21 Ocak 2023

AZİZ NESİN'İN ANILARI BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ

Çürüklük'teki tekkeye gittik. Tekkenin bütün dervişleri orda toplanıyorlardı. Niçin? Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ilk kez İstanbul'a gelecek olan Gazi Paşa ordusunu karşılayacaklar. Dervişler, bir sonra tekkelerini başlarına yıkacak olan adamın ordusunu karşılamaya gidiyorlar. (84)

***

Yoksullar yaşamları boyunca yalnız  bikez kolaylık görürler, o da öldükten sonra; cenazeleri hemen kalkar, çabucak. O gün öyle geçti. (98)

***

Kırçıl sakalıyla ellisini aşkın gibiydi. O zaman annem yirmi yaşındaydı. Bikaç kez babama annem için, "Kızınız mı?" diye sormuşlardı Annem kocası için kendisine "Babanız mı?" diye sorulmasından hiç hoşlanmıyor, onun için de babamın kırçıl sakalını kestirmesini istiyordu.

Sürekli yaşlı görünmeye çalışan babam, ben de iki kez baba olduktan sonra bigün bana şöyle demişti:

-Annenle evlendiğim zaman çocuğum olursa büyüdüğünü göremem, diyordum Otuziki yaşımdayken sen doğdun. Senin delikanlılığını göreceğim umudum yoktu. Ama şimdi torunlarımı bile gördüm. (144)

***

Karaköy'e geldik. Peki şimdi ne olacak? O zaman hem Galata Köprüsü'nden. hem Unkapanı Köprüsü'nden parayla geçilirdi. Köprünün iki başındaki iki geçesinde, gri önlükla, boyunlarında sarı madenden bir kutu asılı bulunan köprü memurları dikili durur, para almadan kimseyi köprüden geçirmezlerdi. Parasız geçmek isteyenlerin yakalarına yapışır, ite kaka sürükleyerek köprüden çıkanırlardı. Aman bu adamlar ne de ödevsever kişilerdi. Yalvarmak yakarmak taş yüreklerini yumuşatmazdı. Köprü parası diye ayrı bir para vardı, yirmi paralık.  Daha doğrusu, "jeton" kelimesi daha dilimize girmediğinden yerine kelimemiz de olmadığından, köprü geçme jetonuna köprü parası denilirdi, yirmi para değerinde, heryerde geçerdi. Parası olmayanlar hızla koşarak köprücülerden kaçıp kurtulmak istese bu köprücülerden ikisi-üçü birden arkasından koşar, bazen köprünün ta öbür başında yakalar, adamı köprünün o başından bu basına geri getirip köprüden dışarı atarlardı. (175)

***

Anılarım Üstüne

O zaman "hükümet mektebi" denilen ilkokula girmek, öğrenci olmak, benim yaşamımda çok önemli bir dönemdir.

Devrim bütünüyle yüzeyde kalmış, halkçı bir tutum göstermemiş, kökel yöntemleri uygulayamamış olduğu halde, yine de biçimsel olarak gereksiz aşırılıklar da göstermiştir. Örneğin o zamana dek ilkokullar ünlü tarihi kişilerin adlarıyla adlandırılırken, Cumhuriyet bir tarihten kopuş sanılarak, okulların adları kaldırılmış, bütün ilkokullar sayılanmıştır. Istanbul'un her okulu bir sayı almıştır. Bu arada Kanuni Sultan Süleyman İlkokulu da, "İstanbul Yedinci İlkokulu" olmuştur. Ben Yedinci İlkokul'un üçüncü sınıf öğrencisiyim.

Anılarımın ilk bölümünü burda bitirirken, biraz açıklamada bulunmak istiyorum. Anılarımı yazarken, okurlarımı ilgilendirmeyen çok gereksiz ayrıntılara mi indim, diye çok düşündüm. Doğrusu, benim ve benim kuşağımdan olan sanatçıların, kamuyu ilgilendirecek ilginç anıları, anlatılmaya değer yaşamları yok. Oysa bizden önceki kuşaktan hemen bütün yazarlara bakınız, hepsi de Cumhuriyet'in kuruluşunda da, ondan sonra da önemli yerler almışlar, değerlenmişlerdir. Onlar devlet otoritesinden otoritelenmişler, ünlenmişlerdir. Atatürk'ün sofrasında, yakınında bulunmuşlardır. Onların ünü, açıkça söylemeliyiz ki, kendi gerçek değerlerinden çok, bulaşmış oldukları iktidarın otoritesinden gelmiştir. Değerlerini topluma benimsetmek, sanat güçlerini, kişiliklerini kamuya onaylatmak için ayrı bir çabaları, savaşları olmamıştır, hiç değilse bizim gibi olmamıştır.

Biz iktidara karşı, iktidarın karşısında, kişiliğimizi zorla, söke söke soke kazandık. Bunu ne bizden önceki kuşak için bir yergi, ne de kendi kuşağımın sanatçıları için bir övgü olarak söylüyorum, bir gerçek, bir olgu olduğu için bu sonuna değiniyorum.

İktidarlar halkçı, halktan yana oldukça, butun ilerici sanatçılar da iktidarla bir oranda birlik olurlar. Cumhuriyet'in kuruluşunda, ulasal kurtuluş savaşını kazanmış kadar halkçı görünüşteydi. Onun için de sanatçıların, edebiyatçıların desteğini kazanmıştı. Ama sonradan, iktidar halkçılıktan uzaklaştıkça, daha ileriye gideceğine, terse gittikçe, iktidar nimetleriyle beslenmeye alışmış bu eski edebiyatçılar, sanatçılar tutumlarını değiştirmek gereğini duymadılar. Oysa kuşakdaşlarımız olan olumlu değerli, ilerici, toplumcu butun yazarlar iktidarın karşısındadır, bu durum, sanatçının eksikliği değil, iktidarın halktan uzaklaşmasından, dahası halkı kandırarak halka karşı olmasındandır. Atatürk'ün ve onun yoluyla iktidarın yanına, odasına, sofrasına girmek, okul kitaplarına, okuma kitaplarına girmek demektir. Ünlenmek demektir, devlet büyükleriyle gazetelerde sık sık resimlerinin çıkması demektir.

Oysa benim kuşağımın yazarları, ölmeden okul kitaplarına, okuma kitaplarına giremezler. Hele benim gibilerinin, sağlıklarıda, iktidar elinde bulunan tiyatro, radyo, televizyon gibi kurumlara eserleriyle girmeleri çok zordur, öldükten sonra bile adlarının, bu türlü iktidarlar zamanında, okul kitaplarına girmesi olanaksızdır.

Onların kitapları devletçe basırılır. Bizim kitaplarımız devletçe toplatılır, yasaklanır.

Onların bastırdıkları kitaplar, devlet bütçesinden verilen paralarla kitaplıklara dağılır. Bizim kitaplarımızın kitaplıklara girmesi buyrukla yasaklanır.

Onlar, devlet büyüklerinin yanında dış gezilere çıkarlar. Bizeyse, orospulara, kaçakçılara, arsızlara bile verilen pasaport çok görülür.

Bunlar yakınma değil, bunlar gerçek. Böyle de olması gerekir, normaldir. Bu bizim suçumuz değil, halktan ayrılmış, kopmuş iktidarlar böyle yaparlar.

Bu dediklerimi kanıtlayacak pekçok örnek gösterebilirim. Bu örneklerden sonuncusunu, bu kitabın üçüncü basımına koymak istiyorum.

TRT'den bir görevli bigün evime geldi. Pazar günlerinin bir sönük programını canlandırmak istediklerini söyledi. Bu program için benden bir dizi oyun istedi. Bu görevliye teşekkür ettim. Yazamayacağımı söyledim. Radyonun kapıları, bana ve daha biriki yazara kapalıdır. Yazacağım radyo oyununu oynatmayacaklarını, geri çevireceklerini biliyordum. Ama o görevli, büyük bir iyi niyetle çok üsteleyince, ben de ilgisiz kalamadım. "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" adlı radyo oyununu yazdım. Oniki hafta süren bu oyun, yurdumuzun bütün radyo istasyonlarında ayrı ayrı yayımlandı. Bu oyun öyle büyük ilgi topladı ki, TRT bana ikinci bir radyo oyunu daha ısmarladı. "Kiracıya Maşallah" adlı ikinci radyo oyununu yazdım. Bu oyun oniki haftalık bir diziydi. Ankara Radyosu'nda oyun beşinci hafta yayımlanmıştı ki, o sırada üç kuvvet komutanı 12 Mart Uyarısı'nı yayımladı. Sanki bu 12 Mart Uyarısı, benim "Kiracıya Maşallah" adlı radyo oyunum için verilmiş gibi, oyunun radyoda yayınını beşinci haftadan sonra birdenbire kestiler. Neden? Nedeni yok...

Bir yetkili, daha doğrusu yetkili olduğunu sanan biri, 
- Bu oyunu, yazarının adını radyoda söylemeden oynatınız! diye buyurmuştur. 
- Niçin? Oyunda suç mu var?
- Hayır, ama öyle olacak....

İşte benim radyoya girmemle çıkmam budur. Bu olayı, başımıza gelmiş bu türlü pekçok olaydan son bir örnek diye anlattım.

Bizden önceki kuşaktan olan bütün şairleri, yazarları, hikâyecileri, romancıları bir bir düşününüz. Bunların hepsi de büyükelçilikler, zengin şirketlerin, devlet kurumlarının, resmi yerlerin yönetim kurullarında üyelikler, milletvekillikleri yapmışlar ve biçoğu da örtülü ödenek bulaşığından beslenmişlerdir. Niçin? Türk politikasına, Türk ekonomisine çok mu değer kazandırdıklarından? Hayır, kalemlerine bağış olarak...

Onun için bizden önceki kuşak yazarlarının anıları gerçekten önemli, ilginç ve değerlidir. Onlar ağızlarını açtılar mı Atatürk'le, İnönü'yle söze başlarlar, "Atatürk bir gün demişti ki..."

Bizim anılarımızın okurlar için gerçekten önemi yoktur. Yaşamımız geçim sıkıntıları içinde, cezaevlerinde, sürgünlerde, mahkemelerde, adliye koridorlarında, sorgularda, kovuşturmalarda, polis kafasıyla boğuşmakla geçti. Bunun anlatılacak, okurları ilgilendirecek nesi var? Bizim yaşamımız, herhangibir yaşam... Ama biz bu zor yaşamdan ancak şeref duyarız. Acaba iktidarlar da yaptıklarından şeref duyacaklar mı? (179-181)

***

Niçin Yazdım

Bir degeri olduğu için yazmadım bu anıları. Anılarımı yazmamın iki ereği var. Birincisi, anlattığım yaşamımın çevresinde o zamanki Türk toplumunun bir kesitini sunmak istedim. Bu anlar bibakıma yetiştiğim çağda Türk toplumunun toplumsal topografyasından bir parçadır. Yaşıtlarımın, benden az büyük, az küçük olanların yaşamlarıyla benimkiler arasında ortaklaşa yanlar, benzerlikler çoktur. Çoğumuz, buna benzer dar geçitlerden geçip bugüne geldik.

Çocuklarımla çocuklarımın yaşıtları olanlar bilsinler ki, pekçoğunun anababası, benimkine çok benzer serüvenlerin ürünüdür. Ne var ki, pekçokları geçmiş günlerin acılarından, yoksulluklarından utanırlar, bunları bir eksiklik, bir ayıp gibi çocuklarından saklarlar. Bir sınıf arkadaşım vardır, şimdi milyonerdir. Annesi Eyüp'te çamaşırcılık ederek, babası dar gelirli çalışmasıyla onu yetiştirdi. Ama o şimdi, milyoner olduktan sonra, geçmişinden duyduğu utançla, aşağılık duygusuyla, çok zengin bir aile çocuğu, dedesinin de bir Osmanlı paşası olduğu yalanını söylüyor çocuklarına.

Biçok anababa, benim anılarımda kendi anılarını bulacaklardır.

Benim yaşıtlarımla anababaları arasında yüzyıl, iki yüzyıl vardır. Sanırım babamla benim aramda enaz üç yüzyıllık bir zaman boşluğu vardı. Biz bir kopuşun çocuklarıyız. Anılarımda işte bunları anlatmak istedim: Biz nerden gelmiştik?

Anılarımı anlatmaktan ikinci amacım da şu: Böyle gelmiş, böyle gidecek değil, böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek, gidemez.

Böyle Gelmiş Böyle Gitmez

"Böyle gelmiş böyle gider" demekten çıkarı olan bütün sömürücüler, bütün çıkarcılar, bütün aldatıcılar, ve aldatılanlar şunu iyi bilsinler ki: Böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek! Çocuklarımız, bütün bu çektiklerimizi çekmeyecekler. Biz yoğun bir bataklık çamuru içinde sürünerek kendimizi kurtarıp şimdi olduğumuz bu yere geldik.

Aynı yoldan geçip kendilerine iyi bir yaşama düzeni kurmuş olanlardan kimisi şöyle der: "İnsanın kendisinde yetenek olduktan, çalıştıktan sonra başarmamak olanaksızdır."

Yalandır bu sözler. Geçip kurtulduğumuz o yoğun bataklığa gömülüp boğulanlar ne oldu? Bizim kurtuluşumuz bir iyi tesadüftür.

Söyleşi

Dost okurlarım! İşte benim on yaşıma dek olan yaşamımı, anılarımı öğrendiniz. Bu yollardan geçip gelen benim gibi birisi için, önüne açılan iki yol vardır: Ya sınıf değiştirecek, ya bir üst sınıfa geçecek, üst sınıfın nimetleri, rahatı içinde kendinden memnun olacak, uyuşacak; yada çektiği acıları kendisinden sonrakilerin çekmemesi için savaşacak, yani toplumcu olacak. Benim toplumcu, solcu oluşumun nedeni işte budur, toplumculuğum, yaşamımın bir sonucudur. İnanıyorum ki, Türk halkı ancak ve ancak toplumculukla kalkınır. İnanıyorum ki, ancak toplumculukla çocuklarımız bizim çektiklerimizi, bizim acılarımızı çekmez.

Bu anılarımdan neden benim mizahçı olduğumu anlamışsınızdır. 1953'te yayımladığım Geriye Kalan adlı kitabımın önsözünden şu satırları buraya aktarıyorum: 

Onbeş yıl oluyor, Babiali'ye aşk şiirleriyle girdim, yokuşun alt başından ellerim kelepçeli çıktım.. Bir küçük, bir güdük kalem ki, şeflerin, diktatörlerin, yardakçıların, bütün bu kör nişancıların hıncına, gayzına, gazabına hedef oldu.

Simdi dönüp geriye bakıyorum. Bir yaz güneşi altında, yedi rengin bütün çekiciliğiyle boncuk boncuk ışıldayan eşekarıları kümesine parmağını sokup oynamak isteyen bir yaramaz çocuğun akıbetine uğramışım. Bütün suçum, kendilerini arbeyi sanan eşekarılarını tedirgin etmiş olmamdır.

Sevgili okurlarım. İşte o kavgadan "Geriye Kalan", gözyaşlarımdan süzdüğüm şu bikaç avuç kahkahadır.

Böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek, böyle gidemez, böyle götürmeyeceğiz. (183-184)

Aziz Nesin 
Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 
Nesin Yayınevi 

19 Ocak 2023

AZİZ NESİN'İN HATIRALARINDA ANNESİNİN ÖLÜMÜ

Dikiş Makinesi

Müslüman cenazesinin bütün gideri, ölenin kendi el emeğinden kazandığı parayla yapılacak. Kefen bezini önceden hazırlayacak Müslüman. Cesedinin yıkanması için gereken sabunu, lifi de önceden biyana koyacak.

Annem de öyle yapmış. Kefen bezi, sabun, lif, pamuk, hepsi sandığındaymış. Babam söylüyor bunları. Annem bişey daha söylüyor babama ki, annemin bu sozleri babamı tüm yıktı. Diyor ki annem: - Cenazemin kendi paramla kaldırılmasını istiyorum. Benim el emeğimle alınmış bu evde yalnız bir dikiş makinesi var. O dikiş makinesini sana satıyorum. Onun parasıyla benim cenazemi kaldırt.

Babamın üzüntüsünün sonu yoktur. Babamın herşeyi, nesi varsa, hepsi annemin... Dahası, babamın hayalleri bile annemindir. Öyleyken o neden böyle yapıyor? Annem ne yapsın? Ona göre Müslümanlık böyledir. Tek malı olan dikiş makinesini babama satmış olacak, parasıyla da cenazesi kaldırılacak.

Bu dikiş makinesini anneme evlenirken, evlatlık olarak evlerinde bulunduğu Salim Bey'le eşi Süreyya Hanım çeyiz olarak vermişlerdir, yani annemin elinin emeğinin, alnının terinin, göz nurunun hakkıdır. Ben üç yaşındayken Yeniçeşme yangınında evimiz yanarken, annem iki çocuğunu, kadife kese içindeki Kuran'ı, kardeşimin oturağını, bir de işte bu dikiş makinesini kurtarabilmiştir yangından.

Babam yine de üzülüyor annemin sözlerine. Ama annemin yaptığı, karıkoca arasında bir pazarlık, bir alışveriş değildir ki... Babam derin üzüntüsünü dışa vuramıyor.

Evimizin önündeki çardak asmanın salkım salkım sarkan üzümleri kararmaya başlamıştır, üzümler iyice olgunlaşıyor. Salkımlarda çatlamış üzüm taneleri bile var. Acaba bir salkım üzüm istesem, asmadan koparıp da verirler mi? Yoksa, "Daha iyice olmadı, olgunlaşsın da sonra..." mı derler?

Gözlerim salkımlarda... Ama bitürlü isteyemiyorum. Üzümler morarıyor, koyulaşıyor gittikçe...

Taş Dolusu Kan

Oturuyorduk. Daha sabahtı. Annem öksürdü. Herzaman kesik kesik öksürürdü.  Ama bu kez öksürüğü hiç dinmiyordu. Öksürürken birden ağzından kan boşandı, bir kan, bir kan... Konuşamıyor ama, babama eliyle beni dışarı çıkarmalarını işaret ediyor. Kendini o halde görmemi, korkmamı, üzülmemi istemiyor. Benimle
kim uğraşacak? Odadan çıkmıyorum. Kardeşim bir tas getiriyor. Tas kanla doluyor. Kardeşim küçük leğeni getiriyor. Beni dışarı çıkarıyorlar.

Üzümler kararmış... Önünden geçtiğim küçük Rum evinin perdesi açık pen- ceresinden duvardaki Meryem Ana önünde yanan kandile bakıyorum. Dönüp dolaşıyorum çamların arasında kendi yalnızlığımla; beni bütün yaşamımda hiç yalnız, hiç tekbaşıma bırakmayacak olan en iyi dostum yalnızlığımla, bana kendi kendime yetmeyi öğreten yalnızlığımla; bana direnmenin, dayanmanın dersini veren yalnızlığımla; beni bibaşımayken de kalabalık eden yalnızlığımla, her bırakılmışlığımda, her yıkılmışlığımda elimden tutan yalnızlığımla... Ne şaşılası şey, ağlamıyorum da, bir damla yaş yok gözümde, kaskatı, üstelik de rahatım...

Dönüp geliyorum bir zaman sonra eve. Evde bir kalabalık, biçok kadın... Beni odaya, annemin yanına sokmuyorlar. Öğlen oluyor. Komşu kadınlar çekilip gidiyorlar evlerine. Babamla kardeşim kalıyor annemin yanında. Ben de annemin yanına gitmek istiyorum ama, bitürlü giremiyorum nedense içeri...

Gözlerim Açık Ölmüyorum!

İçerde konuşulanları duyabilmek için kulağımı kapıya, anahtar deliğine dayadım. Bütün ayrıntılarıyla annemin bir sözü kulağımda. Annem babama diyor ki: - Oğlum yatılı okulda okuyor ya, onun için gözlerim açık ölmüyorum.

Oysa ben okuldan kaçmıştım, bidaha da okula dönme olanağım yoktu. O denli çok zaman geçmişti ki, dönsem bile artık beni okula bidaha almazlardı. Benim okul kaçkını olduğumu ne annem ne babam biliyordu. Annemi ölüm döşeğinde kandırmıştım; bu bana çok ağır geldi.

Okuyabilmek, okula gidebilmek için çırpınmamın tek ve baş nedeni, işte kapı arkasından duyduğum, annemin bu son sözleridir. Kendimi anneme borçlu, sorumlu, yükümlü buluyordum. Ne yapıp edip okumalıydım. Annem o sözleri söylemeseydi, ben de o söylerken duymasaydım, bidaha hiç okula gidemezdim, okuyamazdım. Bu sözler bende bir kamçı vuruşu etkisi yaptı..

Aylarca, yıllarca annemin sözleri kulağımda çınladı: "Oğlum yatılı okulda okuyor ya, onun için gözlerim açık ölmüyorum."

Son Görüşüm

Annem çağırmış olacak beni yanına. Yine komşu kadınlar gelmişti. Ama onlar da dışarda taşlıkta duruyorlardı. Annemin yanında yalnız babam vardı.
Odaya girdim. Oda kapısından girince sağda, çardak yanındaki duvarda iki pencere, solda taraçaya açılan pencere. Kapının bitişiğindeki duvar dibindeki sedir üstündeki yatakta annem yatıyor hiç kıpırdamadan... Başı taraça yanında, yani asma çardağına doğru dönük yüzü. Ama bu pencerenin patiska perdesi inik. Ikindiye doğru odanın içi eylül gölgesiyle loş.

Annemin yüzü rahat. Gözleriyle bana gülümsüyor. Babam başında. Bir suskunluk içinde duruyor sessiz... Zaman geçiyor, sanki on yıl, yüz yıl geçiyor. Annem bişeyler söylemek istiyor ama konuşamıyor gittikçe, heceleri büyüyüp ağzına sığamaz oluyor. İstemi elinden uçup gitmekte, diline egemen olamıyor. Bişey, bişey daha söylemek istiyor. Babam Kuran okuyor.

Artık hiç konuşamıyor annem. Gözlerini de çeviremiyor, döndüremiyor, bakışları donuk... Gözleri tavana çakılı kalıyor. Solumak için zorluk çekiyor. Beni yine dışarı çıkarıyorlar.

Bu, annemi son görüşümdür. Ama sesi hep kulağımda: "Gözlerim açık ölmeyeceğim..." Kendimi suçlu buluyorum.

Akşam oluyor. Evimize giren çıkan çok... Hava kararıyor. Annem daha ölmemiştir.

Bana, Neriman Hanım Teyze'nin evine gitmemi, geceyi orda geçirmemi söylüyorlar.

Neriman Hanım, adada, bundan önceki evimizin bitişiğinde oturan, benim Darüşşafaka'ya giriş evrakımı bana getiren itfaiyecinin karısıdır.

Öyle bir durum ki, o anda ne istersem kesinlikle yapılacaktır. Bir salkım üzüm istiyorum. Babam çardağa uzanıyor, asmadan koca bir salkım koparıp veriyor. (324-326)

Vesikalık altı resim çekildi. Sokak fotografçısında çekilmiş bu altı resim gözümün önünde: Yüzden başa atılmış peçeyle siyah çarşafın küçük üçgeni arasında kalmış, annemin alnıyla çenesi bile iyice seçilemeyen, dumanlı, puslu, silik yüzü...

Resimlerle vekâletname gönderildi Ordu'ya. Annem hiçbir zaman bu vekaletnameye bir cevap alamayacaktır. Bu miras işi bir zaman evimizde konuşulacak, sonra unutulacak. Ne o tarla satılacak, ne de anneme bidaha köyünden fındık, fasulye gelecek.

Yanar dururum: Annem, bikez sinemaya gitmedi. sinema nedir, nasıldır görmedi; günahtı, saçmaydı çünkü sinema. Bikez tiyatroya gitmedi, tiyatro nasıldır görmedi, bilmedi, çünkü günahtı. Yaşadığı çağın teknik olanaklarından yararlanabildiği, yalnızca işte bu altı vesikalık fotograftı.

Benim için hazineler değerindeki o silik fotograflardan bitekini olsun elime geçirmek, annemin yüzünün 6x9'luk bir hayalini görebilmek için 1959'da Ordu'ya gittim. Perşembe ilçesini, Anaç köyünü dolaştım, ama kimselerde bulamadım o vesikalık fotografları. (217)


Bizim evimiz rahat, geniş serin bir ev... Bahçede biçok incir ağacı, dut ağacı var. Her sabah kalkınca, annem bir tepsi dolusu incir topluyor ağaçlardan, ballı balli incirler, balları akıyor. Sabahın ayazını da yemiş, buz gibi, buz... Hertürlüsü var, yazılı kavak inciri, lop incir, kara incir, Sultanselim inciri.. Sabah kahvaltımız bu incirler oluyor. Ya bahçede ağacın altına serdigimiz hasırda, ya evimizde oturuyoruz incir tepsisinin başına, bir güzel atıştırıyoruz. Tepsi tepsi dutlar, incirler...

Annem öleceğine yakın, babama vasiyet edecek: "Mezarımın başucuna incir, ayakucuma da dut ağacı dikin. Kuşlar gelip gelip yesinler." Annem çok severdi inciri, dutu... (152)

...

Dut, İncir, Kuşlar

Annemin ençok sevdiği yemiş dutla incirdi. Babama bikaç kez söylerken duymuştum:

- Mezarımın başucuna dut, ayakucuna incir dik!

Bisüre suskunluk olurdu odamızda. Sonra annem çok olağan bişey söylüyormuş gibi, 

- Kuşlar, hele o geveze serçeler dutu, inciri çok severler. Yiyip yiyip üstümde ötüşsünler... derdi.

Babam Istanbul'dan biyerden bir dut, bir de incir fidanı getirmişti. Babamla birlikte annemin Hegbeliada mezarlığındaki mezarına gitmiştik. Ben fidanları taşımıştım, babam da kazmayla küreği... Babam usta elleriyle annemin mezarının başucuna dut, ayakucuna incir fidanı dikmişti. Mezarlık bekçisinden aldığımız tenekeyle su taşıyıp fidanları sulamıştık.

Babam sık sık mezarlığa gider, annemin mezarına diktiği o iki fidanı sulardı. Birlikte gittiğimiz de olurdu. Babam bu iki fidanı sulaması için mezarlık bekçisine para verirdi. Fidanlar yine de tutmadı. Babam ikinci kez getirdiği fidanları dikti. Onlar da o kış dondu. Annemin mezarına üçbeş kez dikmişti dutla incir fidanını Bu işlerde de çok ustaydı babam. Ama nedense tutmadı fidanlar.

Bir insan ölüp toprağa karışacak, elbet üstündeki ağaçların dallarında ötüşen kuşları duymayacak. Önemli olan bir ölünün kuş seslerini duyup duymaması değil. Biz yaşarken, daha sağlığımızda, mezarımızın üstünde ötüşecek kuşları tasarlayıp sevineceğiz ya... Güzel olan işte bu.

Ben de o son durakta, üstümdeki dut, incir dallarında kuşlar ötüşsün isterim. Elbet duymayacağım, bilmeyeceğim, haberim olmayacak. Ama o zamanki güzelliği, cıvıltıyı şimdi tasarlayıp sevinebiliyorum; kendimden sonrasını şimdiden yaşayabiliyorum. (337-338)

***

Bir Hikâyeden

Bu olayı yıllar sonra Yedigün dergisinde (1941), daha sonra da biraz değiştirerek Aydabir dergisinde (1953) hikâye biçiminde yazacağım. O hikayeden bikaç satır işte (Hikâyenin Yedigün'deki adı "Bir Salkım Üzüm" Aydabir'deki adı "Çocukluk'tu.)

Adada zenginler oturur, ama biz de adada oturuyorduk. Küçücük, tek odalı bir evimiz vardı.
(..) Evimizin önünü boydan boya örten bir asma çardağı süslerdi. Üzüm manavlardan çekilmeye başladı mı, her biri bir kilo gelen salkımlar çardağın belini büker, ben de baştan çıkarırdı.
(...) Salkım salkım üzümler, yeşil bir ibrişime dizili mum alevleri gibi gelirdi bana. Manavın küfesinde, sofrada, tabakta gördüğüm üzümler, bitürlü koparamadığım asmadaki salkımların zevkini, isteğini vermezdi.
(...) Ölüm güzel değildir elbet. Ama siz ölümü güzel, genç bir veremli annenin yüzünde gördünüz mü hiç?
(...) Veremli, yavaş yavaş, alışa alışa hergün biraz daha ölür, günün birinde ürkmeden, korkmadan bir geziye çıkarcasına aramızdan uçup gider.
Annem yirmialtısındaydı, hastaydı... Ne balıkların oynaştığı denizlerden esen ozonlu rüzgar, ne üzüm tanelerinin içinde yanan güneş, ne çam gölgelerinin dinlendiği mis kokulu kırmızı topraklar, ne de benim sevgim onu dünyaya bağlayabildi.
(...) Beni annemin odasına soktular. Güzel yüzü daha da güzelleşmişti. Ancak anneler bu denli güzel olabilir. 
(...) Beni görünce, belli etmemeye çalıştığı, yaşamak aşkı dolu biriki damla yaş süzüldü gözlerinden.
Pencereden baktım. Eteği dantelli patiska perdenin arasından salkımları gördüm. Güneş, üzümlerden şıpır şıpır damlıyor Akşama doğru annemin bakışları uzaklara, çok uzaklara, ötelere gitti. Bizden ayrı, uzak, başka biyerlerdeydi.
Evde kalmamı uygun bulmadılar. Babam, bir komşu teyzeye gitmemi söylüyordu.. Başımı eğdim. Hemen üzümler aklıma geldi.
(...) Her istediğimin yapılacağını o anda kestirmiştim. Bir salkım üzüm istedim. Babam asmanın kıskanç, iri damarlı yapraktan elleriyle sarıldığı büyük bir salkımı koparıp bana verdi.
(...) Ta yukarılara çıktım. Hegbeli'nin en tepesine... Ay erkenden çıkmış. Çam dalları esintiyle oynaştıkça, dallardan süzülen gölgeler arasındaki ay ışıkları yerde sedef kelebekler gibi oynaşıyor.
Yere sırtüstü uzandım. Salkımı aya doğru kaldırdım. Ayın ışığı salkımdan kollarıma süzülüyor. Üzümleri dudaklarımla koparıp koparıp, emerek yedim. Annem. Annem hiç aklıma gelmiyordu o sıra...

Aziz Nesin
Böyle Gelmiş Böyle Gitmez
Nesin Yayınevi

BABAM

Dünyaların en iyi babası benim babamdır.
Düşmandır düşüncelerimiz,
Dosttur ellerimiz.
Dünyada tek elini öptüğüm,
Babamdır.
Kırkını geçtin, adam olmadın der,
Başım önünde dinlerim,
Önünde tek baş eğdiğim babamdır.
Sabahlara dek Kur'an okur
Anamın ruhuna,
İnanır ona kavuşacağına.
Bana gâvur der
Diş bilemeden
Dünyada tek bağışladığı ben,
Tek bağışladığım odur.
Başım derde girdikçe bakar çocuklarıma,
Bitürlü ölemiyorum der senin yüzünden,
Çocuklar ortada kalacak,
Ölemez kahrımdan benim,
Yaşamak zorunda benim yüzümden.
Gözlerindeki ateş bakışlarında söner,
Tuttuğun altın olsun der.
Çocukluğumu tek anlayan odur,
Dünyaların en iyi babası benim babamdır...

Aziz Nesin
(1915 - 1995)

ORTA ÇAĞDAN GÜNÜMÜZE FRANSIZ ŞİİRİ ANTOLOJİSİ YAKUP YAŞA

ÖN SÖZ

AVANT-PROPOS

Değerli şiirseverler, sizleri, çoğu insana nasip olmayan ince duyguları, engin gönülleri ve ilahi vicdanları sayesinde; evrenin hemen tüm yükünü omuzlarında hisseden, insanların insan kardeşleriyle ve tabiatla dostça geçindiği, güzelim dünya nimetlerini kansız kavgasız ve adil bir şekilde paylaştığı, aşk ve sevgiyle bezenmiş huzurlu bir dünyanın hayalini kurmaktan başka bir günahı olmayan nice şair ve ozanla buluşturmanın büyük sevinç ve heyecanı içindeyiz. Bu çalışmanın yüzyıllar boyu onlarca şiir akımına yön vermiş, yüzlerce şaire ilham kaynağı olmuş engin Fransız şiirinin hafif bir esintisinden ibaret olduğunun farkındayız.

Bu mütevazı güldeste (le florilège: antoloji, seçki) ile sizleri, idama mahkûm edilen Villon'un ölüm karşısındaki haykırışından, Ronsard'ın Gastine ormanındaki ağaçlara inen her baltanın âdeta kendi yüreğine saplandığından, Bourget Gölü kıyısında sevgilisi Elvire ile yeniden buluşmayı ümit eden Lamartine'in yaşadığı hayal kırıklığı ve akıp giden zaman karşısındaki iç daralmasından, Verlaine'in bambaşka diyarlara götüren dokunaklı ezgilerinden, Baudelaire'in ruhunu altüst eden o amansız bunalım "spleen"dan, ve henüz çiçeği burnunda bir gelinken Seine Nehri'nin kendisinden ayırdığı kızı Léopoldine'in mezarına giden Victor Hugo'nun dizlerinin bağının nasıl çözüldüğünden bir nebze de olsa haberdar etmek en buruk sevincimiz olacak!

Evet... Bu hasta adamlar tercüman oldu ağaçta derdini şakıyan kuşa... Karalar bağlayan şu karşıki dağların yasını bu gönlü yaralılar tuttu... Bu bağrı yanıklar fark etti bulutlar arasından utana sıkıla gülümseyen Gölgeler Kraliçesini... Aç kurdun Tanrı'ya yakarışından bir onlar incindi... İnsanlığın yine insanoğlu eliyle yok edilmesine en çok onlar kahırlandı... !

Değerli şiir dostları, sevinçleri kadar çileleri de yere göğe sığmayan ozanların gönlünden katre katre akıp gelen şiirleri başka bir dile çevirmenin ne denli ağır bir yük, belki de vebal olduğunu takdir edersiniz! Şayet bu hoş avazlıların gülistanından derdiğimiz güller solmuş, o mest eden kokuları kalmamışsa acemi bülbül oluşumuzdandır... affola !

Yakup YAŞA
Erzurum, 21 Mart 2020

Orta Çağdan Günümüze Fransız Şiiri Antolojisi
Derleyen - Çeviren: Yakup Yaşa 
İkaros Yayınları

18 Ocak 2023

Göz daha fazlasını görür Kalbin bildiğinden.

4. Ağlaya ağlaya yürüyorum kayalar üzerinden, 
Dehlizler ve ölüm vadileri üzerinden. 
Neden ki hakir görüyorsun Ahania'yı, 
Kendi ışıl ışıl huzurundan neden fırlatıp atıyorsun beni, 
Yalnızlık Dünyası içine?

5. Dokunamıyorum onun eline,
Ne de ağlayabiliyorum dizlerinde, işitemiyorum
Tatlı sesini ve okçu yayını, ne de görebiliyorum gözlerini 
Ve neşesini, işitemiyorum adımlarını ki
Kalbim yerinden çıkar, duyduğumda o tatlı sesi! 
Öpemiyorum ışıl ışıl ayağının
Bastığı o yeri,
Ve fakat dolanıp duruyorum kayalar üzerinde, 
Kaskatı bir mecburiyet içinde.

6. Nerededir benim altın sarayım? Nerededir fildişi yatağım? 
Nerededir sabah vaktimin neşesi? Nerededir ebediyet evlatları, şarkılarıyla

7. Uyandırdıkları ışıl ışıl Urizen'i, hakanımı,
Kalkıp da dağlarda eğlenmek üzere,
Ebedi vadilere saadetler getirmek üzere;

8. Sultanımı sabah vakti uyandırmak üzere, Ahania'nın neşesini kucaklasın diye,
Geniş sinesinin açıklığında? 
Asude şebnem bulutumdan dökülsün diye, Hasatları üzerine hayat sağanakları olarak.

***

“Vadilerin ecesi,” dedi Zambak, "var git buluta sor, 
Diyecektir sana neden parıl parıl parıldadığını seher vakti 
Neden parlak güzelliğini nemli havalarda saçıp döktüğünü. gökyüzünde,
İniver aşağıya, ey küçük Bulut ve Thel'in çehresi karşısında asılı kal öylece."

İniverdi Bulut ve Zambak eğdi mütevazı başını onu görünce 
Ve düştü yemyeşil çayırlardaki sayısız işlerinin peşine.

***

Albion'un Kızlarının Görüleri 

Göz daha fazlasını görür Kalbin bildiğinden.

***

Yutan ve yutulan, kapkara ve ıssız dağlar üzerinde başı boş dolaşan, 
Ebedi ölüm ormanlarında, içi boş ağaçlarda çığlıklar atan. 
Ah Enitharmon ana!
Katı suret kalıplarına sokma bu zinde ateş soyunu.

Bereketli sinemden sayısız alevler zuhur ettiriyorum, 
Ve sonra sen onları bir mühürle damgalıyorsun: Başı boş dolaşıyor onlar dışarıda
Ve artlarında ölüm kadar bomboş bırakıyor beni. 
Ah! Kapkara bir elem ve hayali neşeler içinde boğuluyorum.

Ve kim bağlayabilir ki sonsuz olanı ebedi bir bağ ile? 
Kim kuşatabilir onu bir kundak bezi gibi? Ve kim bağrına basabilir onu
Süt ve balla?
Gülümsediğini görürüm ve içe doğru kıvrıldığını ve sesim soluğum kesilir."

Sustu ve karanlık bulutlarını sürdü 
Mahrem bir mekâna doğru.

***

"Gün ağarıyor, gece yitip gitmekte, nöbetçiler terk ediyor yerlerini; 
Mezarlar parçalanmış, baharlar saçılmış, kefenler sarılmış; 
Ölülerin kemikleri, onları saran balçık, kuruyup büzülmüş; kirişler 
Canlanıyordu sarsılarak, ruh katıyordu harekete, nefese, ayıklığa, 
Sıçrıyordu birden, tıpkı salıverilmiş tutsaklar gibi, zincir ve bağları ansızın parçalanmışçasına.
Bırak da değirmende un öğüten köle koşup gitsin arazide, 
Bırak da baksın göğe ve kana kana gülsün ışıl ışıl havada; 
Bırak da zulmet ve iç çekişler içine hapsedilmiş olan zincirlenmiş ruhu,
Otuz zalim yıl boyunca tek bir tebessüm görmeyen çehresi, 
Yükselsin ve ufka baksın artık; zincirler boşalmış, zindanın kapıları ardına kadar açık; 
Ve bırak da karısı ve çocukları mazlumun prangalarından kurtulup dönsün artık.
Attıkları her adımda dönüp bakıyorlar artlarına ve sanıyorlar ki bu bir rüya,
Şarkılar söylüyorlar: 'Güneş kurtuldu zulmetinden ve kavuştu daha taze bir sabaha,
Ve güzel Ay neşeyle haykırır açık ve bulutsuz gecede;
Zira İmparatorluk bitti ve Aslan ile Kurt'un sonu geldi artık.""

Seslerini gök gürültüleri kesti. 
Ardından Albion'un Meleği öfkesinden tutuştu,
Gecenin Taşı'nın yanında ve Ebedi Aslan'ın uluması gibi 
Kıtlık ve savaş esnasında, cevap verdi kendisi: "Sen Orc değil misin? Sen ki yılan şeklindesin,
Beklemiyor musun Enitharmon'un kapısında, çocuklarını yiyip yutmak için?
Kâfir İblis, Deccal, Şereflilerden nefret eden, 
Vahşi isyanlar aşığı, Tanrı'nın Kanununu çiğneyen,
Neden yanaşırsın Meleklerin gözlerine böylesi dehşetli bir surette?"

***

Girizgah

Adı sanı olmayan gölgemsi bir kadın çıkıp yükseldi Orc'un göğüsünden,
Yılanımsı saçları Enitharmon'un rüzgârlarında savruluyordu; 
Ve şöyle başladı söze:

"Ey Enitharmon ana, başka oğullar da doğuracak mısın yoksa? 
Namım zail mi olacak böylece, yerim yurdum bilinemeyecek mi artık?
Zira bitap düştüm ben bütün bu zahmetlerden artık, 
Tıpkı kasvetli fırtınalarda yükünü boşaltıveren kapkara bir bulut gibi.

Köklerim savrulmakta göklerde, meyvelerim yerin altında 
Kabarır da kabarır, köpük saça saça ve zahmetle hayat bulur, ilk doğan ilk tükenendir!
Tüketilmiş ve tüketen!
Hal böyleyken, ey melun anacığım, neden bahşedersin ki bana bir hayat?

Kapkalın bulutlardan yaptığım sarığı mazlum başıma sararım, 
Ve çarşaf çarşaf enginleri uzuvlarıma örterim bir esvap misali; 
Ama yine de kızıl güneş ve ay 
Ve diğer bütün taşkın yıldızlar ızdırabın bereketini yağdırır başımdan aşağıya.

Kerhen yukarıya göklere bakarım, kerhen yıldızları sayarım: 
Ölümsüz mabedimin ucu bucağı olmayan dipsizlik içinde otururken ben,
Yakalayıveririm onların yakıcı kudretini 
Ve meydana çıkarırım uluyan dehşetleri, her şeyi yutan ateşli hakanlar onlar,

William Blake 
Vahiy Kitapları 
Çeviri: Kaan H. Ökten

HÜSREV HATEMİ Şİ'İRİ KADİM / ŞİİRİ SEVME EGZERSİZLERİ

Son yıllarda Türkiye'de şiir sadece yazılır oldu, okuyan pek yok. Ben ortaokulda iken, bizim sokakta oturan Kirkor ve Sıtkı diye aynı yaşta iki çocuk vardı. Anneleri sokakta oynamalanına izin vermediğinden, akşama kadar, ayna hizadaki evlerinin parmaklı pencerelerinden yana bakışlar fırlatarak ve birbirlerinin sözünü sürekli keserek "Senin komikliğin çok güzel, artık sus da ben komiklik yapayım" gibilerden konuşurlardı.

Bizim edebiyat ve şiir alemimiz de Kirkor ile Sıtkı'nın muhaverelerine benziyor: "Senin şiirin güzel, ama bir de benimkini dinle, benimki nasıl?" Bu duruma gelmemizde, biraz da serbest şiirde musıkî aranmayacağı yanlış inancıyla itinasız şiirlerin çok yazalmasının rolü var. Aynı şekilde, aruz veya hece vezninin musikî sağlamaya yeterli olacağı yanlış inancıyla, birbirine benzer ve sıradan şiirler de çok yazılıyor.

Şiiri yeniden sevmemiz için, herkesin bazı idmanlar yapması lazım. Önce samimi olmalıyız. Herkes Yahya Kemal'i veya herkes Necip Fazıl'ı seçmeye mecbur değildir. Zamanın ve çoğunluğun zevk imtihanından geçmiş olan herhangi bir şairden kendimize bir şiir parçası seçebiliriz. Bu şiir parçasını, yoga öğrencileri gibi, günlerce tekrarlayarak demli çay gibi içtiğimizi hayal edersek, şiir zevkimiz gelişir sanıyorum. Mesela, Yunus Emre'nin şu dörtlüğü:

Aydan aydındır yüzleri 
Şekerden tatlı sözleri
Cennette huri kızları 
Gezer Allah deyu deyu

Bu dörtlüğü kendi kendimize okurken, "Aydan aydındır yüzleri" mısrasındaki "y" sesinin tatlı tekrarından doğan musikîyi duyacak, bir yandan da bu musikîye ayak uydurarak kayar gibi yürüyen Mona Lisa gülümsemeli kızlar tablosunu gözümüzde canlandıracağız.

İdmana mistik tablolarla başlamak istemiyorsak, başka bir örnek bulabiliriz. Meselâ Ahmed Haşim'in ümitsizlik ve kahır ifade eden mısraları:

Boğdum sükûn-ı kahr ile aşk-ı muhâlimin 
Vahdet-güzin-i kalbim olan yâr-ı lâlini.

Fakat şurası da çok önemli: Egzersizler farklı duygular ifade eden şiirlerden seçilmeli. Hep aynı duyguları seçersek, şiir sevme egzersizleri değil, mesela mistisizm, aşk, yahut nefret egzersizleri yapmış oluruz. Amacımız da bu değildir Eskilerin dediği gibi "Tilke mes'eletün uhrâ" (o başka meseledir).

BİR TEKLIF

Yabancı kaynaklı televizyon dizilerinde gıpta ederek izlediğimiz bir özellik var. Bir zamanlar bu özellik bizlerde de varmış. Duygular ağır bastığında, akıl galip geldiğinde, şakalaşmak istenildiğinde bazı beyit veya mısralar anılır, dinleyenin de bildiği bu beyit ve mısralar ortak bir kültür zenginliği oluştururlarmış. Ben lise ve üniversite sıralarında iken bu adet henüz devam ediyordu. Gazetelerde az da olsa "Ol mâhiler ki derya içredür, deryayı bilmezler" gibi mısralar sık sık yer alırdı. O zamanın yazarları şimdi dünyada değil. Bizim nesil, ortak bir kültür zenginliğinde birleşmedi. Biz, birbirimizi hicvedemedik, sade vezinsiz kafiyesiz küfürlerle kavga ettik. Bu böyle giderse, birkaç yıl sonra ortak kaynaklarımız piyasa şarkı sözleri olacak. Kültürlü bilinen kişiler bile konuşuren Fosforlu Cevriye güftesinden parçalar zikredecekler. Bu gidişi biraz olsun durdurmak için, Türk Edebiyatı okuyucularına bir önerim var. Bir defter hazırlayarak bu sahifelerde vereceğimiz mısra, beyit veya şiir parçalarını kaydedelim. Boş vakitlerde bunları doğru telaffuzuyla ezberleyelim. Hiç olmazsa az sayıda meraklının elinde bu tip defterler oluşsun. Ümit bu ya, belki ortak kaynaklarımızın res torasyonunu gerçekleştiririz. İlk seçmeleri aşağıya alıyorum.

Olduğum ağlamazım, korkum odur ki ölücek 
Seni kimler seve ben âşık-ı mahzun yerine.

(Taşlıcalı Yahya)

(Öldüğüme ağlamam yalnız ben öldükten sonra benim gibi mahzun âşık yerine seni kimler sevecek, korkum bundan).

Aşinalıkta sebat üzre ne bir kimse olur.
Bu cihan içre karar üzre heman gam bulunur.

(Mevlâna Kutbî Çelebi)

(Bu dünyada kararlılık gösteren tek şey gamdır. Dostlukta sebat eden hiçkimse arama, bulamazsın)

Hakkı biz bulduk deyu zannetmesin ashab-ı kal
Cûylar çün erdiler deryaya hâmuş oldular.

(Hayâlî)

(Lafla, sözle vakit geçirenler Hakk'ı bulduklarını sanmasınlar. Nehirler denize ulaşınca artık çağlayarak akmaz, sessizleşirler. Şu halde Tanrı'ya gönül yolu ile erişenler de denize varır, susarlar).

Kizlep tutar sevüglüg adrış günü belgürer 
Başlığ gözüg yapsama yaşı onung savrukar.

(Divanü Lügati't-Türk)

(Aşk ne kadar gizli tutulsa da, ayrılık gününde ortaya çıkar. Yaralı yüreğinle gözünü yummaya çalışma, gözyaşların etrafa saçılır).

Cem'et özüni, olma perişan rakam misal 
Fani cihanı sıfr gibi, hiçe kıl hesâb.

(Hayâlî)

(Kendini topla, rakamlar gibi dağınık olma. Făni dünyayı sıfır gibi hiç hükmünde say).

KAYDEDİLECEKLER

Müşkil bu kim muhabbet iki baştan olmadı Sevdirmedi sana beni, illa bana seni.

(Necâtî)

(Zor olan taraf şu ki, aramızdaki sevgi iki yönlü olmadı. Sadece seni bana sevdirdi. Beni, sana sevdiremedi gitti).

Anı hoş tut garibindir efendim işte biz gittik 
Gönül derler, ser-i kûyunda bir divânemiz kaldı

(Hayâlî)

(Biz gidiyoruz, senin sokağının başında gönül adlı bir çılgın bıraktık. Gariptir, onu incitme efendim, hoş tut onu).

Yârin hayâl-i gamzesini hem-dem eyledim 
El iyd-i ekber eyledi, ben mâtem eyledim.

(Halim Giray)

(Yârin bakışının hayalini arkadaş edindim, herkes büyük bayram içindeyken ben yas tuttum).

Bir demir dâğı delip, boynuna almak gibidir 
Her kişi âşık olurdu eğer âsân olsa.

(Taşlıcalı Yahya Bey)

(Eger aşk kolay bir iş olsaydı herkes âşık olurdu. Halbuki aşk demirden bir dağı delerek, boynuna asmak kadar güçtür).

Getirdin ey dil-i âvâre sineye bir bir
Ne denlü gussa vü gam varsa âşinâ diyerek 

(Şeyhülislam Yahya)

(Ey âvâre gönlüm, ne kadar keder ve gam varsa, hepsi tanıdıktır diyerek benim yüreğime taşıyıp durdun).

Ruhlarından çekmez el, bâd ile eyler arbede 
Görmedim zülfün gibi alemde bir sevdâzede.

(Hayâlî)

(Yanaklarından elini çekmez, rüzgar ile savaşır. Ben şimdiye kadar dünyada senin saçın gibi sevdaya tutulmuş birini görmedim).

Adem, behişti dâneye sattı, o hâle ben 
Benzerse böyle benzese oğlan atasına.

(Hayâlî)

(Hazreti Adem, cenneti bir buğday tanesine değiştirdi, ben ise sevgilinin yüzündeki ben ile cenneti değiş tokuş ettim. Bir oğul, atasına ancak bu kadar benzeyebilir).

Ey dil, deme dağıttı siyeh sünbilin sabâ 
Senden yayılmasın bu haber kim siyahtır.

(Nailî-i Kadim)

(Ey gönül) Onun sünbül kokulu kara saçlarını saba rüzgârı dağıttı, fakat nene gerek bu kara haber senden yayılmasın).

Şûr-efgân olan Nailiyâ kişver-i nazma
Hükm-i rakam hâme-i câdû-fenimizdir.

(Nailî-i Kadim)

(Şiir ülkesinde karışıklık çıkaranın kim olduğunu mu soruyorsun ey Nâilî, bu karışıklığı çıkaran, bizim cadı (büyücü) gibi hünerli olan kalemimizin ortaya koyduğu, yazdığı şiirlerdir).

Gel gül gözüme, gözüme seylâb gelmeden 
Bu ömr gemilerine garkâb gelmeden

(Kadı Burhaneddin)

(Gözüm, gözyaşı seline boğulmadan gel de gülüşünü göreyim. Ömrümün gemileri batmadan önce gülüşünü göreyim).

Özünü bil anadan özün üzüni 
Zira bilmek dahi pâye pâyedir.

(Kadı Burhaneddin)

(Önce kendini bil, sonra benliğinin de özüne ulaş. Çünkü bilginin de dereceleri vardır).

Hiç kimsenin bu dünyada yoktur selameti 
İlla hayâl-i yâr müsellem gelir gider.

(Kadı Burhaneddin)

(Bu dünyada kimseye esenlik yok. Sadece sevgilinin hayali herşeyden emin olarak yolculuk ediyor. Gözümüze gelip gidiyor).

Eğerçi köhne metaiz revâcımız yoktur 
Revâca da o kadar ihtiyacımız yoktur.

(Nâbî)

(Her ne kadar eski, köhne isek ve rağbet görmüyorsak da, beğenilmeye ve aranmaya o kadar da ihtiyacımız yoktur).

Yerler ü gökler götürmedi emânet gencini 
Hoş götürdü bu dil-i virana aşkolsun derim.

(Usûlî)

Kur'ân-ı Kerim'de sorumluluğun (emanet) dağlara, göklere ve yere teklif edildiğini onlar kabul etmeyip, insanın sorumluluk yüklendiğini bildiren bir ayet vardır. Bu beyitte Usûlî yerler ve gökler sorumluluk kabul etmediği halde, viran gönülün emaneti yüklenmesi sebebiyle "aşkolsun" diyor.

Dünyayı çok sınadık bir bû yimiş 
Kamu alem cümlesi bir Hû'yimiş

Kaplan aslan ejderhalar cümlesi 
Ecelin kaynağında ahûyimiş.

(Kadı Burhaneddin)

(Dünyayı çok sınadık, ancak bu kadarmış. Bir güzel koku kadar geçici bir güzellik imiş. Bütün alem varlığı, bir Hû diyecek kadar kısa süre imiş (Ayrıca Tanrı'nın varlığından ibaretmiş. Hû, "O" manasına Allah da demekir) Kaplan ve aslan nasıl su içmeye gelen ceylanları avlarlarsa, bu yırtıcı hayvanlar da ölüm kaynağından su içme zamanı gelince ceylân kadar güçsüz olurlarmış).

Hazan faslı durur zâhirde lâkin 
İçimde mevsim-i meyve-pezan'dir.

(Kadı Burhaneddin)

(Dıştan görünüşe göre bu sonbahar mevsimidir. Fakat benim gönlümde, meyvaların olgunlaştığı mevsimdir).

Ger yüzün suyu vâr ise, döküm yüzün suyunu
Fark et âhır şol imâm-ı dîni, Fasilyus'dan.

(Kadı Burhanoddin)

(Eger namusun varsa, çıkarların için kimseye yüz suyu dökme. Kendi din büyüklerinin değerini bil. Kendi dininin büyüklerini, Vasileus (Ortadoks Bizans adı) ile karıştırma.

Kadi Burhaneddin, geniş görüşlüdür. Bu beytini aldığımız gazelinde "ister Müslüman ister Frenk olsun din, doğruluktan ibarettir demektedir. Ancak, geniş görüşlülük başka, kendi dininin kıymetini bilmemek başkadır. Günümüzde de bazı kimseler İslam dinine hep tenkid nazarı ile bakarken, Mahareş Yogi sözlerini derin bir huşu ile dinleyerek algılamakta ve ağızlarından hayranlık suyu salgılamaktadırlar. Kadı Burhaneddin burada, bu gibi kimseleri uyarmaktadır. Yoksa Kadı Burhaneddin, Nesimî. Mevlânâ gibilerinin Hıristiyan dinine saygıları, günümüz aydınlarına göre daha gerçek ve bilgiye dayanan bir saygıdır. İslam dini Hıristiyanlığa sevgi ve saygı ile bakar. Fakat kendi değerlerine gözünü kapatmaz.

Bâr-i gam-ı muhabbeti yüklenme ey gönül 
Ahir tahammül etmeyesin ihtimâldir.

(Bâkî)

(Ey gönül sevgiden doğan kederin yükünü yüklenme. İhtimaldir ki, sonunda taşıyamaz olursun).

Dil, kayd-ı aklı selb edeli şâd olup gider
San, tıfıldır ki hâceden âzâd olup gider.

(Bâkî)

(Gönül aklın bağını kopardığından beri sevinçli yürümekte (sevincini sürdürüyor). Sanırsın ki, gönül bir çocuktur. Okuldan çıkmış, hocadan kurtulmuş çocuk gibi sevinçli yürüyüp gitmekte).

Tenha salın ey dost, sen ağyârı n'idersin? 
Cennet gülünün bilesine nâr gerekmez.

(Necâtî)

(Sen yalnız gez ve dolaş, yanına başkalarını alıp da ne yapacaksın ey dost? Sen cennet gülüsün. Cennetteki güller dikensizdir. Cennet güllerinin beraberinde diken olmaz, gerekmez).

Zülfi haberin bad-ı sabâdan ne sorarsın?
Bir misk adını bilmeğe attar gerekmez.

(Necâtî)

(Sevgilinin saçının haberini neden saba yeline sorarsın ki? Güzel kokulu misk adını herkes bilir. Misk adını bilmek için nasıl parfümcü (attar) olmağa gerek yoksa, sevgilinin güzel kokulu saçının haberini de saba yeline sormağa gerek yoktur. Bu haberi herhangi bir kimse de bilebilir, duyabilir).

Dil, tîrine dayanıp ider kûyuna heves 
Bir pîrdür ki, mescide gider asâ ile.

(Necâtî)

(Gönlüm, senin attığın oka dayanarak (onun geldiği yöne güvenerek) senin mahallene doğru yol almağa heveslendi. Bu haliyle gönlüm, değneğine dayanarak mescide giden bir yaşlıya benziyor).

Aferin olsun benim sihr âferin eş'arıma
Hûb-rûlar içre ben sevdiklerim mümtaz olur.

(Necâtî)

(Aferinler benim büyüler, sihirler yaratan şiirlerime. Bu şiirlerin büyüsü sayesinde, benim sevdiklerim seçkinleşir).

Göklerde âh u yerde yaşım macerasıdır 
Her bir diyarın anılan âb ü havasıdır.

(Necâtî)

(Göklerde, benim çektiğim ah, yeryüzünde ise benim gözyaşlarımın macerası hüküm sürer. Her ülkenin en başta anılan özellikleri suyu ve havasıdır).

Benim sevim ne verir sende himmet olmayıcak 
Neye yarar iki baştan muhabbet olmayıcak.

(Necâtî)

(Benim sevim (sevgim) sende de gayret olmazsa neye yarar? Sevgi iki taraflı olmaz ise bu sevgi ne sonuç doğurur).

Attık murad menziline âh okların
Taşlar dikildi, oldu nişâne mezârımız.

(Hayâlî)

(Murad ettiğimiz, arzuladığımız hedefe doğru âh oklarını fırlattık. Her okun düştüğü yere taşlar dikildi. Bu taşlar bizim mezartaşımız oldu. Yani, ölmekle murad menzilimize kavuştuk).

Bişnev ez ney çun hikâyet mikoned 
Ez cudâiha şikâyet mikoned.

(Mevlâna)

(Neyi dinle (neyden dinle). Nasıl hikâye ediyor halini. Ayrılıklardan şikâyet edip duruyor ney).

Mesnevi'nin başlangıç beyti olan bu iki mısraı, Mevlâna ülkemiz topraklarında yattığı için aslı ile beraber ezberlemek iyi olur. Batı ülkelerinin de eski Yunanca ve Latince olmak üzere ortak bildikleri sözler vardır. Türkiye'de yaşayanlar, özellikle Selçuklulardan itibaren Türkler, Batı-Doğu kültürleri arasında köprü olmuşlardır. Bizim sadece "gittim, gördüm, yendim" gibi Batı sözlerini bilmemiz yetmez. İslam kültürünün kişilerini de bilmemiz gerekir.

Yunus Emre, Mevlâna, Birûni, Ahmet Hamdi Tanpınar ve daha birçok isim sayılabilir ki, ideal kültür köprüsü görünümündedirler.

Bir cûybâr-ı mihr-ü vefayım zamânede
Evvel bahar geldi bulanık degül miyem?

(Hayâlî)

(Ben bu zamanın bir sevgi vefa nehriyim. İlkbahar gelince nehirler bulanık akar. Ben de bu bahar mevsiminde bulanık akmıyayım da ne yapayım?)

Gönül derler bir eğlencem deli var 
Başında vâdi-i aşkın yeli var.

(Hayâlî)

(Benim gönül denen ve bana eğlence olan bir deli'm var. O delinin başında da aşk vadisi rüzgarı eser).

Anlar ki mücerredü ten uryanlardır 
Bir sinede cem'iyyet eden canlardır 
Cân-ü dil ile tekyegeh-i uşşaka 
Kendi ayağıyla gelme kurbanlardır.

(Fasih)

(Onlar ki kendilerini herşeyden tecrid etmiş ve giyimlerini ihmal edenlerdir. Onlar aynı kalbde toplanan canlardır. Can ve gönülden aşıklar tekkesine kendi ayaklarıyla gelen kurbanlardır onlar).

Esrârını dil zaman zaman söyler imiş 
Hengâme-i gamda dâstan söyler imiş 
Aşk ehli olup da mihnet-i hicrana 
Ben sabrederim diyen yalan söyler imiş.

(Azmizâde Hâleti)

Pendî dehemet eer bemen dâri gûy 
Ez behr-i hudâ, Câme-i tezvîr mepûş 
Dünyâ hemme saatî ve ömr-i tu demî,
Ez behr-i demî, ömr-i ebed râ mefürûş.

(Ömer Hayyam)

(Eğer beni dinlersen sana bir öğüt vereyim. Allah aşkına, başkalarına iftira etme ve kötüleme, müzevirlik elbisesini üstüne giyme sakın. Dünyanın varoluş süresi bir saat ise, senin ömrün ancak bir saniyedir. Bir saniye için, ebedi ömrünü satma, feda etme).

Belâ dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur.
Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur

(Divâne Mehmet Çelebi)

(Belâ bize gönlümüzden gelir. Gönül verdiğimiz o sevgili elinden imdad istemiyoruz (İmdad gelmiyor). Şikayetimiz sadece gönüldendir. Kimseden feryad etmiyoruz).

Yârab ya akl ü dânişe feyz ü revâc ver 
Yahud Cihanda etmesin ehl-i hüner zuhur.

(Hersekli Arif Hikmet)

(Yârabbi ya akıl ve bilgiye rağbet edilmesini sağla, ya da dünyada bilgi ve hüner ehli görünmez olsun).

Enderin eyyam k'âsâyiş nemi yâbend enâm 
Hükm, ber erbâb-ı ilm, ehl-i cehâlet mikonend.

(Ferganalı Seyfeddin Mehmed)

(İnsanoğlunun rahat ve emniyet yüzü görmediği bu günlerde, cahiller, ilim erbabını yargılıyorlar).

Bî akl bi sitâre vü müflîs ü mendebûr 
Yokdur cihanda bir dahi chl-i kalem gibi.

(Necâtî)

(Akılsız, talihsiz, müflis ve mendebur olan kalem sahipleri gibi bir topluluğun dunyada bir eşi daha bulunmaz).

Felek be merdüm-i nâdân dehed zimâm-i murad
Tu ehl-i fazli ve dâniş hemin günahet bes.

 (Hâfız)

(Felek, nadan kişilerin eline murad dizginini verir (onların muradını verir). Sen ise fazilet ve bilgi sahibisin. Sana bu günah yeter).

Göricek yârin elde ok ve yâ'sın 
Benimçin Hâce başla, oku Yâsin

(Necâtî)

(Sevgilinin elinde ok ve yayı görünce beni ölmüş bilerek ey Hoca, Yâsin okumaya başla).

Gönülde aşk birdir, sevdiğim de daima birdir 
Muhabbet ehline şahid birdir, müddeâ birdir.


(Gönülde aşk birdir. Sevdiğim de bir tanedir daima. Sevenler için tam da iddia makamı da veya suçlama konusu da birdir) Filibeli Ahmed Efendi kadı olduğu için yaptığı tasavvufi teşbihler mahkemeden seçilmiş.

Değildir pehr-i İstanbul civân- nazenindir ol
Kenârına çekup ânı, der âğuş eylemiş derya. 

(Rasih)

(Bu gördüğüm İstanbul şehri değil, nazenin bir genç ve güzel sevgilidir. Deniz, o sevgiliyi kucaklamak için, sahiline çekilmiştir).

Bend olmadi dil, etmeyicek yâr tekellum
Zahir bu ki her güfteye bir beste gerekir.

(Rasih)

(Sevgili konuşuncaya kadar gönlümüz ona bağlanmış değildi. Konuşmaya başlayınca ona bağlandık. Görünüşe bakılırsa her güfteye bir beste gerektir) Rasih, burada güfte ve beste kelimeleri ile kelime oyunu yapıyor. Beste'nin Farsça'da kelime anlamı "bağlanmış"tır.

Bir deveci yeder deve
Yularından seve seve
Birbirinden eve eve 
Deve ağlar yeden ağlar

(Seyrânî)

(Bir yol gösterici (mürşit) sevgi ile bir müridi Tanrı yolunda ilerletiyor. Fakat ikisi de Tanrı aşkı ile bir diğerinden daha acele ile, telaşla ağlayıp duruyorlar).
Sembolik manasının ötesinde, bu dörtlük gözümüzün önüne çok sevimli bir sürrealist tablo getiriyor. Bir bozkırda ağlayan deveci ve onun sevgi ile güttüğü devenin de ağlaması, insanoğlunun yalnızlığını da düşündürüyor, Tanrı aşkının kurtarıcılığını da. 
Ayrıca "yeder" şeklindeki fiil çekimi, dilimizdeki yeder kelimesinin etimoljisini de ortaya koymakta. Çok şakacı bir eski türkü vardır.

Uzun olur bu dağların meşesi 
Anasının yedekte bağlı Ayşesi.

Burada da, anne at yanında yedekte bağlı bir tayın sevimliliği, Ayşe'nin henüz küçük oluşu ve annesinin yanından ayrılmayışı dolayısıyla hatırlanıyor. Buradaki "eve eve" ivedilik ile aynı köktendir. Acele etmek mânasındadır.

Yunus Emre de;

Hayırdan çok şerri sever 
İşlemeğe becit ever.

derken aynı kelimeyi kullanıyor Yani iyilikten çok kötülüğü seven ve kötülük yapmakta acelecilik gösterir. Acele kelimesini hatırlamışken Evliya Çelebi'nin naklettiği bir beyti almamak olmazdı:

Asiyab-ı felek âhir öğüdür dânemizi.
Çün gelir nevbetimiz, etme a devran acele.

(Felek değirmeni, sonunda nasıl olsa bizi de öğütecek. Sıramız nasıl olsa gelecek, ey zaman senin bu acelen bu telaşın nedendir?)
Çok çarpıcı bir beyit değil mi? Acele bana "gacele" kelimesini de hatırlattı. Gacele, Azeri Türklerinin saksağan için kullandıkları kelimedir. "Gacele"nin geçtiği bir Azeri çocuk tekerlemesini de burada analım.

Karga diye gaar gaar 
Gacele diyer "zehrimaar"
Serçe diyer "ne işin var?"

(Karga gar gar diye öter. Saksağan ona "zehir zıkkım" diye bağırır. Serçe ise saksağana "sana ne, sen kargaya ne karışıyorsun? der).

Üstümüzden gelen, boran kış gibi 
Yavru şahin pençesinde kuş gibi 
Seher çağı bir korkulu düş gibi 
Çağırta çağırta aldı dert beni.

(Pir Sultan Abdal)

Namertler içinden hicret et durma
Yapacağın hayrı kimseye sorma
Kişizâdelikle kendini kurma 
Mezar taşı ile iftihar olmaz.

(Sümmani)

Bed-nâm-ı aşk oldum, ölürsem belâ budur
Mahşerde dahi diyeler of mübtelâ budur.

(Necâtî)

(Aşk yüzünden adım kötüye çıktı. Ölürsem, İşin kötü tarafı şu ki, mahşer gününde bile bu kötü adımla hatırlanacağım. Herkes beni birbirine göstererek "O aşk tutkunu işte budur" diyecek).

Hîn megû ferdâ i ferdâhâ guzeşt 
Ta bekülli negrered eyyâm-ı kest

(Mevlâna)

(Yarın yarın deme, çok yarınlar geçti. Sakın ki, tarlanı ekme mevsimi tamamen geçip gitmesin).

Ey bir gediğine, bu cihanın konulmayıp
Gam ellerinde seng-i beyâban olan başım.

(Hayâlî)

(Ey bu cihanın bir gediğini kapatmakta işe yaramayıp da gam ülkelerinin bozkırlarında bir kaya olan başım).

Bir nihal-i tâze sevdim bâgbân-ı dehr iken
Gülşenin âzâd kildim servini, şimşâdını.

(Hayâlî)

(Ben dünya bahçesinin bakıcısı iken, taze bir fidan sevdim. Bahçenin güzellikte adı çıkmış uzun boylu ağaçlarını azad ettim Bana küçük fidanı sevmek yeter).

Can versem anuban kad ü ruhsar-ı yârımı
Nahl-i gül ile ziynet edesüz mezârımı.

(Hayâlî)

(Sevgilimin boyunu ve güzel yuzunu (yanaklarını) anarak ölürsem, siz de benim mezarımı gül fidanları ile süsleyin. Gül fidanı onun boyunu, güller de yüzünü temsil edecek).

Serir-i aşk ya mecnûnun olsun yâ benim olsun 
Hayâlî sanmasın âlem ki merd-i iştirakem ben.

(Ey Hayâlî aşk ülkesi hükümdarlığı ya Mecnun'un yahut benim olsun. Ben ortaklıktan hoşlanmam. Herkes benim ortaklık taraftarı olduğumu sanmasın).

Kıldım sefer diyâr-ı gam u derd u mihnete
Basdım kadem bu denlü elemle vilâyete.

(Hayâlî)

(Gam dert ve mihnet diyarına sefer ettim Vilâyete, bu kadar elemle ayak bastım).

Hane-i gönlüme hayâli girip 
Verdi gam nakdini kirâ vilâyete.

(Hayâlî)

(Gönül evime sevgilimin hayâli girdi. Kira karşılığı olarak da bana gam, keder nakdini verdi. (Kira karşılığı olarak gönlüme g ve keder akçesi ödedi).

Hüsrev Hatemi 
Eriyen Mumlar / Dergah Yayınları

15 Ocak 2023

GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Bilinmez, bir beklediği var mıydı
o uzun yolculuğun kimsesiz bir durağında.
Yolda kalmış hurda bir kamyonun sönük
farları gibiydi gözleri.

Karşı köprü altında yanıp sönerken
dereye vuran gölge,
o kıraç yamaçta, umutsuzca bir umutla
beklemişti habercisini.
“Gömdüm, ” dedi, “kendimden önce
derinlerdeki izleri.
Artık hiçbir şeyim yok karanlığa katacak
kendi yanılgılarımdan başka.”
Elinden tutup yavaşça, dağılan sisin ötesinde
beliren adaları gösteriyorum şimdi karşı kıyıda.
Bir kadın çamaşır asıyor balkonda,
bir çocuk ıslık çalıyor; dalarken
batık bir gemiden saçlarına takılan
yosunları temizlerken.
Her şey çok yakındaymış gibi,
ayrıntılar şaşırtmıyor bizi
bu sessiz buluşmada.

Unutulmış sesler yankılanıyor bulutlu dağların
ardında.

Cevat Çapan