünyada, şu bizi elemden eleme, kederden kedere sokup sıkan, perişan eden fani hayattan çok daha mes`ud bir hayata, ölümün hiç olmayacağı bir makama götürecek gibi… İşte bu hal, işte bu düşünce Mevla`nın namütenahi rahmetinin bir tecellisidir. Budur bizi mesrur eden, sevince gark eden... Bu sevincin tarifini, şu makamda hissedilen duyguları tarif etmek zor; hatta mümkün değil. Burada, bu makamda, bu iklimde olmak gerektir bunu idrak etmek için.
2) Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.
Şair dedi ki: Doğru. Bu mübarek yolda acılar çektik. Perişan olmuş bir halkı cemaat haline getirmeye çalıştık. Bu mazlum Müslüman halkla el ele verip zulme başkaldırmak, Allah için bunu kabul etmemek için kıyam ettik. Kavga, zahiren aleyhimize döndü. İflas ettik. Evlerimiz-barklarımız, köylerimiz - kasabalarımız, şehirlerimiz ve daha bir bütün olarak memleketimiz harap oldu. Çoluk-çocuklar, akraba u iyal hepsi top ve tüfenklerden geçirildiler. Taze gelinlerin kucağındaki bebeler süngülerin ucuna takılarak uzaklara fırlatıldılar. Kadınlarımızın iffetlerine kirli eller uzandı. Taş, taş üstünde kalmadı. İşte, yakalanıp düşmana esir düştük. Böyle. Dünya gözüyle per u perişan olduk. Düşmana göre ve zahiri bakan gözlerce yenildik. Ha! İşte binanın önündeki meydanda darağaçlarını kurmuşlar. Berduş, cahil cühelayı toplamışlar ki nasıl asılacağımızı temaşa etsinler. Şafağın atmasını istemiyorlar, karanlıklar içinde, kabahatlerini gizleyerek bu cürümü icra etmek istiyorlar. Yani manzara bu. Doğru. Dünya ehline göre biz iflas eden tüccar gibi olduk. Yani biz böyle müflis olduksa da aslında mesele görünen gibi değil. Zaten dünya hayatı fanidir. O`na tutunan, peşine verip ardından koşan müflistir. Onun için hane-harap ve müflis olduksa da aslında mesele hiç de böyle değildir...
Devam ederek dedi ki: Şu kısacık ömrümüzde gördük. Dünya ehlinin gözü aç. Şu dünya metaı için birbirlerini kırıp geçirirler. Yazık, şu zavallı dünya ehli, şu saltanata göz dikenler bunun için vahşi katliamlar yaparlar, iktidarı ele geçirmeye göz dikenler masumların kanlarını akıtma pahasına, katliamlar, soykırımlar pahasına bunu yapmakta bir beis görmezler. Tahtlarına oturmak için tüm bunları mubah ederler. Dünya`ya ait bu kendilerinin olamayacak iktidarlarına kavuştuklarında bunu artık kendilerinin zannederler. Zannediyorlar ki devran hep onlardan yana olacak. Zannediyorlar ki bu saltanat ebeden onların olacak... Ama öyle olmuyor. Bir müddet sonra o ihtişamlı saltanatı terk etmek zorunda kalıyorlar. Değer mi yani? Ölüm onları korkunç bir halde yakalıyor. Ahirete dair hazırlıkları olmadığı halde, cezaya müstahak oldukları bir halde ölüm onları yakalıyor. Ve onlar Yaradan`ın huzuruna elleri boş gidiyorlar. Bu kimseler için Mevlamız cehennemin çılgın alevlerini hazırlamıştır. Zebaniler onları sabırsızlıkla bekliyorlar. Onların harabiyetleri kaçınılmazdır.
Fakat Mevla için kıyama kalkan şu bahadırların hali hiç de böyle değildir. Çünkü bunlar bilerek, hesap ederek bunu dava etmişlerdir. Kıyama kalktıkları zaman bunun ağır bedeline de kendilerini hazırlamışlardır. Yani onlar çok kârlı bir alış-veriş yapmışlardır. Her hal u karda onlar kazançlı çıkmışlardır. Metâı aldatıcı şu dar-ı dünya yerine, ahiretin `selam` yurdunu, oradaki daimi nimetleri ve firdevsleri tercih etmişlerdir. Yani biz şu elleri ve bedenleri esaret bağı ile bağlanmış olanlar, ayaklarına pranga ile, kurulmuş darağaçlarına götürülmekte olanlar diğer taife gibi değiliz. Mevlâ`mız bizim için beşerin tarifte aciz kaldığı nimet makamlarını hazırlamıştır. Rabbimizin hidayeti ve inayeti ile bizler zillete, O`nun kerih göreceği amellere, basit hayat tarzlarına iltifat etmedik. Hâsılı… Rabbimizin yardımı bu dünya hayatında bizimle olduğu gibi Ahiret yurdunun güzel nimetleri de bizim içindir. Selam yurdu bizim içindir. "Sakın onlara ölüler demeyiniz." Buyruğu bizim içindir. "En güzel rızklarla rızıklanmaktadırlar." Haberi bizim içindir. Ve daha sayamayacağımız nice ma`muriyet halleri... İşte bu nedenlerden dolayı şu dar-ı dünyadaki harabiyet vaziyeti, dar-ı uhra`da necatımızın, halaslığımızın vesikasının ta kendisidir, biiznillah...
3) Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.
Şair dedi ki: Kaldı ki biz batıl değil, hak ve hakikat ehliyiz. Bu bile, bu konumumuz bile tek başına bir galibiyettir. Manasıyla, sıfatlarıyla biz ehl-i hakkız. O`nun için bu bile kendi başına bir üstünlük, bir zaferdir. Bakınız tarihe. Göreceksiniz hep böyle olmuştur. Hak-Batıl mücadelesinde asıl manasıyla batılın üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Hiç kimse batıl bir dava uğruna mazlum kardeşinin katline giren Kabil`den iyi bahsetmiyor. Kimse onun kazandığını iddia etmiyor. Ama Habil için böyle mi? O her zaman gönüllerin muhabbet deryasında köşk ve kasırlarda olmuştur. Öyle ki o beşeriyet nezdinde hakkın görünen, tutulan, dokunan nurani bir çehresi olmuştur. Ama Kabil`in içine girdiği acınacak hâl hiç bir zaman taltif edilmemiştir. Batıl ve onun batıl ehli manası ve sıfatıyla batıl, yani boştur, hiçtir, yoktur. Berrak suların üzerindeki köpük gibi… Var/yoktur. Var zannedersin, ellerini attığın zaman bakıyorsun ki yoktur. Göze kaba görünebilir, şa`şaalı görünebilir... Bunun gibi göze kuvvetli de görünebilir. Ama asıl ve berrak suyun üzerindeki köpüğün manası ne olabilir ki?
Batıl ehli; zevk u sefa ehli, nefs-u şehvet ehlidir. Bunlar, bu karakterde olanlar ise, insanların en korkaklarıdır. Bunu muhakkik alimler delilleriyle tespit etmişlerdir. Kitab-ı azim-uş`şan onların bu vasıflarını saymıştır. Nebi (as)-i Zişan onların bu özelliklerini bir bir ümmetine göstermiştir. Böyle... Garip ama şu hak-batıl kavgasında batıl ehli daima sayısal çoğunluğu oluşturmuştur. Fakat bu sayısal çoğunluk onların haklılıklarına kanıt olmamıştır. Bu hâl kendi başına hiçbir zaman onların zahiri galibiyetlerinin nedeni, sebebi olmamıştır. Tarihte "Nice az olan topluluklar sayıca çok olan topluluklara galip gelmiştir." Durum böyle iken ve durum "Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz" fermanındaki gibi iken, ehl-i hak olan bizler nerde! Şu zavallı mahlûklardan korkmak nerde! Bir başımıza kalsak bile inancımızı muhafaza ettiğimiz sürece kesinlikle galip olan biziz. Onlar çok olsalar dahi mağlupturlar. Her şeyde olduğu gibi yüce İslam`ın galibiyet-mağlubiyete dair getirdiği tarif de özgündür. Ehl-î hakkı batıl ehline oranla daima moralli kılan, ümitvar eden de bu olsa gerek. Ne olursa olsun, korkmayız. Ölümlerden, esaret ve sürgünlerden, darağaçlarından, çoluk-çocuklardan ayrı kalmaktan, dünyanın sair nimetlerinden mahrum kalmaktan... Korkmayız. Çünkî biz inanıyoruz ki bunların tümü ve her biri birer imtihan vesilesidir. Kimse bunlarla bu fani dünyada ebedî kalmamıştır. Yakinen inanıyoruz ki bunların tümü sınama gerekçeleridir. Eğer imtihanı iman-İslam üzeri kazanırsak bunlardan daha çok nimetlerin bizleri beklediğine yakinen inanıyoruz. Hal bu iken biz neden ve kimden korkacağız. Biz korkmayız idamdan, zindandan, sürgünden...
Devam ederek dedi ki: Yani niye korkalım ki! Niye zalimleri sevindirecek davranışlar içerisine girelim ki! Yani biz izzetli mevkide iken zillete niye razı olalım ki! Böyle yapmayız. Böyle yapmak bize yakışmaz. Hamd olsun ki öyle yapmadık. Yine hamd O`na ki bizi sınırsız kuvvetiyle desteklemiş, O`nun kuvvetiyle yardım olunmuşuz. Çünkî biz, bize düşen şer`i vazifemizi yerine getirdik. Oturup neme lazım demedik. Zulme, tuğyana ve üzerimize deli seller gibi gelen şirkin ahkâmını kabul etmedik. Sineye çekmedik. Mazlum halkımızla bir olup ayağa kalktık. Allah için kıyam ettik. Biz dünyaya, onda yaşayan dost-düşmana, herkese Müslüman olarak var olduğumuzu gösterdik. Biz varız dedik. Şu yol geçmez mahrum beldelerde, şu sarp ve yalçın kayalıklar yurdunda, aha şu aç-perişan bırakılmış imanlı halkımızla beraber insanlara ve de zalimlere, sizin getirmeye çalıştığınız garbın ahkâmı bize lazım değil, biz onu almayız. Bu, ölümümüz ve kırılmamız pahasına da olsa. İşte, bunu yapmaya çalıştık. Hamd olsun... Mevla bize va`dini gösterdi. O`nun nurlu şeriatı hâkim olsun diye seferber olurken O`da va`di gereği yardımını gönderdi. Mesajımızın dost- düşmana ulaşmasını sağladı. O, içinde bulunduğumuz şu şehidlik nimetiyle bize en güzel yardımını gönderdiği gibi, mazlumca akıtılan kanımızla da çocuklarımıza, torunlarımıza davamızın mesajını ulaştırdı. Bu, O`nun bize dünyadaki en güzel yardımıdır. Hiç olmazsa, başımız dik yürüyoruz. Hiç olmazsa, çocuklarımız bizden dolayı utanmayacaklar. Hiç, hiç olmazsa, torunlarımız bizimle iftihar edecekler. Ve daha önemlisi, hiç olmazsa, biz onlara kötü bir örnek olmadık. Ve sayamayacağım sayıdaki daha nice nimetlerle mensur olmuşuz.
4) Hâkimi mubtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.
Şair dedi ki: Hâkim-i mubtil; yani hükmü geçersiz şu hâkimin elinden vurulmuş olsak da… Yani şu adaletten nasibi hiç olmamış, bi-insaf u bi-vicdan, paranın, makamın esiri, köle ruhlu ama zalimin ta kendisi ha şu kendini hâkim kabul etmiş serseri zorbanın elinden darağacına gitmemize bir karar çıkmışsa da… İdamımıza ferman çıkmışsa da, bunun şu miskal-ı zerre kadar kıymet-i harbiyesi yok yanımızda. Hem zalim, hem gasıb şu "ben hakim`im" diyen zavallı mahlukun verdiği karar( indillah`ta ona azap gömleği olur bi-iznillah) Allah katında makbul ve adil olmadığı gibi ehl-i vicdan ve insafın yanında da batıldır, onun `karar` dediği karar. Selim insanlık tarihi ise, onun hakkımızda verdiği bu idam fermanını ateşten bir mintana çevirip yanıyor haldeyken ona giydirecek, boynuna geçirecek ve nesl-i ati onu adalet ile yargılayacaktır. Dolayısıyla böyle bir cahilin elinden madrubin olduksa da, bu zalimliği gereği onun vazifesi olup o, bunu yapar. Yapmaktan geri durmaz.
Devam ederek dedi ki: Biz de kendi vazifemizi yaparız. Biz de kendi vazifemizi yaptık, yapıyoruz. Hakkın emri ile parlak ve nurlu şeriatın ahkâmını hakkıyla yerine getirmek, yerine getirilmesi içün vazifemizi yaptık. Asla bundan pişman değiliz. O zalimin görevi o ise bizim memuriyetimiz de hakkın hizmetinde bulunmak, hakkın, hak dawanın memur davetçileri, mücahidleri olmaktır. El-ân biz bunu yaptık. Kalben rahat, vicdanen müsterihiz. Amacımız İslam şeriatının canlanması, halkımız arasında neşv-u nema bulması, çocuklarımızın buna göre ahlaklanmasıdır... Yoksa birilerini ezmek, birilerine üstün gelmek, birilerini mağdur etmek bizim vazifemiz değildir. Pak şeriatımız buna cevaz vermez. Sadece bu amaçla, geçmişteki İslam davetçileri gibi İslam’ın ahkâmına sarıldık. Dinimiz bunu vacib kılmıştır. Ayrıca bu kıyama kalkarken amacımız bir mevki, bir makam, bir pâye almak değildir. Bu hiç olmadı. Karşılığında dünyevi başka bir lütuf da istemedik. Biz ecrimizi Rabbimizden bekleriz, işte biz bu vazife ile memurduk. Dünyevi, uhrevi mükâfatını vermek bizi bununla mevzuf kılan Mevla’ya aittir. İnancımız o ki Rabbimiz bizi böyle bırakmaz. Dünyada da ahirette de her birimize amellerimizin karşılığını tastamam verir. O, haşa kimseye zerre kadar haksızlık etmez. Kaldı ki O, pek merhametli olandır. Rahmetini müminlere has kılmıştır. Hamd olsun biz buna ümidliyiz. Güzel akıbet muttakilerindir...
5) Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.
Şair dedi ki: Şu zavallı, şu sarhoş, ne yaptığını bilmeyen kulların bizi cezalandırmaya kalkışmalarından asla ve kat’a perva etmeyiz, korkmayız, çekinmeyiz. Davamız hakkında vehm-vesveselere düşmeyiz. Propagandalarının tesirinde kalmaz, böylece yılgınlık, gevşeklik denilen hastalığa müptela olmayız. Onların şu cezalandırmaları sadece fani dünyanın yalancı yüzüne bakar. Asıl ceza değildir. Sadece dünyaya ait, bunun ömrüyle sınırlı bir şeydir. Oysa hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildir ki! Öleceğiz. Top yekûn. Hiçbir canlı yoktur ki ölümün acımtırak şerbetini içmesin… Öleceğiz ve bundan başka bir hayata, yepyeni bir hayata yeniden merhaba diyeceğiz. Hepimiz misafiriz buralarda. Yol üzerinde bulunan seferilerin birbirlerine düşmelerine hayf olsun. Biz insanlara yazıklar olsun…
Zulmen bize verilen bu cezanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira kul`un ameli de kendi gibi fanidir. Asıl ceza; bu mahkemede değil, Mahkeme-i Kübra`da, bütün amellerin ortaya döküldüğü, uzuvların birer birer dile gelip konuştuğu gündeki cezadır. Orada Mevlâ`nın merhamet ettiği hariç, müjdelediği salih kulları hariç gerisi züntiqam olan Rabbin şedid-ül iqab kamçısıyla cezalandırılacaklardır. İşte asıl ceza odur. Şu önümüzde dikilmiş darağaçları bizi Firdevslere götürecek birer Burak, birer Refref benzerindedir. O nedenle kulun bize zulmen ceza vermesinin ne kıymeti kalır? Bu inanç ve imanla yoğrulmuş İslam mücahidleri, zavallı mahlûkların zulüm ile verdikleri cezalardan korkmaları, perva etmeleri akıl kârı mı?
Devam ederek dedi ki: O hâlde bu dünya hayatını ebedi kılıp bize ceza verenlerin vay haline! Allah`ın nereden göndereceği belli olmayan azabından eminmiş gibi davrananların vay haline! Veyl onlara ki, onlar Allah dostlarına Allah`tan kokmayarak ceza veriyorlar! Veyl onlara ki, onlar bunu kendileri için iyilik zannediyorlar! Veyl onlara ki buna karşılık onları cehennemin korkunç vadileri bekliyor! Ya bizleri. Ya bu mübarek yolun mazlum davetçilerini! Ya bu mazlumiyetleri ile beraber, aç-sefil olmaları ile beraber şeriat-ı garra için gayrete gelip kıyam sancağını yükselten bu masum halkı ve bu halkın alim mücahid önderlerini!? Bizleri de Mevlâ`nın güzel mükâfatları, pek muhteşem ecirleri, çok lezzetli nimetleri, cennet-i âlâ, peygamber (Aleyhissalat u vesselam)ın komşuluğu, şehidlerle beraber olma, Arşı Âlâ`nın gölgesi... Bunlar ve ancak Rabbimin bildiği muhteşem bir hayat bekliyor. Dünyanız başınızı yesin ey zalimler!
6) Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.
Şair dedi ki: Heeyy! Ben Salih`im Salih!! Salâh ehliyim. Islah ehliyim. Düzeltip yola koyma ehliyim. Sulh ve sılm ehliyim. Şeriat-ı Muhammediyenin yılmaz davetçisi, fedakâr neferiyim. Güzel ahlaka davet eden, kötü ahlaktan men eden davamın bir mücahidiyim. Heyy! Ben buyum işte! Buyum/ Dine canımı feda ettim. Ona kurban oldum. Ona her şeyim feda, her şeyim kurban olsun. Ben buyum işte! Ya siz kimlersiniz ey zavallı güruh! Siz kimlersiniz ey biçareler?! Sizler, evet sözleri fesad ve yıkma, darmadağın etme, katliamlar yapma, masum insanların kanlarını haksız yere dökme ehlinin birer maşası, birer robotusunuz.. Nesl-i ati hayfımızı sizden alacak. Sizin yüzünüze tükürecekler biiznillah! Devamla dedi ki: Hak Teâlâ’nın büyük lütuf ve keremiyle zaten bizler O’nun cemalinin aşık`ı, elçilerinin aşık`ı davasının aşıklarıyız. Kevser suyunu ne de çok özler olmuşuz. Onun susayanları olmuşuz. Ondan iştiyakla içme yarışında olanları olmuşuz. Kevser suyu ve onun ehli bizleri bekler durur...
İşte yağlı urganı boynuma geçirmek üzereler. Durup bir an gözlerimi ileriye, istikbale diktim. Çok güzel kokular geliyor bana. Reyhanların kokusu, lalelerin kokusu, Selahaddin ve Hüseyin`lerin kokusu geliyor bana…
Selam size...
M. Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Haziran 2014 (117. Sayı)
Sultan Abdülhamid Han'ın Ruhaniyetinden İstimdat
Nerdesin şevketli Sultan Hamid Han?!
Feryadım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına.
Tahrike yeltenen tac ve tahtını
Denedi bu millet kara bahtını
Sınadı sillenin nerm ü sahtını
Rahmet et sultanım sûz-ı âhına
Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek ey koca Sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyâsi padişahına.
Padişah hem zalim hem deli dedik,
Îhtilale kıyam etmeli dedik,
Şeytan ne dediyse biz belî dedik,
Çalıştık fitnenin intibahına!…
Divane sen değil, meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz,
Sade deli değil, edepsizmişiz,
Tükürdük atalar kıblegahına!
Sonra cinsi bozuk, ahlakı fena
Bir sürü türedi girdi meydana,
Nerden çıktı bunca veled-i zina!
Yuh olsun bunların ham ervahına!!
Bunlar halkı didik didik ettiler
Katliâma kadar sürüp gittiler,
Saçak öpmeyenler secde ettiler,
Bir asi zabitin pis külahına!
Bu gün varsa yoksa Mustafa Kemâl
Şöhretine herkes fuzulî dellâl
Alem-i ma’nadan bak da ibret al
Uğursuz tali’in şu gümrahına!
Haddi yok alçakla derde girenin,
Sehpâ-yı kazaya boyun verenin!
La’netle anılan cebâbirenin,
Rahmet okuttu bu en küstahına!
Çok kişiye şimdi vatan mezardır!
Herkesin beladan nasibi vardır!
Selamete eren pek bahtiyardır,
Bu şeb-i yeldanın şen sıyâhına.
Milliyet davası fıska büründü!
Ridâ-yı diyanet yerde süründü!
Türk’ün ruhu zorla asi göründü,
Hem Peygamber’ine, hem Allah’ına!
Sen hafiyelerle dem sürdün ancak
Bunlar her tarafta kurdu salıncak
Eli, yüzü kara bir sürü alçak
Kement attı dehrin mihr ü mâhına!
Bu itler -nedense- bana salmadı,
Belalıydı başım kimse almadı!
Seyrandan başka da bir iş kalmadı,
Gurbet ellerinin bu seyyahına!
Hoş oldu cilvesi cumhuriyetin!
Tadı kalmamıştı meşrutiyetin,
Deccala zil çalan böyle milletin,
bundan başka çare yok ıslahına.
Lakin sen sultanım gavs-ı ekbersin!
Ahiretten bile himmet eylersin.
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefaat kıl şâhım medet hâhına.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
(Büyük Doğu dergisi, Haziran 1947)
Feryadım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına.
Tahrike yeltenen tac ve tahtını
Denedi bu millet kara bahtını
Sınadı sillenin nerm ü sahtını
Rahmet et sultanım sûz-ı âhına
Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek ey koca Sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyâsi padişahına.
Padişah hem zalim hem deli dedik,
Îhtilale kıyam etmeli dedik,
Şeytan ne dediyse biz belî dedik,
Çalıştık fitnenin intibahına!…
Divane sen değil, meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz,
Sade deli değil, edepsizmişiz,
Tükürdük atalar kıblegahına!
Sonra cinsi bozuk, ahlakı fena
Bir sürü türedi girdi meydana,
Nerden çıktı bunca veled-i zina!
Yuh olsun bunların ham ervahına!!
Bunlar halkı didik didik ettiler
Katliâma kadar sürüp gittiler,
Saçak öpmeyenler secde ettiler,
Bir asi zabitin pis külahına!
Bu gün varsa yoksa Mustafa Kemâl
Şöhretine herkes fuzulî dellâl
Alem-i ma’nadan bak da ibret al
Uğursuz tali’in şu gümrahına!
Haddi yok alçakla derde girenin,
Sehpâ-yı kazaya boyun verenin!
La’netle anılan cebâbirenin,
Rahmet okuttu bu en küstahına!
Çok kişiye şimdi vatan mezardır!
Herkesin beladan nasibi vardır!
Selamete eren pek bahtiyardır,
Bu şeb-i yeldanın şen sıyâhına.
Milliyet davası fıska büründü!
Ridâ-yı diyanet yerde süründü!
Türk’ün ruhu zorla asi göründü,
Hem Peygamber’ine, hem Allah’ına!
Sen hafiyelerle dem sürdün ancak
Bunlar her tarafta kurdu salıncak
Eli, yüzü kara bir sürü alçak
Kement attı dehrin mihr ü mâhına!
Bu itler -nedense- bana salmadı,
Belalıydı başım kimse almadı!
Seyrandan başka da bir iş kalmadı,
Gurbet ellerinin bu seyyahına!
Hoş oldu cilvesi cumhuriyetin!
Tadı kalmamıştı meşrutiyetin,
Deccala zil çalan böyle milletin,
bundan başka çare yok ıslahına.
Lakin sen sultanım gavs-ı ekbersin!
Ahiretten bile himmet eylersin.
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefaat kıl şâhım medet hâhına.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
(Büyük Doğu dergisi, Haziran 1947)
Galeyan-ı Aşk
Ben seni ağlattım, hem çok ağlattım
Çünkü infiâlin şi're bedeldi
Bir kadın ağlatmak zevkini tattım
Bende bu bir çılgın, hain emeldi
Güzel gözlerine yaşlar sinerken,
Sonra damla damla taşıp inerken
Göğsünde şahkalar çoşup dinerken
Titrek dudakların cidden güzeldi.
Ben seni sevmiştim ey melek kadın
Sızlıyor içimde sevgili yâdın
Azâr-ı aşkımı yanlış anladın
Bence hüzn-i hüsnün pek mübecceldi
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Çünkü infiâlin şi're bedeldi
Bir kadın ağlatmak zevkini tattım
Bende bu bir çılgın, hain emeldi
Güzel gözlerine yaşlar sinerken,
Sonra damla damla taşıp inerken
Göğsünde şahkalar çoşup dinerken
Titrek dudakların cidden güzeldi.
Ben seni sevmiştim ey melek kadın
Sızlıyor içimde sevgili yâdın
Azâr-ı aşkımı yanlış anladın
Bence hüzn-i hüsnün pek mübecceldi
Rıza Tevfik Bölükbaşı
25 Ocak 2017
Rıhtımda Uyuyan Gemi
Rıhtımda uyuyan gemi,
Hatırladın mı engini?
Sert dalgaları, yosunu,
Suların uğultusunu?
N'olur bir sabah saati
Çağırsa bizi sonsuzluk,
Birden demir alsa gemi,
Başlasa güzel yolculuk.
Yırtılan yelkenler gibi,
Enginle başbaşa kalsak
Ve bir şafak serinliği
İçinde uykuya dalsak.
Rıhtımda uyuyan gemi,
Hatırladın mı engini?
Gidip te gelmeyenleri,
Beyhude bekleyenleri?
Ahmet Hamdi Tanpınar
Hatırladın mı engini?
Sert dalgaları, yosunu,
Suların uğultusunu?
N'olur bir sabah saati
Çağırsa bizi sonsuzluk,
Birden demir alsa gemi,
Başlasa güzel yolculuk.
Yırtılan yelkenler gibi,
Enginle başbaşa kalsak
Ve bir şafak serinliği
İçinde uykuya dalsak.
Rıhtımda uyuyan gemi,
Hatırladın mı engini?
Gidip te gelmeyenleri,
Beyhude bekleyenleri?
Ahmet Hamdi Tanpınar
Her şeye, herkese sadece katlanıyordum
Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?
*
Fazla teferruata girmeden şurasını da işaret edeyim ki,saat kadar derin olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyamızda vardır. Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek istemeyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: Kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut “ben artık bir başkasıyım!”diyebilmek saadeti.*
Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde-zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.
Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiç bir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek bir insan onunla karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden,davul zurna, sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, ”Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birden bire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyim, nasıl olsa beni artık ayıplamaz, kendine ait bir lugatı kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmi nutuklarda adının anılması kafi geliyor.
Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zanımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz,etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım,hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.
*
Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir işe yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır!
*
Her şey yolunda. Fakat yalnızız. Bütün dünyada yalnızız.
*
*
Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? ... Newton başına düşen elmayı, elma olmak haysiyetiyle mütalaa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi. Fakat O böyle yapmadı. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Azami istifadem ne olabilir?
*
Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki, kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz.
*
O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta 'hep'i elde etmek için 'hiç'in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.
O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta 'hep'i elde etmek için 'hiç'in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.
*
Araya menfaatlerimiz girmeyince hâdiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız.
*
*
Fakat hayır, burası gerçekten garip bir yerdi. Hiçbir şeye hayret edilmiyor, hiçbir şeyin üzerinde fazla durulmuyordu. Burada insan, olduğu gibi, bütün hususiyetleriyle, kabahatleriyle, sakatlıklarıyla kabul ediliyordu. Ve bunlar ne kadar çok olursa o kadar hoşa gidiyordu. Fakat bu affedilmek değildi. Aksine hiçbir şey unutulmaz, hattâ her zaman için hatırlanırdı. Gerçekte onlar, pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim, doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tâyin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi.
*
Belkide şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.
*
Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan “ne olacağım?”sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel adeta çölün ortasında inmiştim.
*
Her insan ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden adeta baştan aşağı beğenmemek, inkâr etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.
*
İnsanların saadet anlayışları da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer insanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.
*
İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.
*
Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Nerdeyse yalnız ona bakacak,ona şaşıracaktım. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa, “Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!”diye hayret ettimse… Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.
*
Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir, demişti. Hayat, kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben, çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi, yarı şaka, tembel bir hayat! Öyle bir mazi falanla alakası olması gerek!
*
Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden, yahut da bir ayakları daima eşikte, yaşıyorlardı. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.
*
Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki, bütün bir zihniyeti ve inkarı güç realiteleri ifade eder. Şoför kelimesi şüphesiz bunların en medenisi, en latifi, en iyisi ve en cemiyetlisidir. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havada bıraktığını ikinci hecede adeta geriye alan bu kelimenin Türkçe’nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şivede söylenirse söylensin o daima manalıdır.
*
Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge… Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.
Belkide şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.
*
Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan “ne olacağım?”sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel adeta çölün ortasında inmiştim.
*
Her insan ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden adeta baştan aşağı beğenmemek, inkâr etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.
*
İnsanların saadet anlayışları da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer insanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.
*
İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.
*
Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Nerdeyse yalnız ona bakacak,ona şaşıracaktım. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa, “Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!”diye hayret ettimse… Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.
*
Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir, demişti. Hayat, kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben, çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi, yarı şaka, tembel bir hayat! Öyle bir mazi falanla alakası olması gerek!
*
Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden, yahut da bir ayakları daima eşikte, yaşıyorlardı. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.
*
Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki, bütün bir zihniyeti ve inkarı güç realiteleri ifade eder. Şoför kelimesi şüphesiz bunların en medenisi, en latifi, en iyisi ve en cemiyetlisidir. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havada bıraktığını ikinci hecede adeta geriye alan bu kelimenin Türkçe’nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şivede söylenirse söylensin o daima manalıdır.
*
Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge… Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.
*
Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de bir hayatım oluyor, onlarla beraber düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.
*
Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
*
Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.
*
Hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor.
*
İçten gelen her şey doğrudur.
*
Hayat yürüyor, Hayri Bey... Siz kelimelerle zehirlenin durun, hayat her gün yeni bir şey keşfediyor.
*
Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.
*
Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım. O yılanı gayet iyi bilirdim. Bir kere içimizde yerleşti mi bulandıramayacağı hiç bir şey yoktu.
*
İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.
*
Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan… Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz.
*
Tecrübe sahibi olmak demek yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir.
*
Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde.. Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.
*
Siz tecrübe kelimesinin hakiki mânasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.
*
Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de bir hayatım oluyor, onlarla beraber düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.
*
Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
*
Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.
*
Hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor.
*
İçten gelen her şey doğrudur.
*
Hayat yürüyor, Hayri Bey... Siz kelimelerle zehirlenin durun, hayat her gün yeni bir şey keşfediyor.
*
Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.
*
Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım. O yılanı gayet iyi bilirdim. Bir kere içimizde yerleşti mi bulandıramayacağı hiç bir şey yoktu.
*
İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.
*
Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan… Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz.
*
Tecrübe sahibi olmak demek yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir.
*
Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde.. Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.
*
Siz tecrübe kelimesinin hakiki mânasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.
*
Emine’nin sevincini gördüğüm âna kadar bu hep böyle devam etti. Denebilir ki, asıl onu görünce uykudan uyandım. Karım biraz zayıflamıştı. Ellerinde ve boynunda hep aynı sıcaklık vardı. Bununla beraber karşımdaydı. Ve her zamanki neşesiyle, açık kalbiyle gülüyordu. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti.
*
Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.
*
İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat aynı iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.
*
Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.
*
İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat aynı iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.
*
Bu masada biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir, fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.
*
O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu, belki de onun hiç anlamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum.
*
O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu, belki de onun hiç anlamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sonuna Geliyoruz
Sonuna geliyoruz dostum
Eksiliyor soframızda
Bir bir iskemleler
Duyuyorum içimde
Yeşeriyor baş verip
Toprağa vereceğim tohum
Bu yaştan sonra her şey
Uzak yakın bana eşit geliyor
Toprağı daha bir seviyorum
Necati Cumalı
Eksiliyor soframızda
Bir bir iskemleler
Duyuyorum içimde
Yeşeriyor baş verip
Toprağa vereceğim tohum
Bu yaştan sonra her şey
Uzak yakın bana eşit geliyor
Toprağı daha bir seviyorum
Necati Cumalı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






