Ana içeriğe atla

Baba Evi

Şiir; yani söz… Bir davet metodu. Bayağı, sıradan değil; zarif, çoğu kere sadece muhatabına fısıldayan güzellikte nükteli… Şiir neye davet eder insanı? Şairini, okuyanını bir âlemden bir âleme geçişe yahut iç âleminde yürüyüşüne ya da üçüncü boyuttaki zamandan ve mekandan uzak hiçliğe yahut hepliğe. Okuduktan sonra çoğalmış ya da azalmışsanız biraz önceki siz değilseniz,
birşeyler vardır o şiirde. Bazen kelimeler şairin ağzından öyle umarsızca dökülür tembelliğe, serkeşliğe davet eder sadece; bir şey öğretme-anlatma gayesi duymadan, cımbızlı şiirde olduğu gibi: Bir elinde cımbız bir elinde ayna / Umrunda mı dünya… Bazen dağları, taşları, seherde kuşları zikre davet eder Allah’a Yunusça: Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni

Allah kullarını Kur’an’la kendine ve kendini bilmeye davet etti. O söz o kadar gerçek ve o kadar müzeyyendi ki güzellikteki kemal insanı zâtına hoşça bakmaya, nâkıslığını gidermeye davet etti. Ve telâş etti insanoğlu onun gibi güzel söylemeye, şiir doğdu bu telâştan… Dört kitabın manisini okuyan Yunus, aşka gelince gördüm bir uzun heceymiş dedi, ozanlara bir ayak verdi, aşkı söylemeye davet etti onları… Belki ondandır ki şairler ne söylerse söylesinler el-hak aşktan dem vurmadan geçmezler şiirin diyârından…Şiirin sesindeki davetin gücü cilt cilt kitaplara, binlerce sayfalık nesirlere galebe çaldı. Aziz İstanbul, Bedr’in Aslanları, Durun Kalabalıklar, Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm, Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir, Gör zāhidi kim sāhib-i irşad olayım der, Kişi noksānını bilmek gibi irfan olmaz…gibi berceste ifadeler değil midir sayfalarca nesirlerin bir çırpıda söyleniveren hülâsâsı… 

Şair, sözle önce tenhâlığını, yalnızlığını paylaşmaya davet eder okuyucuyu. Şiir okunmaya başladığı andan itibaren söz kapısı açılmıştır artık iki taraf arasında. Siz dinledikçe o çağlar; o çağladıkça siz taşarsınız ırmak ırmak…Duygu seline kapılmış gibi. Son sesini söylediğinde şair aynı yerde değilsiniz ve aynı insan da değilsiniz artık. 

Sizin var mıdır- bu da soru mu, mutlaka vardır- dilinize dilinize peleseng olan şiirler. Düşündüm de beni çağıran şiirleri. Neden dönüp dönüp her şeyden sonra kapılarına dayanıyorum, biliyorum ki susuz bırakmayacaklar beni, kimi sözün serinliğinde dinlendirecek kimi âteşin yakıcılığında kavuracak, ama kesinlikle susmayacak. Cemal Kurnaz Hoca’nın Dîvân Şiirinde Belge Redifler makalesini okumadım henüz ama tahmin ediyorum Walter Andrews’in Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı kitabında olduğu gibi klasik edebiyatımızda metin şerhi yahut şiir tahlili dediğimiz yolu takip ederek şiirin kelimeler kadrosunu veya sadece rediflerin simgelediği anlamları yan yana koyduğumuzda dönemin iktisadî, idarî toplumsal, kültürel anlayışını şiir üzerinden okumanın pekâlâ mümkün olduğunu söylüyor. Varlık, yokluk, adalet, zulmet, aşk, nefret, bilmek, hissetmek adına insanla yani fâil ile meful ve mefhum adına zihninizden ne geçiyorsa şiirin hisler şehrine sizi davet eden bir kapısı mutlaka var.

Gelelim 20 yıldır bu arsız misafiri hep kendine davet eden şiire:


Uzaklarda yurdum burdan çok uzak
Her mevsim güneşli, masmavi göklü
Camili, kubbeli, kümbetli, köşklü
Ozanlı, Garipli, Kervansaraylı

Hele insanları Alpli, Giraylı
Yok haber onlardan, baba evimden
Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak
Her şey çok uzakta benden çok uzak


Bu mısraları Haluk Dursun hocadan işittiğimde, 1947 sonbaharında Sen Nehri kıyısında cesedi bulunan Buğra Alp Giray’ın cebinden çıkan bir kâğıt parçasına yazılmış Paris Akşamları şiirinden bir parça olduğunu bilmiyordum. Hoca sadece adını ve memleketini söylemişti şairinin.

O, II. Dünya Savaşı sırasında tehcire tâbi tutulan, yurdundan sürülen bir Kırımlı. Çağırdı beni baba evine. Belli ki kendisi Paris’te ama ruhu Kırım’da, köyünde yaşıyordu. Kırım toprakları, baba evinden gelen rüzgâr masmavi göklerden aşağılara kubbelerin, kümbetlerin serin kuytularına savurdu beni. Buğra Alpgiray bir daha Kırım topraklarını hiç görmedi. Cengiz Dağcı’nın O Topraklar Bizimdi ve Onlar da İnsandı eserlerinde anlattığı milletinin Sibirya’ya sürülüşünü, hastalananların diri diri
trenlerden atılışını bilmedi, belki buzlara çakılıp kalan çığlıklarını da duymadı; puslu Paris akşamlarında hayalindeki güneşli, masmavi, mâmur Kırım’ın hayaliyle gözlerini kapattı kahpe dünyaya. Hiç olmazsa milletinin yok edildiğini baba evinin harâb olduğunu görmeyen, hayallerinde
yaşattığı Kırım’la ölen Alpgiray mı daha şanslıydı yoksa vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş / yavru gitmiş ıssız kalmış otağı diyen Bayburtlu Zihni mi? Bayburt Ruslarca harâb edilmiş de olsa başka diyarlarda değil kendi memleketinde talihsiz milletine şiir düzdüğü için…

Baba evi… Vatan toprağı gibi mukaddes, aziz. Teklifsiz, sorgusuz sualsiz dalarsınız içeriye. Ömrünüz boyu size açık yegâne kapı, yani memleketiniz. Şimdi hiç alâkası yok diyeceksiniz ama yurtdışından gelirken bu duyguyu öyle yaşıyorsunuz ki vatanınızın bir kere daha iliklerinize kadar baba eviniz olduğunu hissediyorsunuz, kaygılanmadan, elinizi kolunuzu sallaya sallaya pasaportunuzu polise uzatırken o hoşgeldiniz demeden sizin bir hoşbulduk diyesiniz geliyor şöyle dolu dolu…

Sınır kapısından çıkarken bu sefer baba evinden çıkar gibi bir hüzün hissettim hiç tanımadığım Yüksekova’nın ışıklı silüetine bakarken. Sınırdan geçince bile Turkcellimin ülke kodunu çevirmeden çekiyor olmasına çocuklar gibi sevindim. Yolculuyor beni dedim içimden bir müddet daha kendimi garip hissetmeyeyim diye. Baba evinden kendi isteğinle bile çıkmak bu kadar tuhaf ve zorken sürülmenin sancısını tahayyül ne kadar güç! Adı Ermeni, Sırp, Rus, Yunan kim olursa bu medeni(!) milletlerin baba evimize uzattıkları hain eller bu milleti kopuk bir yaprak gibi savurdu yurdundan uzak. Samiha Ayverdi’nin Balkanlarda anlattığı sokakları, çil çil kubbeleri sanırsınız
Bursa imiş, bir Anadolu çarşısına düşmüş yolunuz. Yıllar sonra mezar taşlarından bile ismi silinip yok edilenlerle Aytmatov’un mankurtlaştırılan zihni silinip yok edilenler arasındaki kader birliğini nasıl izah edebiliriz?

İnsanla beraber zamanda yol alan şiir her devirde farklı anlamlar söyler size. 16.yy da yazılan bir şiiri o yüzyılda yaşayan biri gibi yorumlayıp anlatamayız elbette. Belki eksik belki fazla anlatırız ama zamanımızın değerleriyle yorumlarız onu, şiirin ölmezliği her dem taze oluşu burda gizli değil midir biraz?

Kubbe-kümbet-köşk… Telaffuzunda/söylenişinde taşın yahut mermerin sertliğini bir hamur gibi yumuşattıklarını hissettiniz mi siz de ve manalarıyla bütün bir medeniyetin miyarını tarttıklarını ağırlığınca. Çoğunlukla edebiyatımızda gök kelimesiyle yan yana yürüyen kubbe; dünya anlamına ilâve olarak enginliğini ve genişliğini de ifade eder Osmanlı coğrafyasının… Gökkubbede bir hoş sâdâ bırakmak gayesiyle eline, beline, diline pisliği dolamayan, eksikliği muhatabına üslubunca söyleyen, mahremiyeti emânet bilen büyüklerin bugün yattığı kümbetler dünyada ukbâyı yaşayanlara yakınlaştırır sizi.

Evliya Çelebi bu coğrafyanın ABC’sini yazdı, Taşköprülüzâde, Âşık Çelebi, Kâtip Çelebi zamanlarındaki ulemâ, şuârâ, umerâ ve vüzerâdan; hâsılı büyüklerden ve zariflerden söz açtılar kitaplarında. Sırça saraylarda, bin bir odalı köşklerde yaşayanları ya da çarşıdaki nalburcuyu, kalemdeki yazıcıyı, haremdeki şehzadeyi kuyumcu titizliğiyle yazdı kalemleri. Onlar söz testisini
iyiyi ve güzel olanı anlatmak için kırdılar, bu millete lâyık bir eser bırakmanın sorumluluğunu bildikleri için insanların mahremiyetleriyle işleri olmadı, bayağılaşmadılar. Bu sebeple içinde her ne olduysa kubbe-kümbetköşk kelimeleri bize hep azâmeti, zerafeti, ulviyyeti hatırlattı. Kubbede hoş sadâ bıraktıkları, hürmet ettikleri için hürmet gördüler. Onlar ve onlar gibiler bu sebeple baba evinin yegâne sahipleri kalacaklar, uzaklarda savrulup gitseler bile.

Selâm ile…


Ümran Ay
Rengâhenk Dergisi / Sayı 17 / 2011

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...