29 Aralık 2022

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN

Bırak günleri dilediğini yapsın
Razı ol hükmedince kader
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın
Bâki değil dünyadaki zorluklar

Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde
Ahlâkın müsamaha ve vefa
Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta
Örtüsü olması seni sevindirir yine de

Cömertlikle setret ki her ayıbı
Örter denilir cömertlik
Sakın gösterme düşmanlarına zillet
Belâdır üzüntünle onları sevindirmek

Cimriden yardım umma
Ateşte susayan için su yok
Rızkını eksiltmez ağırdan alış
Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak

Ne hüzün devam eder ne sevinç
Ne sıkıntı, ne rahatlık
Eğer kalbin kanaatkarsa
Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa

Kimin inerse meydanına ölümler
Ne gök korur onu, ne de yer
Allah’ın mülkü geniştir ama
Feza daralır hükmettiğinde kader

Aldırma vefasız günlere hiç
Fayda vermiyor ölüme ilaç


GAM

Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını
Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir
Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla
Ne zaruretler memnuniyet altında gizlidir.
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse
İnsanları toplar, denk oluşları birbirlerine
Fakat gam ayırır ve hiç kimse
Yakasını kurtaramaz ondan.
Karartsaydı eğer elbiseleri o gam
Bulamazdın bir yerde hiç beyaz elbiseli
İnsan gamını saklamak istiyorsa
Kendine bile görünmemeli.


BIRAK ARZULARINI

Aklın karışırsa iki konuda
Yorarsa seni zihnin
Doğru olanı mı
Yoksa arzuyu mu seçeceksin
Bırak arzularını
Zira arzu edilen şeyler
Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.


YAKIN

Gün gelir yalnız kalırsan
De, bir gözetleyen var üzerimde
Hiçbir şey gizli kalmaz, O’na her şey aşikar
Bir an bile habersiz kalır Allah zannetme
Vallahi öyle bir gaflete daldık ki
Yetişti bize günahlar, günahların üstüne
Keşke Allah bağışlasa geçmişi
Mağfiret dileyebilsek, tövbeyi nasip etse
Görmüyor musun bugün hızla geçmekte
Yarın bakabilenlere çok yakın görünmekte


HAYRET EDİYORUM

Hayret ediyorum; Nasıl isyan edilir Allah’a
Bile bile nasıl yüz çevirir münkirler O’ndan.
Halbuki Allah’a şahitler vardır, sonsuza dek
Her hareketten ve her sükûndan
Bir belgesi görünür O’nun her şeyde
O belgeler delildir vahdaniyete.


DUA

Duayla alay eder, onu küçümser misin
Dua nelere kadir, nereden bileceksin
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama
Zamanı vardır
Ulaşır yerine saati dolduğunda
Rabbim istemezse tutar okları
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.


KADER

İstediğin olur, istemesem de istediğim olmaz,
Sen istemezsen
Kulları yarattın ilmine göre
O ilimde koşar, genç yaşlı ile
Kimisi bedbahttır, kimisi mutlu
Kimisi güzeldir, kimisi çirkin
Kimini yalnız bırakır, lütfedersin kimine
Kimine yardım eder, kimini bırakırsın
Kendi hâline.


ERKEĞİN SÜSÜ

Elbisen güzel olsun elinden geldiğince
Erkeklerin süsüdür güzel elbise
İnsanlar, izzet ve ikram görür onunla.
Tevazu olsun diye kaba giyinmekten vazgeç
Saklayıp gizlediğin meçhul değildir
Allah’a O’ndan korkup haramdan sakınırsan
Yeni elbisenin zararı olmaz sana.
Eski elbisen ise yüceltmez seni Allah katında
Sen günahkâr bir kul oldukça.


ÇIKIŞ YOLU YAKIN

Güzel bir sabırla açılır çıkış yolu,
Allah’ın işlerinde gözettiği kimseler
Görür kurtulduğunu.
Dokunmaz hiçbir eza, Allah’ı tasdik edene
O’ndan kim ümit ederse
Allah, ümit ettiği yerde.


AŞK

Yakut el – Hamevî anlatıyor: Bir adam İmam Şâfîî’nin yanına gelip kâğıda yazılı şu beyiti gösterdi:

Mekke müftüsüne sor Haşimoğulları’ndan
Aşkı kavurursa ne yapar insan?

İmam Şâfiî bu satırların altına şu beyiti yazdı:

Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.

Kâğıdı getiren adam yazılanları alıp götürdü.Daha sonra kâğıdı yeniden getirdi. Kağıtta bu kez şunlar yazılıydı:

Sevgisini nasıl tedavi edebilir ki
Tutkusu genci öldürmektedir
Her gün yudum yudum
Kederi içmektedir.

Bunun üzerine Şâfiî şu cevabı yazar:

Eğer sabretmezse başına gelenlere
Onu ancak ölüm kurtarabilir.


ZAMAN İKİ GÜNDÜR

Zaman iki gündür
Güvenli ve tehlikeli
Hayat iki hayattır
Huzurlu ve kederli
Görmez misin denizin üstünde
Birçok leş yüzer durur
Oysa derinlerinde
Nice inciler bulunur
Gökyüzünde varsa da sayısız yıldız
Sadece ay ve güneş tutulur.


NEFSİNİ GÜZELLEŞTİR

Nefsini koru ve taşı
Onu güzelleştirecek yere
Huzur içinde yaşar gidersin
Muhatap olursun güzel sözlere.
İnsanlara iyilikle muamele etmezsen
Dostundan cefa görür
Çekersin zamanın elinden
Sabret yarına kadar azsa bugünün rızkı
Umulur ki giderilir vaktin sıkıntıları.

Dostluğunda hayır yoktur
Giriyorsa renkten renge bir kimse
Ve eğiliyorsa gittiği yöne
Rüzgâr nereden eserse.
Ne kadar çoktur dostlar sayıldığında
Halbuki ne kadar azdırlar
Musibet anlarında.


AYRILIK

Vah o zavallı gence
Ve geçirdiği vakte
Yanında yokken arkadaşları.
Şayet ömrü avcunda olsaydı
Sevdiklerinden ayrı düşünce
Hiç düşünmeden fırlatıp atardı.


UZLET YEĞDİR

Takvalı bir dost bulamayınca
Yalnızlığım daha tatlıdır bir azgına eşlik etmekten
Tek başına, huzurla yapılan bir ibadet
Daha hayırlıdır elbet
Mahzurlu kişiyle bir mecliste sohbetten.


ŞÖHRET

İyi insan bir mertebeye gelir
Adı yücelir dillerde
Öyle ki yapmadığı hayırlar bile
Onun ismiyle anılır.

Kötü insanın çoğalınca günahı
Kötülükte tekâmül eder de
Başkalarının günahları bile
Üstüne kalır.


İNSANIN ARZULARI

Arzularına ulaşmak ister insan daima
Allah’ın takdiri dışında bir şeye
Ulaşmak hiç mümkün müdür?
İnsan, çıkarım, malım-mülküm dese de
Faydalandığı şeylerin
Takva en üstünüdür.


BİZİM AYIBIMIZ

Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir
Zamanın bizden başka yoktur ayıbı
Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi
Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.
Kurt kurdun etini asla yemezken
Göz göre göre yiyoruz birbirimizi
Aldatmak için bürünüyoruz kuzu postuna
Vay haline bize sataşmaya gelenin
Dinimiz; yapmacıklık ve riya
İşimiz aldatmak bize bakanı.


DÜNYAYA ALDIRMA

Üzülme kaybettiklerine dünyada
Müslümanlık ve sağlık yanındaysa eğer.
Peşinden koştuğun şey elinden kaçtıysa da
Sağlık ve Müslümanlıktaki kaybın
Doğrusu sana yeter.


NASİP

Kısmetli biri yerde bir dal buldu da
Elinde meyve verdi derlerse inan
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların
Su içerken boğulduğunu duysan.
Göğe dağılmış yıldızları tutabilirim
Zenginliğin hilelerini kullansam
Akıllı ve ferasetli kimseler
Genelde zenginlikten nasipsizdirler
Birbirine zıt düşer, asla bağdaşmaz
Apayrıdır bu özellikler.
Allah’ın en dertli kulları bil ki
Dar rızıkla sınanan o himmet sahipleri.
Kaza ve kadere en büyük delil
Akıllılar dardayken ahmakların refahı.
Kendisine zenginlik verilen kimseler
Allah’ın dilediği müstesna
Ne sevap alırlar, ne şükrederler.
Nasip, yaklaştırır bütün uzak işleri
Nasip açar tüm kilitli kapıları.


SIR

Ne güçlü ve akıllı kimseler var ki
Yanlarına uğramadan geçer rızıklar
Ne zayıf ve aklı eksik kimseler
Körfezleri avuçlayıp dururlar.
Bu da gösterir ki
Allah’ın göstermediği bir sırrı var.


YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULURSUN

Zorbalıkla hükmettiler
İleri gittiler baskılarında
Ve bir müddet sonra
Kalmadı yaptıklarından eser,
İnsaflı olsalardı insaflı olunurdu onlara.

Fakat öyle azıttılar ki
Üstlerine yağdırdı zaman
Hüzünlerini, belâlarını
Lisan-ı hâl söylüyordu şarkılarını

Başlarına gelenler
Bedeliydi yaptıklarının
Zamanın günahı neydi?


TAZİYE

Sana taziyeye geldim, sünnettir diye
Ebedî kalmak, arzum değildir.
Ne “Başın sağolsun!” denilen kalacak
Kaybettiği yakınından sonra,
Ne başsağlığında bulunan bakidir.
Bir süre yaşasa ne olacak!


ÖLÜM HERKESİN YOLU

Bazı kimseler ölümümü temenni etti
Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur.
Ben o yolda yalnız değilim ki
Ne benden önce ölen kimse bana bir zarar verir
Ne benden sonrakilerin yaşamı ebedî kılar beni.
Yok olmamı dileyip, öleceğimi söyleyen kimse
Kendi helak olabilir ben can vermeden önce.


CAHİLLE MUHATAP OLUNMAZ

Bir düşük sövse bana şerefimi yükseltir
Asıl ayıp, ona kötü söz söylemektir
Şayet kendime ihtiram etmeseydim
Alçaklarla dövüş için nefsime fırsat verirdim.

Ve eğer yalnız kendimi düşünseydim
Beni arzularıma boş verir görecektin
Ben dostumu gözetiyorum oysa
Utançtır tok adama, arkadaşı aç olsa.

Edepsiz, benimle pervasızca konuşan
İstemem ona karşılık vermek
Onun şirreti artar, benimse hilmim
Buhur dalı gibi yandıkça güzel kokan.

Cahil konuştuğunda karşılık verme
Hayırlıdır sükût cevap vermenden
Onunla konuşursan sevindirirsin
Halbuki terk edersen kahrolur üzüntüden.


SUSMAK CEVAPTIR

İstediğini söyle, söv bakalım namusuma
Susmam cevaptır serserilere
Cevap vermekten acizim sanma
Fakat aslanlar cevap vermez köpeklere.


SUSMAK SELÂMETTİR

Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.
Şereftir, cahile, ahmağa karşı susmak,
Üstelik namusunu haysiyetini korumak.
Görmez misin susan aslandan nasıl korkulur
Köpek ömrünce havlar ama taşa tutulur.


KAPIYA YÖNELMEK

Bâtılı hakka katarsan reddeder onu
Diyelim ki karıştırdın
Hak sabittir, ayrılır ondan.
Doğrusu kaybolursun
Bir işe girmezsen dosdoğru kapısından
Kapıya yönelirsen yolu bulursun.


GÖRÜŞ

Açma herkese fikrini
Görüş almak istemeyen
Ne senden hoşnut olacaktır
Ne yararlanacaktır fikrinden.


İLMİ HAKEDENE VER

İnci mi saçayım, davar sürüsü içinde
Koyun çobanlarına edebiyat mı düzeyim
Ömrüme andolsun ki
Bir beldenin şerriyle yok olsam da
Zayi edecek değilim
Paha biçilmez sözleri aralarında
Aziz Allah lütfuyla kolaylaştırıp
Rast getirirse beni ilim ve hikmet ehline
Faydalıyı vereceğim, sevgilerine bedel
Bu olmazsa gizleneceğim
Bilgilerimle beraber.

Cahillere ilim veren onu zayi etmiştir
Kim de esirgerse ilmi hak edenlerden
Kendine zulmetmiştir.


TESLİMİYET VE İTİDAL

Bir kapı kapanınca bir başka kapı açılır
Evet, zor işler an gelir kolaylaşır
Sıkıntıdan sonra gelir ferahlık
Dar yolların içinde genişlikler saklıdır.
Bir üzüntüye bedel vardır iki kolaylığın
Sakin ol, faydası yoktur gamın
Ne kadar güçsüz kaldın korktukların yanında
Korkulacak bir şey yoktu aslında
Ne bulutlardan korktun dolu yağdıran
Çok geçmeden kurtuldun, uzaklaştı yanından.
Rızık sana geldi, ona giden sen değildin
İstemekten uykusuz kalmadı ki gözlerin
Nice azgın dev dalgaların üstünden aştın
Ailenden uzaklaşıp, gurbete düştün

Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar
Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında
Ne bir engel ne de bir perde var.
Fazlıyla karşılık verir O’ndan ümit edenlere
Her an icabet edilir ümitle bekleyenlere
Elinden kaçanlara bir gün olsun üzülme
O’nun rızası ve ecri, değer sabrettiğine.
Ne yazıyorsa amel defterinde onu görürsün
Ya isabet etmişsindir ya da sürünürsün
Kitapta yazılana kim engel olabilir
Kitabın reddettiğini kim gönderebilir
Bazen terketmezsen bir süsü, bir ziyneti
İnsanlar onu şüpheli bulabilir.
Öyle yerlere düşer helak olursun ki sen
Üstüne yağan oklar
İsabet etmiştir onun yüzünden.
Açıkla yaşadığın zamanı fakat aşırı gitme
Doğrusu bu yaşadığın zaman bir nevi azaptır

Kınamayı azalt, zira hakkı olduğu halde
Kınayan kimse kalmadı şu zamanda.
İnsanlar toplu halde geçip gittiler
Fakat yoktu yanlarında
Köpeklerin ihtiram ettiği o düşük şahsiyetler.
Kara simalıları
Çıkarlar karşına müjdelemek için seni
En nazik olanları selam yerine küfrederler
Ihsan et, hür insan güzele tâbi olandır
Hürriyet, onlardan uzaklaşıp kendini korumaktır.
Allah muhtaç etmezse onlara kaçar, kurtulur
Yoksa yanlış ve doğru arasında bocalar durur.
Arzularını boş ver, zira arzular
Ayıplanacakları yere sevk eder nefisleri.
Cevabı vardır bütün sözlerin
Konuşmadan önce seç sözlerini
İçine nükte katsan daha iyidir
öyle sözler vardır ki yakar içleri.


AĞARAN SAÇLAR

Ateşim söndü, saçlarımın yanmasıyla
Ve gecem karardı ışıyan alevinden
Hangi baykuş başıma yuva yapmış
Kargaları uçtuğunda karşı çıkmama rağmen.

Terkettin beni, görüp ömrümün harabını
Sığınağın her diyarın yıkıntıları
Zevk alır mıyım hayattan, geldikten sonra
Yaşlılığın öncüleri şakaklarıma – ki fayda vermiyor kına

Saçı beyazlar rengi sararırsa insan
Güzel günlerinden bile ıstırap duyar.
Çirkin işleri bırak, haramdır
Takva sahiplerinin bunları işlemesi.
Makamının zekâtını ver ve bil ki
Nisaba erişmiştir malın zekâtı gibi.

Ihsan et hürlere, köle olurlar sana
Cömertlerin ticareti insanı devşirmektir
Yürüme yollarında yeryüzünün gururla
Birazdan toprağı seni kaplayabilir.

Kim tadarsa dünyayı – ki ben tattım –
Sunuldu bize şerbeti ve azabı
Yalnız fanilik gördüm ve yalnız aldanış
Sahranın ortasında belirir ya serabı.

Bir leşti hareketsiz,
Etrafına üşüşmüş köpeklerin arzusu
Onu çekiştirmekti.
Uzak durabilirsen, kurtulursun elinden
Saldırır köpekleri, çekiştirmek istersen.

Ne mutlu evinin köşesini sevene
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.


KANAAT VE TAKVA

Aziz olur kim kanaat ederse
Mahluka boyun eğmez çözmezse peçesini
Tecrübelerden öğrendiğim onura dair
Kanaatten daha aziz izzet yoktur dünyada
Sen onu nefsin için sermaye yapmalısın
Ve sonra takva malın olmalı senin
Hayırlar işle gücün yettiğince
Sakın uyma arzularına nefsinin
Salihleri severim onlardan değilsem de
Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.
Nefret ederim günah tüccarlarından
Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.


GELİP GEÇEN BİR FIRSATTIR BAHTİYARLIK

İnsan insanla madem ki hayat birlikte
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir,
İnsanların ihtiyaçlarını gideren adam
Bil ki en üstün insandır halkın içinde
Gücün yetiyorsa elini çekme artık
Birine iyilikten sakın çekinme
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık
Şükret Allah’ın yarattığı nimetlere
O nimetler ki bahşedilmiştir sana
Ve muhtaç değilsin başka insanlara.
Bir millet ölse de yaşar hep cömertliği
Yaşayan öyle insanlar da vardır ki
Çoktan ölmüşlerdir toplumun nazarında.


ONURLU KİMSELERİN İMTİHANI

Yayılıp, dilediğini yiyen develer görürüm
Ömrünce susuz kalmış aç aslanlar bilirim
Bir lokma bulamazken kavmin eşrafı
Şerefsizlerin tıkınmasına ne derim
Bıldırcın ve kudret helvası.
Mahlukatın hakimince verilmiş bir hükümdür
Acılığına rağmen hükme kim direnebilir
Kim bilirse zamanın kalleşliğini ve değişkenliğini
Belâlara sabreder, açığa vurmaz şikayetini.


TEVAZU

Bir meclise dâhil olmak istediğinde
Kendini görmelisin hep alt mertebelerde.
Yüceltirlerse seni, bu onların ikramıdır
Yerinde bırakırlarsa
De, bu benim makamımdır.


’İNSANLARIN DA GÖZLERİ VARDIR

Namusun korunmuş, dindarlığın tam
Helâk olmadan yaşamak istiyorsan
Başkasının ayıbını anmasın dilin
İnsanların da dilleri vardır
Ve üstelik sen
Ayıplardan ibaretsin.

Ele vermek isterse gözlerin ayıpları
Çevir başını ve ona de ki
Ey göz, insanların da vardır gözleri.

İnsanlara muamelen güzel olmalı
Zalimleri de hoş gör, bağışla
Savunmak istiyorsan illâ kendini
İyilikle et kendini müdafaa


TARTIŞMA VE TEDBİR

Eğer erdemli ve haberdarsan
Öncekilerin ve sonrakilerin nasıl ihtilâf ettiğinden
Sükûnet içinde münazara et, ağırbaşlı ol
Ne ısrar et ne de kibirlen.
Faydadır sana, minnetsiz istifadesi
Lâtif nükteler ve nadir hikmetlerden.
Aman sakın kavgaya tutuşmaktan
Gösteriş için, yendim deyip caka satmaktan.
İşte kötülük bu kıyılarda gezer
Edepli insan tedbirli olup
Bir noktada kesişmeyi ister.


HAK

Hak sahibinin hakkını bil, hak ettiğinde hakkı
İnkâr edende yoktur hayır
Hak sahibi hak ettiğinde hakkı.


BANA YETİŞEBİLİR MİSİN?

İlim tasnifiyle uykusuz kalmam
Daha hoş gelir bana
Süslü, güzel bir kadından
Boyunlardaki kokudan.
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı
Daha hoştur
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.
Kızın defe vurmasından daha tatlıdır
Yapraklarından kumlar dökülsün diye
Defterlerime vurmam.
Derste sevinçle eğilmem
Üstüne çözmek için
İlmi bir meselenin
Daha lezzetlidir şarabından sâkinin.
Ben uykusuz gecelerken
Uyuyordun sen
Nasıl bana yetişirsin
Durum böyleyken


İNSANLAR İLMİN HİZMETKARIDIR

Kendisine hizmet edene
Hizmet ettirmesi tüm insanları
İlmin üstünlüğünden.
İnsan, namusunu, canını
Nasıl sakınıyorsa,
Öyle korumalıdır ilmi
Halkın şerrinden.
Kim ilim sahibi olur da
Cahillik edip vermezse onu ehline
Bil ki zulmetmiştir ilme.


ALLAH’IN GÖZETTİĞİ GERİ DÖNER

İlmim yeter bana, fayda verirse ,
Zilletin kaynağı tamahkârlıktır.
Yaptığı kötülükten döner elbette
Allah’ın gözettiği kullar.
Kuşlar uçar ve yükselir ama
Uçtukları gibi konarlar.


‘”BİLMİYORUM İLMİ”

Nasıl bileceksin
Hem bilmiyor, hem de sormuyorsun bilenden
Şayet bilseydin ya da
Bildiğini zannetseydin
“Bilmiyorum ilmi”ni bilen birine
Muhalefet etmezdin.


İLİM NURDUR

İmam Şâfiî, “Yedi yaşında Kur’an’ı, on yaşında Muvattâ’yı ezberledim” deme­sine rağmen ezberinin zayıf olduğundan şikayet etmekte ve şöyle demektedir.

Vekl’e ezberimin iyi olmadığından yakındım,
Bana, günahları terketmemi söyledi.
Bilirdi ki ilim nurdur
Allah’ın nurundan nasiplenemez âsi.


HADİS

Gençler meclisine ikramda bulun
Sidr bitkisinin yaprakları gibi kokarlar
Kalplerle göğüsler arasını
Aşk ibrikleriyle hep doldururlar.
Hadistir içtikleri şarap
Kadehleri sonsuza dek
Elden ele dolaşır.
Ne zaman ayrılık düşse içlerine
Ne zaman bölünüp parçalansalar
Tehlike gelir çatar
Bu onların imtihanları işte.


YÜKSELMEK

Çabayla elde edilir yüksek yerler
Kim yükselmek isterse, uykusuz geceler.
Çalışıp, çabalamadan yükselmek isterse kim
Boş yere ömür geçirir bir şey elde etmeksizin
Önce izzete eriş, sonra uyursun gece
Çünkü denize dalar, her kim inci isterse.


BOŞ SÖZ

Boş sözde hayır yoktur
Aslına bakacak olursan
Gencin susması daha güzeldir
Vakitsiz konuşmaktan.
Belli olur şahsiyeti
Alnındaki parıltıdan
Kim gizlenebilir senden
İçi dışı bir olan dostuna bakarken sen.
Ne emin kimseler vardır ki inançlarından
Küfür yenmiştir imanlarını
Ve çevirmiştir görüşünü başka görüşe
Sonunda satarak dinlerini
Satın almışlardır dünyalarını.

HILIM VE EDEP

Ne hilim, ne ilim ”edep”siz olmaz
Bir kavmin halimleri bilmemezlikten gelmez
Tecâhül pis kişinin elbisesidir
O elbiseyi sihler giyinir.


BİDAT HASATÇILARI

Dinde bidat çıkarmadıkça
Rahat etmez içleri.
Akıllarına uymuş bazı insanlar
Yaparlar resullerin
Yapmadığı işleri.
Risaleti taşımakken
Onların görevleri
Hafife alır çoğu
Allah’ın yüce dinini.


HULEFÂ-I RÂŞIDÎN

Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim
Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.
İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.
Üstelik hem artar hem eksilir.
Ebu Bekir rabbinin halifesidir
Ebu Hafs da hayır üzre titizdir
Rabbim şahit olsun ki Osman ne faziletlidir
Ali’nin fazileti ise daha özeldir
Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.
Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar
Allah’ın kınamasıyla yüzüstü sürünür.


KANAAT VE SABIR

Korusun diye kanaat zırhını giydim
Namusumu saklıyor, koruyorum onunla
Hain zamandan kaçmak ne mümkün
Ki üstüme geliyor, hedefi oldum
Ölüm ve fakirlik oklarıyla.
Ölüme karşı silahım Allah ve afvı
Yoksulluğa karşı sığındım sabra.

RIZA GÖZÜ GÖRMEZ

Rıza gözü örterken tüm ayıpları
Öfke gözü döker tüm kusurları
Bana saygı göstermeyene saygı göstermem
Beni gözetmeyeni gözetmem asla
Benden uzaklaşandan uzak düşerim
Bana yaklaşan, yaklaşır dostluğuma
Hayatta muhtaç değiliz birbirimize
Ölsek zaten ihtiyaç duymaz
Birimiz diğerine.

İNSANIN DEĞERİ IHSAN ETTİĞİYLEDİR

İmam Şâfiî, Sâmira kentine vardığında, üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçı da uzamıştı. Hemen bir berbere gittiyse de, İmam Şafiî’yi tanımayan ber­ber onu kirli bulup; “başkasına git” dedi. Bu durum Şafiî’nin gücüne gitmiş, kendisine hizmet eden delikanlıya dönüp: “Yarımda ne kadar para var?” diye sormuştu. Delikanlı: “On dinar” deyince Şafiî: “Onu berbere ver!” dedi. Deli­kanlı parayı berbere verdiğinde îmam Şâfiî şu beyitleri okudu: 

Üzerimde bir elbise var
Tamamı bir kuruşa satılsa
Bir kuruş fazladır ona
İçinde ise bir can taşır ki
Daha azametli ve daha yücedir
Bazılarıyla kıyaslanırsa
Kılıca zarar vermez kını eskise de
Parçalar değdiğinde eğer keskinse
Günler hakir görüyor
Şeklimi şemâlimi
Parçalanmış kılıflarda
Ne kılıçlar vardır, değil mi?


İmam Şafii’nin Şiirleri
Çeviren: A. Ali Ural

Ben

Gece benim kim olduğumu soruyor
Ben; endişeli, derin ve karanlık sırrıyım onun
Asi sessizliğiyim
Benliğimi sükûnetle örttüm
Kalbimi şüphelerle sarmaladım
Ve solgun bir yüzle kalakaldım burada
Dikiyorum bakışlarımı ve sual ediyor bana yüzyıllar:
Kimim “ben” acaba?
Rüzgar benim kim olduğumu soruyor
Ben; şaşkın ruhuyum onun, zamanın inkar ettiği
Bir yerim yok, tıpkı rüzgar gibi
İlerliyor da ilerliyoruz, sonu olmaksızın
Geçiyor ve gidiyoruz, durmaksızın
Dönemece ulaştığımızda
Onu ıstırabın sonu zannederiz
Ama bir boşluktur karşılaştığımız
Zaman benim kim olduğumu soruyor
Ben onun gibiyim, bir muktedirim asırları düren
Sonra dirilişler bahşeden
Ben yaratıyorum uzak geçmişi
Neşeli umudun cazibesinden
Sonra gömerim onu gerisin geriye
Dünü yeniden inşa edeyim diye
Yarını donmuş
Ve nefsim benim kim olduğumu soruyor
Ben bir şaşkınım onun gibi, neye baktığımı bilmeden bakıyorum karanlığa
Hiçbir şey huzur vermiyor bana
Soruyorum hiç usanmadan ve cevabı
Örtüyor bir serap daima
Onun hâlâ yaklaştığını sanıyorum
Onu bulduğumdaysa, eriyor
Sönüyor ve yok oluyor

Nazik El Melaike
Çeviren: Serap Uçma

Geri Dön

Sık sık geri dön ve alıp götür beni.
Geri dön ve alıp götür beni sevgili duygu,
bedenimin anıları uyanıp, eski arzular
tekrar canlanınca kanımda.
Dudaklar ile ten hatırlayınca ve yeniden
dokunmuş gibi olunca eller.

Geceleri, sık sık geri dön ve alıp götür beni
dudaklar ile ten hatırlayınca.

Konstantinos Kavafis
Çeviri: Ari Çokona

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden
kelimeler gözyaşlarında asılı 
bilirim yollanımı gözetleyedururda 
otururken köşesinde yalnızlığın iğreti 
yüreğin ezik ezik olmasın anne.

sensiz sanadır içimde akşamlar 
suskunluğun süren sorgusunda 
az biraz morcadır ellerim anne.

ak bir yazmadır gece /örter başını 
düşmüştür yollara yana yakıla 
yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar 
seherlere düşen ayrılıktır 
kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne
benimse gözlerim akan sulardan.

Ahmet Veske


Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde:

“ben ve ellerim uzaklarda senden
kelimeler gözyaşlarında asılı
bilirim yollarımı gözetleye durur da
otururken köşesinde yalnızlığın iğreti
yüreğin ezik ezik olmasın anne”

Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa, böylece rahmete değmek, anne memesiyle can çeşmesinin musluğuna ağız dayamaktır. Ahmet Veske burada anne dizinde oturan çocuğun halini belli ki yaşamış ve bize aktarmış: Kelimeler gözyaşlarında asılı. Ve yalnızlık: Öyle bir yalnızlık ki, iğretisi de olan köşeleriyle çepeçevre bir fanus. Annenin köşesi: Ama hemen yanında umudu var. Gözetlenen umut bize bir ayağı yalnızlıkta, bir ayağı oğlunun kalabalığında bir özel durum tarifidir. Bu durumu tasavvufta “halvet der encümen” tabir edilen hülle izaha kalkışmak belki iddialı gelebilir; ama durumun giriftliği de bize hemen bir başka ışık göstermiyor. Çünkü burada iğreti duran hal yalnızlığa dair değildir. Annenin oturduğu söylenilen köşeyle birlikte, köşeye ait olmayan ama köşesiz de sabitlenemeyecek bir soyut alandır. Köşenin duvar köşesi olarak açıklaması yoktur. Ama maddi bir açıklaması olsa bile seçilen “köşe” kelimesi şiir içerisinde bir yalnızlığı belirten eden kavramdır. O zaman aynı anda köşesinden alınıp kalabalığa bırakılan annenin iğretliliği yine sürdüğüne göre, hem kalabalığı hem de yalnızlığı birbirine ilintili; ne ilintilisi birbirinden ayrılmayan iki durum olarak kabul etmemiz gerekir. (Gerçi kalabalıkları anlatan bir belirgin kelime yoktur, ama annede bir eylem olarak, yolların gözetlenmesi, içinin ihtimal ezik ezik olacağı gibi bilgileri ihtiva eden haberlerden çıkarıyoruz). Bir de asıl yalnızlık belirtisi olarak şairin elleri ve kendisinin uzaklarda olduğunun bilgisi var. İşte somut bir durum. Demek ki annenin yalnızlığı şiirde bazen izafi, bazen de gerçek bir yalnızlık olarak karşımıza çıkıyor . Bu durum dönüp, şairin kendisinde de belirebilir. Bir yalnızlık, bir annenin kalabalığı… Annenin yalnız olması bu kalabalığı eksiltmiyor. Şair annesine çeşitli yönleri olan bir köşe seçmiş zaten. Hem bu köşe şairin kendisinden doğup anneye aktarılmış; hem de şairde annesine ait bilgiler ortaya çıktığında ikinci üçüncü varlıklar eklenmiştir. Mesela kelimeler, gözyaşları. Bunlar şairin anne dediğinde hemen ortaya dökülen unsurlar olarak yukarıda ifade etmeye çalıştığımız duruma şairi de dahil ediyor sayabiliriz. Nitekim bu duyarlılık,” yürekleri hemen bir üst mısrada geçen “ak bir yazmadır gece” ile de gecenin morluğunda bir kaybolan, bir ortaya çıkan parmakların bitişiğindeki çeşitli vakitlerin (kuşluklar, seherler, gece) merkezine yerleştirilmiş bulunmaktadır.

Mehmet Ragıp Karcı

ŞU ANDA YİNE TEK DÜŞÜNCEM O


Şu anda yine tek düşüncem O. 
Gerdanlığı altın çiçekli çampakadan.
Teni yıldız yıldız.
O bir padişah kızı ben hırsız 
Uyurken kıvıl kıvıl, uyanıkken fettan.
Şarkılar vardır unutulan 
Birden hatırlarsınız
Sesi, kulaklarımda böyle bir şarkı.

Şu anda yine tek düşüncem O. 
Kaşları yaydı,
Kirpikleri ok..
Daha dün kollarımdaydı,
Gazel omuzlarında saçları,
Lotus ormanında bir turnaydı.

Şu anda yine tek düşüncem O. 
Asılacakmışım vızgelir,
Ancak ölüm dindirebilir.
Onsuz yaşamanın acısını 
Nerdesin cellat? Nerdesin? 
Yalvarırım sana uçur kellemi
Acılarım sona ersin.

Bilhana
(Kaşmirli 11.yy. şairi)
Çeviri: Cemil Meriç 

Dımaşklı Asilzade Tevfîk Kabbânî’ye

Kelimeler kırık… Babanın göz kapakları gibi
Sözcükler zayıf… Babanın kanatları gibi
O halde nasıl söylesin şarkıcı şarkısını?
Hokkanın tamamı gözyaşlarıyla doluyken
Ne yazabilirim ki oğlum?
Ölümün tüm dilleri mezara koymuşken

Hangi gökyüzüne uzatıyoruz ellerimizi?
Londra sokaklarında bize ağlayacak kimse yokken…
Her taraftan ölüm saldırırken bize
Keserken bizi; iki söğüt gibi
Sana bakıyorum ve hatırlıyorum Ali’yi,
Bana bakıyorsun ve hatırlıyorsun Hüseyin’i

Sırtımda taşıyorum seni ey oğlum
İki parçaya ayrılmış bir minare gibi
Saçların yağmurun ıslattığı bir buğday tarlası
Başın avucumda bir Şam gülü…Ve yüzün ay ışığının yansımaları
Ölümünle bir başıma yüzleşiyorum
Bir başıma topluyorum kıyafetlerini 
Öpüyorum kokun sinmiş gömleklerini ve
Pasaportun üzerindeki resmini
Deliler gibi çığlık çığlığayım, öylece bir başıma
Etrafımdaki herkesin yüzü donuk
Herkesin gözü taş
Zamanın kılıcına nasıl karşı koyacağım?
Kılıcım kırılmışken

Güzel prensimden bahsedeceğim size
Aynalar gibiydi saflığı, başaklar gibiydi uzunluğu onun
Servi ağacı gibiydi…
Kuzuların ve serçelerin arkadaşıydı
Dostuydu güvercin seslerinin
Size gözlerinin menekşesinden bahsedeceğim
Bilir misiniz kiliselerin camlarını?
Damladığında, kristal avizelerin gözyaşlarını?
Bilir misiniz Roma çeşmelerini ve
Ayrılış öncesi teknelerin hüznünü?
Size ondan bahsedeceğim
Güzellikte Yusuf gibiydi.. Onun içindir ki kurttan korkuyordum
Uzun altın saçları için korkuyordum…
Ve dün, gözbebeğimin gömleğini taşıyarak geldiler
Gün batımının kanıyla boyanmış bir halde
Ne gelir elimden hayatımın şiiri?
Sen güzelsen
Talihim de yoksa

Neden gazeteler beni öldürüyor?
Ve neden beni her gün anılardan örülü uzun bir halatla asıyor?
Ölümüne inanmamaya çalışıyorum, yazılan tüm haberler yalan
Doktorların her sözü yalan
Mezarının üstüne bırakılan her çiçek yalan
Her gözyaşı ve her hıçkırık
Efsanevi Prens Tevfik’in öldüğüne inanmamaya çalışıyorum
Yıldızlar arasında geniş alnıyla dolaşan kişinin öldüğüne
Güneşin ağaçlarından meyve koparan kişinin öldüğüne
Gözleriyle deniz suyu biriktiren kişinin öldüğüne
Senin ölümün ey oğlum, bir şaka.. Ölüm ki
En acımasız şakalardan olabilir

İnanmamaya çalışıyorum. İşte Zamalek Köprüsü’nü geçiyorsun
el-Cezire kulübüne mızrak gibi giriyor ve dostlara esenlikler diliyorsun
Bulutların ve yağmurun içinden bir şimşek gibi geçiyorsun
Ve işte Kahire’deki evin, işte yatağın, işte oturduğun yer
İşte harika tabloların…
Pamuklu kanduran ile önümdesin ve sabah çayı demliyorsun
Balkonlardaki çiçekleri suluyorsun…
Gözlerime inanmamaya çalışıyorum…
İçlerinde hala güzel soluklarından kalıntılar taşıyan tıp kitapların
Ve işte asılı duran doktor önlüğün, ihtişamın ve ümitlerin hayalini kuran
Ey hayatın hurması.. nasıl inanayım şarkılar gibi unutulup gittiğine?
Nasıl inanayım üniversite diplomanın bir gün ölüm belgen olacağına!!

Tevfik’im
Ölümün bir çocuğu olsaydı evlat acısının ne olduğunu idrak edebilirdi
Eğer ölümün bir aklı olsaydı
Ona bülbüllerin ve yaseminlerin ölümünü nasıl açıklayacağını sorardık
Ölümün bir kalbi olsaydı; güzel çocuklarımızı kurban etmeden önce bir kere daha düşünürdü
Tevfik’im… Melek yüzlüm… Ay yüzlüm
Beyrut’daki kız arkadaşların bekliyor dönüşünü
Ey aşkın ve aşıkların efendisi
Nasıl yıkacağım onların hayallerini?
Nasıl boğacağım onları şaşkınlık denizinde?
Onlara ne diyeceğim? Hayatının aşklarına, ne diyeceğim?

Tevfik’im…
Zamalek’in Köprüleri adımlarını gözlüyor her sabah
Şam güvercini kanatlarının altında senin aşkının sıcaklığını taşıyor
Ah göz bebeğim… Oradaki hayatı nasıl buldun?
Bizi biraz da olsa düşünecek misin?
Seni görebilelim diye yazın sonunda geri dönecek misin?
Tevfik’im…
Senin üzüntün karşısında korkak birisiyim,
Babana merhamet et.

Nizar Kabbani 

İki sevgili arasındaki nefret bir çok nefretten daha şiddetlidir

Hayatın en zorlu hapishanesi insanın içine hapsolduğu yarım kalmış düşüncedir. Bu düşünceyi bırakmaya da gerçekleştirmeye de gücü yetmez. İşte bu şeyin kötü hissi uzadıkça uzar. Öyle ki, sanki bu his daha başlangıçtadır ve bir sona doğru ilerlemiyordur. Acı çektikçe acı çeker ve bu sırada hayat ona öyle hissettirir ki, başından geçen bütün ızdıraplar sadece ızdırapların başlangıcıdır.

...

Bir gün kader, acı çeken ümitsiz kişiyle konuşsaydı aralarında geçen diyalogta, kader iki cümle; ümitsiz kişi de bir kelime söylerdi. Şöyle ki:

Kader: Sırrın tamamını öğrendin mi?

İnsan: Hayır.

Kader: Ey zavallı! zaten bu sana ulaşan şey de sırrın bir kısmıdır. 

...

Sonra Allah, insanın yükünü hafifletti ve ona, gerçekliklerden sıyrılıp onunla huzur bulabileceği hayal etme gücünü verdi. Fakat hayalperestler hayallerden sıkıldığında ise, onları sadece sevgi paklar.

...

Gerçek sevgi ancak iki ruhun içlerinde gerçeklik adına ne varsa, bütünüyle karışmasıdır. Öyle ki kimileri şöyle demiştir: İki kişi arasındaki şey, ancak birinin diğerine “Ey Ben” diyebildiği zaman sevgidir. Bu açıdan bakarsak iki sevgili arasındaki nefret -eğer oluşursa- husumet sırasında oluşabilen bir çok nefretten daha şiddetlidir. Çünkü bu, iki ruhun, karışmış olan parçalarını ayrıştırmak için yaptığı bir savaştır. Ruhlar dünyasındaki en şiddetli düşmanlar, birbirlerinden nefret etmeye başlayan sevgililerdir.

...

Bir ülkeden başka bir ülkeye taşınmanın faydalı olabilmesi için, ruhun bir duygudan diğerine geçmesi şarttır. Üzüntün seninle beraber geliyorsa eğer, sen yerinde oturmuş ve hiç kalkmamış gibisindir.

...

Alemi geniş bir ruhla karşılarsan, mutluluğun hakikatlerinin arttıkça arttığını; üzüntünün hakikatlerinin de küçüldükçe küçüldüğünü göreceksin. Fark edeceksin ki; dünyan daralıyorsa dar olan sensin, dünyan değil.

...

Ruh boş kalırsa düşünmesi de boşluğuna kıyasla katlanır. Bu yüzden ruh, kendisini düşüncelere karşı oyalayacak bir şeylere doğru kaçar. Fakat bilge kişi, ruhu dolu yaşar ve onun iç dünyasına lisanımızda bazen “düşünce” ve bazen de “sessizlik” adını veririz.

...

İnsanlar, arzularının köleleridir. Senin bu arzular karşısındaki konumuna göre sana yaraşan bir kelime vardır. İşte bu noktada, layık olduğun veya insanların sana layık gördüğü şey seni karşılar. İnsanların gözünde seni eksiltmeden mükemmel yapabilecek bir şey yoktur. Hatta; imanın bir insan sınıfı için küfürdür, aklın bir grup için ahmaklıktır, faziletli olman bir topluluğu kıskandırır, ahlakın ise kimilerini kışkırtır.

...

Agâh ol ki arkadaşlık mertebelerinin en yücesi iki mertebedir: Birincisi; kötü huyu kendisine ağır bastığında, sana kötülük yapan dosta karşı sabrındır. İkincisi ise; ona kötülük yapmamak için kendi kötü huyun ile savaşırken, önceki sabrına gösterdiğin sabırdır.

...

Bu dünyanın dertlerinden birisi de şu kalbin, üstün özelliklerle yaratılıp yine o özellikler sebebiyle cezalandırılmasıdır. İnsanlar, onun inceliğine bir ceza olarak ona sert davranırlar. Onun vefasına karşılık arkadan vururlar. Onun sakin duruşuna patavatsızlıkla cevap verirler. Aptallıkları, onun sessizliğini bulandırır. Yalanları ise, onun içindeki samimiyeti inkardır. 

...

Ey Şehr-i Ramazan, sen ne kadar yücesin! Dünya seni gerçekten tanısaydı sana ‘’Otuz Günlük Medrese’’ ismini koyardı. 

...

Sırtındaki yükü hafifletme fikri, bu yüke bir de dert ekleyerek onu olduğundan daha ağır hale getirir. Dert, bir ruhun taşıdığı en ağır şeydir. Bu yüzden çalışma esnasında sakın rahata ulaşmayı bekleme. Aksi halde bu durum gücünü zayıflatır ve enerjini düşürerek bıkkınlığı beraberinde getirir. Çalışmanın özü yalnızca sabırdır ve sabrın özü de ancak azimdir. 

...

Her kişinin gayptan başka hiç kimsenin ortak olmadığı bir iç dünyası olduğu sürece; tanıdığın her insanın içinde, aynı zamanda tanımadığın bir insan olacaktır. 

...

İnsan, diğer insanlar nazarında yüzünün şekli ve dış görünüşünden ibarettir. Fakat Allah’ın nazarında o insan, kalbinin şekli ve içinden geçirdiği düşüncelerle değerlendirilir. 

...

Ruhtaki şeylerin çok olmaması, küçük şeylerden bile mutluluğun artması demektir.
Çocuklar bir çok kadına göz gezdirir fakat anneleri içlerinden en güzelidir, çirkin olsa bile.
Annesi hadd-i zatıyla onun kalbinin sultanıdır.
Bu kalpte çokluk bir mana ifade etmez.İşte sır budur, küçük çocuktan öğrenin ey düşünürler!


Mustafa Sâdık er-Râfiî