21 Ağustos 2017

Bu kadar!


Daha birkaç ay öncesine kadar burada Sarı Gülüm vardı. Yaklaşık 10 yıl boyunca hayatımda oldu ve ben ölünceye kadar da olmaya devam edecek. Aslında o hep oradaydı biliyor musunuz? Ne zaman farkına vardığımı hatırlamıyorum. Fark ettiğimde ise artık hayatımdaydı. Kapıdan çıkar çıkmaz onun karşısına çıkar, onunla gülümserdim. Eve girmeden son gördüğüm, gülümsediğim yine oydu. Aşk, aralık ayında açmaya devam etmekmiş.

İki yıl önce işaretlerini vermişti aslında. Biraz budadım, biraz konuştum, toprağını çapaladım, gülümsedim, hüzünlendim. Olmadı. Geçen yıl hızla solma sürecine girdi. Son yıl gülü/msemesi azaldı, rayihası azaldı, yaprakları azaldı. Bu bahar son bir ümit dibinden kestim. Son gülünü verdi, son tebessümünü gösterdi. Olmadı. Sarı gülümün toprağına yaptığım bakımdan dolayı gür bir şekilde çiçekler çıkmış. Belki bir önceki yıl deneseydim, veya düşünüp teşebbüse geçirmediğim profesyonel yardımı alsaydım sonuç değişir miydi, bilmiyorum. Park ve Bahçeler Müdürlüğü ile görüşmemiş olmam içimde ukde kalacak.

Bu neden böyle oldu? Aslında bu sabah bunu net bir şekilde idrak ettim. Evden çıkmadan, başrolünde Julianne Moore'un olduğu Beni Unutma filmini izleyip çıkmıştım. Aklımda, Alzheimer hastalığı teşhisi konulan dilbilimci Alice'in, kızı Lydia'nın "Nasıl hissediliyor?" sorusuna verdiği cevap vardı: "Her zaman aynı olmuyor işte, bazen iyi günlerim oluyor bazen de kötü. İyi günlerimde aşağı yukarı normal bir insan sayılabilirim. Kötü günlerimde ise kendimi bulamıyormuşum gibi hissediyorum. Kendimi hep zihnimle tanımladım ben, sözlerimle, konuştuklarımla, şimdiyse bazen sanki sözcükler karşımda asılı duruyor ve onlara ulaşamıyorum. Kim olduğumu bilmiyorum, bundan sonra neyi yitireceğimi."

Aslında sorunumuz, yitirmeden bir şeyler yapmayı bilmememizden kaynaklı. Efendimizin; “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” uyarısını bilmemize rağmen. Zaten bilmediğimiz, unutacağımız bilindiği için uyarılıyoruz ya.

Filmin can alıcı sahnelerinden biri de Alzheimer Derneği'nde yaptığı konuşma:
''Hayatım boyunca anılar biriktirdim, bir şekilde en değerli malvarlığım oldular. Kocamla tanıştığım gece, ilk kitabımı elimde tuttuğum an. Çocuk sahibi olmak, arkadaş edinmek, dünyayı dolaşmak. Hayatımda biriktirdiğim her şey, uğruna deliler gibi çalıştığım her şey artık benden teker teker sökülüp alınıyor. Hayal edebileceğiniz ya da bileceğiniz gibi, bu cehennemin ta kendisi. Acı çekmiyorum, mücadele ediyorum. Bir şeylerin parçası olmak, eskiden olduğum kişi olarak kalmak için. Anı yaşa diyorum kendime. Yapabileceğim tek şey bu. Anı yaşa!''

Hayır hayır, konudan uzaklaşmış değilim kuzum, neden o beş şeyin kıymetini bilmiyoruz, sorunlara odaklanamıyoruz, anı yaşayamıyoruz? Ben, sabah Beni Unutma'yı, gecenin ilk yarısında Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar'ını  izliyorum, çıkıp sarı gülümü yâd ediyorum, sabahın ilk ışıkları ile aracıma biniyor, tüm camları açıp sabah rüzgarını ciğerlerime doldurup göl kenarında martılara, dalgalara selam vererek ilerliyorum ve aniden E-5'e giriyorum. Bana ait olan, olmasını istediğim, olmaktan hoşnut olduğum bu şeylerin toplamı 5 dakikadan daha az. Filmi izlemek için ise uykusuz sabahlamam gerekiyor. Kendime, eşlerime, çocuklarıma ayırabildiğim süre bu. Bu kadar! Efendimizin dünyayı tanımlamasına ne kadar da uyuyor değil mi? “Benimle dünyanın hali ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir yolcu gibidir.”

Kendimi trafikte bulmamla sarı gülümü unutmam bir oluyor. Fonda ise 2 gündür Oğuz Aksaç'tan 'niye çattın kaşlarını' çalıyor.


20 Ağustos 2017

EBUZER'İN ÖFKESİ

Ebuzer'in, utanması, büyüklüğü ve iyiliği Meryem'in oğlu İsa gibidir.
«Muhammed.» (ASM.)


Ebuzer, ailesi ile birlikte, dayısının yanına gitmek için Gıfar'dan ayrıldı. Yolda, etrafına dikkatle baktığında gördüğü her varlık, ona büyük yaratıcıyı anlatıyor; böylece O'na olan inancı daha da artıyordu. Ansızın Mekke'nin dış duvarları göründü, içinden bir his ona sıkıntı ve güçlüklerin sona ereceğini fısıldıyordu. Develeri haylayarak daha hızlı gitmeye başladılar ki; sıkıntı, güçlük ve karanlık günler bir an önce yerini rahat ve huzura bıraksın...

Ebuzer, Üneys ve annesi, dayılarının yanına ulaşınca; rahatlık ve huzura gark oldular. Günler sakinleşmiş; hayat onlara gülümsemeye başlamıştı. Dayısı, bu misafirlerini güler yüzle karşıladı, Onlara çeşitli ikramlarda bulunuyor ve sohbet ediyordu. Bir süre böyle rahat bir hayat sürdüler. Fakat, bu sırada dayısının kabilesi, onların arasındaki muhabbet ve dostluktan rahatsız olmuştu. Çünkü, bu dostluk, dayılarının kabilesini ihmal etmesine sebep oluyordu. Onları kıskanmaya başladılar. Çünkü kendileri artık gözden düşmüştü. Bu kıskançlıkları, daha sonra nefret ve şiddete dönüştü. Sonunda, toplanarak bir plan yaptılar ve bu planı gerçekleştirebilmek için; içlerinden birini görevlendirdiler. Bu adam, Üneys ve Ebuzer'in dayısının evine geldi. Bir köşede sessizce oturdu. Etrafındakileri şüpheye düşürebilmek için de başını önüne eğerek kederle sallamaya başladı.

Ebuzer'in dayısı sordu:

— Hayrola, neyin var?!..

Büyük bir üzüntüyle:

— Size önemli bir konuyu bildirmek için geldim. Eğer biz seni sevip saymasaydık; bu haberi sana vermeyi düşünmeyecek ve sana gelmeyecektik. Gözlerine örtülmüş olan kalın perdeleri yırtıp, sen yokken neler olduğunu anlatmak istedik. İyiliğe kötülükle, güzelliğe çirkinlikle karşılık verildiğini görüyor ve bundan büyük üzüntü duyuyoruz!

Ebuzer'in dayısı, bu işin içinde bir iş olduğunu anlamıştı; bunların uzun bir hikâyeleri olduğunu da hissediyordu. Yüreğini bir sıkıntı kaplamıştı. Sordu:

— Daha açık konuş, mesele nedir?
— Üneys!..
— Ne yapmış?
— Sen evden ayrıldığın zaman, o karınla birlikte oluyor!
— Hayır, yalandır, iftira etme!
— Biz de yalan ve iftira olmasını çok isterdik, ama ne yazık ki gerçek olan bu!..
— Elinizde delil var mı?
— İstersen herkesten sor, bütün kabilenin haberi var, herkes gördü ve biliyor. Benden başka güvendiğin herkesten sorup, duyabilirsin!..
— Hayır, yeter!

Utanç ve üzüntüyle başını önüne eğdi, içinde ince bir sızı duyuyordu. Kızgın bir yılan gibi evinden dışarıya süzüldü. Kendisini ne kadar sakinleştirmek istediyse de başaramadı. Gece - gündüz derin bir üzüntüye dalmıştı. Artık Ebuzer ile Üneys'e sert davranmaya başlamıştı. Birlikte oturdukları zaman, üzerlerini korkunç bir sessizlik kaplıyordu.

Ebuzer, bir gün dayısının yüzündeki bu tuhaflığı hissetti, içinden herşeyi anladı. Dayısına sordu:

— Bu halinin sebebi nedir? Seni kaç gündür üzüntülü görüyorum. Az konuşuyor ve çok düşünüyorsun. Sanki bizden nefret ediyorsun. Bir şey mi var?

— Bir şey yok.
— Yo, hayır, belli ki bir şey var. Neyin var? Söyle, belki üzüntüne ortak olur, belki de azaltırım!
— Kabilem, bana çok kötü bir konuyu anlattı.
— Ne söylediler?
— Bana anlatılana göre Üneys çok kötü bir iş yapmış.
— Ne zannediyorlar?
— Ne zaman evi terk edersem, Üneys benim ailemle düşüp kalkıyormuş!

Ebuzer'in yüzü öfke doluydu, kızgınlığından iki gözüne kor basılmış gibiydi. Gözleri kan içindeydi sanki. Cevap verdi:
— Ne kadar iyilik yaparsan da kötüye çekiliyor. Bundan sonra bir araya gelmeyeceğiz...


Ebuzer-i Gıfarî
Ali Şeriati
Çeviri: Salih Okur

Mekke'de benim için ev bırakmadılar!

Ordu hareket ettikten sonra Muhammed, bir grup muhacir ile birlikte Mekke'nin arka taraflarında bulunan bir tepeye çıktı. Karışıklıklarla, çalkantılarla dolu yedi yıl gurbetlikten sonra önlerinde duran Mekke'nin manzarasına baktılar. Muhammed bulunduğu tepenin üzerinden etrafa göz gezdirirken bir hatırası da ona doğru hızla yaklaşıyordu : Yalnızlık ve suskunlukla uzun geceler geçirdiği Hıra dağından derin bakışlarını ayırmıyordu. Kendisine ilk defa vahiy indiği gecenin hatırası beyninde birden bire canlanıvermişti. Çöle baktığında kendi çobanlık ve tüccarlığını hatırlıyordu.
Şehre baktığında ise gördükleri baskı ve işkenceler geliyordu aklına.

Şefkatli Hatice'nin evi ve Allah'ın büyük evi görünüyordu. Şehrin her sokağından acı tatlı hatıralar
ayaklanmış ona doğru geliyorlardı. Muhammed'in arzu ve hasret dolu gözleri çevredeki dağların arasında dolaşıyordu. Mekke'nin evlerinin bulunduğu vadiye bakarken, etrafa sırlar saçan bir suskunlukla hatıralarına dalmıştı. Ansızın yanaklarına dökülen iri gözyaşları bu suskunluğu bozdu ve Muhammed secdeye vardı.

Peygamber'in istirahat etmesi için Hatice ve Ebu Talibin mezarlarının yanında özel bir yer hazırlamış-
lardı. Sordular:

— Acaba dinlenmek için kendi evinize mi gideceksiniz?

— Hayır, Mekke'de benim için ev bırakmadılar!


Ebuzer-i Gıfarî
Ali Şeriati / Tebliğ Yay. 1987
Çeviri: Salih Okur





18 Ağustos 2017

Uzun Sürdü Hazırlığım

Dostlarım tanımaz beni
Düşmanlarım hakkında çok az şey biliyorum.
Gerek yokmuş,uzun sürdü hazırlığım
Ben ve hatırladığım, burdan ayrılalım

Ne öncesi ne sonrası bir şeyin
Az kaldı, aynı artık ikisi
Bıraksa yakamı yaşadıklarım
Ne bellek ne Yesenin dedikleri

Bu hayatta ne doğru ki
Doğru değil! dediğin yanlış olsun
Ya bir kötülük çanı ya bir silah sesi
Dönüp silemiyor insan geçmişi

Biri kalkar, ikiyüzlülükle
Suçlar mı bilmem beni ilerde
Ne ben istedim tanısınlar
Ne de kimse bunu istedi

Hakkımda kendi bildiğim
İsmim, hiç uyanmama isteğim
Pek bir şey değil, işin gerçeği
Yeni bir şey öğrenir miyim
Çektiğimde tetiği

Cevdet Karal

Sone CXL

Laura'da tatlılık ve acı bulur. Üzülür ama Aşk'ın başka bir meyve vermediğini bilir.

Bakarken dingin güneşine hayran hayran gözlerinin
bilirim, oradadır, benimkileri renkten renge sokanın,
ıslatanın, kopar yüreğimden yorgun ruhum uzaklaşır,
sığınmak ister koynuna, adına cennet dediği toprağının;

acı ve tatlılıkla dolu olduğunu görür bulunduğu yerin,
ve dünyadaki herşeyin bir örümcek ağına benzediğini,
yakınır bunun için kendi kendisinden ve Aşk'tan: Niçin
böylesine etkin mahmuzları var, niçin frenleri böylesine keskin.

Birbiriyle çelişkili, birbirinden kopmayacak bu iki uçtan ötürü
kalakalmıştır bazen sıcak mı sıcak, bazen buza dönmüş
beklentileriyle; bazen mahzun, bazen mutlu mu mutlu.

Ne ki, düşüncelerin çoğu hüzünlü, azı neşeli ve çoğu kez
pişmanlık içindedir bu yürekli girişiminden ötürü,
böylesi bir meyve ancak böylesi bir kökten doğarmış.

Francesco Petrarca
Çeviren; Necdet Adabağ

Sone CL

Laura'nın tatlı bakışı ve sözleri ona öldürürcesine işkence etmektedir ama onu ayakta tutanlar gene onlardır.

Tatlı bakışları eğer o kadının beni öldürüyorsa,
ve tatlı sözcükleri bilgece,
ve Aşk üzerimde öylesine etkiliyse,
bir tek sözcüğü ya da gülümsemesiyle,

yandım! N'olacak benim halim, ya benden ötürü
ya da kötü yazgımdan, uzaklaşırsa o kadın
acıma duygusundan, meydan okuyacaktır bana
o zaman ölümle, beni ona karşı savunmuşken?

Titriyorsam eğer ve buz kesmişse yüreğim,
yüzünün değiştiğini gördüğümdendir,
bu korkularımın kaynağı eski deneyimlerimdir.

Kadın tutarsızdır doğası gereği:
iyi bilirim, bu nedenle, kısa sürer
bir kadının yüreğindeki aşk ateşi.

Francesco Petrarca

16 Ağustos 2017

Lirik İntermezzo

ÖNDEYİŞ

Bir şövalye vardı üzgün, sessiz,
Solgun yanakları çukurda;
Kapılmış karanlık hülyalara
Dolaşırdı sendeler gibi orda burda.
Dalgın, hissiz, yavaş, sakar
Sallana yıkıla yürür gördükçe onu,
Gülüşürdü çiçekler, kızlar.

Evde karanlık bir köşeye çekilir,
Kaçardı çok vakit insanlardan.
Özlemli, uzatır kollarını,
Fakat tek söz çıkmazdı ağzından.
Yalnız gece yarısı oldu mu
Başlar bir tuhaf şarkı, ses —
Kapısı vurulurdu.

Girer sevdiği usulca içeri,
Hışırtılı elbisesi dalga köpüklerinden,
Terütaze bir gonca gül gibi,
Örtüsü elmas, pırlanta,
Narin endamını saran saçları altın,
Tatlı bir güçle selâmlar gözleri —
Düşerlerdi birbirlerinin kollarına.

Kucaklar şövalye olanca aşkıyla,
Şimdi ateşlenmiştir o duygusuz,
Pembedir solgun yüz, uyanmış düşteki,
A çılır gitgide durgun adam;
Oyun oynar fakat ona kadın:
Elmas, beyaz örtüsüyle örter
Başını yavaşça, adamın.

Girer billur saraya, su altında,
Büyülenir ansızın şövalye,
Şaşırır, kamaşmış gözleri
Titreşen parıltılarla.
Kucaklar onu deniz perisi,
Güveydir şövalye, peri gelin,
Çalar nedimeleri gitara.

Çalarlar, söylerler çok hoş şarkılar
Ve kalkarlar dansa;
Gitmiş aklı başından adamın,
Daha sıkı sarılır güzele —
Derken söner ansızın ışıklar;
Şimdi gene kasvetli şair odasında.
Evindedir tek başına, şövalye.

1
Güzelim mayıs ayında
Tomurcuklar açılınca,
Benim de kalbimde
Aşk yeşerdi.

Güzelim mayıs ayında
Başlayınca ötüşmeye kuşlar,
İtiraf ettim ona
İçimdeki özlemi.

2
Yeşerdi gözyaşlarımdan
Çiçekler, dolu dolu;
Çektiğim ahlar
Bülbül korosu.

Yavrum beni seviyorsan
Al çiçekleri hediye,
İzin ver şakısın bülbüller
Pencerenin önünde.

3
Gül, zambak, güvercin ve güneşti
Bir zaman gönül verdiklerim.
Artık sevmiyorum, şimdi tek sevdiğim
O küçük, o nazlı, o tertemiz, biricik;
Odur bütün sevgilerin kaynağı,
Gül de o, zambak da, güvercin, güneş, hepsi.

4
Baksam gözlerine
Kalmaz acım, üzüntüm;
Öpsem dudaklarından
Dirilirim büsbütün.

Yaslansam göğsüne, gönlümde
Bir cennet ferahlığı;
Ama dersen: "Seni seviyorum!”
Ağlarım acı acı.

5
Tatlı, güzel yüzünü
Düşte gördüm geçende.
Melek yüzleri gibi hoştu, güzeldi,
Fakat solgun, acıdan solgundu öyle.

Yalnız dudaklar kırmızı, onları da
Soldurur, çok sürmez, öpüşü ölümün.
Söner duru gözlerde o ışık cümbüşü,
Söner aydınlığı gökyüzünün.

6
Yanağını yanağıma daya,
Birlikte aksın gözyaşlarımız!
Bastır kalbini kalbime,
Alevler birbirine karışsın!

Akınca büyük yangına
Irmağın gözyaşlarımızın,
Ve kollarım kuvvetle seni sarınca —
Öleyim özleminde aşkın!

7
Bastırayım ruhumu
Zambağın çanağına;
Duyulsun çiçekten sevgilimin
Bir ezgisi, iç çekiş gibi.

Çok tatlı, çok güzel bir saatte
Bir öpücük vermişti sevgilim;
Bu türkü de o öpüş gibi
Ürpersin, titresin!

8
Binlerce yıldır kımıldamadan
Gökte yıldızlar
Aşk acılarıyla
Bakışırlar.

Zengindir, güzeldir çok
Konuştukları lisan;
Hiçbir dil bilgini
Fakat anlamaz bu dilden.

Öğrendim bense,
Unutmam bir daha;
Bir tanemin gül yüzünde okudum
Bu dilin gramerini.

9
Şarkıların kanadında, güzelim,
Uzaklara götüreyim seni;
Ganj kıyılarında bir yer
Biliyorum, yerlerin en güzeli.

Sessiz ay ışığı, bahçe,
Çiçekler kırmızı;
Bekler Iotüsler orda
Üzgün kardeşlerini.

Sevişir, gülüşür menekşeler,
Yıldızlara bakarlar;
Anlatır güller yavaşça
Mis kokulu masallar.

Zeki, sessiz ceylanlar
Hoplar, zıplar, dinler çevreyi;
Kutsal ırmağın, uzakta,
Çağıldar ninnileri.

Uzanırız bir palmiye
Altına seninle;
İçtiğimiz aşk, sükûn
Mutlu bir rüya içinde.

10
Güneşin görkeminden
Ürker lotüs çiçeği;
Eğer başını düşlerde
Bekler geceyi.

Aydır lotüsün sevdalısı,
Serper ışığın, uyandırır,
A lır yüzünden örtüyü:
Çiçek pek utangaçtır.

Açılır, kızarır, parlar
Sessiz, gökte bakışları;
Saçar ıtırlarını, titrer, ağlar,
Aşktır bu, aşkın yanışları.

11
Şavkı vurmuş o güzel
Ren nehri üzerine:
Kutsal ve büyük Köln,
Katedraliyle, yüce.

Yaldız deri üzerine,
Katedralde bir portre
Serpti nurlarını
Hayatımın çölüne.

Çevresinde Meryem Ana’mızın
Bir çiçekler, melekler halkası;
Gözler, dudaklar, yanaklar
Sevgilimin yüzünde tıpkısı.

12
Sen beni sevmiyorsun, evet.
Sevme, aldırmıyorum;
Yeter ki seyredeyim yüzünü,
Bir kıral kadar mutluyum.

Sen benden nefret ediyorsun, evet,
Pembe, minik ağzın söylüyor bunu;
Yeter ki öpeyim dudaklarını,
Unuturum üzüntümü.

13
Yemin etme, öp yalnız,
Ben inanmam kadın yeminlerine!
Verdiğin söz tatlı, fakat
Çok daha tatlı seni öpüşüm!
Öptüm seni, bu gerçek,
Oysa buhar, uçar söz.

Ah, yemin et sevgilim, boyuna,
Boş söze de güvenirim ben!
Mutluyum, buna inanıyorum
Kucağına doğru, bitkin yıkılırken;
Eminim, seveceksin beni
Daha uzun bir süre, ebediyyen!

14
En güzel türküleri
Sevgilimin gözlerine yazdım.
En iyi övgüleri
Dudaklarına.
En parlak dörtlükleri
Yanakları için yazdım,
Bir de zarif sone yazardım
Olsaydı kalbi.

15
Öyle sersem, öyle kör ki bu dünya,
Günden güne tatsız!
Güzelim, senin için der ki bu dünya:
"O kız hoppa, arsız!”

Öyle sersem, öyle kör ki bu dünya.
Hep yanlış tanıyacak seni;
Bilmez, insanı yakarak mutlu eden
O tatlı öpüşlerini.

16
Sen bir hayal yaratığı mısın,
Söyle, sevgilim, haydi,
Boğucu günlerinde yazın
Şairin tasarladığı?

Gözlerde o büyülü parıltı,
Böyle minik bir ağız, hayır,
Bir çocuk, böyle sevimli, tatlı...
Yaratamaz bir şair.

Doğabilir vampir, yarasa
Şairdeki ateşten,
Canavar, ifrit, ejderha..
Korkunç masallarda görülen.

Fakat tatlı, güzel çehreni,
Zalimsin, hainsin, hayır,
Masumluğu sahte bakışlarınla seni
Yaratmaz bir şair.

17
Dalga köpüklerinden doğan o tanrıça
Gibi mutlu sevgilim, mutlu ve sevinçli;
Çünkü gitti bir yabancıya,
Onu nişanlı seçti.

Kalbim, ah nelere katlanmamış kalbim,
Kızma bu hainliğe, kızma sakın;
Katlan, dayan, hoş gör
Yaptığını o sevimli çılgının.

18
Kızmış değilim parçalansa da kalbim,
Ey ebediyen yitirdiğim sevgili kızmio değilim.
Bir pırlanta gibi parlıyorsun ya.
Düşmez tek ışık, gecesine kalbinin.

Çoktan beri biliyorum. Düşümde gördüm seni,
Kalbini dolduran geceyi gördüm,
Gördüm bağrını kemiren yılanı,
Ne kadar zavallısın, sevgilim!

19
Evet, zavallısın, bense kızgın değilim,
İkimiz de zavallı olalım, sevgilim!
Ölüm hasta kalbimizi parçalayıncaya kadar
İkimiz de zavallı kalalım, sevgilim!

Ağzının çevresinde titreşir alay,
Kibir şimşekleri saçar gözlerin;
Görüyorum kabaran göğsünde gurur,
Ama sen de zavallısın bencileyin.

20
Flüt, keman sesleri,
Trompet gümbürtüleri;
Oynuyor canımın içi
Uymuş düğün havasına.

Davul, zurna sesleri...
İyi kalpli melekler
Hıçkırıyor, inliyor
Bu gürültü arasında.

21
Tamamen unuttun demek,
Kalbin ki benimdi o kadar zaman;
Kalbin ki tatlı, sahte, küçük,
Yok başka şey daha tatlı, daha sahte ondan.

Aşkı da, acıyı da unuttun demek,
Kalbimi çiğneyen ikisiydi benim.
Aşk, acıdan üstün mü bilmem,
İkisi de güçlü, büyük, benim bildiğim.

22
Bilseydi küçük çiçekler
Ne derin kalbimdeki yara,
Benimle ağlaşırlardı
Acımı paylaşmaya.

Bilseydi bülbüller
Ne kadar üzgünüm, hasta,
Ötmezlerdi, kalırdı
Şen şakrak şakıma.

Bilseydi altın yıldızlar
Derdimi, kederini,
İner, gelir gökten, beni
Teselli ederlerdi.

Ama ne bilsin onlar,
Acımı yalnız birisi bilir:
Kalbimi parçalayan
O bilir, kendisi bilir.

23
Güller neden solgun böyle,
Söyle, sevgilim, neden?
Yeşil çimenlerde
Neden susmuş mor menekşe?

Tarla kuşu neden gökte
Öter dertli dertli?
Neden pelesenklerden
Yükselir ceset kokusu?

Çayırlarda neden güneş
Böyle soğuk, kasvetli?
Neden yaslı, ıssız toprak
Bir mezar gibi?

Ya ben neden hastayım, yaslı,
Sevgilim, söyle?
Ah, söyle, canımın" içi, neden
Bıraktın beni böyle?

24
Sana beni çekiştirdiler
Dert yandılar uzun uzun;
Ama bir şeyi söylemediler:
Azabını ruhumun.

Bir poz, bir tavır, bir telâş
Salladılar sızlanarak başların;
Fena adam dediler benim için,
Sen hepsine inandın.

Görmediler, bilmediler fakat,
Beterin beteri vardı:
Bu en fena, en aptalca şey
Benim bağrımda saklı.

25
Çiçek açmış ıhlamur, şakıyan bülbül,
Gülümseyen güneş, neşeli;
Göğsün inip kalkıyordu,
Sarıldın, öptün beni.

Dökülen yapraklar ve karga sesleri,
Güneşin kaşları pek de çatık;
Yaptığın reverans ne kadar nazikti,
Soğukça vedalaştık.

26
Bazan değişti hislerimiz,
Gene de anlaştık çok iyi.
Evcilik oynadık, karı koca olduk,
Aramızda ne dövüş, ne kavga,
Şakalar, öpüşmeler
Güldük, eğlendik beraber.
Çocukluk, arzuladık
Saklambaç oynadık derede, ormanda;
Ah öyle saklanmışız, birbirimizi
Bulamadık bir daha.

27
Dostluğun sürekliydi, vefalı, sadık,
Esirgemedin kendini;
Bunaldığım zamanlarda
Teselli ettin beni.

Yiyecek, içecek,
Para buldun bana;
Çamaşır, giyecek,
Yol pasosu aldın bana.

Soğuktan, sıcaktan, sevgilim,
Tanrı korusun seni,
Ve aslâ göstermesin sana
Benim çektiklerimi.

28
Cimriliği toprağın uzun sürdü,
Derken mayıs geldi cömert;
Bir neşe, bir sevinç, her şey güldü,
Benimse içimden gelmiyor gülmek.

Çiçekler açıyor, çanlar çalıyor,
Konuşmakta kuşlar masalda gibi;
Benimse içimden gelmiyor konuşmak.
Her şey zavallı, her şey âdî.

İnsanlar, kalabalık sıkıyor beni,
Dostum bile — eskiden oyalanırdım;
Evlendi tatlı sevgilim, ne çare,
Onun yüzünden bu halim.

29
Ne de çok oyalandım, ne de çok
Yâdellerde âşık, hülyalı:
Usandı beklemekten sevgilim,
Kendine bir gelinlik yaptırdı
Ve sardı, damat diye, şefkatli kollarıyla
Bir delikanlıyı, aptalın aptalı.

Pek güzeldir, pek nazlıdır sevgilim,
Gözümün önünde o tatlı hayali;
Menekşeydi gözleri, yanakları gonca gül,
Açardı her dem taze parıltılar içinde.
Nasıl da uçurdum ben böyle yâri,
Vardı sersemliklerim, bundan büyüğü olmadı.

30
Gözleri mor menekşe,
Pembe gül yanakları,
Eller beyaz zambak.
Yeşerip açarken hepsi,
Kurumuş minik kalbi.

31
Dünya ne güzel, gök öyle mavi,
Tatlı, ılık esmede rüzgâr,
Yeşermiş çayırda çiçekler göz kırpar,
Parlar üstlerinde sabah çiğleri,
Ne yana baksam herkes neşeli —
Ama ben mezarda olmak isterdim,
Kollarımda ölmüş sevgili.

32
Girdiğinde o karanlık mezara
Tatlım, sevgilim,
Koynuna sokulmaya
Ben de yanına gelirim.

Üşümüş, sararmış, susmuşsundur,
Öper, koklar, basarım bağrıma;
Sevinç sesleri... titrer, ağlarım,
Ölürüm ben de sonunda.

Kalkar gece yarısı ölüler,
Dans ederler kıvıl kıvıl;
Mezarda kalırız ikimiz,
Yatarım kollarında.

Dirilir mahşer günü ölüler,
Mükâfat, mücazat bekler onları;
Biz seninle sarmaş dolaş yatarız,
Hiçbir şey umurumuzda mı?


Heinrich Heine
Çeviren: Behçet Necatigil