19 Şubat 2019

Bahara Doğru

Kış bitmiş sayılmaz henüz,
yanına çömelmiş
bahar hakkında konuşuyorum
bodur limon ağacıyla,
soğuktan uçları biraz yanmış
yapraklarının,
gene de canlı ve dilbaz,
ne biliyorsa anlatıyor
hızla yutarak kelimeleri,
soruyorum, daha ince kimse
sözetmemiş ona Monet'nin
ufarak tablosundan,
gidip içerden getiriyorum
kartpostalını resmin,
bakıyor uzun uzun, susuyor,
kimbilir ne düşünüyor.

Enis Batur

13 Şubat 2019

Gidiyor muyum Kaçıyor muyum?

İnsanlara hayal kırıklığı payı 
bırakmam gerektiğini öğreten
Mehmet Başkak'a


Ve ey saçı ak gönlü ak
Anneciğim pencerede ağlayan .
Ah biliyorum güç gelecek sizlere
Ama artık gitmek geliyor içimden
Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden
Dönüşü olmayan yerlere…

Ataol Behramoğlu


Ne vakit babamın yokluğuna gitsem
Babam bana bir şey diyor.

Birhan Keskin


Benim bunda kararım yok, ben burdan gitmeğe geldim
Bezirganem metaım çok, alana satmağa geldim

Yunus Emre


Gitme aşkım benim, bana sormadan
Bütün gece direndim uykuya
ama şimdi ağırlaştı göz kapaklarım
Uyurken seni kaybetmekten korkuyorum
Gitme…

Tagore


"Babamın yanına gitmek istiyorum."

Mehmet (yaş 8)


Gitmekle kalmak arasında kıpırdamayan gün,
katı bir saydamlık kalıbı.

Octavio Paz


Baba, bu film başlamadan bitmiştir, bunu unutma..
Baba…Ne olur gitme!….
Baba…Beni unutma…….

Ali Kınık


Şimdi şiirin burasında durup düşündüm de,
Hani sevmediniz , onu anladık da
Keşke diyorum;
Gitmeseydiniz..

Dilek Kartal


Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Pakize Suda


kurtarmazmış öğrendim insanı şiir
bunu sindirerek gitmeliyim aşk’a ve kavgaya

Bünyamin Durali


Gitmek..Kendi suçunun bekçiliğini yapmaktır
mezar taşlarında.

Ali İhsan Atiş


belki de gitmektir aşk, sadece gitmek
avare bir kederi sarıp yaralarına
rüzgarın devirdiği bir ağaç gibi
köklerini sessizce bırakarak toprağa

Ayten Mutlu


Gitme yani
Bak, hobi lazımsa ben olurum hobi
Gitme
Bir daha söylemiycem

Bahadır Cüneyt Yalçın


Geçmedik belki, gitmedim belki ben
Sen orada uzaktan el sallarken
Rüzgâr sustu, dalgalar durdu
Ne çok gidiş, ne az ayrılış

Oruç Aruoba


Eyvah! senden ayrılıyorum dönmemek üzere bir daha.
Parçalanıyor kalbim söylerken bunları.
Göremeyeceğim bir daha bu gözleri,
duyamayacağım sesini N’olur Elvira, söyle
Gitmeden önce bir öpücük verecek misin bana.
Tek bir öpücük tüm yaşamım boyunca?

Giacomo Leopardi


Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb

Abdülbâki Gölpınarlı


Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden;
Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!

Necip Fazıl Kısakürek


Bazen gürültülü bir coşku anında
Bir şölende, geniş bir salonda
Aniden susup, gitmek zorunda olduğunu
Bilir misin?

Hermann Hesse


çünkü gitmek yeniden başlamaktır kendine
ve eksik kalan ne varsa…

Altay Öktem


kadının gitmesi gerekiyordu.
oturdu
şarap içti
sustu bir hayli

uzun baktı adama
anladı
acıdı içinde bir yer
usul usul ağladı

Ayten Mutlu


idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları
yorgun öksürükleri oturup kalkışları
yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar
her gece artık gitmek vaktidir sanırlar

Attila İlhan


Gitmesün aşkın ki bir genc-i nihân elden gider
Bil ki sen gitsen yanımdan tende cân elden gider

Hatâyî (Şah İsmail Safevî)


giderim gitmesine lakin
oyuncaklarım kimin olacak
beş vakit tuttuğu anneciğimin
kollarım kimin, parmaklarım kimin olacak

Gülten Akın


Ana babası hayatta olan kişi onları bırakıp uzaklara gitmesin. Eğer gitmeye mecbursa, güzergâhı belli olsun ve dönüp geleceğinden şüphe ettirmesin.

Konfüçyüs


Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

Özdemir Asaf


kalmakla gitmek arasındaki farkı bilse ne
bilmese ne
şen hayat yok
varsa sadece ölüm

Kenan Çağan


Ahmedin tâkati yok k’ede kapından seferi
Ayağı balı durur gidemez ey yâr dahi

Ahmet Paşa


Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve, niçin olduğunu bilmeden, derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.

Charles Baudelaire


Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru

Sunay Akın


Hiç değilse giderken içimden geçeceksin.

Veysel Çolak


Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Ahmet Telli


inanmak istesem de
senin gidişin yalandır bende.

Birhan Keskin


“Ah, o gidiyor işte” dedi;
“Sessizce sevdiğim genç adam.”

Bense, kalıyorum güller ve
Sarı menekşelerle burada.
Nasıl da isterdim, bunları vermeyi oysa;
Artık, çok uzaklarda olan o delikanlıya.

Johann Ludwig Uhland


Biraz önce senin dağdan aşağı gittiğini gördüm 
Batan güneşin altında küçük kapıyı kapattım 
Gelecek ilkyazda elbet çayırlar yeşerecek yeniden
Ama bir daha dönecek mi uzaklara giden?

Wang Wei


Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
Saçlarını, gözlerini, ellerini
Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
Termometrede yükselen çizgi çizgi
Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Melih Cevdet Anday


bu nasıl bir gidiş böyle..? 
hastalık bulaşmış bir köyü terk eder gibi 
suya sabuna karışmadan akıp gider gibi 
suç işlemişcesine vatanından kaçar gibi 
bu nasıl bir gidiş böyle..? 

Pelin Onay


En iyisi hatrım kalmadan gidiyim ben,
Hadi, kalbine emanet.

Bervaj Şerif


Gidiyor gönül elden yardım edin ey gönül sahipleri Allah aşkına!
Yazık, yazık aman çıkacak gizli dert açığa!

Hâfız-ı Şirâzî


Gidiyorum..
Beni affetme..

Günyeli


Gidiyoruz, tozlanmış, onca yitirişten
nicedir katılaşmış yüreklerimizle.
Yalnız bizi dinlememeleri değil mesele,
sağırlaşmışlar da üstelik, tozlanmış
inlemeleri duyup yakınamayacak kadar.

Ingeborg Bachmann


Git. En fazla hırçın kayalarda parçalanır teknen,
kalbimdeki fener söner. Ah şairdir bütün fenerciler.
Kaza süsü verilmiş bir intiharla içini çeker
fitilin ucundaki alevi, tedavülden kalkmış

İbrahim Baştuğ


Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Cemal Safi


Bazen tüm bağları koparıp gitme cesaretini buluyorum kendimde.
İşte o an, keşke nereye gideceğimi bilsem ! 
Giderim herhalde. 

P. Auster


"GİTME KAL" var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme aklına getir

Arif Damar


Umutla bekleyiş de gitti, sabır da gitti, çünkü onlar gittiler
Gittiler, oysaki onlar kalbimin en gizli yerine yerleşmiştiler
...
Üzüntülü ve kederli bir adamdan onlara selâm söyle
Kavminden ayrıldığı için kalbinde onun kederler var de

İbn Arabî,


Dizginleyemedim kendimi.
Aldım başımı gittim,
Gittim ışıltılı geceye;
O yarı gerçek ve kafamda
Yarı belirlenmiş zevklere.
Ve baş döndürücü şaraplar içtim
Şehvetle kucaklaşmaktan
Korkmayanların içtiği

Konstantinos Kavafis


Gittin, boşandı içimde sevincin yayı 
Kim öğretecek bana ah, sensiz yaşamayı 

Sedat Umran


Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârân-ı bile

Neşâtî


“Hekimhan” ilçesinde demir yolu geçerdi.
Gitmek isteyen herkes trenleri seçerdi.

Celal Yalvaç


Tek gidiş bir de tren bileti vardı
Gitmeyi düşündüğünden değil, ama kaçmak zorunda kalabilirdi
Bunların dışında normal biriydi
Her sabah işine gider, akşam evine dönerdi
Hiç anahtar taşımamıştı yanında

Leon Felipe


“Sen biraz dur,” demiş babası ona,
“bir yere gitme, bekle beni, geleceğim.
Bu sakallı iyi amcalar bakacak sana.”
Sessiz sakin bir çocukmuş, usluymuş,
“Tamam,” demiş, “gitmem, beklerim.”

Roni Margulies


Anımsa beni ben gidince,
Tâ uzaklara, sessiz ülkeye gidince,
Artık benim elimi tutamayınca

Christina Rossetti


Gece tek başına acile giden hastayla
Kendisine hiç el sallanmayan yolcu, aynı insandır aslında.
Şarkıların temizleyemediği bir lekedir yol,
baktıkça artar.

Zeynep Tuğçe Karadağ


Güneşim, gidiyor musun?
dilsizlik âlemine,
bildiğin yerler mi?
Yapayalnız,
acıyla, neşeyle
bunca yıllık arkadaşlığımız vardı
çok kolay, çabuk gidiyorsun.
sarhoş ettin beni, yıkık bir haldeyim,

İsmail Hakkı Altuntaş


Usûlî’den gönül aldın dönüben yerlere çaldın
Çü bizi firkate saldın gidelim bâri şehrinden

Usûlî


İşte gidiyorum;
Birşey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbirşey almadan
Birşey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum

Kazım Koyuncu


Birden aklına çarpıcı bir fikir geldi: “Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!” diye düşündü. Ama hemen anladı hiçbir yere gidemeyeceğini. Hiçbir yerde hiç kimsenin ihtiyacı yoktu ona. Hayal ettiği hayatı da hiçbir yerde bulamayacağını anlamıştı.

Cengiz Aytmatov / Beyaz Gemi


bakarsın göneniriz gidip dönelim
ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa.

Turgut Uyar


Üryan geldim gene üryan giderim

Karacaoğlan


Artık gidiyorum,
Beni uğurlayan kardeşlerim,
Hepinize eğilerek ayrılıyorum.
Yalnız sizin son ve nazik sözlerinizi bekliyorum,
Uzun zaman komşuluk ettik ama
verebildiğimden çok aldım.
Şimdi gün ağardı,
karanlık köşemi aydınlatan lamba söndü,
Bir davet geldi ve ben yol için hazırım.
Bu ayrılık gününde bana bol şans dileyin
arkadaşlarım,
Beraberimde ne götüreceğimi sormayın.
Seyahatime boş eller
ve ümid eden bir kalple çıkıyorum…

Rabindranath Tagore


Gidelim kelimelerin anayurduna
Susmayı deneriz belki şiirlerin
koynunda
Yorgun adımlarla geçip gidelim
bizi içlerine almayan şehirlerden
Geçip gidelim sevdiklerimizin
Düşlerinden

Şehmus Ay


Havadır iç çekişler ve havaya gider.
Sudur gözyaşları ve denize gider.
Kadın: anlat bana, sen biliyorsan eğer,
Aşk unutulduğunda, o nereye gider?

Gustavo Adolfo Becquer


Senin bu şehirden gidişini izlemek,
Bir babanın; sırtını sıvazlayarak oğlunu askere göndermesi gibi.

Yağız Gönüler


Sâkiyâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider
İrüşür fasl-ı hazan bâg ü bahâr elden gider

Avnî (Fatih Sultan Mehmed)


ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

Cahit Zarifoğlu


Ama bir sevda sözkonusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor.

Mario Levi (Bir Şehre Gidememek)


kırtiplim bomboğum esiriklinin biriyim
dünya yıkıldı altında kaldım sanki
anlaşılan bu birisinden kazık yedi diyorlar
sen gitmeseydin de keşke

Metin Eloğlu


Soluk soluğa bağırdım: “Şaka,
Tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.”
Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla
Ve dedi: “Rüzgârda durma üşürsün.”

Anna Ahmatova


Nereye gidersek gidelim, hep geç kalırız
bulmak için yola çıktığımız mutluluklara.
Ve hangi kentlerde kalırsak kalalım,
geri dönmede geç kaldığımız o evler,
ayışığında bir gece geçiremeyeceğimiz bahçeler
ve sevmede geç kaldığımız o kadınlardır hep
elle tutulamayan yakınlığıyla bizi kahreden.

Henrik Nordbrandt


Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

Cemal Süreyya

Gerçekten gitmezsen huzur bulamazsın, tekrar geri dönersin. Yani az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş olursun amma bir arpa boyu yol gitmemiş olursun. Kendi çukurunu derinleştirmiş olursun. Bütün yolculuklar burada, buradan başlamayan bir gitmek seni gerisin geri bulunduğun çukura gömer. Gerçekten git dostum, koşullarını zorlayıp değiştirerek, daha cesur ol. İçerisinde kaçma olmayan bir gitmek. Sana layık olan da bu, sana huzuru verecek olan da bu. Bir başka yerde yabancı olmak gitmek değildir. Hayırlı yolculuklar. Yolun açık olsun.

Mehmet Başkak


Çekip götürüyor seni yazgı
yaşamın tozlu yollarına, taşına toprağına;
sen de bırakıp gidiyorsun baba evinin sessizliğini,
mutlu düşler ve alışık olduğun yanılsamaları.

Giacomo Leopardi


Bıraksalar uyurdum diyor ahmet
bıraksalar uzaklara giderdim
...
ah… o heryerde olmanın
bir yerlere gitmenin o derin, derin hazzı.

Kemal Sayar


Oturup soğumuş -ama acıyla yanan- alnım ile
Yitip giden günlerimi ekliyorum birbirine.
Ah! Bir ömrü telef ettim bu yolda boşu boşuna
Çektiğim özlemler kaldı tek avucumda!

Nîmâ Yûşic


kuşlar vardır
yuvalarını terk eden
başka yere giden
ve yuvalarının rüyasını gören

Ziyâ Muvahhid


Bakarak yüzüme üzgün, suskun
Sallıyor başını, gidiyor yavaşça.

Heinrich Heine


boşadır ayrılığı anlatmaya çalışmak
anlarsa ancak yüreği anlar bir çocuğun
annesinden ayrılmışsa)

çıkıp gidiyor şiirden, yollarda bir suskunluk

Akgün Akova


Ama beni yalnız bırakıp giderken,
Bakışlarınla yıkılmış,
Gidişinle kimsesizim…
Son sahnemiz bu olacaktı demek bizim,
Arada yüksekte bir Kan Kalesi
Ve giderken arkaya bakış atan
İki suskun.

Hüsrev Hatemi


Rüyalarına geleceğim bazen
Beklenmedik bir konuk gibi uzaktan.
Sokakta bırakma beni
Kapıyı sürgüleme üstümden
Usulca geleceğim 
Oturacağım ses çıkarmadan
Gözlerimi dikeceğim seni görmek için karanlıkta
… Bir öpücük konduracak ve çıkıp gideceğim

Nikola Vaptsarov


Sevgilim, ömrü derdim gibi bitmeyesi,
Bu sabah bütün cömertliği üstündeydi.
Bir göz atıverdi bana geçip giderken:
İyilik et denize at mı demek istedi?

Ömer Hayyam


Soğuk
Ve yorgunum
Gitmeliyim
Ama yorgunum
Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Ali Lidar


Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem
Taze ekmek bir parça beyaz peynir
Şimdi olsa şuracıkta rakı içer
Denize mi bakar kim bilir

Oktay Rifat


Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile.

Neşati


Diriğâ k’ez miyâan ey yâr reftî
Be derd ü hasret ü bisyâr reftî.
(Yazık ki ortalıktan kayboldun ve gittin ey yâr
Hem ne gidiş birçok dert ve özlem bırakarak gittin.)

Mevlâna


Anı hoş tut garibindir Efendim, işte biz gittik
Gönül derler ser-i kûyunda bir dîvânemiz kaldı.

Hayali


Yâr ile ağyârı hemdem görmeğe olsaydı sabr
Terk-i gurbet eyleyip azm-i diyar etmez m’idim.

(Eğer ülkeme dönünce sevdiğim ile, başkalarını birlikte görmeye tahammülüm olsaydı
Gurbette yaşamayı terk ederek ülkeme dönmez miydim?)

Fuzuli


Ey ruhumda olan, sonunda nereye gittin
Evimizden kayboldun, havaya mı gittin
Sen benim yürekten verdiğim sözü bilirdin ama ahdimizi bozdun sen
Kuş gibi birden uçtun ey dost nereye gittin ki?
Sen benim ruhum içinde bir bakış attın sonra ruh içinde bir sefere çıktın
Halka bir baktın sonra halktan uzaklara gittin
Sen saba rüzgârı mıydın, onun kadar çabuk esip gittin
Gül kokusu benzeriydin, gül kokusu gibi saba yeliyle gittin
Ne saba rüzgârıydın sen, ne de havada uçan kuştun
Tanrı ışığıydın sen
Yine Tanrı ışığına döndün
Ey bu evin beyi, ey bu evin mumu
Yanan mumun isi gibi, tavana yükseldin, semaya gittin
Ey yâr sen yanlış iş yaptın, başka bir yar ile gittin
Kendi işini gücünü bıraktın başka bir iş peşinde gittin
Yüz defa hoşgördüm, bunu sana belirttim
Sen, kendini beğenmiş, bir defa daha gittin
Yüzlerce defa uğraştım, seni dikenlerden uzak tuttum
Sen gül bahçesini  tanımadın, başka bir dikenle gittin

Mevlâna


O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

Yahya Kemal


ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız bir-birimize
unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de
yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler

Edip Cansever


Kişi ardına bakmadan gitmelidir
Orfe’den beri malumdur ki,
Geriye bakmak tehlikelidir.

Hüsrev Hatemi


Giden sendin, gelenlerden bana ne?
Eski gelmelerin çekildi gerilere,
Bundan böyle, bürünmüş grilere,
Kalacak gözümde gidiş ânın.
Ah çocuk, gri giymeyi de nerden buldun,
Gitmek mi sis rengi giydirdi sana?
Yamaçları sıyırıp göğe ağar gibi,
Akşam karanlığında savrulan kar gibi,
Bu ellerde geç kalmağa korkar gibi,
Gittin çocuk, sislere büründün de.

Hüsrev Hatemi


Yavuz’du ilk giden, unutmamak gerek, zaten kalmaya
niyeti olmayan biri, ne o bize ısınabilmişti ne de biz
onu benimseyebilmiştik, evet ama diye atılıyor Nilgün,
ilk o gitmiş olsa bile, hatırlarsan aynı dönemde Mete’de
karar vermişti New York’a gitmeye, demek ki çözülme
bir tek Yavuz’la başlamadı,  hem kalanlar da gitmeyi
akıllarından geçirmeyenler değildi, çoğumuz adını
koyamadığımız bir tarihe erteliyorduk içimizde saklanan
yolculuğu,

Enis Batur


Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:

Mehmet Akif Ersoy


işte, ayaklarım bir iklimden diğerine duruyor
hiçbir yere, ah! bunlar hiçbir yere gitmiyor

Orhan Alkaya


Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi.

Ataol Behramoğlu


Gitmek, şairin kendine dönmesidir

Osman Hakan A.


Ve hazırım yeniden
En uzak yollara gitmeye;
İçimde bir sevinç
Dudaklarımda bir gülüşle;

Jose Marti


bir trene binmek ve rastgele defolup gitmek istiyorum

Attila İlhan


Herkes bir yere gitme telaşındaydı –
nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları
yoktu, soyunup yatacak,
kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine,
ya da birbirlerine bakacak zamanları,
Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –
orada ne görebilirlerdi ki?

Yannis Ritsos


Sonra kelimeler geldi
Ve oturdu karşısına kalbin
Gitmedi.

Bejan Matur


Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yokolup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolcu

Hasan Hüseyin


Bir kez bir taş sözcüğü görmüştüm
Hedefine varmadıysa kıvrana kıvrana
Tanıdık bildik sözcüklerin
Dur gitme diyen anlamlarına
Yan yana ölüydün sen kendinle yatağında

Cesedi nereye gömelim

Cevdet Karal


Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum... Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Yorgo Seferis


gitmeliyim buralardan
bana özgülenmiş soylu bir ata binerek
ardımda bir virgül dahi bırakmaksızın
karışa karışa gitmeliyim toza-dumana
varsınlar kuşatsınlar yollarımı

Bünyamin Durali


Kiraz devşirmeye gitmiştin hani
Çilek kokuyorsun vakte yabani
Unutma sana bergüzarım var
İntizarım yoktur, inkisarım var.

Bahaettin Karakoç


Uyan yârim evimize gidelim;
Dağ Amanos, ova Amik ovası
Yaramadı bize suyu-havası
Gurbet Eller bize hep dar geliyor…

Bahaettin Karakoç


sonsuz bir derbederlikten söz edilebilirdi, hazırdı sanki
gitmeye: Aslında çoktandır geciktiği uzak bir yere.

Enis Batur


Alıp gitmek vardı seni o an
‘Bana bir şiir oku’ dediğinde

Alıp gitmeliydim seni…

Refik Durbaş


beni çağıranlar çoktan gitmişler.

Rafael Alberti


insan sevdi mi gitmeli
ayrıl karından ayrıl çocuğundan
ayrıl dostlarından kadın erkek
sevdiğinden ayrıl sevgilinden ayrıl
insan sevdi mi gitmeli

Blaise Cendrars


Kendime ait bir hayat istediğimi anladım..
Sadece bana ait bir hayat..
Acıların, düş kırıklarının, korkuların,
Olması gerekenlerin, adanmışlıkların,
Başkalarının kurallarının yönetmediği bir hayat..
Pişmanlık gibi değil..
Gitme zamanının geldiğini nasıl anlayabilir insan..
Nasıl anlatabilir..

Oruç Aruoba


Gitmek fethetmektir
Yahut yenilmektir kan kusarcasına

Kemal Sayar


Vaktiyle İzmir’e gitmiştim
Ömrümde ilk defa
Aşıklık yüzünden.
Şehre girerken ışıklar uçuşuyor
Rüzgar okşuyordu saçımı tren penceresinde,
Kalbim bir bayrak gibi çırpınıyordu.

Cahit Külebi


Ne gitmeleri biliyorum ne kalmaları
Gecede şiirin izini sürüyorum
Artık hüznü ustaca yaşamanın zamanı

Yasin Erol


Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı

Edip Cansever


Yolculuk, her zaman düşündüm onu;
İçimde bu azgın davet ne demek?
Oraya, neredeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Necip Fazıl Kısakürek


Her kim dostı severise dostdan yana gitmek gerek
İşi güci dost olıcak cümle işden olur âzât

Yunus Emre


İşte buradayız şimdi, dostum, gitme benden,
hemen gitme, hayır hiç gitme …

Erik Stinus


Hani büyük korkular başlayınca insanda,
Sıkılır yüreği, ölecek gibi olur;
 Ne dost sevgisi, ne yar sevgisi,
 Ne varsa hepsini bırakıp gitmek ister
 Nereye, kime, niçin?
Demeden.

Mehmed Kemal


Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim.
Ama gitme Lavinia.
Adını gizleyeceğim,
Sen de bilme Lavinia

Özdemir Asaf


Bırakıp gitmek istiyorum, fakat yollar kapalı
Omuzlarımda da bir çift kanat yok
Saçlarım zaten beyazlarla kaplı
Öyle durup düşen yaprakları seyrediyorum,

Po Chu-I


Duran bir şey var bende,
ağaç gibi.
Onu ayaklandırıp, oradan oraya
gitmem zor.

Birhan Keskin


Gelmek irâdet gitmek icâzet

Lâ-edrî


Sefer sen eyledin ammâ beni garîb ettin

Lâ-edrî


Yâ seferdir yâ tahammül anla aşkın çâresi

Nedîm


Cihânı hiçe satmakdur adı aşk
Döküp varlığı gitmekdür adı aşk

Eşrefoğlu Rûmî


Buz üstüne yazmak isterdim
Bütün bu şiirleri
Ve sonra çekip gitmek
Dalgın bir cırcır böceği gibi.

Ahmet Erhan


Aşk
Bir ayrılma anında kaldırımda
Karşıya geçip hızla döndüğünde
Gitmemiş olandır

Hayriye Ünal


hiç gitmedim kendimden uzağa, diye düşünürken
sıla oldum ona.

Kemal Varol


Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer anlaşabilirdik…

Edgar Allan Poe


Anlayacaksınız;
hiçbir şey eskisi gibi olmayacak bir daha…
Çekip gitmek en güzeliymiş gibi gelecek
ama çekip gidemeyeceksiniz…
İşiniz,
alışkanlıklarınız,
derme çatma düzeniniz,
çocuklarınız,

Hasan Ali Toptaş


Elimden gelen bu ben iki kişiyim
Birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
Yağmur yağmaksa o güneş açmaksa o
Bir yerin üşüse onun sıcaklığı
Öbürü en içten çağrını işitmiyor
Alıp tutmaksa o basıp gitmekse o
Bakışları kıyısız deniz uzaklığı

Attila İlhan


Kıstırılan insanın sıkıntısını almalıyım yanıma,
İçbükey yalnızlığımı, kapıdan sızan ışığı,
Öyle apansız olmalı gitmem
Öyle çok yaraladı ki beni dünya
Bütün rezillikleri bırakıp gitmeliyim

Ahmet Ada


zaten herkes teğet geçti yüreğime 
kimse demir atmadı 
küçük bir yol kenarı lokantasıyım 
hep gitmeye yazgılı konuklarım 
bari sen gitme 

S.Engin


kederliyim; bir bulut gibi.
gitmeliyim bu gece.
sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.

Sohrab Sepehri


söz ver bana,
aniden,
sessizce gitmeye…

Bertolt Brecht


çekip gitmeye çalışan biridir şair
ve bir türlü gidemeyen biri

Tadeuz Rozewicz


Ben gitmem ya bilesin
Bırakıp gidersen beni 
Kayalıklar orada 
Omurgam paramparça

Vüs’at O. Bener


-Ah..Gukuk kuşu—
Ne kadar gitmeliyim, birine
rastlayana kadar.

Usuda Arō


Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil. 
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün 
Gitmek istemezken gittiğim o yer 
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler, 
Bir anlık öfkeye verdiler beni; 
Dünya zemin kat, yüksek kader…

İbrahim Tenekeci


Esirinin başından kaçamazsın.
Sen onun başında esir kalırsın.
Kaçacak diye nöbet tutarsın,
Uyku bile uyuyamazsın.
Gitmesin istersin, gitsin istersin.
Ne yapacağını bilemezsin,
Esir olursun beklemeye, seni salsın istersin.

Sahir Üzümcü


Ne yormak istedim seni,
Ne de yormak kendimi
Çok çalıştım
Gitmeye de kalmaya da…
İkisi de aynı acı.
Kolay değil!

Çisel Ona


Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.
Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet Necatigil


Ne zaman nereye gitmedimse,
Hiç kimseyi incitmedimse,
Konular birikti kendiliğinden;
Ben ne kadar biriktirmedimse.

Özdemir Asaf


Elveda, elveda aşkım;
Gitmeliyim bugün!
Bir öpücük, tek bir öpücük ver bana;
Çünkü, sonsuza dek ayrılıyorum senden.
Elveda, elveda aşkım sana!

Johann Ludwig Uhland


şiirler yazan, uçurumun kıyısında
uyuyan ve uyanan
gider mi gider gitme desen de

Tuğrul Asi Balkar


yolum sana varmayacaksa
gitmenin ne anlamı var

Adige Batur


Bazen gürültülü bir coşku anında 
Bir şölende, geniş bir salonda 
Aniden susup, gitmek zorunda olduğunu 
Bilir misin?

Hermann Hesse


bana kalsa buna gitmek demezdim / gitmek
istememek de demezdim / biz buna kabulleniş
diyemezdik/ biz bunda direniş de aramamalıydık
/ bu belki bir bağdı / koparılamayan / müşterek /
oluşumuzun içinde.

Erdem Beyazıt


Yaşamın, gitmek isteyebileceğin yerdir —zaten,
bu yaşamı yaşadığına göre, oraya gitmek istemişsin, 
istiyorsun demektir : yaşam, gittiğin —ve gitmek 
istediğin; zaten de gideceğin— yerdir. 
— Zaten, işte, oradasın…

Oruç Aruoba


Hiçbir şey tutamaz beni artık
Bu bahar, bu ağaçlar, bu rüzgâr
Hoşça kalsın en eskisi en yenisii aşklarımın
Gitmek mi, gitmek ne demek kaçacağım.

Turgut Uyar


Gitmek. Gitmek.
Taştan ağır gül.
Gurbete düşen ay.

Şimdi adından esen üşüme…

Şükrü Erbaş


Bilmek istemiyorum sevip sevmediğini beni,
Onunla gitmek istiyorum, sevdiğimle.

Bertolt Brecht


Gün güne taşındı, yıl yıla
Gitmedim, gidemedim

Edip Cansever


Gitmek hangi acıyı onarır ki

Şükrü Erbaş


Sanmıştım ki: Gidersem dönebilirim.
Bilirsiniz, hem de nasıl basmakalıptır
zaman tüneli imgesi. Girdim oysa ben,
çıkamadım: Uzun, hızlı, girdaplı bir
tek yöndü - vardığımda ne kendimdim
artık, ne başkası: Ne canlı, ne cansız,
eskimiş nota kâğıtları üzerinde bir avuç
kanlı ses, mürekkep lekesi, iç çekiş;
ne olmuşum, ne olmamış.

Enis Batur











03 Şubat 2019

Unutup gülümsemen çok daha iyi

İlk geçliğinde vazgeçti güzellikten,
Umuttan, sevinçlerden, hoş davranışlardan vazgeçti;
Gözlerini kapadı boş özentilere bakmasınlar diye
Ve acı gerçeği seçti.

*

Kıpırdama dur, kıpırdama dur kırılan yüreğim;
Kıpırdamadan dur ve kırıl;
Yaşam ve dünya ve kendi benliğim,
Bir düş uğruna değişti.

*

Aşk için iş işten geçti, sevinç için, geçti;
İş işten geçti, iş işten geçti.

*

Ama kendi benliğine kendi bağladığın zincirden kim kurtaracak seni? 
Hangi yürek dokunacak yüreğine? Hangi el eline? 

*

Yüreğimi elime aldım
-Ah sevgilim, ah sevgilim-
“Düşeyim ya da ayakta kalayım” dedim,
“Yaşayayım ya da öleyim,
Ama beni bir kez olsun dinle
-Ah sevgilim, ah sevgilim-
Bir kadının sözleri güçsüzdür ne de olsa,
Sen konuşacaksın, ben değil.

”Yüreğimi eline aldın
Dost bir gülümsemeyle;
Eleştiren gözlerle inceledin onu,
Sonra bir yere koydun.
“Daha olgun değil” dedin,
“Biraz beklemek yerinde olur.”
Sen onu yere koyarken kırıldı,
Kırıldı ama, belli etmedim.
Sözlerine gülümsedim.

*

Yüreğimi elime alıyorum,
-Ah Tanrım, ah Tanrım-
Kırık yüreğimi elime alıyorum.
Sen gördün, sen yargıla.
Ateşinde yüreğimin altınını arıt,
Cürufundan temizle.
Evet, tut onu.
...

Yüreğimi elime alıyorum,
Ölmeyeceğim, yaşayacağım.
Senin yüzünün önünde duruyorum;
Çünkü benim gibilerini sen çağırırsın kendine.
Neyim varsa getiriyorum sana,
Her şeyimi veriyorum sana.
Sen gülümsersen, ben de şarkı söylerim.
Fazla sorgu sual da etmem

*

Anımsa beni ben gidince,
Tâ uzaklara, sessiz ülkeye gidince,
Artık benim elimi tutamayınca

*

Unutup gülümsemen çok daha iyi,
Anımsayıp dertli olacağına.

*

Ama düşlerimde bana geri gel ki
Ölümün soğukluğunda öz yaşamamı yaşayayım yeniden.
Düşlerimde bana gel ki,
Sana nabza karşı nabız, soluğa karşı soluk vereyim.
Alçak sesle konuş, eğil bana doğru,
Eskiden olduğu gibi sevgilim, çok eskiden.

*

Ey toprak, ağır bas gözlerinin üstüne;
Gözlemekten bıkmış tatlı gözlerini mühürle, toprak;
Sıkı sıkı sar her bir yanını,
Uyuyor sonunda, dert, kargaşa bitti;
Uyuyor sonunda, savaş, dehşet geçti;
Uyuyor sonunda, düşsüz bir uykunun içine kilitli.

*

Ben yaşarken beni sevmedi; ama ölünce
Acıdı bana. Benim bedenim soğukken,
Onun bedeninin sıcaklığını düşünmek çok tatlı!

*

Ben ölünce sevgilim,
Hüzünlü şarkılar söyleme bana;
Güller dikme mezarımın başına,
Gölgeli selviler de.

Üstümdeki yeşil çimen ol,
Sağnaklar ve çiğ taneleriyle ıslak.
Ve canın isterse anımsa,
Unut canın isterse.
Gölgeleri görmeyeceğim,
Yağmuru duymayacağım,
Bülbülü dinlemeyeceğim,
Acı çekercesine öterken.

Ve ne azalan, ne de artan
Alacakaranlıkta düşler göreceğim.
O zaman anımsarım belki,
Unuturum belki de.

*

Yüreğim öten bir kuş gibi,
Yuvası sulak bir filiz.
Yüreğim bir elma ağacı gibi,
Eğilen dalları meyvayla yüklü.
Yüreğim gökkuşağı renkli bir deniz kabuğu gibi,
Huzurlu bir denizde oynayan.
Yüreğim bütün bunlardan daha sevinçli,
Çünkü sevgilim bana geldi.


Christina Rossetti




02 Şubat 2019

İdea'nın Aynası

Madem ki çaresi yok, gel öpüşüp ayrılalım.
Hayır, bitti benim için; sana verecek bir şeyim yok artık:
Ve seviniyorum, evet, tüm yüreğimle seviniyorum,
Böyle tertemiz özgür kılabildiğime kendimi.
Sonsuza değin ayrılmak üzere el sıkışalım, tüm yeminlerimizi yok edelim,
Ve günün birinde gene karşılaşırsak, eski sevgimizden bir tek zerrenin kaldığı
Ne senin yüzünden anlaşılsın, ne benimkinden,
Şimdi Aşkın son nefesinin son solumasında,
Nabzı düşen Sevda suskun yatarken,
Sadakat onun ölüm döşeğinde diz çökmüşken,
Saflık onun gözlerini kapatırken,
Şimdi herkes ondan umudunu kestikten sonra,
Sen istesen, ölümden kurtarıp onu kavuşturabilirsin yaşama.

Michael Drayton
Mina Urgan
İngiliz Edebiyatı Tarihi / YKY

31 Ocak 2019

Ekonominin ürettiği kadar tüketmeyeceğim, ihtiyacım kadar tüketeceğim.


Yağmurlu bir gün, parolası TOPRAK, TOPRAK, TOPRAK yazan bir zili çalıyorum. Parolayı bilmiyorsanız içeri girmeyi unutun. Kitap kokuları çarpıyor yüzüme. Köşesinde dizelere karışmış bir Çınar buluyorum. Sandığım kadar uysal çıkmıyor bu çınar, kızıyor yılmadan, öfkeli bize, sizsiniz suçlu diyor, biziz suçlu diyor! Otur bakalım diyor, kimsin sen, ne istiyorsun diyor, başlıyor söyleşiye:
Pınar Dağ: Merhaba Hayrettin Bey. Siz başlattınız söyleşiyi nitekim, şöyle başlayayım o zaman İnsan doğayı özlüyor mu, eksikliğini hissediyor mu?
Hayrettin Karaca: Tabii bu insandan insana, duygudan duyguya değişik hislerle oluşur. Ama benim gibi betonların içinde değil de o kerpiç evleri de görmüş, onlarda yatma, kalma mutluluğunu duymuşlar için başka tabii ki. Ama bugün şehirlerde yaşayan çocuklar, acaba doğayla bütünleşme imkânları var mı, yok mu? Olanı var, olmayanı var. Olanın dahi özlemi olur mu? Olmayabilir! Yani yeşili özlemek daha ziyade ekosistemi özlemektir. Yalnız özlemekle değildir, biliyorsun yeşilin türleri var. Bir ottan tut da, efenim ağaca kadar.
Mesela 3 santim büyüdüğünde gelişen bir bitki var, ama öyle ağaçlar vardır ki bugün Sekoyalar (Sequoia) 95 metreden, zaman içinde 110 - 115 metreye kadar büyüyen yaşamlardır. İşte kimi onu özler kimi ötekini özler. Ama şimdi bu bizim Karacaoğlan, bu Sekoyaları (Sequoia) görmemiş ki onlarla ilgili bir şey yazsın. Yazamaz ki… (Tatlı tatlı gülüyor Hayrettin Bey)
Pınar Dağ: Öğrenilerek yani?
Hayrettin Karaca: Evet. Yaşadığı dönem de görmemiş ki yazsın.
Ela gözlerini sevdiğim dilber,
Göster cemalini görmeye geldim
demiş değil mi?
Pınar Dağ: Toprağa özlemimizi önce bilmek istedim.
Hayrettin Karaca: Ben çok özlüyorum. Şu güne kadar yaşadığım halde özlüyorum. Ben çocukluğumda köylerde gezerek değil, yaşayarak mutlu oldum. Her şeyi yaptım köylerde. Bostanlık bekledim, pekmez kaynattım…
Toprağın değerini, belki son 20 senede anladım.
Pınar Dağ: Reçel yaptınız?
Hayrettin Karaca: Yok reçel yapmadım. Buğday yıkadım derede, buğdayları bekledim, mısır kırdım, soydum, tütün dizdim, tütün kırdım. Yaptım işte. Elimden ne geliyorsa yaptım çocukluğumda. Toprağın değerini belki son 20 senede anladım.
Pınar Dağ: Siz?
Hayrettin Karaca: Yani ben de toprağın ne demek olduğunun farkında değildim. Ama Yalova'daki Karaca Arboretum'a 1974'de başladım oraya bitki örnekleri ve tohum toplamak üzere Türkiye'yi gezdim. Bugüne kadar 340 bin kilometre yol kat ettim. Az ama ziyanı yok. Bu kadar yapabildim. Yatmadığım çadır yok. İşte yatmadığım her köyde ve kasabada evim var. Ben işte halkın içindeyim ve doğanın içindeyim. O gezileri yaptığım sırada bıraktığım bitkilerin orada olmadığını gördüm, kaybolduğunu gördüm. Erozyonla tanıştım. Örnekleyeyim; uzmanlarla, arkadaşlarla geziyoruz, peynirimizi, karpuzumuzu yiyeceğiz ya, başka gıdamız yok, almış başımızı gidiyoruz. Aramızda konuşuyoruz diyoruz ki hani orada bir pınar vardı ya, su akan işte oraya gider yeriz. Gidiyoruz orası kurumuş. Aa diyoruz ilerdeki köyde var oraya gidelim diyoruz, gidiyoruz o pınar da kurumuş. O vakit fark ediyorsun, çölleşmeye doğru gittiğini ve erozyonun Türkiye'ye nasıl bir dert olduğunu. Sonra başlıyorsun okumaya. Bir de bakıyorsun ki 1956'da Erozyonla Mücadele Derneği kurulmuş. Türkiye tabiatını koruma derneği ama esas faaliyetleri erozyon. Sene 1956. Daha TEMA falan yok, Hayrettin falan yok. Başarılı olamamışlar. Başarılı olamamasının sebebi, kendi görevimizi iyi yapamayışımız. Bilmiyoruz ve yapmıyoruz. Şimdi ben mesela seçim oluyor ve gidiyor oyumu kullanıyorum. Asilim değilim değil mi, ben kendime bir vekil seçiyorum değil mi? Şimdi geçenlerde gazetede okuyoruz, efendim bir ihtiyar 95 yaşındaymış, orada gelmiş protokolün önündeki bir sandalyeye oturmuş. Milletvekili gelmiş kaldırmışlar, milletvekilini oturtmuşlar genç biri. Ama ihtiyar ayakta durmuş, fotoğrafları var. İhtiyar biraz durmuş sonra çekmiş gitmiş. Ne yapacaktın sen orada? İhtiyarı alacaktın, o protokolün dışına oturtacaktın.
Pınar Dağ: Olur mu dışına, yanına oturtmalılardı bence.
Hayrettin Karaca: Olur mu efendim onlar vekil olunca büyük oluyorlar ya. Ben asilim ve vekâlet verdiklerim benden hemen büyük oluyorlar ya! Şimdi büyükler onlar olmuşlar. Ben şimdi pişman oluyorum. Elllllleriiiiiim kırılsaydııııdaaaa vermeseydim de, bilmem neydi! Ama yaramıyor işe. Ben verdim ama demedim ki vatan topraklarını yabancılara satın.
Pınar Dağ: Toprak yerinde duruyor ama bir yere gitmiyor.
Hayrettin Karaca: Ama bir yabacı kullanacak onu şimdi. Bugün varsıl ülkeler yoksul ülkelerden hızla toprak almaktadırlar. Çünkü kendi ülkeleri, toprak verim gücünü kaybetti.
Ne örnekler var. Ben yüzlerce örnek verebilirim. Zengin ülkelerin, fakir ülkelerden toprak alma mecburiyetinde kalıyorlar çünkü kendilerini besleyecek toprakları kalmadı. Topraklarının gücü yok.
Pınar Dağ: Bu konuda daha ilerde olmaları gerekmiyor mu? Daha fazla imkânları olmuyor mu varsıl dediğiniz ülkelerin? İnsan aksini bekliyor. Sonuçta hep onlar bağırıyor tarım reformu, ekolojik dengelerin düzelmesi vb şeyler için.
Hayrettin Karaca: Şu masanın üstündeki kitabı bana versene. Sana bir soru sorayım. Japonya zengin mi fakir mi?
Pınar Dağ: Fakir değil ancak çok zengin bir ülke değil diye biliyorum.
Hayretin Karaca: Gayrisafi hâsılası 38 dolar, nasıl zengin değil. Bak sen cahile. Neydi senin adın?
Pınar Dağ: Pınar.
Hayrettin Karaca: Pınar'ın cahilliğine bak. Senin dünyadan haberin yok. Benim sana toprağı anlatmam lazım. Anlatayım mı?
Pınar Dağ: Vaktiniz varsa:)
Hayrettin Karaca: Dünya toprakları verim gücünü kaybetti. Bütün dünya ama kaybetti. Şimdi artık geleceğin en korkunç silahı ve stratejik silahı buğday ve pirinçtir. Bunlar olmazsa yaşayamayacağız. Peki, soruyorum yine Pınar'a. Birleşmiş Milletlerin verdiği bir bilgi var, bugün için ve 1930 için. Bugün iki dolar altında, eskiden bir dolar olarak ölçü biçiliyordu, şimdi yeni bir ölçü buldular 2 dolar ve altında geliri olan dünyada kaç insan var. Pınar şimdi araştırıyor, yazıyor, bunu biliyordur…
Pınar Dağ: (Fena sıkıştırıldım, artık bilsem de konuşamayacağım sanırım ) Rakam olarak net bilmiyorum. Ancak çok olduğunu, özellikle günlük geliri 1 dolar olan Afrika ülkelerini biliyorum.
Hayrettin Karaca: 2 Milyar 400 milyon insan. Ve 2030 yılında ne kadar olacak bu sayı biliyor musun, 5,5- 6 milyar insana çıkacak. Okumuyorsunuz. Ve gelecekten hiç haberiniz yok. Senin neslin hiç okumuyor. Ve haklarınızı kullanmıyorsunuz. Yaşam haklarınıza tecavüz ediliyor ama sen hiç sesini çıkarmıyorsun. Pınarların hiç sesi yok. Ve kendilerinin katili oluyor Hayrettinler ve Pınarlar… Biz kendi kendimizin katiliyiz. Neden katiliyiz söyle bakayım?
Pınar Dağ: (Söyleşi tersine dönüyor, soruları Hayrettin Bey soruyor ) Kesilen ağaçtan, satılan topraklara kadar birçok şeye duyarsız olduğumuzu belirtmek istiyorsunuz.
Hayrettin Karaca: Aman aman kesilen ağacın dalı deme bana!! Dünya gidiyor dünya. Okumuyorsunuz! Bugün başka bir dünya var. Bak iki örnek verdim. Bugün 2 Milyar 400 Milyon insan 2 doların altında, 1 doları var bunun, 10 cent'e, 5 cent'e kadar ineri var. Peki, kimler sebep oluyor buna?
Pınar Dağ: Hakim güçler, çıkar grupları, büyük şirketler vb.
Hayrettin Karaca: Demek ki dünya ikiye ayrılmış. Birinin gözü aç, birinin karnı aç. Gözü açların geldiği nokta, 1994 yılında okuduklarımdan bilgi vereyim, 42 şirketin gelirinin dünyadaki 48 ülkenin gelirine eşitti. Aradan 15-16 sene geçti. Bir ara 17'ye indi bu ve 7'ye indi. Dünyada 48 ülkenin gelirine eşit oldu, haberin var mı bundan? Peki, bunlarda vicdan yok mu? Bu açlara nasıl tahammül ediyorlar. Yok mu? bu gözü açların! Yok işte! Şu kadar yok.
(Eliyle işaret ediyor.) Nereye kadar büyüyecek ekonomi, Sustainable development demiş sürdürülebilir kalkınma. 1992 'de böyle bir şey söyleniyordu. Ama bunun içinde sosyal kalkınma vardı. Onu unuttular! Peki, nerede duracaklar?1992'de gayrisafi hasılası 20 doları geçen ülke ya vardı ya yoktu. Bugün 54 dolara geldi. 40, 30'lu kaç ülke varsa 50,60'ı buldu. Demek ki 17 sene içinde 3 misline yakın bir büyüme var. Peki, nerede duracaklar bunlar Pınar, soruyorum sana evladım? Nerde duracaklar? Gayrisafisi 60'a, 120'e gelince mi? Durmaz bu. Bugünkü küresel ekonomi, kapitalizm diyelim, emperyalizm diyelim işte hepsi aynı şey, büyümek zorundadır. Durur ise hasta olur. İşte bak bugün durdu.
Pınar Dağ: Ne olacak peki?
Hayrettin Karaca: Yaşamak istiyorsan evvela bir ahlak sahibi olman lazım. Ahlak sahibi olmadan gelecek bir dünyayı yaratmak mümkün değil. Tüketerek değil paylaşarak yaşayacağınız bir dünyayı oluşturmalısınız. Çünkü siz uyutulmuş bir kitlesiniz. 2005 yılında hepimiz dünya insanı olarak reklâma para ödedik. Ne kadar bu biliyorsun her halde!
Pınar Dağ: 600 milyar dolar diye biliyorum, daha da arttı tabii!
Hayrettin Karaca: 2005 yılında 460 milyar dolar, 2006 yılında 508 milyar dolar, 2007'de 600 diğerleri içinde 780, 890'a gelmiş diyorlar. Bunun %15'i kadar reklâm vermeseler, senden benden alınıyor. Hem ben kendi kendimin katili oluyorum hem yaşam koşullarının bu hale gelmesine bende ortak oluyorum. Ben tüketmesem ne yaparlar.
Pınar Dağ: Kalır orda
Hayrettin Karaca: Evet, durur! Peki, ama yaşamak istiyorum. Tüketmeden yaşayamam. Ama bunun da bir hududu olması lazım. Şimdi ben Pınar'ın hakkından tüketiyorsam, ayıp bana, ben bir farenin hakkından tüketiyorsam olmaz. Ben bir mikroorganizmanın yaşamasını engelliyorsam olmaz, çünkü o yoksa ben yokum. Bir gram toprakta 600 milyon bakteri var.
Pınar Dağ: Capcanlı evet
Hayrettin Karaca: Canlı toprak canımım. O bir gram toprakta, 400 bin mikroorganizma kökmantarları var. O olmazsa ben yokum. Onlara da pay ayırayım ki ben yaşayayım. Biliyor muyum bunu? Bilmiyorum. Hayrettin biliyor, Pınar bilmiyor işte şimdi. Bir de havyanlar var. Bir desimetrelik toprakta 1 milyar 555 milyon tek hücreli canlılar var, 60 bin çok hücreli canlılar var. Şimdi bu üst toprak gidip duruyor erozyonla. Türkiye'de bir dere kaldı mı bulanık akmayan? Ne diyor o dereler; Pınarrrr, Hayrettinnnn diye bağırıyor, diyor ki duy beni. Ama senin dilin milin yok be! Çamura kal dere, bana ne! Hadi! Diyor ki Hayrettin; "Pınar geleceğini götürüyor"  haberin olsun. Üst toprağı götürüyorum, seni yaşatanı götürüyorum. Aç kalacaksın. Tamam, aç kaldın bugün. 500 milyondan, 450 milyondan, 2 milyar 400 milyona çıktı açlık. Nereye kadar onu da bilmiyoruz ama 2030'da 5,5 – 6 milyar insan 2 doların altında gelire sahip olacak. O vakit görürsünüz siz işte. Ben yokum. Birbirinizi yiyeceksiniz. Sahici gelmiyor değil mi?
Pınar Dağ: İnsanın karnı tok olunca, evet. Ancak eskiden açlıktan böyle şeyler olduğunu biliyorum. Hatta ailelerin çocuklarını komşunun ki ile takaslayarak bunu yaptığını…
Hayrettin Karaca: 1930 yıllarda Çin'de Çin'de! İşte 1930'lar da Mao zamanında, tarım faaliyetleri başka bir sistemle yürütülmeye başlayınca kayıtlı 20 milyon kişi öldü açlıktan ama kayıt dışı olan ise 43 milyon insan. İşte orada aileler evvela delikanlılarını, çocuklarını, baldızını, dedesini, anasını sen bana, ben sana, ben sana, sen bana vere vere öyle yaşama şansını buldular! Amerika'da 1776'da bir kıtlık oldu. Dün gömdüğü kendi akrabasını, ertesi gün çıkartıp yedi. Senin de az evvel dediğin gibi çocukları hasta bekliyorlar ölüyor, yiyorlar.
Ana yiyor ana, ana!
Pınar Dağ:  İnsanoğlu böyle bir şeyi yapamaz gibi düşünüyor insan!
Hayrettin Karaca: Biz, Nataşa olayı diye bir şey yaşadık değil mi Türkiye de? Kimdi bu kişiler. Öğretmenlerdi, kimyagerlerdi, balerinlerdi. Ama onlar buraya o iş için gelmemişlerdi. Ne için geldiler? Açtılar. Yavruları açtı. Şimdi neden gelmiyor Moldova'dan, Ukrayna'dan, Rusya'dan. Şimdi artık gelmiyorlar. Ha olanlar var, onlar meslek sahibi artık!
Pınar Dağ: Aç değiller artık tabii ki
Hayrettin Karaca: Haaa işte, aç değiller. Açlık insanı ne hale, nerelere getiriyor gördün mü? İşte onları ben aç bırakıyorum yani varsıllar aç bırakıyor! Bugün ben ekonomi hasta olmuş onu kurtarmaya çalışıyorum. Türkiye'de de böyle. TÜSİAD, Borsalar Birliği şu bu işte. Hükümetten yardım istiyorlar. Tedbir al, IMF ile anlaşma yap, ne yaparsan yap ama beni kurtar. Hani liberal ekonomiydi bu ya? Amerika'dakine de soruyorum, bizimkine de soruyorum. Sürekli özelleştiriyoruz ama Fransa'da, İngiltere'de, Almanya'da, İtalya'da bu düzeyde özelleştirme yok.
Pınar Dağ: Biz ne yaptık?
Hayrettin Karaca: Bir ülkeyi istila etmek istiyorsan, o ülkenin kitlesel iletişim araçlarını ele geçirmelisin. Türkçe yazılı levha kalmadı. Sen de gidip oradan alış-veriş yapıyorsun. Ben yapmıyorum ama! Süpermarket yazmış! Örnek vereyim; 340 bin kilometre Türkiye'yi geziyorum ya, tabii TEMA Temsilcileriyle geziyorum, gönüllüleriyle geziyorum, bir kasabada oluyorum, bir köyde oluyorum. Bakıyorum orada Süpermarket yazıyor. Kaldırıııınnn şunu diyorum! Nasıl kaldıracağız oradan, dükkân sahibi değiliz! Onu kaldıracak oradan, pis! (gülüyor katıla katıla Hayrettin Bey ) Bir daha görmeyeceğim onu geldiğimde. Bu zor bir şey değil ki. Mahalleyi dolaşırsın, evleri dolaşırsın, sokakları dolaşırsın, dersin arkadaşım süpermarket yazmışsın, dil giderse ulus gider. Bunu oradan kaldır.
Pınar Dağ: O zaman Akdeniz Bölgesi, özellikle turistik bölgeler elden gitmiş durumda!
Hayrettin Karaca: İşte demin sordun nasıl oldu, ne yaptık dedin ya işte, böyle oldu! "Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyete ihanettir." diyorum! Onu yorumlayayım da sonra o bıraktığım yere geçeyim.
Pınar Dağ: Peki
Hayrettin Karaca: Ben bu ülkenin varlıklarıyla, imkânlarıyla onları kullanaraktan buraya kadar geldim. O halde bu ülkeye borçluyum ben. Varlığımdan pay alarak gelmedim ben buraya. Ben borçlu hissediyorum, başkası ne hissederse hissetsin hiç ilgim yok. Ben borçluyum. Ahmet borçlu, Ayşe borçlu ama Pınar'ı bilmiyorum. Kendi bilir. Varlığın varsa bir çeşme yaparım, bir çocuk okuturum, okul yaparım, devlete vergimi tam veririm, bu kayıt dışı ekonomiye katılmam. E, biter paran! Yaptın bitti! E, sonra daha yaşıyorsun. 60 yaşında bu hisleri duymuşsun, o hislerle ülkene olan borcunu ödemişsin. Bizim gençliğimizde olanın olmayana borcu var diyorlardı. Aşımızı paylaşıyorduk. Fakirdik ama açımız yoktu. 1922 benim doğum yılım 87 yaşındayım. Hayatımın o yıllarını iyi hatırlarım. Onlar kalıyor hatırında. Şimdi ben borçluyum. Paraları ödedim ödemesine ama hala yaşıyorsun. Borcunu ödeyecek başka bir şey olmalı.
Pınar Dağ:  Ama şimdi öyle bir şey var ki (demeye niyetleniyorum ki)
Hayrettin Karaca: Dur, dur, dur! Kaç aylık doğdun sen!!!
Pınar Dağ: Mecaz değil ancak prematüre doğmuşum.7 aylık, hatta bu hanım hanımcık olmuş halim J
Hayrettin Karaca: Daha saldırgandın yani?
Pınar Dağ: Evet, evet daha tez canlı
Hayrettin Karaca: Sus kız azcık, bana unutturuyorsun söyleyeceklerimi Kaldığım yerden devam edeyim. O halde olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var demektir. Peki, sen nasıl bileceksin. Televizyon yok vermiyor, gazeteler de vermiyor. Neden çünkü onlar ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER (ÇÜŞ) artık. Onlar kendi menfaatlerini göz önüne alarak sürdürürler faaliyetlerini. Onların derdi paradır. Onların derdi bütçeye hizmet değildir. Köşe yazarları, bakarsın bugün Davos çıkar onu yazarlar, yarın başka bir şey çıkar herkes onu yazar. Niye? Çünkü kafada bir şey yok. Köşe yazarları şikâyetname yazıyorlar ben biliyorum onu. Her gün her gün mecbur musun yazmaya? İşte bir şey uyduracaksın. 365 gün değil 40 senedir yazıyorsa, bitti artık! Torbada bir şey kalmadı. Güncele yazıyorsun. Ama benim önüme bir hedef koymuyorsun. Ne yapacağımı söylemiyorsun bana. Ben onu bekliyorum basından. Bana onu söylesin. Siyasi Partilerden onu bekliyorum. Bugün MHP, AKP, CHP ve diğer tüm partilerin yol göstermesini bekliyorum. Ne yapacaklarını söylediler mi? Bak seçime giriyoruz söylüyorlar mı? Yok, ben daha iyi yaparım, yok sen daha iyi yaparsın diyerek geçiştiriyorlar çünkü kafasında bir şey yok adamın! Niyeti de yok Türkiye'ye hizmet etmeye.
Pınar Dağ: Bu ülkenin aydınları da bulaşmıyor politikaya, konuşmuyorlar pek ama! Bir de öyle bir durum var!
Hayrettin Karaca: Var ama gazeteler vermiyor. Televizyonlar vermiyor. Nadiren tabii bazı televizyonlar Türkiye'nin sorunları üzerinde daha ağırlıklı program yapıyorlar. Şimdi geldik sona. Hedef yok. Peki, büyürken kimi kullanıyor? Pınar ile Hayrettin'i kullanıyor. Gördün mü? İşte suçlu biziz. Hayrettin'in, Pınar'ın ihtiyacı olmadığı kadar tükettiriyor bize. Bizler sembolüz ancak işte topluma ihtiyacı olmayanı tükettiriyor. 680 milyar dolara gelmişiz reklâm giderlerinde. Bunun yüzde 5'ini, 10'unu ayırsan, aç insan kalmıyor. Eğitimsiz insan kalmıyor. Kimin haklarından da alıyorlar, o açların da haklarından alıyorlar. Mikroorganizmaların da haklarından aldılar. Aslanın, kaplanın, filin efendim denizdeki planktonların gözümüzle göremediğimiz milyarlarca planktonlar var onların haklarından alıyorlar. İşte bunları yaşatmıyorsun, geleceğini yaşatmıyorsun küresel ısınmayla denizdeki akımlar değişmiş, balıklar şaşırdılar şimdi nerede yaşayacaklarını bilmiyorlar, nerede yuva yapacaklarını bilmiyorlar, 3000 bin metrede yaşıyordu balık, şimdi mecbur 4000 bin metreye inmeye. Yok, çünkü soğukta yaşıyor balık. Yani dünyanın ekosistemi bozuluyor. Kim buna sebep oluyor Hayretinle, Pınar! Eğer Pınar vicdan sahibi olursa, o gözü açlar olmayacak. Onlar da hala beni kurtar, beni kurtar diyorlar! Demin sana dediğim gibi, Türkiye'de TÜSİAD bilmem diğerleri beni kurtar beni kurtar diyorlar. Hani liberal ekonomiydi ya? Hani güzeldi özelleştirme? Şimdi de devlete muhtaçlar. Peki devlet sana ne verecek, halktan topladığı ile kurtaracak seni! Öyle şey olur mu? Bu dünyanın eline geçmiş olan en büyük fırsattır. Biz açları doyururuz, doyururuz! Çünkü onlar da bir yolunu bulurlar. Bir kültür meselesidir bu. Fakirdik ama açımız yoktu bizim zamanımızda. Bunu ben yaşadım. O açıdan işte, "yeni bir paylaşma düzeni" kuracağız. Hayrettin ile Pınar bu kararı verecekler ve başlayacaklar. Ne diyor paylaşma düzeni, kendi ihtiyacın üzerinden fazla tüketmeyeceksin. Benim ihtiyacım doymaktır bundan Hayrettin'i mahrum etmem, barınmaktır. Üzerimdeki kazağı bu kırmızı kazağı ben 20 yıldır giyiniyorum. Beni hala ısıtıyor.
Pınar Dağ: Tüketmek var olmakla eşit anlama geldi. Ne kadar tüketiyorsam o kadar varım oldu. Yani biz buna mecbur bırakılıyoruz bir bakıma!
Hayrettin Karaca: Sizi kandırıyorlar işte, kanıyorsunuz. İhtiyaçlarımızı sayıyordum. Benim ondan sonra ihtiyacım olan eğitimdir ve sağlıktır. Bak burada kütüphanem var, diğer tarafta da kütüphanem var. Yalova'da 4 bin 500 tane kitabım var. Türkiye'den  56 bin diam var. Sizlere verebilirim oradan. 4 yaşında çocuğun sırtından odun taşıdığı çalışmalarım var. Olumlu var olumsuz var.
Pınar Dağ: Size bunu sormayı da istiyordum. Fotoğrafla ilgilendiniz mi diye?
Hayrettin Karaca: Evet 56 bin diam var. Ancak dijital makineler bu tadı vermiyor. O kalite yok. Ama işte elinde, yanında taşıyorsun. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyorum yine; Pınar ile Hayrettin başkalarının hakkından almamaya karar verdiği gün, yeni bir paylaşma düzeni gelmiş olacak. O halde bu ekonominin benim ihtiyacımı karşılaması lazım. Benim bir de ekonomiye ihtiyacım var tabii ki. Ekonominin kendi ürettiği kadar ben tüketmeyeceğim, benim ihtiyacım olan kadar tüketeceğim. Bu kadar!
Pınar Dağ:  Charlie Chaplin'in manidar cevabı gibi, "E, bir yerden başlamak lazım"
Hayrettin Karaca: Evet. Bir! Bir en büyüktür. Yeter ki inansın kişi. Bak şurada bir kitap var en üstte. Onu bir ver. Rachel Carson'u tanıyor musun?
Pınar Dağ: Hayır.
Hayrettin Karaca: Bu elimdeki kitap 1950'lerde yazıldı. Peki, nedir bunun noktası? Kendisi kimyager. DTT (Böcek ilacı)nin yaptığı zararları, insan vücuduna dönerek girdiğini ispat ediyor. 40-50 yıl doğadan kaybolmayacağını söylüyor. Doğadaki ürün almayı, şimdi bu DTT'yi zararlılar için kullanıyorsam, diğer faydalıları da öldürüyorum. Toprağın içindeki bütün canlıları öldürüyorum. Bu kadın uğraştı ve bir kişiydi. Kimle uğraştı biliyor musun; ABD senatosundaki milyarderlerle uğraştı. Ve kimya sanayisiyle uğraştı. ABD'deki büyük ağır sanayi ile uğraştı. Bununla 7-8 sene uğraştı ve sonunda yasaklattı. Ama ihracatını yasaklattıramadı. Sonra 1964 yılında kanserden öldü. Atatürk ile hiç kimseyi örneklemem, Atatürk de bir kişiydi. Nesi vardı bu adamın; İnancı vardı! 19 Mayıs tarihinde çıkıyor Samsun'a, Amasya'da başlıyor toplantılar. İngilizler, İtalyanlar gelmiş dayanmış. Ve orada ilk kez ulusal egemenlikten bahsetmiştir tek bir kişi. Para yok diyorlar; bulunur diyor, ordu yok diyorlar; kurulur diyor. Bu nasıl olacak diyorlar; milletin kendisinin azim kararı ile diyor. Hayatında bir defa ben demiş, "Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır."
İşte o dönemde de İzmir yanmış daha soğumamış İzmir'de bir İktisat kongresi kuruluyor 1923, 17 Şubat. Cumhuriyet daha yok. Lozan'da durmuş ancak araya mesafe vermiş ve İktisat kongresi oluyor. Orda söylediği şey şu; bugün çektiğimiz sıkıntıların, mahrumiyetlerin, yoksulluğun temelinde ekonomide bağımsızlığa yoksun oluşumuz yatıyor. İşte bugün ekonomide bağımlı hale geldik. Dilimizle bağımlıyız, kültürümüzle bağımlıyız. Böyle şey olur mu? Gençlere bir bakıyorsun arabada kulağına takmış Dan!! Dan!! Dan!! müzik, ya bu çocuk nasıl büyüyor? Dil ve Kültür giderse ulus gider. Toprak giderse vatan gider. Ama ben bugün büyük bir mirasın sahibiyim. Ülkelerin sahip olacağı tek mirası dil ve kültürdür. Ben şimdi 12 bin yıl evvelki Orta Asyada yaşayan kültürden bazılarını taşıdığımı anladım, var bende düşünebiliyor musun? O halde ben onunla bağ kurmuşum. 12 bin yıl sonra o kültür hala kullanılıyor. Ben bu kültürü Anadolu geleneğinde yaşıyorum. Demek ki o miras çok önemli. Kapıyı dışarıda bulabilir misin?
Yok, böyle bir şey yok yani. Şimdi bizim ülkemiz açları doyurur ama gözü açları doyuramaz. Geleceğin en korkunç silahları Buğday ve Pirinçtir. Korkunç bir stratejik silahtır. Dünya uluslararası bir açlığa gidiyor. Aşağı yukarı 1979-80'den itibaren, dünyada sürmeden tarım yapılıyor. Sıfır sürüm yani sıfır. Amerika'da bugün yüzde 32 ile tarım yapılıyor. Örnekleyeyim; Türkiye'de iki kişi, Hamit Genç bir de Osman Özdemir. Bunlar Samsun, Bafra'da biri Orman Tarım Bakanlığında çalışıyor araştırmada, bir tanesi de Tema'nın gönüllüsü. Bunlar orada bir köyde kırsal kalkınma programını uyguluyorlar. Kimseden de 5 kuruş para almıyorlar. Ancak bilgi, bilgi bilgi için oradalar! Çok başarılılar. Meralar ıslah ediliyor, işe başlıyorlar falan ama diyorlar ki siz büyük bir hata yapıyorsunuz. Her sene aynı gübreyi veriyorsunuz. Buğdaya da, Arpaya da aynı, Ayçiçeğine de aynı gübreyi veriyorsunuz.
Bu doğru değil. Niye? Bu toprakta ne kaldıysa bilmeniz lazım, diğer yıl ekin zamanı ayçiçeğinin neye ihtiyacı varsa onu vereceksiniz. Toprakta kalanı bilin. Öyle mi? Öyle.
Nasıl olacak bu? Toprak analiz olacak. Toprak analiz oluyor, her tarlanın nüfus kâğıdı çıkıyor, onu cebine koyuyor köylü, ekin zamanı geliyor, ne ekeceksin patates, ne ekeceksin buğday, ne ekeceksin ayçiçeği. Karnede ne yazıyor, ayrı ayrı şeyler yazıyor. Ayçiçeğin aldığı derinlikle, havucun derinliği aynı değil. Birinin kökü 30 santimetreye giriyor, birinin kökü başka, biri de üstten alıyor. Demek ki toprağın kümülatif olarak ne olduğu, içinde neler olduğunu bileceksin ve onun eksiğini vereceksin. Bakıyorlar, biz bunu yapamayız diyorlar. Niye diyorlar. E, bu tuz biber gibi. Biz bunu yapamayız, mahsul de alamayız. Bizim Hamit biraz deli doludur. Peki diyor, bölün tarlanızı ortadan ikiye. Burada yazdığı gibi ver. O kadar! Eğer eksik alırsan gidelim notere, ben sana varlığım olduğunu ispat edeceğim, bunu ödeyecek gücüm de olduğunu ispat ederim, giderim notere ben senin ektiğinin daha fazlasını vereceğim. Akşam kahvede oturuyorlar, ayıp yaff bunlar bize çok yardım etti diye konuşurken, hepsi bölüşüp yapmaya karar veriyorlar. 4 kişi razı oluyor ve o sene az verilen yerde çok mahsul, çok verilen yerde az mahsul elde ediliyor. Türkiye Cumhuriyetinde tahlil laboratuarları vardı ama çalışmıyorlardı ama şimdi çalışıyorlar. Ve yetiştiremiyorlar. Özel laboratuarlar kuruldu. İşte bak görüyorsun bak, soruyorsun bana! Türkiye'nin tarihi değişecek böyle. Bütün dünyada 30 yılı geçti, sürmeden tarım yapılıyor. Kurumasını engelliyor. Kurutmuyorlar. Açıyorsun üstteki toprağı, verimli humusu aşağı döndürüyorsun, kaldırdığının göbeğini açıyorsun, hem de kurutmaya bırakıyorsun!!! Ben açtım senin bağrını, hadi bakalım çabuk kuru da, biz orada buğday ekelim. Olur mu öyle saçma şey! Bunu bilmiyordu köylü. Biz bunu öğretmeye başladık. Ama sen de bu bilgileri okursan, bunları vermeye başlayacaksın onlara. Çünkü senin hedefin Türk toplumuna hizmet etmektir. Bu fırsatı okuyarak bulacaksın. Benim okuduğum gibi. O vakit sen de bambaşka bir Pınar olacaksın. Akşam yattığın zaman huzur içinde uyuyacaksın. Çünkü içinde hiç endişen olmayacak. Bir en büyüktür. Bir yoksa iki olamaz. İki yoksa üç, üç yoksa dört olamaz. O halde bir en güçlü ve en büyüktür yeter ki inansın. Mahatma Gandhi'nin nesi var idi? Koskoca imparatoru kovdu. Nesi vardı; İplen bağladığı bir gözlüğü, sandaleti, hasırı, beyaz bir bezi, bir de değneği, bir de yanından ayırmadığı keçisi. Neyi vardı; İnancı. Bir tek silah patlatmadan, güneş batmayan imparatorluğun kıçına vurdu tekmeyi gönderdi. Bir tek kişi. O halde bir en büyüktür. Daha ne örnekler vardır. Okursan! Bak, Rachel Carson da bir kişiydi.
Pınar Dağ: Tek olmak çaresizlik değil yani
Hayretin Karaca: Evvela yapacağına inanacaksın. Ben seni dinledim Pınar evladım. Sen yardım etmek istiyorsun ulusuna. Bir şahsi menfaatin yok. Öyle dedin bana. O zaman sen çok potansiyel sahibisin. Sen neler yaparsın neler. Okursan yaparsın. Bilmiyorsun işte evladım bilsen yaparsın. Çünkü sen kendini adamışsın. Şahsi menfaatin yok. Daha ne ister Türkiye senin gibiler varken. Bulmuş işte bir kere. Çok bir şey yapmayacaksın oku! Oku, oku, oku! Sana şimdi bir kitap vereceğim. Bak şimdi, Japonya ihraç ettiği pirincin yüzde 70'ini ithal etmek zorunda kalmış. Seneler gelmiş ve dünyadaki pirinç sıkıntısı, ürün azlığı dolayısıyla ithalatını yapamamış. Parası olmuş ama ithal eden olmamış. Sonra Japonya kendi çiftçisine destek vermeye karar vermiş. Bütün dünyada böyledir bu. Kimi sene yüzde 3'e kadar, kimi sene yüzde 40'a kadar mahsule destek veriliyor. O seneye mahsus veriliyor. Bir daha verilmiyor çünkü o sene kıtlık olmuş. Devlet destek vermiş. İşte Japonya'da da böyle olunca tarıma destek veriliyor. Yüzde kaç pirince destek veriyorlar 10 senedir Pınar evladım, hadi bir tahmin et?
Pınar Dağ: Bilmiyorum ki. % 70? % 80?
Hayrettin Karaca: O kadar da atma canım.
Hadi Pınar evladım şurayı oku. Atladık, atladık, kitaba dönelim. İstersen sen oku istersen ben okuyayım, bakalım okuman yazman var mı birde onu öğreneyim? Şuradan şuraya oku.
Pınar Dağ: Peki
"Bu fiyat hipotezini sınamanın belki de en iyi yolu Japonya'da olanlara bir göz atmaktır. Japonya Hükümetinin pirinç fiyatlarına uyguladığı süspansiyon dünya pazarı üretimlerinin 6 katıdır. (Hayrettin Bey burada, büyük bir şaşkınlıkla neee!! Yüzde 600'mü, hani yüzde 70 idi. Okumaya devam ediyorum) Bu ülkede pirinç yatırımını üretmek çok karlı bir yatırımdır. Gelgelelim bütün çabalara rağmen, Japon çiftçiler bilimsel açıdan bilgili, çalışkan ve ucuz kredi imkânlarına sahip olmalarına rağmen, son 10 yıldır pirinç üretimini başaramamışlardır. Sürekli verim arttırıcı yeni teknikler arayışı içindedirler. Ama ne tarımsal araştırma merkezlerini ne de tohum sağlayan şirketlerle birlikte nede gübre üreten şirketlerin bir yardımı dokunmaktadır. Son yıllarda tahıl üretimlerini iki katı ya da üç katı arttırabilen çok az ülke gelecekte, mevcut tehlikeleri kullanarak bir artış sağlayabilecektir. Bu ülkelerin çoğu ya mümkün olan en çabuk ve kolay verim artışını zaten elde etmiştir. Ya da böyle bir artışa olanak tanıyacak doğal koşullarına sahip değildir."
Hayrettin Karaca: Değildir!!! Şimdi sen öğrendin açlığa doğru hızla gittiğimizi. Japonya'nın parası var evladım. Yüzde 70 değil yüzde 600 destek veriyor. Ama 10 senede bir şey alamıyor. İşte okuyunca daha iyi göreceksin ki varsıl ülkeler yoksul ülkelerden toprak satın almaya başladı. Çünkü kendi ülkelerinde toprak güç kaybetti. Bugünkü aşırı sulama, aşırı gübrelemeyle, aşırı ilaçlamayla da o toprağın canını alacak. Ama işte 10 sene sürebiliyor işte. Daha fazla sürdüremezler. Çünkü para için orayı tutuyor. İşte çok alayım diye basacak gübreyi, basacak suyu, basacak ilacı
Pınar Dağ: Toprak ölecek
Hayrettin Karaca: Evet, toprak ölecek. Ama onun umurunda değil. Çünkü diyor; PARAM VAR BENİM PARAM, DÜNYAYA NE OLURSA OLSUN BENİ İLGİLENDİRMEZ senin paran var ama Pınar ile Hayrettin var haberin olsun! Sana ben, yılda 1 trilyon 344 milyar dolar silah için para harcatmam. Ne yapacakmışsın! Ben ihtiyacım kadar tüketirim, bugün eğitim ve sağlık vergimi devlete veririm, silaha param yetmez. O halde Pınar ile Hayrettin dünya barışını kurar. Silah yoksa ne yapacak adam, razı olacak. İşte bunu biz yaparız. Yaparız biz.
Şurada üstte bir kitap var, onu bir ver. Beyaz kitap. Şimdi biliyorsun Porto Alegre'de (12. yıla girdi) Dünya Sosyal Forumu yapılıyor, orada "Başka Bir Dünya Mümkün" aranıyor. (Elindeki kitap bunu anlatıyor.) Ama ben bununla aynı fikirde değilim. Üye değilim, gitmiyorum da ancak yazılanları anlıyorum. Bilgi almak için üye olmak şart değil. Öyle bir şey yok. Bu sene Güney Amerika ülkelerinin hemen hemen hepsi, bu işte yeni bir yaşam tarzı hedefiyle katıldılar. Devlet liderleri katıldı. Şimdi bunu okumadan sana bir şey daha söyleyeceğim. Küba, 80 yıldır (öyle hatırlıyorum) bir ambargo altında. Ambargo koymuş Amerika. Niye? Senin kafan, benim kafama uymuyor. Sen komünistsin, sosyalistsin dünyada yaşama şansın yoktur diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Hürriyet var mı, demokrasi var mı VAR öyle düşünmüş adam! Sana düşman olabilir mi? Bir silahı var mı? YOK. Bugün Küba'da aç insan yok. Yüzde 99, 99,99 herkes okuma yazma biliyor. Ve doktor ihraç ediyor dünyaya.
E, sağlığı yerinde, doyuyor, eğleniyor, şusu var busu var ama zengin değil. Ama aç değil. Hangisini tercih edersin. Hem de gelecekten de kaygın yok. Aman ne olacak benim iki apartmanımın yerine dört olsun da, torunuma, şuna buna bırakayım diye bir şey yok. Emniyeti var, huzuru var ama Rusya'da ki sosyalizm tabii ki çok kötü örnekler verdi dünyaya. Burada Mihail Gorbaçov'un kitabı var. 1930'lu yıllardaki çekilen sıkıntıları toprağın yanlış kullanılmasını anlatır. Şimdi toprağın da canlı olduğunu da biliyoruz, içindeki elementleri de biliyoruz. Bunların arasında denge bozulursa iyi şeyler olmaz. Mesela bugün Kuzey Hollanda'da ve Kuzey Almanya'da fazla gübreden toprak nitrat bağlamış.110 metre suyun içinde nitrat var. Azot var. Hayvan fazlalığından geliyor. Şimdi Hollanda domuz adedini yüzde 25 kıstı. Ama kalan domuz üretiminden de gübrenin çaresine bakıyor. Et yiyor musun et? Pınar'a soruyorum Pınar'a!
Pınar Dağ: Ah bana mı? Evet, evet yiyorum!
Hayrettin Karaca: İyi! Afiyet olsun! Bak orada bir kitap var daha sonra onunla ilgili bilgi vereceğim. Bak 1 kilo et için 7 kilo tahıla ihtiyaç var. 1 kilo et 7 kilo ile denklersen bir kişiyi 2 ay besleyebiliyor. 1 kilo et için 3 ton suya ihtiyacımız var. 30 bin kalori enerjiye ihtiyacımız var. Afiyet olsun! Ve dünyadaki küresel ısınmaya da dış tetkikleri metan gazıyla da katkıda bulunuyor. Tabii ki genç çocuklarımıza et vereceğiz!
Pınar Dağ: Ne yiyelim? 
Hayrettin Karaca: Yiyin efendim ama 110 kilo yiyor Amerikalı. Ama Hindistan 3 kilo yiyor. Çin 26 kilo yiyordu o da 50 kiloya çıkaracak. 1 milyar 300 milyon; 56 kiloya çıkartacak. 280 milyonluk Amerika 112 kiloya çıkartacak. Şimdi gelelim bu kitaba. Diyorsundur niye bunları bu kadar anlatıyor Hayrettin bana. O kadar zamanını bana ayıracağını umut etmiyordum. Bak, Hayrettin ispat etti ihtiyarların çenesi düşük oluyor derler ya onu ispat etti şimdi .
Pınar Dağ: Rica ederim
Hayrettin Karaca: Şimdi Dünya Sosyal Forumu üyesi Susan George'un kitabı bu. Başka bir dünya mümkün, eğer "Ben bunu okuyorum. Bana verdiği görevler bana çok ağır geldi. Ben bunu vallahi yapamam. Ne yazmış buraya. Ama hakikaten mümkün mü? Bana göre cevap evet, eğer. Dur bakalım eğer, eğer, eğer! Bu kitap her şeyi değiştirecek olan eğer'e adanmıştır. Peki, ne istiyor benden. Şu son kısmı bir okuyayım ben. İstersen sen oku. Okuman da varmış zaten.
Pınar Dağ: Peki
Artık başka türlü dünya yaratmak için, bilgi sahibi yurttaşlar gerek. (Hayrettin Bey bölüyor; Rezalet! Ve devam ediyor bu kadarını da yapamam ben kardeşim, üzerimde bu kadar baskı kurmaJ
(Bir daha oku şunu.)
Artık başka türlü dünya yaratmak için, bilgi sahibi yurttaşlar gerek.( Hayrettin Karaca: Sen uyduruyorsun, uyduruyorsun, uyduruyorsun! Anladın mı şimdi niçin okumak lazım!)
Hayrettin Karaca: Bir de diyor ki, "Şiddet kullanmazsak eğer" Bu da çok zor, ne yapacağım ben! İşte okuyun çocuklar, karar verin. Ama başkasının yaşam haklarından, imkânlarından alıp götürüyorsun o vakit. Ahlaksızsın. İşte bir de böyle bak. O ne kadar ilan yaparsa yapsın, reklâm verirse versin kanmayacaksın. Ama ben bu kitapla aynı görüşte değilim. Çünkü bu kurumlardan istiyor. Ben kurumlardan bir şey olacağına inanmıyorum. Ben bireye inmek istiyorum. Ben en güçlüğüm ben, ben! Bir varsıl, bir yoksul ikili olamaz, o halde ben en büyüğüm. Yeter ki karar vereyim. Sana söyledim inandırdım mı bunu? Tamam, o zaman. Sen de diğerine inandıracaksın ve gidecek böyle. Bak ben burada bir not almışım. Bu kitabın üzerine, demişim ki bence bu konu ahlak konusu olarak algılandığında başarıya ulaşabilir. Tüketim ahlakı. Bir yerden başlamak lazımdır. İddialı olup, yola çıkıp, maşası olmak sorunu olumsuz etkiler. Kişi kimseye bağlı olmadan karar verirse mücadelenin sonu gelir. Benim felsefem bu işte Pınar. İşte ben böyle kitapların üzerine not yazıyorum. Şimdi Hayrettin sana bir örnek verecek. Bunun görevi beni ısıtmaktır değil mi? (Hayrettin Bey, ortası yırtılmış ancak ilk gün ki gibi pamuksu dokusunu yitirmemiş ekose atkısını gösteriyor bana.) Hala sıcak tutuyor beni. Umurumda değil! Ama niçin yapıyorum bunu, başkalarının hakkını tüketmeye hakkım yok benim. Şimdi sana batı medeniyeti hakkında bilgi vereceğim. Bana göre batı canavardır. Bosna'da harb oluyor, açlık yoksulluk, sefalet, ona karşı, varsıl ülkeler ilaç yardımı yapıyorlar. Bunu sana hediye olarak veriyorum. Ama önceden bir doktora git asabına baktır, sonra oku.
Pınar Dağ: Tamam  İçimden okuyorum.
BOSNA'YA YARDIM OLARAK GÖNDERİLEN ZEHİRLİ, ATIK MADDELER
İlaç ve kimyasal madde üreten şirketler, kullanılamayan ilaçları ve tehlikeli atıkları, savaşta zarar gören bölgelere insani yardım adı altında göndermek suretiyle, bu maddeden kurtulmanın yollarını buldular. Devam ediyor
Hayrettin Karaca: Şaşırma işte! Almanlar ilaç diye yollamış bunu. Üzerine de hediye diye yazmışlar paketlerin. Şu satırları da oku, rahat rahat oku. Okumak günah değil.
Pınar Dağ:
IMF ve OECD verilerine göre, devletin ekonomideki payı 1937 -1997 yılları arasında; ABD'nde % 8,6 dan % 32,3'e, İngiltere'de % 30'dan %41'e, Almanya'da %42,4'den %49'a, Fransa'da % 29'dan %54,3'e, Japonya'da ise % 25,4'den %35'e çıkmıştır. Oysa Türkiye'de devletin ekonomideki payı, 1937 yılında % 80'ler düzeyinde iken 1997 yılında %26,6'ya düşmüştür.
Hayrettin Karaca: Kaynak nedir kaynak?
Pınar Dağ: Kaynak: IMF Economic Outlook, June 1998, OECD Analytical Databank.ak Bildiren Nisan 2001,Sayı 33
Hayrettin Karaca: IMF, bak kendisi yazmış bunu. Bak evladım okumuyorsunuz, okuyun ve ülkenizin kıymetini bilin. Senin gibi kendini adamış amatör birinin buna çok ihtiyacı var. Sen bir canavar olursun, hem de daha gençsin. Ama bilgi sahibi olursan bir Rachel Carson olursun sen. Senin abideni dikerler bilmem ne ancak ülken için var olursun. Zaten varsın ama enerjini arttır. Oku bak daha neler göreceksin. Bir de, "ülkeyi kim yönetiyor, kimlere biz oy vermişiz."Sene 1985 Veli Göçer, hapse attılar, 18 yıl içerde kaldı. Çıktı mı çıkmadı mı bilmiyorum!! Al şunu oku.
Pınar Dağ:
Veli Göçer 18 yıl hapse mahkûm olmuş. TBMM tutanaklarından Tarih 2 Mayıs 1985. Tek başına ANAP iktidarı dönemi. Mecliste bir yasa tasarısı görüşülüyor.
İmar Yasası
Halkçı Parti Kayseri Milletvekili,1948 doğumlu, inşaat mühendisi, Mehmet Uner ve arkadaşları tarafından verilen önerge:
"Yapı ruhsatı almak için dilekçeye zemin etüdü projesi (arazinin deprem yapısına göre yapı uygunluğu belirten bilimsel rapor) eklenmesi zorunludur."
Başkan: Komisyon üyeleri ve hükümeti bu önergeye katılıyor mu efendim?
Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı İbrahim Özdemir( İstanbul)
Katılmıyoruz efendim.
Devlet Bakanı Kazım Oksay(Bolu):
Katılmıyoruz efendim.
Bunun üzerine önerge sahibi Mehmet Uner yine söz alır:
"Her yerleşim yeri doğal çevrenin bir parçasıdır. Düzenli, dengeli ve sağlıklı yerleşimin baş koşulu, yer seçiminin uygun yapılmasına bağlıdır. Yasa tasarısında jeolojik özelliklerin göz önüne alınmadığı görülmektedir. Oysa ülkemiz doğal afetler açısından böylesine bir ihmalin sonuçlarına katlanır gibi olmadığını yaşayarak öğrenen ve bunu en iyi bilen ülkelerden biridir. Ülkemiz doğal afetler ve jeolojik nedenlerden kaynaklanan ve yarattığı sonuçlar açısından da doğal afetlerin en acımasızı olan depremlerin yoğun olarak yaşandığı ülkelerden biridir.
Yüzde 92'si deprem bölgesi olan ülkemizde, nüfusun yüzde 95'i deprem tehlikesi altında yaşamaktadır. Sanayimizin yoğun olduğu kentlerimizin yüzde 75'i, barajlarımızın yüzde 41'i birinci ve ikinci derecede tehlikeli deprem bölgelerinde yer almaktadır. Bu verilere ülkemizde bir yılda 1,1 yıkıcı deprem olduğunu da eklersek, bu konuda ciddi kuralların konulmasının ne kadar zorunlu olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Ülkemizde sadece son 45 yılda depremlerden 60.000 kişi hayatını kaybetmiş,400.000 konut yıkılmıştır. Yalnızca depremlerin yol açtığı ekonomik değer kaybının en az 15 Atatürk Barajı'nı yapabilecek boyutta olduğu anlaşılır. Depremin ülkemizde yol açtığı zararlar Japonya'ya oranla 30 kat daha fazladır. Bu bize, çevre planlamasında jeolojik bilgilerden yararlandığımız takdirde zararımızın 30 kat azaltılabileceğini gösteren somut bir örnektir.
Bu durumu yaratan en önemli neden, jeolojik incelemeler sonucu sakıncalı görülen yerlerin yerleşime açılmasıyla, jeolojik inceleme yapılmaksızın iskâna izin verilmesi olgularıdır."
Başkan: Sayın Uner, toparlayınız lütfen!
Mehmet Uner:
Devamla
"İl ve ilçe imar işleri kurallarında jeoloji mühendisliği disiplininin temsil edilmesi yanında, belediyelerde jeoloji mühendislerinin istihdamına geçilmesi sağlanmalıdır. Bu hizmetlerin İmar Yasası kapsamına alınması önemlidir"
Başkan:
Sayın Uner lütfen tamamlayınız. Zamanınız üç dakikayı geçiyor. Müsamahamızı kötüye kullanmayın.
Mehmet Uner:
Devamla
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Başkan:
Teşekkür ederim. Önergeyi oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler? Kabul etmeyenler?
Önerge kabul edilmemiştir!
Ölende mi, öldürende mi, öldürtende mi kabahat?
Veli Gökçek'e 18 yıl, ya bunlara?
Dolgun bir maaşla, cilalı ceylan derisi koltuk!
Hayrettin Karaca: 1985 bu tarih. 1992, 1999 depremden bu adamlar sorumlu değil mi? İşte imkân bulursanız, o bilgisayarlarınızdan bunlara ulaşabilirsiniz. Mümkün olduğu kadar TBMM'nin bilgilerini basıp koy bir yere. Dosyala. A Grubu, B Grubu, C grubu diye ayır. İşte o vakit canavar olursun canavar. Senden korkarlar. O kız var ya o kız Pınar, çekeceğimiz var bu kızdan derler. Bak burada State of the world var, dünyanın durumu adlı kitap. Biz bunu her sene yayımlıyoruz, kaynak da yazdım buraya bak o kaynakta Amerika'da yazılan State of Word'ün Türkçesi. Deprem ile ilgili. Ama ben sana yavaş yavaş kitaplar vereceğim. Hadi sen sor ne soracaksan?
Pınar Dağ: Sorularımın hepsini sormadan yanıtladınız hatta ziyadesiyle zaman ayırdınız. Teşekkürler gerçekten…
Hayrettin Karaca: Rica ederim. Biliyorsun Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ile Kanal B'de Giderayak adlı bir programımız var. Onunla biraz şaka maka derken topluma bir görev veriyoruz. Mesela bugün ben Pınar'ın yerinde olsam Başbakan'a topraklarımızı sat diye seçmedim. Vekil olarak vekâlet verdim sana ama ben o cesareti vermedim sana, bunu nerden buluyorsun? Devlet toprak satar mı hem de yabancılara. Yazıklar olsun sana. Altında vatandaşlık numaranı da yazıp, imzanı yazar gönderirim. İşte yarın komşuna, apartmanda bulduğun yakınına yazdırırsın ama aynısını yazdırmazsın, ablana, teyzene, akrabana, sevdiklerine bütün herkese bunu anlatırsın. Başlarsın bir yerden. Çalıştığın yerdekilere herkese yazdır. Bak biz TEMA olarak 1 milyon küsur imza topladık 2/B'ye karşı bir imza topladık. Ama hiç faydası yok hiç hiç! Ama eğer biz topluma inseydik, toplumun 500 bin kişisi etki gösterseydi o daha etkili olurdu. Sen bir vatandaş olarak görevini yapıyorsun, benim beklediğim bu. Suçluyuz, suçlusun, suçluyum, suçlular! Çünkü ben ülkenin varlığına ortağım ama ben ülkemin sorunlarına ortak değilim.
Pınar Dağ: Bence gerçek bir mühendislik çalışması yapılıyor üzerimizde, uyuşturuluyoruz galiba!
Hayrettin Karaca: Hayır, hayır, hayır! Ben 9 senedir televizyon seyretmiyorum. Bazı zamanlar arkadaşlarım beni seyret, şu programı bir seyret diyor, o da 3 kere ya da 5 kere oluyor. Televizyon açmasını bilmiyorum hatta açtırıyorum. İzleyemiyorum.
Pınar Dağ: Ben de televizyon izlemiyorum (diyerek atıldıysam da yine gözüne girdiğimi sanmıyorum. Oku oku ve oku diyor da başka bir şey demiyor)
Hayrettin Karaca: Okuyun evladım okuyun!